Yükleniyor…
Yükleniyor…
… tez arasından arayın
10.000 tez bulundu
Newtonyen olmayan analiz, klasik türev ve integral kavramlarının farklı üreteç fonksiyonlar aracılığıyla genelleştirilmesine dayanan ve özellikle geometrik, bigeometrik ve benzeri hızlı büyüme gösteren fonksiyonların incelenmesinde etkin sonuçlar üreten bir analiz alanıdır. Bu tez çalışmasında, klasik analiz kapsamında tanımlanan fonksiyonlar ile Newtonyen olmayan analizde farklı üreteçler kullanılarak elde edilen fonksiyonların klasik toplamları ve alfa toplamları ele alınmaktadır. Literatürde, bu tür karışık tipteki fonksiyonların yerel davranışlarını incelemek için çoğunlukla klasik Taylor yaklaşımı kullanılmakta; ancak bu yaklaşım, Newtonyen olmayan bileşenlerin doğal yapısını yeterince yansıtamamaktadır. Bu çalışmanın temel amacı, farklı üreteçlerle tanımlanan fonksiyonların Newtonyen olmayan toplamları için birinci mertebeden yeni bir yaklaşım yöntemi geliştirmektir. Önerilen yöntemde, fonksiyonun klasik ve Newtonyen olmayan bileşenleri ayrı ayrı ele alınmakta ve her bir bileşen kendi analiz çerçevesine uygun şekilde lineerleştirilmektedir. Elde edilen yeni yaklaşım, klasik birinci mertebeden Taylor yaklaşımı ile karşılaştırmalı olarak incelenmekte ve hata analizleri yapılmaktadır. Çeşitli sayısal örnekler üzerinden yöntemin etkinliği gösterilmektedir. Örneğin üstel ve çift üstel yapı içeren fonksiyonlar için daha düşük hata değerleri elde edildiği ortaya konulmaktadır. Bu yönüyle çalışmanın, Newtonyen olmayan analizde yerel yaklaşım tekniklerine katkı sağlaması beklenmektedir.
Bu çalışmada, genç yetişkinlerde teknoloji bağımlığının, duygusal tepkiselliğin ve psikolojik dayanıklığın incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma, 18-25 yaş aralığındaki 472 genç yetişkin ile yürütülmüştür. Veri toplama araçları olarak Teknoloji Bağımlılığı Ölçeği, Duygusal Tepkisellik Ölçeği ve Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon Katsayısı, Bağımsız Örneklemler t-Testi ve PROCESS Makro (Model 4) yöntemlerinden yararlanılmıştır. Araştırma bulguları, teknoloji bağımlılığı ile duygusal tepkisellik arasında pozitif, teknoloji bağımlılığı ile psikolojik dayanıklılık arasında negatif, duygusal tepkisellik ile psikolojik dayanıklılık arasında ise negatif yönde anlamlı ilişkiler bulunduğunu göstermiştir. Aracılık analizi sonuçları, duygusal tepkiselliğin teknoloji bağımlılığı ile psikolojik dayanıklılık arasındaki ilişkide aracı role sahip olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca erkek katılımcıların teknoloji bağımlılığı ve psikolojik dayanıklılık puanlarının, kadın katılımcıların ise duygusal tepkisellik puanlarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Yaşamlarına ilişkin önemli kararları almakta zorlanan bireylerin teknoloji bağımlılığı ve duygusal tepkisellik düzeylerinin daha yüksek, psikolojik dayanıklılık düzeylerinin ise daha düşük olduğu saptanmıştır.
Osmanlı Devleti’nin en yüksek yönetim merci olan Divan-ı Hümayun, bürokratik işlemlerini kendisine bağlı kalemler vasıtasıyla icra etmektedir. Ruûs kalemi Divan-ı Hümayunun görevli tevcihatına ilişkin muamelat ile meşgul olmakta, düzenlenen tezkireleri Ruûs defterlerine işleyerek muhafaza etmektedir. Ruûs defterleri yazıldıkları yıllarda, devletin merkez ve merkeze bağlı birimlerinde halihazırdaki görevlere ve görevi tasarrufta bulunan vazifelilere dair kayda değer malumata muhtevidir. Hükümlerdeki özet bilgilerden muayyen bir görev için tevcih gerekçesine, görevlide aranan niteliklere, tavassut eden kişi bilgisine ulaşmak mümkündür. Yerel tarih çalışmaları, önemli kişilerin biyografilerinin oluşturulması ve kurumların kronolojilerinin ortaya konulmasında yine Ruûs defterlerine müracaat edilebilir. Hüküm özetlerinde yer alan, görevi ifa edecek kişiye verilecek günlük ücret bilgisi, Osmanlı maliyesi araştırmalarında kullanılabilir. Osmanlı’nın geniş coğrafyası göz önüne alındığında, birçok ülkenin tarihinin yazılmasında Ruûs defterleri önemli bir arşiv kaynağıdır. İfade edilen hususlar bağlamında, çalışmamızda 1522 Numaralı Ruûs Defteri, mevcut literatüre katkı sağlaması maksadıyla ele alınmıştır. Çalışmamıza konu olan Ruûs defteri, 17. yüzyılın ortasında tutulmuş olup muhtevası muhtelif görevlere yapılan tevcihatla oldukça zengindir. İlmiye, seyfiye ve kalemiye sınıfının üst düzey amirlerinden en alt kademedeki memurlarına kadar birçok görevlinin atamasıyla ilgili kayıtlar defterde mevcuttur. Çalışmamızın giriş bölümünde Divan-ı Hümayun ve kalemleri hakkında bilgi verildikten sonra görevli atamasında yürütülen bürokratik süreç açıklanmıştır. İkinci kısımda defterden elde edilen bulgular analiz edilmiş, son kısımda ise metin transkripsiyonuna yer verilmiştir. İhtiva ettiği bilgilerle yazıldığı yıllarda Osmanlı Devleti’nin idari, iktisadi, askeri ve içtimai hayatının anlaşılmasında önemli bilgiler vermektedir.
