
72
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Televizyon reklamlarının içerik analizi: Çocuk sağlığı ve gelişimi
Günümüz iletişim ortamları içinde çocukların en çok karşılaştıkları iletişim metinleri arasında reklamların yer aldığı söylenebilir. Bunun temel nedeni, günümüzde çocuk nüfusunun kazanmakta olduğu önemdir.Reklamlar satışları artırma ve hedef kitlenin firma ve ürünleri lehine olumlu davranışta bulunması amacı ile yapılır. Bununla beraber reklamlar hazırlanırken bazı ilkeleri de göz önünde tutmak gerekir. Özellikle çocuklara yönelik yapılan reklamlardan çocukların olumsuz bir şekilde etkilenmemesi için verilecek mesaj ve uygulanacak reklam tekniklerinin iyi seçilmiş olması gerekir.Bu araştırmada Türkiye kanallarında 2009 ` un Mart ve Nisan aylarında, genellikle, 19: 30 ve 22: 30 saatleri arasında yayınlanan, çocuk sağlığına ve gelişimine yönelik reklamların içerik analizi yapılmaya çalışılmıştır. Çocuk sağlığı ve gelişimini hedef alan reklamlardaki konu ve ürün dağılımı, etkiyi arttırmak amacıyla kullanılan popüler kültür unsurları, reklam filmlerinin süreleri, mesaj stratejileri, anlatım tarzları ve kullandıkları dilin özellikleri, reklam verenlere ve reklam biçimlerine göre dağılımları tespit edilmeye çalışılmıştır.
Küreselleşen dünyada yoksulluk olgusu
Günümüz dünyasında küreselleşme ve yoksulluk en önemli kavramlar haline gelmiştir. Küreselci ideolojinin iddia ettiğinin tersine küreselleşme herkese yarar sağlamamıştır: Küreselleşmenin sunmuş olduğu fırsatlar eşitsiz bir şekilde dağılmaktadır. Küreselleşme süreci ile birlikte dünya kaynakları giderek daha küçük bir kitlenin elinde toplanırken, büyük bir kitle yoksulluk içerisinde yaşamaktadır.Bu çalışmada, küreselleşme süreci ile beraber ekonomik sistemde meydana gelen değişimlerin yoksulluğun artışında ve derinleşmesinde nasıl bir etkide bulunduğu tartışılmaya çalışılacaktır. Bu çerçevede, küresel yoksulluğun artışına neden olan uluslararası kuruluşların politikaları ele alınacaktır.
Türkiye'de kamu sağlık hizmetlerinde 1980 sonrası uygulanan neo-liberal ekonomi politikalarının sağlık personeli istihdamı üzerindeki etkileri: Sözleşmeli sağlık personeli istihdamının eleştirel bir değerlendirmesi
Bu tezin amacı, Türkiye'de 1980'lı yıllardan itibaren uygulanan neo-liberal sağlık politikalarının yardımcı sağlık personeli üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Bu çalışma yapılırken birinci bölümde sağlık hizmetlerinin genel tanımı, dünyada uygulanan sağlık sistemleri kısaca incelenmiş ve ülkemizin sağlık sisteminin kategorize edilmesine yönelik ön araştırma yapılmıştır. Yine çalışmanın birinci bölümünde iktisat teorisinin geçirdiği evrelerde irdelenmiş ve bunun sağlık sistemiyle olan ilişkisi üzerinde durulmuştur. Çalışmanın ikinci bölümünde ise Türkiye'deki sağlık sisteminin Cumhuriyet devriminden günümüze geçirdiği evrim üzerinde durulmuştur. Cumhuriyet devrimiyle birlikte sağlık alanında yapılan uygulamalar Türk modernleşmesinin bir parçası olmuştur. Sağlık hizmetlerinin gelişim evreleri aynı zamanda Türk modernleşmesinin gelişim evreleriyle paralel bir çizgi taşımaktadır. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde 1980 sonrası uygulanan sağlık politikalarının personel istihdam modeline etkisi üzerinde durulmuştur. Sözleşmeli sağlık personeli istihdamına yönelik olarak hazırlanan soru formu İzmir ilindeki kamu hastanelerinde çalışan sözleşmeli sağlık personeliyle yüz yüze görüşülerek yapılmıştır. Toplanan veriler, çalışmanın ileri sürdüğü hipotezlerle karşılaştırılarak sonuçlara ulaşılmıştır. Sözleşmeli istihdam modelinin sağlık personeli üzerinde oluşturduğu etkiler ortaya konulmaya çalışılmıştır.Anahtar Kelimeler: Refah devleti, neo-liberalizm, küreselleşme, sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, sağlıkta reform süreci, esnekleştirme, piyasalaştırma,
Vıctor Hugo'nun Sefiller adlı eserinden hareketle 19. yüzyılda Fransa'da suç olgusu üzerinde bir değerlendirme
Betimsel olduğu kadar eleştirel yönü olan bu çalışma, 19. yüzyılda Fransa'da suç ve ceza anlayışı üzerine bir değerlendirme amacı taşımaktadır. Çalışma, konusu itibariyle, edebiyat, sosyoloji ve hukuk alanları ile ilgilidir ve amacıyla bağlantılı olarak, edebi eser üzerinden (Sefiller) bir sosyal olguyu (suç) ele almıştır.Çalışmada, 19. Yüzyıl Fransası'nın hukuk sistemi ve adalet anlayışı gözden geçirilmeye ve dönemin uygulamalarına yönelik eleştirel bir okuma yapılmaya çalışılmıştır. Fransa'da, 19. yüzyılda ceza uygulamalarında cezanın suça oranla oldukça ağır olduğu, bu yönüyle dönemin hukuk sisteminin henüz modern hukukun ceza uygulamalarından farklı olduğu vurgulanmıştır.Çalışma, üç ayrı bakış açısına dayanılarak hazırlanmıştır. Yansıtma kuramlarından doğan, yazarın içinde geçtiği tarihsel süreçten etkilendiğini vurgulayan tarihsel ve sosyolojik eleştiri yöntemleri eser incelemesinde yazarın içinde yaşamış olduğu bu süreci anlama gerekliliği üzerinde dururlar.Ortaya konmaya çalışılan, dönemin pozitif hukuku ve adalet anlayışına ilişkin ipuçlarının yazarın bakış açısından geçerek kırılmaya uğradığı düşünüldüğünden üçüncü bir bakış açısı ele alınmıştır. Sanatçının duygularının önemini vurgulayan anlatımcılık kuramıyla biçimlenen biyografik eleştiri yöntemi, yazarın kişiliğiyle eserleri arasında bir bağ bulunduğunu, sanat eserini anlayabilmek için yazarın yaşantısını tanımanın önemli olduğunu vurgular. Aynı zamanda çalışma çerçevesinde, metnin içine girerek, yeniden yorumlama olanağı sağlayan göstergebilimsel yöntem kullanılarak, metinde ana karakterin eylem çizgisi, dörtgenlerle ortaya konmuştur.ANAHTAR SÖZCÜKLER: Suç, ceza, pozitif hukuk, ideal hukuk
Yapısalcı ve post-yapısalcı sosyal teoride dil (Sosyal teoride bir model olarak dil)
20. yy.daki entelektüel gelişimin en belirgin özelliği, insanlığı, toplumsal tarihi ve toplumun nasıl işlediğinin yasalarını anlamak amacıyla dil çalışmalarının kullanılmasıdır. Dil çalışmaları, sosyal teoride özellikle 1960'lar ve 1970'lerde etkili olmaya başlamıştır ve dil günümüzde de sosyal teorinin önde gelen tartışma konularından biri olmayı sürdürmektedir.Dil/gerçeklik tartışmaları yapısalcılık ve post-yapısalcılığın üzerinde yoğunlaştıkları temel konulardan biridir. Yapısalcılık ve post-yapısalcılığın dile ilgisi, günümüz sosyal teorisinin `gerçek' algısındaki değişimi gözler önüne sermesi anlamında da dikkat çekicidir. Bu çalışmada özellikle insanbilimlerinde 20. yy'da dile yönelik yoğun ilginin nedeni ve geçirdiği dönüşüm, ?gerçekliğin dilbilimsel modelinin kurulması? olarak görülen yapısalcılığın dile bakışı ve ?gerçekliğin ele geçirilemez bir şey? olarak görüldüğü post-yapısalcılığın dil yaklaşımı çerçevesinde verilmeye çalışılmıştır.ANAHTAR SÖZCÜKLER: Yapısalcılık, Post- yapısalcılık, Sosyal Bilimler, Sosyoloji, Dilbilim, Yapısalcı Dilbilim, Yapı- bozum, Yapısal Analiz, Söylem Analizi
