Yükleniyor…
Yükleniyor…
… tez arasından arayın
222.416 tez bulundu
Bu çalışmanın amacı, futbolcularda post-aktivasyon performans artışı (Post-Activation Performance Enhancement; PAPE) sonrasında uygulanan farklı toparlanma stratejilerinin akut performans üzerindeki etkilerini incelemektir. Araştırmaya düzenli olarak futbol antrenmanlarına katılan 18 erkek futbolcu gönüllü olarak katılmıştır. Çalışma, tek grup tekrarlı ölçümler deneysel deseninde gerçekleştirilmiş ve tüm katılımcılar farklı günlerde kontrol, PAPE + pasif dinlenme, PAPE + statik germe ve PAPE + dinamik germe olmak üzere dört farklı deneysel koşulu tamamlamıştır. Araştırmanın ilk aşamasında katılımcıların bir tekrar maksimum (1RM) kuvvet düzeyleri belirlenmiştir. Her deneysel oturumda standart ısınma sonrasında countermovement jump (CMJ), free jump (FJ), 10 m sprint, 30 m sprint ve Illinois çeviklik testlerinden oluşan ön test ölçümleri yapılmıştır. PAPE koşullarında katılımcılara %85 1RM yükünde barbell back squat egzersizi uygulanmış, ardından 5 dakikalık pasif dinlenme, statik germe veya dinamik germe protokolleri gerçekleştirilmiştir. Toparlanma süresinin ardından performans testleri tekrar uygulanmıştır. Elde edilen veriler tekrarlı ölçümler varyans analizi ile değerlendirilmiştir. Analiz sonuçları, toparlanma stratejilerinin 10 m sprint, 30 m sprint, CMJ, FJ ve çeviklik performansı üzerinde anlamlı etkiler oluşturduğunu göstermiştir (p<0,05). Dinamik germe protokolü özellikle 30 m sprint, CMJ, FJ ve çeviklik performansında en yüksek değerlerin elde edildiği uygulama olmuştur. Statik germe bazı performans değişkenlerinde pasif dinlenmeye göre daha olumlu sonuçlar ortaya koyarken, pasif dinlenme genel olarak daha düşük performans değerleri ile ilişkilendirilmiştir. Etki büyüklükleri incelendiğinde uygulamaların özellikle CMJ ve çeviklik performansı üzerinde büyük düzeyde etkiye sahip olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, PAPE sonrasında uygulanan toparlanma stratejilerinin akut performans yanıtlarını etkilediği ve dinamik germe uygulamasının sprint, sıçrama ve çeviklik performansının geliştirilmesinde en etkili yöntem olduğu belirlenmiştir.
Sosyal medya, günümüzde teknolojinin sürekli değişmesi ile orantılı olarak yeni iletişim mecralarının güncellenmesi sonucunda internetin yeni bir hal almasını sağlamıştır. Artan rekabet koşulları ve farklılaşan tüketici tercihleri karşısında hedef kitleye çabuk ve doğru bir biçimde ulaşmak isteyen firmalar için fırsat yaratan sosyal medya, firmaların pazarlama iletişimi unsurlarından biri haline gelmiştir. Sosyal medya araçları sayesinde paylaşılan her türlü içerik, tüketici davranışını ve sosyal medya pazarlamasını şekillendirmektedir. Sosyal medyadaki kullanıcı veya firma tarafından oluşturulmuş içeriklerin, kişilerin satın alma kararlarında büyük etkisi bulunmaktadır. Bu çalışma, sosyal medya pazarlamasının tüketicilerin satın alma davranışı üzerindeki etkisini ve tüketicilerin demografik özellikleri ile olan ilişkisini ortaya çıkarmayı hedeflemektedir. Çalışmanın literatür bölümünde; sosyal medya pazarlaması ve tüketici davranışları ile ilgili literatür taraması yapılmıştır. Araştırma bölümünde ise; sosyal medya pazarlamasının tüketici davranışlarına olan etkisini tespit etmek amacıyla bir anket hazırlanmış ve bu anket sosyal medya kullanıcıları tarafından cevaplandırılmıştır. 283 sosyal medya kullanıcısının verdiği cevaplar sonucunda ortaya çıkan veriler SPSS paket programı yardımıyla analiz edilmiştir. Sonuç olarak, ulaşılan bulgular sosyal medya pazarlamasının tüketici davranışları üzerinde etkili ve bazı demografik değişkenler bakımından farklılıklar olduğunu göstermektedir. ANAHTAR KELİMELER: Sosyal Medya, Tüketici Davranışları, Sosyal Medya Pazarlaması
Araştırmanın hayvan materyalini 28' i visceral leishmaniasis'li (VL), 7' si sağlıklı olmak üzere beş gruba ayrılan toplam 35 köpek oluşturdu. VL ön tanısı, hastalıkla uyumlu klinik bulgulardan bir ya da birkaçını gösteren köpeklerin hızlı ELİSA prensibiyle çalışan test kitleri ve İmmun floresan antikor testi (İFAT) ile konuldu. VL tanısı konulan köpekler serolojik, klinik bulgular ile hematolojik ve biyokimyasal bulgular temelinde Leishvet Grubu tarafından bildirilen şekilde evrelendirilerek 4 farklı gruba (n=7) ayrıldı. Bu bağlamda araştırma grupları; 1. grup: evre I (hafif şiddetli olgular), 2. grup: evre II (orta şiddetli olgular), 3. grup: evre III (şiddetli olgular), 4. grup: evre IV (çok şiddetli olgular) ve 5. grup: sağlıklı kontrol şeklinde oluşturuldu. Evrelerine göre gruplandırılan VL'li ve sağlıklı köpeklerin 2 boyutlu M ve B mode ekokardiyografik incelemeleri gerçekleştirildi. Alınan kan örneklerinde evrelemeye ve kardiyak hasara ilişkin hematolojik ve biyokimyasal parametreler, idrar örneklerinde protein/kreatinin oranları (İPK) ölçüldü. Elde edilen verilerin karşılaştırması ve korelasyonlarının belirlenmesinde geçerli istatistiksel yöntemler kullanıldı. Klinik bulgular değerlendirildiğinde farklı gruplarda değişen sayıda olguda yüksek vücut sıcaklığı, lenfodenopati, kilo kaybı, onikogripozis, hipotrikozis, perioküler alopesi, deri lezyonları ve/veya epistaksis gözlemlendi. Çalışmanın V. grubundaki olgularda Leishmaniasise karşı ait üretilen herhangi bir Ig G antikor titresine rastlanılmamıştır. I. gruptaki olguların İFAT değerleri 1/64 iken, II. ve III. gruptaki olguların İFAT değerleri 1/128-1/512 arasında değişim göstermekteydi. IV. gruptaki olguların İFAT değerleri 1/1024 ile 1/16000 arasında titrasyon basamaklarına sahipti. Ortalama (± standart sapma) lökosit (WBC) değerleri açısından kontrol grubu (V.) ile diğer gruplar arasında (P=0.049), ortalama (± standart sapma) eritrosit (RBC) değerleri açısından evre III ve evre IV ile diğer gruplar arasında (P=0.001) belirgin farklar mevcuttu. Ortalama (± standart sapma) hemoghlobin (HGB) değerleri açısından evre I ile evre III ve evre IV arasında (P=0.008), ortalama (± standart sapma) hematokit (HCT) değerleri açısından evre I ile diğer evrelerdeki gruplar arasında (P=0.001); ortalama (± standart sapma) Ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu (MCHC) değerleri açısından evre I ile evre III ve IV arasında (P=0.046) belirgin farklar mevcuttu. Serum kreatinin düzeylerinde ortalama (± standart sapma) serum biyokimyasal değerleri açısından evre IV ile evre I, II ve grup V arasında (P=0.008), serum total protein düzeylerinde, evre IV ile evre I, III ve grup V arasında (P=0.002), serum albümin düzeylerinde, evre IV ile evre I ve II arasında belirgin farklılıklar (P=0.004) belirlendi. Leishmaniasis ile enfekte (I.