Akdeniz University
Anabilim Dalı

Çocuk Sağlığı ve Eğitimi Anabilim Dalı

Akdeniz University

9

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

9 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimEN

The prevalances and patient characteristics of primary immunodeficiency diseases

Objective: In this study, we aimed to record demographic features and laboratory resulth of patients with primary immunodeficiency who are followed by Çukurova University Medicine Faculty Hospital Pediatric Department of Pediatric Immunology and Allergy. Material and Method: In this study, 192 children with primary immunodeficiency who admitted to Çukurova University Medicine Faculty Hospital Pediatric Department of Pediatric Immunology and Allergy since june 2014 were evaluated retrospectively. The study protocol was approved by the Medical Ethics Committee of the Çukurova University Medicine Faculty and used ESID (The European Society for Immunodeficiencies) and IUIS (The International Union of Immunological Societies) criteria. We recorded patients'demographic features like age, gender, the age of symptoms, the age at diagnosis, clinical features, family history and laboratory results. At the same time we recorded consanguinity, is there another person who has primary immunodeficiency desease in family, is there dead person with primary immunodeficiency desease in family, clinical manifestations. Laboratory analyses included complete blood count, peripheral blood smear, measurement of serum immunoglobulins, lymphocyte proliferation test, absolute lymphocyte count, absolute neutrophil count, radiologic abnormality, treatment, prognosis. CT or HRCT scaned to the patient who recurrent respiratory system infection. Analyses included delayed cutaneous hypersensitivity, spesific IgE and skin prick test results. Results: The average age at diagnosis was 56.6 months and differed between 1 and 192 months. 114 (%59,4) of the patients were boys and 78 (%40,6) were girls. 42 (%21,9) of the patients from rural, 150 (%78,1) ) of the patients from urban. %33.3 of patients (n:64) had the most common immunodeficiency due to antibody deficiency. The ratios of the other immunodeficiencies were severe combined immunodeficiency % 16,1 (n:31), other welldefined immunodeficiency syndromes %30,7 (n:59), regulation defects of immun system %1 (n:2), defects of phagocytic system %15,1 (n:29), defects in innate immunity %3,6(n:7). %22,9 of patients (n:44) had the most common subgroup of immunodeficiency due to ataxia telangiectasia. Parental consanguinity ratio of our patients was %9,8 (n:19). The most common parental consanguinity severe congenital neutropenia, Ig A deficiency at least. The most common clinical manifestation recurrent respiratory system infection in %38,5, The most common symptoms gait disturbance in %21. Conclusion: Promoting the awareness of PID among the medical professionals and the general public is required if premature death and serious morbidity occurs due to late diagnosis of the wider spectrum of PID are to be avoided. Key words: Primary immunodeficiency, Laboratory, Demographic Features.

DemographyLaboratoriesImmun deficiency+1
Melda Mercan
Çukurova University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adana ili lise çağı çocuklarında sosyal medya kullanımının okul ders başarısına etkisi

Amaç:Bu çalışmanın amacı Adana il merkezinde lise çağı çocuklarında internet ve sosyal medya kullanım sıklığı ve sosyal medya kullanımının okul ders başarısına etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Adana ili merkez ilçelerindeki özel ve devlet liselerinde öğrenim gören öğrenciler çalışmaya alındı. Çalışmaya 24 lise katıldı. Katılan okulların toplam öğrenci sayısı 15538 olarak tespit edildi, 3034 anket geçerli kabul edildi. Araştırmada veri toplama aracı olarak öğrencilerin demografik özellikleri, internet kullanım ve sosyal medya kullanım özelliklerini içeren anket ve öğrencilerin bir dönemlik (Türkçe, Matematik, Fen Bilimleri (Fizik, Kimya, Biyoloji), Yabancı dil (İngilizce), Tarih, Coğrafya) derslerinin dönem sonu notları kullanıldı.Anketler daha sonra kayıt altına alınarak istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan öğrencilerin yaş ortalaması 15,4±1,3 (13-20) idi. 1350 kişi (%44,5) erkek, 1684 kişi (%55,5) kız idi. Öğrencilerinin cinsiyet, sınıf, ilçe, kurum, anne ve baba eğitim durumu, kardeş sayısı ve aile aylık maddi gelir miktarı gibi özellikleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Öğrencilerin %89.8'i internete erişebilmekte, %10,2'si ise internete erişememekteydi. Öğrencilerin %30.3'ünün sosyal medya hesabı yoktu. Öğrencilerin en çok kullandıkları sosyal medya uygulamaları Instagram (%66,3) ve Youtube(%49,0) idi. Tüm ders notu ortalamalarının sınıflara göre karşılaştırılmasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edildi. Sosyal medya kullanımının öğrencilerin dönem sonu not ortalamasına negatif bir etkisi vardı. Sosyal medyada günde 4 saatin üstünde vakit geçirmenin dönem sonu not ortalamasına negatif etkisi olduğu saptandı. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı.Sosyal medya kullanan öğrencilerin Türk dili ve edebiyat dersi ve Matematik ders not ortalaması daha düşük idi. Fen bilimleri ders not ortalamaları aynı idi. Yabancı Dil, Tarih ve Coğrafya dersi not ortalamaları daha yüksek idi. Sonuç: İnternete erişimin ders notları üzerinde pozitif etkisi saptandı. Sosyal medya kullanımının dersler arasındaki etkisi farklılık göstermekle birlikte dönem sonu not ortalamasına negatif etkisi saptandı. Günlük sosyal medya kullanım süresinin 4 saatin üstünde olmasının ders başarısına negatif etkisi saptandı. Bu da sosyal medya kullanımın günlük maksimum 4 saat ile sınırlandırılması gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Sosyal medya, lise, okul başarısı