Amaç: Bu araştırma T2DM tanısı almış bireylerin sağlıklı beslenmeye ilişkin tutumlarını ve yaşam kalitelerini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Materyal ve Metot: Kesitsel ve tanımlayıcı tipteki araştırmaya Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Mengücek Gazi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dahiliye Polikliniğine başvuran, hekim tarafından T2DM tanısı konulmuş 18 yaş ve üzerindeki 233 birey dâhil edilmiştir. Veriler Şubat–Nisan 2026 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu, SBİTÖ ve DQOL kullanılmış, analizler IBM SPSS 26 programında gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Katılımcıların SBİTÖ toplam puan ortalamasının 3.62±0.48 ile orta-yüksek düzeyde olduğu, DQOL toplam puan ortalamasının ise 3.28±0.52 ile orta düzeyde olduğu belirlenmiştir. Kadın katılımcıların SBİTÖ toplam puanlarının erkek katılımcılara göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu, buna karşılık erkek katılımcıların DQOL toplam puanlarının kadın katılımcılara kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.01). Ayrıca, sağlıklı beslenme tutumu ile yaşam kalitesi arasında pozitif yönde, zayıf düzeyde ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir (r=0.286, p<0.01). Sonuç: Araştırma bulguları, sağlıklı beslenmeye ilişkin tutumun T2DM’li bireylerde yaşam kalitesi ile pozitif yönde ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda, T2DM yönetiminde sağlıklı beslenme tutumunun geliştirilmesi ve yaşam kalitesinin desteklenmesine yönelik, bireysel özellikleri dikkate alan bütüncül yaklaşımların planlanması ve uygulanmasının önemli olduğu düşünülmektedir.
Amaç: Bu araştırma, PKOS tanısı almış kadınlarda sağlıklı beslenme tutumunun yaşam kalitesi üzerindeki etkisini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Materyal ve Metot: Kesitsel ve tanımlayıcı tipteki çalışmaya Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Mengücek Gazi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran, hekim tarafından PKOS tanısı konulmuş 18–49 yaş aralığındaki 268 kadın dahil edilmiştir. Veriler Şubat–Nisan 2026 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak Genel Bilgiler Formu, SBİTÖ ve PCOSQ-50 kullanılmış, analizler IBM SPSS 26 programında gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Sağlıklı beslenme tutumu ile PKOS’a özgü yaşam kalitesi arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu belirlenmiştir (r=0.696; p<0.001). Sağlıklı beslenme tutumunun yaşam kalitesindeki değişimin %48.4’ünü açıkladığı saptanmıştır (β=0.696; R²=0.484; p<0.001). SBİTÖ alt boyutlarından beslenme hakkında bilgi (β=0.367), beslenmeye yönelik duygu (β=0.318) ve olumlu beslenme alışkanlığının (β=0.310) yaşam kalitesi üzerinde pozitif yönde anlamlı etkisinin olduğu (p<0.001); kötü beslenme alışkanlığının ise anlamlı etkisinin olmadığı belirlenmiştir (β=-0.068; p=0.271). Sağlıklı beslenme tutumunun BKİ (β=-0.290; R²=0.084) ve bel çevresi (β=-0.392; R²=0.154) ile negatif yönde ilişkili olduğu saptanmıştır (p<0.001). Sonuç: Sağlıklı beslenme tutumunun PKOS’lu kadınlarda yaşam kalitesi ile ilişkili önemli bir faktör olduğu görülmektedir. Beslenme davranışlarının desteklenmesi ve BKİ ile bel çevresi yönetimini içeren bütüncül yaklaşımların PKOS yönetiminde önemli olduğu düşünülmektedir.
Amaç: Sporcularda zihin gezintisi ile psikolojik esneklik arasındaki ilişkide stresin aracı rolünü ve dolaylı etkinin bilinçli farkındalık ile algılanan sosyal desteğe göre değişimini incelemektir. Materyal ve Metot: Araştırma ilişkisel tarama modelinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu 18 yaş ve üzeri 350 lisanslı sporcu oluşturmaktadır. Veri toplama sürecinde Kişisel Bilgi Formu, Zihin Gezinmesi Ölçeği (MWQ), Sporda Psikolojik Esneklik Ölçeği (SPEÖ), Algılanan Stres Ölçeği (PSS-10), Sporcu Bilinçli Farkındalık Ölçeği ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 25, AMOS 26 ve Hayes (2022) tarafından geliştirilen PROCESS Macro Model 21 kullanılmıştır. Aracılık ve koşullu dolaylı etkiler bootstrap yöntemi ile test edilmiştir. Bulgular: Zihin gezintisinin psikolojik esnekliği negatif, algılanan stresi ise pozitif yönde anlamlı olarak yordadığı belirlenmiştir. Algılanan stresin psikolojik esneklik üzerinde negatif yönde anlamlı bir etkisinin bulunduğu ve zihin gezintisi ile psikolojik esneklik arasındaki ilişkide aracı rol üstlendiği saptanmıştır. Ayrıca sporda bilinçli farkındalığın zihin gezintisi ile algılanan stres arasındaki ilişkiyi, algılanan sosyal desteğin ise algılanan stres ile psikolojik esneklik arasındaki ilişkiyi anlamlı biçimde düzenlediği belirlenmiştir. Sonuç: Bulgular, zihin gezintisinin psikolojik esneklikle doğrudan ve dolaylı ilişkili olduğunu göstermektedir. Algılanan stres açıklayıcı, bilinçli farkındalık ve algılanan sosyal destek ise koruyucu faktörler olarak belirlenmiştir.
