Yükleniyor…
Yükleniyor…
… tez arasından arayın
256.142 tez bulundu
Bu araştırmanın amacı, Türkiye’nin yenilenebilir enerji politikalarını incelemek ve bu politikaların 2024 yılında Azerbaycan’ın Bakü şehrinde gerçekleştirilen COP29 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’na yansımalarını değerlendirmektir. Bu kapsamda Türkiye’nin enerji politikalarının dönüşümü, yenilenebilir enerji kaynaklarının gelişimi, iklim değişikliği politikaları ve küresel iklim hedefleriyle uyum süreci karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Araştırmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş ve doküman analizi tekniği kullanılmıştır. Bu bağlamda COP29 karar metinleri, ulusal enerji strateji belgeleri, Türkiye’nin Ulusal Katkı Beyanı, uluslararası enerji raporları, yenilenebilir enerji istatistikleri ve konuya ilişkin akademik çalışmalar incelenmiştir. Elde edilen veriler içerik analizi yöntemiyle değerlendirilerek yenilenebilir enerji politikaları, karbon emisyonlarının azaltılması, sürdürülebilir kalkınma, enerji dönüşümü, net sıfır emisyon hedefleri ve COP29 süreci temel temalar olarak ele alınmıştır. Araştırma sonucunda Türkiye’nin yenilenebilir enerji politikalarında özellikle son yıllarda önemli ilerlemeler kaydettiği gözlenmiştir. Güneş, rüzgâr, hidroelektrik ve jeotermal enerji yatırımlarının enerji dönüşüm sürecinde önemli rol oynadığı görülmüştür. COP29 sürecinin Türkiye’nin enerji politikalarında sürdürülebilirlik, yeşil dönüşüm, net sıfır emisyon ve uluslararası iklim hedefleriyle uyum konularını daha görünür hale getirdiği ortaya konmuştur. Bununla birlikte fosil yakıt bağımlılığı, enerji altyapısındaki sınırlılıklar ve finansman ihtiyacı, Türkiye’nin küresel iklim hedefleriyle tam uyum sağlamasının önündeki temel engeller olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak Türkiye’nin enerji politikalarının tam dönüşüm öncesi bir geçiş aşamasında olduğu ve yenilenebilir enerji yatırımlarının hızlandırılması, enerji verimliliğinin artırılması, teknolojik altyapının güçlendirilmesi ve iklim politikalarıyla enerji politikalarının daha bütünleşik biçimde yürütülmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
İklim değişikliği ile kıyı bölgelerde meydana gelen meteorolojik ve hidrolojik değişimler daha çok önem kazanmaya başlamıştır. Bu çalışmada, Kıyı Ege Bölgesi'nde bulunan 15 adet meteorolojik gözlem ve 5 adet akım gözlem istasyonu kullanılarak meteorolojik ve hidrolojik kuraklık analizi yapılmıştır. Kuraklık analizi yapılırken 1- aylık, 3- aylık ve 12- aylık zamana periyotları kullanılmıştır. Her bir istasyon için kuraklık sınıfları ve kuraklık yüzdeleri belirlenmiş olup en uzun süreli kurak dönemler ve en şiddetli kuraklık değerlerinin dağılım oranları belirlenmiştir. Yapılan çalışma sonucunda meteorolojik gözlem istasyonları ve akım gözlem istasyonlarında 1-, 3- ve 12- aylık periyotlar ile yapılan kuraklık analizinde, zaman periyodu arttıkça kurak dönemlerin sürelerinin arttığı belirlenmiştir. Kurak dönemlerin süreleri arttıkça şiddetlerinin de eş zamanlı arttığı gözlenmiştir. Meteorolojik ve hidrolojik kuraklık analizi yapılan istasyonlarda ağırlıklı olarak hafif kurak ve hafif nemli dönemler belirlenmiştir. Özellikle 12- aylık kuraklık analizlerinde aynı dönemler içerisinde kuraklık tespit edildiği gözlenmiştir. Hidrolojik ve meteorolojik kuraklık analizleri sonucunda konum olarak birbirine yakın olan meteorolojik gözlem istasyonları ve akım gözlem istasyonlarının kurak ve nemli dönemlerinin, büyük oranda birbiri ile aynı dönemde gerçekleştiği tespit edilmiştir.
Türklerin İslamiyet'i kabul etmesiyle beraber kutsal kitapları Kur 'an-ı Kerim'de yer alan Maide Süresi 93. Ayette kesin olmamakla beraber tasvir yasağını işaret ettiği düşünülmektedir. Bu düşünce ile Türk süsleme sanatında geometrik ve bitkisel motifli kompozisyonların önü açılmıştır. Bu bağlamda Türk İslam tasavvufunda bazı bitkilere derin manalar yüklenmiştir. Lale çiçeği Allah'a atfedilen önemli bir çiçek olarak Türk kültüründe yerini almıştır. Orta Asya bozkırlarında yabani bir hayat süren lale çiçeği 12. yüzyılda Türklerle beraber Anadolu'ya göç etmiştir. Lale motifi Anadolu'da ilk defa Selçuklu Devleti yapılarında görülmüştür. Ancak motif yaygın olarak 16. yüzyıl Klasik Osmanlı dönemi yapılarında ve geleneksel el sanatlarında görülmüştür. Lale çiçeği, Kanuni Sultan Süleyman döneminde seçme ve melezleme yöntemi ile kültürel çeşitliliği artmış ve adeta 18. Yüzyılda Osmanlı devletinin ekonomik ve sosyolojik yapısında değişikliğe neden olmuştur. Bu değişimden kaynaklı Sultan III. Ahmed'in devri tarihe Lale Devri olarak geçmiştir. Lale motifi özellikle 16. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı sarayında sernakkaş olan Kara Memi'nin natüralist bir üslup kazandırmasıyla çini, seramik, kitap ve dokuma sanatlarında tıpkı tabiatta olduğu formuyla nakşedilmiştir. Kara Memi'nin natüralist lalesi Sultan Süleyman'ın önemli eserlerinde bazen ana tema bazen de yardımcı motif olarak sultana ait divanlarının koltuk ve halkarlarında değişik ve tekrarı olmayan şemalarda kullanılmıştır. Bu eserlerin şemalarından yola çıkarak lale motifi 16. ve 19. yüzyıla kadarki süreçte değişik form ve şemalarda kullanıldığı görülmektedir. Kara Memi ekolünün gözde motifi lale, 16. yüzyılda natüralist bir üslupta tek dal üstünde tek taç halinde olup alttan şişkin ve üste doğru daralan bir formdadır. Bu formlar 16. yüzyılda tığ kısımları bazı örneklerde açık bazılarında ise kapalıdır. Motif 18. yüzyılda form itibarı ile stilize başak formuna dönüşmüştür. Daha sonra 19. yüzyılda açık tığ kısımları göbeğe kadar geniş tutularak 16. yüzyılda tarif edilen açık tığlı zarif lale motif formlarına bir dönüş olarak kabul edilebilir.
