
8
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
İnfiltratif glial tümör evrelemesinde SWI(Susceptıbılıty Weıghted Imagıng)
AMAÇ: Tümörlerin evrelemesi yapılacak tedaviyi ve prognozu belirlemesi açısından önemlidir. Kesin tümör tipinin belirlenmesi ve evrelemesinde histopatoloji altın standart olsa da radyolojik yöntemlerde pre-operatif evrelemede kullanılmaktadır. Biz bu çalışmada bu amaçla SWI'ı kullandık. MATERYAL METOT: Patolojik olarak glial tümör tanısı almış 67 hastanın (4 - 79 yaş aralığında, yaş ortalaması 36,7 olan 29'u kadın, 38'i erkek) retrospektif olarak preoperatif MRG görüntülemelerindeki SWI sekansları değerlendirilmiştir. Tüm tümörlerin SWI sekansında izlenen punktat ITSS sayıları 2 radyolog tarafından konsensusla patolojik tanıları bilinmeden kör olarak hesaplanmıştır. Hiç ITSS içermeyen lezyonlar ITSS evre 0, 1-5 ITSS içeren lezyonlar ITSS evre 1, 6-15 ITSS içeren lezyonlar ITSS evre2, 15< ITSS içeren lezyonlar ITSS evre 3 olarak sınıflandırılmıştır. ITSS olarak izlenmeyen, "punktat olmayan sınırları belirsiz" ve yoğun olarak izlenen susceptibilitelerin sayısı '15<' olarak kabul edilmiştir. ITSS evreleri ile histopatolojik evreler ve tanılar karşılaştırılmıştır. Aynı zamanda SWI sekansında tümörün çevre dokuya göre genel intensitesine izo, hipo, hiperintens olarak ve bu intensitenin homojen / heterojen oluşuna bakılmıştır. BULGULAR: ITSS varlığının yüksek ve düşük glial tümörleri ayırt etmesinin duyarlılığı %97,6, özgüllüğü %88, negatif prediktif değeri %95,65, pozitif prediktif değeri ise %93,18 olarak hesaplanmıştır. Tümörlerin SWI'daki intensitelerine bakıldığında ise bu veriler doğrultusunda tümör intensitesi ve evresi arasındaki ilişki ile ilgili anlamlı sonuç bulunamamıştır. SONUÇ: Glial tümörlerde ITSS varlığı yüksek evreli tümörlere, ITSS yokluğu ise düşük evreli tümörlere işaret etmektedir. Mevcut veriler doğrultusunda ITSS derecesinden ziyade ITSS mevcudiyetinin daha etkili olduğu görülmüştür.
Febril nötropenik hastalarda presepsin değerlerinin CRP ve prokalsitonin ile korelasyonu, kültürlerde üremeyi tahmin edebilirliğinin irdelenmesi
Febril nötropeni kanser kemoterapisinin en sık karşılaşılan yan etkisidir ve acil tedavi gerektirir. Tanı konduğunda hızlıca kültürler alınmalı, geniş spektrumlu antibiyotik tedavisi başlanmalıdır. Ancak nötropenik hastalarda ateş etkeni sadece bakteriyel enfeksiyonlar değildir; kemoterapötikler, hastalığın kendisi, viral ve fungal ajanlar da ateş etkeni olabilirler. Çeşitli biyomarkörler bakteriyel enfeksiyonu diğer ateş nedenlerinden ayırabilmek için denenmektedir ve bu sayede gereksiz antibiyotik kullanımının önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Presepsin yeni tanımlanan, bakteriyel enfeksiyonlarda kanda seviyesi yükselen bir biyomarkördür. Bu çalışmada kliniğimize febril nötropeni ile başvuran ve antibiyotik tedavisi planlanan hastalarda tedavi öncesi presepsin değerleri çalışılarak CRP ve prokalsitonin ile korelasyonu irdelenmiş, presepsin düzeylerinin kültür sonuçlarını tahmin edebilirliği değerlendirilmiştir. Belirlenen süre içerisinde toplam 24 hasta kliniğimize başvurmuştur, hastalardan bir tanesi 3 atak ile, 3 tanesi 2 febril nötropenik atak ile tekrar çalışmaya dahil edilmiştir. Yapılan çalışmanın sonunda, CRP ve prokalsitonin ile korele olarak yükselmediği saptanan presepsin, sadece hemokültür sonuçlarındaki üremeyi anlamlı olarak tahmin etmiştir.
