
183
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Clear cell renal hücreli karsinom ile non-clear cell renal hücreli karsinom ayrımında multiparametrik MRI bulgularının değerlendirilmesi
Böbrekte solid bir kitle tespit edildiğinde bu kitleye yönelik doğru yaklaşımda bulunmak önem arz etmektedir. Malign renal kitleler içerisinde en sık görülen solid lezyon renal hücreli karsinomdur. Renal hücreli karsinomlar içerisinde de en sık görülen, prognozu en kötü olan alt tip ise clear cell renal hücreli karsinomdur. Bu çalışmada clear cell olan ve clear cell olmayan renal hücreli karsinom ayrımında Multiparametrik MRI (mpMRI) kullanılabilirliğini araĢtırdık. Ocak 2020 ile Eylül 2022 yılları arasında çalışma kriterlerine uyan 37 hasta çalışmaya dahil edildi. Görüntüler 2 radyolog tarafından değerlendirildi. Hastalar nihai patolojilerine göre ccRCC ve nccRCC olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların 19'u (%51,4) ccRCC, 18'i (%48,6) nccRCC idi. Diffüzyon ağırlıklı görüntülerde, min ADC değerleri ccRCC grubunda daha yüksek bulunmuş (p=0,0001), %89,5 duyarlılık ve %83,3 özgüllük ile kesme değeri 0,7645 x 10-3 mm2/sn olarak hesaplanmıştır [AUC: 0.852 (0.071) (95% GA: 0.714-0.991)]. Kontrastlı perfüzyon MR parametrelerinden; Ktrans; ccRCC grubunda nccRCC grubuna göre daha yüksek bulunmuĢ (p=0,0001), %89,5 duyarlılık ve %88,9 özgüllük ile kesme değeri 0,2855 olarak hesaplanmıştır [AUC:0.90 (0.053) (95% GA:0.797-1,000)]. Ve; ccRCC grubundan ccRCC grubuna göre daha yüksek bulunmuş (p=0,002), %89,5 duyarlılık ve %72,2 özgüllük ile kesme değeri 0,1655 olarak hesaplanmıştır [AUC: 0.801 (0.078) (95% GA: 0.649- 0.953)]. Sonuç olarak min ADC ile Ktrans ve Ve değerleri ccRCC'yi diğer daha az agresif RCC alt tiplerden ayırmada yardımcı olabilecek mpMRG bulgularından elde edilen parametrelerdir. Anahtar Kelimeler: Clear cell renal hücreli karsinom, Kontrastlı perfüzyon MR, Multiparametrik MR, RCC
Nefrotik sendromlu çocuklarda pnömokok taşıyıcılığı sıklığı ve serotip dağılımı
Nefrotik sendrom (NS), invaziv pnömokok enfeksiyonları için tanımlanmış risk grupları arasındadır ve bu hastalarda pnömokok aşılarının rutin olarak uygulanması önerilmektedir. NS olgularında pnömokok taşıyıcılığı ile ilgili veriler kısıtlıdır. Bu çalışmada NS'lu çocuklarda pnömokok taşıyıcılığı sıklığı ve serotip dağılımının değerlendirilmesi planlandı. Bu prospektif çalışmada 98 NS'lu çocuk hasta ile 100 sağlıklı çocukta nazofarengeal pnömokok taşıyıcılığı sıklığı ve serotip dağılımının moleküler yöntemler ile değerlendirilmesi planlanmıştır. NS grubunda pnömokok taşıyıcılığı %44.9 olarak, sağlam çocuk grubunda ise %48 olarak saptandı (p>0.05). NS olgularının %73.5'ü, sağlam çocuk grubunun ise %86'ında konjuge pnömokok aşısı yapılmıştı. NS grubunda olan pnömokok taşıyıcılığı saptanan olguların serotip dağılımına bakıldığında en sık saptanan serotipler 3, 9A/L/N/V ve 19F idi. Kontrol grubunda ise en sık serotip 3, 19F, 9A/L/N/V, 15A/B/C/F idi. KPA aşısı olmayan NS'lu hastalarda pnömokok taşıyıcılığı %46.1, aşılı olgularda %44.5 saptandı. Sağlıklı çocuklarda, KPA aşısı olmayan grupta pnömokok taşıyıcılığı, olmayanlara göre yüksek olarak saptandı (%78.5 vs. %45.3; p<0.05). Çalışmamızda nefrotik sendrom olgularında mevcut pnömokok aşılarının kapsayıcılık oranı 7 değerli konjuge pnömokok aşısı (KPA) KPA7 için %50, KPA10 için %50, KPA13 için %71.7, KPA15 %73.9 ve KPA20 için ise %84.8, 23 değerlikli polisakkarit pnömokok aşısı (PPSV23) için %84.8 olarak saptandı. Çalışmamızda sağlıklı çocuklarda konjuge pnömokok aşılarının kapsayıcılık oranları KPA7 için %31.3, KPA10 için %35.4, KPA13 için %68.8, KPA15 için %72.9 ve KPA20 için %87.5, PPSV23 için %87.5 olarak saptandı. Çalışmamız invaziv pnömokok enfeksiyonları için risk grubunda yer alan nefrotik sendrom tanısı olan çocuklarda pnömokok taşıyıcılığının değerlendirildiği en geniş çalışmalardan birisidir ve moleküler yöntemlerin kullanıldığı ilk çalışmadır. Hem sağlıklı çocuklarda hem NS olgularında serotip dağılımı değerlendirildiğinde, yeni geliştirilen pnömokok aşıları ile daha geniş kapsamlı korunma sağlanabilecektir.