Mesane kanserleri, dünya genelinde en sık saptanan kanserler arasında 10. sırada yer alan, sık nüks eden ve hastaları uzun süreli invaziv sürveyansa tabi tutan, genellikle invaziv olmayan tümörlerden, hastalığa özgü yüksek mortaliteye sahip agresif ve invaziv tümörlere kadar değişkenlik gösterebilen bir spektruma sahip olan tümörlerdir. Çalışmamızda kasa invaze olmayan mesane kanseri olan ve tedavide intravezikal BCG uygulanan hastalar ile herhangi bir malignitesi bulunmayan bireyler arasındaki, serum fibronektin düzeyleri ve fibronektin gen polimorfizmlerinin, mesane kanseri tanısındaki ve hastalığın tedaviye yanıtı üzerindeki etkilerini öngörebilmeyi amaçladık. Çalışmaya kasa invaze olmayan mesane kanseri nedeniyle intravezikal BCG tedavisi uygulanan 73 hasta ve herhangi bir malignitesi bulunmayan 56 birey dahil edildi. Bireylerin tamamının sosyodemografik verileri incelendi. Serum Fibronektin düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Fibronektin geni RS10202709 ve RS 35343655 gen polimorfizmleri için ise PCR testi uygulandı. Sürekli ölçümler ve demografik faktörlere ait gruplar arası farklılıklar incelendi. Yaş, cinsiyet, sigara kullanımı ve vücut kitle indeksi bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmedi (Tablo 6 ve Tablo 9). Hasta grubunun fibronektin düzeyi ortalaması 76,794±66,998 ng/ml, kontrol grubunun fibronektin düzeyi ortalaması 50,486±25,156 ng/ml bulundu ve serum fibronektin düzeyleri bakımından bulunan bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,003). RS35343655 ve RS10202709 gen polimorfizmleri ile ortalama serum fibronektin düzeyleri ve intravezikal BCG tedavisine yanıt açısından ise istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (Tablo 12, Tablo 13 ve Tablo 14). Sonuç olarak kasa invaze olmayan mesane kanserli hastalar ile kontrol grubu arasında, serum fibronektin düzeyleri arasındaki anlamlı bulunan bu farklılık, serum fibronektin düzeyinin, mesane kanseri tanı aşamasında bir tümör biyobelirteci gibi değerlendirilebileceğini, ancak fibronektin gen polimorfizmlerinin mesane kanseri tanısında veya tedaviye yanıtının değerlendirilmesinde prognostik bir öneminin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Mesane kanseri, serum fibronektin, gen polimorfizmleri, intravezikal BCG tedavisi
Bu araştırmanın temel amacı, üniversite öğrencilerinin duygularını değiştirebilme inancı ile duygu düzenleme yetkinliği arasındaki ilişkide duygusal yoğunluk, duygusal özyeterlik ve duygusal deneyimin aracı rolünün incelenmesidir. Araştırmanın ikinci amacı ise Duygu Düzenleme Yetkinliği Ölçeği, Duygusal İnanç Ölçeği ve Duygusal Tepkisellik Ölçeği'nin Türkçeye uyarlanmasıdır. Araştırmada nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Araştırmanın amaçları doğrultusunda iki farklı araştırma grubu ile çalışılmıştır. Araştırma grubu-I Duygu Düzenleme Yetkinliği Ölçeği, Duygusal İnanç Ölçeği ve Duygusal Tepkisellik Ölçeği'nin Türkçeye uyarlama verilerinin elde edildiği gruptur. Araştırma grubu-I 2021-2022 eğitim ve öğretim yılı Bahar yarıyılında Mersin Üniversitesi'ne bağlı 5 fakülte bünyesindeki toplam 6 bölümde eğitim öğretime devam eden 526 (310 kadın ve 216 erkek) üniversite öğrencisinden oluşmaktadır. Araştırma grubu-II ise Türkçeye uyarlaması yapılan ölçme araçları ve diğer ölçme araçlarıyla, üniversite öğrencilerinin duygularını değiştirebilme inancı ve duygu düzenleme yetkinliği arasındaki ilişkide duygusal yoğunluk, duygusal özyeterlik ve duygusal deneyimin aracı rolünün incelendiği gruptur. Araştırma grubu-II 2022-2023 eğitim öğretim yılı Güz yarıyılında Mersin Üniversitesi'ne bağlı 6 fakülte bünyesindeki toplam 9 bölümde eğitim öğretime devam eden 922 (458 kadın ve 464 erkek) üniversite öğrencisinden oluşmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu, Duygu Düzenleme Yetkinliği Ölçeği, Duygusal İnanç Ölçeği, Duygusal Tepkisellik Ölçeği, Duygusal Özyeterlik Ölçeği, Olumlu ve Olumsuz Duygusal Deneyim Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma kapsamında doğrulayıcı faktör analizleri, Pearson korelasyon analizi ve bootstrapping temelli çoklu aracılık testi kullanılmıştır. Elde edilen tüm verilerin anlamlılığı .05 düzeyinde test edilmiştir. Çalışma iki aşamadan meydana gelmektedir. İlk aşamada üniversite öğrencilerine yönelik Duygu Düzenleme Yetkinliği Ölçeği, Duygusal İnanç Ölçeği ve Duygusal Tepkisellik Ölçeği'ni Türkçeye uyarlama çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Yapılan analizler sonucunda Duygu Düzenleme Yetkinliği Ölçeği, Duygusal İnanç Ölçeği ve Duygusal Tepkisellik Ölçeği'nin geçerli ve güvenilir ölçme araçları olduğu belirlenmiştir. İkinci aşamada gerçekleştirilen aracılık analizine göre üniversite öğrencilerinin duygularını değiştirebilme inancı ile duygu düzenleme yetkinliği arasındaki ilişkide duygusal yoğunluğun aracı rolü bulunmazken, duygusal özyeterliğin ve duygusal deneyimin aracı rolü anlamlı bulunmuştur. Araştırma bulguları kuramsal çerçeve ve ilgili araştırmalar ışığında tartışılmış, uygulamalara ve gelecek araştırmalara yönelik öneriler sunulmuştur.
Suriye'de iç savaşın başladığı 2011 Yılından itibaren, her yıl sayıları artarak ülkemize gelen yaklaşık 3,5 milyon sığınmacı, topraklarını terketmek zorunda bırakılmış ve başta Suriye'ye sınırı olan iller olmak üzere Türkiye'nin çeşitli yerlerine yerleşmişlerdir. Özellikle 2014 yılından itibaren Suriye'deki iç savaş süreci komşu ülkeler ve Avrupa Birliği'ni de içine alan bir insanlık krizine dönüşmüştür. Kasım 2015 tarihinde AB, Türkiye'ye 3 milyar Euro, Mart 2016 tarihinde ise 3 yıllık bir plan dahilinde ikinci bir 3 Milyar Euro destek vermeye başlamıştır. Avrupa Birliği'nin yaptığı yardımlarla birlikte, ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Japonya, Katar gibi ülkeler de Türkiye'nin yükünü hafifletmek için İnsani Yardım adı altında, Uluslararası Yardım Kuruluşları (STK) ve Birleşmiş Milletler aracılığıyla proje bazlı destek sağlamaktadırlar. Sahada yaklaşık 40 Uluslararası/ Ulusal İnsani Yardım Kuruluşu, yaklaşık 8.000 kişiyi istihdam ederek 3,5 Milyon Suriyeli misafir ve yerel halka nakit desteği, eğitim desteği, gıda desteği, koruma desteği, sosyal destek, mesleki eğitim, bilgilendirme, yönlendirme gibi konularda hizmetler sunmaktadır. Ülkemizde uluslararası insani yardım, istihdam rakamları ve bütçe miktarının büyüklüğü sebebiyle bir sektör halini almış ve özellikle Suriyelilerin yaklaşık % 65 'inin yaşadığı Mersin, Adana, Hatay, Gaziantep, Kilis, Şanlıurfa, Mardin, Kahramanmaraş ve Osmaniye illerinin bulunduğu bölgeleri olumlu/ olumsuz etkilemeye başlamıştır. Bu çalışmada Uluslararası İnsani Yardım Koordinasyon boyutuyla incelenmiş olup öncelikle uluslararası insani yardım, hibe kaynakları, uluslararası insani yardım kuruluşları, yapılan çalışmalar ve koordinasyon hakkında araştırma yapılmış, insani yardımın koordinasyonu ve yaşanan sorunlar araştırılarak mevcut koordinasyon yapısı degerlendirilmiş ve mevcut koordinasyon yapısını geliştirecek düzenlemeler üzerine çalışılmıştır. Çalışma kapsamında Suriyelilerin yaklaşık % 65 'inin yaşadığı Mersin, Adana, Hatay, Gaziantep, Kilis, Şanlıurfa, Mardin, Kahramanmaraş, Osmaniye illerinde faaliyet yürüten uluslararası/ulusal yardım kuruluşları, kamu kurumları, bölgesel kalkınma ajansları, STK çalışanları, akademisyenler, esnaf odaları ile görüşülmüştür. Derinlemesine mülakat tekniği ile yapılan araştırmanın sonucunda araştırmaya katılan kamu kurumu ve sivil toplum kurumu çalışanı ve insani yardımlardan faydalanana toplam 73 katılımcılarımızdan alınan verilere dayanarak yardımların dağıtımında adalet ve eşitlik anlamında ciddi sıkıntılar yaşandığı, yardımların eşit ve adil bir şekilde Türkiye geneline ulaştırılmasını sağlayacak ve yardım kuruluşlarını şehirlerin ihtiyaç ve sosyo-ekonomik altyapısına göre yönlendirecek bir koordinasyon mekanizmasına ihtiyaç olduğu tespit edilmiştir. Katılımcıların neredeyse tamamı ortak düşünce olarak merkezi bir koordinasyon mekanizması ile bilgilerin depolandığı ve yapılan yardımların bir sistem üzerine kaydedilip, mükerrer yardımların önüne geçilebildiği ortak bir veritabanı oluşturulmasını faydalı bulmaktadır.