Koroner ilaç kaplı stent uygulanan hastaların orta ve uzun dönem takip sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan ve ilgili damarına de novo ilaç kaplı stent (İSS) implante edilmiş olan hastaların, orta ve uzun dönem MACCE (Major kardiyak olay ve serebral olay) oranlarının incelenmesi. Yöntem: Aralık 2009-2013 tarihleri arasında perkütan koroner girişim (PKG) uygulanmış yaklaşık 2150 hasta tarandı. İncelenen 2150 hasta içinden 400 hasta çalışmaya dahil olma kriterlerine uygun bulundu ve çalışmaya alındı. Çalışma retrospektif olarak hastane kayıtları üzerinden yapıldı. Sonucunda ölüm, serebrovasküler olay, miyokard infarktüsü (Mİ), hedef damar revaskülarizasyonu (TVR) açısından değerlendirildiler. Hastane kayıtları ve telefon irtibatı yoluyla MACCE oranları incelenmiştir. Bulgular: Hastalar, 6-60 ay süre ile takip edildiler, takip süresinin ortalaması 27 aydır [Ort ± St.sapma=27.8 ± 14.7]. Çalışmaya alınan 400 hastanın 166'sına everolimus (EES), 54'üne zotarolimus (ZES), 151'ine biolimus (BES) ve toplam 29 tanesine bu grupların kombinasyonu uygulanmıştır. Stent tiplerine göre ve total MACCE incelenmiştir. EES grubunda re-Mİ 3(%1.8), TVR 5(%3) ve ölüm 5(%3) hastada; BES grubunda re-Mİ 1(%1.9), TVR 1(%1.9) ve ölüm 1 (%1.9) hastada ve ZES grubunda re-Mİ 4(%2.6), TVR 7(%4.6) ve ölüm 6(%4) hastada izlenmiştir. Çalışmaya alınan hiçbir hastada işlem sırasında ya da sonrasında serebrovasküler olay (SVO) gözlenmemiştir. Sonuç: EES grubunda MACCE oranı %7.8, BES grubunda %5.5 ve ZES grubunda ise %11.5 olarak izlenmiştir. Tüm hastalar (400 hasta) için yeni jenerasyon İSS implantasyonu sonrası MACCE oranı değerlendirildiğinde %8.25 olarak saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Perkütan koroner girişim, ilaç kaplı stent.
Kardiyopulmoner baypas sırasında kullanılan farklı prime solüsyonlarının serebral etkileri
Amaç: Çalışmamızda kardiyopulmoner baypas (KPB) uygulaması ile koroner arter baypas greft (KABG) operasyonu planlanan hastalara, priming amacı ile farklı içerikte hazırlanan prime solüsyonları kullanarak, prime solüsyonu içeriğinin serebral etkilerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntemler: Etik kurul onayı alınarak, Acıbadem Sağlık Grubu Kadıköy Hastanesi'nde gerçekleştirilen prospektif çalışmaya, bilgilendirilerek yazılı onamları alınan, KPB ile elektif izole KABG operasyonu yapılacak 30 hasta dahil edildi. Hastalar, prime solüsyonu içerikleri farklı olan üç gruba dağıtıldı. Hastaların preoperatif ve postoperatif ölçüm dönemlerinde serum nöron spesifik enolaz (NSE) enzimi ve S-100 β proteini düzeyleri, Standardize Mini Mental Test (SMMT) skorları ile intraoperatif serebral rejiyonel oksijen saturasyon değerleri takip edildi. Bulgular: Demografik verileri benzer olan hastaların tümünde postoperatif NSE enzimi ve S-100 β proteini düzeyleri fizyolojik sınırlar içerisinde seyretti. Hiçbir hastada serebral hasarı düşündürecek klinik bulgular ile SMMT skoru değişiklikleri saptanmadı. Hastaların serebral rejiyonel oksijen saturasyonu değerleri tüm hastalarda benzer seyretti, intraoperatif dönemde yalnızca dört hastada klinik olarak anlamlı kabul edilen bazal değerden % 20'den fazla düşüş yaşandı ve bu hastalara gerekli müdahalelerde bulunularak değerlerin normal aralığa yükselmesi sağlandı. Hastaların yoğun bakım ünitesinde ve hastanede kalış süreleri ile postoperatif kanama miktarları ve komplikasyon gelişimi gibi sonuç parametreleri, tüm gruplarda benzer bulundu. Sonuç: Koroner arter baypas greftleme cerrahisi uygulanan hastalarda, farklı prime solüsyonu kullanılmasının, postoperatif serum NSE enzimi ve S-100 β proteini düzeyleri ile postoperatif SMMT test skorlarında farklılık oluşturmadığı ve serebral hasarı düşündürecek klinik bulgulara yol açmadığı kanısına varıldı.
Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığının metabolik parametreler, controlled attenuation parameter, geçici elastografi, PNPLA3 RS738409 ve TM6SF2 RS58542926 gen varyantlari ile ilişkisi
Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD) dünyada bilinen en yaygın karaciğer hastalığı olup, histolojik olarak basit hepatosteatoz ile nonalkolik steatohepatit (NASH) arasında bir spektrumu içerir. Çalışmamızın amacı ultrasonografi, transient elastografi, steatozu noninvaziv olarak gösteren "controlled attenuation parameter" (CAP) ve laboratuvar sonuçlarına göre NAFLD / metabolik sendrom tanısı konmuş hastalarda, klinik, laboratuvar, ultrasonografi ve elastografi bulgularını karşılaştırmak ve ayrıca hastalığın PNPLA3 rs738409 ile TM6SF2 rs58542926 gen varyantları ile ilişkisini belirlemektir. Çalışmaya Mayıs 2014-Ağustos 2014 tarihleri arasında hastanemiz check-up bölümüne başvuran, öykülerinde alkol alımı ve sekonder nedenler dışlandıktan sonra klinik, antropometrik, laboratuvar ve ultrasonografi bulguları NAFLD ile uyumlu olan hastalar dahil edildi. Tüm hastalarda açlık kan şekeri, insülin, total kolesterol, HDL, LDL, trigliserid, ürik asit, ALT, AST, GGT tayininin yanısıra Transient Elastografi (Echosens) uygulanarak CAP ile steatoz derecesi ve fibrosis evresi ölçüldü. Ayrıca hastalardan NAFLD ile ilişkili olabilecek PNPLA3 rs738409 ve TM6SF2 rs58542926 gen polimorfizmleri için kan örnekleri alındı. Gen varyantları için minisekanslama primerleri kullanılarak dizi analizi yapıldı. Korelasyonlar için Pearson korelasyon analizi, karşılaştırmalar için kikare, t testi, ANOVA, Mann-Whitney U testleri kullanıldı. Çalışmaya toplam 234 hasta alındı. Hastaların 132'si erkek, 102'si kadın; yaş ortalaması 46±13 idi. Transient elastografide CAP değerleri grade 2 ve grade 3 yağlanmada ultrasonografi ile uyum gösterirken, ultrasonografik grade 0 ve grade 1, yağlanmayı normal karaciğerden ayıramadı. Hepatosteatoz sırasıyla; kilolularda, insülin direnci olanlarda, erkeklerde, metabolik sendromu olanlarda, yüksek ürik asit, yüksek trigliserid, yüksek GGT, düşük HDL seviyesi olanlarda daha fazlaydı. Transient elastografide fibrozis derecesi, karaciğer enzimleri yüksek ve insülin direnci olanlarda daha fazlaydı. PNPLA3 gen varyantını taşıyanlar arasında sadece GGT yüksekliği daha fazla iken, bu mutasyonu homozigot olarak taşıyanlada fibroz derecesi, ALT ve GGT seviyeleri daha yüksek bulundu. TM6SF2 gen varyantı taşıyanlarda ise sadece trigliserid düşüklüğü ilişkili bulundu. Özet olarak NAFLD multifaktöryel bir hastalık olup, klinikte kilolular ve insülin direnci olanlar basit steatoz; yağlanma ile birlikte karaciğer enzim yüksekliği ve yüksek elastografi değerlerine sahip olanlar da NASH açısından değerlendirilmelidir. Ultrasonografi düşük derece yağlanmada iyi bir yöntem değildir. PNPLA3 gen varyantınının homozigot olması durumunda steatozdan çok, NASH'in nekroinflamatuar durumu ile ilgisi saptanmıştır. TM6SF2 gen varyantının NAFLD ile ilgisi bulunmamıştır.