AdanaDers başarısıLise öğrencileri+2
İbrahim Altun
Çukurova University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi çocuk endokrin polikliniğinde tiroid nodül tanısı alan ve izlenen hastaların klinik, patolojik, radyolojik özellikleri ve prognozu

Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrin Polikliniğinde tiroid nodül tanısı alan ve izlenen hastaların klinik, patolojik, radyolojik özellikleri ve prognozu retrospektif olarak incelenmesi planlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2000-2021 yılları arasında tiroid nodülü olan ve çocuk endokrinoloji polikliniği tarafından takip edilen 104 hasta dahil edildi. Başvuru anında fizik muayene bulgusu, başvuru anında semptomlar, nodülün boyutu, kistik veya solid oluşu, ultrasonografi bulguları, tiroid fonksiyon testleri, Hashimato hastalığı ve Graves hastalığı eşlik edip etmediği, soğuk veya sıcak nodül oluşu, radyoterapi öyküsü, aile öyküsü, takip sıklığı, ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçları, trucut biyopsi sonuçları, patoloji sonuçlarına bakıldı. Bulgular: Hastalardan %69,2 (72)'i kız iken, kız/erkek oranı 2.3/1 idi. Hastaların 21'inde (%20,2) ailede nodül öyküsü mevcuttu. Tüm hastaların %50'sinde (52) başvuru semptomu boyunda şişlikti. Hastalardan %24,0 (25)'ında anti-mikrozomal antikor ve %21,2 (22)'sinde anti-tiroglobulin antikor pozitifliği mevcuttu. Hastaların %58,7 (61)'sinde solid, %22,1 (23)'inde kistik, %19,2 (20)'sinde mikst karakterde nodül tespit edildi. Nodül çapı hastaların %44,2 (46)'sinde ≥1cm idi. Hastaların ultrasonografik değerlendirmesinde %27,9 (29)'unda servikal lenf nodu, %18,3'ünde kalsifikasyon saptandı. Hastaların %32,7 (34)'sinin tiroid bezi homojen görünümde, %67,3 (70)'ünde heterojen görünümdeydi. Opere edilen 19 hastanın 16'sında tiroid malignitesi saptanmışken, papiller karsinom en sık saptanan %52,6 (10) karsinom tipiydi. Hastaların %15,9(3)'unda cerrahi sınırda, %5,2 (1)'sinde lenf nodunda ve %5,2 (1)'sine trakeada invazyon mevcuttu. Hastaların demografik, laboratuvar ve ultrasonografik özelliklerinin malignite ile ilişkisi değerlendirildiğinde, tek değişkenli analizde lenf nodu varlığı, boyut (≥1cm), kalsifikasyon ve heterojen ekojenite malignite ile ilişkili saptandı (p<0.05). Yaş, cinsiyet, serbest T4 ve TSH düzeyleri, anti-tiroglobulin ve anti-mikrozomal antikor varlığı, multinodüler yapının malignite ile ilişkisi saptanmadı (p>0.005). Lojistik regresyon analizi sonucunda malignite riskini lenf nodu varlığının 4,4 kat, heterojen ekojenitesi 7,5 kat ve nodül çapının ≥1cm olmasının 13,3 kat arttırdığı gösterildi. Sonuç: Nodül ile takip edilen hastalarımızda yaşın, cinsiyetin, aile öyküsünün, serum T4, Tsh düzeylerinin, antimikrozomal ve antitiroglobulin pozitifliğinin, nodülün kistik veya solid olmasının, malignite ile ilişkili olmadığı gösterildi. Servikal lenf nodu varlığı, nodül çapının ≥1cm, nodülün heterojen olması malignite gelişimi açısından anlamlı olduğu gösterildi. Anahtar kelimeler: Tiroid nodül, malignite, kalsifikasyon, ekojenite