Amaç: Bu araştırma, hemşirelerin sağlıkta kalite okuryazarlığı düzeyleri ile sağlıkta kalite algıları arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yürütüldü. Materyal ve Metot: Tanımlayıcı, kesitsel ve ilişki arayıcı türdeki bu araştırma, bir eğitim ve araştırma hastanesinde görev yapan hemşirelerle yürütüldü. Araştırmanın örneklemini, dahil edilme kriterlerini karşılayan ve araştırmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 300 hemşire oluşturdu. Araştırmanın verileri; Kişisel Bilgi Formu, Sağlıkta Kalite Okuryazarlığı Ölçeği ve Sağlık Çalışanları Kalite Algısı Ölçeği kullanılarak, araştırmacı tarafından yüz yüze toplandı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallisve Spearman korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: Hemşirelerin sağlıkta kalite okuryazarlığı toplam puan ortalaması 69,14±16,24; sağlıkta kalite algısı toplam puan ortalaması ise 68,95±14,75 olarak belirlendi. Hemşirelerin sağlıkta kalite okuryazarlığı düzeylerinin eğitim durumu, aynı birimde çalışma yılı, kalite eğitimi alma ve mesleki gelişmeleri takip etme değişkenlerine göre anlamlı farklılık gösterdiği; kalite algısının ise; hemşirelikte çalışma yılı, aynı birimde çalışma yılı, hemşire sayısını yeterli bulma ve servisten memnuniyet durumuna göre anlamlı farklılık gösterdiği saptandı.(p<0.05). Sağlıkta kalite okuryazarlığı ile kalite algısı arasında orta düzeyde, pozitif yönlüistatistiksel olarak anlamlı bir ilişki belirlendi (p<0.01) Sonuç: Araştırma sonucunda hemşirelerin sağlıkta kalite okuryazarlığı düzeylerinin ve sağlıkta kalite algılarının orta düzeyin üzerinde olduğu belirlendi. Sağlıkta kalite okuryazarlığı düzeyi arttıkça hemşirelerin kalite algısının da arttığı saptandı. Bu doğrultuda, hemşirelerin kalite süreçlerine yönelik bilgi ve farkındalıklarını geliştirmeye yönelik sürekli eğitim programlarının düzenlenmesi, personel planlamasının güçlendirilmesi ve çalışma koşullarına ilişkin kurumsal iyileştirmelerin yapılması önerilmektedir.
Stok yönetimi, sağlık hizmetlerinin etkinliği ve sürdürülebilirliği açısından kritik öneme sahiptir. Sağlık kurumlarında yürütülen faaliyetlerin kesintisiz bir şekilde sürdürülebilmesi, stokların etkin bir biçimde yönetilmesine bağlıdır. Stok kontrol faaliyetlerinin etkin bir şekilde yürütülmemesi durumunda, gereğinden fazla stok bulundurulması maliyetleri artırarak sağlık kurumlarının kârlılığını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu tez çalışmasının amacı, malzeme stok yönetiminin değerlendirilmesinde ABC ve VED analiz yöntemlerinin kullanılmasıyla, malzemelerin öncelik sıralamasına göre sınıflandırılandırılmasıdır. Araştırma kapsamında, Gümüşhane ilinde faaliyet gösteren bir ilçe devlet hastanesinde kullanılan 122 kalem malzeme araştırmanın veri setini oluşturmuştur. Çalışmada, verilerin sınıflandırılması ve analiz edilmesinde çok kriterli karar verme tekniklerinden ABC ve VED analizleri kullanılmıştır. ABC analizi, malzemeleri yıllık tüketim değerine göre sınıflandırırken, VED analizi bu malzemelerin kritik önem düzeylerini ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgulara göre, az sayıda malzemenin toplam maliyetin büyük bir kısmını oluşturduğu ve hayati öneme sahip malzemelerin stok yönetiminde öncelikli olarak ele alınması gerektiği belirlenmiştir. Ayrıca, ABC ve VED analizlerinin birlikte kullanılmasıyla oluşturulan ABC-VED matrisi sayesinde, malzemelerin hem maliyet hem de kritik önem düzeylerine göre daha etkin bir şekilde önceliklendirilebildiği görülmüştür. Sonuç olarak, ABC ve VED analiz yöntemlerinin birlikte kullanımı, sağlık kurumlarında stok yönetiminin daha etkin, dengeli ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşturulmasına katkı sağlayabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Bu araştırma, davranışsal finans perspektifinden finansal kaygının finansal kararlar üzerindeki etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmada demografik bilgi formu, Yatırımlarda Davranışsal Finans Eğilimini Ölçme ve Değerlendirme Ölçeği ile Finansal Kaygı Ölçeğinden oluşan anket formu kullanılmıştır. Araştırmanın örneklemini, 2024-2025 eğitim-öğretim yılında Erzincan ilinde MEB’e bağlı ortaöğretim kurumlarında görev yapan 330 öğretmen oluşturmaktadır. Nicel araştırma yöntemine dayalı olarak yürütülen çalışmada verilerin analizinde IBM SPSS Statistics 28.0 paket programı kullanılmıştır. Tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra geçerlilik ve güvenirlik analizleri ile bağımsız örneklem t-testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve Tukey post-hoc testi uygulanmıştır. Araştırma bulguları, finansal kaygının finansal karar alma süreçlerini anlamlı düzeyde etkilediğini ve finansal kaygı düzeyi arttıkça bireylerin daha duygusal, riskten kaçınan ve belirsizlikten daha fazla etkilenen kararlar alma eğiliminde olduklarını göstermektedir. Davranışsal finans eğilimleri kapsamında kayıptan kaçınma ve duygusal tepki boyutlarının öne çıktığı, katılımcıların yatırım kararlarında olası kayıplara karşı duyarlı davrandıkları belirlenmiştir. Ayrıca yaş, eğitim düzeyi ve mesleki deneyim arttıkça daha rasyonel ve bilgi temelli karar verme eğilimlerinin güçlendiği, genç ve daha az deneyimli öğretmenlerde finansal kaygı düzeyinin daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bulgular, öğretmenlerin finansal karar verme süreçlerinin davranışsal finans yaklaşımıyla açıklanabileceğini ortaya koymakta ve alanyazına katkı sağlamaktadır.
This study examines the impact of strategic management practices on organizational performance. Strategic management plays a crucial role in helping organizations achieve sustainable competitive advantage through effective planning, implementation, and evaluation of business strategies. The research investigates the relationship between strategic planning, leadership, innovation, and organizational performance. A quantitative research design is proposed, using questionnaires distributed among employees and managers from selected organizations. The findings are expected to demonstrate that effective strategic management significantly improves productivity, profitability, employee satisfaction, and long-term organizational growth.
