
10
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Mükemmeliyetçiliğin akademik erteleme davranışı ile ilişkisinde öz denetimin rolü
Bu çalışmanın amacı mükemmeliyetçiliğin akademik erteleme davranışı ile ilişkisinde öz denetimin aracı rolünü incelemektir. Uygun örnekleme yöntemi kullanılarak ulaşılan örneklemi, Türkiye'nin farklı lisans ve lisansüstü bölümlerindeki 18-35 yaş arasındaki 481 katılımcı oluşturmuştur. Katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Akademik Erteleme Davranışı Ölçeği (AEDÖ), Büyük Üçlü Mükemmeliyetçilik Ölçeği- 16 (BÜMÖ- 16) ve Öz Denetim Ölçeği (ÖDÖ) uygulanmıştır. BÜMÖ- 16 öğrencilerin uyumsuz mükemmeliyetçilik düzeylerini ölçmüştür. Katılımcıların %59.9'unu kadın, %39.9'unu erkek, %84.2'sini üniversite öğrencisi, %15.8'ini yüksek lisans ve doktora öğrencisi oluşturmaktadır. Değişkenler arasındaki ilişkileri belirlemek amacıyla Sosyal Bilimler İstatistik Paket Programı (SPSS) 21 kullanılarak Pearson Korelayon Analizi, Bağımsız Örneklem T-Testi, tek yönlü ANOVA ve Process Macro Analizi uygulanmıştır. Uygulanan korelasyon analizleri sonucunda; mükemmeliyetçilik ve akademik erteleme davranışı arasında pozitif, öz denetim ve akademik erteleme arasında negatif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır. Macro Process (Model- 4) kullanılarak yapılan aracı analizlerin sonucunda; mükemmeliyetçiliğin akademik erteleme davranışı ile ilişkisinde öz denetimin aracı bir etkisinin olduğu saptanmıştır. Buna göre, katılımcıların uyumsuz mükemmeliyetçilik düzeylerindeki artış öz denetimdeki düşüş aracılığıyla akademik erteleme davranışlarını artırmaktadır. Alanyazındaki araştırmalarda bu üç değişkenin bir arada ele alındığı araştırmalara ulaşılmaması bu araştırmayı özgün kılmaktadır. Ayrıca yapılan araştırmada Türkiye genelinde 62 farklı üniversite ile 80 farklı bölümdeki öğrencilere ulaşılarak araştırmanın genellenebilirlik açısından alanyazına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Remisyon dönemindeki bipolar bozukluk tanılı hastalarda sosyal destek algısı, sorun çözme becerileri ve işlevsellik ilişkisi
Bu çalışma, remisyon dönemindeki bipolar bozukluk (BB) hastalarının algıladıkları sosyal destek, sosyal sorun çözme becerileri ve işlevsellik düzeyleri arasındaki ilişkileri, klinik olmayan bir kontrol grubu ile karşılaştırarak incelemeyi amaçlamıştır. Ayrıca, bu üç değişkenin demografik ve klinik faktörlerle olan ilişkisini değerlendirerek, BB hastalarının işlevselliğini etkileyen etkenleri belirlemeyi hedeflemiştir. Alan yazında remisyon dönemindeki bipolar bozukluk hastalarında bu ilişkileri doğrudan inceleyen bir araştırmanın bulunmaması nedeniyle, bu araştırma sosyal sorun çözme becerilerinin işlevsellik üzerindeki rolünü ortaya koyarak alan yazına katkıda bulunmayı hedeflemiştir. Bu bağlamda G*power analizi sonuçlarına göre 18-65 yaş aralığında amaçsal örnekleme yöntemiyle seçilen tanı ve kontrol gruplarının her birinde 28 kadın 26 erkek olmak üzere toplam 108 katılımcı yer almıştır. Araştırmada sosyodemografik bilgi formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASDÖ), Sosyal Sorun Çözme Envanteri Kısa Formu (SSÇE-KF) ve Bipolar Bozukluk İşlevsellik Ölçeği (BBİÖ) kullanılmıştır. Elde edilen sonuçlar, tanı grubunun kontrol grubundan anlamlı düzeyde düşük işlevsellik gösterdiğini ve düşük sosyal sorun çözme becerilerine sahip olduğunu ancak iki grubun benzer düzeyde sosyal destek algısına sahip olduklarını göstermiştir. Diğer taraftan, çeşitli demografik ve klinik değişkenlerin sosyal sorun çözme becerileri, algılanan sosyal destek ve işlevsellikle olan ilişkileri ortaya konmuştur. Son olarak algılanan sosyal destek ve sosyal sorun çözme becerilerinin işlevselliği önemli ölçüde yordadığı görülmüştür. Bu psikososyal faktörler, depresif dönem sayısı gibi klinik etkenler kontrol edildikten sonra bile işlevselliği bağımsız olarak öngörmektedir. Bu araştırmanın sonuçları algılanan sosyal destek ve sosyal sorun çözme becerileri gibi psikososyal faktörlerin, bipolar bozukluk için ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmektedir.