-IV.) grupların ve kontrol grubunun (V.) ekokardiyografi (EKO) muayenesinde LA/Ao (ortalama ± standart sapma) değerleri açısından evre IV ile diğer gruplar arasında belirgin (P=0.003) fark mevcuttu. İncelenen diğer parametrelerde [fraksiyonel kısalma (FS), ejeksiyon fraksiyonu (EF), sol ventriküler iç çap sistol (LVIDs) ve sol ventriküler iç çap diastol (LVIDd)] bireysel manada istatistiksel olmayan farklılıklar mevcut olsa da, genel değerlendirmede gruplar arası farklılık saptanamadı. Kardiyopulmoner belirteçler ele alındığında ortalama (± standart sapma) değerleri açısından cTnI düzeylerinde V. grup ile evre IV arasında ve evre I ile evre IV arasında (P=0.018), D-dimer düzeylerinde V. grup ile evre II, III ve IV arasında (P<0.01) ve N-terminal pro-beyin natriüretik peptid (NT-proBNP) düzeylerinde V. grup ile evre III ve IV arasında ve evre I ile evre III ve IV arasında belirgin farklılıklar (P<0.01) belirlendi. Kontrol grubu sağlıklı olguların tamamında idrarda kreatitinin proteine oranı (İPK) değerlerinin üst referans aralık olan 0,1'in altında olduğu saptanmıştır. İPK değerlerinin çalışmanın I. grubundaki olgularda <0,1-0,3, II. grubunda 0,5-1, III. grupta 2-3, IV. grubunda 5-10 arasında değişim göstermekte olduğu saptandı. Sonuç olarak Leishvet Çalışma Grubunun serolojik (İFAT titreleri ile hızlı ELİSA testleri), klinik ve laboratuvar bulguları [özellikle total protein (TP), albümin (ALB) ve İPK) değerlendirildiğinde 4 farklı grupta (evre I-IV) yer alan olgularımızda ekokardiyografik [sol atriyal genişleme LVIDs'de artma/azalma, LVIDd'de artma/azalma, FS'de ve EF'de azalma (sistolik disfonksiyon)] ile D-dimer, NT-proBNP ve kardiyak troponin I (cTnI) seviyesindeki artışların CVL'li köpeklerde dikkate alınması gerektiği söylenebilinir. VL'li köpeklerde intravital diyagnoza katkı sağlayan kardiyak değişikliklerin üzerinde önemle durulması ve gerekli ilave sağaltım protokollerinin uygulanması fayda sağlayabilir.
Kültür, insanoğlunun maddi ve manevi olarak ürettiği her şeydir. Kültürün sözlü ortamda icra edilip, sözlü ortamda aktarılmasıyla da sözlü kültür oluşur. Sözlü kültür, yazılı kültürün temelini oluşturur. Geleneksel kültür sözlü ortamda yaratılır, sonra yazıya dökülür. Bu yönüyle yazılı kültür, sözlü kültürün çok daha sonra yazıya dökülmüş halidir. Sözlü kültür aktarımında sözlü kültürü taşıyan özel şahsiyetler olmuştur. Aşıklar bu özel şahsiyetlerin başta gelenlerindendir. Aşıklar, tarihsel süreçte birtakım değişikliklere uğrayarak günümüzde son halini almıştır. Türk kültüründe önceleri hem şiir söyleyen hem de dini lider görevini yürüten Şaman; İslamiyet'in kabulünden sonra dinî vasıfları azaltılarak şaman-ozana, daha sonra ise ozana dönüşmüştür. Türklerin Müslümanlaşması, dergâhlarda eğitim almalarıyla dervişlerin etkinliğinin artmasıyla ozanlar dervişe, bu dervişler de zamanla aşığa dönüşmüşlerdir. Bu âşıklardan biri de Çorum'un merkez köylerinden Acıpınar köyünde yaşayan, yörede Âşık Kara Musa olarak bilinen Musa Yıldız'dır. Kara Musa, sözlü kültür kaynağıdır. Çok güçlü bir hafızaya sahip olup yüzlerce şiiri ezbere bilmektedir. Derlemeyi yaptığımızda Seksen dört yaşında olmasına rağmen birçok şiir açıklamasıyla birlikte derlenmiştir. Kara Musa sadece şiir değil Kur'an-ı Kerim'i ve Hurufiliği de bilmektedir. Bu yönüyle söylediği dini içerikli şiirlerin açıklamalarını da yapmaktadır. Çalışmamızda Kara Musa'nın hayatı, dünya görüşünü ve onun gözünden Fuzuli, Hatayi, Kul Himmet, Nesimi, Pir Sultan Abdal, Virani, Yemini'nin şiirleri incelenmiştir. Çalışmamızda derleme ve ortam özellikleri göz önüne alınarak, Kara Musa'nın ezberindeki yedi ulu ozana ait şiirler ve menkıbeler kayda aktarılıp analiz edilmiştir. ANAHTAR KELĠMELER: Sözlü Kültür, ÂĢıklık, Kara Musa, Alevilik,Yedi Ulu Ozan
Kanin Viseral Leishmaniozis (KVL) zoonoz karakterde protozoal bir enfeksiyondur. Evcil ve yabani karnivorlarda lenfadenitis, osteomyelitis, hepatitis, dermatitis ve nefritis ile seyretmektedir. Leishmaniozis'in tanısında enfekte dokularda amastigotlarının belirlenmesi oldukça önemlidir. Leishmania spesifik poliklonal/monoklonal antikorlar ile yapılan immunohistokimyasal incelemeler ile amastigot antijenlerinin ekspresyonu ortaya konularak hastalığın kesin tanısı gerçekleştirilir. Bu çalışma ile KVL'de böbrek hasarının olası immunpatolojik mekanizmlarının aydınlatılması amaçlanmıştır. Araştırmada, Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2002-2015 yılları arasında rutin incelemeye girmiş; histopatolojik/immunohistokimyasal olarak KVL tanısı konulmuş köpek olgularının böbrekleri incelenmiştir. Bu olguların böbrek dokusundaki histopatolojik lezyonlar tanımlanarak enfekte köpeklerin böbrek dokularında Leishmania amastigot antijeni, IgG ve Complement-3 (C3) birikimleri immunohistokimyasal olarak belirlenmiştir. Histopatolojik olarak KVL'nin tanısında karakteristik bir bulgu olan makrofaj sitoplazmalarında amastigot formasyonları bütün olgularda görülmemekle birlikte glomeruluslarda endotel, mezangial, glomeruler bazal membran kalınlaşmaları ile karakterize membranoproliferatif nefritis tanımlanmıştır. İmmunohistokimyasal olarak, lenf yumrusunda ve böbrek interstisyumunda makrofaj sitoplazmalarında amastigot pozitif reaksiyonlar elde edilmiştir. Bununla birlikte, böbrek glomerulus bazal membranlarında birikim göstermiş IgG pozitif reaksiyonlar ile böbrek glomerulus bazal membranlarında ve tubulus bazal mebranlarında birikim göstermiş C3 pozitif reaksiyonlar saptandı. Sonuç olarak, bu çalışma ile IgG ve C3 immunohistokimyasal ekspresyonları genel olarak görülmekle birlikte, bazı olgularda zayıf olarak kaydedilmiştir. Bu durum böbrek lezyonların patogenezsisinde yalnızca IgG ve C3 birikimleri yanında farklı immunpatolojik mekanizmaların da rol oynayabileceği düşünülmüştür. Konu üzerine kontrollü deneysel çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Leishmaniozis, Ig G, Komplement 3, histokimya, immunohistokimya.