Prostat kanseri (PKa) günümüzde sıklığı giderek artan, tanı ve tedavisindeki yeniliklerle birlikte lokalize olarak yakalandığında tam olarak kür sağlanabilen bir hastalıktır. Erken tanı ve tarama amacıyla yüksek riskli erkeklerde 45 yaş üstüne, kalanlara 50 yaş üstüne prostat spesifik antijen (PSA) testi yapılması kılavuzlarda kuvvetle önerilmektedir. PKa insidansı, teşhisi ve tedavisinin artması, PSA testine ulaşılabilirliğin artması ile ilişkilendirilmektedir. PKa'nın genetik zemini ile ilişkili olabilecek muhtemel mutasyonlar üzerine son yıllarda pek çok klinik araştırmaya yer verilmektedir. Literatürde Homeobox Protein B13 (HOXB13) geni, PKa gelişiminde risk faktörü olabilecek bazı mutasyonlar barındıran genlerden biri olarak belirtilmiştir. Söz konusu gene ait nadir rastlanan ancak PKa patofizyolojisinde rol oynadığı düşünülen mutasyonlarından birisi de HOXB13 geni G84E (rs138213197) mutasyonudur. HOXB13 proteininin PKa oluşumundaki rolü ile ilgili pek çok farklı mekanizma açıklansa da günümüzde henüz belirli bir mekanizma ile ilgili fikir birliği oluşmamıştır. Güncel moleküler verilere göre G84E varyantının HOXB13 proteini ile MEIS proteinleri arasındaki etkileşimi değiştirerek PKa gelişimine neden olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda Türk toplumunda PKa ve HOXB13 geni G84E mutasyonu ilişkisinin prospektif değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'na başvuran PKa tanılı 150 hasta ve benign prostat hiperplazisi (BPH) tanılı 150 kontrol grubu dahil edildi. Hastalardan alınan demografik ve klinik veriler prospektif olarak incelendi ve kaydedildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan EDTA'lı tüplere alınan ve +4°C'de saklanan kan örneklerinden DNA izolasyonu, DNA izolasyon kiti kullanılarak (Roche Diagnostics, GmbHMannheim Almanya) yapıldı. Elde edilen DNA örneklerinde HOXB13 geni G84E mutasyonu (rs138213197) analizi, RT-PCR cihazı kullanılarak (Roche Diagnostics LightCycler 480, GmbH Mannheim, Almanya) gerçekleştirildi. Verilerin kodlanması ve istatistiksel analizleri SPSS 22 software (IBM SPSS Statistics, IBM Corporation, Chicago, IL) paket programında gerçekleştirildi. HOXB13 geni G84E mutasyonunda patolojik allel T idi. Elde edilen bulgulara göre kontrol grubunda hiçbir hastada mutasyon saptanmamışken, hasta grubunda 17 hastada, tamamında TC genotipinde olmak üzere G84E mutasyonu olduğu tespit edildi. Yapılan analize göre CC genotipine sahip olmanın prostat kanseri riskini 0.47 kat azalttığı sonucuna varıldı (OR=0.47, CI=0.415-0.532). Literatür verilerine göre erken tanı yaşı ve ailede PKa öyküsünün G84E varyantı taşıyıcılığı riskini arttığı bilinse de analizlerimize göre mutasyonu taşıyan ve taşımayan grupta tanı yaşı ve ailede PKa öyküsü açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Buna karşın aile öyküsü pozitif bireylerde G84E mutasyonu taşıyıcılığının görece daha yüksek olduğu izlendi. Öte yandan oligometastatik hastalık tanılı tüm hastalar HOXB13 geni G84E mutasyonu taşımayan grupta idi (% 22.6 vs. % 0, p<0.001). ISUP derecesi, NCCN risk sınıflaması, tanı PSA'sı, TNM evresi gibi klinik özellikler ile G84E mutasyonu arasında ilişki saptanmadı. Son yıllarda PKa ile ilişkisi araştırılan moleküler ve genetik belirteçler arasında önemli bir yer tutan HOXB13 proteini G84E mutasyonu bugüne dek PKa'lı Türk erkekler üzerinde yapılan hiçbir çalışmada tespit edilmemiştir. Bu durum çalışmamızın özgün değerini arttırmaktadır. Elde ettiğimiz bulgular farklı etnik kökenlerde farklı varyantlarının PKa ile ilişkilendirildiği bilinen HOXB13 geninin, G84E mutasyonunun Türk ırkında PKa etiyolojisinde rol oynadığını desteklemekte ve literatür verisine katkı sunmaktadır.
Bu çalışmanın temel amacı etkileşimli/etkileşimsiz eğitsel videolar ve alıştırma/oyunlaştırma ile işe koşulan Ters-Yüz Sınıf Modeli'nin (TYSM), 11. sınıf Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi (MTAL) öğrencilerinin fizik dersi başarılarına etkisini incelemektir. Açıklayıcı karma desenin kullanıldığı çalışmanın katılımcılarını 2021/2022 Öğretim Yılı Bahar Döneminde Mersin ili Toroslar ilçesinde bir Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesinde farklı bölümlerden 11. sınıfta eğitim gören 120 öğrenci oluşturmaktadır. Çalışmanın nicel boyutunda yarı deneysel desen kullanılmıştır. Bu kapsamda dört adet uygulama grubu oluşturulmuştur. Bunlar etkileşimli video ve alıştırma (ELİVA), etkileşimli video ve oyunlaştırma (ELİVO), etkileşimsiz video ve alıştırma (ESİZVA), etkileşimsiz video ve oyunlaştırma (ESİZVO) gruplarıdır. Araştırma kapsamında geliştirilen, uygulama öncesi ve sonrasında uygulanan başarı testi ile nicel veriler toplanmıştır. Nitel boyutta ise yarı yapılandırılmış görüşme formu ile Ters-Yüz Sınıf Modeli, Etkileşimli Eğitsel Video, Alıştırma ve Oyunlaştırma uygulamaları hakkında katılımcıların görüşleri alınarak gerçekleştirilen uygulamaların MTAL fizik dersi başarısına etkisi derinlemesine incelenmiştir. Araştırmada nicel veri analizinde ANCOVA; nitel veri analizinde içerik analizi tekniği kullanılmıştır. Elde edilen nicel bulgularda; etkileşimli eğitsel video ile gerçekleştirilen ters-yüz sınıf modelinin, etkileşimsiz video ile gerçekleştirilen ters-yüz sınıf modeline göre başarıyı artırmada daha etkili olduğu görülmüştür. Gruplar bazında; etkileşimli video-alıştırma grup başarısının diğer gruplara kıyasla anlamlı düzeyde arttığı tespit edilmiştir. Etkileşimsiz eğitsel video gruplarında ise oyunlaştırma grubunun alıştırma grubuna göre başarıyı artırmada daha etkili olduğu belirlenmiştir. Video modu dikkate alınmadığında alıştırma ve oyunlaştırma çalışmalarının başarıyı arttırmada benzer bir etkiye sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Bu noktadan yola çıkarak etkileşimli eğitsel videoların alıştırma ile birlikte işe koşulduğunda başarıyı artırmada en etkili strateji olduğu, etkileşimsiz eğitsel videonun kullanılması gereken durumda ise oyunlaştırmanın alıştırmaya kıyasla başarıyı artırmada daha etkili olduğu bulgularına ulaşılmıştır. Nitel bulgularda ise etkileşimli video gruplarındaki katılımcıların bilişsel kazanımları ön plana çıkarken, etkileşimsiz video gruplarındaki katılımcıların duyuşsal kazanımlarının ön plana çıktığı tespit edilmiştir.
Farklılık; biricik ve eşsiz olma durumudur. İnsanlığın tarih sahnesine çıkmasından itibaren bireyler bazı özellikleri ile öne çıkmış farklı olarak lanse edilmişlerdir. Fransız İhtilaline kadar din olarak farklı olma durumu devrim sonrası yerini etnik kökene dayalı farklılık anlayışına bırakmıştır. Avrupa ve Amerikalıların sömürgecilik anlayışından dolayı yakın tarihte ten rengi farklılıkları anlayışı ortaya çıkmıştır. Farklılık çalışmaları ilk olarak ırk ve cinsiyet gibi ana kollar üzerinden yürürken günümüze doğru çeşitli kategorilere ayrılmıştır. Bu bağlamda yapılan çalışmada farklılık inceleme teorisi dört kod altında toplanmıştır. Görünebilen, değişme şansı olmayan başlıklar içsel boyut kodunda ele alınmış, kişinin kendi sosyal çevresine açıklama kendi yönetiminde olan başlıklar ise sosyal boyutta incelenmiştir. Şahısların grup içerisindeki bireysel yeteneklerini ön plana çıkarabileceği farklılıklar işlevsel boyut olarak adlandırılırken insanın grup içerisinde oluşturduğu tutum, değer yargıları algısal boyutta irdelenmiştir. Bu çalışmada Astrid Lindgren'in seri Türkçe telif eserlerini farklılık inceleme teorisine göre araştırmak amaçlanmaktadır. Nitel bir çalışma olan bu çalışmada veri toplama tekniği olarak belge tarama yöntemi, verilerin analizinde içerik analizi tekniği kullanılmıştır. Basit seçkisiz örneklem yöntemiyle seçilen Astrid Lindgren'in "Pippi Uzunçorap", "Pippi Uzunçorap Denize Açılıyor", "Pippi Uzunçorap Büyük Okyanus'ta", "Yaramaz Emil", "Emil Yaramazlıklarına Devam Ediyor", "Emil Hala Yaramaz", "Şamatalı Köy", "Şamatalı Köy'De neler Oluyor?" ve "Şamatalı Köy'de Eğlence" adlı telif eserleri içsel boyut, sosyal boyut, işlevsel boyut ve algısal boyut kodlarına göre incelenmiştir. Çalışma kapsamında örneklemi oluşturan eserlerde farklılık kodlarının tamamının var olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Mevcut araştırmanın temel amacı, romantik ilişkilerde adalete duyarlılık kavramının evli yetişkinler tarafından nasıl algılandığının anlaşılması ve bireyin öznel iyi oluşu çerçevesinde partnerini bağışlaması, partnerinden algıladığı duyarlılığı ve mağdur duyarlılığı düzeyini değerlendirmektir. Bu doğrultuda araştırma iki bölümden oluşmaktadır. Araştırmanın birinci bölümünde; romantik ilişkilerde adalete duyarlılığın mağdur boyutu ele alınarak bu kavramı ölçmeye yönelik Romantik İlişkilerde Mağdur Duyarlılığı Ölçeği (RİMDÖ) geliştirilmiştir. Ölçek geliştirilme sürecinde en az 1 yıldır evli olan 10 kişi ile yüz-yüze görüşmeler yapılarak, romantik ilişkilerde adalete duyarlılık ve mağdur duyarlılığı algılarını belirleyebilmek için üç adet açık uçlu soru yöneltilmiştir. Daha sonra içerik analizi uygulanarak 64 aday ölçek maddesi elde edilmiştir. Ölçeğin faktöriyel yapısının belirlenmesi için oluşturulan birinci çalışma grubu, 23-75 yaş aralığında en az 1 yıldır evli toplam 325 katılımcıdan oluşmaktadır. Ölçeğin geçerlik ve güvenirlik çalışmaları için oluşturulan ikinci çalışma grubunda ise 23-65 yaş aralığında en az 1 yıldır evli toplam 410 katılımcı yer almaktadır. Açımlayıcı faktör analizi bulguları 17 maddelik tek boyutlu bir yapı ortaya koyarak, 410 katılımcı ile yürütülen doğrulayıcı faktör analizi sonuçları da bu yapıyı desteklemiştir. Araştırmanın ikinci aşamasında, mağdur duyarlılığı ile partneri bağışlama (uzaklaşma, misilleme ve yardımseverlik) arasındaki ilişkinin algılanan partner duyarlılığı düzeyine göre değişip değişmediği sınanmıştır. Ayrıca, mağdur duyarlılığı ile öznel iyi oluş arasındaki ilişkide partneri bağışlamanın aracı rolleri test edilmiştir. Düzenleyici değişken analizi sonuçları, algılanan partner duyarlılığının mağdur duyarlılığı ile partneri bağışlama arasındaki ilişkide düzenleyici rolü olmadığını göstermiştir. Öte yandan aracılık analizi bulguları, mağdur duyarlılığı ile öznel iyi oluş arasındaki ilişkide uzaklaşma ve yardımseverliğin aracı rolleri olduğunu göstermektedir. Ancak, misillemenin mağdur duyarlılığı ile öznel iyi oluş arasındaki ilişkide aracı bir rolü olmadığı saptanmıştır. Araştırma bulguları ilgili literatür çerçevesinde değerlendirilerek, gelecekte yürütülecek çalışmalar için gerekli öneriler tartışılmıştır.