Tip 1 diyabetli yetişkinlerin, diyabet tanısına ilişkin deneyimlerinin incelenmesi
Bu çalışmada, ülkemizde gün geçtikçe yaygınlaşmakta olan tip 1 diyabet tanısına sahip erişkinlerin bu hastalık ile yaşamaya dair deneyimlerinin daha iyi anlaşılması hedeflenmiştir. Bu doğrultuda, 18 yaşının üzerinde olan ve iki seneden uzun süredir bu tanıya sahip 8 katılımcı ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz (YFA) kullanılarak analiz edilmiştir. Analiz sonucunda, toplam 5 grup deneyimsel teması ve 6 alt tema elde edilmiştir. Bu temalar ise 'Diyabetle Tanışmak' ('İlk Tepkiler' ve 'Diyabetin Sınırları ile Tanışmak'), 'Diyabete Alışmak' ('Gerekliliklere Uyum Sağlamak' ve 'Alışma Sürecinde Yardımcılar'), 'Kendi Bakımverenin Olmak', 'Diyabetin Zihinsel Yükü' ve 'Diyabete ve Diyabetliye Bakış Açısı' ('Diyabetlilerin Gözünden Tip 1 Diyabet ve 'Başkalarının Gözünden Tip 1 Diyabet') şeklindedir. Temalar aracılığıyla kişilerin tip 1 diyabetle yaşamı tanı anından itibaren bir akış içerisinde verilmiş ve sonuçlar, ilgili literatür ile bağlantıları üzerinden tartışılmıştır.
Yetişkin bireylerde bağlanma stilleri, psikolojik sağlamlık ve bilinçli farkındalık arasındaki ilişkilerin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, yetişkin bireylerin bağlanma stilleri, psikolojik sağlamlık ve bilinçli farkındalık düzeyleri arasında ilişki bulunup bulunmadığını incelemektedir. Araştırmanın diğer amacı yetişkin bireylerin söz konusu özelliklerinin cinsiyet, gelir ve romantik ilişki durumu değişkenleri açısından ele alınmasıdır. Araştırmanın örneklemi 18-45 yaş aralığında bulunan 339 katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcıların 243'ü (%71,7) kadın, 96'sı (%28,3) erkek ve yaş ortalaması 30,24±6,65'tir. Araştırmanın verileri katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II (YİYE-II), Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (KPSÖ) ve Bilinçli Farkındalık Ölçeği'nin (BİFÖ) uygulanmasıyla elde edilmiştir. Araştırma nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama modelinde tasarlanmıştır. Araştırma verileri SPSS 29 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde Bağımsız Gruplar T-Testi Analizi, Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), Çok Değişkenli Doğrusal Regresyon Analizi ve Hiyerarşik Regresyon Analizi uygulanmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre; kaygılı ve kaçınmacı bağlanma stilinin psikolojik sağlamlık ile negatif korelasyona sahip olduğu, kaygılı ve kaçınmacı bağlanma stili ile bilinçli farkındalık düzeyleri arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu, psikolojik sağlamlık ve bilinçli farkındalık arasında pozitif korelasyon olduğu, düşük gelir grubundaki katılımcıların kaygılı bağlanma puanlarının orta gelir grubundaki katılımcılardan anlamlı derecede yüksek olduğu, ilişkisi olmayan bireylerin kaygılı bağlanma ve kaçınmacı bağlanma puanlarının ilişkisi olan katılımcılardan, erkeklerin psikolojik sağlamlık düzeyinin kadınlardan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu, ilişkisi olan bireylerin bilinçli farkındalık düzeylerinin ilişkisi olmayan bireylerin bilinçli farkındalık düzeylerinden anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir. Araştırma bulgularına göre, kaygılı bağlanmanın psikolojik sağlamlığı ve bilinçli farkındalığı yordadığı, kaçınmacı bağlanma stilinin bilinçli farkındalığı yordadığı ve bilinçli farkındalığın psikolojik sağlamlığı yordadığı saptanmıştır. Sonuçlar psikolojik sağlamlıkta, bağlanma stilleri ve bilinçli farkındalığın önemini vurgulamaktadır.