Bu araştırmada, Gerçekçi Matematik Eğitimi destekli öğretimin, Ortaöğretim 10. sınıf "Katı Cisimlerin Yüzey Alanları ve Hacimleri" konusunda, öğrencilerin matematik kaygısına, matematik özyeterlik algısına, akademik başarısına ve öğrenilen bilgilerin kalıcılığına etkisi ve GME destekli öğretime ilişkin öğrenci görüşleri incelenmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu, Aydın ili Koçarlı ilçesindeki Mustafa Keziban Küçükoğlu Ç.P.A.L'de öğrenim gören 25'i deney ve 24'ü kontrol grubu olmak üzere 49 öğrenci oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak, araştırmacı tarafından geliştirilen 28 soruluk başarı testi, matematik kaygılarını belirlemek amacıyla Matematik Kaygısı Ölçeği, matematik özyeterlik algılarını belirlemek amacıyla Matematik Özyeterlik Algısı Ölçeği ve deney grubu öğrencilerinin GME yaklaşımına ilişkin görüşlerini belirleyebilmek için görüşme formu uygulanmıştır. Dersler kontrol grubunda mevcut öğretim programına dayalı öğretim ile deney grubunda ise Gerçekçi Matematik Eğitimi destekli öğretim ile yürütülmüştür. Araştırmanın nitel verileri, deney grubu öğrencileri ile yapılan görüşmelerden elde edilmiştir. Elde edilen nicel veriler SPSS 20.0 paket programı ile, nitel veriler ise betimsel analiz yöntemiyle analiz edilmiştir. Çalışmada, Gerçekçi Matematik Eğitimi destekli öğretimin, mevcut öğretim programına dayalı öğretime göre öğrenci akademik başarısında daha etkili olduğu ve kalıcılığı olumlu yönde etkilediği sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca deney ve kontrol grubu öğrencilerinin matematik kaygısı puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenirken, matematiğe yönelik özyeterlik algısı puan ortalamaları arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Öğrencilerin GME yaklaşımına yönelik görüşlerinin olumlu olduğu sonucuna varılmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Gerçekçi Matematik Eğitimi (GME), Matematik Özyeterlik Algısı, Matematik Kaygısı, Başarı, Kalıcılık.
Günümüzde, gıdaların raf ömrünü arttırmak, israfını önlemek, bozulmalarını geciktirmek ve haşerelere karşı savaşmak için, gıdalarda pek çok uygulama yapılır. Bu uygulamalardan birisi de gıda ışınlama yöntemidir. Işınlanmış gıdaların tespiti ve etiketlenmesi, gıdayı alacak olan tüketicileri bilgilendirmek için önemlidir. Işınlanmış gıdaların tespiti için pek çok fiziksel, kimyasal ve biyolojik metot vardır. Işınlanmış gıdaları tespit etmedeki yöntemlerden birisi de Elektron Spin Rezonans (ESR) tekniğidir. Bu teknik ile ışınlanmış gıdalarda, ışınlama sonucu oluşan serbest radikaller tespit edilir. Bu araştırmada, gıdalarda, ışınlamayla oluşmuş selüloz radikallerinin yardımı ile ışınlanmış gıdaların ışınlanmamış olanlardan ayırt edilmesi amaçlanmıştır. Aydın'dan yerel bir marketten alınan arapsaçı, armut, ayva, iğde, kantaron, melisa, muşmula, nane ve papatya araştırma için seçilmiştir. Bu gıdalar 0,5, 1, 3, 5 ve 10 kGy dozunda ışınlandı. Oda sıcaklığında ESR sinyalleri kaydedilip, ışınlanmış gıdaların uydu sinyallerinin tespiti yapılmıştır. Her bir örnek için doz cevap grafiği çizilip, fit edilmiştir. 5 ve 10 kGy dozunda ışınlanan örnekler 120 gün boyunca farklı zaman aralıklarında ölçülerek uydu ve merkezi sinyallerindeki azalma tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Elektron Spin Rezonans (ESR), gıda ışınlaması, arapsaçı, armut, ayva, iğde, kantaron, melisa, muşmula, nane, papatya
Eğitimli işsizlik günümüzde gençler arasında yaygınlaşan ve çözüm üretilmesi gereken önemli bir sorundur. Genel olarak işsizlik Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin değil, gelişmiş AB üyesi ülkelerin veya pek çok gelişmiş dünya ülkelerinin de en önemli sorunlarından biri haline gelmiştir. Türkiye OECD ve Avrupa Birliği ülkeleri arasında diplomalı işsizlerin yüksek düzeyde olduğu bir ülke olarak dikkat çekmektedir. Türkiye'de işsizliğin azaltılmasında eğitimin rolü büyüktür. İşsizlik sorunu için yapılan çalışmalar, işsizliği bir miktar azaltmaya yönelik adımlar atılmasını sağlasa da işsizliğin tam olarak bir çözüme kavuşturulması sağlanamamıştır. İşsizlik konusunun gündeme gelmesinin sebebi işsizliğin toplumsal ve ekonomik etkileridir. İşsizliğin özellikle topluma olan ekonomik etkisi büyük önem taşımaktadır. Bir ülkenin gelişmişlik seviyesine bakılırken değerlendirilen en önemli ölçütlerden biri de eğitimdir. Eğitim tüm ülkeler açısından büyük önem taşımaktadır. Yapılan çalışmalar eğitim ile işsizlik arasında bir bağlantı olduğunu göstermektedir. Öyle ki eğitim, işsizlik riskini düşürerek ekonominin geneline olumlu bir katkıda bulunmaktadır. Eğitimle ilgili yanlış kararlar pek çok ciddi sonuçlara neden olabileceği gibi eğitime yapılan doğru yatırımlarda büyümeyi destekleyerek daha fazla iş potansiyeli yaratabilir. Çalışmada eğitim ile işsizlik arasındaki ilişki değerlendirilmiş olup, eğitimli genç işsizliğe neden olan faktörler ve ortaya çıkan ekonomik sosyal ve toplumsal sorunları ve bu sorunları önlemek için uygulanan ekonomi politikaları incelenmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise Türkiye ile Avrupa Birliği eğitimli işsizliğin karşılaştırmasına yer verilmiştir. ANAHTAR KELĠMELER: ĠĢsizlik, Genç ĠĢsizliği, Aktif ve Pasif Ġstihdam Politikaları.
