
36
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
COVİD-19 salgını sürecinde adölesanlarda yeme zamanı, yeme davranışı ve uyku kalitesinin obezite ile ilişkisi
Adölesan bireylerde obezite durumu hızla yükselmektedir ve bu durumun altında yatan uyku kalitesi, süresi ve yeme davranışı değişiklikleri gibi faktörler önem kazanmaktadır. Çalışmanın amacı, Covid-19 salgını sürecinde kapanmaya tabi olan adölesan bireylerin yeme zamanı, yeme davranışı ve uyku kalitelerinin obeziteyle olan ilişkisini ortaya koymaktır. İzmir ilinde yaşayan 12-18 yaş aralığındaki 162 gönüllü katılımcı (120 Kız, 42 Erkek) ile gerçekleştirilen araştırmada veriler anket tekniğiyle toplanmıştır. Anket; Kişisel Bilgiler, Genel Sağlık Durumu, Antropometrik Ölçümler, Beslenme Alışkanlıkları, Fiziksel Aktivite Durumu, Üç Faktörlü Yeme Testi, Uyku Kalitesi Ölçeği ve Uyku Değişkenleri Anketi olmak üzere 8 bölümden oluşmaktadır. Sonuç olarak, pandemi öncesi ve sırası BKI değerleri genel olarak 5.-85. persentil ve 85.-95. persentil grubudur ve cinsiyete göre farklılaşmadığı saptanmıştır. Katılımcıların hafta içi ve hafta sonu öğünlerinin çoğunluğunun düzenli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Yalnızca ≥95. persentil sahip bireylerin BKI'si ile öğle yeme saati arasında pozitif yönlü çok zayıf bir ilişki (r=0,000) olduğu gözlenmiştir. Uyku kalitesi ile pandemi öncesi BKI arasında negatif çok zayıf (r=-0,046), pandemi sırası ile pozitif çok zayıf (r=0,035) ilişki olduğu saptanmıştır. Yeme davranışlarından sadece pandemi öncesi BKI ile bilinçli yeme kısıtlama seviyesi arasında pozitif çok zayıf bir ilişki (r= 0,032) olduğu gözlenmiştir. Vücut ağırlığı değişimi ile uyku kalitesi arasında pozitif çok zayıf bir ilişki (r= 0,016) ilişkinin olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Uyku kalite puanı ile kontrolsüz yeme seviyesi, duygusal yeme seviyesi ve açlığa duyarlılık seviyesi arasında her biri için orta pozitif ilişkinin olduğu (sırasıyla r= 0,560, r= 0,528, r= 0,569) ve bilinçli yeme kısıtlama ile arasında ise (r= 0,435) zayıf pozitif ilişkinin olduğu tespit edilmiştir. Çalışma sonucuna göre, adölesanlarda obezitenin önlenmesi için kaliteli uyku ve beslenme alışkanlıklarının oluşturulması ve fiziksel aktivitenin arttırılması önerilmektedir.
Karabuğday eklenerek fermente edilen bitkisel ve hayvansal probiyotik yoğurtların fizikokimyasal ve mikrobiyolojik özelliklerinin incelenmesi
Son yıllarda, hem probiyotik yoğurtların prebiyotik etkili psödotahıllar ile fermente edilmesi hem de bitkisel bazlı probiyotik yoğurtların üretimi dikkat çeken araştırma konuları arasında yer almaktadır. Bu alanda karabuğday ve badem bazlı içeceklerin kullanıldığı fermente ürünler ile ilgili yapılan çalışmalar çok sınırlıdır. Bu çalışma, inek sütü ve badem bazlı içeceklerin karabuğday veya inülin eklenerek ve vegan probiyotik kültür (Danisco ® Vege 022) kullanılarak fermente edilmesi ile oluşan son ürünlerin; pH, asidite, tekstür, reoloji, mikrobiyolojik özellikler ve metabolomiks içerikler açısından incelenmesi amacıyla planlanmıştır. Çalışmada inek sütü ve badem bazlı içeceğe %0, %2,5, %5 ve %7,5 oranında inülin veya karabuğday eklenerek üretilen fermente ürünlerden depolamanın 1., 14. ve 28. günlerinde alınan örneklerde pH, asidite, tekstür, reoloji ve mikrobiyoloji analizleri yapılmıştır. Bu analizler sonucunda geleneksel yoğurda en yakın kabul edilebilirliğe sahip ürünlerin metabolit profili analiz edilmiştir. Bu çalışmada farklı depolama günlerinde pH ve titre edilebilir asidite değerleri açısından tüm örnekler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). İnek sütüne karabuğday eklenmesi, badem bazlı içeceğe ise inülin eklenmesi ile post-asidifikasyon önlenmiştir. Mikrobiyolojik analizler, laktik asit bakteri sayısı açısından örnekler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğunu göstermiştir (p<0,001). İnek sütü örnekleri arasında, depolama sonunda Streptococcus thermophillus, Lactobacillus bulgaricus, Lactobacillus acidophillus ve Bifidobacterium animalis sayısı en yüksek olan ürün, inek sütüne %5 oranında karabuğday eklenerek elde edilen üründür. Badem bazlı içeceğe %7,5 karabuğday eklenerek elde edilen örneğin depolamanın sonunda S.thermophillus sayısı diğer badem bazlı fermente ürünlerden daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca inek sütü örneklerin 28 günlük depolama süresince, tüketim anında bulunması gereken toplam starter kültür sayısı (>1x107 kob/ml), Türk Gıda Kodeksi Fermente Süt Ürünleri Tebliğinde belirtilen alt limitlerin üzerinde saptanmıştır. Tüm örnekler reolojik özellikler bakımından frekans-bağımlı bir karakteristiğe sahiptir. Depolama süresince inek sütüne ve badem bazlı içeceğe eklenen karabuğday miktarı arttıkça kompleks modülüs (G*) değeri artmıştır. Tüm örnekler, non-Newtonian akış modellerinden Cross ve Moore modeli ile korelasyon göstermiştir. Karabuğday, inek sütüne ve badem bazlı içeceğe eklendiğinde, fermente ürünün sıkılık, konsistens ve viskozite indeksi değerini artırmıştır. İnek sütü örneklerinden %2,5 oranında karabuğday eklenen ürünün tekstürel özelliği en zayıf bulunmuştur. Badem bazlı içecek örneklerinden ise %0, %2,5 ve %5 oranında inülin eklenen örnekler ile %2,5 oranında karabuğday eklenen örneğin pıhtı yapısının çok zayıf olduğu saptanmıştır. Ürünlere inülin veya karabuğday eklenmesi ile depolama süresince metabolit karakterizasyonu değişmiştir. Sonuç olarak, hayvansal sütler ve bitkisel bazlı içeceklere karabuğday veya inülin eklenmesi fermente ürünün probiyotik aktivitesi, tekstürel ve reolojik özellikleri ile metabolit profilini geliştirmede etkili bir yöntemdir. Ancak, elde edilen fermente ürünlerin tüketici tarafından kabul edilebilirliğinin geliştirilmesi ve sağlık etkilerinin anlaşılabilmesi için ileri çalışmalara gereksinim vardır.
Görsel işaretlerin bazı atıştırmalık ve diyet ürünlerin şeker içeriği algısına etkisi
Sağlık üzerinde olumsuz etkileri olan besin ögelerinin etiketleri ile birlikte görsel içeriklerinin de tüketicilere sunulmasının tüketicileri daha sağlıklı tercihlere yönlendirebileceği gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, marketlerde satılan yaygın olarak tüketilen standart ve diyet atıştırmalıkların içerdiği ilave şeker miktarı algısının mevcut enerji ve besin ögeleri tablosunun kullanımına ek olarak görsel bir yardımcı eklendiğinde nasıl değiştiğini incelemektir. Araştırmaya Nisan 2022– Haziran 2023 tarihleri arasında İzmir ilinde yaşayan 18-35 yaş aralığındaki 162 (n, Grup 1:81, Grup 2:81) gönüllü birey dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan Grup 1'deki bireylerin (n=81) %50,6'sı kadın, %49,4'ü erkek; Grup 2'deki bireylerin (n=81) %54,3'ü kadın, %45,7'si ise erkektir. Grup 1'de yer alan bireylere önce 5 standart ve 5 diyet atıştırmalığı sırayla tek başına gösterilmiş ve besin etiketinde bulunan şeker miktarına göre ilgili ürünün kaç küp şeker ve kaç çay kaşığı şeker içerdiğini tahmin etmeleri istenmiştir. Bir hafta sonra aynı prosedür ürünlerin içerdiği şeker miktarı görsel olarak bir test tüpü içerisinde gösterilerek tekrarlanmıştır. Grup 2'deki bireylere ise önce ürünler ile birlikte içerdikleri şeker miktarı görsel olarak bir test tüpü içerisinde gösterilmiş, bir hafta sonra ise tek başına gösterilerek ilgili ürünün kaç küp şeker ve kaç çay kaşığı şeker içerdiğini tahmin etmeleri istenmiştir. Çalışmanın sonucunda süreçlerden bağımsız olarak atıştırmalıkların içerdiği ilave şeker miktarını görsel olarak gören bireyler hem küp şeker hem de çay kaşığı şeker miktarını daha yüksek miktarlarda tahmin etmişlerdir (p<0,05). Ayrıca, diyet ürünleri kategorisinde bulunan çilekli kefir (9. ürün) en yüksek miktarda şeker içeren ürün olmasına rağmen katılımcıların ortalama olarak %56,8'nin bu ürünü en sağlıklı ürün olarak değerlendirdiği belirlenmiştir. Besin etiketlerinde, özellikle şeker gibi sağlık üzerinde olumsuz etkileri olduğu bilinen besin ögelerinin içeriklerinin görsel işaretler kullanılarak tüketime sunulması tüketicileri daha sağlıklı besin seçimine yönlendirebilir.
Sporcuların besin tüketiminin sera gazı emisyonu ve su ayak izi açısından değerlendirilmesi
Sporcuların sağlık ve performans gelişiminin temelini oluşturan beslenme planında sürdürülebilirliğin sağlanması kritik öneme sahiptir. Bu çalışma Ankara ili Türkiye Olimpiyat Hazırlık Merkezi ve Ankara Sporcu Sağlığı, Performansı ve Hizmet Kalite Standartları Daire Başkanlığı bünyesinde bulunan sporcular ile gerçekleştirilmiştir. Sporcuların besin tüketiminin sera gazı emisyonu ve su ayak izinin hesaplanması ile besin tüketiminin sürdürülebilirliğinin ve sürdürülebilir beslenme konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma yaş ortalaması 21,0±3,3 olan, farklı spor branşlarından toplam 100 adet profesyonel sporcu ile gerçekleştirilmiştir. Konuyla ilgili literatür incelenerek araştırma için bir anket geliştirilmiştir. Beş bölümden oluşan ankette sporcuların sosyo-demografik özellikleri, sürdürülebilir beslenme konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarının sorgulandığı bölümler ve besin tüketim sıklığı formu yer almaktadır. Besin tüketim sıklığı formundan elde edilen verilerle sporcuların tükettiği kırmızı et miktarı, aldığı bitkisel ve hayvansal protein miktarı, besin tüketiminin sera gazı emisyonu (SGE) ve su ayak izi (SAİ) hesaplanmıştır. Veri toplama süreci, merkeze başvuran sporculardan gönüllü olanlarla yüz yüze görüşme yoluyla gerçekleştirilmiştir. Sporcuların besin tüketiminin SGE'si kişi başı 3017,1±1877,4 g CO2 eşdeğeri/g/gün ve SAİ'si kişi başı 5,4±3,2 mL/g/gün hesaplanmıştır. Kadın sporcuların besin tüketiminin SGE'si erkek sporculardan daha düşük kaydedilmiştir (p<0,001). Kadın sporcuların besin tüketiminin SAİ'si de erkek sporculardan daha düşük bulunmuştur (p<0,001). Besin satın alırken çevresel etki ibaresine genellikle dikkat eden bireylerin, diyet SGE ve SAİ değerleri daha yüksek çıkmıştır (p<0,05). Besin satın alırken etik üretim ibaresine daha çok dikkat eden sporcuların besin tüketiminin SGE değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik saptanmıştır (p<0,05). Besin tüketiminin SGE ve SAİ'sinde spor branşına göre farklılıklar olduğu görülmüştür (p<0,05). Takım sporcularının besin tüketiminin SGE ve SAİ değerleri diğer gruplara göre daha düşük, kuvvet/güç sporcularının ise daha yüksektir (p<0,05). Sporcuların besin tüketiminin SGE ve SAİ'si arasında haftalık antrenman sayısına göre farklılık saptanmıştır (p<0,05). Haftada 5 kez ve daha az antrenman yapan sporcuların besin tüketiminin SGE ve SAİ değerleri diğer gruplara göre daha düşük çıkmıştır (p<0,05). Katılımcıların günlük kişi başı kırmızı et tüketimi 95,2±11,6 g, bitkisel protein alımı 58,0±32,0 g, hayvansal protein alımı 85,9±54,9 g'dır. Sporcuların tükettiği kırmızı et miktarı, aldığı hayvansal ve bitkisel protein miktarı ile besin tüketiminin SGE ve SAİ değerleri arasında anlamlı bir ilişki vardır (p<0,001). Sporcuların besin tüketiminin SGE ve SAİ değerleri genel popülasyona kıyasla daha yüksektir.