Canlı yayın platformlarını izleme sıklığının yalnızlık ve psikolojik iyilik hali üzerindeki etkisinde parasosyal ilişkilerin aracı rolü
Bu çalışmanın temel amacı, canlı yayın platformlarını izleme sıklığının yalnızlık ve psikolojik iyilik hali üzerindeki etkisinde parasosyal ilişkilerin aracı rolünü incelemektir. Ayrıca değişkenlerin kendi aralarındaki ilişkilerine ve cinsiyete göre ölçeklerden alınan puanların karşılaştırılmasına da yer verilmiştir. Son olarak, canlı yayın platformlarını izleme motivasyonlarının psikolojik iyilik hali üzerindeki etkisinde izleme sıklığı, parasosyal ilişkiler ve yalnızlığın aracı rol oynayabileceği varsayılmış; bu doğrultuda araştırmaya yeni bir denence ve model eklenmiştir. Araştırmanın örneklemi 165'i kadın 161'i erkek olmak üzere toplam 326 katılımcıdan oluşmaktadır. Araştırmada veri toplama araçları olarak demografik bilgi formu, Twitch İzleyici Motivasyon Ölçeği (TİMÖ), Parasosyal Etkileşim Ölçeği (PEÖ), Yetişkinler İçin Sosyal ve Duygusal Yalnızlık Ölçeği (SELSA-S) ve Psikolojik İyi Oluş Ölçeği (PİÖ) kullanılmıştır. Elde edilen sonuçlar, canlı yayın platformlarını izleme sıklığının yalnızlık ve psikolojik iyilik hali üzerinde parasosyal ilişkilerin kısmi aracı rol oynadığını ortaya koymuştur. Ek olarak, canlı yayın platformlarını izleme motivasyonlarının psikolojik iyilik hali üzerinde izleme sıklığı ve yalnızlık ile anlamlı derecede dolaylı etkili olduğu, parasosyal ilişkilerin bu ilişkiye aracılık etmediği bulunmuştur. Bu araştırmanın sonuçları, canlı yayın platformlarına aşırı yönelme nedenlerini anlama, buna yönelik önlemler alma ve olumsuz psikolojik iyilik halini iyileştirme konusunda özellikle yalnızlık ile ilgili çalışmalar yapılmasının önemine dikkat çekmektedir.