KalsifikasyonNeoplazmlarPrognoz+4
Mehmet Çalkan
Çukurova University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Patent duktus arteriozlu yenidoğan hastalarda hemogram parametrelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Duktus arteriosus intrauterin dönemde bebeğin yaşaması için çok önemli bir anatomik yapıdır ve doğumdan hemen sonra kapanır. Duktus arteriosusus doğumdan sonrada açık kalmaya devam etmesine patent duktus arteriosus denir. Patent duktus arteriosus bebeğin sağlığı üzerinde ciddi olumsuz durumlara neden olabilir. Şiddetli patent duktus arteriosus bebeğin ölümüne bile sebep olabilir. Bu nedenle erken dönemde kapatılması çok önemlidir. Patent duktus arteriosus tedavisi için konservatif yöntemler, ilaç tedavisi, ligasyon tedavisi ve cerrahi yöntemler kullanılabilmektedir. En sık kullanılan ilaçlar ibuprofen, indometazin ve parasetamoldur. Patent duktus arteriosus neden olan mekanizmaların çoğu bilinmesine rağmen hala önemli bazı faktörler tam olarak bilinmemektedir. Hemogram parametreleri hekimlerin en sık kullandığı ucuz laboratuvar parametrelerinden biridir. Bu çalışmada Patent duktus arteriosuslu yenidoğan hastalarda hemogram parametrelerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Olgular, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD, Neonatoloji kliniğinde 1 Ocak 2014 ve 1 Ağustos 2019 tarihleri arasında takip edilen ve doğum sonrası ilk 72 saat içerisinde rutin izlemde alınmış ekokardiyografi ile hemodinamik anlamlı patent ductus arteriosus tanısı olan tam kan tetkik sonuçları hasta dosyalarından kaydedilmiş preterm bebek hastalardan oluşturuldu. Bu çalışma için Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi etik kurulundan etik onayı alındı. Bulgular: Çalışmaya alınan Patent ductus arteriosusu olan olgular 48 (%51,6) kız ve 45 (%48,4) erkek olmak üzere toplam 93 olgudan oluşurken, kontrol grubu olarak alınan ve Patent ductus arteriosusu olmayan olgular 53 (%53) kız ve 47 (%47) erkek olmak üzere toplam 100 olgudan oluşuyordu. Patent ductus arteriosusu olan olgular genel özelliklerine göre değerlendirildiğinde %7,5 sezeryan, %18,3 ikiz ikiz gebelik, antenatal dönemde steroid alma oranı %22,6, tekrar PDA'sı açılma oranı %7,5, ölüm oranı %23,7 ve tedavisinde cerrahi ligasyon uygulanan hasta oranı %6,5 olarak bulundu. Patent ductus arteriosus kapatma amaçlı verilen ilaç olarak oral ibuprofen %43,0, IV ibuprofen %9,7, oral parasetamol %10,8 ve IV parasetamol %36,6 tedavileri uygulandı. Patent ductus arteriosusu olan olguların tanı anındaki ve ilaç tedavisi sonrasındaki hemoglobin, hematokrit, PDW, MPV, lenfosit ve nötrofil değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p≤0.05). Patent ductus arteriosusu olan olgularının ve patent ductus arteriosus olmayan olguların tanı anındaki hemoglobin, hematokrit, MPV ve WBC değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p≤0.05). Sonuç. Sonuç olarak günümüzde en sık kullanılan hemogram parametrelerinden olan hemoglobin, hematokrit, PDW, MPV, lenfosit ve nötrofil değerleri patent ductus arteriosusun daha sık olarak görülebileceği hastaların takibinde ve hangi hastaların tek kür ilaç tedavisine daha iyi yanıt vereceği hakkında bize fikir verebilmektedir. Bununla beraber bu konuda yapılacak daha kapsamlı çalışmaların faydalı olacağı kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Yenidoğan, patent ductus arteriosus, hemogram parametreleri.