Diyetle prebiyotik ve probiyotik alımı ile fermente besin tüketimini değerlendiren besin tüketim sıklığı anketinin geliştirilmesi
Bu çalışma, diyetle prebiyotik ve probiyotik alımı ile fermente besin tüketimini değerlendiren bir besin tüketim sıklığı anketi geliştirmek ve bu anketin geçerliğini ve tekrarlanabilirliğini değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemini 18-40 yaş arası 102 birey oluşturmuştur. Katılımcılarla altı görüşme gerçekleştirilmiş olup, ilk görüşmede katılımcıların genel özelliklerinin kaydedildiği soru formu ile geliştirilen besin tüketim sıklığı anketi uygulanmıştır. Ardından dört hafta boyunca her hafta bir kez ve farklı günlerde olmak üzere dört kez 24-saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı (1-7. gün, 8-14. gün, 15-21. gün ve 22-28. gün) alınmıştır. Dört haftalık sürecin sonunda diyetle prebiyotik ve probiyotik alımı ile fermente besin tüketimini değerlendiren besin tüketim sıklığı anketi tekrarlanmıştır. İkinci uygulanan besin tüketim sıklığı anketi ile dört kez alınan 24-saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı verileri kullanılarak anketin geçerliği değerlendirilmiştir. Tekrar elde edilebilirliği değerlendirmek için ise dört hafta arayla gerçekleştirilen diyetle prebiyotik ve probiyotik alımı ile fermente besin tüketimini değerlendiren besin tüketim sıklığı anketinin ilk ve ikinci uygulamalarında elde edilen veriler kullanılmıştır. Geçerlik; Wilcoxon eşleştirilmiş iki örnek testi, Spearman korelasyon katsayısı, Blant-Altman plot analizi ve kappa uyum testi olmak üzere dört farklı istatistiksel yöntemle değerlendirilmiştir. Tekrar elde edilebilirlik analizi için sınıf içi korelasyon katsayısı değerleri incelenmiştir. Geçerlik analizleri kapsamında gerçekleştirilen kappa uyum testi sonuçlarına göre diyet posası, inülin, galaktooligosakkarit, fenolik bileşikler ve fitokimyasallar, toplam prebiyotik ve toplam probiyotik mikroorganizma alımı ile orta düzeyde uyum bulunurken (p<0,05; κ=0,210-0,453); fruktooligosakkarit, omega-3 yağ asitleri ve toplam fermente besin bileşenlerinde zayıf düzeyde uyum bulunmuştur (p<0,05; κ=0,148-0,170). Spearman korelasyon analizi sonuçlarına göre ise diyet posası (p<0,001; rs=0,512), galaktooligosakkarit (p<0,001; rs=0,474), fenolik bileşikler ve fitokimyasallar (p<0,001; rs=0,669), omega-3 yağ asitleri (p<0,001; rs=0,520), toplam prebiyotik (p<0,001; rs=0,527) ve toplam fermente besin (p<0,001; rs=0,399) için orta düzeyde korelasyon bulunurken; inülin (p<0,001; rs=0,359), fruktooligosakkarit (p=0,024; rs=0,204) ve toplam probiyotik mikroorganizma sayısı (p=0,002; rs=0,307) için zayıf düzeyde korelasyon saptanmıştır. Toplam probiyotik mikroorganizma sayısı dışında diğer tüm bileşenler için Blant-Altman logaritmik fark ortalamaları klinik olarak etkilemeyecek düzeyde düşük bulunmuş, her iki yöntemin uyum gösterdiği ve benzer ölçümler yapabildiği saptanmıştır. İncelenen tüm bileşenlerin tekrar elde edilebilirliği uygun bulunmuştur (ICC=0,567-0,852). Sonuç olarak, diyetle prebiyotik ve probiyotik alımı ile fermente besin tüketimini değerlendirmek amacıyla geliştirilen besin tüketim sıklığı anketinin genel olarak geçerli ve tekrar edilebilir olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, prebiyotik ve probiyotik alımının değerlendirilmesinde, sık tüketilen besinlerin bu bileşenler açısından analizlerinin yapılmasına ve ulusal/uluslararası düzeyde kullanılabilir veri tabanının geliştirilmesine gereksinim duyulmaktadır.
Yetişkin kadınlarda diyet karotenoid alımı ve yeme davranışı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma yetişkin kadınlarda diyetle toplam karotenoid alımı ile depresyon ve yeme davranışı arasındaki olası ilişkiyi belirlemek amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırma Türkiye'de ikamet eden, yaş ortalaması 38,20 ± 6,13 yıl (30-50 yıl), beden kütle indeksi (BKİ) 18,5-29,9 kg/m2 arasında olan 200 gönüllü sağlıklı kadın katılımcı ile online/çevrimiçi olacak şekilde yürütülmüştür. Katılımcıların genel beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite durumları, yeme davranışları, depresyon durumları ve antropometrik ölçümleri online anket yolu ile kaydedilmiş ve değerlendirilmiştir. Katılımcıların günlük besin gruplarının tüketimi ve besin ögeleri ile toplam karotenoid alımı miktarlı besin tüketim sıklığı formu kullanılarak hesaplanmıştır. Bireylerin yeme davranışını değerlendirmek için Hollanda Yeme Davranışı Ölçeği (DEBQ) ve depresyon düzeyini ölçmek için Beck Depresyon Ölçeği kullanılmıştır. Bireylerin depresyon ve yeme davranışı puanı ile tanımlayıcı özellikleri, antropometrik ölçümleri, fiziksel aktivite durumları ve beslenme durumları arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Bireylerin Beck Depresyon Ölçeği puan ortalaması 12,31±7,47; DEBQ alt ölçek puanlarının ortalaması duygusal yeme için 38,18±11,11, kısıtlayıcı yeme için 30,52±7,99 ve dışsal yeme alt için 29,38±7,07 olarak saptanmıştır. Bireylerin duygusal yeme davranışı puanı, dışsal yeme puanı ile orta düzeyde depresyon belirtisi arasında anlamlı pozitif ilişki bulunmuştur (p<0,05). Depresyon puanları ve DEBQ alt ölçek puanları ile yaş, medeni durum, eğitim durumu, meslek ve gelir durumları arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Diyette toplam karotenoid alım ortalaması 8,75±7,07 mg/gündür. Sebze-meyve tüketim ortalaması 527,50±206,90 g/gündür. DEBQ alt ölçek puanları ile diyet karotenoid alımları arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Beck depresyon ölçeği puanı ile protein, kalsiyum, fosfor ve çinko alımı arasında anlamlı pozitif ilişki bulunurken (p<0,05), Toplam karotenoid alımı arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05) Duygusal yeme puanı ile karbonhidrat ve magnezyum alımları arasında pozitif anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Kısıtlayıcı yeme puanı ile enerji, karbonhidrat, posa, potasyum, magnezyum, demir, tiamin, niasin, tekli doymamış yağ asitleri ve toplam karotenoid alımları arasında anlamlı pozitif ilişki bulunmuştur (p<0,05). Beck Depresyon Ölçeği puanı ile toplam süt ve süt ürünleri ve beyaz et tüketimi arasında negatif anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Beck Depresyon Ölçeği puanı ile toplam sebze-meyve tüketimi arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Duygusal yeme alt puanı ile işlenmiş et ürünleri tüketimi arasında pozitif anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Kısıtlayıcı yeme alt puanı ile toplam süt ve süt ürünlerinin tüketimi, yoğurt, ayran, kefir tüketimi, toplam içecek tüketimi arasında anlamlı negatif ilişki bulunurken (p<0,05), hamur ve sütlü tatlı tüketimi arasında anlamlı pozitif ilişki bulunmuştur (p<0,05). Dışsal yeme alt puanı ile kırmızı et tüketimi arasında anlamlı negatif ilişki bulunmuştur (p<0,05). DEBQ alt ölçek puanları ile sebze-meyve tüketimi arasında ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Yetişkinlerde sağlıklı diyet örüntüsüne sahip besin içeriği çeşitli, karotenoid içeriği zengin bir diyetin teşvik edilmesinin, depresyon, stres ve yeme davranışı üzerinde olumlu etkilerinin olabileceği düşünülmektedir. Karotenoidler ile depresyon ve yeme davranışı arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için farklı yaş gruplarında geniş popülasyonda daha fazla çalışmanın yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Beck Depresyon Ölçeği, yeme davranışı (DEBQ), depresyon, diyet karotenoid
Yetişkin bireylerde sürdürülebilir besin seçimi ve Akdeniz diyetine uyumun değerlendirilmesi
Bu çalışma sürdürülebilir besin seçimleri ile Akdeniz diyeti uyumu arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırmada kullanılan Sürdürülebilir Besin Seçimi Anketi (Sustainable Food Choice Questionnaire, SUSFCQ)'nin Türkçe geçerlilik ve güvenilirliği yapılmıştır. Bunun yanında bireylerin besin seçimlerine etki eden faktörler de incelenmiştir. Araştırma Türkiye'de yaşayan, yaş ortalaması 32,16±8,99 yıl olan, okur-yazar bireyler arasında çevrimiçi olarak yürütülmüştür. SUS-FCQ'nun geçerlilik ve güvenilirlik analizlerine bakıldığında 0,961 Cronbach alfa güvenilirlik katsayısı ile çok yüksek düzeyde güvenilir olduğu tespit edilmiş ve yapı geçerliliği sağlanmıştır (RMSEA=0,080; GFI=0,904; AGFI=0,852; CFI=0,972; χ2=285,174). Tüm bu sonuçlara bağlı olarak SUS-FCQ, Türkçe'ye geçerlilik ve güvenirliliği kabul edilebilir ve uygulanabilirdir. Çalışmaya dahil edilen bireylerin besin seçimlerini sırasıyla duyusal çekicilik, doğal içerik ve uygunluk en fazla etkilediği; etik kaygının ise en az etkilediği belirlenmiştir (p<0,05). Bireylerin TFEQ sonuçları incelendiğinde bilinçli kısıtlama alt boyutu en yüksek, duygusal yeme ise en düşük skora sahiptir (p<0,05). Bireylerin SUS-FCQ skoru 89,35±21,8, genel sürdürülebilirlik alt boyutu skoru 74,03±18,82, yerellik ve mevsimsellik alt boyut skoru ise 15,33±4,9 olarak bulunmuştur. BKİ sınıflaması ve cinsiyete göre SUS-FCQ skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark elde edilmiştir (p<0,05). BKİ değerlerinin artmasıyla birlikte SUS-FCQ skorları da artmıştır (p<0,05). Kadınların SUS-FCQ skorları erkeklerin skorlarından yüksek bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin SUS-FCQ ve genel sürdürülebilir alt boyutu skorları ile FCQ sağlık, doğal içerik ve etik kaygı alt boyut skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönlü ilişkiler belirlenmiştir (p<0,05). SUS-FCQ ile MEDAS skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönlü bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca SUS-FCQ alt boyutlarından genel sürdürülebilirlik ile yerel ve mevsimsellikle MEDAS arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönlü bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin MEDAS skorları ile süt ve süt ürünleri, meyve, sebze tüketimi arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönlü ilişkiler belirlenirken, yağlı/tatlı yiyecekleri tüketimi arasında istatistiksel olarak anlamlı, negatif yönlü ilişkiler belirlenmiştir (p<0,05). Araştırma sonuçlarına göre SUS-FCQ, sürdürülebilir besin seçimlerinin altında yatan faktörlerin daha detaylı araştırılmasında kullanılabilecek bir ankettir. Sürdürülebilir besin seçimlerini bireylerin cinsiyet, BKİ, Akdeniz diyetine uyum, besinlerini seçerken sağlık, etik ve doğal içeriğe önem vermesi gibi faktörler etkiler. Bunun yanında bireylerin beslenme alışkanlıkları sürdürülebilir besin seçimlerinde farklılıklara neden olmaktadır. Sürdürülebilir besin seçimlerine teşvik etmek için Akdeniz diyetinin benimsenmesi yönünde bilimsel çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sürdürülebilirlik, besin seçimi, sürdürülebilir besin seçimi, Akdeniz diyeti
Ebeveynlerin sezgisel yeme davranışının okul öncesi ve okul çağı çocuklarda seçici yeme üzerine etkisi
Seçici yeme, çocukluk döneminde yaygın bir beslenme sorunudur. Ebeveynlerin yeme tutum ve davranışları, çocukların beslenme alışkanlıklarını etkiler. Bu kesitsel tanımlayıcı çalışma ebeveynlerin sezgisel yeme davranışlarının okul öncesi ve okul çağı çocuklarda seçici yeme davranışını nasıl etkilediğini değerlendirmek amacı 4-11 yaş arası çocuğu olan 143 ebeveyn ile yapılmıştır. Araştırmaya katılan ebeveynlere, Genel Bilgi Anketi, Yeme Tutum Testi-26 (YTT-26), Sezgisel Yeme Ölçeği-2 (SYÖ-2), Çocuk Beslenme Anketi (ÇBA), Ebeveyn Besleme Tarzı Anketi (EBTA) ve Çocuklarda Yeme Davranışı Anketi (ÇYDA) uygulanmıştır. Beslenmeden sorumlu kişi anne olduğunda (n=134) anne BKİ sınıflamasına göre çocuk BKİ sınıflamasının dağılımı istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0.002). Zayıf çocuklarda annesi zayıf olanların oranı, obez olanlara göre anlamlı olarak yüksektir. Obez çocuklarda annesi obez olanların oranı, normal olanlara göre anlamlı olarak yüksektir. BKİ'si normal olan annelerin SYÖ-2 toplam puanı ve duygusal değil fiziksel sebeplerle yeme skoru obezlere göre anlamlı derecede yüksektir. Beden-Yiyecek Seçim Uyumu alt boyutu ve ÇYDA-YS arasında düşük düzeyde bir ilişki vardır (p<0.01). Duygusal besleme ile duygusal değil fiziksel sebeplerle yeme skoru ve SYÖ-2 toplam puanı arasında negatif düşük düzeyde bir ilişki vardır (p<0.01). Normal kilolu çocukların ebeveynlerinin SYÖ-2 toplam puanı değerleri, zayıf çocukların ebeveynlerine göre anlamlı derecede daha yüksektir (p<0.05). EBTA puanlarının çocuk boya göre ağırlık ve yaşa göre BKİ Z skoru sınıflamasına göre dağılımı istatistiksel olarak anlamlı değildir (p<0.05). Ebeveynlerin çocuklarının beslenmesini düzenlerken göstermiş olduğu tutumlar çocuklarda yeme davranışlarını ve besin tercihlerini etkileyebileceği için çocukların besin alımını etkileyecek yemeyi kısıtlama veya yemeye teşvik etme gibi davranışların sonuçları konusunda ebeveynler eğitilmelidir.