Çocukluk çağı travmaları ve duygu düzenleme güçlüğünün gençyetişkinlerin madde kullanımına etkileri
Bu çalışmanın amacı, çocukluk çağı travmalarının madde kullanımı eğilimi üzerindeki etkisini ve bu ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün düzenleyici rolünü incelemektir. Travma ve duygu düzenleme gibi bireyin psikolojik işleyişini derinden etkileyen değişkenlerin, madde kullanımına zemin hazırlayıcı etkisi alanyazında sıklıkla vurgulanmaktadır. Araştırma, Türkiye genelinde 18–35 yaş aralığında yer alan klinik dışı 205 genç yetişkin bireyden elde edilen verilerle yürütülmüştür. Katılımcılara Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ-33), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ-16) ve Bağımlılık Profil İndeksi – Kısa Form (BAPİ-Kısa) uygulanmıştır. Veriler genelleştirilmiş doğrusal model (GLM), Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis testleri ile analiz edilmiştir. Analiz sonuçlarına göre, çocukluk çağı travmaları ile madde kullanımı eğilimi arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Aynı şekilde, duygu düzenleme güçlüğü de madde kullanımı eğilimini anlamlı biçimde yordamakta; duygu düzenleme becerileri zayıf olan bireylerin madde kullanımına daha yatkın olabileceğini göstermektedir. Araştırmanın en dikkat çekici bulgularından biri, duygu düzenleme güçlüğünün bu iki değişken arasındaki ilişkide anlamlı bir düzenleyici rol oynadığıdır. Özellikle duygu düzenleme güçlüğü düzeyi yüksek bireylerde, çocukluk travmalarının madde kullanımı eğilimini daha güçlü bir biçimde yordadığı; bu güçlüğün düşük olduğu bireylerde ise söz konusu ilişkinin zayıfladığı görülmüştür. Elde edilen bulgular, bireylerin erken dönem travmatik yaşantılarının madde kullanım eğilimi üzerindeki etkisinin sabit değil, bireyin duygularını düzenleme kapasitesine bağlı olarak değişkenlik gösterebileceğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, önleyici ruh sağlığı müdahalelerinde duygu düzenleme becerilerinin geliştirilmesine yönelik uygulamaların desteklenmesi önem taşımaktadır.
Kadınların çalışma durumuna göre algılanan stres ve somatik belirtiler arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün rolü
Bu çalışmanın amacı kadınların çalışma durumlarına göre algılanan stres ile somatik belirtiler arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün düzenleyici rolünü incelemektir. Çalışmanın örneklemi, toplum örneklemi olup, yaş aralığı 21-60 olan 119' u (%51.5) aktif çalışan, 112'si (%48.5) çalışmayan (ev kadını) olmak üzere toplam 231 kadın katılımcıdan oluşturmuştur. Araştırma verileri katılımcılardan sürecin başında çevrimiçi olarak toplanırken ilerleyen süreçte bazı katılımcıların görme problemi yaşamasından dolayı anket yöntemi de eklenerek veri toplanmıştır. Araştırmanın amacı doğrultusunda veri toplamak amacıyla Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ), Somatik Duygusal Çatışma Ölçeği (SDÇÖ) ve Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ-16) uygulanmıştır. Verilerin analizi için Sosyal Bilimler İstatistik Paket Programı (SPSS) 21 programı ile kullanılarak Pearson Korelayon Analizi, Bağımsız Örneklem T-Testi, tek yönlü ANOVA ve Process Macro Analizi uygulanmıştır. Araştırma sonucunda elde edilen bulgulara göre somatik belirtilerin sıklık ve şiddet düzeyleri ile algılanan stres düzeyleri ve duygu düzenleme güçlüğü arasında anlamlı ve pozitif yönde ilişkiler saptanmıştır. Ayrıca kadınların çalışma durumları açısından yapılan karşılaştırmalarda ev kadınlarının duygu düzenleme güçlüğü ve somatik belirtilerin sıklığı düzeylerinin çalışan