Bu çalışma 2016-2017 yılları arasında Hakkari yöresinin Dağsu, Karaman, Gürbüz, Yıldız, Taşaltı köylerinde doğal olarak yetişen ahlat popülasyonu üzerinde yürütülmüştür. Bu projeyle; bol ve düzenli verime sahip, iyi bir vegetatif gelişme gösteren, yeterli oranda çiçeklenme potansiyelinde olan, yüksek miktarda meyve tutumu gerçekleştirebilen, çiçeklenme süresinin kısa olduğu, yörenin ekoloji koşullarına uyum potansiyeli yüksek olan, iri meyveli, yüksek et oranına sahip, aromalı, az çekirdekli ve hastalıklara karşı dayanıklı olan ahlat (Pyrus elaeagnifolia L.) gen kaynaklarının bazı özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Beş köyde yoğun olarak bulunan Ahlat popülasyonu içerisinde gerek yöre insanının tavsiyesi ve gerekse de pomolojik ve morfolojik olarak üstün özellikli olarak gözlenen genotiplerden 100 meyve örneği alınıp pomolojik ve kimyasal analizler yapılmıştır. Analiz sonuçlarında SÇKM ortalama %13.94, pH ortalama % 4.37, titre edilebilir asit miktarı (TA) ortalama % 3.1 bulunmuştur. Meyve ağırlığı en yüksek Gürbüz köyündeki genotipte 55 gr olarak bulunmuştur. Meyve boyu Taşaltı Köyündeki genotipte 44.3mm. olarak bulunmuştur. Ülkemizin çeşitli yörelerinde kapsamlı veya nokta seleksiyonları şeklinde yürütülmüş olan çalışmalarda araştırıcıların üstün özellikli genotipleri seçerken ve / veya karakterize ederken dikkate aldıkları meyve kalite kriterlerini Temel Bileşen analizi (Principle Component analysis) yoluyla irdeleyerek, veri indirgemesi yapmak, seleksiyon çalışmalarında kullanılan seçim kriterlerine standart önermek ve araştırıcıların iş yoğunluğunu azaltmak amacı ile yürütülmüş olan bu çalışmada; genotiplerin meyve eni, meyve boyu, meyve ağırlığı, çekirdek eni, çekirdek ağırlığı, çekirdek sayısı, SÇKM, pH ve asitlik gibi özelliklerine ait ortalama değerler kullanılmıştır. Gerçekleştirilen Temel Bileşen analizlerinde genellikle 2 veya 3 temel bileşen ortaya çıkmış, 1. temel bileşen toplam varyasyonun en büyük kısmını oluşturmuştur. Bu varyasyonda da meyve ağırlığı, meyve eni, meyve boyu ve çekirdek sayısı gibi özelliklerinin ayırt edici kriterler olarak ön plana çıktığı gözlenmiştir.
Günümüzde marka kavramı dar anlamından çok daha fazlasını ifade etmektedir. İşletmeler markalarına anlamlar yükleyerek marka imajını kuvvetlendirmek için çabalamaktadır. İşletmeler açısından en karlı müşteri grubunun sadık müşteriler olması marka sadakati konusunun önemini ortaya koymaktadır. Üretim teknolojilerinin gelişmesi, ürün alternatiflerinin çoğalması ile tüketiciyle duygusal bir bağ yaratarak marka sadakati oluşturabilmek için işletmeler farklı stratejiler denemektedir. Marka sadakati oluşturma stratejilerinden biri de marka topluluklarıdır. Ortak değerler ile bir markanın etrafında birleşen tüketici gruplarının oluşturduğu bu topluluklar tüketici ile marka arasında çoklu ilişkiler geliştirmektedir. Bu araştırmada sanal marka topluluklarının marka sadakati üzerindeki etkisi incelenmek istenmiştir. Bu amaçla araştırma modeli ve hipotezler geliştirilerek Nikon markasının sanal marka topluluğu üyeleri ile anket çalışması yapılmıştır. Anket çalışması online olarak gerçekleştirilmiş, veriler SPSS paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda sanal marka topluluklarındaki etkileşim karakteristiklerinin marka sadakatine ne derece etki ettiği konusu tartışılmış, işletmelerin marka sadakati geliştirme stratejilerine yönelik öneriler sunulmuştur. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Marka, Marka sadakati, Marka Toplulukları, Sanal Marka Toplulukları
Yatırımlara etkin kaynak sağlamak, ülkede yaratılan kaynakların arttırılması ve yaratılan bu kaynakların varlıklarını korunması işlevlerini yerine getiren sigorta sektörü ekonomik büyüme için büyük bir öneme sahiptir. Bu işlevlerin var olmadığı ekonomi büyüyemez ve oluşan çeşitli riskler sebebiyle zaman içinde kendini tüketir. Risk genel olarak kaybetme ihtimalini akla getirir, kimi zaman riskin gerçeklemesi sonucu olan kayıplar önemsenmeyebilir ve buna katlanılabilir. Bazen ise gerçekleşen bu riskler hayatı yıkıma götürebilecek kadar ağır olabilir, bu yüzden riskten olabildiğince kaçınmak gerekir. İnsanoğlu kazanma ihtimalini yükseltmek ve kaybetme riskini minimuma indirmeye çalışarak yaşamının sonuna kadar heyecan peşinde olurlar. İşte bu yüzden risk yönetimi kavramı ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada öncelikle sigorta ve risk kavramı üzerinde durulmuş, sonrasında sigortalanabilir risklerin belirlenmesi, ölçülmesi ve fiyatlandırılması için yapılan çalışmalar üzerinde durulmuştur. Son olarak da kasko sigortası üzerinde durulmuş ve tercihi üzerine aydın ili uygulamasıyla analizlerine ve yorumlarına yer verilmiştir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Sigorta, Risk Yönetimi, Kasko, Aydın İli
Bu çalışmamızda XIX. yüzyılın Osmanlı Sahası önemli lügatlerinden olan, Ahmed Rıfat'ın eseri "Lugat-ı Tarihiyye ve Cografiyye"nin ikinci cildinin transkripsiyonu yapılmıştır. XIX. yüzyılda Osmanlı Sahası Sözlük çalışmalarında önemli bir yeri olan bu sözlüğün ikinci cildi alfabetik düzenine göre "B-P-T-S̱" harflerini içermektedir. Bu sözlükte tarih ve coğrafya başta olmak üzere, matematik, kimya, fizik ve din bilimleri kavramları da açıklanmaktadır. Ansiklopedi niteliği taşıyan bu eser, Osmanlı Devleti'nin edebi ve kültürel yapısı alanında çalışacaklara da kaynaklık etmiş olacaktır. Ayrıca bu çalışmamızda, ''Şekil Bilgisi'' isim çekim ekleri ve isim yapım ekleri, Karahanlı Türkçesi, Harezm-Kıpçak Türkçesi, Çağatay Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesi, Osmanlı Türkçesi ve Türkiye Türkçesi'ndeki kullanımları ile önce ayrı ayrı tablolarda gösterilip daha sonra karşılaştırmalı tabloda verilmiştir. Sonra değerlendirme yapılıp metinde geçen örnekler verilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda, Eski Anadolu Türkçesi, Osmanlı Türkçesi ve Türkiye Türkçesi'ndeki isimlere gelen çekim ve yapım eklerindeki dönemsel gelişim ve değişim örneklerle takip edilerek ortaya konulmuştur. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Tarih, Coğrafya, Ansiklopedi, Lugat, Ahmed Rıfat,ġekil Bilgisi