Psikotik belirti gösteren psikiyatrik bozukluklar toplumun tüm kesimlerinde görülebilen, kişinin işlevselliğini her alanda etkileyen, mortalite ve morbiditesi yüksek olan bir psikiyatrik hastalık grubudur. Bu hastalıkların sağaltımındaki temel yöntem ilaç tedavisidir. Tedavi uyumunun iyi olması ilaç tedavisinin işe yaraması için gerekli olan en önemli unsurdur. Kötü tedavi uyumu, psikozlu bireylerde yineleme oranlarının artması ve işlevselliğin bozulması ile yakından ilişkilidir. Uzun etkili antipsikotik enjeksiyon tedavisi kötü tedavi uyumu olan hastalar için oldukça iyi bir seçenektir. Yaptığımız çalışmanın amacı Mersin Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde psikozun belirti olarak bulunduğu psikiyatrik bozukluklar ile takip edilen UEAP kullanan hastaların genel olarak klinik seyirlerini ve oral tedavi ihtiyaçlarını değerlendirmek, UEAP kullanmaya başlamadan önceki klinik seyirlerini ve oral tedavi ihtiyaçlarını kullanım sonrası ile karşılaştırmak, aynı zamanda halen UEAP kullanmakta olan hastalar ile sadece oral AP kullanan hastalar arasında karşılaştırma yapmaktı. Çalışmamıza UEAP kullanan 66 hasta ve sadece oral AP kullanan 65 hasta olmak üzere toplam 131 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik ve klinik veri formu, İçgörü Değerlendirme Ölçeği (İDÖ), Morisky İlaç Uyum Ölçeği, UKU (Udvalg for Kliniske Undersogelser) Yan Etki Değerlendirme Ölçeği, İşlevselliği Global Değerlendirme Ölçeği (İGD), Klinik Global Izlenim – Şiddet ve Yan Etki Ölçeği, Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. UEAP alan hastalara ve hastaların yakınlarına ek olarak tedavi memnuniyet skalası verilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların polikliniğimizde son 6 ay içinde bakılmış olan rutin kan tetkikleri (açlık kan şekeri, karaciğer fonksiyon testleri, trigliserid, total kolesterol, LDL kolesterol (düşük yoğunluklu lipoprotein), HDL kolesterol (yüksek yoğunluklu lipoprotein) ve prolaktin hormonu) değerlerinden faydalanılmıştır. UEAP alan hastaların UEAP başlanmadan önceki kan değerleri de çalışmaya dahil edilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 25.0 kullanılarak yapılmıştır. Çalışmamızın sonucunda UEAP kullanan grupta total oral AP, 2. kuşak oral AP, DDD sayılarının ve hastane yatış sayılarının kullanmayan gruba kıyasla daha az olduğu görülmüştür. UEAP kullanan grupta HL görülme sıklığının ve KVH için tedavi alma sıklığının kullanmayanlara göre daha az olduğu saptanmıştır. Ayrıca UEAP kullanan grubun UEAP öncesi klinik seyrinin ve hastalık şiddetinin sadece oral AP kullanan gruba göre daha kötü olduğu saptanmıştır. UEAP kullanan hastalara ve bakım verenlerine uygulanan TMS'de genellikle yüksek memnuniyet bildirildiği ve bakım verenlerin memnuniyet puanlarının hastalara göre anlamlı derecede daha yüsek olduğu görülmüştür. UEAP kullandıktan sonra hastaların epizot ve hastaneye yatış sayılarında UEAP başlanmadan öncesine göre azalma olduğu ve aynı zamanda 1. kuşak AP kullanımında da azalma olduğu görülmüştür. UEAP alanlarda laboratuvar değerlerinden sadece trigliserit değerinde anlamlı olarak azalma saptanmıştır. Tedavi uyumsuzluğu öyküsü olan ve sosyal destek yönünden yetersizliği olan hastalarda UEAP tercih etmek tedavi devamlılığı için oldukça iyi bir seçenektir. Bu şekilde oral psikotrop ilaç yükünde azalma sağlanabilir ve hastalık seyri daha iyi bir hale getirilebilir. Günümüzde UEAP'ler ile ilgili birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen halen geniş örneklemli ve uzun süreli araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Uzun etkili antipsikotik, intramüsküler antipsikotik, depo antipsikotik, klinik değişkenler, psikotrop tedavi
Yaygın anksiyete bozukluğu (YAB), belirli bir nesne, konum, organ, takıntılı düşünce gibi unsurlara odaklanan ve kişide genel bir ruhsal ve fizyolojik stres ile karakterize bir durumdur. Ayrılma anksiyetesi (AA) kişinin bir bağlanma nesnesinden ayrılma durumunda veya ayrılma beklentisi halinde yaşadığı kaygı halidir. Çocukluk çağında ayrılma anksiyetesi bozukluğu (AAB) tanısı alan hastaların yetişkinlikte gerçek bir ayrılık ya da kaygısı yaşadıklarında panik atak durumları yaşadıkları bildirilmiştir ve bu dönemde yaşanılan travmalar ve stres koşullları da anksiyete bozukluğu gelişiminde rol oynar. Çalışmamızda, YAB tanısı ile takip edilen hastalarda yetişkin AAB (YAAB) komorbiditesinin sıklığı, çocukluk çağı travmatik yaşantıların varlığının AAB tanısı ve yetişkin bağlanma stilleri ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Çalışmamıza 71 hasta ve sağlıklı 72 kişi dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik ve klinik veri formu, AA Belirti Envanteri, Yetişkin Ayrılma Anksiyetesi Anketi, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II, Çocukluk Çağı Ruhsal Travmaları Ölçeği ve Beck Anksiyete ölçeği uygulanarak veriler kaydedildi. Anket sonuçları, hasta ve kontrol grubu katılımcılar ve YAAB (+) ve YAAB (-) katılımcılar arasındaki farklar açısından değerlendirildi ve anket sonuçlarının korelasyonları incelendi. Kötü sosyoekonomik durum ile AAB tanısı alma arasında anlamlı ilişki gözlendi. Hasta grubundaki katılımcıların aile dışındaki kişilerden kaynaklanan travmatik olaylara daha fazla maruz kaldıkları gözlenirken YAAB (+) ve YAAB (-) katılımcılar arasında aile dışındaki kişilerden kaynaklanan travmatik olaylarla karşılaşma açısından bir fark gözlenmedi. Kontrol grubundaki katılımcılar ve YAAB (+) bireylerde çocukluklarına dair rahatsız edici anı sahibi olma oranı daha yüksek bulundu. Hasta grubunun çoğu ölçek puanı anlamlı olarak yüksek bulunurken, kontrol grubu içinde bile YAAB (+) katılımcıların birçok anket puanlarının çoğu anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Anket sonuçlarının çoğu birbiriyle aynı yönde koroleydi. Sonuç olarak, AAB tanısı olmamasına rağmen bireyler YAAB belirtileri gösterebilmektedir. Çocukluk çağı travmaları ve sosyoekonomik durum gibi farklı faktörler YAAB gelişimi için önemli risk faktörü olmaktadır.