kadınlara göre anlamlı farklılık gösterdiği saptanmıştır. Yapılan moderasyon analizileri sonucunda duygu düzenleme güçlüğünün algılanan stres ile somatik belirtiler arasındaki ilişki üzerinde düzenleyici bir etkisinin olmadığı saptanmıştır. Çalışmanın bulguları kadınların toplumsal ve sosyal rollerinin duygusal ve bedensel tepkiler açısından farklılık oluşturabileceğini göstermektedir. Bunun yanı sıra stresin doğrudan somatik belirtiler üzerinde etkili olduğunu, duygu düzenleme becerilerin ise bu süreçte belirtilerin şiddeti ile ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Alanyazındaki araştırmalarda bu üç değişkenin kadın örneklemi üzerinde ele alındığı araştırmalara ulaşılmaması bu araştırmayı özgün kılmaktadır. Elde edilen bulgular doğrultusunda kadınların stres ile baş etme becerilerinin desteklenmesi, duygu düzenleme becerileri konusunda eğitimlerin çoğaltılması ve özellikle ev kadınlarına yönelik ruh sağlığı hizmetlerinin güçlendirilmesi gibi klinik alanda uygulamalar açısından katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Fibromiyalji sendromu tanısı olan kişilerde çocukluk çağı travmaları ile fibromiyalji semptom şiddeti arasındaki ilişkide öfkenin ve ağrı felaketleştirmenin aracı rolü
Bu araştırmanın amacı fibromiyalji hastalarında çocukluk çağı travmaları ile fibromiyaljiden etkilenme düzeyi ilişkisinde öfkenin ve ağrı felaketleştirmenin sıralı aracı rolünün incelenmesidir. Bu değişkenlerin bir arada incelendiği bir çalışmaya rastlanılmadığı için bu çalışmanın alanyazına katkısı olacağı düşünülmüştür. Çalışmanın örneklemini çeşitli merkezlere tedavi amacıyla başvurmuş fibromiyalji tanısı olan 132 yetişkin hasta oluşturmaktadır. Katılımcılara demografik bilgi formu, Yeniden Gözden Geçirilmiş Fibromiyalji Etki Anketi (YFEA), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ-33) Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş Türkçe Versiyonu, Sürekli Öfke (SL-ÖFKE) ve Öfke İfade Tarzı (ÖFKE-TARZ) Ölçekleri, Ağrı Felaketleştirme Anketi (PCS-TR) verilmiştir. Aracı modeller oluşturulmadan önce değişkenler arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Bu inceleme sonucunda asıl değişkenlere ek olarak çocukluk çağı travmalarının alt boyutlarını içeren modeller oluşturulmuştur. Korelasyon analizinde çocukluk çağı travmaları ile fibromiyaljiden etkilenme düzeyi arasında ilişki bulunmamıştır. Ancak dolaylı etkiler göz önüne alınarak araştırmanın amacı doğrultusunda analizler yürütülmüştür. Aracı analiz bulgularına göre çocukluk çağı travmalarının fibromiyaljiden etkilenme düzeyi üzerindeki etkisi ağrı felaketleştirme aracılığıyla dolaylı olarak gerçekleşmektedir. Aynı zamanda çocukluk çağı travmalarının bir türü olan fiziksel istismarın fibromiyaljiden etkilenme düzeyi üzerindeki etkisi ağrı felaketleştirme aracılığı ile dolaylı olarak gerçekleştirmektedir. Çocukluk çağı travmalarının bir türü olan duygusal ihmalin fibromiyaljiden etkilenme düzeyi üzerindeki etkisi, sürekli öfke ve ağrı felaketleştirmenin sıralı aracı rolüyle dolaylı olarak gerçekleşmektedir. Fibromiyalji hastalarının, fibromiyaljiden etkilenme düzeylerini belirleyen kritik faktörlerden birinin ağrı felaketleştirme olduğu dikkat çekmektedir. Bu araştırma bulgularına göre fibromiyalji hastalarının psikoterapisinde ağrıya dair bilişsel inançların çalışılmasının öncelikli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Aynı zamanda fibromiyalji hastalarında öfke azaltmaya yönelik terapi yöntemlerinin kullanılabileceği özellikle de duygusal ihmale maruz kalan hastalarda fayda sağlayabileceği düşünülmektedir.