Ekonomiler gelişme, büyüme ve kalkınma gibi hedefler belirlemekte ve bu hedefler doğrultusunda yol haritaları izlemektedirler, ancak bunu sağlamak için atılan adımlar olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kaynakların sınırlı oluşunu gözetmeksizin kalkınmaya odaklanılmış ve meydana gelen sonuçların insanlığın yaşamını tehdit edecek boyutlara ulaşmış olması bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Kalkınmanın tek başına yeterli olmayacağının farkına varılması ile birlikte yenilikçi ve çevreye duyarlı çözümlere yönelme süreci başlamış ve sürdürülebilir kalkınma ve yenilenebilir enerji gibi yeni kavramlar doğmuştur. Dünyanın en önemli pazarlarından biri olan Avrupa Birliği'nde klasik enerji kaynakları kullanılmakta ve enerji ihtiyacının büyük bölümü ithalatla karşılanmaktadır. Bu durum döviz kaybı ve dışa bağımlılık gibi olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Bu nedenle Avrupa Birliği son yıllarda yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek amaçlı hedefler belirlemiştir. Yenilenebilir enerji kaynakları arz-talep dengesini sağlayarak üye ülkeleri dışa bağımlılıktan kurtarmakla birlikte, küresel ısınma gibi çevre sorunlarıyla başa çıkmakta da önemli rol üstlenerek sürdürülebilir kalkınma yolunda atılması gereken temel adımlardan biridir. Bu çalışmada Avrupa Birliği'nde yenilenebilir enerji kaynaklarının durumu incelenerek sürdürülebilir kalkınmaya sağladıkları katkı araştırılmıştır.Üç bölümden oluşan çalışmanın ilk bölümünde sürdürülebilir kalkınmanın kavramsal çerçevesi oluşturulmuş, tarihsel gelişimi ve bu alanda geliştirilmiş olan göstergeler incelenmiştir.İkinci bölümde yenilenebilir enerji kaynaklarının genel tanımı yapılmış, küresel çapta mevcut kapasiteleri ve gelişimleri incelenmiştir. Bunun yanı sıra, yenilenebilir enerjinin sürdürülebilir kalkınma ile ilişkisi analiz edilmiştir.Çalışmanın üçüncü bölümünde Avrupa Birliği yenilenebilir enerji kaynakları açısından değerlendirilmiş ve son olarak ta yenilenebilir enerji alanındaki mevcut durum ve potansiyel ile ilgili SWOT analiz yapılmıştır.
Bu çalışma, Alshehri ve Khawagi (2025) tarafından yapılan "Antibiyotik Direncine Yönelik Bilgi ve Tutumlar Ölçeği"ni Türk kültür ve diline kazandırmayı, geçerlik-güvenirlik analizlerini yapmayı hedeflemektedir. Çalışmanın bir diğer odağı ise bu yeni Türkçe form aracılığıyla sağlık bilimleri fakültesindeki öğrencilerin antibiyotik direncine yönelik bilgi ve tutumlarını ölçmek, elde edilen verileri farklı sosyodemografik değişkenler açısından sunmaktadır. Metodolojik ve kesitsel araştırma desenine uygun olarak planlanan çalışmaya, Gümüşhane Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi’nde aktif öğrenim gören 505 lisans öğrencisi dahil edilmiştir. Uyarlama aşamasında sırasıyla dil, kapsam ve yapı geçerliği çalışmaları ile güvenirlik analizleri yapılmıştır. Yapı geçerliğini test etmek amacıyla Doğrulayıcı Faktör Analizinden (DFA) yararlanılırken; iç tutarlılık için Cronbach Alfa ve Bileşik Güvenirlik (CR) katsayıları hesaplanmıştır. Bunların yanında, bilgi testindeki soruların zorluk dereceleri ve ayırt edici nitelikleri de analiz edilmiş; toplanan verilerin çözümlenmesinde tanımlayıcı ve karşılaştırmalı istatistiksel analiz teknikleri kullanılmıştır. Özetle; bu çalışma kapsamında gerçekleştirilen ölçek uyarlama süreci sonucunda, Türkçe’ye uyarlanan ölçeğin geçerlik ve güvenirlik analizleri başarılı bulunmuş, sağlık bilimleri alanındaki öğrenciler üzerinde güvenle kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olduğu belirlenmiştir.. Elde edilen saha verileri, öğrencilerin bu konudaki bilincini artırmak adına müfredattaki akılcı antibiyotik kullanımı ve direnç mekanizmaları eğitimlerinin daha kapsamlı hale getirilmesi gerektiğine işaret etmektedir.
Amaç: Bu araştırma, hemşirelerin sağlıkta kalite okuryazarlığı düzeyleri ile sağlıkta kalite algıları arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yürütüldü. Materyal ve Metot: Tanımlayıcı, kesitsel ve ilişki arayıcı türdeki bu araştırma, bir eğitim ve araştırma hastanesinde görev yapan hemşirelerle yürütüldü. Araştırmanın örneklemini, dahil edilme kriterlerini karşılayan ve araştırmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 300 hemşire oluşturdu. Araştırmanın verileri; Kişisel Bilgi Formu, Sağlıkta Kalite Okuryazarlığı Ölçeği ve Sağlık Çalışanları Kalite Algısı Ölçeği kullanılarak, araştırmacı tarafından yüz yüze toplandı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallisve Spearman korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: Hemşirelerin sağlıkta kalite okuryazarlığı toplam puan ortalaması 69,14±16,24; sağlıkta kalite algısı toplam puan ortalaması ise 68,95±14,75 olarak belirlendi. Hemşirelerin sağlıkta kalite okuryazarlığı düzeylerinin eğitim durumu, aynı birimde çalışma yılı, kalite eğitimi alma ve mesleki gelişmeleri takip etme değişkenlerine göre anlamlı farklılık gösterdiği; kalite algısının ise; hemşirelikte çalışma yılı, aynı birimde çalışma yılı, hemşire sayısını yeterli bulma ve servisten memnuniyet durumuna göre anlamlı farklılık gösterdiği saptandı.(p<0.05). Sağlıkta kalite okuryazarlığı ile kalite algısı arasında orta düzeyde, pozitif yönlüistatistiksel olarak anlamlı bir ilişki belirlendi (p<0.01) Sonuç: Araştırma sonucunda hemşirelerin sağlıkta kalite okuryazarlığı düzeylerinin ve sağlıkta kalite algılarının orta düzeyin üzerinde olduğu belirlendi. Sağlıkta kalite okuryazarlığı düzeyi arttıkça hemşirelerin kalite algısının da arttığı saptandı. Bu doğrultuda, hemşirelerin kalite süreçlerine yönelik bilgi ve farkındalıklarını geliştirmeye yönelik sürekli eğitim programlarının düzenlenmesi, personel planlamasının güçlendirilmesi ve çalışma koşullarına ilişkin kurumsal iyileştirmelerin yapılması önerilmektedir.