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+3
Roni Kıran Aslan
Dicle University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Septik Hipoglisemik Yenidoğanlarda İnsülin, C-peptid ve IL-1 Düzeylerinin Araştırılması

ÖZET Çalışmamızda ortalama kan şekerleri arasında anlamlı farklılık olan (p<0.05) septik hipoglisemik ve hipoglisemisi olmayan septik yenidoğanların insülin ve C-peptid düzeyleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark gözlenmedi. Septik hipoglisemik yenidoğanlarda mutlak bir hiperinsülinizm söz konusu olmamakla beraber, her iki grubun insülin/kan şekeri oranlarına bakıldığında p<0.05 düzeyinde istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptandı. Çalışma grubunda insülin ve insülin/kan şekeri oranı arasında güçlü pozitif korelasyon olduğu görüldü. Septik hipoglisemik grupta insülin/kan şekeri oranının 0.3\'den büyük olması ve insülin, insülin/kan şekeri arasındaki pozitif anlamlı ilişki relatif hiperinsülinizme işaret etmekteydi. Septik hipoglisemik ve hipoglisemisi olmayan septik yenidoğanların serum IL-1 düzeyleri arasında çalışma grubu ortalaması daha yüksek olmakla birlikte, istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Çalışma grubunda kan şekeri, insülin, C-peptid ve insülin/kan şekeri oranı ile IL-1 düzeyleri arasında korelasyon bulunmadı. Septik yenidoğanlarda hipoglisemi nedenleri içinde relatif hiperinsülinizmin de yer aldığı sonucuna varıldı.Sistemik IL-1'in hiperinsülinizm oluşumunda katkısı olmadığı görüldü ve bu sonuçta IL-1'in parakrin etkili bir sitokin olmasının etkili olabileceği düşünüldü.

Hakan Ongun
Akdeniz University
2001
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aydın ili ve çevresinde yaşayan alfa talasemi taşyıcısı çocuklarda mutasyon analizi

AMAÇ Aydın ili ve çevresinde yaşayan ve alfa talasemi taşıyıcılığı tanısı konulan çocuklarda mutasyon tipini belirlemek ve saptanan mutasyonların hematolojik paramet¬reler üzerine olan etkisini değerlendirmek. GEREÇ ve YÖNTEMLER Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematolojisi Polikliniği'nde 1 Ocak 2010 ile 30 Haziran 2015 yılları arasında demir eksikliği anemisi ve beta talasemi taşıyıcılığı dışlanmış (ferritin normal; Hb A2 <%3.5) ve alfa talasemi taşıyıcılığı düşünülüp tanıları mutasyon analizi ile konfirme edilen 52 hasta çalışmaya alındı. Alfa globin genindeki mutasyonlar reverse hibridizasyon prensibine dayalı ViennaLab α-globin StripAssayTM ticari kiti kullanılarak tespit edildi. Stript analizi ile saptanamayan mutasyonlar için 50 hastada Antalya Genetik Laboratuvarı'nda alfa 1 ve alfa 2 genlerinde DNA dizi analizi ile mutasyon taraması yapıldı. Hastaların hemogramları Mindray marka BC-6800 numaralı kan sayımı cihazıyla, hemoglobin elektroforezleri ise Aqilent marka 1100 seri numaralı cihazda HPLC yöntemiyle çalışıldı. BULGULAR Elli iki alfa talasemili çocukta (31'i erkek, 21'i kız; yaş ortalaması 7.62±5.01) 12 farklı genotip ve 11 farklı mutasyon saptadık. En sık rastladığımız 4 genotip ve 4 allel sırasıyla -α3,7/αα (%40.4), -α3,7/-α3,7(%13.5), --20,5/αα (%11,5), --MED/αα (%9.6) ve -α3,7(%33.65), --20,5 (%7.68), --MED(%4.8), α2PolyA-1 (%3.84) idi. Mutasyonların 45'i (%86.54) delesyonel, 7'si (%13.46) nondelesyoneldi. Delesyonel mutasyonların 33'ü tek gen delesyonu, 11'i çift gen delesyonu idi. Tek ve çift gen delesyonu grupları arasında hemoglobin, kırmızı küre ve RDW düzeyleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmazken, MCV (66.78±7.38 vs 60.69±3.1 fl), MCH (21.40±2.51 vs 19,30±1.11 pg) ve HbA2 (%2.52±0.34 vs %2.16±0.39) düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark mevcuttu (p değeri sırasıyla <0,001, <0,001, =0,006). Anemi %48.08, mikrositoz %92.31, hipokromi %100, kırmızı küre yüksekliği %96.15, RDW yüksekliği %90.38 hastada; En sık rastladığımız -α3,7/αα genotipine sahip 21 olguda ise anemi %38.1, mikrositoz %85.71, hipokromi %100, kırmızı küre yüksekliği %95.24 ve RDW yüksekliği %85.71 oranında saptandı. HBA1: c328 del C heterozigot mutasyonu ülkemizde daha önce tanımlanmamış bir mutasyondu. HBA2:c.93_95+2 del GAGGT mutasyonu daha önce tanımlanmamış ve veri tabanında olmayan bir genomik değişimdir. SONUÇ Aydın ili ve çevresinde alfa talasemili hastalarda mutasyon tipinin ve dağılımının bilinmesi prenatal tanı ve hasta bakımı için daha iyi danışmanlık yapılmasını sağlayacağı gibi Türkiye'nin alfa talasemi mutasyon haritasına da katkı sağlayacaktır. Tek ve çift gen delesyonu ayırımında MCV, MCH ve HbA2 düzeyleri yol gösterici olabilir. RDW demir eksikliği anemisi ayırıcı tanısında uygun bir gösterge değildir. Anahtar sözcükler: Alfa talasemi, mutasyon, hemoglobinopati, anemi, çocuk