Yetişkin kadınlarda diyet asit yükü ve bitki bazlı diyet indeksi ile duygu durum düzeyi arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Bu çalışmada bitki bazlı diyet indeksi ve diyet asit yükünün depresyon, anksiyete ve stres ile arasındaki olası ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 19-39 yaş arası 231 sağlıklı kadın dahil edilmiş olup veriler online ve telefonla görüşme yöntemi ile toplanmıştır. Bireylerin duygu durumu DASS-21 ölçeği (Depresyon-Anksiyete-Stres Ölçeği) kullanılarak ölçülmüş olup 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı ile beslenme durumları, miktarlı besin tüketim sıklığı anketi ile Bitki Bazlı Diyet İndeksi puanları, diyetin potansiyel renal asid yükü (PRAL) ve net endojen asit üretimi (NEAP) hesaplanmıştır. Bireylerin patates cipsi, doğal-hazır meyve suları ve şekerli içecekler tüketiminin DASS-21 toplam puanları ile pozitif, yumurta ve zeytinyağı tüketiminin isenegatif ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Bireylerin diyetle karbonhidrat alımı (g) DASS-21 toplam puanı ile pozitif ilişkili (r=0,13 p=0,04) bulunmuştur. Bireylerin diyetle günlük C vitamini, toplam folik asit, demir alımı DASS-21 toplam puanı ile negatif ilişkili bulunmuştur (sırasıyla; r=-0,18 p=0,04, r=-0,13 p=0,04, r=-0,13 p=0,03). Genel bitki bazlı diyet indeks puanı yüksek olan bireylerin anksiyete puanları ortalaması daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca genel bitki bazlı diyet indeksi ile DASS-21 toplam puanı ve anksiyete puanları arasında pozitif korelasyon belirlenmiştir (p<0,01). Sağlıklı bitki bazlı diyet indeks puanı yüksek bireylerde, DASS-21 ölçeğini oluşturan alt grupların tümünde daha düşük puan ortalaması belirlenmiştir (p>0,05). Sağlıksız bitki bazlı diyet indeks puanı yüksek olan bireylerin, DASS-21 ölçeğinin toplam (p<0,01), depresyon (p<0,01), anksiyete (p<0,05) ve stres (p<0,05) puanları ortalaması daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca sağlıksız bitki bazlı diyet indeks puanları ile DASS-21 toplam (r=0,19 p=0,003), depresyon (r=0,19 p=0,003), anksiyete (r=0,17 p=0,003) ve stres (r=0,15 p=0,01) puanları arasında pozitif korelasyon belirlenmiştir. Diyet asit yükünün duygu durum ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Potansiyel renal asit yükü (PRAL) ve NEAP değerleri yüksek bireylerin DASS-21 ölçek puanları daha yüksek bulunmuş ancak bu farklılık istatistiksel açıdan anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). PRAL değerleri ve stres puanları arasında pozitif korelasyon saptanmış olup (p<0,05) diğer DASS-21 ölçek puanları ile diyet asit yükü değerleri arasında korelasyon saptanmamıştır. Sonuç olarak bitki bazlı diyet indeksi ile duygu durumu arasında potansiyel bir ilişki bulunurken diyet asit yükü ile duygu durumu arasında güçlü bir ilişki bulunamamıştır. Bu konuda daha geniş örneklem büyüklüklerinde klinik ve gözlemsel çalışmalara ihtiyaç vardır.
Behçet hastalığı olan yetişkin bireylerde akdeniz diyetine uyumun behçet sendromu aktivite skalası ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Bu çalışma, Akdeniz diyetine (AD) uyumun ve bağlılığın hem sağlığı koruyucu özelliklerin kalıcılığına yardımcı olması hem de kronik ve inflamatuar seyirli hastalıklar üzerine olan olumlu etkilerini düşünerek, otoinflamatuvar/otoimmün yapıda kronik multisistemik inflamatuar bir hastalık olan Behçet Hastalığına sahip bireylerde Akdeniz diyetine uyumun Behçet Sendromu aktivitesi ve yaşam kalitesi ile ilişkisini araştırmak ve bu konu ile ilgili kısıtlı olan literatüre katkı sağlamak amacı ile yapılmıştır. Çalışma, yaşları 25-50 yıl aralığında olan çalışmaya katılım koşulu sağlayan 34 kadın ve 34 erkek olmak üzere 68 Behçet hastası ile kesitsel bir çalışma olarak yürütülmüştür. Bireylere genel bilgiler, besin tüketim sıklığı, besin tüketim kaydı, Akdeniz Diyeti Uyum Ölçeği, Behçet Sendromu Aktivite Skalası (BSAS) ve Behçet Hastalığı Yaşam Kalitesi Ölçeği'nden (BHYKÖ) oluşan bir anket formu çevrimiçi görüntülü veya sesli görüşme ile uygulanmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 37,88±7,20 yıl olarak ve hastalık süresinin ortanca değeri 8,50(12,00) yıl olarak bulunmuştur. Çalışmada AD uyum skoru 10 ve üzeri olan birey saptanmamıştır. Akdeniz diyetine uyum skoru [6-9] puan aralığında olan bireylerin %64,7'si kadın ve %35,3'ü erkek, ≤5 puan olan bireylerin %38,2'si kadın ve %61,8'i erkek bireylerden oluşmaktadır (p=0,028). Erkek ve kadın katılımcıların BSAS skoru ortalaması sırası ile 30,12±16,29 ve 27,12±10,64 puan olarak bulunmuştur (p=0,372). Akdeniz diyeti uyum skoru ≤5 puan olan bireylerin hastalık aktivite skoru ortalaması 37,11±13,54 olarak ve [6-9] puan olan bireylerin ise 20,61±7,36 puan olarak saptanmıştır (p<0,001). Negatif değerlendirmeye sahip olan bir ölçek olan BHYKÖ'nün total puanı, AD uyum skoru arttıkça azaldığı tespit edilmiştir (p=0,001). Serum C-Reaktif Protein (CRP) değerinin Akdeniz diyeti uyum skoru ≤5 puan olan bireyler ile [6-9] puan aralığında olan bireyler arasındaki farkı anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Behçet hastalarının toplam Akdeniz diyeti uyum skoru ile Behçet hastalığı aktivite toplam skorunun ilişkisi negatif yönlü, orta düzeyde ve anlamlı olarak elde edilmiştir (r= -0,577;p<0,001). Katılımcılarda toplam Akdeniz diyeti uyum skoru ile Behçet hastalığı yaşam kalitesi toplam skorunun ilişkisi negatif yönlü, zayıf düzeyde ve anlamlı olarak bulunuştur (r= -0,328; p=0,007). Behçet hastalığı yaşam kalitesi toplam skoru ve Behçet hastalığı aktivite toplam skorunun ilişkisi pozitif yönlü, zayıf düzeyde ve anlamlı olarak tespit edilmiştir (r=0,295 p=0,015). Akdeniz diyeti uyumu total skoru ile serum C-reaktif protein, beden kütle indeksi, bel çevresi ve bel/kalça oranı arasındaki ilişki anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Akdeniz diyetine uyumun, Behçet hastalarında hastalık aktivitesini ve yaşam kalitesini pozitif etkilediği tespit edilmiştir. Akdeniz diyet modelinin içerdiği bir besin grubu veya bir besin öğesi ile hastalık aktivitesi arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır. Bu durum bir besin grubu ya da besin öğesine odaklanmak yerine Akdeniz diyet modelinin tamamına odaklanmamız gerektiğini vurgular nitelikte olsa da bu konu ile ilgili ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Behçet hastalarında diyetle histamin alımı ve klinik parametreler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Behçet hastalığı (BH), oral aft, genital ülserler gibi mukokutanöz lezyonlarla karakterize, oküler, nörolojik ve gastrointestinal sistemleri etkileyebilen, kronik, tekrarlayan inflamatuar bir hastalıktır. Endojen olarak üretimin yanında besinlerde de bulunan proinflamatuar özelliklere sahip bir aracı olan, T ve B lenfositlerin, nötrofillerin, eozonofillerin ve bazofillerin aktivitesini modüle eden histamin ile Behçet hastalığı hastalığının klinik ve biyokimyasal bulguları arasında bir ilişki olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı; Behçet hastalarında besinlerle histamin alım miktarının saptanıp, hastalığın biyokimyasal ve klinik belirteçleri üzerindeki etkisini incelemektir. Çalışmaya 34 kadın, 32 erkek olmak üzere 66 katılımcı katılmıştır. Araştırma verileri online anket formu (Google forms) ile toplanmıştır. Anket formunda yaş, cinsiyet, sigara ve alkol kullanımı, hastalık durumu, ilaç kullanımı, beslenme danışmanlığı alma durumu gibi sosyodemografik veriler, vücut ağırlığı, boy uzunluğu, beden kütle indeksi gibi antropometrik ölçümler, fiziksel aktivite durumları, mukokutanöz bulgular, göz ve organ tutulumu gibi klinik bulgular, hemoglobin (Hgb), beyaz küre (WBC), platelet (Plt), ortalama eritrosit hacmi (MCV), kırmızı kan hücreleri dağılım genişliği (RDW), nötrofil sayısı, lenfosit sayısı, NLO (Nötrofil-lenfosit oranı), PLO (Platelet-lenfosit oranı), demir bağlama kapasitesi, ferritin, folat, ESR (eritrosit sedimentasyon hız), CRP (C-reaktif protein), kan üre azotu (BUN), ALT (Alanin aminotransferaz), AST (Aspartat aminotransferaz) değerleri gibi biyokimyasal bulgular ve diyetle histamin alımını hesaplamaya yönelik besin tüketim sıklık formu bulunmaktadır. Histamin alımı düşük ve yüksek gruplar, bireylerin diyetle histamin alımının (mg/gün) medyan değerine göre ayrılmıştır. Hastalığın klinik bulgularından cilt lezyonlarının görülme sıklığı kadınlarda (p=0,043), üveit görülme sıklığı erkeklerde anlamlı derecede yüksektir (p=0,008). Diyetle histamin alımları düşük ve yüksek gruplar arasında sadece beyaz küre değerleri arasında anlamlı fark bulunmuş (p=0,037); CRP, ESR, hemoglobin, platelet, MCV, RDW, BUN, AST, ALT, demir bağlama kapasitesi ve ferritin değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Histamin alımı ile beyaz küre değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif yönde korelasyon bulunmuştur (r=0,650 ; p=0,05). Diyetle histamin alımı düşük ve yüksek olan gruplar arasında oral aft, genital ülserler, üveit, cilt lezyonları, gastrointestinal sistem tutulumu, eklem tutulumu ve vasküler tutulum görülme oranları bakımından anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Bireylerin diyetle histamin alımı ile hastalık atak sıklığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif yönde bir korelasyon bulunmuştur (r=0,324 ; p=0,008). Sonuç olarak, bu çalışmada Behçet hastalığında bazı biyokimyasal bulguların ve hastalık atak sıklığının diyetle histamin alımından etkilendiği dikkate alındığında bireylerde görülen olumsuz semptomların azaltılabilmesi için diyetle histamin alımının göz önünde bulundurulması hastalığın yönetiminde faydalı olabilir.
Bazı parenteral nütrisyon solüsyonlarının makro besin ögesi ve alüminyum içeriğinin belirlenmesi
Parenteral nütrisyon (PN) solüsyonlarının alüminyum (Al) kontaminasyonu 30 yılı aşkın zamandır bilinmektedir. Al'nin özellikle damar yoluyla alımı dokularda birikime yol açmaktadır. Ayrıca sinir sistemi, kas ve iskelet sistemi, solunum sistemi, kardiovasküler sistem, hepatobiliyer sistem, endokrin sistem ve üreme sistemi gibi sistemlere etki edebilmektedir. Bu çalışmanın amacı Türkiye'de kullanılan PN solüsyonlarının Al konsantrasyonlarının yanısıra makro besin ögesi ve enerji değerlerinin belirlenmesidir. Çalışmada 8 adet PN1, PN2, PN3, PN4, PN5, PN6, PN7 ve PN8 isimleriyle kodlanan üç odalı PN solüsyonu incelenmiştir. Alüminyum konsantrasyonu, yüksek performanslı sıvı kromatografisi (YPSK) yöntemi ile analiz edilmiştir. Solüsyonların protein miktarı Kjehldahl yöntemi, yağ miktarı Soxhelet yöntemi ve sulu ekstraksiyon yöntemi ile yapılmıştır. Ayrıca solüsyonlaın nem ve kül tayini yapılmıştır. Karbonhidrat kompozisyonu yüzde (%) olarak belirlenmiştir. Enerji değeri bomba kalorimetre ile ölçülmüştür. PN solüsyonlarındaki glukoz solüsyonlarının ortalama Al konsantrasyonu 16,36±8,31 µg/L, amino asit solüsyonlarının ortalama Al konsantrasyonu 4,96±3,73 µg/L, lipit solüsyonunun ortalama Al konsantrasyonu 9,09±11,23 µg/L bulunmuştur. PN5 glukoz solüsyonunun ve PN2 lipit solüsyonunun Al konsantrasyonu Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından limit olarak kabul edilen 25 µg/L'nin üzerinde tespit edilmiştir. Makro besin ögeleri incelendiğinde solüsyonların etiket bilgisi ile analizle belirlenen miktarlar arasında protein miktarları için PN1-7 solüsyonlarında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark yokken (p>0,05) PN8 solüsyonunda anlamlı derecede fark belirlenmiştir (p<0,05). Yağ miktarı için Soxhelet yöntemine göre PN1-8 solüsyonlarında istatiksel olarak anlamlı fark vardır (p<0,05). Yağ miktarı için sulu hekzan ekstraksiyonu yöntemine göre PN2 ve PN5-8 solüsyonlarında anlamlı fark varken PN1, PN3 ve PN4 solüsyonlarında anlamlı fark yoktur (p>0,05). Enerji değerleri PN1-8 solüsyonları için etiket bilgisiyle karşılaştırıldığında istatiksel açıdan anlamlı bir fark belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, literatürde üç odalı kullanıma hazır PN solüsyonlarının Al konsantrasyonlarının YPSK ile incelendiği çalışmaya rastlanmamıştır. İncelenen solüsyonlardan ikisinde FDA'nın limit olarak kabul ettiği değerden daha yüksek miktarda Al konsantrasyonu belirlenmiştir. Ayrıca PN solüsyonlarının makro besin ögeleri incelendiğinde enerji değerinin etiket bilgisine göre %30,04, yağ miktarının %50,98, protein miktarının %5,23 daha düşük olduğu bulunmuştur. Anahtar kelimeler: parenteral nütrisyon, alüminyum, alüminyum konsantrasyonu, besin ögesi
Maternal dönemde kafeterya diyeti ve taurin suplementasyonunun laktasyon sonundaki bazı plazma parametrelerine etkisi
Bu çalışmanın amacı kafeterya diyetinin gebeliğe adaptasyon ile lastasyon dönemi sonundaki plazma glikoz, toplam kolesterol, trigliserit, insülin düzeyleri ve serbest amino asit profili üzerine etkileri ile taurin suplementasyonuyla bu etkilerin hangi yönde değişeceğinin belirlenmesidir. Yirmi yedi adet dişi Wistar sıçan randomize olarak dört gruba ayrılmıştır. Gebelik öncesi (8 hafta) ve maternal dönemde kontrol grubu (CON, n=6) ve taurin grubu (CONT, n=7) standart yemle, kafeterya grubu (CAF, n=7) ve kafeterya+taurin grubu (CAFT, n=7) standart yem ve kafeterya diyetiyle beslenmiştir. CONT ve CAFT gruplarının içme suyuna % 1,5w/v oranında taurin eklenmiştir. Sıçanların vücut ağırlığı ve besin tüketimleri günlük olarak kaydedilmiştir. Plazma glikoz, toplam kolesterol, trigliserit, insülin düzeyleri ELISA yöntemiyle, plazma serbest amino asit profili ise EZ: faast amino asit kiti kullanılarak gaz kromotografi cihazı ile belirlenmiştir. CAF ve CAFT gruplarının vücut ağırlıklarının gebelik öncesi ve gebelik dönemlerinde CON grubuna göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (gebelik öncesi; diyet etkisi: p<0,001, hafta etkisi: p<0,001, etkileşim: p>0,05; gebelik; diyet etkisi: p<0,05, hafta etkisi: p<0,001, etkileşim: p>0,05). CAF ve CAFT gruplarının CON grubuna kıyasla çalışma süresince daha az besin aldığı görülmüştür (gebelik öncesi; diyet etkisi: p<0,001, hafta etkisi: p<0,001, etkileşim p<0,001, gebelik; diyet etkisi: p<0,001, hafta etkisi: p<0,05, etkileşim: p>0,05; laktasyon; diyet etkisi: p<0,001, hafta etkisi: p<0,001, etkileşim: p<0,05). Laktasyon sonunda plazma kolesterol, trigliserit ve insülin düzeyleri arasında gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). CAF ve CAFT gruplarının plazma alfa-aminobütirik asit, serin, aspartik asit, alfa-aminopimelik asit seviyeleri CON ve CONT gruplarına kıyasla daha yüksek iken; fenilalanin ve tirozin seviyelerinin daha düşük olduğu görülmüştür (p<0,05). CAFT grubunun gebeliğe adaptasyon ve plazma parametreleri açısından CON grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu (p>0,05) ancak CAF grubuyla aralarında anlamlı bir farklılık olmadığı gözlenmiştir (p>0,05). Sonuç olarak kafeterya diyeti tüketimi besin tüketiminde azalmaya neden olur iken gebelik öncesi ve gebelik dönemlerinde vücut ağırlığında artışa yol açmış ve plazma serbest amino asit profilinde değişikliklere neden olmuştur. Ancak taurin suplementasyonunun herhangi bir etkisi gözlenmemiştir. Maternal dönemde kafeterya diyeti tüketimi ve taurin suplementasyonunun uzun dönem metabolik ve fizyolojik etkilerinin değerlendirilebilmesi için daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.