Osmanlı Devleti’nin en yüksek yönetim merci olan Divan-ı Hümayun, bürokratik işlemlerini kendisine bağlı kalemler vasıtasıyla icra etmektedir. Ruûs kalemi Divan-ı Hümayunun görevli tevcihatına ilişkin muamelat ile meşgul olmakta, düzenlenen tezkireleri Ruûs defterlerine işleyerek muhafaza etmektedir. Ruûs defterleri yazıldıkları yıllarda, devletin merkez ve merkeze bağlı birimlerinde halihazırdaki görevlere ve görevi tasarrufta bulunan vazifelilere dair kayda değer malumata muhtevidir. Hükümlerdeki özet bilgilerden muayyen bir görev için tevcih gerekçesine, görevlide aranan niteliklere, tavassut eden kişi bilgisine ulaşmak mümkündür. Yerel tarih çalışmaları, önemli kişilerin biyografilerinin oluşturulması ve kurumların kronolojilerinin ortaya konulmasında yine Ruûs defterlerine müracaat edilebilir. Hüküm özetlerinde yer alan, görevi ifa edecek kişiye verilecek günlük ücret bilgisi, Osmanlı maliyesi araştırmalarında kullanılabilir. Osmanlı’nın geniş coğrafyası göz önüne alındığında, birçok ülkenin tarihinin yazılmasında Ruûs defterleri önemli bir arşiv kaynağıdır. İfade edilen hususlar bağlamında, çalışmamızda 1522 Numaralı Ruûs Defteri, mevcut literatüre katkı sağlaması maksadıyla ele alınmıştır. Çalışmamıza konu olan Ruûs defteri, 17. yüzyılın ortasında tutulmuş olup muhtevası muhtelif görevlere yapılan tevcihatla oldukça zengindir. İlmiye, seyfiye ve kalemiye sınıfının üst düzey amirlerinden en alt kademedeki memurlarına kadar birçok görevlinin atamasıyla ilgili kayıtlar defterde mevcuttur. Çalışmamızın giriş bölümünde Divan-ı Hümayun ve kalemleri hakkında bilgi verildikten sonra görevli atamasında yürütülen bürokratik süreç açıklanmıştır. İkinci kısımda defterden elde edilen bulgular analiz edilmiş, son kısımda ise metin transkripsiyonuna yer verilmiştir. İhtiva ettiği bilgilerle yazıldığı yıllarda Osmanlı Devleti’nin idari, iktisadi, askeri ve içtimai hayatının anlaşılmasında önemli bilgiler vermektedir.
Dijital altyapıların hızla büyümesi ve siber saldırıların giderek karmaşıklaşması, ağ tabanlı saldırı tespit sistemlerini modern siber güvenliğin temel bileşenlerinden biri hâline getirmiştir. İmza tabanlı yöntemler yeni tehditlerin tespitinde yetersiz kalabildiğinden, makine öğrenmesi ve derin öğrenme yöntemleri önemli alternatifler sunmaktadır. Bu çalışmada, tek boyutlu evrişimli sinir ağı (CNN) ile hibrit CNN-BiLSTM mimarisinin ikili ve çok sınıflı ağ saldırısı sınıflandırma performansları incelenmiştir. Modeller, CIC-IDS2017 ve UNSW-NB15 veri kümeleri üzerinde tabakalı beş katlı çapraz doğrulama, odak kaybı, QuantileTransformer ile ölçeklendirme ve SMOTE ile aşırı örnekleme içeren ortak bir deneysel düzen kullanılarak değerlendirilmiştir. Ayrıca rastgele orman ve XGBoost, UNSW-NB15 üzerinde klasik karşılaştırma modelleri olarak test edilmiştir. Bulgular, CNN modelinin CIC-IDS2017 ikili sınıflandırma görevinde %99,75 doğruluk ve 0,9999 ROC-AUC değerine ulaştığını göstermiştir. CNN-BiLSTM, UNSW-NB15 ikili sınıflandırma görevinde yanlış negatifleri yaklaşık %36 azaltmış; ancak çıkarım gecikmesi CNN’e göre 4-6 kat artmıştır. Çok sınıflı sınıflandırmada CNN, CIC-IDS2017 üzerinde 0,701 makro F1 skoruyla CNN-BiLSTM’den (0,671) daha yüksek performans göstermiştir. XGBoost ise derin öğrenme modelleriyle benzer F1 skorlarına daha kısa sürede ulaşmıştır. Azınlık saldırı sınıflarının tespiti tüm yapılandırmalarda temel bir güçlük olmayı sürdürmektedir. Sonuçlar, gerçek uygulama kısıtları altında derin öğrenme ve klasik makine öğrenmesi modelleri arasında seçim yapacak araştırmacı ve uygulayıcılar için karşılaştırmalı çıkarımlar sunmaktadır.