AnemiAydınHemoglobinopatiler+4
Derviş Gökdoğan
Aydın Adnan Menderes University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

6-12 yaş arası alerjik rinit ve astım teşhhisi konulmuş çocuklar ve sağlıklı çocukların ağız ve diş sağlığı değerlendirmesi ve karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Diş hastalıkları ile ilişkili mortalite hızı düşük olmasına rağmen, diş hastalıkları; özbakım ve beslenme yeterliliğinde bozulmayı işaret eder. Astım ve rinit tedavisinde yer alan ilaçların kullanımı diş çürüğü oluşumunda etkili risk faktörlerindendir. Bu çalışmada, Sakarya'da 6-12 yaş aralığında alerjik rinit ve astım tanılı çocuklar ile sağlıklı çocuklarda ağız ve diş sağlığı değerlendirmesi yaparak gruplar arasında fark olup olmadığının araştırılması hedeflenmiştir. YÖNTEM: Çalışmaya 6-12 yaş arası 62 sağlıklı, 30 astım tanılı ve 33 alerjik rinit (AR) tanılı olmak üzere 3 grupta 125 katılımcı dahil edilmiştir. Gruplar arası sosyoekonomik koşullar, ilaç kullanım süresi, beslenme ve diş fırçalama rutini yanı sıra süt dişleri ve daimi dişlerde çürük, kayıp ve dolgulu diş sayısını gösteren dmft/DMFT indeksleri, plak indeks (Pİ) ve gingival indeks (Gİ) parametreleri karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Hasta (rinit ve astım) ve sağlıklı grubun DMFT indeks ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Alerjik rinit grubunda; ilaç kullanım süresi ile DMFT arasında, DMFT ile Pİ arasında ve DMFT ile Gİ arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki saptanmıştır. Astım grubunda; DMFT ile Pİ arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. SONUÇ: Hasta (astım ve alerjik rinit) grupta DMFT indeksinin düşük bulunması hijyen hipotezini destekler ve hastaların beslenme alışkanlıkları irdelendiğinde bu grubun kariyojenik yönden düşük nitelikte beslenmesine de bağlanabilir. Anahtar Kelimeler: ağız sağlığı, alerjik rinit, astım, gingival indeks, plak indeks

AstımAğız sağlığıDental plak+5
Emine Aylin Yılmaz
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde bisitopeni/ pansitopeni gelişmiş hastalarda risk faktörleri ve prognozun araştırılması