Son yıllarda görünür bölgede sahip oldukları yasak enerji bant aralıkları sebebiyle metal kalkojen (MX; M=Metal ve X=Kalkojen atomu) bilesenleri teknolojide kendine saglam bir yer edinmistir. Özellikle çogu MX bileseni üç boyutlu haldeyken dogrudan olmayan bant aralıgına sahip iken bu malzemelerin düsük boyutlu durumları dogrudan bant aralıgına sahip yarıiletkenlere dönüsmektedir. Bu özellik onları optik veya elektronik aygıt yapımında bir adım öne çıkarmaktadır. Iki boyutlu MoS2'nin yüksek lityum depolama özelliginin deneysel olarak kanıtlanması ve yine MoS2 nanoparçacıklarının teorik ve deneysel olarak elde edilmesi bu tez konusunun motivasyon kaynagını olusturmustur. Bu nedenle tez çalısmasında metal di- ve tri-kalkojenlerin elektronik ve optik özellikleri temel ilkeler hesaplamalarına dayalı yogunluk fonksiyoneli teorisi (YFT) yardımı ile incelenmistir. Bu yapılara ek olarak, iki boyutlu BN, AlN, BSb, silisen, arsenen gibi yapıların fiziksel ve kimyasal özellikleri ele alınmıstır. Lityum atomunun tek tabaka MX2 (M=Mo, W ; X=O, S, Se, Te) bilesenleri üzerine tutunma enerjileri hesaplanmıs ve 1.42 eV ile 3.10 eV arasında degisen yüksek tutunma enerjileri elde edilmi ̧stir. Tabaka üzerinde difüz edebilmesi için gerekli olan minimum enerji degerleri 0.158 eV ile 0.282 eV arasında ve atomların hareketliliginin belirteci olan difüzyon katsayısı degerleri de pek çok karbon içeren materyalden veya 2H-MoSe2'den 102 ile 105 mertebesinde daha büyük olarak hesaplanmıstır. Lityum atom sayısı yapılar üzerinde kademeli olarak artırılarak atom basına tutunma enerjisi egrileri elde edildi. Ayrıca MoS2(x−1)Se2x (x=0.33, 0.67, 0.83) metal kalkojen alasımlarının lityum-iyon bataryalarında kullanılabilirligi arastırıldı. Lityum atomu MoS2 ve MoSe2'ye molibden atomu üzerinden tutunurken, MoS2(x−1) Se2x alasımlarında lityum atomu yapıya Mo-S bagı üzerinden baglanmaktadır. NEB hesaplamaları ile elde edilen, lityum atomunun yapı üzerinde difüz etmesi için gerekli olan enerji bariyeri degerleri yapıların lityum iyon bataryalarında kullanılabilecegini göstermistir. Bu tez çalısmasında aynı zamanda literatürde bilinen hegzagonal veya tetragonal metal dikalkojenler yapısında kararlı olmayan, Peierls distorsiyonu ile kararlı hale gelen yeni RuS2 ve RuSe2 metal dikalkojenlerinin varlıgı teorik olarak ortaya konuldu. Elde edilen yeni yapıların mekanik, dinamik ve termal kararlılık testleri yapıldı ve yapıların oda sıcaklıgı ve üzerinde var olabilecegi gösterildi. Tek tabaka RuS2 ve RuSe2 'nin HSE06 hesaplamaları ile görünür bölgede bant aralıgına sahip yarıiletken malzemeler oldugu fakat iki ve üç tabakalı yapıların bant aralıklarının kızılötesi bölgeye düstügü bulundu. TiX3 (X=S, Se, Te) metal tri-kalkojenlerinin ve bunların alasımlarının elektronik ve optik özellikleri incelendi. Sülfür ve selenyum atomlarının karısımı ile olusturulan alasımlar yakın kızılötesi bölgede yer alan bant aralıklarına sahip iken TiS3 veya TiSe3 içine tellür atomu katıldıgı zaman tüm yapıların metal ya da yarı metal özellik gösterdigi bulunmustur. Elde edilen sonuçlar atomik boyutlarda lityumun metal dikalkojenlere ve alasımlarına nasıl baglandıgı hakkında önemli bilgiler vermistir, bu sonuçlar lityum-iyon bataryalarının gelistirilmesine ve lityum pillerinin verimliliginin artırılmasına teorik olarak katkı saglayacak niteliktedir. Ayrıca teorik olarak önerilen yeni metal kalkojenlerin sahip oldukları bant aralıkları nedeniyle opto-elektronik malzemelerde ve kızılötesi dedektörlerde kullanılabilirligi gösterilmistir.
Bu çalışmada, melatonin molekülünün aljinat/gam arabik kürelerde tutuklanması ve kontrollü ilaç salım özellikleri araştırılmıştır. Bir hormon ve antioksidan olan melatoninin bileşimi optimize edilen aljinat/gam arabik kürelere tutuklama etkinliği %77.82±4.47 olarak bulunmuştur. Aljinat/gam arabik kürelerin yapısı FTIR, DTA ve SEM teknikleri kullanılarak aydınlatılmıştır. Üretilen kürelerin melatonin yükleme kapasitesi %0.62 olarak hesaplanmıştır. Melatonin tutuklanmış aljinat/gam arabik kürelerin in vitro mide ve ince bağırsak ortamlarında 3 saat sonundaki şişme dereceleri sırasıyla %58.8 ve %986.6 olarak hesaplanmıştır. Melatonin tutuklanmış kürelerden fizyolojik koşullarda melatonin salımı pH 1.5 in vitro mide ortamında ilk 30 dakikada %44.1, 24 saat sonunda %49.5 olarak bulunmuştur. Aynı salım çalışması pH 7.4 in vitro ince bağırsak ortamında ilk 30 dakikada %42.8, 24 saat sonunda ise %49.2 olarak hesaplanmıştır. In vitro mide ve ince bağırsak ortamlarında ardışık olarak gerçekleştirilen salım çalışmalarında ayrı ayrı yapılana göre çok önemli farklar tespit edilmemiştir. Oluşturulan melatonin yüklü aljinat/gam arabik kürelerin melatonin taşıma ve salım sistemi olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.
Bu çalışma Husserl ve Heidegger felsefelerinde Doğruluk ve Hakikat kavramlarını ele almaktadır. Ana hattında bir tür betimleme bulunmakla birlikte çalışmanın nihai savı şu doğrultudadır: Hem Husserl hem de Heidegger, klasik aydınlanmacı katı nesnel kavrayışı terk eden bir felsefi tutumu benimsemişlerdir. Husserl felsefesi kendi içinde bir nesnellik arayışı olarak ele alınmaya elverişli olmakla birlikte onun nesnellik ile öznelliği buluşturan bir tutumu vardır. Fenomonoloji ile Husserl felsefenin kadim anlayışını modern zamanın ruhuna uygun bir şekilde yeniden diriltmeye çabalamıştır. O bu doğrultuda bilimin bir işlev üstlenmesinin olası olduğunu ancak bilim ile kastedilenin pozitivizmin sınırlayıcı kavrayışı olmadığını iddia eder. Husserl doğa bilimi ile geleneksel kavrayışı, bütünselci bilim etkinliği olarak kesin bilim olarak felsefeyi inşa etmeye ve merkeze oturtmaya çabalar. Husserl, kesin bilim olarak felsefenin inşa edilebilmesi için doğruluk kavramına odaklanırken Heidegger sorunu epistemolojik sınırlarının dışına çıkarır ve ontolojik bir sorun olarak ele almak üzere doğruluk kavramının yerine daha çok hakikat kavramını merkeze alır. Burada önemli bir ayrışmanın olduğu dikkat çeker. Husserl sorunu epistemoloji ve bilgiye ulaşma üzerinden değerlendirirken, Heidegger eldeki bu sorunu ontolojik bir mesele olarak okur ve temel amacını varlığı anlama şeklinde ortaya koyar. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Kriz, Doğa Bilimleri, Fenomenoloji, Yönelimsellik,Epokhe, Refleksiyon, Redüksiyon, Transendental Fenomenoloji, Doğruluk,Varlık, Zaman, Dasein, Hakikat
Çalışmanın amacı biberiye (Rosmarinus Officinalis L.) ekstraktının derin yağda kızartma işlemi sırasında oluşan 3-MCPD ve glisidil esterleri üzerine etkisinin belirlenmesidir. Çalışma temel olarak iki aşamadan oluşmuştur. İlk aşamada patates örnekleri farklı konsantrasyonda (%0, 1, 2,5 ve 5) NaCl içeren çözeltilerde bekletilmiş ve farklı konsantrasyonlarda (0, 500, 1000 ve 2000 ppm) biberiye içeren ayçiçek yağında kızartılmıştır. İkinci aşamada ise biberiye ekstraktı (2000 ppm) ile zenginleştirilmiş ayçiçek yağı ile tekrarlı kızartma işlemi gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın her iki aşamasında da hem kızartma yağları hem de patates yağları 3-MCPD ve glisidil esterleri yönünden DGF C VI 18 (10) metoduna göre analiz edilmiş; tekrarlı kızartma işlemlerinden elde edilen kızartma yağları ise toplam polar madde, serbest yağ asitliği, p-anisidin değeri, fotometrik renk indeksi, yağ asidi kompozisyonu ve iyot sayısı yönünden incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar, kızartma yağında oluşan 3-MCPD ve glisidil esterlerinin miktarının farklı NaCl ve biberiye konsantrasyonlarından istatistiki açıdan önemli düzeyde etkilenmediğini göstermiştir. Tekrarlı kızartma işlemi sonunda ise biberiye ekstraktı içeren örneklerde daha düşük serbest asit miktarı, daha düşük p-anisidin değeri ve daha yüksek iyot sayısı tespit edilmiştir.