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına 2015-2019 yılları arasında yansıyan ölümcül olmayan damar yaralanmalı vakalarının değerlendirilmesi
Adli raporda, yaralanmanın "damar yaralanması" içerip içermemesine bağlı olarak hayati tehlikeye sebep olma durumu yargı organları için önem arz eder. Bu çalışmada, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'na yansıyan, adli travmatoloji ile ilgili olaylarda, damar yaralanması durumunun değerlendirilmesi ve verilerin literatürle paylaşılması amaçlandı. 2015 ile 2019 yılları arasındaki 5 yıllık dönemde, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'na başvuran olgulardan damar yaralanması olan olgular retrospektif olarak incelendi. Olguların rapor içerikleri ve demografik verileri değerlendirildi. Çalışma kapsamında değerlendirilen 4378 adli olgunun 52'sinde (%1,2) damar yaralanması olduğu belirlendi. Damar yaralanması olan olguların % 90,3'ünün erkek olduğu, en sık 19-29 yaş grubunda oldukları, olgulardan % 69,3'ünün kesici delici alet yaralanması şeklinde olduğu, en sık yaralanan damarın a.femoralis ve dalları (n=11, % 21,2) olduğu belirlendi. Çalışmada elde edilen veriler literatürle uyumlu bulundu. Çalışmanın sonucunda özellikle acil servis hekimlerinin, adli rapor düzenleme konusunda daha özenli davranmalarının gerektiği, damar yaralanması ve diğer adli nitelikli olgularda adli açıdan sorumlu duruma düşmemeleri için gerekli tedbirlerin alınmasının önemli olduğu düşünüldü. Mağdurların hukuki haklarının hızlı ve adil şekilde sağlanması ve hekimlerin adli sıkıntılar yaşamaması adına ve bu konudaki hizmet içi eğitimlerin önemli olduğu sonucuna varıldı.
Nörogelişimsel bozukluk tanılı çocukların ailelerinde içselleştirilmiş damgalanma algısı, algılanan sosyal destek ve aile işlevselliğinin araştırılması
Çalışmamızın amacı Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Otizm Spektrum Bozukluğu, Zihinsel Yetersizlik/Genel Gelişimsel Gecikme ve sağlıklı çocukların ebeveynlerini içselleştirilmiş damgalanma, sosyal destek algısı, aile işlevselliği açısından değerlendirmektir. Bu amaçla 41 DEHB, 44 OSB, 40 ZY/GGG, 38 sağlıklı çocuğun ebeveynine Sosyodemografik Veri Formu, Ebeveynlerin Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, Aile Değerlendirme Ölçeği, Güçler ve Güçlükler Anketi verilmiştir. Çalışmamızda OSB grubundaki ve özel eğitim alan çocukların ebeveynlerinin daha fazla damgalandığı, ZY/GGG grubunda düşük gelir seviyesinin, düşük sosyal destek algısının, düşük aile işlevselliğinin, çocukların psikososyal sorunlarının ebeveynlerdeki damgalanmayı arttırdığı, tanı almış çocukların ebeveynlerinde sosyal destek ve aile işlevselliğinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir. DEHB grubunda yüksek gelirin yüksek sosyal destek algısıyla, ve bunun da aile işlevselliğindeki yükseklikle ilişkili olduğu gösterilmiştir Ayrıca OSB grubunda psikososyal sorunların sosyal destek algısını, boşanmanın aile işlevselliğini bozduğu gösterilmiştir. Sonuç olarak OSB'li çocukların ailelerinin daha fazla damgalanmış hissettikleri, sosyal desteğin damgalanma ve aile işlevselliğindeki düşüklüğe karşı koruyucu olabileceği, psikososyal sorunlar ve düşük gelir düzeyinin damgalanma için risk oluşturduğu, özel eğitim alan OSB'lilerin ebeveynlerinin daha fazla damgalanmış hissettikleri, psikososyal sorunlar ve düşük gelir düzeyinin sosyal desteği olumsuz etkilediği gösterilmiştir.