Bu çalışma, ham petrol ile kirlenmiş topraklardan petrol parçalayan bakterilerin izolasyonu, moleküler düzeyde karakterizasyonu ve petrol bozunma potansiyellerinin belirlenmesi amacıyla yapılmştır. Toprak örnekleri, Azerbaycan’dan temin edilerek ham petrol ile kontamine edilildikten sonra çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Laboratuvar çalışmalarıyla bakteri izolasyonu prosedürüne uygun çalışmalarla izole edilen bakteriler, morfolojik ve biyokimyasal analizlerin ardından moleküler tanımlama amacıyla DNA izolasyonu ve PCR teknikleri ile incelenmiştir. Ayrıca bakterilerin petrol bozunumu üzerindeki etkileri spektrofotometrik ölçümler ile değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, ekolojik açıdan sürdürülebilir biyoremediasyon yaklaşımlarında bu bakterilerin potansiyelini ortaya koymaktadır. Çalışmalar neticesinde biyoremediasyon potansiyeline sahip 5 bakterinin saf kültürleri elde edilmiştir. Karakterizasyon sonucu ham petrolü parçalayan mikroorganizmaların, pseudomonas neustonica, bacillus licheniformis, corynebacterium stations, sphingobactrrium soli, lysinibacillus fusoformis türlerine ait suşlar olduğu belirlenmiştir. Elde edilen bakteri suşlarının petrol degredasyon etkisini görmek amacıyla GC–MS analizleri yapıldı. Analizler sonucunda örneklerde toplam 10 farklı bileşik elde edilmiştir. Bu bileşikler arasında alifatik alkoller, ketonlar ve kısa zincirli karboksilik asitler yer almaktadır. Elde edilen Kovats indeks değerleri 810-1813 aralığındadır. Bu sonuçların literatürdeki referans değerlerle büyük ölçüde uyumlu olduğu belirlenmiştir. C2–C5 aralığındaki kısa zincirli organik asitlerin mikrobiyal metabolizmaya işaret ettiği anlaşılmıştır. Pseudomonas neustınica bakterisinin 99,79’luk benzerlik oranına göre petrol biyodegradasyonunda daha baskın bir rol oynadığı belirlenmiştir.
Amaç: Bu araştırma, hemşirelik öğrencilerinin basınç ülserlerini önlemeye yönelik bilgi düzeyi, tutumları ve mesleki vicdan algıları arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metot: Tanımlayıcı, kesitsel ve ilişki arayıcı tipteki bu araştırmanın evrenini bir üniversitenin Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü 2., 3. ve 4. sınıfta öğrenim gören 420 öğrenci oluşturmuştur. Araştırmada örneklem seçimine gidilmemiş; 302 öğrenci (evrenin %71.9’u) ile yürütülmüştür. Veriler Kişisel Bilgi Formu, Basınç Ülseri Önlemede Bilgi Değerlendirme Ölçeği (PUPKAI-T), Basınç Ülserlerini Önlemeye Yönelik Tutum Ölçeği (BÜÖYTÖ) ve Vicdan Algısı Ölçeği (VAÖ) kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, t testi, tek yönlü varyans analizi, Kruskal-Wallis analizi ile Pearson ve Spearman korelasyon analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Öğrencilerin %91.4’ü 17-24 yaş grubunda, %72.5’i kadındır. Bilgi ölçeği toplam puan ortalaması 11.14±3.56 (~%42.8) ile yeterlilik için kabul edilen %60 eşiğinin altında; tutum ölçeği toplam puan ortalaması 40.48±4.82 (~%77.8) ile olumlu düzeyde; vicdan algısı ölçeği toplam puan ortalaması ise 62.29±11.95 ile orta düzeyin üzerinde bulunmuştur. Öğrencilerin bilgi düzeyi ile tutumları (r=0.035; p>0.05) ve bilgi düzeyi ile vicdan algıları (r=0.075; p>0.05) arasında anlamlı bir ilişki saptanmazken; tutum ile vicdan algısı arasında pozitif yönde düşük düzeyde anlamlı bir ilişki belirlenmiştir (r=0.189; p<0.01). Sonuç: Hemşirelik öğrencilerinin basınç ülseri önlemeye yönelik bilgi düzeyleri yetersiz, tutumları olumlu ve mesleki vicdan algıları orta düzeyin üzerindedir. Bilgi ile tutum ve vicdan birbirinden bağımsız gelişirken, tutum ile vicdan algısı arasında anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. Bu doğrultuda lisans eğitiminde basınç ülseri önleme içeriğinin güçlendirilmesi ve etik duyarlılığı geliştiren yöntemlerin müfredata eklenmesi önerilmektedir.
İstihdam, ekonomik büyüme ve sosyal refahın temel belirleyicilerinden biridir. Bununla birlikte, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, ekonomik büyümeye odaklanan politikalar iş sağlığı ve güvenliği (İSG) uygulamalarının göz ardı edilmesine yol açabilir. Bu çalışma, 2013–2022 dönemini kapsayan yıllık veriler kullanılarak Visegrad Grubu ülkeleri (Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya ve Slovakya) iş kazaları üzerindeki makroekonomik değişkenlerin etkilerini incelemektedir. İş kazaları bağımlı değişken olarak kullanılırken, kişi başına GSYİH, işsizlik oranı, ticaretin açıklığı ve hukukun üstünlüğü bağımsız değişkenler olarak modele dahil edilmiştir. Analiz için Swamy Rastgele Katsayılar Modeli kullanılmıştır. Bulgular, kişi başına GSYH değişkeninin tüm ülkelerde iş kazalarının azalması üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Bu sonuç, ekonomik büyüme ve refah düzeyindeki artışın iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarını güçlendirdiğini ortaya koymaktadır. İşsizlik oranının Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Slovakya’da iş kazaları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı ve olumsuz bir etkiye sahip olduğu belirlenmiştir. Kurumsal kalitenin göstergesi olan hukukun üstünlüğü değişkeni, Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Slovakya’da iş kazalarının azaltılmasında anlamlı sonuçlar vermiştir. Ticaret açıklığının Çek Cumhuriyeti ve Polonya'da iş kazalarını artırıcı yönde anlamlı bir etkiye sahip olması, artan uluslararası rekabet baskısının üretim yoğunluğunu artırarak iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarını olumsuz etkileyebileceğini göstermektedir. Sonuç olarak, bu çalışmanın bulguları, iş kazalarının yalnızca teknik ve fiziksel risklerden değil, ekonomik ve örgütsel faktörlerden de etkilendiğini göstermektedir. Bu nedenle, iş kazalarını önlemeye yönelik politikaların, ekonomik koşullar ve iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarını bütüncül bir yaklaşımla ele alması önem taşımaktadır.