Bu çalışma, kentin kültürel zenginliğinin bir parçası olan ancak örtük yapısı nedeniyle kentsel planlama çalışmalarında yeteri kadar ön plana çıkmayan, yaşanan hızlı değişim ve dönüşümler sonucunda kendi has ritimlerini kaybederek özgün kültürünü yeniden üretemeyen kültür yoğun yerleri konu edinmektedir. Çalışma, mikrokozmoslara karşılık gelecek şekilde kavramsallaştırılan kültür yoğun yerleri tanımlamayı ve anlamayı amaçlamakta ve bu alanların kent için öneminin ortaya konmasını hedeflemektedir. Bu amaç ve hedefe ulaşabilmek için, bir sosyo-mekânsal yaklaşım olan ritimanaliz yöntemine başvurulmuştur. Yeni bir bilgi ve bilim alanı olarak tanımlanan, nitel ve nicel araştırma yöntemlerini bir araya getirmeye olanak sağlayan ritimanaliz yöntemi, kentsel mekânı analiz etmek ve düşünmek için yeni imkânlar sunabilen bir araçtır. Ritimanalizden hareket eden ve antropoloji, sosyoloji ve mekân bilimlerine dayanan çok-disiplinli bir bakış açısıyla bu çalışma kapsamında geliştirilen ritimanaliz çerçevesi ile kültür yoğun yerlerin doğasında var olan tekrarlayan ritimlere ve onların hem zamansal hem de mekânsal ritmik izlerine odaklanılmaktadır. Bu sayede, bu yerlerin ritimleri üzerinden iç dinamiklerini ve özgün yapılarını anlamak, bu yerlere yönelik yeni açıklama olanakları geliştirmek ve bu yerlerin çok kültürlü kentsel yapı içindeki önemini ortaya koymak mümkün olabilmektedir. Çalışmada, kültür yoğun yerlerin kendine has dinamiklerinin ortaya konulması için geliştirilen kültür yoğun yerlerin ritimleri analiz çerçevesinin uygulanmasına ilişkin örnek çalışma yapılmıştır. Bu kapsamda, kültür yoğun bir yer olarak tanımlanan Mersin Turgutreis Mahallesi'nde ikamet eden Romanların kültürel değerleri ve gündelik yaşamlarına ilişkin sosyo-mekânsal pratikleri incelenmiştir. Bu inceleme, derinlemesine görüşme, anket ve katılımcı gözlem ile katılımcı olmayan gözlem yoluyla elde edilen veriler üzerinden gerçekleştirilmiştir. Hem teorik çerçeveye hem de çalışma alanında yapılan pilot çalışmaya dayalı geliştirilen ritimanaliz çerçevesi bağlamında, Mersin kentinin çok kültürlü yapısı içinde yaşayan etnik bir grup olan Romanların gündelik hayat ritimleri; sosyo-kültürel ritimler, doğal ritimler, algısal ritimler ve mekânsal ritimlerden oluşan dörtlü ritim grubu üzerinden ele alınmıştır. Bu ritim grubunun incelenmesi, Romanların gündelik hayatının kapsamlı bir şekilde ritimler yoluyla anlaşılmasına katkıda bulunmaktadır. Araştırma bulguları; kültür yoğun yerlerin alansal farklılaşmasındaki temel unsurun, bu alanların kendine has özelliklerini oluşturan ritimleri olduğunu ortaya koymaktadır. Bu ritimlerin, gündelik hayat içerisinde sosyal, kültürel ve ekonomik olgular, etkinlikler ve faaliyetler ile mekânda yaşayanların alandaki doğal unsur ve olaylar ile kurdukları ilişki ve alandaki görme, işitme ve kokuya dayanan algısal öğeler ile ilişkili olduğu, bunların zamansal ve mekânsal olarak tekrar ettiği tespit edilmiştir. Bu tekrarların, ele alınan ritme bağlı olarak haftalık, aylık, mevsimsel ve yıllık döngüler içinde gerçekleştiği; Mersin Turgutreis Mahallesi ve yakın çevresinde yoğunlaştığı ve bu alanın Roman kimliğiyle özdeşleşmiş bir yer haline geldiği tespit edilmiştir.
Karbapenem dirençli Enterobacterales (CRE), halk sağlığına yönelik küresel önemli tehditlerden biridir. Çalışmamızda, hastanede yatan hastaların klinik örneklerinde üreyen Enterobacterales türlerinin klinik ve mikrobiyolojik özellikleri ve CRE ile kolonize olan hastalarda gelişen enfeksiyonlarda tanımlanmış risk faktörlerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamıza, Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde, Aralık 2022-Nisan 2023 tarihleri arasında servis ve yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan CRE üremesi tespit edilen, 18 yaş üstü erişkin 88 hasta dahil edildi. Hastaların verileri çalışma için hazırlanan hasta takip formuna (Ek-1) prospektif olarak kaydedildi. Hastalar klinik olarak değerlendirilerek kolonizasyon/enfeksiyon ayrımı yapıldı. Kolonizasyonu olan hastaların demografik özellikleri ve klinik sonuçları, CRE enfeksiyonu olanlar ile karşılaştırıldı ve enfeksiyon gelişimi açısından risk faktörleri araştırıldı. Enfeksiyon gelişiminde hastaların yaş, cinsiyet, komorbid durum, operasyon ve hospitalizasyon öyküsü, polimikrobiyal üreme arasında istatistiksel anlamlı bir fark olmadığı saptandı. İnvaziv girişim varlığının ve üriner sonda, nazogastrik sonda, arteryal katater uygulamalarının enfekte hastalarda anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptandı. Daha önce kullanılan antimikrobiyaller incelendiğinde; enfekte hastalarda linezolid kullanımının anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Enfekte vakalarda yoğun bakımda yatış ve mortalite oranı anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Çalışmamızda elde ettiğimiz veriler neticesinde CRE ile kolonizasyon sonrası enfeksiyon gelişimini önlemek için düzenli olarak sürveyans sonuçları takip edilmeli, hastalarla temas öncesi ve sonrasında standart önlemlere ve kılavuz önerilerine uyulmalı, antibiyotiklerin gereksiz tüketimi önlenmeli, gereksiz invaziv araç kullanımı ve girişimlerinden kaçınılmalıdır. Anahtar kelimeler: Enfeksiyon, Karbapenem dirençli Enterobacterales, Kolonizasyon, Risk faktörleri
Üriner sistem taş hastalığı, özellikle obstrüksiyona yol açtığında, renal parankimal ödem, inflamasyon ve fibroz yoluyla böbrek hasarına neden olabilmektedir. Bu tür hasarların ortaya konmasında, böbreğe yönelik gerçekleştirilen T1 haritalama tekniği tanısal katkı sağlayabilir. Çalışmamızdaki temel amaç, tek taraflı renal pelvis – üreter taşı olan hastalarda, T1 haritalama manyetik rezonans görüntüleme (MRG) yöntemi ile taşın olduğu taraf ve diğer taraftaki böbrek parankiminin T1 relaksasyon zamanını ölçerek, taşa bağlı gelişmiş parankimal ödem-inflamasyon-fibrozu değerlendirmektir. Tek taraflı üriner yol taşı olan otuzbeş hasta T1 haritalama yöntemiyle prospektif olarak incelendi. Taş olan [taş (+)] ve olmayan [taş (-)] sistemde, böbrek kortekslerinin transvers ve koronal düzlemde T1 sinyal değerleri ölçüldü. Elde edilen sinyal değerleri; iki farklı radyolog tarafından yapılan ölçümlerin tutarlılığı, yaş, cinsiyet, taş bölgesi, taş boyutu, hidronefroz derecesi gibi parametrelere göre istatistiksel olarak değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 41,11 ± 16,37 idi. 12 hasta kadın, 23 hasta erkekti. Taşların ortalama boyutu 670,71±1946,501 mm3'tü. İki radyolog tarafından yapılan T1 değeri ölçümleri yüksek oranda uyumlu bulundu (p<0.05). Transvers ve koronal görüntülerde ölçülen T1 değerleri taş (+) sistemde, taş (-) sisteme göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.05). T1 değerleri açısından cinsiyetler arasında anlamlı farklılığın olduğu izlendi (p<0.05). Hidronefroz derecesinin T1 değerini etkilediği, transvers görüntüde ölçülen T1 değerinin ileri hidronefrozu olan hastalarda hafif ve orta derecede hidronefrozu olan hastalara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı (p<0,01). Taş boyutu, taş bölgesi, hasta yaşı parametrelerinin T1 değerini etkilemediği izlendi. T1 değeri açısından, taş (+) sistem ile taş (-) sistem arasında pozitif yönlü ilişki bulundu. Sonuç olarak, T1 haritalama MRG'nin, üriner yol taşına bağlı renal parankimde ortaya çıkan ödem, inflamasyon, fibroz gibi değişiklikleri göstermede yardımcı bir yöntem olarak katkı sağlayabileceği düşünülmektedir.