Persistan atriyal fibrilasyon hastalarında başarılı direkt akım kardiyoversiyonu takiben rekürensin genetik belirleyicileri
Direkt akım elektriksel kardiyoversiyon (DAKV),semptomatik persistan atriyal fibrilasyon (AF) hastalarında uygulanan etkin bir tedavi yöntemidir. Bununla birlikte, başarılı DAKV'yi takiben hastaların yarısına yakın bir kısmında rekürens olabilmektedir. Bazı genom çapında ilişkilendirme çalışmaları diğer toplumlarda bazı tek nükleotid polimorfizmlerinin (TNP) başarılı DAKV sonrası rekürensle ilişkili olduğunu gösterse de bu konuda yeterli veri yoktur. Çalışmamızda, kendi toplumumuzda daha önceden AF ile ilişkili bulunmuş 11 adet TNP'nin persistan AF hastalarında başarılı DAKV sonrası rekürens için belirleyici olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza başarılı DAKV sonrası sinüs ritmi elde edilen 75 adet persistan AF hastasını aldık. Hastalar izlemde AF rekürensi gelişimi açısından prospektif olarak takip edildi. Temel klinik özellikler ve 11 adet AF ilişkili TNP AF rekürensi olan ve olmayan hastalar arasında karşılaştırıldı. TNP'ler ve AF rekürensi arasındaki ilişki aditif model (doğal tip/heterozigot varyant/homozigot varyant), dominant model (doğal tip /heterozigot ve homozigot varyant ), ve resesif model (doğal tip ve heterozigot varyant/homozigot varyant) ile değerlendirildi. Ortanca 17.0 (11.0-25.0) aylık takipte 38 hastada (%50.7) AF rekürensi gelişti. Aditif modelde, PITX2 gen lokusunda bir TNP (rs17570669_T için OR: 9.00, %95 GA: 1.28-63.02, p=0.027) ve ZFHX3 gen lokusunda bir TNP (rs2106261_T için OR: 8.96, %95 GA: 1.03-77.66, p=0.047) AF rekürensi ile anlamlı ilişki içindeydi. Çok değişkenli Cox regresyon analizi, bir TNP'nin (rs17570669_T) aditif modelde başarılı DAKV'yi takiben AF rekürensinin bağımsız belirleyicisi olduğunu gösterdi (HR: 3.59, %95 GA: 1.05-12.21, p=0.04). Sonuç olarak, PITX2 lokusunda bir TNP (rs17570669_T) persistan AF'si olan hastalarda başarılı DAKV sonrası uzun dönem AF rekürensinin bağımsız belirleyicisidir. Böyle bireyler, başarılı DAKV sonrası AF rekürensi gelişimi bakımından daha sıkı takip edilebilir. Anahtar Kelimeler: Kardiyoversiyon, atriyal fibrilasyon, tek nükleotid polimorfizmi
Güncellenen tanı kriterleri öncesi ve sonrası tanı alan polisitemia vera hastalarının karşılaştırılması
Çalışmamızda 2016 da değişen DSÖ tanı kriterleri öncesi ve sonrası tanı alan hastanemizde takip edilen Polisitemia Vera hastalarının retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya tanı tarihleri Ocak 2011-Aralık 2015 arasında olan 50, Ocak 2016-Aralık 2020 arasında olan 50 hasta olmak üzere toplamda 100 hasta dahil edildi. 2016 öncesi grupta erkek/kadın oranı 1.5, 2016 sonrası grupta erkek/kadın oranı 1.7 saptandı. 