Geçmişten günümüze kahvehaneler, kahvehanelerin sosyal hayyattaki yeri ve önemi: Aydın merkez örneği
Türk kültürünün simgesi haline gelmiş bir içecek olan kahve özellikle bayramlarda ya da kız isteme törenlerinde bu simgesel yönünü belirgin olarak göstermektedir. Kahvenin geniş bir tabanda rağbet görmesiyle de insanlar bu içecek etrafında `sosyalleşmeye başlamış' ve 16. yüzyılda toplumsal bir kurum olarak kahvehanelerin ilk örnekleri yaygınlaşmaya başlamıştır. İlk açıldığı zamanlar kahve içilen yer olmasıyla bir tüketim mekânı olan kahvehaneler zaman içerisinde toplumsal gereksinimlerin karşılandığı yerler haline dönüşerek sohbet, eğlenme, dinlenme, haberleşme ve bilgilenme mekânı olarak birçok işleve aracılık etmiştir. Toplumsal yapıyla bütünleşen kahvehaneler, tarihte görüldüğü üzere siyasî ve dinî anlamda en çok tartışılan ve hakkında çeşitli fetvalar çıkartılan bir kurumdur. Buna rağmen varlığını koruması kahvehanelerin bir araştırma konusu olma yönünden çekiciliğini ve önemini arttırmaktadır.Geçmişte olduğu gibi günümüzde de Türkiye'nin geleneksel kurumlarından biri olan kahvehaneler, sosyal yaşamda hâlâ önemli bir yere sahiptir. Bu yüzden çalışma kahvehaneleri hem artsüremli hem de sosyolojik açıdan incelemeyi amaçlamaktadır. Önemli bir vurgu da kahvehanelerin kitlelerin eğitimi açısından önemli bir kamusal alan olduğu düşüncesidir.
Yanlış bilinçten sona giden yolda ideolojinin serüveni tarihin ve ideolojilerin sonu tartışmalarının sosyolojik zemini üzerine bir analiz
Kökeni 18. yüzyıl Fransız Aydınlanmasına dayanan `ideoloji' kavramı, bu yüzyılın sonunda başlangıçta sahip olduğu `düşünce bilim' anlamını kaybederek siyasal bir içerik kazanır. Bu gelişmenin ana sebebini, Napolyon'un kendilerini `ideolog'lar olarak da adlandıran Aydınlanma Filozoflarına, iktidara gelmeden önce vermiş olduğu desteği kesmesinde bulabiliriz. İdeoloji kavramını siyaset biliminin önemli konularından birisi yapan K. Marx'tır. Fransız Aydınlanmacılarından sonra kavram üzerinde ilk ciddi tartışmayı yapan Marx ideolojiyi; `yanlış bilinç' olarak değerlendiren ilk düşünürdür. Fakat kavramın serüveni `yanlış bilinç' ile sınırlı kalmayıp, özellikle 1960'larda D. Bell tarafından `sınıfın sonu', 1989 yılında da F. Fukuyama tarafından `tarihin sonu' biçiminde yeni bir içerikle tekrar ortaya çıkar.Özellikle 20. yüzyılın sonlarında yoğun bir biçimde gündeme gelmiş olan `ideolojinin veya tarihin sonu' tartışmalarının sosyolojik bir analize ihtiyaç duyduğu açıktır. Bu çalışmada ela alacağımız başlıca konular:i)`ideolojinin veya tarihin sonu' tartışmaların ortaya çıktığı anda `toplumsal bağlamda ne tür gelişmeler yaşanıyordu?'ii)ya da `bu düşünürleri böyle düşünmeye sevk eden olaylar nedir?',iii)`bu tür tartışmaların kendi içinde haklılık payı var mıdır?'iv)21. yüzyıl gerçeğinden `ideolojinin sonu' düşüncesine alternatif olan düşünce yapıları mevcut mudur?Bu nedenle çalışmada; bir yandan 1960'lardan günümüze kadar olan süreçte `ideolojinin sonu' düşüncesini gündeme getiren gelişmeler sosyolojik bağlamda değerlendirilirken, diğer yandan `21. yüzyılda ideolojilerin sonu geldi mi?' sorusuna yanıt aranmaya çalışılacaktır.Tez beş bölümden oluşmaktadır: birinci bölümde, çalışmanın metodolojisi yer almaktadır.