Aşağılık ve üstünlük kompleksi ile sosyal görünüş kaygısı arasındaki ilişkide sosyal medya kullanım süresinin aracı rolü
Dijital teknolojilerin günlük hayatta yaygın bir şekilde kullanılması ve günlük hayata bütünleşmiş olması, tüm yaş gruplarında ekran tabanlı faaliyetlerin artmasına neden olmuştur. Genellikle ekran süresi olarak adlandırılan bu olgu, sosyal medya etkileşimi ve çevrimiçi oyunlardan video akışı ve internet taramasına kadar çok çeşitli etkinlikleri kapsamaktadır. Ekran süresindeki bu artışın yanı sıra, özellikle sosyal medya kullanımının psikolojik sonuçlarına olan ilgi de son zamanlarda artış göstermiştir (Oswald ve ark., 2020). Mevcut araştırma, aşağılık kompleksi, üstünlük kompleksi ve sosyal görünüş kaygısı gibi psikolojik yapılar arasındaki karmaşık ilişkilere ve bu ilişkilerde Instagram ekran süresinin potansiyel aracılık rolüne odaklanmaktadır. Araştırılan temel varsayım, aşağılık ve üstünlük duygularının sosyal görünüş kaygısı üzerindeki etkisinde Instagram ekran süresinin aracı rolüdür. Mevcut araştırmada ayrıca yapısal eşitlik modellemesi (YEM) çerçevesinde değişkenlerin birbirleriyle olan ilişkisi de incelenmiştir. YEM analizi sonuçlarına göre, Instagram ekran süresinin aşağılık ve üstünlük kompleksi ile sosyal görünüş kaygısı arasındaki ilişkide aracı bir rol oynamadığı belirlenmiştir. Aşağılık kompleksi ve üstünlük kompleksi, sosyal görünüş kaygısını anlamlı bir şekilde yordamıştır. Aşağılık kompleksi ile Instagram ekran süresi arasındaki ilişki ise negatif yönlüdür. Yapılan YEM analizi psikolojik faktörlerin ekran süresi ile olan ilişkilerinin karmaşık bir yapı olabileceğini ve psikolojik bireysel kavramların sosyal görünüş kaygısı üzerine olan etkisinin -Instagram kullanımından ziyade- asıl faktör olabileceği fikrini vermiştir. Gelecekteki araştırmalar, aşağılık ve üstünlük komplekslerinin başka hangi psikolojik kavramlarla ilişkili olduğunu ve Instagram'da sadece görünüm odaklı içeriğe maruz kalmak gibi Instagram kullanımının ve Instagram'da geçirilen sürenin daha özellikli bir şekilde araştırmak yoluyla bu karmaşık ilişkiyi açıklamada alan yazına katkı sağlayabilir.
Ebeveyn suçluluğu ve bilişsel çarpıtmaların ebeveyn tükenmişliği üzerindeki rolü
Bu çalışmanın amacı, ebeveyn suçluluğunun ebeveyn tükenmişliği üzerindeki yordayıcı etkisini ve bu ilişkide bilişsel çarpıtmaların aracı rolünü incelemektir. Araştırma, 0-24 yaş arasında çocuğa sahip olan ve psikiyatrik tanısı bulunmayan 300 ebeveynden oluşan bir örneklemde gerçekleştirilmiştir. Doğum sonrası depresyon semptomlarının karıştırıcı etkisini en aza indirmek amacıyla, 0-12 aylık bebeği olan anneler çalışma dışı bırakılmıştır. Katılımcılar, Sosyodemografik Bilgi Formu, Ebeveyn Suçluluğu Ölçeği (ESÖ), Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği (BÇÖ-R) ve Ebeveyn Tükenmişliği Ölçeği'ni (ETÖ) çevrimiçi olarak doldurmuştur. Çocuk sayısı, ebeveyn yaşı, çalışma durumu, eğitim düzeyi ve çocuğun hayatına katılımın kontrol edildiği analizler, ebeveyn suçluluğunun tükenmişlik üzerinde anlamlı bir doğrudan etkisi olduğunu göstermiştir. Bilişsel çarpıtmaların bu ilişkide istatistiksel olarak anlamlı bir aracılık rolü oynadığı bootstrap analiziyle doğrulanmıştır. Kadın olmak, genç bir ebeveyn olmak ve 14 yaşından küçük çocuğa sahip olmak, daha yüksek tükenmişlik düzeyleri ile ilişkilendirilmiştir. Sonuç olarak, ebeveyn suçluluğunun tükenmişliği hem doğrudan hem de bilişsel çarpıtmalar yoluyla dolaylı olarak artırdığı bulunmuştur. Bu bulgular, ebeveyn tükenmişliği ile başa çıkmaya yönelik müdahale programlarında, sadece suçluluk duygularını değil, aynı zamanda işlevsiz bilişsel süreçleri hedef almanın kritik önemine işaret etmektedir. Çalışma, ebeveynlik psikolojisi alanında suçluluk, biliş ve tükenmişlik arasındaki ilişkisel süreçlere ışık tutan ilk araştırmalardan biri olarak kuramsal bir katkı sunmaktadır.