Diyetisyen ve diyetisyen adaylarının sürdürülebilir beslenme konusundaki bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi
Bugün ve gelecek kuşaklar için besin ve beslenme güvenliğine, sağlıklı yaşama katkıda bulunan çevresel etkileri düşük diyetler olarak tanımlanan sürdürülebilir diyetler ile ilgili özellikle sağlık profesyonellerinin farkındalığının geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, Ankara'da bulunan üniversitelerin Beslenme ve Diyetetik Bölümlerinde eğitim alan öğrenciler ile Türkiye Diyetisyenler Derneği'ne üye olan diyetisyenlerin sürdürülebilir beslenme konusundaki bilgi, tutum ve yaklaşımlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma 876 Beslenme ve Diyetetik Bölüm öğrencisi ile kontrol grubu olarak alınan 230 diğer bölüm öğrencileri ve 201 diyetisyen olmak üzere toplamda 1307 birey ile gerçekleştirilmiştir. Sürdürülebilir beslenme konusunda bilgi ve tutumu değerlendiren, dört bölümden oluşan bir anket geliştirilmiştir. Anketin birinci bölümünde katılımcıların genel özellikleri, ikinci bölümünde katılımcıların çevre ve çevre sorunlarına ilişkin görüşleri, üçüncü bölümünde sürdürülebilir beslenme konusuna ilişkin bilgileri ve yaklaşımları, dördüncü bölümünde ise besin tüketim alışkanlıkları yer almaktadır. Ankette sürdürülebilir beslenme başlığı altında, sürdürülebilir beslenme konusunda bilgi düzeyi, besin alışverişi yaklaşımları ve besin kayıp ve atıklarını azaltma stratejilerine yaklaşımlarına yönelik 5-li Likert tipinde hazırlanan sorular yer almış ve bu sorulardan elde edilen cevaplar kullanılarak toplam puanlar hesaplanmıştır. Öğrenci örnekleminde veri toplama sürecinde, ilgili Bölüm Başkanlığı'nın uygun gördüğü zamanda üniversiteler ziyaret edilmiş, çalışma anlatılıp, gönüllü öğrencilerin geliştirilen anketi doldurmaları sağlanarak veriler toplanmıştır. Diyetisyenlerden veri toplama süreci ise, Türkiye Diyetisyenler Derneği üye e-posta grubuna anketin gönderilmesi ve gelen cevapların değerlendirilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Diyetisyenlerin %84,6'sı, beslenme ve diyetetik öğrencilerinin %58,6'sı diğer bölüm öğrencilerinin ise %15,2'si sürdürülebilir beslenme tanımını daha önce duyduklarını beyan etmişlerdir (p<0,001). Sürdürülebilir beslenme toplam bilgi puanları diyetisyenlerde 41,896,58, beslenme ve diyetetik öğrencilerinde 34,444,95 ve diğer bölüm öğrencilerinde 32,306,08 olarak kaydedilmiştir (p<0,001). Öğrenci örnekleminde sürdürülebilir beslenme toplam bilgi puanının öğrencilerin eğitime devam ettikleri üniversiteler, lisans eğitim düzeyi ve yaşadıkları yerlere göre farklılık gösterdiği saptanmıştır (p<0,001). Besin kayıp ve atıklarını azaltma strateji puanları diyetisyenlerde 31,154,51, beslenme ve diyetetik öğrencilerinde 29,634,60 ve diğer bölüm öğrencilerinde 28,155,63 olarak bulunmuştur (p<0,001). Sürdürülebilir beslenme düzeyi yeterli olan grupta besin alışveriş puanın da yeterli olduğu saptanmıştır (p<0,001). Benzer şekilde, sürdürülebilir beslenme düzeyi yeterli ve yetersiz olan grupların besin kayıp ve atık farkındalık düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı fark gösterdiği saptanmıştır (p<0,001). Katılımcıların sürdürülebilir beslenme bilgi düzeylerine göre enerji ve besin ögesi alımları ile besin tüketim durumları değerlendirildiğinde, karbonhidrat, lif, elzem olmayan aminoasit ve demir alımları ile meyve grubu tüketimlerinin istatistiksel olarak önemli fark gösterdiği saptanmıştır (p<0,05). Sağlık profesyonelleri arasında, diyetisyenlerin sürdürülebilir beslenme konusunda bilgi, tutum ve yaklaşımlarının daha da geliştirilmesi, beslenme ve diyetetik eğitimi müfredatında sürdürülebilir beslenme ve bileşenlerinin daha fazla yer alması, bu konuda geliştirilecek stratejiler için önem taşımaktadır. Çünkü beslenme ve diyetetik profesyonelleri sürdürülebilir beslenme konusunda hem bireysel ve toplumsal bazda uygulamaların yaygınlaştırılmasında hem de politikaların geliştirilmesinde önemli rol oynayabilecek potansiyele sahiptiler.
CD36 ve lipid peroksidasyonuna diyetle alınan tekli doymamış yağ asitleri, doymuş yağ asitleri ve fruktozun etkisi
Artmış rafine şeker tüketimi, yüksek miktarlarda doymuş yağ asitleri alımı ve yağ içeriği yüksek diyetlerle beslenme sonucu vücutta oksidan stresin etkilendiği güncel çalışmalarda bildirilmektedir. Pro-oksidanlar ve antioksidanlar arasındaki dengenin bozulması oksidatif hasar, lipit peroksidasyonu böylece kronik hastalıklara yol açmaktadır. Bu çalışmanın amacı, farelerin plazma ve dokularında tekli doymamış yağ asitleri (MUFA), doymuş yağ asitleri (SFA) ve fruktozdan zengin diyetlerin lipid peroksidasyonu ve CD36 üzerine etkilerini araştırmaktır. Örneklerin alındığı çalışmada C57BI/6 cins sekiz haftalık erkek fareler 2 hafta süren standardizasyon sonrasında kontrol grubu ile MUFA, SFA veya fruktozdan zengin beslenen gruplar olarak 4 gruba ayrılmıştır. Fareler 15 haftalık diyet müdahalesinin ardından sakrifiye edilmiş, kan ve dokuları alınmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, kontrol grubuna kıyasla SFA'dan zengin beslenen grupta plazma ve dokularda lipid peroksidasyonu belirteci TBARS (Tiyobarbitürik asit) seviyelerinin daha yüksek olduğu (p>0,05), MUFA ile beslenen grupta ise daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Fruktozdan zengin beslenen grupta ise plazma ve dokularda TBARS seviyelerinde farklılık olmadığı (p>0,05) saptanmıştır. Ayrıca yapılan ELISA analiz sonuçlarına göre kontrol grubuna kıyasla SFA ve fruktozdan yüksek beslenme ile kalp ve plazmada CD36 seviyelerinin daha yüksek olduğu, MUFA grubunda ise daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Kalp dokusunda yapılan Western Blot analiz sonuçlarına göre fruktoz grubunda CD36 reseptör seviyesi daha yüksekken MUFA grubunda daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Sonuçlar kronik hastalıkların korunması ve tedavisinde ulusal ve uluslararası rehberlere göre fruktoz ve SFA tüketiminin azaltılması ile MUFA tüketiminin artırılarak dengelenmesinin faydalı etkileri olabileceğini desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Lipid peroksidasyonu, CD36, tekli doymamış yağ asitleri, doymuş yağ asitleri, fruktoz
Yetişkin kadınlarda diyet inflamatuar yükü ile yeme davranışı ve yorgunluk arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Sağlıklı yaşamın önemli parametrelerinden biri de sağlıklı ve dengeli beslenmedir. Sağlıklı örüntüye sahip diyetin, fizyolojik ihtiyaçları karşılamanın yanı sıra yetişkinlerde mental sağlığın, yorgunluğun, yaşam ve uyku kalitesini iyileştirebileceği bildirilmiştir. Ayrıca inflamatuar hastalıklardan olan diyabet, kardiyometabolik hastalıklar, metabolik sendrom ve romatoid artrit gibi hastalıkların tedavisinde de önemli bir parametre olduğu kabul edilmiştir. Antiinflamatuar diyetin yorgunluğun tedavisinde de önemli bir parametre olabileceği belirtilmektedir. Bireyler beslenme ihtiyacının karşılanması esnasında farklı yeme davranışı göstermektedirler. Yeme davranışının besin seçiminde ve sağlıklı diyet içeriğinin oluşturulmasında önemli rolü bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, yetişkin kadınlarda diyet inflamatuar indeksi (Dİİ) ve yeme davranışı ile yorgunluk arasındaki olası ilişkinin belirlenmesidir. Araştırmanın örneklemini 19-39 yaş arası, Türkiye'nin herhangi bir şehrinde kalıcı ikamet eden, sosyal medya platformları (Twitter, Instagram, Facebook) kullanılarak oluşturulan duyuruya katılmaya gönüllü olduğuna dair yanıt veren ve dâhil olma ve dışlanma kriterlerine göre uygun olduğu belirlenen kadınlar oluşturacaktır. Araştırmanın örneklem büyüklüğü tip 1 hata düzeyi α= 0,05 ve testin gücü 1-β= 0,80 olarak alınarak G Power 3.1.9.7 Paket Programı ile en az 200 kişi olarak hesaplanmıştır. Stres, depresyon ve anksiyete ile birlikte; yaygın bir mental bozukluk olarak tanımlanmaktadır. Stresin çeşitli yaşam tarzı faktörleriyle ilişkili olduğuna dair kesin kanıtlar bulunmaktadır. Antiinflamatuar diyet sağlığın iyileştirilmesinde, yorgunluk, depresyon/stres ve anksiyete ile sağlıklı yeme davranışı ve kronik hastalıkların tedavisinde potansiyel role sahiptir. Çalışma sonucunda Dİİ skoru yüksek olan yetişkin kadınların yeme davranışı ölçeği puanlarının; yorgunluk ölçeği puanlarının; DASS-21 (Depresyon- Anksiyete- Stres Ölçeği) ölçek skorunun depresyon, anksiyete ve stres alt başlıklarının tümünde daha yüksek olması beklenmektedir. Diyet İnflamatuar yükü yüksek olan kadınların bazı antropometrik ölçümlerinin farklılık göstermesi beklenmektedir.