Bu çalışmada Türkiye'de yetiştirilen bir tarımsal ürün olan yağlık zeytin için tarımsal yeşil su ayak izi ve Mersin ilinde üretilen zeytinyağı için endüstriyel su ayak izi hesaplamaları yapılmıştır. Çalışmada Türkiye'de zeytin yetiştiriciliği yapılan illerden 17 tanesinde yağlık zeytinin 2012-2021 yılları arasındaki yeşil su ayak izi Cropwat ve Aquacrop programları kullanılarak hesaplanmıştır. İki farklı model ile ETo, ET, ürün verimi, yeşil su ayak izi, suyun verimliliği, hassasiyet analizi, zeytinyağı üretiminin su ayak izi ve dalgalanma şiddeti hesabı yapılmıştır. Türkiye'de zeytin yetiştiriciliği yapılan iller arasında ortalama ETo değeri en yüksek ve en düşük olan iller Mardin (4.87 mm/gün) ve Tekirdağ (2.72 mm/gün) olarak bulunmuştur. Dalgalanma şiddeti %2 ile %6 arasında değişmekte olup en düşük Aydın, Hatay, Mersin ve Şanlıurfa illerinde (%2), en yüksek Adıyaman ve Tekirdağ illerinde (%6) elde edilmiştir. En yüksek ET değeri her iki model ile Osmaniye ilinde (Cropwat ve Aquacrop modelleri ile sırasıyla 679 ve 617 mm), en düşük ET değeri Cropwat modeli ile Mersin ilinde (524 mm), Aquacrop modeli ile Şanlıurfa ilinde (404 mm) elde edilmiştir. Zeytin verimi en yüksek Osmaniye ilinde (9.06 ton/ha), en düşük Kilis ilinde (1.54 ton/ha) hesaplanmıştır. Zeytin veriminde dalgalanma şiddetinin en yüksek olduğu iller Adıyaman, Denizli ve Tekirdağ (%15), en düşük olduğu il Aydın (%4) olmuştur. Cropwat ve Aquacrop modellerine göre yeşil su ayak izi sırasıyla en düşük 0.71 ve 0.61 m3/kg ile Mersin ilinde, en yüksek 3.82 ve 3.04 m3/kg ile Kilis ilinde gözlenmiştir. Su verimliliği en yüksek Mersin ilinde (1.42 ve 1.64 kg/m3), en düşük Kilis ilinde (0.26 ve 0.33 kg/m3) bulunmuştur. Hassasiyet analizlerinde, sabit CO2 konsantrasyonunun artan sıcaklık ve azalan yağış ile ürün verimini azaltacağı, ancak artan CO2 konsantrasyonunun ürün verimini arttıracağı bulunmuştur. Sonuç olarak Mersin'de yetiştirilen zeytinden elde edilen zeytinyağının su ayak izi değerinin (2441.0-2841.0 L/kg zeytinyağı) ülke ortalaması değerden 2.76 kat daha düşük olduğu hesaplanmıştır.
Akut kolesistit, akut karın ağrısının en yaygın nedenlerinden biridir. Genel popülasyonun yaklaşık %10' unda safra kesesi taşı olduğu ve safra taşı olan kişilerin %20'sinin hayatları boyunca akut kolesistit semptomları ile acil servise başvurduğu tahmin edilmektedir. Akut kolesistitte ölüm oranı genel olarak 1'in altında olmakla birlikte, ağır/şiddetli kolesistit vakalarında bu oran %10' u geçebilir. Şiddetli olguları erken dönemde saptayabilen bir belirteç henüz bulunmamaktadır. Erken tanı ve tedavi prognoz açısından kritik önem taşımaktadır. Bu çalışmada, akut kolesistit hastalarında IG%' sinin, hastalık şiddeti ve hastane içi mortalite üzerine etkisi araştırıldı. Bu çalışma 01.01.2019 ile 30.06.2022 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'ne karın ağrısı şikayeti ile başvuran, laboratuvar tetkikleri ve görüntüleme yöntemleri kullanılarak akut kolesistit tanısı alan hastalar dahil edilmiştir. Verileri retrospektif taranmıştır. Hastalar hafif, orta ve ağır/şiddetli olarak üç gruba ayrılmıştır. Ayrıca hastalar yaşayanlar ve hastane içerisinde ölenler olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik bilgileri (yaş, cinsiyet), acile başvuru anındaki CRP (C- Reaktif Protein), laktat dehidrogenaz (LDH) , kan şekeri, aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), total bilirubin, direkt bilirubin, hematolojik parametrelerin değerleri (lökosit sayıları, nötrofil sayıları, lenfosit sayıları, trombosit sayıları, immatür granülosit sayısı ve immatür granülosit yüzdeleri) kaydedildi. Çalışmamıza akut kolesistit tanısı konulan 312 dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 56,60 ±15,80 olarak saptanmıştır. Hastaların 162'si (% 51.9) erkek, 150'si (%48.1) kadın idi. Hastalar; hastalık şiddetine göre sınıflandırıldığında 293'ü (%93.9) hafif/orta, 19'u (%6.1) şiddetli olarak bulunmuştur. Çalışmamıza dahil edilen hastaların 13'ü (%4.2) ölmüştür. İmmatür granülosit yüzde düzeyi (IG% düzeyi), ağır/şiddetli gruptaki hastalarda hafif-orta şiddetli gruplardaki hastalara göre daha yüksek bulunmuştur. Hastalık şiddetini öngörmek için yapılan ROC analizinde IG (immatür granülosit) için kesme değeri >0.1 ve üzeri alındığında; sensitivite %84.21, spesifite %77.47, pozitif prediktif değer (PPD) %19.51 ve negatif prediktif değer (NPD) %98.70 bulundu. (Area Under Curve (AUC)=0.817, p=0.0001). Hastane içi mortaliteyi öngörmek için yapılan ROC analizinde IG için kesme değeri >0.1 ve üzeri alındığında; sensitivite %76.92, spesifite %75.92, PPV %12.20 ve NPV %98.70 bulundu (AUC=0.785, p=0.0002). Lojistik regresyon sonuçlarına göre IG yüzde düzeyi yüksek olanların normale göre 9.497 kat daha fazla risk altında olduğu söylenebilmektedir (p=0.035). Bu çalışma, akut kolesistit hastalarında, hastalığın şiddetini ve hastane içi mortaliteyi öngörmede IG% düzeylerinin kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Akut kolesistit, immatür granülosit, prognoz, mortalite
Kozmetik sektöründe dürtüsel satın alma davranışını etkileyen faktörlere bakıldığında, tüketicilerin anlık kararlar verirken veya ihtiyaçları olmamasına rağmen ürün satın alırken göz önünde bir çok faktör bulunmaktadır. Araştırmada bu faktörler, pazarlama ve tüketici davranışları açısından incelendi; Tüketicilerin dürtüsel satın alma davranışını tetikleyen önemli uyarıcılardan biri, dışsal uyarıcılardır. Örneğin, mağaza içi promosyonlar, indirimler, tüketicilerin aniden ürün satın alma isteği uyandırabilir. Kozmetik mağazalarının iç mekan tasarımı, aydınlatma, müzik ve kokular gibi unsurlar, tüketicilerin satın alma kararlarını etkileyebilir. Bazen de içsel uyarıcılar etkili olabilir. Tüketiciler, arkadaşlarının veya aile üyelerinin etkisi altında olabilirler. Başkalarının önerileri veya onayı, dürtüsel satın alma davranışlarını tetikleyebilir. Tüketicilerin belirli bir kozmetik markasına olan bağlılığı, dürtüsel satın alma davranışını tetikleyebilir. Kozmetik firmalarının reklam kampanyaları ve hızlı tüketim fırsatları, tüketicilerin anlık kararlar vermelerini kolaylaştırabilir. Tüketicilerin ruh hali, dürtüsel satın alma davranışlarını etkileyebilir. Bu çalışmada dürtüsel satın alma davranışını etkileyen; marka değeri, fiyat bilinci, mağaza düzeyindeki promosyonlar, mağaza atmosferi, hedonik tüketim, normatif etkiler gibi faktörlerin doğrudan etkileri incelenmiştir. Bununla birlikte ürün sınıfına aşinalık faktörünün dürtüsel satın alma davranışı üzerine düzenleyici rolünün olup olmadığı araştırılmıştır. Bu kapsamda literatür taraması sonucunda belirlenen ölçekler ile anket formu oluşturulmuştur. 550 adet anlamlı veri analiz edilmiştir. Araştırmanın amacı doğrultusunda nicel araştırma tasarımından yararlanılmıştır. Katılımcıların demografik özelliklerini sınıflandırabilmek için tanımlayıcı analizler ve araştırmada Yapısal Eşitlik Modellemesi (YEM) çeşitlerinden olan ve karmaşık modelleri analiz edebilen En Küçük Kareler Yöntemi (PLS-YEM) kullanılmıştır. Marka değeri, fiyat bilinci, mağaza düzeyindeki promosyonlar, hedonik tüketim, normatif etkiler ölçeklerinin dürtüsel satın alma davranışına doğrudan etkisi desteklenirken, mağaza atmosferi değişkeninin dürtüsel satın alma davranışına etkisi desteklenmemiştir. Bunun yanında marka değeri, fiyat bilinci, normatif etkiler'in dürtüsel satın alma davranışına olan etkisinde ürün sınıfına aşinalığın düzenleyici etkisi desteklenirken, mağaza düzeyindeki promosyonlar, hedonik tüketim, mağaza atmosferi değişkenlerinin dürtüsel satın alma davranışına olan etkisinde ürün sınıfına aşinalığın düzenleyici etkisi desteklenmemiştir.