Giriş ve Amaç: Yenidoğan anemisi, nötropenisi ve trombositopenisi yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde özellikle preterm ve düşük doğum ağırlıklı yenidoğanlarda sık görülen hematolojik problemlerdir. Yenidoğanlar en çok transfüze edilen hasta gruplarından biridir. Literatürde yenidoğan anemisi, trombositopenisi ve nötropenisini ayrı ayrı değerlendiren çalışmalar mevcut olup henüz yenidoğan bisitopenisi ve pansitopenisi ile ilgili bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda yenidoğan servis ve yoğun bakım ünitesinde takip edilen hastalarda pansitopeni/ bisitopeni tablosunu ortaya çıkaran nedenler ve risk faktörlerinin belirlenerek önlenebilir nedenlerin ortadan kaldırılmasıyla pansitopeni/ bisitopeni sıklığının azaltılması, sitopenik yenidoğanlarda tedavi ve klinik izlem sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: 01/01/2015- 31/12/2018 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yenidoğan 1. , 2. ve 3. düzey yoğun bakım ünitelerinde yatan 2672 hasta yaşamının ilk 1 ayında bisitopeni/ pansitopeni geliştirmesi açısından retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar bulguları ve klinik özellikleri kaydedildi. Bulgular: 2672 yenidoğanda bisitopeni prevalansı %3,4; pansitopeni prevalansı %0,4 olarak bulundu. Antenatal ve natal risk faktörlerinden preterm doğum, asfiktik doğum ve düşük doğum ağırlığının bisitopeni ve pansitopeni için risk faktörü olduğu; sezeryan doğum ve gestasyonel hipertansiyonun bisitopeni için risk faktörü olduğu saptandı. Cinsiyet, anne yaşı, erken membran rüptürü, gestasyonel diyabet ve annede romatolojik hastalık risk faktörü olarak bulunmadı. Bisitopeni ve pansitopeninin en sık saptanan nedeni sepsisti. Bisitopeninin ortanca ilk saptanma günü 6. gün, nadir günü 6. gün ve düzelme günü bisitopeninin başlangıcından sonraki 3. gün pansitopeninin ortanca başlangıç günü 5. gün, nadir günü 6. gün ve düzelme günü pansitopeninin başlangıcından sonraki 7. gün olarak bulundu. Hastaların %4,9'unda ilk 1 ay içinde bisitopeni/pansitopeninin tekrarladığı görüldü. Bisitopenik hastalarda ortalama transfüzyon sayısının (eritrosit süspansiyonu ve aferez trombosit) 2,16; pansitopenik hastalarda 5,64 olduğu saptandı. Transfüzyon sayısı ile düzelme günü arasında anlamlı ilişki bulundu ancak transfüzyon sayısının tekrarlama ile ilişkili olmadığı saptandı. Mekanik ventilasyon ihtiyacı olan hastalarda kanama bulgusunun ve eritrosit süspansiyonu ihtiyacının daha fazla olduğu görüldü. Bisitopenik ve pansitopenik hastaların %4,8'inde ciddi anemi; %32'sinde ciddi trombositopeni vardı. Hastalarda ciddi anemi ve ciddi trombositopeninin bulunması ve mekanik ventilasyon ihtiyacının olması iyileşme süresinin uzamasına neden olan kötü prognostik faktörler olarak saptandı. Bisitopenik hastaların %15,2'si pansitopenik hastaların %27,3'ü kaybedilmişti. Bu yenidoğalarda en sık ex olma nedeni sepsisti. Sonuç: Bisitopeni/ pansitopeninin yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde yatan, özellikle preterm ve düşük doğum ağırlıklı bebeklerde sık görüldüğü ve mortalitenin oldukça yüksek olduğu saptandı. Risk faktörleri arasında preterm, düşük doğum ağırlıklı, asfiktik olma ve gestasyonel hipertansiyonun yer aldığı görüldü. Ciddi anemi ve ciddi trombositopenisi gelişen mekanik ventilayon ihtiyacının eşlik ettiği olgularda iyileşme süresinin daha uzun olduğu saptandı. Bisitopeni/ pansitopenide en sık saptanan nedeninin ve en sık mortalite nedeninin sepsis olduğu görülerek sepsisin gelişmesini önleyici tedbirlerin alınması, erken tanısı ve etkin tedavisi ile hem insidansın hem de mortalitenin azaltılabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Yenidoğan, pansitopeni, bisitopeni, prognoz

BisitopeniPansitopeniPrognoz+4
Ece Tüsüz Önata
Dokuz Eylül University
2020
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuk nefrolojisi bilim dalında 2005-2021 yılları arasında izlenen 0-18 yaş arası böbrek biyopsisi yapılan hastaların etyolojik, klinik ve demografik karakteristiklerinin tanımlanması