Diyetin total fitokimyasal içeriğinin saptanmasına yönelik araç geliştirilmesi
Bu çalışmanın amacı diyetin fitokimyasal içeriğini ölçebilecek bir araç oluşturmak, oluşturulan bu araç ile sağlıklı bireylerde diyetin fitokimyasal indeksi ve total antioksidan kapasitesini karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Bu araştırma iki aşamadan oluşmuştur. İlk aşamada fitokimyasallar hakkında literatür taraması ve 100 yetişkin bireye 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı yapılarak diyetin fitokimyasal içerik saptama aracı geliştirilmiştir. İkinci aşamada yetişkin bireyler (233 kadın, 195 erkek) internet üzerinden genel özellikleri, genel beslenme durumları, genel sağlık durumları, diyetin fitokimyasal içeriğinin saptanmasına yönelik araç ve 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydını içeren bölümleri yanıtlamıştır. Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre bireylerin besin tüketim sıklığına göre fitokimyasal indeks alımı değeri erkeklerde (20,69 ± 12,80) kadınlardan (27,31 ± 15,93) daha düşüktür. Besin tüketim kaydına göre ise fitokimyasal indeks alımı değeri erkeklerde (60,30 ± 62,39) kadınlardan (54,71 ± 38,23) daha yüksektir. Bu değerlere bakıldığında hem besin tüketim sıklığında hem de besin tüketim kaydından elde edilen değerler Batı diyetine göre belirlenen 20 puanın üstünde olduğu görülmüştür. Yapılan bu çalışmada diyetin total antioksidan alımı hesaplamasında FRAP ve ORAC değerleri kullanılmıştır. Sağlıklı bireylerde 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydından hesaplanan diyetin fitokimyasal indeksi (DPİ) ve oluşturulan diyetin fitokimyasal içerik saptama aracı verileri arasında ilişki saptanmıştır (r=0,412; p<0,001). Bireylerin yanıtladıkları besin tüketim sıklığı anketinden saptanan fitokimyasal indeks ile besin tüketim sıklığında hesaplanan demir iyonu indirgeyici antioksidan güç 1 (FRAP1) (r=0,475; p<0,001), demir iyonu indirgeyici antioksidan güç 2 (FRAP2) (r=0,527; p<0,001), hidrofilik oksijen radikalini absorbe etme kapasitesi (HORAC) (r=0,536; p<0,001), lipofilik oksijen radikal absorbans kapasite (LORAC) (r=0,438; p<0,001) ve total oksijen radikalini absorbe etme kapasitesi (TORAC) (r=0,537; p<0,001) alımlarının karşılaştırılması sonucunda korelasyon gözlenmiştir. Bireylerin yanıtladıkları besin tüketim sıklığı anketinden saptanan fitokimyasal indeks ile besin tüketim kaydında hesaplanan demir iyonu indirgeyici antioksidan güç 1 (FRAP1) (r=-0,131; p=0,014), demir iyonu indirgeyici antioksidan güç 2 (FRAP2) (r=-0,132; p=0,014), hidrofilik oksijen radikalini absorbe etme kapasitesi (HORAC) (r=-0,107; p=0,046) ve total oksijen radikalini absorbe etme kapasitesi (TORAC) (r=-0,131; p=0,014) alımlarının karşılaştırılması sonucunda korelasyon gözlenmiştir. Bu çalışmada bireylerin beslenme durumunu saptamak için 24 saat geriye dönük besin tüketim kaydı ve fitokimyasal içerik saptamak için geliştirilen besin tüketim sıklığı uygulanmıştır. Bireylerin yanıtladıkları besin tüketim sıklığı anketi ile besin tüketim kaydı arasında saptanan enerji ve besin ögesi alımlarının karşılaştırılması incelendiğinde hem makro hem de mikro besin ögeleri alımları arasında istatiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Fitokimyasallar, Beslenme, Fitokimyasal İndeks, Total Antioksidan Kapasite.
Yetişkin bireylerin yeme farkındalığı ile diyet kalitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, kadın ve erkek bireylerin yeme farkındalığının diyet kalitesi ile ilişkisini değerlendirmek için Ankara'da yaşayan, 20-50 yaş 207 gönüllü ile gerçekleştirilmiştir. Bireylerin demografik özellikleri, sağlık bilgileri, beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktivite durumları yüz yüze anket ile elde edilmiştir. Ayrıca bireylere Yeme Farkındalığı Ölçeği (YFÖ-30), Akdeniz Diyeti Uyum Ölçeği (ADS) uygulanmış ve 24 saatlik hatırlatma yöntemi ile besin tüketim kaydından ulaşılan verilerle de Sağlıklı Yeme İndeski-2015 (SYİ-2015) puanı hesaplanmıştır. Bireylerin antropometrik ölçümleri biyoelektrik impedans analizi cihazıyla alınmıştır. Kadın bireylerin ADS puanı erkek bireylerden yüksek bulunurken (p<0.05) SYİ-2015 puanı kadın ve erkek bireyler arasında fark göstermemiştir (p<0.05). YFÖ-30 toplam puanı, düşünmeden yeme ve duygusal yeme alt faktör puanı erkek bireylerde daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Tüm bireylerin yeme farkındalığı arttıkça BKİ azalmaktadır ve sadece kadın bireylerde bel çevresi, vücut yağ oranı ve bel/kalça oranı da azalmaktadır (p<0.05). YFÖ-30 toplam puanı arttıkça tüm bireylerin karbonhidrat alımının azaldığı ve kadın bireylerin enerji, protein, yağ, doymuş yağ alımının da azaldığı tespit edilmiştir (p<0.05). Yeme farkındalığı arttıkça koyu yeşil yapraklılar ve kurubaklagil tüketim puanının arttığı belirlenmiştir (p<0.05). Ayrıca yeme farkındalığı arttıkça kadın bireylerde süt ve süt ürünlerinin, erkekler bireylerde ise rafine edilmiş tahılların tüketiminin arttığı belirlenmiştir (p<0.05). YFÖ-30 alt faktörlerinden yeme disiplini puanı arttığında ve farkındalık puanı ise azaldığında SYİ-2015 puanının arttığı saptanmıştır (p<0.05). Ancak YFÖ-30 toplam puanı ile SYİ-2015 ve ADS puanı arasında anlamlı ilişki yoktur. Bireylerin yeme farkındalığının artması diyet kalitesinde iyileşmeler sağlayarak sağlığı geliştirici ve yaşam kalitesini artırıcı etkilere sahip olabilir.
Farklı mevsimlerde üretilmiş dondurmaların ve sütlü buz ürünlerinin aflatoksin M1 içeriğinin karşılaştırılması
Süt üreten hayvanların tükettiği tahıllardaki aflatoksin B1 ve G1, hayvanların sütlerinde aflatoksin M1 ve M2 olarak atılır. Hayvan yemlerinde aflatoksin B1 varlığı ve daha sonra emziren hayvanların buna maruz kalması, sütün hidroksil metaboliti olan aflatoksin M1 ile kontaminasyonuna yol açmaktadır. Aflatoksin B1 ve M1 türü mikotoksinler Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı tarafından Grup I insan kanserojeni olarak sınıflanmıştır. Hayvan yemlerinde bulunan aflatoksinlerin farklı mevsimlerde farklı miktarda bulunması, süt ürünlerindeki AFM1 miktarını değiştirmektedir. Yapılan çalışmalarda kış mevsimi süt ve süt ürünlerinin diğer mevsimlere göre daha yüksek aflatoksin M1 içerdiği belirtilmiştir. Litertürde çalışmalar daha çok süt, yoğurt ve peynirin AFM1 içeriklerinin değerlendirilmesine yoğunlaşılmış ve bir süt ürünü olan dondurmanın AFM1 içeriğine ilişkin çalışmalar oldukça sınırlıdır. Bu çalışmada, ülkemizdeki süt ve süt ürünlerinden dondurmanın, aflatoksin M1 miktarının farklı mevsimlerdeki durumu değerlendirmek için, farklı mevsimlerde üretilen dondurmaların aflatoksin M1 içeriği uygun ELISA kiti kullanılarak analiz edilecektir. Ankara ilinde hipermarketlerde satışa sunulan ve sıklıkla tüketilen 10 farklı markadan 4 farklı mevsimde üretilen dondurma ve sütlü buz örnekleri temin edilecektir. Çalışma sonunda, süt hayvanlarının yaz ve bahar mevsimlerinde taze, kış aylarında kuru yem tüketimi göz önüne alındığında, yaz ve bahar mevsimlerinde üretilen dondurmaların ve sütlü buz ürünlerinin kış mevsiminde üretilenlere göre daha az aflatoksin M1 içerdiği öngörülmektedir.
Adolesanlarda karbonhidrat alımı, şeker bağımlılığı ve stres durumu arasındaki ilişki
Sıklıkla tüketilen besinlere karşı bağımlılık yapıcı maddelerde görülen davranış değişikliklerinin görülmesi araştırmacıları besinlerin bağımlılık yapıcı etkisini araştırmaya itmiştir. Bu çalışma, adolesanlarda karbonhidrat alımı, şeker bağımlılığı ve stres durumu arasındaki ilişkinin ortaya çıkarılması ve bu grupta görülen obezite gibi beslenme ile ilişkili hastalıkların önlenmesine katkı sağlamak amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 12-19 yaş aralığındaki adolesanlar arasından gönüllü olarak araştırmayı kabul eden 146 kadın ve 46 erkek olmak üzere 192 birey katılmıştır. Çalışma verileri, katılımcıların genel özellikleri, antropometrik ölçümleri (vücut ağırlığı, boy uzunluğu, BKİ) Yale Besin Bağımlılığı Ölçeği (YFAS), Uluslararası Fiziksel Aktivite Ölçeği Kısa Formu (IPAQ-SF), Depresyon, Anksiyete ve Stres Ölçeği (DASS 21) ile karbonhidrat ve şekerli besin tüketim sıklığını içeren bölümlerden oluşan anket formu uygulanarak toplanmıştır. Çalışma sonucunda katılımcıların %8,9'unda besin bağımlılığı teşhis edilmiştir. Kadın katılımcılarda daha yüksek besin bağımlılığı prevalansı görülmüştür. Besin bağımlılığı durumu ile hamur işleri, tuzlu atıştırmalıklar, kek/pasta, meyve tatlıları, tatlandırıcılı içecekler, hazır meyve suları, taze meyve suları ve meyvelerin tüketimi arasında ilişki gözlenmiştir (p<0,05). Stres durumunun besin bağımlılığı görülme sıklığını ve YFAS semptom sayısını etkilediği bulunmuştur (p<0,001). Ayrıca stres durumu ile tuzlu atıştırmalıklar, hamur tatlıları, tatlandırıcılı içecekler, hazır meyve suları, enerji/sporcu içecekleri ve şekerlemelerin tüketimi arasında ilişki gözlenmiştir (p<0,05). Çalışma sonuçları yüksek oranda şeker içeren besinlerin bağımlılık yapıcı etkileri olduğunu göstermiştir.
Tip 1 diyabetli adölesanlarda yeme davranış tutumu ve beslenme durumu ilişkisi ile yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Çelik, H., Tip 1 Diyabetli Adölesanlarda Yeme Davranış Tutumu ve Beslenme Durumu İlişkisi ile Yaşam Kalitesinin Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Beslenme Bilimleri Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2019. Bu çalışma Tip 1 Diabetes Mellituslu (T1DM) adölesanlarda yeme davranış tutumları ve beslenme durumu ilişkisi ile yaşam kalitesi arasındaki etkileşimi saptamak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, en az 1 yıl önce tip 1 diyabet tanısı almış ve Trakya Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi Çocuk Endokrinoloji Bölümünün sürekli kontrolü altında olan, %48,75'i kız, %51,25'i erkek toplam 160 adölesan dahil edilmiştir. Adölesanların yaş ortalaması 12,94±2,93 yıl olarak saptanmıştır. Çalışmaya katılan adölesanların 24-saatlik besin tüketim kayıtları toplanmıştır ve antropometrik ölçümleri alınmıştır.Adölesanlara Diyabette Yeme Sorunları Anketi (DEPS-R) ve Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği uygulanmıştır. Adölesanların % 23,75'inde (kızlarda %23,08, erkeklerde %24,39) DEPS-R puanı ≥ 20 olarak bulunmuştur. On yaş grubundaki kızlarda toplam yağ kütlesi (g) ile yaşam kalitesi arasında çok güçlü doğrusal, pozitif bir ilişki bulunmuştur (r=0,909, p=0,032). On ve on üç yaş gruplarındaki erkeklerde ise toplam yağsız vücut kütlesi ve yaşam kalitesi arasında pozitif yönlü, çok güçlü doğrusal bir ilişki saptanmıştır (r=0,845, p=0,034 ve r=0,936, p=0,006). On yedi yaşındaki kızlarda toplam yağsız vücut kütlesi ve yaşam kalitesi arasında negatif yönlü, çok güçlü doğrusal bir ilişki bulunmuştur(r=-1,000, p<0,001). Bozulmuş yeme sorunu olan adölesanların yaşam kalitesi puanları arasında negatif yönlü zayıf, doğrusal bir ilişki bulunmuştur (p<0,001).Sonuç olarak bu çalışmada bozulmuş yeme sorunu, T1DM'li adölesanlarda yaklaşık her dört kişide bir oranında görülmüştür. Tip-1 diyabet tanısı almış adölesanların cinsiyet gözetmeksizin DEPS-R gibi güvenilir bir ölçek ile taranması, yeme bozuklukları riskinin erken dönemde saptanarak beslenme tedavisi dahilinde gerekli tedbirlerin alınmasında etkin bir araç olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: T1DM, bozulmuş yeme davranışı, DEPS-R, yaşam kalitesi