Toplumsal yaşamı derinden etkileyen afetler, insanlık tarihi boyunca can ve mal kayıplarına yol açmış felaketlerdir. Günümüzde yaşanan nüfus artışı, kentleşme ve küresel iklim değişikliği gibi unsurlar, afetlerin etkilerini daha yıkıcı hale getirmektedir. Bu sebeple insanlara en yakın kurum olarak hizmet sunan belediyeler, yaptıkları çalışmalar ile afetlere dirençli bir yaşam inşa etmek durumundadırlar. Risk analizi yapılmasından, planlama ve koordinasyona kadar afet yönetimiyle ilgili çeşitli görevleri bulunan belediyeler, söz konusu görevleri yerine getirmek üzere stratejik planlarında yürütecekleri çalışmalara yer vermektedirler. Bu çalışmanın amacı, Türkiye’deki belediye stratejik planlarının incelenerek afet risk yönetimine dair durum tespiti yapılması, risk ve zarar azaltma aşamasının öncelikli olmasını engelleyen durumların belirlenmesi ve çözüm önerileri geliştirilmesidir. Amaca uygun olarak öncelikle stratejik plan hazırlamış tüm büyükşehir ve il belediyelerinin stratejik planları doküman incelemesi tekniğiyle değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular doğrultusunda hazırlanan görüşme soruları aracılığıyla belediye personeli ve akademisyenler ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Görüşme verileri bilgisayar destekli veri analizine tabi tutularak üç tema altında bulgular ortaya koyulmuştur. Çalışma neticesinde; belediyelerde risk yönetimi yaklaşımına yönelik bir farkındalığın olduğu, ancak afet risk yönetiminin kendi içindeki dağılımı incelendiğinde, hazırlık faaliyetlerinin risk ve zarar azaltma faaliyetlerinden daha fazla yer aldığı belirlenmiştir. Bu duruma yol açan en önemli engeller arasında uzman personel eksikliği, çalışmaların yüksek maliyeti, siyasi önceliklerin farklılaşması, kurumsal koordinasyon eksiklikleri, belediyelerin kaynak eksiği, mevzuat sorunları ve halkın farkındalığının yetersizliği tespit edilmiştir. Bu nedenleri ortadan kaldırmak için personel ve bütçeyi kapsayan kaynakların güçlendirilmesi, kurumsal kapasitenin geliştirilmesi, mevzuat reformu ve toplumsal farkındalığın artırılması önerileri sunulmaktadır.
Amaç: Bu araştırmanın amacı, hipertansiyon hastalığı olan bireylerde kan basıncı farkındalığı ve içgörü düzeylerinin akılcı ilaç kullanımı üzerindeki etkisini incelemektir. Materyal ve Metot: Tanımlayıcı, kesitsel ve ilişki arayıcı türde planlanan bu araştırmanın evrenini, bir hastanenin dahili ve cerrahi kliniklerinde yatarak tedavi gören hipertansiyon hastaları oluşturdu. Araştırmanın örneklemini ise dahil edilme kriterlerini karşılayan (18 yaş ve üzeri olan, en az 6 aydır hipertansiyon tanısı bulunan, sözel iletişim engeli olmayan, bilişsel problemi bulunmayan, tanılanmış psikiyatrik hastalığı olmayan ve araştırmaya katılmayı kabul eden) toplam 206 hipertansiyon hastası oluşturdu. Araştırma verileri Hasta Tanıtım Formu, Kan Basıncı Farkındalığı ve İçgörü Ölçeği (KFİÖ) ile Akılcı İlaç Kullanımı Ölçeği (AİKÖ) kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemiyle toplandı. Veriler IBM SPSS 27 paket programı kullanılarak tanımlayıcı ve çıkarımsal istatistiksel yöntemlerle değerlendirildi. Bulgular: Araştırmada hastaların KFİÖ puan ortalaması 6.49±1.63, AİKÖ puan ortalaması ise 64.54±8.93 olarak belirlenmiştir. KFİÖ düzeyi; çalışma durumu, meslek, ek hastalık varlığı, hipertansiyon ilaçlarını düzenli kullanma, kullanılan hipertansiyon ilacı sayısı ve evde kan basıncı ölçüm sıklığına göre anlamlı farklılık göstermiştir (p<0.05). AİKÖ puanlarının ise çalışan, eğitim düzeyi yüksek, hipertansiyon ilaçlarını düzenli kullanan, düzenli kan basıncı ölçümü yapan, doktor kontrolüne düzenli giden, hastalığa ve ilaç tedavisine yönelik eğitim alan bireylerde anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). KFİÖ ile AİKÖ arasında negatif yönlü anlamlı ilişki olduğu ve KFİÖ’nün AİKÖ’deki değişimin %4.2’sini açıkladığı belirlenmiştir. Sonuç: Bu araştırmada hipertansiyon hastalarının kan basıncı farkındalığı-içgörü ve akılcı ilaç kullanımı düzeylerinin orta düzeyin üzerinde olduğu; ancak kan basıncı farkındalığı-içgörü düzeyi arttıkça akılcı ilaç kullanımının azaldığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu doğrultuda, hipertansiyon hastalarında kan basıncı farkındalığı ve içgörü düzeyini doğru ilaç kullanımı davranışıyla ilişkilendiren eğitim ve danışmanlık girişimlerinin planlanması önerilmektedir.
Çalışmamız yatırım programlarının izahı, çeşitlerinin irdelenmesi ülkemizdeki uygulamanın incelenmesi ve diğer ülkelerdeki uygulamalarla karşılaştırılması suretiyle geliştirmeye yönelik çeşitli öneriler sunulmak üzere teşkil edilmiştir. Bu konu yatırım programlarına ilişkin olarak ülkemiz ve dahi uluslararası kamuoyunda yükselen tartışmalar ve bir fikir birliği oluşamaması sebebiyle seçilmiştir. Aleyhte görüş sunan yazarların kaygılarını giderebilmek adına orta yol çözümleri sunulmasının yanı sıra ülkemiz mevzuatı için de geliştirme önerileri mevcuttur. Çalışma hazırlanırken konuya ilişkin sistematik eserler taranmış, yerli ve yabancı makalelere yer verilmiştir. Bunlara ek olarak yazılı ve görüntülü çeşitli internet kaynaklarına başvurularak oldukça objektif ve açıklayıcı bir çerçeve çizilmeye çalışılmıştır. Bu gelişmeler neticesinde çalışmamızda temel olarak yatırım programları sektöründen kaçınmanın artık ülkeler açısından bir kardan mahrum kalmak anlamına geleceği sonucuna varılmıştır. Ülkemizin yatırım programının geliştirilebilmesi için sunulan gayrimenkul sertifikasıyla satış yoluyla da vatandaşlık kazandırılması ve şehir kontenjanı projeleri ülkemizin hem bu sektörde daha rekabetçi biçimde yer almasını sağlayacak hem de programın dezavantajlarını bertaraf etmeye yönelik faydalar sağlayacaktır. Bunlara ek olarak Portekiz örneğindeki kültür sanat yatırımları ve nüfus yoğunluğu düşük bölgelerin canlandırılmasına yönelik uygulamalar da ülkemizde uygulanmaya oldukça elverişli görülmüştür.
Bu araştırmanın amacı, çalışanların iş sağlığı okuryazarlık düzeylerini belirlemek ve bu düzeylerin demografik değişkenler ile bazı bireysel ve örgütsel faktörlere göre farklılaşıp farklılaşmadığını incelemektir. Çalışma nicel araştırma yöntemiyle yürütülmüş, veriler anket tekniği ile toplanmıştır. Araştırmada İş Sağlığı Okuryazarlığı Ölçeği kullanılmış ve ölçeğin Bilgi/Beceri ile İstek/Sorumluluk boyutları birlikte değerlendirilmiştir. Araştırma 593 katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel analiz yöntemleri ile değerlendirilmiştir. Bulgular, iş sağlığı uygulamalarının etkin olduğu çalışma ortamlarında ve iş sağlığı kurallarını uygulayan bir yöneticinin bulunduğu durumlarda çalışanların iş sağlığı okuryazarlık düzeylerinin anlamlı biçimde daha yüksek olduğunu göstermiştir. Ayrıca düzenli sağlık taramasına katılan ve okuma alışkanlığı bulunan bireylerin okuryazarlık düzeylerinin daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Buna karşılık bazı demografik değişkenler ve çalışma birimine ilişkin özellikler açısından anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Sonuç olarak, hem bireysel farkındalık düzeyi hem de iş yerindeki iş sağlığına yönelik uygulamaların, çalışanların iş sağlığı okuryazarlık düzeyini etkileyen önemli unsurlar olduğu ortaya konmuştur.
Bu araştırmanın amacı, futbolcuların kişilik özellikleri ile sporda saldırganlık ve öfke düzeyleri arasındaki ilişkinin çeşitli demografik değişkenler açısından incelenmesidir. Araştırma nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama modeli kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu 2024–2025 futbol sezonunda aktif olarak futbol oynayan toplam 718 futbolcu oluşturmaktadır. Katılımcıların 642’si erkek, 76’sı kadın sporculardan oluşmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu, Beş Faktör Kişilik Ölçeği ve Sporda Saldırganlık ve Öfke Ölçeği kullanılmıştır. Veriler Google Formlar aracılığıyla çevrim içi ortamda toplanmıştır. Araştırma verilerinin analizinde frekans, yüzde, aritmetik ortalama, standart sapma, bağımsız örneklemler t-testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), korelasyon ve regresyon analizlerinden yararlanılmıştır. Araştırma sonucunda futbolcuların kişilik özellikleri ile saldırganlık ve öfke düzeyleri arasında anlamlı ilişkiler olduğu belirlenmiştir. Özellikle Nörotiklik kişilik özelliği ile saldırganlık ve öfke düzeyleri arasında pozitif yönlü ilişki bulunurken, yumuşak başlılık ve öz denetimlilik özellikleri ile saldırganlık ve öfke düzeyleri arasında negatif yönlü ilişkiler tespit edilmiştir. Ayrıca yaş, spor yapma yılı ve eğitim düzeyi gibi bazı demografik değişkenlerin futbolcuların saldırganlık ve öfke düzeyleri üzerinde anlamlı farklılık oluşturduğu belirlenmiştir. Elde edilen bulgular doğrultusunda kişilik özelliklerinin sporcuların saldırganlık ve öfke davranışları üzerinde önemli bir belirleyici olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Endüstriyel üretim süreçlerinde akıllı sistemlerindeki ürünün yüzey arızalarının erkenden teşhis edilmesi, kalite kontrol süreçleri otomasyonu, maliyetlerin azaltılması ve kalite standartlarının korunması açısından kritiktir. Akıllı üretim sistemlerinde çoklu hata teşhisi ile birbirinden farklı türdeki arızaların saptanması sağlanmaktadır. Endüstri 4.0 ile üretim hatlarında veri miktarının artması sonucunda, klasik makine öğrenmesi yaklaşımları ile arızanın teşhis edilmesi yetersiz olması sonucunu doğurmuştur. Bu durumda, daha gelişmiş analiz yöntemlerine ihtiyaç artmıştır. Bu kapsamda bu tezde, hibrit derin öğrenme mimarileri ile farklı türdeki arızalı veri örneklerinin sınıflandırılması yüksek doğruluklarla sağlanmıştır. Bu tezde, metal ve kumaş yüzeylerde meydana gelen çoklu kusurların belirlenmesi için hibrit derin öğrenme yaklaşımları incelenmiştir. Önerilen yöntemde, farklı derin öğrenme mimarileri birlikte kullanılarak hem nesne tespiti hem de segmentasyon işlemleri gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada, arızalı görüntülerden elde edilen özellikler konvolüsyonel sinir ağları ile çıkarılmış, ardından bu özellikler farklı sınıflandırıcılar ile analiz edilmiştir. Sınıflandırma aşamasında kullanılan derin mimariler Vision Transformer (ViT) ve dikkat tabanlı derin sinir ağları gibi yenilikçi yaklaşımlardır. Gerçekleştirilen deneysel çalışmalar sonucunda görülmüştür ki önerilen yöntem farklı tipteki arızaları yüksek performans elde edilmiştir. Bu çalışma, akıllı üretim sistemlerinde kalite kontrol süreçlerinin iyileştirilmesine katkı sağlamaktadır.