15 Mart 2011'de başlayan Suriye iç savaşı neticesinde Türkiye komşu ülkeden yoğun göç almıştır. Göç İdaresi verilerine göre gelen sığınmacıların çoğunluğu çocuklardan oluşmaktadır. Bu çocukların eğitim öğretime kesintisiz devam edebilmesi için Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Avrupa ortaklı birtakım projeler hayata geçirmiştir ancak 2019 yılında Çin'in Wuhan kentinden dünyaya yayılan COVID-19 salgını her alanda olduğu gibi eğitim alanında da yeni sorunları beraberinde getirmiştir. Söz konusu salgın nedeniyle eğitimin bütün kademelerinde uzaktan eğitime geçiş zorunluluğu doğmuştur. Türk Eğitim Sisteminde Çocuklar İçin Kapsayıcı Eğitimin Desteklenmesi Projesi (PIKTES) kapsamında yürütülen derslerde de uzaktan eğitime geçiş yaşanmıştır. Bu çalışma 2020-2021 eğitim öğretim döneminde uzaktan eğitimle ders gören ve 2021-2022 yılında yüz yüze eğitime başlayan PIKTES kapsamında, uyum sınıflarında öğrenim görmekte olan 15 yabancı uyruklu öğrenicinin ve 4 öğreticinin uzaktan eğitim yoluyla işlenen derslere yönelik görüşlerinin ortaya konması amaçlanmıştır. Nitel modeldeki çalışmada veriler yarı yapılandırılmış görüşme form yoluyla toplanmıştır ve içerik analizi yöntemi kullanılarak çözümlenmiştir. Araştırma sonucunda, dil engeli, cihaz ve alt yapı yetersizliği nedeniyle hem öğreticilerin hem öğrenicilerin sorun yaşadığı tespit edilmiştir. Araştırmanın yabancı dil olarak Türkçe öğretimi alanındaki araştırmacılara, öğretim programı ve ders kitabı hazırlayıcılara, hibrit eğitim, uzaktan eğitimle ders durumlarında eğitimcilere ve alan araştırmacılarına katkı sunacağı düşünülmektedir.
Yeni iletişim teknolojilerinin gelişimine bağlı olarak ortaya çıkan sosyal medya platformları modern toplumsal hayatta birçok alanı etkisi altına almaktadır. Modern üretim tüketim ilişkileri sistemi içerisinde yer alan, iletişim teknolojisi araçlarına sahip olan çoğu kullanıcıların sosyal medya ağlarını kullandığı ve bu sosyal ağ ortamlarından kültürel birikim sağladıkları görülmektedir. Z kuşağının sosyal medya ortamlarında sürekli çevrimiçi olarak yoğun zaman geçirmesi, aynı zamanda kültürel sermaye birikimlerini bu platformlar üzerinden sağlamalarına yönelik dijital alışkanlıkları ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla Z kuşağının yeni medya ortamlarından (sosyal medya platformlarından) kültürel sermaye edinimi konusunda; Pierre Bourdieu'nün yapı ve eğilim (sosyal medya ve dijital yatkınlıklar) perspektifi kapsamında bir araştırma gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda araştırma kapsamında gerçekleştirilen çevrimiçi anket çalışması ile 12 devlet üniversitesinde 18-25 yaş aralığında olan Z kuşağı bireylerine ulaşılarak; kültürel donanımlarını arttırma, entelektüel bir kişilik kazanma, sosyal hayatlarında tercih edilen bir statüde olma ve kazanmış oldukları kültürel birikimlerini ekonomik sermayeye dönüştürebilme yetkinliği açısından yeni medya ortamlarındaki kültürel sermaye biriktirme habitusları ölçülmeye çalışılmıştır. Araştırmada; Z kuşağının kültürel sermaye birikiminde (sosyal uzamlarında entelektüel birikimleri ve konumlarını belirlemede) sosyal medya ağlarında ne türden habituslar (alışkanlıklar -toplumsal öznellikler) yarattıkları ve Z kuşağının yeni medya ortamlarında (sosyal medya platformlarında) edinmiş oldukları kültürel sermaye birikim habituslarının; cinsiyet, doğup büyüdüğü yer, eğitim alınan bölüm ve aylık gelir durumu olmak üzere dört bağımsız değişken özelinde oluşturulan araştırma sorularına göre farklılaşıp farklılaşmadığının anlamlandırılması amaçlanmıştır. Elde edilen analizler sonucunda Z kuşağı bireylerinin kültürel sermaye birikim konusunda sosyal medya ağlarından, web sitelerinden, dijital veri kaynaklarından ve popüler video yayınlarından faydalandıkları, kültürel içerik hesaplarını takip ettikleri sonucuna ulaşılmıştır. Kırsalda doğup büyüyen Z kuşağı bireylerinin kent merkezinde doğup büyüyenlere göre ve alt gelir grubu ile düzenli geliri olmayan ailelere mensup Z kuşağı bireylerinin üst gelir grubuna mensup Z kuşağı bireylerine göre yeni medya ortamlarından kültürel sermaye ediniminde daha fazla habituslara sahip olduğu görülmüştür. Sosyal medya platformlarrından kültürel sermaye birikimine yönelik ise; dijital ansiklopedilerden yararlandıkları, beğeni ve düşüncelerine göre değişen alanında uzman kişilerin video yayınlarını takip ettikleri, ücretli dijital platformlardan yararlandıkları, sosyal medyanın gündelik kamusal, sosyal ve magazinsel paylaşım akışından yararlandıkları sonucuna ulaşılmıştır.
İletişim teknolojilerindeki hızlı ve dönüştürücü gelişmeler, küresel toplumu şekillendirmekte ve değiştirmektedir. Bu teknolojiler, insanların dünya genelinde birbirleriyle iletişim kurma, bilgiye erişme, sosyalleşme, zaman geçirme gibi yaşam pratiklerini kökten dönüştürmektedir. İletişim alanında yaşanılan bu değişim ile birey dijital medya ortamında merkezde yer almaktadır. Dijital medya, kişisel ve kitlesel iletişimi zamansal ve mekânsal anlamda sınırsız kılan, tüm multimedya özelliklerin bir arada bulunduğu çoklu ortamları ile etkileşimin anlık olarak gerçekleşmesini sağlayan bir yapıya sahiptir. Dijital medya ortamı sağladığı bu olanakların yanı sıra riskleri de barındırmaktadır. Bireyin bu riskler karşısında zihinsel kalkan oluşturması, medya mesajlarını doğru algılayabilmesi, yorumlayabilmesi, analiz edebilmesi, üretim sürecine bilinçli bir şekilde katkı sağlayabilmesi için dijital medya okuryazarlığı beceri ve yetkinliğine sahip olması gerekmektedir. Tüm medya mesajları ve içeriklerini kapsayan dijital medya okuryazarlığı özellikle genç bireyler arasında son derece popüler olan dijital oyunlar için de bir gerekliliktir. 21. yüzyılın hızla değişen iletişim teknolojileri, dijital dünyanın kapılarını e-spor gibi yepyeni oyun ortamlarına açmıştır. Bu teknolojiler, geleneksel oyun anlayışını dönüştürerek, rekabetçi e-sporun sadece bir hobi değil, aynı zamanda bir profesyonellik ve büyük bir izleyici kitlesiyle tanınan bir spor dalı olmasına olanak tanımıştır. Geleneksel sporların dijital dünyada yepyeni bir kimlik kazandığı, e-sporun hızla büyüdüğü bir dönemde e-spor; oyuncuları dijital arenalarda bir araya getirirken, aynı zamanda sosyal, psikolojik ve fiziksel açıdan etkileyen bir deneyim sunmaktadır. Bu bağlamda araştırma kapsamında gerçekleştirilen anket çalışması ile 18-26 yaş aralığındaki e-sporcu üniversite gençlerine ulaşılarak dijital medya okuryazarlık düzeyleri ölçülmeye çalışılmıştır. Ayrıca verilerin desteklenmesi ve farklı perspektiflerden değerlendirilmesi amacıyla e-spor kulüp antrenörleri ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Araştırma bağlamında e-sporcuların oyun ortamlarındaki eleştirel düşünme becerileri, internet etik bilinci, çevrimiçi güvenlik farkındalığı, dijital içeriklere erişim ve teknoloji kullanma becerileri, hak ve sorumluluk bilinci, bilgi araştırma ve doğrulama beceri düzeylerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Elde edilen analizler sonucunda dijital oyun ortamlarında bireyin olanak ve riskler ile karşı karşıya olduğu, karşılaşılan olanak ve risklerin kullanımı veya alınan önlemleri bireyin dijital medya okuryazarı beceri/yetkinliklerine bağlı olduğu saptanmıştır. Ayrıca oyuncuların oyun süreci içerisinde manipülasyon, dezenformasyon, propaganda, dijital gözetim, gerçek-kurgu farkındalığı, oyun anlatısı içinde mesajların arka planının farkındalığı, internet tuzakları, çevrimiçi güvenlik, sahte kimlik, virüs saldırıları, bağımlılık, asosyallik, fiziksel sorunlar (göz ve eklem ağrıları) gibi riskler ile karşı karşıya kalabildiği saptanmıştır.