İkinci bölümde, 1789 Fransız Devrimi'nin hemen sonrasında ortaya çıkan `düşünce bilim' anlamında ideoloji kavramının kökeni açıklanmakla birlikte, ideolojinin bu ilk anlamından uzaklaşarak nasıl siyasal bir içerik kazandığı üzerinde durulmaktadır.Çalışmanın üçüncü bölümünde önce J. W. F. Hegel ve K. Marx'ın tarih ve toplum anlayışlarında, gizli bir yerde duran `tarihin veya ideolojinin sonu' tartışması yer almaktadır.Çalışmanın dördüncü bölümünde Tracy'nin kavramı kullanış biçiminden tamamen farklı olacak şeklide özellikle, Daniel ve F. Fukuyama tarafından ortaya atılan `ideolojinin veya tarihin sonu' tartışmasının ne ifade ettiği açıklanmaya çalışılacaktır. Daniel Bell'e göre, özellikle günümüz Batı dünyasında etik ve ideolojik sorunların öneminin azalmasıyla, insanlar ve topluluklar özellikle maddi kazanımların peşinden gitme eğilimi içine girmişlerdir. Böylece ona göre, 19. yüzyılda varolan keskin sınıf mücadelesi ortadan kalkarak `sınıfın sonu' anlamında ideolojilerin sonu gelmiştir. Son olarak da ideolojinin sonu tartışması Fukuyama'nın görüşlerinde karşımıza çıkar. Fukuyama'ya göre, insanlık ideolojik evriminin son noktasına, insan yönetiminin en son biçimini temsil eden liberal devlet ile ulaşır. Ona göre `tarihin sonu' kapitalizm ve demokrasiyi şekillendirmesi bakımından modernliğin dünya çapındaki zaferi üzerine kuruludur.Çalışmanın son bölümünde, 21. Yüzyılda Alternatif İdeoloji Arayışları üzerinde durulacaktır.
Aydın örneğinden hareketle göç ve kentle bütünleşme: Kemer ve Osman Yozgatlı mahalleri üzerine karşılaştırmalı bir araştırma
Türkiye'de 1950'li yıllarla birlikte başlayan büyük kentlere yönelik göç dalgaları, bu kentlerde büyük sorunların yaşanmasını da beraberinde getirmiştir. En önde gelen sorunlar ise özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirler başta olmak üzere kent yapısı, kentsel yaşam düzeyi ve kentle bütünleşememiş kenar mahalleler gerçeğidir. Bu durum bugün Türkiye'de kentte yaşayan ama kentli olmayan kitlelerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.Yaşanan yoğun göçlerin neticesinde, bugün Türkiye'de çokça tartışılan bir konu haline gelen ?göçmenlerin içe kapanan gruplar haline geldiği? tezi çokça tartışılacaktır. ?Kentlerimiz kutuplaşmaların yaşandığı yerler mi yoksa kurumsal yapılar üzerine örülmüş, uluslaşmış kominal yaşam alanları mı olacak??Bu araştırmada amaçlanan, göç eden kitlelerin kentle bütünleşen ve bütünleşemeyen bireylerini karşılaştırarak aralarında sosyal, ekonomik, kültürel vb. konularda farklılıkların neler olduğunu belirlemeye çalışmaktır. Kentle bütünleşen bireylerin bütünleşme sürecinde hangi aşamalardan geçtiği, bütünleşemeyen kitlelerin bu aşamaları neden geçemediği; belirlenmiş olan iki ayrı örneklem grubundan hareketle ortaya konmaya çalışılmıştır.ANAHTAR SÖZCÜKLER:Göç, kentleşme, bütünleşme, kentle bütünleşme/bütünleş(e)meme, kentsel ayrışma, getto.