Tendon kökenli kök hücre ile yağ doku kökenli kök hücrenin, hücrelerinden arındırılmış amniyotik membran ile kullanılmasının tendon iyileşmesi ve peritendinöz adezyona etkisinin araştırılması
Günümüzde tendon yaralanmaları ile oldukça sık karşılaşılmaktadır. Yaralanan tendon onarımı doğru şekilde yapılsa dahi karşılaşılan önemli problemler peritendinöz yapışıklık (tendon etrafında yapışıklık) gelişmesi ve tendon iyileşmesindeki gecikmedir. Bu sorunlar çoğu zaman hayat kalitesini etkileyebilecek düzeyde sakatlıklar oluşturabilmektedirler. Son zamanlarda kök hücre tedavisindeki gelişmeler tendon yapışıklıklarını önleyici ve/veya iyileşmesini hızlandırılabileceğini düşündürmüştür. Bu nedenle tendon kökenli mezenkimal kök hücre ile yağ doku kökenli mezenkimal kök hücrenin, hücrelerinden arındırılmış amniyotik membran ile beraber kullanılmasının tendon iyileşmesine ve peritendinöz adezyona etkilerinin araştırılması amaçlandı. Her grupta 14 denek olacak şekilde toplam 5 grupta 70 adet dişi Wistar-Albino sıçan kullanıldı. Sıçanların sağ bacaklarındaki aşil tendonu kesilip onarıldıktan sonra 1. grupta tendon onarımı sonrası ek hiçbir işlem uygulanmadı. 2. grupta tendon onarım sahası hücrelerinden arındırılmış amniyotik membran (HAAM) ile sarıldı. 3. grupta tendon onarım sahası yağ doku kaynaklı mezenkimal kök hücre (YKMKH) ekilmiş HAAM ile sarıldı. 4. grupta tendon onarım sahası tendonkökenli kök hücre (TKKH) ekilmiş HAAM ile sarıldı. 5. grupta tendononarım sahası YKMKH ve TKKH ekilmiş HAAM ile sarılarak bütün sıçanlarda cilt primer onarıldı. 1. ayda sıçanlar sakrifiye edilip aşil tendonunun onarım yapılan kısmı biyomekanik ve histolopatolojik inceleme için eksize edildi. Çalışma sonucunda ortaya çıkan biyomekanik ve histolojik veriler birbirleri ile paralellik göstererek en iyi sonuçların tendon kaynaklı kök hücrelerin kullanıldığı grupta olduğunu, bunu sırası ile hibrit kök hücrelerin kullanıldığı grubun ve yağ kökenli mezenkimal kök hücrelerin kullanıldığı grubun takip ettiği gösterildi. Bu bulgular kök hücrelerin uygulanacakları dokudan elde edilmesinin daha yararlı olacağı tezini desteklemektedir. Hibrit kullanılan grubun sonuçlarının farklı kaynaklardan gelen kök hücrelerin sonuçlarının arasında bir değer vermesi azalan tendon kaynaklı kök hücrelerin sayısı ile açıklanabilmektedir. Hibrit kullanımının etkisinin daha net aydınlatılabilmesi için tendon kaynaklı kök hücre sayısı azaltılmadan konulacak yağ kaynaklı kök hücrelerin oluşturduğu bir çalışmanın daha yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Doğumsal kalp hastalıklarında stent tedavisi
Amaç: Doğumsal kalp hastalıklarında (DKH) tedavi amaçlı stent uygulanan hasta dosyaları retrospektif olarak incelenerek kısa ve orta süreli izlem sonuçlarının değerlendirilmesi planlandı. Hastalar ve yöntem: Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Kardiyolojisi ve Kalp Damar Cerrahisi bilim dallarında Ocak 2011- Aralık 2015 tarihleri arasında takip edilen ve intravasküler stent tedavisi uygulanmış hastalar çalışmaya alındı. Retrospektif olarak analizleri yapılan 75 hastanın verileri incelendi. Hastaların demografik özellikleri, klinik ve anjiyografik tanı ve özellikleri, yapılan cerrahi işlemler ve hemodinamik verileri dosya kayıtlarından elde edildi. Bulgular, patolojilerin ana gruplarına göre sınıflandırılarak homojen