Amaç: Bu çalışmanın primer amacı tek akciğer ventilasyonu (TAV) uygulanacak göğüs cerrahisi hastalarında, entübasyon için kullanılan çift lümenli endobronşiyal tüp (Ç-LET) ve tek lümenli endobronşiyal tüp (T-LET) uygulamalarının postoperatif boğaz ağrısı ve ses kısıklığına etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Sekonder amaçlar ise yeni kullanıma sunulan TLET'lerin yerleştirilme süresi, perioperatif malpozisyon, yeterli akciğer kollapsı sağlayıp sağlamadığı gibi klinik verilerini de Ç-LET'ler ile kıyaslamaktır. Material Metod: Tek merkezli, prospektif gözlemsel çalışmaya ASA I-III, 18-80 yaş arası ve elektif göğüs cerrahisi uygulanacak 56 hasta dahil edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı; Ç-LET grubu (Grup D, n=28) ve T-LET grubu (Grup S, n=28). Ç-LET için uygun tüp boyutu CT'de krikoid çap ve ana bronş çapı ölçülerek kombine yöntemle belirlendi. Kadınlarda 7.5 mm, erkeklerde ise 8.0 mm çapında TLET'lerin kullanılması planlandı. Boğaz ağrısı ve ses kısıklığı sıklığı ve şiddeti ekstübasyon sonrası postoperatif 1. 24. ve 48. saatlerde değerlendirildi. Bulgular: Boğaz ağrısı ve ses kısıklığı sıklığı ve şiddeti bütün ölçüm zamanlarında; Grup S ile karşılaştırıldığında, Grup D'de daha fazla olmasına ragmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. İki grup arasında malpozisyon ve hipoksi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Grup S'de 4 hastada hipoksi gözlenirken, Grup D'de gözlenmemiştir (p=0,038). Grup S'de 11 ve Grup D'de 4 hastada malpozisyon gözlenmiştir (p=0,035). Her iki grupta entübasyon sonrası yerleştirilme süreleri ve akciğer kollaps kalitesi benzer bulunmuştur. Tartışma ve Sonuç: T-LET'ler, Ç-LET'lerle karşılaştırıldığında daha az boğaz ağrısı ve ses kısıklığı oluşturmasına ragmen, bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Hiçbir yöntemde şiddetli bir boğaz ağrısı veya ses kısıklığı rapor edilmemiştir. T-LET'lerde perioperatif daha fazla malpozisyon ve buna bağlı hipoksi görülmüştür. Her iki yöntemin de yerleştirilme süreleri ve akciğer kollaps kalitesi benzer olarak bulunmuştur. Sonuç olarak T-LET'lerin, daha ince ve yumuşak yapıda olmalarına ragmen, boğaz ağrısı ve ses kısıklığı açısından Ç-LET'lere bir üstünlükleri tespit edilememiştir. Yerleştirilme süreleri ve akciğer kollaps kaliteleri aynı olmasına ragmen, TAV sırasında T-LET'ler daha fazla malpozisyon ve hipoksemiye neden olmaktadır. TLET kullanım deneyiminin artması ve gelecekte yapılacak daha yüksek denekli randomize kontrollü çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: tek akciğer ventilasyonu; göğüs cerrahisi; boğaz ağrısı; çift lümenli endobronşiyal tüp; tek lümenli endobronşiyal tüp; ses kısıklığı; malpozisyon
Bu çalışma; Mersin Su ve Kanalizasyon İdaresi Özelinde, tüm su ve kanalizasyon idarelerinin; 6360 sayılı Büyükşehir Belediye Yasası öncesi ve sonrası durumunu ortaya koyarak, bahse konu süreçte ortaya çıkan sorunları ortaya koymayı ve bu sorunlara karşı çözüm önerileri geliştirmeyi amaçlamaktadır. Dolayısıyla bu çalışma, su ve kanalizasyon idarelerinin hizmet sınırlarının değiştirilmesinin, Mersin özelinde su kanalizasyon idarelerinin hizmet sunumu üzerindeki etkileriyle; bu hizmetten yararlanan mahalli halkın bu durumu nasıl karşıladığı ortaya koymayı ve ileride bu konuda yapılacak nicel ve nitel araştırmalara katkı sağlamayı hedeflemektedir. Türkiye'de bulunan su ve kanalizasyon idarelerinin ortak sorunlarına ve bunlara ilişkin bazı çözüm önerilerine değinilmekle birlikte, Mersin Su ve Kanalizasyon İdaresi Özelinde, su ve kanalizasyon idarelerinin 6360 sayılı Yasa öncesi ve sonrası durumunu ortaya koyarak; su ve kanalizasyon idarelerinin kamu hizmet ölçeğindeki artışın, söz konusu İdarelerin hizmet sunumu üzerindeki etkilerini ve Mersin İl sınırları dâhilinde yapılan alan araştırmasına dayanarak yerel halkın bu durumu nasıl algıladığının araştırılması, bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Söz konusu çalışmada, konuya ilişkin literatür taramasına ek olarak, sitemin işleyişi gözlemlenmiş, Mersin İl Mülki Sınırları dâhilinde 600 katılımcıyla gerçekleştirilen alan araştırması neticesinde; Mersin Su ve Kanalizasyon İdaresi'nden hizmet alan katılımcıların, bu hizmetlerden memnuniyetlerine ilişkin cevaplarının, 6360 sayılı yasa sonrası hizmet sunulmaya başlanan alanlarda, merkez ilçelere göre anlamlı bir şekilde farklılaştığı ve genel olarak memnuniyet düzeyinin yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca mali yapıyla ilgili sorunlar, yatırımların planlanması ve gerçekleştirilmesiyle alakalı sorunlar, görev ve yetki konusunda yaşanan anlaşmazlıklar, personel istihdamıyla alakalı sorunlar, temsil, genel kurullarının oluşum şekli ve atanan idareciler tarafından yönetilmeleriyle alakalı problemlere ilişkin çıkarımlara ulaşılmış ve bunlara ilişkin çözüm önerilerine yer verilmiştir. Çalışma, araştırma güvenliğini artırmak için, nicel ve nitel yöntemlerin birarada kullanıldığı, Karma Araştırma Yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Bu yöntem, çalışma içerisindeki nicel ve nitel araştırma verilerinin toplanmasını, analiz edilmesini ve yorumlanmasını içermektedir.
Misyonerler, Osmanlı sınırları içinde Hristiyanlığı yaymak için birçok teşkilat kurmuştur. Bu teşkilatlardan biri American Board of Commissioners for Foreign Missions (ABCFM)'dir. Buna bağlı olarak çalışan misyonerler Suriye'de 1820'den itibaren eğitim, sağlık, Evanjelik vaaz verme ve basın-yayın çalışmalarını aralıksız sürdürmüştür. Eğitim çalışmaları kapsamında bölgede kurulan ilk misyoner okulu 1824'te kurulmuş olup, ilkokul seviyesinde eğitim veren, sayıları hızla artan birçok okul açmışlardır. Zamanla ihtiyaçları karşılayamadığı düşünülen bu okulların devamı mahiyetinde, Suriye Protestan Koleji (SPC) ya da Arapça adıyla "El-Medresetü'l-Külliyetü's-Suriyetü'l-İnciliyye" 3 Aralık 1866'da ruhsatsız olarak açılmıştır. Misyonerler, bölgeyi daha anlaşılır kılmak için misyon ve istasyonlara bölmüşlerdir. Kolej'in dahil olduğu Suriye-Filistin misyonu, 1870'te ABCFM ile koordineli çalışan Presbyterian Board of Commissioners for Foreign Missions (BFMPC) devredilmiştir. Hristiyan ideallerini modern görüşlerle birleştireceğini, ileri bir Batılı eğitim sağlayacağını iddia eden SPC'de, kuruluş aşamasında Colligeate, Tıp, Eczacılık; daha ilerleyen yıllarda ise Hazırlık, Diş Hekimliği, Hemşirelik, Ticaret bölümü ile İncil Arkeolojisi ve Filoloji bölümleri açılmıştır. Osmanlı Devleti Kolej'e karşı temkinli davranmış özellikle Tıp ve Eczacılık öğrencilerinin mezuniyet sınavlarının Mekteb-i Tibbiye-i Şahane eğitmenlerince İstanbul'da yapılmasını istemiştir. Kolej mezunlarının bölgenin sosyo-ekonomik ve kültürel yapıya etki ettiği iddia edilmiştir. Kolej "medenileştirme misyonu" çerçevesinde yürüttüğünü iddia ettiği eğitimi, bölgenin öncülerini yetiştirme misyonuyla yürütmüştür. Fakat Protestan ahlaka bağlı olarak verdiği eğitimden hiç ödün vermemiş, öğrencileri buna uygun zorunlu uygulamalara tabi tutmuştur. Bu uygulamaların yarattığı etkiyle Kolej'de zaman zaman sorunlar yaşanmıştır. Bölgede birçok ilkin yaşanmasına vesile olduğu iddia edilen Kolej'de basın-yayın faaliyetleri ile dikkat çekmiştir. Kurumun Birinci Dünya Savaşı sürecinde Osmanlı Hükümeti ile tıbbi misyon çerçevesinde yapılan çalışmalarda etkin olarak yer aldığı, hükümetle olumlu ilişkiler yürüterek savaş boyunca iki hafta dışında hep açık kaldığı anlaşılmaktadır. Kolej'den birçok doktor, eczacı, diş hekimi, öğretmen, mühendis, hukukçu ve din adamı yetişmiştir. Kurumun, bölgenin geleceği için toplanan konferansta Danışmanlık Heyeti'nde de temsilci bulundurmuştur. Kolej, I. Dünya Savaşı sonrasında manda sınırlarında kalmış, 1920'de adını Beyrut Amerikan Üniversitesi olarak değiştirmiştir.