Sleeve gastrektomi yapılan obez kadınlarda serum ghrelin düzeyinin ve beslenme durumunun değerlendirilmesi
Bu çalışma, sleeve gastrektomi yapılan obez kadınların serum ghrelin düzeyleri ile beslenme ve duygusal durumunun değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Lokman Hekim Akay Hastanesi ve Memorial Ankara Hastanesinde sleeve gasterektomi ameliyatı geçiren, yaşları 20-50 yıl arasında değişen toplam 30 gönüllü kadın birey çalışmaya dahil edilmiştir. Bireylerin ameliyat öncesi ve sonrası 3. ayda antropometrik ölçümleri, biyokimyasal bulguları, miktarlı besin tüketim sıklığı, üç faktörlü yeme ölçeği (TFEQ-Tr21) ile yeme davranışları, Beck depresyon ölçeği ile depresyon düzeyleri ve ELISA yöntemi ile toplam serum ghrelin düzeyleri değerlendirilmiştir. Bireylerin ameliyat sonrasında 3.ayda ortalama beden kütle indeksi (BKİ) anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (preop: 40,16±5,01 kg/m2, postop: 32,47±5,04 kg/m2) (p<0,001). Bireylerin ortalama çikolata ve çikolatalı ürün, pasta ve bisküvi ile şeker ve şekerli ürün tüketimlerinin ameliyattan sonra anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır (p<0,001). Cips, hamburger ve pizza, patates kızartması tüketim miktarlarının ameliyat sonrasında istatistiksel açıdan anlamlı olarak düştüğü saptanmıştır (p<0,001). Serum ghrelin düzeyleri postoperatif dönemde düşmüştür (preop:1125,85±1010,74 pg/mL, postop:51,33±118,54 pg/mL) (p<0,001). Ameliyat sonrasında serum ghrelin düzeyi ile bilişsel kısıtlama (p=0,230), duygusal yeme (p=0,391), kontrolsüz yeme davranışı (p=0,803) ve depresyon düzeyi (p=0,856) arasında anlamlı ilişki olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Kontrolsüz yeme davranışı ve BKİ (r=0,466 p=0,009) arasında da pozitif yönlü orta düzeyde bir korelasyon olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Serum ghrelin düzeyi ile diyetle ortalama enerji, karbonhidrat, protein ve yağ alımı arasında ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Bireylerin kontrolsüz yeme davranışları ile günlük ortalama enerji alımı (r=0,441, p=0,015) ve duygusal yeme davranışı ile karbonhidrat alımı (r=0,436 p=0,016) arasında orta düzeyde korelasyon olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak bu çalışmada sleeve gastektomi sonrası azalan serum ghrelin düzeyleri ile beslenme ve duygu durumları arasında ilişki bulunmamıştır. Ancak sleeve gastrektomi sonrası hastalarda sağlıklı yeme davranışı eğiliminin arttığı gözlenmiştir. Uzun dönemde tekrar ağırlık kazanımını önlemek için multidisipliner yaklaşımda sağlıklı beslenme önerilerine uyulmasının yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Sleeve gastrektomi, serum ghrelin, obezite, yeme davranışı, duygu durum
Çiğ olarak tüketilen bazı salata malzemelerinin mikrobiyolojik yönden incelenmesi
Toplu beslenme sistemlerinde tüketime sunulan salatalarda kullanılan bazı sebzeler hastalık yapıcı mikroorganizmaları barındırabileceği için çiğ olarak tüketildiklerinde sağlık açısından risk oluşturmaktadır. Bu çalışmada, bir üniversite kafeteryasında servis edilen salatalarda sıklıkla kullanılan ve çiğ olarak tüketilen bazı malzemelerinin (marul, kıvırcık, havuç ve maydanoz) satın alma aşamasından servise kadar olan tüm aşamalarda Lumitester (Hijyen Monitörü) ile toplam canlı sayımı ile E.coli ve S.aureus bakteri sayımları yapılarak kontaminasyon durumunun saptanması amaçlanmıştır. Çalışmadan elde edilen verilere göre "satın alma" aşamasında marul, kıvırcık ve havucun maydanoza göre mikrobiyolojik yükünün fazla olduğu gözlenmiştir. "Depolama" aşamasında mikrobiyolojik yükün arttığı "hazırlık öncesi"nde ise en yüksek seviyeye ulaştığı, fakat "servis aşaması"nda azalma olduğu saptanmıştır. Havuçta ise toplam canlı sayısının aşamalar boyunca artma eğiliminde olduğu ve "servis aşamasında" bu değerin 105 kob/g'ın üzerine olduğu gözlenmiştir. Temas eden yüzey, ekipman ve personel eli için toplam canlı bakteri sayısı incelendiğinde "hazırlık aşamasında" en yüksek kontaminasyon kaynağının personel eli, sebze soyma ve doğrama bıçağı ile doğrama tahtası olduğu saptanmıştır. "Servis aşamasında" ise Compact Dry EC ve Compact Dry XSA hazır besiyerleri kullanılarak çiğ salata sebzelerinde E.coli ve S.aureus varlığı incelendiğinde ise tüm örneklerde toplam koliform bakteri ürediği, S.aureus'un ise çalışılan örneklerin yaklaşık %50 sinde ürediği gözlenmiştir. Bu sonuçlara göre yetersiz personel hijyeni, alet ve ekipmanların temizliği ve yetersiz sanitasyonunun çapraz bulaşma ile kontaminasyona neden olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: çiğ sebze, mikroorganizma, kontaminasyon, hijyen
Sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırılması projesi kapsamında İlkokul öğrencilerinin ebeveynlerine verilen beslenme eğitiminin, çocukların beslenme alışkanlıkları üzerine etkileri
Bu çalışma, Gaziantep ilinde, farklı sosyoekonomik düzeye sahip iki ilkokulda, ebeveynlere verilen beslenme eğitiminden 15 gün sonra, çocukların beslenme ve aktivite alışkanlıklarındaki değişimleri değerlendirmek için, Ocak-Nisan 2019 tarihlerinde, 168 öğrenci ve ebeveyn ile vaka-kontrol çalışması olarak yürütülmüştür. Veriler, Öğrenci Sağlık Değerlendirme Anketi, anket formu, Ebeveyn Yemek Zamanı Davranışları Ölçeği ve besin tüketim kaydı ile iki sefer toplanmıştır. Eğitim sonrasında öğrencilerde kahvaltı ve öğle öğününü atlama oranının azaldığı, evde kahvaltı yapma ve evden öğle yemeği getirme oranının arttığı belirlenmiştir. Eğitim grubunda ebeveynler tarafından en sık kullanılan alt boyut eğitim öncesi ve sonrası günlük sebze meyve seçenekleri olup, kontrol grubunda eğitim öncesi olumlu ikna, eğitim sonrası günlük sebze meyve seçenekleri olarak belirlenmiştir. Eğitim sonrası eğitim grubunda günlük sebze meyve seçenekleri ve hayvansal yağların azaltılması alt boyut puanları artmış, kontrol grubunda azalmıştır. Eğitim öncesi sosyoekonomik düzeye göre öğrencilerin enerji ve besin ögeleri alımında anlamlı farklılıklar olup, eğitim sonrası bu farklılıkların ortadan kalktığı belirlenmiştir. Eğitim grubundaki ebeveynlerin olumlu ikna alt boyutu ile öğrencilerin eğitim öncesi protein (%) ile (-), eğitim sonrası protein (g) ile (+); günlük sebze meyve seçenekleri ile enerji, yağ (g), karbonhidrat (g) ile (+), protein (%) ile (-); eğitim sonrası yağ (%) ile (-), karbonhidrat (%) ile (+) yönde ilişkiler saptanmıştır. Eğitim grubunda eğitim öncesi özel yemekler alt boyutu ile öğrencilerin aktivite süresi arasında (-), eğitim sonrası atıştırma modeli ile ekran süresi arasında (+) yönde ilişkiler saptanmıştır. Sonuç olarak; çocukların beslenme ve aktivite alışkanlıkları üzerinde, ebeveynlerin beslenme bilgilerinin yanı sıra beslenme davranışlarının da etkili olduğu, okullarda diyetisyen ve psikolog eşliğinde yapılan ebeveyn katılımlı çalışmaların yaygınlaştırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Tazelenme Üniversitesi öğrencilerinde genel beslenme bilgi düzeyi ve ilişkili faktörler
TAZELENME ÜNİVERSİTESİ ÖĞRENCİLERİNDE GENEL BESLENME BİLGİ DÜZEYİ VE İLİŞKİLİ FAKTÖRLER Amaç: Bu tez çalışmasında Akdeniz Üniversitesi Gero-Atlas çalışması sonucunda hayata geçen Gero-Atlas 60+ Tazelenme Üniversitesi öğrencilerinde genel beslenme bilgi düzeyinin ve ilişkili faktörlerin saptanması amaçlanmıştır. Uzun erimli amacımız: Çalışmamızın sonuçları doğrultusunda Gero-Atlas 60+ Tazelenme Üniversitesi eğitim programında beslenme dersinin yapılanmasına ışık tutmaktır. Yöntem: Bu çalışma nicel verilere sahip kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Gero-Atlas 60+ Tazelenme Üniversitesi'nin eğitim verdiği Akdeniz ve Ege Üniversitesi Kampüslerinde toplam 167 öğrenci dahil edilmiştir. Çalışmada Türkçe geçerlik güvenirliği Alsaffar tarafından yapılan, Parmenter ve Wardle'ın Genel Beslenme Bilgisi Anketi kullanılmıştır. Bu ölçeğin A-B-C-D olmak üzere 4 bölümü vardır. "Diyet-hastalık ilişkisi"ni içeren D bölümü çalışmamızda kullanılmamıştır. Her bölüm ve toplam puan için, alınan ortalama puanın maksimum alınabilecek puana bölünmesiyle elde edilen ortalama puan yüzdeleri hesaplanmıştır. A bölümünde "Uzmanların Diyet Önerileri" soruları bulunmaktadır, toplam puan 11'dir. B bölümünde "Besin Bilgisi" soruları bulunmaktadır, toplam puan 63'tür. C bölümünde ise "Gündelik Besin Seçimleri" soruları bulunmaktadır, toplam puan 8'dir. Bütün ölçeğin toplam puanı 82'dir. Bulgular: Katılımcıların 66'sı kadın (%39.5), 101'i (%60.5) erkektir, yaş ortalaması 64.89±6.40 yıldır. 11'inin (%6.6) eğitim yılı 5 yıl altında, 48'inin (%28.7) eğitim yılı 5-11 yıl arasında, 108'inin (%64.7) eğitim yılı 11 yıl üzerindedir, çoğunluğunun (%61.7) fazla kilolu ya da obez sınıfında olduğu saptanmıştır. Anketin toplamından alınan puan: 49.5 %60.42 (Max:82), A, B, C bölümünde ortalama puanları sırasıyla 5 (%45), 38 (%60.75), 6 (%78.36). Katılımcıların toplam puanı yüksek olsa da alt gruplar incelendiğinde özellikle uzmanların diyet önerileri kısmında bilgi düzeyi düşük bulunmuştur. Eğitim düzeyi arttıkça genel beslenme bilgi puanı (p=0.001) ve alt grup puan analizi (B bölümü) (p=0.005) istatistiksel açıdan anlamlı derecede arttığı saptanmıştır. Genel beslenme bilgisi ile cinsiyet, yaş, beden kütle indeksi (BKİ), gelir düzeyi, medeni durum arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Alt grup puan analizi (C bölümü) ile yaş arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. 75 yaş ve üzeri yaş grubunun 65 yaş altı ve 65-74 yaş arası gruptan Gündelik Besin Seçimleri Bilgisi puanı anlamlı olarak düşük olduğu saptanmıştır (p=0.005). Katılımcıların %68.9'u (n=115) kronik bir hastalığının olduğunu belirtmiştir. En sık görülen kronik hastalıklar Hipertansiyon (HT) (%30.4) ve Tip 2 Diabetes Mellitüs'tür (DM) (%13.4). Tip 2 DM ve HT hastalığı olanlarda Gündelik seçim bilgisi düşük bulunmuştur (p=0.049). Katılımcıların %70.7'si günde kaç porsiyon meyve-sebze tüketilmesi gerektiğini, %81.4'ü hangi tip yağ kullanımının azaltılmasının sağlık için önemli olduğunu, çoğunluğu (%87.4) günlük tuz tüketiminin kaç gramı aşmaması gerektiğini bilmemektedir. Sonuç: Eğitim düzeyi arttıkça genel beslenme bilgi düzeyi artmaktadır. Katılımcıların toplam puanı yüksek olsa da alt gruplar incelendiğinde özellikle uzmanların diyet önerileri kısmında bilgi düzeyi düşük bulunmuştur. Gero-Atlas 60+ Tazelenme Üniversitesi beslenme derslerinde özellikle günlük beslenmemizde yer alan tuz, nişastalı besinler, sebze ve meyve miktarı, besinler şeker içeriği, Tip 2 DM ve HT hastalıklarında beslenme ve doğru tip yağ kullanımı konularına yer verilmesi bilgi düzeyini arttıracağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Yaşlı; Genel Beslenme Bilgisi.