Bebeklerin sağlığı için anne sütü önemli ve değerlidir. Herhangi bir nedenden dolayı annelerinin sütünü alamayan bebekler için donör (bağışçı) süt önerilmektedir. Dolayısı ile anne sütü bankaları ihtiyaç sahibi bebekler ve aileler için önemli bir kurumdur. Ülkemizde anne sütü bankacılığı konusunda yeterli bilgiye sahip olunmadığı ve anne sütü bankacılığına ilişkin olumsuz görüşlerin daha fazla olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın temel amacı prematüre bebeği olan annelerin anne sütü bankacılığı konusunda bilgi ve görüşlerini belirlemektir. Araştırma 1 Eylül 2016 ve 1 Mart 2017 tarihlerinde, Denizli devlet hastanesi yeni doğan yoğun bakım ünitesinde bebeği yatan prematüre bebek anneleri ile tanımlayıcı tipte yapılmıştır. Soru formu doldurmayı kabul eden olasılıksız örnekleme yöntemlerinden gelişigüzel örnekleme yöntemi ile belirlenen 230 anne araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Veriler araştırmacı tarafından geliştirilen 39 adet sorudan oluşan soru formu aracılığı ile toplanmıştır. Araştırmanın analizinde tanımlayıcı istatistikler ve ki-kare testi kullanılmıştır. Araştırmaya katılan annelerin yaş ortalaması 27,20±1,12 (min-max= 19-40), bebeklerinin doğum haftası ortalaması ise 35,04±2,16 (min-max= 26-37)'dır. Annelerin %38,3'ü ortaokul mezunu ve %85,7'sinin çekirdek ailede yaşadığı belirlenmiştir. Annelerin %86,1'inin anne sütü bankasını duymadığı, %90'ının bilmediği ve anne sütü bankasının kurulmasını isteme konusunda annelerin %43,9'unun kararsız olduğu saptanmıştır. Ülkemizde anne sütü bankası olması durumunda annelerin %41,3'ü süt bağışlamayacağını, %66,5'i süt bankasından süt talep etmeyeceğini ifade etmiştir. Annelerin %48,3'ü süt bankacılığının dini açıdan sorun yaratıp yaratmayacağını bilmediğini ve %58,3'ü anne sütü bankası konusunda bilgi talep ettiği görülmüştür. Annelerin eğitim durumu ile anne sütü bankasını duyma, anne sütü bankasının kurulmasını isteme, süt bankasına ihtiyaç durumu, süt bağışlama ve süt talep etme arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. Sonuç olarak annelerin büyük bir çoğunluğunun anne sütü bankacılığı konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığı saptanmıştır. Annelerin süt bankasının kurulmasını isteme konusunda çoğunlukla kararsız oldukları görülmüştür. Eğitim durumu arttıkça anne sütü bankasına karşı annelerin daha olumlu bir görüş içinde olduğu söylenebilir. Toplumun süt bankacılığı konusunda endişelerinin ortadan kaldırılıp ve bu konuda bilgilendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Anne Sütü Bankası, Prematüre Bebek, Bilgi, Görüş, Hemşirelik
Bu çalışmanın amacı fen bilimleri dersinde sorgulamaya dayalı öğrenme ortamında öğretmenin sunduğu sözlü ve yazılı geribildirimleri belirlemektir. Nitel araştırmanın temel alındığı bu çalışma, araçsal durum çalışması deseni ile yürütülmüştür. Araştırmada Aydın ilinde bilişsel ve duyuşsal özellikleri arasında anlamlı fark bulunmayan iki sınıfta 9 hafta süresince 5E modeline uygun olarak geliştirilen etkinlikler uygulanmıştır. Derslerin sorgulama düzeyi Geliştirilmiş Öğretim Gözlem Protokolü (GÖGP) kullanılarak belirlenmiştir. Öğretmenin verdiği sözlü geribildirimleri belirlemek için iki sınıfta araştırmacı gözlem yapmış ve ses kaydı almıştır. Ayrıca yazılı geribildirim türlerini belirlemek için her iki sınıftan toplam 8 öğrenci belirlenmiştir. Bu öğrencilerin çalışma yaprakları ders öğretmeninin geribildirimlerinden sonra düzenli olarak incelenmiştir. Geribildirim türleri, yazılı hale getirilen ders ses kayıtlarının, gözlemlerin ve çalışma yapraklarına verilen geribildirimlerin içerik analizi ile belirlenmiş ve tanımlanmıştır. Geribildirimler, metoduna ve işlevine göre sınıflandırılmışlardır. Metoduna göre "fırsat verme/vermeme, yansıtma, akran ilişkisi, karşılaştırma, geribildirim vermeme, süreçle ilgili açıklama yapma, bireyi ya da grubu ön plana çıkarma, öğretmenin negatif kişisel hislerinin ifadesi" şeklinde kategorilere ulaşılmıştır. İşlevine göre ise "sorgulama sürecini devam ettiren, sorgulama sürecini kesen, öğrenme amaç yönelimini destekleyen, performans amaç yönelimini destekleyen" şeklinde kategorilere ulaşılmıştır. Gözlemlenen dersler için geribildirimin sorgulama düzeyi ve 5E modelinin basamakları ile ilişkisi incelenmiştir. Anahtar Sözcükler: Sorgulamaya dayalı öğrenme, fen bilimleri, geribildirim türleri, geribildirim sıklığı.