Giriş ve Amaç: Çalışmamızda, Bilim Dalımızda izlenen ve böbrek biyopsisi yapılan hastaların demografik özellikleri, renal hastalıkların histopatolojik tanıya dayalı görülme sıklığı, klinik ile histopatolojik bulgular arasındaki ilişki ve böbrek biyopsisine bağlı komplikasyonların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Olgular ve Yöntem : KTÜ Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalında retrospektif olarak yapılan çalışmaya, 2005-2021 yılları arasında perkütan böbrek biyopsisi yapılan ve klinik bilgilerine ulaşılabilen 0-18 yaş arası hastalar alındı. Malignite, kitle ya da metastaz nedeniyle böbrek biyopsisi yapılan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastalara ait bilgiler, biyopsi endikasyonları ve patoloji sonuçları hasta dosyaları ve bilgisayar tabanlı hasta veri sisteminden incelenerek öğrenildi. Hastaların; cinsiyeti, yaşı, klinik özellikleri, biyopsi endikasyonları, histopatolojik sonuçları ve laboratuvar değerleri kaydedildi. Bu sonuçlar kendi içinde ve literatürle karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Bulgular: On yedi yıllık dönemde 140 hastaya 177 adet perkütan böbrek biyopsisi yapıldığı görüldü. Çalışmamızda nativ ve transplant böbrek biyopsi endikasyonları ve sonuçları ile birlikte değerlendirildi. Yapılan biyopsilerin 172'si (%97) nativ böbrek, 5'i (%3) transplant böbrek biyopsisi idi. Öncelikle 140 hastanın ilk biyopsi verileri analiz edildi. Tekrarlayan biyopsiler de ikinci, üçüncü ve dördüncü böbrek biyopsisi histopatoloji sonuçları diye ayrıca değerlendirilmiştir. Hastaların 72'si (%51,4) kız, 68'i (%48,6) erkek idi. Kızların yaş ortalaması 10,4±4,5, erkeklerin yaş ortalaması 10,6±4,6 ve tüm hastaların yaş ortalaması 10,5±4,5 idi. Biyopsi endikasyonları, en sık nefrotik sendrom (%25,7) idi. Takiben ABH (%18,6) ve üçüncü sırada AİAB (%16,4) sebebi ile biyopsi yapılmıştı. Çalışmamızda, böbrek biyopsilerinin histopatolojik sonuçları değerlendirildiğinde %50 ile en sık primer glomerüler hastalıkların olduğu tespit edilmiştir. Bu gruptaki en sık histopataolojik tanı ise MezPGN (%22,1) iken ikinci en sık tanı ise IgAN (%10,7) idi. Bunları sırasıyla MPGN (%7,1), FSGS (%4,3) gibi hastalıklar takip etmektedir. Çalışmamızda ikinci en sık ikinci histopatolojik tanı grubu olan sekonder glomerüler hastalıklar saptanmıştır. Bu grupta yer alan LN (Lupus nefriti) (%3) ve IgA vasküliti nefriti (%3) idi. Çalışmamızda ile %12,2 üçüncü sıklıkla tubulointerstisyel hastalıklar saptandı. Perkütan böbrek biyopsisini takiben klinik olarak anlamlı olarak kabul edilen 10 mm ve üzerindeki perinefrik hematom hastaların %15'inde saptandı. Olguların büyük çoğunluğunda istirahat dışı bir müdahaleye ihtiyaç olmadı. İşlem esnasında ve sonrasında nefrektomi, solunum arresti, ölüm gibi ciddi bir komplikasyon görülmedi. Sonuç: Böbrek biyopsisi çocuk ve ergenlerde uzun yıllardan beri kullanılan etkili bir tanı yöntemidir. Birçok böbrek hastalığında prognostik değer sağlar ve tedavi seçeneklerinde yol gösterir. Çalışmamızı içeren 17 yıllık süreçte bölümümüzde izlenmekte olan çocuklarda yapılan perkütan böbrek biyopsileri, tanıya, tedavi planına ve prognozun ön görülmesine katkıda bulunan güvenli minimal invaziv bir tetkik olarak değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Perkütan böbrek biyopsisi, tanı, etyoloji, glomerulonefrit, perinefrik hematom, çocuk

BiyopsiBöbrek hastalıklarıEtyoloji+4
Ali Kemal Görük
Karadeniz Technical University
2023
00