Research on the presence of ochratoxin A in the corns sold outside in istanbul province
Mycotoxins which are found in foods, can go into human body through consumption of those foods, gain more importance day by day and endanger health due to generation of toxic metabolite have become increasingly a substantial research subject. The fungi that are responsible from the generation of mycotoxins can be found everywhere, because they are conveyed by air. However, their contamination can vary by the type of the product, geographical situation, seasons and years. Mycotoxins are highly toxic secondary metabolites produced by filamentous fungi of Fusarium, Aspergillus and Penicillium. Apart from several toxins produced by limited number of species, numerous mycotoxins are generated by a great variety of species. Grain production has a place in the global food supply which represents 50 percent of total daily caloric intake of people. Ochratoxins usually exist in barley, wheat, corn, rye, oat, fig, bean olive, raisin, nuts, spices, coffee, beer, medicinal herbs, herbal tea and grapefruit juice. Fungal injection and production of mycotoxins can start in harvest, processing and storage. In particular, situation of the cereals during storage is a basic factor for the growth of mycotoxins. Ambient conditions such as humidity and temperature are the leading factors for safety of the cereal products. The study aimed to analyze 40 corn samples gathered from various district bazaars and markets of İstanbul province. The samples were taken from the corns which are not sold under a brand. The risk evaluation of OTA in this product group was performed. Key Word: Corn, Ochratoxin A, ELISA Method, contamination
Yetişkinlerde öğün sıklığının vücut kompozisyonu üzerine etkisi
Bu çalışma; yetişkinlerde öğün sıklığının vücut kompozisyonu üzerine etkisinin araştırılması amacıyla yapılmıştır. Çalışma kapsamına; Ocak 2010 - Aralık 2010 tarihleri arasında, hamilelik ve emziklilik döneminde olmayan ve son 6 ay içerisinde zayıflama ve/veya kronik bir hastalık nedeniyle diyet yapmayan, 18-65 yaş aralığındaki 300 (74 erkek, 226 kadın) birey alınmıştır. Katılımcılara yüz yüze görüşme tekniği kullanılarak anket formları uygulanmış ve çeşitli antropometrik ölçümleri alınmıştır. Daha sonra katılımcılardan; öğün tüketim sıklıklarını belirlemek için, iki gün hafta içi ve bir gün de hafta sonu olmak üzere üç günlük besin tüketim kaydı yapmaları istenmiştir. Katılımcılar besin tüketim kayıt formlarına yemek yemeğe başladıkları ve bitirdikleri zamanı kaydetmişler ve bu süre ile tüketilen enerji miktarından yola çıkılarak, öğün sayısı, araştırmacı tarafından hesaplanmıştır. Araştırmacı, yemek yeme süresi ?15 dakika ve tüketilen kalori miktarı ?209 kj (~50 cal) olması durumunda, bunu bir öğün olarak kabul etmiş ve buna göre bir gün için tüketilen toplam öğün sayısı hesaplamıştır. Araştırma sonucunda elde edilen verilerin tümü Windows ortamında `'SPSS 11.5'' istatistik paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bu çalışmada yer alan katılımcıların yaş ortalaması 36.6±11.1 yıldır. Katılımcıların Beden Kütle İndeksi (BKİ) ortalamaları 26±4.6 kg/m² olarak belirlenmiştir. Katılımcıların bel çevresi ölçümleri incelendiğinde; erkek katılımcıların %54.1'inin bel çevresi ortalamasının 94 cm'in altında, %45.9'unun bel çevresi ortalamasının 94 cm ve üzerinde olduğu; kadın katılımcıların ise %42.9'unun bel çevresi ortalamasının 80 cm'in altında, %57.1'inin bel çevresi ortalamasının 80 cm ve üzeri olduğu saptanmıştır. Katılımcıların vücut yağ yüzdeleri ölçümleri incelendiğinde; erkek katılımcıların %16.2'sinin vücut yağ yüzdesi ortalamasının %25'in altında, %83.8'inin vücut yağ yüzdesi ortalamasının %25 ve üzerinde olduğu; kadın katılımcıların ise %40.7'sinin vücut yağ yüzdesi ortalamasının %32'inin altında, %57.1'inin vücut yağ yüzdesi ortalamasının %32 ve üzeri olduğu saptanmıştır. Katılımcıların günlük tükettikleri ortalama öğün sayısı 4±1.1 olarak belirlenmiştir. Ortalama öğün sayısı ile vücut ağırlığı, BKİ, bel çevresi, vücut yağ oranı, yağ dokusu ve yağsız doku kütlesi arasında negatif yönde önemli bir ilişki saptanmıştır (p<0.001). BKİ grup sınıflaması ile ortalama öğün arasındaki fark istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.001). Ortalama öğün sayısı ile alınan enerji miktarı, toplam yağ, doymuş yağ asidi ve tekli doymamış yağ asidi alımı arasında negatif yönde önemli bir ilişki saptanmıştır (p<0.05). Katılımcıların; alkol tüketimi, alkol türü, yaşam şekli ve sınıflanmış aktivite durumu ile BKİ arasındaki fark ise istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05) Katılımcıların; cinsiyet, alkol tüketimi, yaşam şekli ve sınıflanmış aktivite durumu ile vücut yağ oranı arasındaki fark ise istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05). Katılımcıların tükettikleri ortalama öğün sayısı ile posa ve su alımı arasında pozitif yönde önemli bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Katılımcıların öğün tüketim sıklığı ile vitaminlerden tiamin, niasin, pantotenik asit, folik asit, biotin, B6 vitamini ve C vitamini; minerallerden ise potasyum, kalsiyum, magnezyum, fosfor, bakır ve mangan arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Ancak sodyum, klor ve sofra tuzu (NaCl) ile ortalama öğün sayısı arasında ise negatif yönde önemli bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Bu çalışmada; Beck Depresyon Ölçeği ile Hollanda Yeme Davranışı Anket'inden elde edilen puanlar ile BKİ arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p<0.05).Anahtar kelimeler: Obezite, öğün sıklığı, beden kütle indeksi, beslenme durumu
Farklı yağlı tohumlardan elde edilen sütlerden üretilen kefirlerin özellikleri
Amaç: İnek sütü proteini alerjisi ve laktoz intoleransı gibi sağlık problemleri olan tüketiciler ile vegan/vejetaryen beslenen bireyler için inek sütüne alternatif olduğu düşünülen bitkisel sütlerden katkısız ve şekersiz kefir üretimi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmada kaju, fındık, fıstık, ceviz ve badem gibi bazı yağlı tohumlardan bitkisel süt üretilmiştir. İnek sütü ve bitkisel sütler kefir starter kültürü ile fermente edilerek kefir üretilmiştir. Kefir örnekleri 4oC'de 30 gün depolanmış ve depolamanın 1., 15. ve 30. günlerinde fizikokimyasal, mikrobiyolojik ve duyusal analizlere tabi tutulmuştur. Bulgular: En yüksek enerji değeri fındık sütü ve fındık sütünden üretilen kefir örneğinde saptanmıştır. Depolama süresince kefir örneklerinin pH değerlerinin arttığı, toplam karbonhidrat ve toplam organik asit miktarlarının, görünür viskozite, tiksotropi, akış davranış indeksi ve kıvam katsayısı değerlerinin ise azaldığı bulunmuştur. En yüksek toplam organik asit değeri kaju sütünden üretilen kefirde saptanmıştır. Bitkisel sütlerden üretilen kefir örneklerinde etanolden sonra en yüksek miktarda saptanan uçucu organik bileşiğin etil asetat olduğu tespit edilmiştir. Depolama süresince en yüksek toplam doymuş yağ asitleri, toplam tekli doymamış yağ asitleri ve toplam çoklu doymamış yağ asitleri değerlerinin sırasıyla inek sütünden üretilen kefirde, fındık sütünden üretilen kefirde ve ceviz sütünden üretilen kefirde olduğu saptanmıştır. En yüksek ortalama toplam aerobik mezofilik bakteri, laktokok, laktobasil ve asetik asit bakterisi sayıları inek sütünden üretilen kefirde, en yüksek maya sayısınin ise fıstık sütünden üretilen kefirde saptanmıştır. En açık rengin inek sütünden üretilen kefirde, en koyu rengin ceviz sütünden üretilen kefirde olduğu ve fıstık sütünden üretilen kefir ile fındık sütünden üretilen kefirin daha fazla beğenildiği belirlenmiştir. Sonuç: Yağlı tohumlardan elde edilen sütler bileşimindeki yüksek yağ oranı ve düşük karbonhidrat oranı ile fermantasyon için zorlu bir ortam oluşturmaktadır. Bitkisel sütlerin karbonhidrat içeriği düşük olduğu için fermantasyon inek sütüne göre daha uzun sürede gerçekleşmekte, fermantasyon sonucu oluşan ürünün metabolit konsantrasyonu daha düşük, pH değeri ise daha yüksek olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Bitkisel süt, kefir, fizikokimyasal, reoloji, mikrobiyoloji
Geleneksel Türk mutfağı tarifelerinin üç farklı besin ögesi örüntü profili ile değerlendirilmesi
Bedir G., Geleneksel Türk Mutfağı Tarifelerinin Üç Farklı Besin Ögesi Örüntü Profili İle Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Beslenme Bilimleri Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2018. Dünya mutfakları arasında, Türk mutfağı yemek çeşitleri, pişirme yöntemleri, sofra düzeni ve servis usulleri ile özel bir mutfak olarak kabul edilmektedir. Türk mutfağı veya diğer dünya mutfakları, beslenme ve sağlık açısından ele alındıklarında, genellikle sağlıklı beslenme ilkeleri doğrultusunda subjektif olarak değerlendirilmişlerdir. Oysa ki, son yıllarda geliştirilen çeşitli besin ögesi örüntü profilleri, yiyecek ve içeceklerin besin değerlerinin objektif olarak değerlendirilmesine olanak vermektedir. Bu çalışma, geleneksel Türk mutfağında yer alan tarifelerin üç farklı besin ögesi örüntü profili ile objektif olarak değerlendirilmesi ve referans mutfak olarak kabul edilen Akdeniz mutfağı ile karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Bu çalışmada kullanılan besin ögesi örüntü profilleri, Amerika Birleşik Devletleri'nde geliştirilen Besin Ögesinden Yoğun Besin NRF9.3 modeli, İngiltere Besin Standartları Ajansı tarafından geliştirilen FSA-Ofcom-WXY modeli ve Fransız Besin Standartları Ajansı tarafından geliştirilen SAIN-LIM skorudur. Çalışmada on bir yemek grubu başlığı altında Türk mutfağından toplam 281 adet, Akdeniz mutfağından ise 252 adet yemek tarifesinin içerikleri değerlendirilmiştir. NRF 9.3 modeline göre, Türk mutfağında en düşük puanı çorbalar (-10,03), en yüksek puanı dolma ve sarma yemekleri (3,30) alırken; Akdeniz mutfağında en düşük puanı börek-çörek-mantı yemekleri (-1,61), en yüksek puanı dolma ve sarma yemekleri (3,42) almıştır. Türk ve Akdeniz mutfaklarında yer alan çorbalar, et ve kümes hayvanları yemekleri ve pilavların NRF 9.3 puanları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (her biri için p<0,05). FSA-Ofcom-WXY modeline göre, Türk mutfağı tarifelerinin %27'si, Akdeniz mutfağı tarifelerinin ise %4,4'ü sağlıklı olarak değerlendirilmiştir. Yemek grupları arasında, sağlıklı tarife oranı en yüksek olanlar Türk mutfağında salatalar (%100) ve kurubaklagil yemekleri (%85,7) iken, Akdeniz mutfağında salatalar (%23,8) ve yumurta yemekleridir (%16,7). Türk ve Akdeniz mutfaklarında yer alan yemek gruplarının FSA-Ofcom-WXY puanları karşılaştırıldığında, çorbalar, et ve kümes hayvanları yemekleri, salatalar, sebze yemekleri, kurubaklagil yemekleri, balık yemekleri, börek-çörek-mantılar, dolma ve sarmalar ile tatlıların FSA-Ofcom-WXY puanları arasındaki fark istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (her biri için p<0,05). SAIN-LIM modeline göre ise, Türk mutfağı tarifelerinin %50,5'i tercih edilebilir olarak tanımlanrken, bu oran Akdeniz mutfağı tarifelerinde %12,3'tür. SAIN-LIM modeline göre tercih edilebilir tarife oranı en yüksek olan yemek grupları Türk mutfağında kurubaklagil yemekleri (%100), salatalar (%84,2), balık yemekleri (%72,7) ve çorbalar(%68,5); Akdeniz mutfağında ise salatalar (%28,6) ve çorbalardır (%20). SAINS toplam skorları karşılaştırıldığında, balık yemekleri ve tatlıların aldıkları skorların iki mutfak arasında önemli farklılık gösterdiği saptanmıştır (her biri için p<0,05). Sonuç olarak, geleneksel Türk mutfağında yer alan yemek tariflerinin NRF 9.3 modeline göre Akdeniz mutfağı kadar zengin bir içeriğe sahip olmadığı, ancak FSA-Ofcom-WXY ve SAIN-LIM modellerine göre ise Akdeniz mutfağı kadar zengin bir içeriğe sahip olduğu saptanmıştır. Sağlıklı olarak değerlendirilemeyen Türk mutfağı tarifeleri incelendiğinde, temel nedeninin tarifenin yüksek doymuş yağ, tuz ve eklenmiş şeker ile düşük posa içeriğinden kaynaklandığı gösterilmiştir. Tarifelerin bu besin ögeleri içerikleri göz önünde bulundurularak yeniden düzenlenmesi Türk mutfağı tarifelerinin daha sağlıklı olmasını sağlayacaktır.
Üniversite öğrencilerinde obsesif kompulsif yeme davranışı ölçeği ile beslenme durumu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma 14 sorudan oluşan Obsesif Kompulsif Yeme Davranışı Ölçeği'nin (OKYD) geçerlik-güvenirliliğini belirlemek ve bu ölçek ile beslenme durumu arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacı ile planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırma Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi'nde lisans eğitimi alan, herhangi bir besin veya besin grubundan kaçındığını belirten 265 (170 kadın, 95 erkek) öğrenci ile yapılmıştır. Çalışma iki aşamalı olarak yürütülmüştür. İlk aşamada Obsesif Kompulsif Yeme Davranışı Ölçeği'nin geçerlik ve güvenirliği yapılmıştır. Ölçeğin geçerliği için açıklayıcı ve doğrulayıcı faktör analizleri uygulanmış, Yeme Tutum Testi-26 (YTT-26) ve Yale Besin Bağımlılığı Ölçeği ile arasındaki korelasyonlar incelenmiştir. Ölçeğin güvenirliği için ise Cronbach-α katsayısına bakılmıştır. İkinci aşamada öğrencilerin genel bilgileri, beslenme alışkanlıkları ile yeme tutumu (YTT-26), besin bağımlılığı, sağlıklı beslenme takıntısı (ORTO-11), antropometrik ölçümleri ve fiziksel aktivite düzeyleri değerlendirilmiştir. Bireyler obsesif kompulsif yeme davranışı olma (OKYD ≥11) ve olmama (OKYD<11) durumuna göre değerlendirilmiştir. Bireylerin yaş ortalaması 20,83 ± 1,96 yıl, Beden Kütle İndeksi (BKİ) ortalaması 22,19 ± 2,85 kg/m2, toplam OKYD, düşünce bastırma & kontrol, çabalama & performans, imajinasyon, besin bağımlılığı semptom sayısı, YTT-26 ve ORTO-11 puan ortalamaları sırasıyla; 7,94 ± 6,53, 4,59 ± 4,02, 1,15 ± 1,62, 1,73 ± 1,57, 3,51 ± 1,33, 15,76 ± 9,34, 27,24 ± 4,43'tür. Çalışmaya katılan bireylerin %33,2'sinde Obsesif Kompulsif Yeme Davranışı belirlenmiştir. Bireylerin OKYD'ye göre cinsiyet, yaş, , öğrenim durumu, sağlık sorunu varlığı, öğünleri tüketme durumu, arasında anlamlı bir farklılık bulunmazken (p>0,05), ana öğün atlama nedenleri arasında 'yemek hazır olmadığı için' yanıtını veren bireyler arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0,05). OKYD'ye göre bireylerin fiziksel aktiviteleri ve antropometrik ölçümleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Toplam OKYD puanı ile besin bağımlılığı semptom sayısı, YTT-26 puanı ve ORTO-11 puanları arasında anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (p<0,05). Bel çevresi, bel/kalça oranı ve bel/boy oranı ile OKYD puanı, besin bağımlılığı semptom sayısı ve ORTO-11 puanları arasında bir korelasyon bulunmazken (p>0,05); bel çevresi ve bel/kalça oranı ile YTT-26 puanları arasında zayıf, negatif bir korelasyon saptanmıştır (p<0,05). Obsesif kompulsif yeme davranışı ile besin bağımlılığı ve sağlıklı beslenme takıntısı arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için toplumda farklı yaş gruplarına yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Obsesif kompulsif yeme davranışı, besin bağımlılığı, yeme tutumu, sağlıklı beslenme takıntısı
Sirkadiyen ritimleri bozulmuş farelerde probiyotik takviyesinin sirkadiyen ritim genleri ve serum zonulin düzeyleri üzerine etkisinin belirlenmesi
Araştırmamızda aydınlık ve karanlık döngüleri her iki haftada bir değiştirilerek sirkadiyen ritimleri bozulmuş farelerde probiyotik takviyesinin; merkezi sirkadiyen ritim gen ekspresyonları ve bir bağırsak bariyer geçirgenliği belirteci olan serum zonulin düzeyi üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. BALB/c türü her biri 8 fareden oluşan 3 farklı deney hayvanı grubu oluşturulmuştur. Gruplar sırasıyla; Kontrol grubu, Sirkadiyen ritimleri aydınlık/karanlık döngüleri değiştirilerek bozulmuş grup (BSR) ve Sirkadiyen ritimleri aydınlık/karanlık döngüleri değiştirilerek bozulmuş ve çalışmanın son iki ayında probiyotik takviyesi verilmiş (Probiyotik+BSR) gruplardır. Farelerde merkezi sirkadiyen ritim gen ekspresyonları incelenmiş ve ağırlık kazanımı hesaplanmıştır. Biyokimyasal parametreler için ELISA yöntemi kullanılmıştır. Çalışma sonunda sirkadiyen ritimleri bozulmuş gruplar arasında başlangıç ve son ağırlıklar ile ağırlık değişimleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). BSR ve Probiyotik+BSR gruplarında Zonulin seviyelerinde Kontrol grubuna kıyasla artış saptanmıştır. Fakat bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildir (p= 0,503). Merkezi sirkadiyen ritim genleri olan Clock, Bmal1 ve Per2 genlerinin ekspresyonları gruplar arasında ve örnek alım saatleri arasında değişiklik gösterse de sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildir. Sonuç olarak, sirkadiyen ritimlerin aydınlık/karanlık döngüleri değiştirilerek bozulmasının ağırlık kazanımını artırdığı, serum zonulin düzeylerinde artırıcı bir etkisinin olduğu ve merkezi sirkadiyen ritim genleri üzerine ekspresyon seviyelerinin değişmesine sebep olduğı görülmüştür. Sirkadiyen ritimleri değiştirilmiş farelerde probiyotik takviyesinin ağırlık kazanımını probiyotik almayan gruba göre azalttığı, serum zonulin seviyesi üzerine ve Per2 geninin ekspresyon seviyesinde olumlu etki gösterdiği sonucuna varılmıştır.