Sosyal bütünleşme ve kimlik bağlamında Türkiye'deki balkan göçmenleri üzerine bir değerlendirme (İzmir'den bir örneklem)
Türkiye iç ve dış göç süreçleri bakımından değerlendirildiğinde hem tarihsel hem de sosyal ve kültürel bir tecrübeye sahip bir ülke durumunda olduğu görülecektir. Bu tezde odaklanılan gruplar Türkiye'ye çeşitli dönemlerde `Balkan ülkelerinden göç etmiş' olan gruplardır. İçinde yaşadıkları ülkeye beraberlerinde getirdikleri ve aynı zamanda yeniden ürettikleri kültür, gelenek, örf-adet ve dil (şive farklılığı) gibi değerlerinden dolayı göçmenler göze çarpmakta, bu yönde kimlik ve aidiyet çatışması, kuşaklararası değer çatışması vb. şeklinde kendini gösteren birtakım sorunların yaşanıp yaşanmadığı veya hangi boyutlarda olduğu ilgi konusu olmaktadır. Dolayısıyla, bu mesele `göç, bütünleşme, kimlik, aidiyet' bağlamında irdelenmiştir.Bu noktadan hareketle, araştırmaya, Balkan ülkelerinden Türkiye'ye çeşitli göç dalgalarıyla farklı tarihlerde göç etmiş olanların yoğun olarak yerleştirildikleri (yerleştikleri) bölgelerden biri olan İzmir-Bornova'daki (Altındağ, Yeşilova ve Çamdibi bölgelerindeki) Balkan göçmenleri esas alınmıştır. Kısaca, araştırma Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya'dan (Boşnak) Türkiye'ye gelmiş olan ve Altındağ, Yeşilova ve Çamdibi bölgelerinde yaşayan göçmenleri kapsamaktadır. Alan çalışması sonucunda, göçmenlerin kimlik algısı, aidiyet oluşumları ve bunlara ilişkin söylem biçimleri; yaşadıkları deneyimler; topluma katılma ve bütünleşme düzeyleri; ekonomik, sosyal ve kültürel özellikleri konusunda tespitler yapılmıştır.Araştırma sonuçları ortaya çıkarmaktadır ki, Balkan göçmenleri, yerli grup ve diğer göçmen gruplarından farklı bazı sosyo-kültürel dokular taşımalarına rağmen Türk toplumuna uyum sağlama ve bütünleşme açısından fazla bir güçlük yaşamamaktadırlar. Bunda, dil, din, kültürel değerler gibi sosyo-kültürel örüntülerde çok temel bir farklılığın olmaması önemli bir etken olarak ortaya çıkmaktadır. Balkanlar'dan gelen Türk ve Müslüman göçmenler Türkiye'ye göç etmelerinin esası olarak Türk ve Müslüman olmalarını ve Türkiye'nin gerçek `anavatan'ları olmasını göstermektedirler. Bu anlamda, Balkan göçmenlerini tam bir dış-göç hareketi kapsamında değerlendirmek veya yabancı göçmen kategorisine sokmak mümkün değildir. Elde edilen veriler, göç edenlerin Türkiye'de görece hem ekonomik hem de manevi yönden tatmin olduklarını ve beklentilerinin karşılandığını ortaya koymaktadır. Buna ek olarak, ortak bir kültürel kökenin de varoluşu göçmenlerin Türk toplumuna uyumunu/bütünleşmesini kolaylaştırmaktadır. Sonuç olarak, Türkiye'nin Balkan göçmenleri açısından çift yönlü bir doyum sağladığını söylemek mümkündür.ANAHTAR SÖZCÜKLER:Göç, Sosyal Bütünleşme, Kimlik, Aidiyet
Alvin Ward Gouldner'ın eleştirel sosyolojisi üzerine bir inceleme
İlk dönem çalışmalarını sanayi sosyolojisi alanında yapan Gouldner, 1960'lardan sonra sosyal teorilerin teorisine yönelerek Platon'dan Weber'e, Parsons'tan Marx'a kadar birçok sosyal teorisyenin eleştirel yeniden okumasını gerçekleştirmiştir. Bu anlamda Gouldner'ın eleştirel sosyolojisini temelde sosyal teorilerin teorisi karakterize eder. Ancak Gouldner'ın sosyal teorilerin teorisine yönelmesi esas itibariyle `sosyolojinin sosyolojisi'ne bağlılığının bir parçasıdır. Gouldner tek bir `sosyolojinin sosyolojisi' olduğuna inanmadığı için kendi görüşünü `refleksif sosyoloji' olarak adlandırır. Sosyolojik girişimin olgunlaşması için gerekli bir koşul olan refleksif sosyoloji Gouldner'ın eleştirel sosyolojisinin en ayırt edici unsurudur. Gouldner refleksif sosyolojiyle, bir adım geri giderek entellektüel yaşamın sadece görünürdeki kabullerini değil, onun alt-yapısında gömülü olan kabulleri de ortaya çıkarmaya çalışır. Sosyolojinin karakterine ilişkin ontolojik bir tahlille Gouldner, sosyologun kim ve ne olduğu ve onun hem toplumsal rolü hem de kişisel praksisinin bir sosyolog olarak çalışmasını nasıl etkilediğini göstermeye çalışarak, sosyologun kendi farkındalığını derinleştirmeyi, dolayısıyla eş zamanlı olarak diğer insanları ve onların toplumsal dünyalarını daha iyi anlayabilen bir sosyolojiyi amaçlar.