Bu çalışmada son yıllarda üzerinde sıkça konuşulan "insan hakları" kavramının ne olduğu, "insan" yaşamının neden değerli olduğu, insanın onurunun ve değerinin çiğnenmesine sebep olan "şiddet"in ne olduğu ve neden bir hak ihlali sayıldığı, şiddetin neden bir insan hakları sorunu olarak ele alınması gerektiği tartışılmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde insan hakları kavramının antropolojik temelleri açıklanmaya çalışılarak, "şiddet" ve "insan hakları" ilişkisine ışık tutmak için bazı filozofların "insan" görüşlerine yer verilmektedir. Bununla birlikte, tezle ilgisinde, insan hakları kavramının kimi düşünürlerce nasıl içeriklendirildiği ortaya konarak, bazı temel insan hakları görüşlerine yer verilecektir. Böylece "insan" kavramının "insan hakları" ve özellikle de "şiddet" kavramıyla nasıl ilişkilendirildiği gösterilmeye çalışılacaktır. Çalışmanın ikinci bölümünde "şiddet" kavramı üstünde durularak şiddetin ne olduğu anlatılmaya çalışılmış, şiddetin yalnızca kadına yönelik bir sorun mu yoksa "insan"a yönelik bir sorun mu olduğu tartışılmıştır. Şiddetin cinsiyet ayrımına dayanmayan, insan türünün tüm üyelerine yönelik bir insan hakları ihlali olduğu vurgulanmaya çalışılmıştır. "Kadın" olmanın, "insan" olmaktan tümüyle farklı olduğuna dair inanış ve düşünceler, feminist kuramlarla ilgi kurularak eleştirel bir biçimde ele alınmıştır. Bu bağlamda, feminist kuramların kadına bakışları ortaya konulmaya çalışılmış, "cins" ayrımının yalnızca "cinsiyet" ile ilgili olduğu, toplumsal cinsiyet algısının çoğu zaman yanılgılara ve hatta kadına yönelik şiddete sebep olduğu dile getirilmeye çalışılmıştır. Sonuç olarak, bu çalışma, insan hakları kavramının, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın her insanı, türün her bir üyesini ilgilendirdiği, temel bir hak olan yaşama hakkının ve dokunulmazlıkların cinsiyete bağlı bir sorun olmadığı, her insanın onurunu veya değerini korumanın her kişinin sorumluluk ve ödevi olduğu, insan olmanın açık bilincine sahip olmakla insana sırf insan olduğu için değer vermekle, etik eylemenin her tek kişinin ödevi olduğunun farkında olmakla şiddete engel olunabileceği ve insanca yaşanabileceği gösterilmeye çalışılmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Ġnsan, Ġnsan Hakları, ġiddet, Kadın Hakları,Etik
In Nietzsche's opinion truth is a human invention whose aim is to escape from or mask the essential aspect of life. Although Nietzsche questions the concept of truth, the main issue that concerns him is not to investigate the method with which science achieve truth as modern epistemology thinkers did, but why humans had to invent such a concept. What the criterion of truth for Nietzsche is cannot be determined unless his doctrine of perspectivism is investigated. There is no such a thing as absolute truth. But there are different perspectives that one can adopt. According to the doctrine of perspectivism there are different perspectives on any topic and some perspectives are more superior than others. And this is related to the teaching of Nietzsche called Will to Power. In this context, according to Nietzsche, there are two complementary instincts in humans; one is destructive and the other is constructive. Nietzsche's view of truth and his understanding of perspectivism is not independent of his affirmative attitude toward life. Nietzsche approaches the concept of objective truth very critically; to believe that there is only one possible approach to a subject shows only that our way of thinking is stereotyped. This intellectual stiffness is a symptom of life denying attitude. A healthy mind is flexible and it accepts that there are many different approaches to a subject. Truth is not one but many. In this thesis, Nietzsche's perspectivism is studied and elaborated in detail and tried to show the problems which are solved by his perpectivism. KEYWORDS: Truth, Correspondence, Perspectivism, Will to Power, Reality,Positivism, Scienticism, Wisdom
Bu çalışmanın amacı ruh sağlığı bozukluğu tanısı almış kişilerin sağlık kontrol odağı inançları ile ruhsal hastalıklara yönelik damgalamayı içselleştirme düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi ve sağlık kontrol odağı inancının kendi kendini damgalama düzeyi üzerinde etkisinin saptanmasıdır. Bu amaçla araştırmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran 159 katılımcı araştırmaya dahil edilmiş, karıştırıcı etkinin önlenmesi amacıyla adli kurul ve sağlık kurulu hastaları çalışmaya alınmamıştır. Araştırmada Çok Boyutlu Sağlık Kontrol Odağı Ölçeği ve Ruhsal Hastalıkların İçselleştirilmiş Damgalanması Ölçeği veri toplama araçları olarak kullanılmıştır. Bu çalışmada elde edilen verilen aşamalı çoklu doğrusal regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Sonuç olarak; hastaların kendi kendilerini damgalama düzeylerini en iyi şans kontrol odağı inancının yordadığı bulunmuştur. Şans sağlık kontrol odağı inancı ile iç sağlık kontrol odağı inancının kendini damgalama puanları ile ilişkisi olduğu görülmüştür. Buna göre, şans sağlık kontrol odağı inancı yüksek bireylerin içselleştirilmiş damgalama puanları yüksek, iç sağlık kontrol odağı inancı yüksek bireylerin kendini damgalama puanlarının düşük olduğu saptanmıştır. Ayrıca veri toplama araçlarından alınan puanlarla, hastaların demografik özellikleri ve hastalık tanıları ile aldıkları tedavi ilişkisi de araştırma kapsamında incelenmiştir. Elde edilen bulgular alanyazın ışığında tartışılmış, araştırmanın sınırlılıkları ve gelecek çalışmalara yönelik öneriler çalışma sonunda sunulmuştur.
Bu çalışmada, 2015 yaz ve kış dönemlerinde Aydın ilinde çeşitli restoranlardan toplanan 100 adet çöp şiş örneği mikrobiyolojik özellikleri bakımından incelenmiştir. Mikrobiyolojik analizler sonucunda toplam mezofilik aerobik canlı bakteri (TMACB) sayıları değerlendirildiğinde kış döneminde 4.14-7.12 log kob/g arasında ve ortalama 5.53 log kob/g olarak bulunmuştur. Yaz döneminde ise, 4.50-7.81 log kob/g arasında ve ortalama 6.33 log kob/g olarak saptanmıştır. Çöpşişlerden elde edilen Staphylococcus aureus(S. aureus)sayıları değerlendirildiğinde; kış döneminde<2 ile 5.81log kob/g arasında ve ortalama 5.04 log kob/g, yaz döneminde ise <2 ile 6.07log kob/g arasında ve ortalama 4.80 log.kob/g olarak bulunmuştur. Kış döneminde 50 adet çöp şiş örneğinin 16 tanesinde (% 32), yaz döneminde 50 adet çöp şiş örneğinin 30 tanesinde (%60) S. aureus tespit edilmiştir. Çalışmadaki koliform bakteri sayıları incelendiğinde ise, belirlenen dilüsyon oranlarında yaz döneminde 2-6.23log kob/g sayıları arasında ve ortalama olarak 4.83 log kob/g olarak, kış döneminde<2-5.21log kob/g arasında ve ortalama 3.93 log kob/g olarak bulunmuştur.Escherichia coli (E. coli) sayıları değerlendirildiğinde ise, yaz döneminde minimum <2, maksimum 4.51 log kob/g ortalama 3.65 log kob/g olarak tespit edilmiştir. Kış döneminde ise örneklerde E. colivarlığına rastlanılmamıştır. Maya-küf sayıları değerlendirildiğinde yaz döneminde 2.84-6.19 log kob/g aralığında ve ortalama 4.88 log kob/g, kış döneminde ise <2-5.54 log kob/g aralığında ortalama olarak 4.47 log kob/g olarak tespit edilmiştir. Bununla birlikte yaz döneminde 50 numunenin 6 tanesinde (%12), kış dönemindeise 50 numunenin 1 tanesinde (%2) Salmonella spp. varlığı tespit edilmiştir. Bu çalışma ile çöp şiş örneklerinin üretimi esnasında, et hayvanının kesiminden çöp şiş örneklerinin tüketimine gelinceye kadar geçen safhalarda hijyen koşullarının yetersizliği nedeniyle kontaminasyona maruz kalmaları sonucunda toplam yükünün arttığı ve patojenlere maruz kaldığı görülmüştür. Bu durum ürün kalitesi yanında halk sağlığı riski doğurması açısından önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: Çöp şiş,halk sağlığı,mikrobiyal kalite