Sirkadiyen ritimleri bozulmuş farelerde probiyotik takviyesinin bağırsak geçirgenliği ve diyabet ile ilişkili parametreler üzerine etkilerinin deneysel olarak araştırılması
Çalışmamızda deneysel olarak aydınlık/karanlık döngüleri değiştirilerek sirkadiyen ritimleri bozulmuş hayvan modellerinde, probiyotik takviyesinin; diyabet ve bağırsak bariyer geçirgenliği belirteçleri üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Her biri 8 Balb/c faresinden oluşan 3 farklı deney hayvanı grubu oluşturulmuştur. Birinci grup kontrol grubu, ikinci çalışma grubu sirkadiyen ritimleri aydınlık/karanlık döngüleri değiştirilerek bozulmuş grup ve üçüncü çalışma grubu sirkadiyen ritimleri aydınlık/karanlık döngüleri değiştirilerek bozulmuş ve çalışmanın 8. haftasından 16. haftasına (çalışmanın sonu) kadar probiyotik takviyesi yapılan gruptur. Üç deney hayvanı grubu da tüm çalışma boyunca standart yem ile beslenmiştir, ağırlık değişimleri haftalık olarak takip edilmiştir. Biyokimyasal analizler için ELISA yöntemi kullanılmıştır. Çalışmamızın sonucunda sirkadiyen ritimleri bozulmuş gruplar arasında başlangıç ve son tartımlar arasındaki ağırlık değişimlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlenmiştir (p<0,05). Sirkadiyen ritimleri bozulan farelerde insülin ve HOMA-IR değerlerinde kontrol grubuna kıyasla artış QUICKI değerinde ise azalma saptanmıştır (p<0,05). Açlık kan glukozu ve zonulin düzeylerindeki değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0,05). Sirkadiyen ritimleri bozulmuş farelerde probiyotik takviyesinin ağırlık kazanımını, serum zonulin düzeyleri, İnsülin, HOMA-IR ve QUICKI düzeylerine olumlu etki gösterdiği sonucuna varılmıştır.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Çocuk Nöroloji Polikliniğine baş ağrısı şikayeti ile başvuran çocuk ve adölesanların beslenme durumlarının ve yaşam kalitelerinin değerlendirilerek verilen beslenme eğitiminin etkinliğinin saptanması
Amaç: Birincil baş ağrısı tanısı alan çocuk ve adölesanların beslenme durumlarının ve yaşam kalitelerinin saptanmasının ardından verilen beslenme eğitiminin baş ağrısı parametreleri, yaşam ve beslenme kalitesi üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Materyal ve Metot: Bu çalışma Ondokuz Mayıs Üniversitesi Çocuk Nöroloji Polikliniğine başvuran ve birincil baş ağrısı tanısı alan 10-17 yaş arasındaki 17 çocuk ve adölesanı kapsamaktadır. Vücut ağırlığı ve boy uzunluğu ölçümleri alınmış ve biyokimyasal parametre değerleri dosyalarından alınmıştır. Besin sıklığı anketi, üç günlük besin tüketim kaydı ve Çocuklar ve Adölesanlar için Akdeniz Diyet Kalite İndeksi (Kidmed) skorları ile beslenme durumları saptanmış, Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) kullanılarak bireylerin yaşam kaliteleri belirlenmiştir. Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) aracılığıyla fiziksel aktiflik düzeyleri belirlenmiştir. Görsel Analog Skala (VAS) ve Pediatrik Migren Özürlülük Ölçeği (Pedmidas) kullanılarak baş ağrısı ile ilgili veriler toplanmıştır. Katılımcılara yüzyüze ve çevrim içi olmak üzere (toplmada en az 11 görüşme) beslenme eğitimi verilmiş ve üç ay sonra eğitim öncesi ve sonrası olmak üzere ölçekler tekrar uygulanmış olup bulgular SPSS ile değerlendirilmiş ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Beslenme eğitimi öncesinde çocuk ve adölesanların Kidmed skorları ve yaşam kaliteleri düşük iken Pedmidas skorları yüksek bulunmuştur. Ayrıca serum D vitamini düzeylerinin katılımcıların çoğunda ciddi yetersiz olarak gösterilmiştir. Katılımcıların Akdeniz diyetine bağlılıklarının yetersiz olduğu ve verilen eğitim sonrasında olumlu değişimler olduğu görülmüştür. Beslenme eğitimi sonrasında ÇİYKÖ, Kidmed, Pedmidas ve VAS skorlarında anlamlı iyileşmeler meydana gelmiştir (p<0,05). Ayrıca Kidmed ve Pedmidas skorları arasıda negatif yönlü bir korelasyon olduğu bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Yürütülen çalışmada baş ağrısı yaşayan çocuk ve adölesanların beslenme alışkanlıklarının iyileştirmeye ihtiyacı olduğu görülmüştür. Yaşanılan baş ağrısının bu yaş grubunda yaşam kalitesinde düşüşlere yol açabileceği de bulunan sonuçlar arasındadır. Verilen beslenme eğitiminin baş ağrısı parametreleri başta olmak üzere beslenme alışkanlıkları ve yaşam kalitesi üzerinde olumlu sonuçlar verdiği gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler: Çocukluk çağı birincil baş ağrıları, Beslenme durumu, Yaşam kalitesi, Beslenme eğitimi, Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği
9-24 aylık bebeğe sahip annelerin bebek besleme tutumları ile bebeklerinin beslenme durumlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; 9-24 aylık bebeklerin beslenme durumlarının ve annelerinin bu süreçteki tutumlarının değerlendirilmesi, bebeklerin beslenme durumları ile annelerinin bu dönemdeki tutumları arasındaki ilişkilerin belirlenmesidir. Materyal ve Metot: Çalışma, Samsun Halk Sağlığı Müdürlüğüne bağlı Aile Sağlığı Merkezleri'ne kayıtlı sağlıklı bebek izlemi yapılan 9-24 aylık bebekler ve anneleri (n=141) üzerinde yürütülmüştür. Veriler; aile ile ilgili sorular, bebekle ilgili sorular, bebek beslenmesiyle ilgili sorular, Beslenme Süreci Anne Tutumları Ölçeği ve besin tüketim kaydından oluşan anket formuyla toplanmıştır. Elde edilen veriler Beslenme Bilgi Sistemi (BeBiS) 7 ve SPSS Version 26.0 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen annelerin (n=141) yaş ortalaması 31.94.59 yıl, bebeklerin yaş ortalaması 15.65.33 aydır. Bebeklerin %89.4'ünün vücut ağırlığı, %85.1'inin boy uzunluğu ve baş çevresi normal aralıktadır. Çalışmaya dahil edilen tüm bebeklerin bir günlük enerji alım ortalaması 911.6±210.68 kkal'dir. Bebeklerde enerjinin karbonhidrattan gelen yüzdesi 41.4±7.51, yağdan gelen yüzdesi 44.7±7.02, proteinden gelen yüzdesi 13.73.39'dur. Annelerin Beslenme Süreci Anne Tutumları Ölçeği'nden aldığı toplam puan ortalama 55.9±19.09'dir. Bebeklerin enerji alımını karşılama yüzdesi ile annelerin "öğün sırasındaki negatif duygu durumu" alt boyutundan aldığı puan arasında negatif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır (p<0.05). Bebeklerin protein alımı karşılama yüzdesi ile ölçeğin toplam puanı arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır (p<0.05). Sonuç: Bebeklerin beslenme durumu ile annelerin öğün sırasındaki negatif duygu durumu, yetersiz/dengesiz beslenmeye ilişkin tutumları, negatif besleme stratejileri ve zorla besleme uygulamaları alt boyutlarının ilişkili olduğu ve bebeklerin beslenme durumları değerlendirilirken annelerin bu süreçteki tutumlarının da göz önüne alınması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Hafif kilolu/obez bireylerde glütensiz diyet ve akdeniz diyeti beslenme eğitiminin klinik, biyokimyasal bulgular ve yaşam kalitesine etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışma; hafif kilolu/obez bireylerde glütensiz diyet ve Akdeniz diyeti beslenme eğitiminin antropometrik ölçümlere, klinik, biyokimyasal bulgulara ve yaşam kalitesine etkisini belirlemektedir. Trabzon Kanuni Eğitim ve Araştırma Hastanesi Obezite merkezine başvuran BKİ>25 kg/m2 olan ve tansiyon dışında herhangi bir kronik hastalığı olmayan bireyler, rastgele glütensiz diyet grubuna (n=32) veya Akdeniz diyeti grubuna (n=36) ayrılmışlardır. 6 haftalık beslenme eğitimi verilen bireylere çalışma başlangıç ve sonrasında klinik bulgular, antropometrik ölçümler, biyokimyasal bulgular, besin tüketim sıklığı, SF-36 ve Akdeniz diyeti bağlılık ölçeği uygulanmış ve çalışmanın ortasında 3 günlük besin kayıtları alınmıştır. Bulgular SPSS ile değerlendirilmiş, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Vücut ağırlığı glütensiz diyet uygulayan bireylerde 90,1 kg'dan 87,6 kg'a (p<0,001); Akdeniz diyeti uygulayan bireylerde 96,1 kg'dan 93,3 kg'a düşmüş (p<0,001) ancak her iki diyet uygulaması arasında bir fark olmamıştır (p>0,05). Antropometrik ölçümlerde boyun çevresi dışında fark saptanmamıştır (p>0,05). Akdeniz diyet grubunun Akdeniz ölçek puanı 7,0±1,8'den 8,3±1,6'ya yükselmiş (p=0,001); glütensiz diyet grubunda artış saptanmamıştır (p>0,05). Glütensiz diyet grubu beslenmesi, Akdeniz diyet grubuna göre daha yüksek yağ, kolesterol ve B12 vitamin seviyelerine sahipken; Akdeniz diyet grubu glütensiz diyet grubuna göre daha yüksek karbonhidrat, lif, A vitamini, karoten, B6 vitamin, sodyum, potasyum ve magnezyum seviyelerine sahiptir (p<0,05). Glütensiz diyet uygulayanlarda saçlarda dökülme, baş ağrısı, gaz şikayeti, şişkinlik, çevreye karşı ilgisizlik, yorgunluk, eklem ağrısında azalma; Akdeniz diyeti uygulayanlarda saçlarda kolay dökülme, gaz şikayeti, şişkinlik, eklem ağrısında azalma saptanmıştır (p<0,05). Glütensiz diyet grubunda başlangıca göre ALT ve B12 artmış; Akdeniz diyeti grubunda ALT, AST, ferritin ve B12 artmış, kolesterol düşmüştür (p<0,05). Glütensiz ve Akdeniz diyetinin klinik, biyokimyasal bulgular ve yaşam kalitesi üzerine etkileri benzerdir ancak glutensiz diyet tedavisinin uzun vadede etkileri dikkatle takip edilmelidir.
Koroner arter hastalığı tanısı alan ve almayan bireylerin beslenme durumlarının ve Akdeniz tarzı beslenmeye uyumlarının karşılaştırılması
Koroner arter hastalığı (KAH) tanısı alan ve almayan bireylerin beslenme durumlarının ve Akdeniz tarzı beslenmeye uyumlarının karşılaştırılmasını amaçlayan bu çalışma, 18 yaş üstü 71 erkek ve 43 kadın olmak üzere toplam 114 yetişkin birey üzerinde yürütülmüştür. Çalışmada kardiyolog hekim tarafından KAH tanısı alan (KAH+) (n=57) ve KAH tanısı almayan (KAH-) (n=57) bireylerin oluşturduğu iki grup yer almıştır. Çalışmanın verileri anket formu aracılığıyla elde edilmiştir ve yüz yüze görüşme yöntemi kullanılarak araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Anket formu bireylerin demografik özelliklerini ve beslenme durumlarını sorgulamaya yönelik sorulardan, Akdeniz Diyeti Bağlılık Ölçeği (MEDAS), Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi, 24 saatlik besin tüketim kaydı, antropometrik ve vücut analizi ölçüm kaydı, kan basıncı ölçüm kaydı ve biyokimyasal bulgu formu başlıkları altındaki bölümlerden oluşmuştur. KAH+ grubunun yaş ortalaması (59.3±8.80 yıl), KAH- grubunun yaş ortalamasından (53.8±8.69 yıl) daha fazla bulunmuştur (p<0.05). KAH- grubunun KAH+ grubuna göre dışarıda yemek yeme sıklığı daha fazla bulunmuştur (p<0.05). KAH+ grubunun KAH- grubuna göre ortalama plazma açlık glukozu (mg/dL) ve HbA1c (%) değerlerinin daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Bireylerin serum lipid profili incelendiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). KAH+ grubunun KAH- grubuna kıyasla günlük diyetle doymuş yağ asitleri (%) alımının daha fazla olduğu bulunmuştur (p<0.05). KAH+ grubunun MEDAS ortalama toplam skorları 6.30±1.88, KAH- grubunun ortalama toplam skorları 7.14±2.00 olarak bulunmuştur (p<0.05). KAH+ grubunun %38.6'sının, KAH- grubunun ise %64.9'unun Akdeniz tarzı beslenmeye uyumlarının yeterli düzeyde olduğu bulunmuştur (p<0.05). KAH+ grubundaki bireylerde MEDAS toplam skorları ile serum hemoglobin, hematokrit, total kolesterol, LDL kolesterol ve BUN değerleri arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki görülmüştür (p<0.05). Bu çalışmanın sonunda Akdeniz tarzı beslenmeye uyumun artmasının KAH görülme riskini azaltabileceği ve bu konuda yapılacak büyük örneklemli çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır.