
9
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Farelerde in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferinin fötal trakeya dokusunda bazal hücrelerin sayısı üzerine etkisi
İnsan hekimliğinde çiftlerin bir yıl boyunca düzenli olarak ve korunmaksızın cinsel ilişkiye girmelerine karşın çocuk sahibi olamamaları olarak tanımlanan infertilite, tüm dünya genelinde toplumun %7'sini etkileyen önemli bir sağlık sorunudur. Günümüzde, infertilite tedavisinde başta in vitro fertilizasyon (tüp bebek), in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferi olmak üzere çeşitli üremeye yardımcı tedavi (ÜYTE) yöntemleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalar, infertilite tedavisi sonucunda dünyaya gelen bebeklerin normal bebeklere oranla enfeksiyonlara ve astım gibi alerjik solunum yolu hastalıklarına daha duyarlı olduklarını göstermektedir. Buna karşın, optimum olmayan koşullarda gerçekleştirilen in vitro embriyo kültürünün fötal trakeya dokusunda bazal hücrelerin sayısı üzerine her hangi bir etkisinin olup olmadığı bilinmemektedir. Trakeyadan başlayarak akciğerlere kadar uzanan solunum yollarının yüzeyini örten epitel dokusu, sürekli olarak kendini yenilemektedir. Solunum sisteminin trakeyadan başlayarak bronşiyollere kadar uzanan kısmında bazal membran ile sıkı bir bağlantı içerisinde olan ve transkripsiyon faktörü transformasyon-ilişkili protein 63 (TRP63)'ü, sitokeratin 5 ve 14 (KRT 5 ve KRT 14) faktörlerini eksprese etmeleri ile karakterize olan bazal hücreler, bu yenilenme sürecinde rol oynayan en önemli hücre popülasyonunun oluşturmaktadırlar. Bir kök hücre olarak işlev görerek kendilerini yenileme (self-renewal) yeteneğine sahip olan bazal hücreler bu işlevlerini, gerektiğinde Clara hücrelerine ve silli epitel hücrelere farklılaşabilme yetenekleri sayesinde gerçekleştirmektedirler. Sunulan tez çalışmasının amacı, fizyolojik olmayan atmosferik oksijen konsantrasyonunda gerçekleştirilen in vitro fare embriyo kültürü ve embriyo transferinin fötal trakeya dokusunda bazal hücrelerin sayısı üzerine herhangi bir etkisinin olup olmadığını test etmektir. Sunulan tez çalışmasında, bir adet kontrol grubu ve bir adet deney grubu olmak üzere toplam iki grup bulunmaktadır. Kontrol grubu, süperovulasyonu sağlamak amacıyla in vitro fertilizasyon çalışmalarında rutin olarak kullanılan PMSG ve hCG uygulaması yapılmamış olan 8-12 haftalık dişilerin, aynı yaştaki erkeklerle çiftleştirilmelerinden elde edilmiş olan fötuslardan oluşturulmuştur. Deney grubu ise, süperovulasyon uygulanan dişilerden hCG uygulamasından 22 saat sonra oviduktun ampulla kısmından toplanan döllenmiş yumurta hücrelerinin (zigot) atmosferik oksijen konsantrasyonunda 95 saat süreyle büyütülmesiyle elde edilen, dolayısıyla in vitro ortamda gelişen, blastosist aşamasındaki embriyoların yalancı gebe dişilere transferiyle elde edilmiş olan fötuslardan oluşturulmuştur. Embriyo transferi yapılan Deney grubunda, embriyo gelişim oranları belirlenmiştir. Deney grubunu oluşturmak amacıyla, toplam 30 adet blastosist aşamasında bulunan embriyo, üç adet yalancı gebe dişiye transfer edilmiştir. Her iki grupta da, gebeliğin 18. gününde (18.5 d.p.c) servikal dislokasyonla ötenazi edilerek, gebe dişilerden izole edilen fötuslar uzaklaştırılarak, canlı ağırlıkları belirlenmiş ve bireysel olarak trakeya doku örnekleri alınmıştır. Her bir fötusa ait trakeya dokusunda, dokunun genel histolojik görünümünü belirlemek amacıyla üçlü boyama yöntemi uygulanmıştır. Dokuda bulunan bazal hücrelerin sayılarını, belirlemek amacıyla immunoflöresan ve immunohistokimya yöntemleri kullanılmıştır. İmmunohistokimya yöntemi uygulanan kesitlerde ayrıca epitel kalınlıkları ve lümen yüzey alanları da belirlenmiştir. Sunulan tez çalışmasından elde edilen bulgular, in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferi ile elde edilen ve Deney grubunu oluşturan fötuslarda canlı ağırlığın önemli ölçüde azaldığını göstermektedir. Kontrol grubuna ait fötuslarda lumen yüzey alanının Deney grubuna ait fötuslardan önemli ölçüde yüksek olduğu, epitelyum kalınlığında ise iki grup arasında bir fark olmadığı belirlenmiştir. Fötal canlı ağırlığın yanısıra, in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferine bağlı olarak trakeya dokusunda bazal hücre popülasyonunun da etkilendiği belirlenmiştir. Kontrol grubu ile kıyaslandığında, düşük canlı ağırlığa sahip olan Deney grubunda bazal hücre sayısının önemli ölçüde artmış olması sunulan tez çalışmasından elde edilen en ilginç veri setlerinden birisini oluşturmaktadır. Elde edilen veriler, bu durumun vücut ağırlığı ve lümen yüzey alanından bağımsız olarak ortaya çıktığını göstermektedir. Elde edilen bulgular doğrultusunda, Deney ve Kontrol grupları arasında bazal hücre sayıları açısından gözlemlenen farklılığın hücre proliferasyonu ve/veya apoptosis ya da bazal hücrelerin silli hücreler ile sekretorik hücrelere farklılaşması ile ilişkili olup olmadığının test edilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Fötal trakeya, bazal hücre, p63, in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferi
Investigation of the distribution of MHC II molecules and TLR4 in spleen of broiler chicks
The purpose of the present study was to investigate histological development and distribution of TLR4 and MHC II molecules in the spleen of control and LPS stimulated groups within the first two weeks of life. A total of 225 Ross-308 commercial broiler chicks were used. The chicks were divided into 5 main groups (age: 1, 4, 7, 10 and 14 days), each group had 45 chicks. Each main group was divided into three subgroups which included control (conventional), PBS and LPS-injected groups. Antigenic stimulation was carried out through intra-abdominal (i.a.) administration of LPS at a dosage of 1mg/kg. Tissue samples in the subgroups were collected separately at 1, 3, 6, 12, and 24h after LPS or PBS injection. At the same time, tissue samples were obtained from three animals in the control group. Tissue sections were stained using triple staining, Gordon and Sweet's silver staining. Furthermore, orcein–giemsa methods as well as immunohistochemistry were performed to determine the expression of TLR4 and MHC II molecules. Histological development of the spleen was recorded between one and 14 days. Granulopoesis was observed in the chicks until the age of 4 days. Between 1-14 days of age, a diffused expression of TLR4 was found in the tissue but generally in red pulp, some cells showed strong expression. Whereas, some cells showed intense TLR4 expression in PEL and GC, at the age of 4th and 7th day, respectively. Variations in the statistical evaluation were found in diffused granular expression of TLR4 density on different days. The number of dense positive cells was increased again by antigenic stimulation in 14 days old chicks. Besides the non-specific defense cells, TLR4 expression was also observed in endothelial and smooth muscle cells. MHC II molecules were diffusely observed at SCL, PAL, PEL, PVL, GC and red pulp from post-hatch day one onwards. It was noticed that the control group had lesser expression of TLR4 as compared to other groups on daily basis. Moreover, it increased after LPS stimulation at one and 14 days of age. It is suggested that spleen has nonspecific defense processes from post-hatch day one onwards. Functional splenic development is completed histologically at 14 days of age. It is suggested that TLR4 and MHC II positivity must be examined in the spleen on the basis of cell types with further research.
Mantı kıymasındaki doku tiplerinin histolojik olarak belirlenmesi
Ülkemizde endüstrinin gelişmesi ile birlikte gıda üretim alanları da arttı. Gıda üretiminde önemli yer tutan mantı tüketimi de endüstri ile paralel olarak artış sağladı. Üretim devamında, saklama süresini artırmak ürün kalitesini ve lezzetini korumak için farklı prosesler uygulanmaktadır. Satışa sunulan mantılar; dondurulmuş mantı ve fırınlanmış mantı şeklinde reyonlarda gözlenmektedir. Üreticiler karlılığı artırmak için mantı kıymasında Türk Gıda Kodeksine uygun olmayan doku ve organlar karıştırabilmekte;, ürünü ucuza mal etmek için yapılan bu işlem tüketiciyi yanıltmakta, fiyatların düşürülüp, sağlıklı ürün karşısında haksız rekabet ortamının yaratılmasına neden olmaktadır. Ayrıca bu durum halk sağlığını ciddi anlamda tehdit etmekte ve gıda güvenliğinin çiğnenmesine neden olmaktadır. Et ve et ürünlerinde yapılan hilelerin tespit edilmesi amacıyla çeşitli histolojik muayeneler en sık başvurulan yöntemlerdendir. "Mantı Kıymasındaki Doku Tiplerinin Histolojik Yöntemlerle Belirlenmesi" adlı çalışmamızda deneysel olarak mantı kıymasına katılan organların farklı prosesler sonrasında yapılan histolojik incelemelerde mikroskobik yapılarını incelemek; dondurma ve fırınlama işlemlerinin mantı kıymasında kas doku üzerine etkilerini gözlemleyerek litaratüre katkı sağlamak amaçlanmıştır
Amniotik membran kaynaklı kök hücreleri üzerine trombositten zengin plazmanın etkisi
Kök hücreler gelişen teknoloji ile birlikte biyomedikal alanında oldukça önemli bir tedavi aracı haline gelmiştir. Amniotik membran, kök hücre kaynakları arasında daha az immunojenite ve multipotentten daha yüksek potansiyelleri ile önemli bir kaynaktır. Bu çalışmada atların amniotik membranından elde edilen kök hücreler izole edilerek, kültüre edildi ve onuncu pasaja kadar çoğaltıldı. Bununla beraber hücreler üzerinde adipojenik, osteojenik, kondrojenik farklılaştırmalar ve nörosfer oluşumu çalışmaları yapıldı. İki katına çıkma süresi analizi ile üçüncü pasaj ile altıncı pasaj arasında hücre çoğalmalarının daha güçlü olduğu ve dördüncü pasajda hem epitel (AEH) hem de mezenkimal hücrelerde (AMH) çoğalmanın en yüksek olduğu belirlendi. Büyüme eğrisi analizinde AEH ve AMH'lerde beşinci pasajın en iyi büyüme kinetiği özelliğini sergilediği görüldü. At kanından yüksek konsantrasyonda (717.17±43.34×109 /L) tombosit içeren PRP hazırlanışı için çift santrüfüjlü bir teknik geliştirildi. Çalışmada, taze ve inaktif (PRP-1), taze ve CaCl2 ile aktive edilen (PRP-2), CaCl2 ile aktive edildikten sonra dondurulan (PRP-3) ve dondurma çözdürme işlemi ile aktive edilen (PRP-4) dört grup PRP kullanıldı. Çalışmada PRP grupları arasında belirgin bir fark olmaksızın yüksek konsant- rasyonda Epidermal büyüme faktörü (EGF) gözlendi. PRP-4 grubunda en yüksek konsantrasyonda PDGF saptandı. MTT analizi ile hem AEH hem de AMH'de dondurma çözdürme ile aktive edilen PRP'nin (PRP-4) daha iyi çoğalma sağladığı ortaya kondu. Canlı hücre sayımı da dondurma çözdürme ile aktive edilen PRP'nin daha iyi hücre proliferasyonunu sağladığını gösterdi. Farklı dozlardaki PRP kullanımlarında %5 PRP konsantrasyonunun hem AEC hem de AMC'lerde bütün analizlerde hücre çoğalmasını arttırdığı belirlendi. %10 ve %15 PRP konsantrasyonları ile de yakın sonuçlar elde edildi. Farklılaştırma çalışmalarında iki tip hücre de başarı ile osteojenik, adipojenik ve kondrojenik hücrelere farklılaştırıldı; bu farklılaşmalar alizarin red boyaması, oil red O boyaması ve alsian mavisi boyaması ile gösterildi. Nörosfer oluşumunda iki tip hücrenin de küre benzeri, üç boyutlu sinir doku progenitör hücreleri oluşturabilme yeteneğinde olduğu gözlendi. PCR analizinde pluripotent hücre belirteçleri olan SOX2 ve OCT4'te oldukça güçlü ekspresyon gözlendi. Hem AMH hem de AEH'lerde P0, P3, P5 ve P7'de multipotent kök hücre belirteçleri CD14, CD44, CD73, CD90 ve CD105 ekspresyonları iyi seviyede gözlendi. Hemotopoetik hücre belirteci CD45 iki tip hücre için de negatif bulundu. Ayrıca MHC-II belirteci (CD74) de her iki hücre tipinde negatifdi. Bu sonuçlar, hem pluriopotent hem de multipotent kök hücre karakterizasyonu gösteren amnion membranından elde edilen kök hücrelerinin, allojenik uygulamalar için kullanılabilecek önemli bir kök hücre kaynağı olduklarını göstermektedir. Anahtar kelimeler: Amniotik Membran Kaynaklı Kök Hücre, PRP, PDGF, EGF, At
TGFβ-3/IGF-1 ilave edilmiş kondrosit kaynaklı koşullandırılmış medyumun amniyotik sıvı kaynaklı hücrelerde kondrogenezis üzerine etkileri
Kıkırdak parakrin faaliyeti ile bilinen bir dokudur ve kondrositlerin salgıladığı, başta TGF-β3 ve IGF-1 olmak üzere birçok humoral faktörün kondrojenik farklılaşmada rol aldığı düşünülmektedir. Kondrogenezis SOX9, COL2A1, TGF-β3 ve ACAN gibi bazı belirteçlerin ifadesi ile karakteize edilebilmektedir. Her ne kadar kök hücrelerin kondrojenik farklılaştırması için birçok protokol var olsa da, bu yöntemler doğal intrinsik mekanizmayı yeteri kadar taklit edememekte ve başarılı bir kıkırdak rejenerasyonunu sağlayamamaktadır. Kök hücrelerin kondrojenik farklılaşmasında doğal mekanizmayı daha iyi taklit edebilmek için koşullandırılmış medyumun hem tek başına hem de TGF-β3 ve/veya IGF-1 ile birlikte kullanımın kondrogenezise etkisini görmeyi ayrıca, koşullandırılmış medyuma standart kondrojenik indüksiyon medyumu ilavesinin kondrogenezis potansiyeli üzerine etkisini göstermeyi amaçladık. Bu amaç doğrultusunda çalışmada rat amniyotik sıvı kaynaklı kök hücreler ve rat kondrositleri izole edildi. İzole edilen hücrelerin Real-Time PCR ve immunfloresan yöntemleri ile karakterizasyonları yapıldı. Karakterizasyon çalışmalarından sonra kondrositlerden, koşullandırılmış medyum elde edildi ve rat amniyotik sıvı kaynaklı kök hücreler aljinat boncuklar içerisinde TGF-β3, IGF-1, koşullandırılmış medyum ve indüksiyon medyumu kullanılarak kıkırdak hücrelerine farklılaştırıldı. Farklılaştırma çalışmalarının sonuçları Real-Time PCR, immunfloresan ve immunohistokimyasal boyama yöntemleri ile desteklendi. Çalışmada koşullandırılmış medyumun, hem tek başına hem de IGF-1 ve/veya TGF-β3 ilavesi ile kondrojenik farklılaşmayı başarılı bir şekilde indüklediği görüldü. Ancak, koşullandırılmış medyum ve kondrojenik indüksiyon medyumunun birlikte kullanımının COL-II, ACAN ve SOX9 ifadesi bakımından en iyi sonuçları verdiği görüldü. Sonuç olarak kondrojenik farklılaşma için standart indüksiyon medyumunda bulunan maddelerin, koşullandırılmış medyumda bulunan humoral faktörlerin etkisi ile daha iyi bir farklılaşma elde edildiği düşünülmektedir. Ancak koşullandırılmış medyum içerisindeki maddelerin ve miktarlarının belirlenmesi koşullandırılmış medyumun kondrojenik farklılaşma üzerine etki mekanizmasının daha iyi anlaşılabilmesi için önemlidir. Bunun yanı sıra çalışmadan elde edilen sonuçlar yapılacak in vivo çalışmalarla test edilmelidir.