bir analiz yapılması planlandı. Bulgular : DKH olan 75 hastanın 17'sinde pulmoner arter darlığına, 14 hastada aort koarktasyon bölgesine, 1 hastada supravalvüler aortaya, 12 hastada sağ ventrikül-pulmoner arter konduitine, 12 hastada kavopulmoner anastomoz darlıklarına, 7 hastada patent duktus arteriosusa, 7 hastada Blalock-Taussig şanta, 1 hastada sistemik venöz darlığa, 1 hastada interatriyal septuma, 3 hastada majör aortiko-pulmoner kollateral artere stent implantasyonu yapıldığı saptandı. Olguların stent implantasyonu sonrası gözlenen majör komplikasyonları arasında iliak arter zedelenmesi, sınırlı disseksiyon ve stent migrasyonu bulunmaktaydı. Olgularda stent implantasyonu işlemine bağlı mortalite saptanmadı. Sonuç: DKH'larında intravasküler stent uygulaması gerek minimal invaziv olması, gerekse mortalite ve morbiditesinin daha düşük olması nedeniyle cerrahiye alternatif bir tedavi olarak güvenli bir şekilde uygulanabilir.
Havacılıkta uçuş değişkenlerinin uyku bozuklukları ve yorgunluk üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada pilotların uyku sorunları, uykuda solunum bozukluğu, uykululuk ve algılanan yorgunluk düzeylerinin belirlenmesi ve kısa-orta, uzun mesafe uçuşlarının uyku ve yorgunluk üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: 1 Temmuz 2019- 31 Aralık 2019 tarihleri arasında Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi Tıp Fakültesi Atakent Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı'na başvuran ve Sivil Havacılık Pilotları Birliği kapsamında ulusal ve uluslararası uçuş gerçekleştiren 343 pilot çalışmaya dahil edildi. Pilotlar bire bir görüşme ve e-posta ile davet edildi. Uyku problemlerini değerlendirmek için JSS, uyku halini değerlendirmek için ESS, yorgunluk tarama anketi olarak FSS ve uyku apnesi riskini değerlendirmek için BQ kullanıldı. Bulgular: Katılımcıların %28,0'ının (n=96) yorgunluk şiddeti yüksek, %29,7'sinin (n=102) uyku problemi çok, %6,1'inin (n=21) gündüz uykululuğu çok, %11,7'sinin (n=40) uyku apne riski yüksektir. Kısa-orta mesafe uçuş grubu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yaşlı, meslekte geçirdikleri süre daha fazla ve daha fazla sıklıkta kaptan pilotlardan oluşmaktadır. Uzun mesafe grubu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha sık kahve tüketmekte ve daha sık uyku sorunları yaşamaktadır. Yorgunluk şiddeti yüksek olan grubun uyku latans süresi, uyku yoksunluğu, JSS skoru, ESS skoru ve uyku apne riski istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. Daha fazla uyku problemi olan pilotların uyku yoksunluğu ve FSS skoru istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazladır. Gündüz uykululuğu fazla olan grubun yaş, meslekte geçirdiği süre ve kaptan olma sıklığı istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük iken, VKİ, uyku latans süresi ve uyku apne riski istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. Uyku apne riski yüksek olan grubun VKİ, uçuş süresi, uyku yoksunluğu, FSS skoru ve ESS skoru istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksektir. Sonuç: Yorgunluk şiddeti, uyku problemi, gündüz uyku hali ve uyku apne riski birbiriyle ilişkili durumlardır. Uzun uçuş süresi ve uyku yoksunluğu bu değişkenleri etkilemektedir. Anahtar Kelimeler: Havacılık, Yorgunluk Şiddeti, Uyku Sorunları, Gündüz Uykuluğu, Uyku Apne Riski