Bu çalışmanın temel amacı Türkiye'de kamu harcamaları ve dış borçlanma ilişkisini 2002 sonrası dönemini dikkate alarak araştırmaktır. Bu bağlamda ilk olarak kamu harcamaları ve dış borçlanmaya yönelik teorik çerçeveye yer verilmiş, ardından literatür taraması yapılarak kamu harcamaları ve dış borçlanma arasındaki ilişki ekonometrik olarak incelenmiştir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde kamu harcamaları ve dış borçlanmaya yönelik teorik bilgiler sunulmuş, ikinci bölümde ise Türkiye'de kamu harcamaları ve dış borçlanma ilişkisinin ekonometrik analizi gerçekleştirilerek, Türkiye'de kamu harcamalarının tarihsel gelişimi, kamu harcamaları ve dış borçlanma ilişkisine yönelik literatür taraması ve değişkenler arasındaki ilişkinin test edilmesine yer verilmiştir. Değişkenler arasında ilişkinin test edilmesi amacıyla Granger Nedensellik Analizi ve Johansen Eşbütünleşme Analizi kullanılmıştır. Bu analizlerden elde edilen sonuçlara göre ise Türkiye'de 2002 sonrası dönemde kamu harcamaları ile dış borçlanma arasında bir ilişkinin olduğu ve bu ilişkinin yönünün pozitif olduğu tespit edilmiştir. Teorik beklentiyle uyumlu olan bu sonuç aynı zamanda 2002 sonrası dönemde kamu harcamalarında meydana gelen artışların dış borç stokunda da artışlar yaratacağı bulgusunu sunmaktadır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Kamu Harcamaları, Dış Borçlanma, Türkiye, Granger Nedensellik Analizi, Johansen Eşbütünleşme Analizi
Giriş: Servikal kanser günümüzde dünya da kadınlar arasında dördüncü sıklıkta görülen ve önlenebilir bir kanser olması nedeniyle önemini korumaktadır. Bu nedenle birçok tarama programı geliştirilmiş olup bizim ülkemizde de en çok servikal sitoloji ve PCR ile hrHPV DNA pozitifliği taraması yapılmaktadır. Birçok çalışmada HPV enfeksiyonunun servikal kanserlerde %96-99 oranında pozitif olduğu belirtilmiştir. HPV'nin tek başına pozitifliğinin dışında yardımcı faktörlerlerin olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Biz bu çalışmada anormal servikal sitolojide anormal endoservikal patoloji ve HPV prevelansını, olası kofaktörlerin bu durumu nasıl etkilediğini, endoservikal örneklemenin önemini değerlerlendirdik. Metod: Bu çalışmada polikliniğimiz kolposkopi ünitesinde Ocak 2013 ve Nisan 2016 tarihleri arasında anormal servikal sitoloji ile takip tedavi gören 505 hasta değerlendirilmiştir. HPV DNA taraması ve endoservikal örneklem yapılmış olan 215 anormal servikal sitolojili hasta ile 175 kontrol grubu hasta karşılaştırılmıştır. Servikal sitoloji konvansiyonel ve likid bazlı (thin prep) teknik ayırt edilmeksizin çalışmaya dahil edilmişir. Servikal sitoloji Bethesda 2001 sınıflandırma sistemine göre yorumlanılmıştır. HPV DNA hastanemiz patoloji, mikrobiyoloji ve ayrıca dış merkez olarak KETEM laboratuarlarında PCR yöntemi ile değerlendirilmiştir. Tüm endoservikal örneklemler endoservikal fırça ve küretaj yöntemleri kullanılarak elde edilip hastanemiz patoloji bölümünce değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma için toplamda 505 olgu değerlendirilmiştir. Eksik verileri olan olgular çıkartıldığında analizler 390 olgu üzerinden yapılmıştır. Çalışmada anormal Pap smear'e sahip olanların sayısı 215 (%55), normal Pap smear'i olanların sayısı 175 (%45) olarak saptanılmıştır. Olguların ortalama yaşı 45.5±9 olarak saptanmıştır. Parite ortalama 2.2, ilk cinsel ilişki yaşı ortalama 20, OKS kullanım oranı %27.9'du. Hastaların %31.3'ü menapozda ve %28'inde ek hastalık mevcuttu. Pap smear sonucu anormal olguların yaş ortalaması 45'ti. Sigara kullanımı %27.2 ve OKS kullanım oranı %26.3 olarak saptandı. Anormal Pap smearli olgularda HPV pozitifliği prevelansı %68.8'di. Bu grupta anormal endoservikal örneklem patoloji prevelansı %40 olarak bulundu. Yaş ile anormal servikal sitoloji arasında bir ilişki saptanmadı. Kontrol grubununda HPV pozitifliği prevelansı %53,7' idi. Bu grupta HPV pozitifliğinin %44'ünü HPV 16, %9.3'ünü HPV 18, %3.2'sini HPV 16 ve 18 birlikteliği %43'ünü diğer HPV tipleri oluşturmaktaydı. Anormal endoservikal örneklem patoloji sonucu prevelansı %2.8'idi. Anormal smear sitolojisi ile HPV DNA pozitifliği arasında istatistiki olarak anlamlı ilişki saptandı (p:0.002). Gravida, parite, ilk cinsel ilişki yaşı, OKS kullanımı, sigara kullanımı ile anormal servikal sitoloji arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Anormal servikal sitoloji ile abortus ve küretaj öyküsü arasında istatistiksel anlamlı sonuç elde edildi. HPV DNA pozitifliği ile sigara kullanımı ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. HPV DNA pozitifliği ile diğer kofaktörler arasında yapılan karşılaştırmalarda istatistiksel anlamlı sonuç bulunmadı. HPV DNA pozitifliği ile küretaj öyküsü karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı sonuç bulundu (p= 0.037). Anormal servikal sitoloji ile anormal endoservikal patoloji karşılaştırıldığında sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p˂0.001).Anormal servikal sitoloji derecesi arttıkça anormal endoservikal patoloji ve HPV DNA pozitifliği sıklığının arttığı gözlendi (p:0.002). Anormal endoservikal patoloji ile HPV DNA pozitifliği dışındaki diğer ko-faktörler karşılaştırılmış olup istatistiksel anlamlı sonuç saptanmadı. Anormal endoservikal patoloji ile HPV DNA pozitifliği arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p˂0.001). Sonuç: HPV pozitifliği anormal servikal sitoloji ile ilişkili bulunmuştur. Anormal servikal sitoloji ile abortus ve dilatasyon-küretaj ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Anormal servikal sitoloji ile gravida,parite, OKS, sigara kullanımı, yaş, ilk cinsel ilişki yaşı arasında anlamlı ilişki saptanamamıştır. HPV pozitifliğini ko-faktörlerle değerlendirdiğimizde sigara ile ilişkisi anlamlı bulunmuştur. HPV pozitifliği ve dilatasyon -küretaj öyküsü ilişkisi anlamlı bulundu. Anormal servikal sitolojili hastalarda anormal endoservikal patoloji prevelansı diğer çalışmalara göre yüksek bulundu. Anormal endoservikal patoloji ile yaş, gravida, parite, abortus, küretaj, OKS, sigara kullanımı, ilk cinsel ilişki yaşı değişkenleri açısından istatistiki olarak anlamlı bir ilişki çıkmamıştır ancak HPV DNA ile karşılaştırdığımızda sonuç anlamlıydı..