Sığırlarda sinoviyal sıvı kaynaklı mezenkimal kök hücrelerinin kondrojenik farklılaşmasında potansiyel adaylar olarak BMP-9 ve TGF-ß3
Sinoviyal sıvı mezenkimal kök hücreler invaziv olmayan yöntemlerle kolay bir şekilde elde edilebilmektedir. Kondrojenik farklılaşma kapasitelerinin yüksek olması sebebiyle hem tedavi amaçlı olarak hem de araştırmalarda sıklıkla kullanılmaktadır. Eklem hastalıkları ile ilgili çalışmalarda eklem kıkırdağının doğal yapısının taklit edilebilmesi çalışmadan verimli bir sonuç elde etmek için önemlidir. Çalışmamızda transwell kültürde eklemin doğal yapısını taklit edebilmek amacıyla üst tabakada kondrositler ve plaka tabanında sinoviyal sıvı mezenkimal kök hücreler yer aldı. Kıkırdağın parakrin salgısı sayesinde mezenkimal kök hücrelerin kondrojenik farklılaşmasını artıracağı düşünüldü. Bu kültür sisteminde kondrojenik farklılaşma medyumuna ilave edilen TGF-ß3 ve BMP-9 ile kültürlenerek kök hücrelerin kondrogenezisinin daha da artırılması amaçlandı. İzole edilen sığır sinoviyal sıvı mezenkimal kök hücrelerin izolasyonu ve karakterizasyon çalışmaları gerçekleştirildi. Bu doğrultuda hücrelerin farklılaşma potansiyelleri ve real-time PCR analizleri yapıldı. Aynı zamanda transwell kültürde kondrojenik farklılaşma medyumuyla yapılan 21 günlük uygulamadan sonra real-time PCR'da COL2A1, ACAN, SOX9 ve COL10A1 gen ifadelerine bakıldı. Ayrıca immunfloresan ve histolojik boyamalarla farklılaşma potansiyelleri doğrulandı. Sonuç olarak transwell kültürde biraraya getirilen kıkırdak ve sinoviyal sıvı mezenkimal kök hücrelerinin kondrojenik farklılaşmayı başarılı bir şekilde artırdığı görüldü. Aynı zamanda kondrojenik farklılaşma medyumuna ilave edilen TGF-ß3 ve BMP-9'un farklılaşmayı daha da artırdığı tespit edildi. Ancak, TGF-ß3 ve BMP-9'un farklı dozlarının biraraya getirilerek ya da tek başlarına kullanılarak etkilerinin tespit edilmesi kondrojenik farklılaşma mekanizmasının daha iyi anlaşılabilmesi açısından önemlidir. Ayrıca farklı zaman dilimlerinin çalışmaya eklenmesi ve in vivo olarak test edilmesi çalışmanın önemini daha da artıracaktır.
Östrojen hormonunun ovariektomize ratların kolonunda leptin reseptörü üzerine etkisi
Leptin hormonu kolon fonksiyonlarının düzenlenmesinde önemli rol oynar. Ovaryum steroid hormonlarının seviyelerindeki azalmaya bağlı olarak bağırsak kanalı ile ilgili bazı rahatsızlıkların meydana geldiği bilinmektedir. Çalışmamızda ovariektomi ve östrojenin kolonda lokalize olan leptin reseptörlerine olan etkisi belirlenerek, meydana gelebilecek rahatsızlıkların patogenezisinde, leptinin ve reseptörünün rolünün saptanması amaçlanmıştır.Ovariektomize ratlarda östrojenin süreye bağlı etkisini görebilmek için her biri altı hayvandan oluşan üç kontrol (K18, K90, K162), üç östrojen (Ö18, Ö90, Ö162) grubu olmak üzere toplam altı grup oluşturuldu. Kontrol grubundaki ratlara 0,2 ml susam yağı, östrojen grubundakilere ise 25 ? g 17 ß-östrodiol uygulandı. Ratlar 18., 90, ve 162. saatlerde servikal dislokasyon yöntemiyle öldürüldü. Kolon örnekleri alınarak immunohistokimyasal boyama yöntemi ile boyandı.Leptin reseptör ekspresyonu, kolon kript epiteli ve pleksüs miyenterikuslarda sitoplazmik olarak belirlendi. Östrojen hormonunun 18. saatte pleksüs miyenterikuslarda (p<0.01), 90. saatte kript epitelleri (p<0.05) ile pleksüs miyenterikuslarında (p<0.01), 162. saatte kript epitellerinde (p<0.01) leptin reseptör ekspresyonunu arttırdığı gözlendi.Sonuç olarak; östrojen eksikliğine bağlı olarak gözlenen, konstipasyon, inflamatuar bağırsak hastalığı gibi rahatsızlıkların patogenezisinde, leptin reseptörlerinin rolü olabileceği düşünülmektedir.
Ratlarda diklofenak sodyum maruziyetinin kalp dokusu üzerindeki etkilerine karşı gum arabic'in muhtemel koruyucu rolü
Diclofenac sodium (DS) is a non-steroidal anti-inflammatory drug most widely prescribed. DS acts as an antipyretic, analgesic, anti-inflammatory, and anti-coagulant. It causes serious cardiovascular events. Gum Arabic (GA) is an exudate of the Acacia Senegal tree. GA has positive treatments for several degenerative diseases. The aim of this study is to investigate the effect of GA on the healing of heart tissue damage caused by DS exposure in rat model using stereological techniques. 40 Wistar albino male rats were divided into four groups as follows: The Control group (n=10) was assigned as a control group. However, this group received no treatment. DS group (n=10); was treated by DS with a dose of 3.6 mg/kg/day orally for 15 days. GA group (n=10); was treated by GA only with a dose of 7.5 g/kg/day orally by oral gavage for 15 days. GA+DS group (n=10); was treated by DS and GA with a dose of 3.6 mg/kg/day, 7.5 g/kg/day respectively, orally for 15 days. In this study, possible healing effects of GA against the degenerative effect of DS were examined by histological and stereological methods. The physical dissector methods were performed to investigate the difference in counts of the cardiomyocytes of the left ventricles of each animal among all groups. The study found that DS has no harmful effects on the left ventricles' structure and function when administered by oral gavage. Biochemical investigations showed no change in antioxidant levels between the groups. There is no significant difference between groups in terms of cardiomyocyte counting. However, our qualitative analysis showed a toxic effect of DS on the heart tissue cells. It can be concluded that despite some minor changes that were observed between the groups, they have not reached statistical levels, and they likely tend to be due to the toxic effects of DS. Regarding the beneficial effect of GA, we can conclude that there are no significant differences between the groups. Keywords: Gum Arabic, Diclofenac, NSAID, Heart tissue, Stereology
Investigation of the distribution of MHC II molecules and TLR4 in spleen of broiler chicks
The purpose of the present study was to investigate histological development and distribution of TLR4 and MHC II molecules in the spleen of control and LPS stimulated groups within the first two weeks of life. A total of 225 Ross-308 commercial broiler chicks were used. The chicks were divided into 5 main groups (age: 1, 4, 7, 10 and 14 days), each group had 45 chicks. Each main group was divided into three subgroups which included control (conventional), PBS and LPS-injected groups. Antigenic stimulation was carried out through intra-abdominal (i.a.) administration of LPS at a dosage of 1mg/kg. Tissue samples in the subgroups were collected separately at 1, 3, 6, 12, and 24h after LPS or PBS injection. At the same time, tissue samples were obtained from three animals in the control group. Tissue sections were stained using triple staining, Gordon and Sweet's silver staining. Furthermore, orcein–giemsa methods as well as immunohistochemistry were performed to determine the expression of TLR4 and MHC II molecules. Histological development of the spleen was recorded between one and 14 days. Granulopoesis was observed in the chicks until the age of 4 days. Between 1-14 days of age, a diffused expression of TLR4 was found in the tissue but generally in red pulp, some cells showed strong expression. Whereas, some cells showed intense TLR4 expression in PEL and GC, at the age of 4th and 7th day, respectively. Variations in the statistical evaluation were found in diffused granular expression of TLR4 density on different days. The number of dense positive cells was increased again by antigenic stimulation in 14 days old chicks. Besides the non-specific defense cells, TLR4 expression was also observed in endothelial and smooth muscle cells. MHC II molecules were diffusely observed at SCL, PAL, PEL, PVL, GC and red pulp from post-hatch day one onwards. It was noticed that the control group had lesser expression of TLR4 as compared to other groups on daily basis. Moreover, it increased after LPS stimulation at one and 14 days of age. It is suggested that spleen has nonspecific defense processes from post-hatch day one onwards. Functional splenic development is completed histologically at 14 days of age. It is suggested that TLR4 and MHC II positivity must be examined in the spleen on the basis of cell types with further research.