2016 öncesi grupta tanı yaşı ortalama 58,5 (±12,25) iken 2016 sonrası grupta tanı yaşı ortalama 62 (±13,8) yıldı. Hastaların takip süresi 2016 öncesi grupta 95,5±36,4 ay, 2016 sonrası grupta 29±19,3 ay idi. JAK2-V617F mutasyonu hastaların tamamında(%100) pozitifti. Tanı anında iki grup laboratuvar değerleri açısından karşılaştırıldığında hemoglobin, hematokrit ve eritrosit sayısı 2016 öncesi tanı alan grupta anlamlı olarak daha yüksekti. Hastaların birinci yıl sonu ve son vizit tarihinde toplam flebotomi sayısı 2016 öncesi grupta anlamlı olarak daha fazlaydı(p=0.044). Hastalar tromboz, kanama, miyelofibrozise ilerleme, lösemik dönüşüm, myelodisplastik sendrom dönüşümü komplikasyonları açısından incelendiğinde son vizit tarihinde 2016 öncesi grupta 19 (%38), 2016 sonrası grupta 5 (%10) hastada komplikasyon saptandı (p=0.002). Myelofibrozis komplikasyonu gelişen hasta sayısı 2016 öncesi grupta anlamlı olarak daha fazla saptandı (p=0.006). Tromboz, kanama, lösemi dönüşümü ve myelodisplastik sendrom dönüşümü açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Tromboz gelişen hasta sayısı 2016 öncesi grupta daha fazlaydı ancak bu istatistiksel olarak anlamlı değere ulaşmadı(p=0.055). 2016 öncesi grupta tromboz komplikasyonunun daha fazla olması tanı dönemi hgb, htc değeri ve eritrosit sayısının fazla olmasından kaynaklanan hiperviskozite ve 2016 öncesi grubun takip süresinin daha uzun olmasıyla ilişkilendirildi.
Genel dahiliye polikliniğine başvuran hastalarda DFS-70 anti-nükleer antikor pozitifliğinin klinik sonuçlarının etkisinin değerlendirilmesi
Otoimmün hastalıklar, organizmanın kendi doku ve hücrelerine karşı immün yanıt gelişmesi sonucu oluşmaktadır ve bu hastalıkların tanısında otoantikor testleri büyük önem taşımaktadır. Hücre nükleusuna karşı gelişen Anti Nükleer Antikor (ANA) adı verilen otoantikorlar, bağ doku hastalıklarında önemli bir tanı kriteridir. ANA'ların tespit edilmesinde 1954 yılından beri İndirekt İmmünfloresan (IIF) testi yaygın olarak kullanılmaktadır. Test aynı zamanda antikorun boyanma özelliği ve titresi hakkında da bilgi vermektedir. Çalışmamızda 2019-2021 yılları arasında genel dahiliye polikliniğine romatolojik şikayetlerle başvuran ve ANA testi çalışılan 1500 hastanın ANA IIF boyanma paterni açısından taraması yapıldı. Bu çalışmada amacımız ANA IIF sonucu yoğun ince benekli DFS70 boyanma özelliğinde olan ve immunblot yöntemiyle doğrulanmış anti- DFS70 pozitif olan hastaları saptamak, klinik bulgular ve romatolojik hastalıklarla ilişkisini değerlendirmektir. 1500 hastanın 111'i IIF yoğun ince benekli boyanma paterninde (DFS70 benzeri) saptanmış olup 40 hastanın immunblot yöntemi ile anti- DFS70 antikoru doğrulandı. ANA IIF yoğun ince benekli DFS70 benzeri boyanan 70 hasta, anti-DFS70 pozitif 40 hasta ve kontrol grubu olarak ANA negatif 30 hastanın romatolojik semptomlar açısından klinik sorgulaması, laboratuvar tetkikleri retrospektif olarak değerlendirildi ve gruplar karşılaştırıldı. Anti-DFS70 pozitif grupla diğer gruplar arasında istatistiksel anlamlı ve kliniğietkileyebilecek bir sonuca ulaşılamadı. Çalışma grubumuzdaki anti-DFS70 pozitif 40 hastanın 14'üne farklı sistemik inflamatuar ve otoimmün hastalık tanısı konulmuştur. Bu hastalardan 3 hasta olası SLE olarak kabul edilip takibe alınmıştır. Literatürde anti- DFS70 pozitif hastaların bağ doku hastalığı tanısı ile ilişkisi tartışmalı olup sistemik farklı inflamatuar ve alerjik hastalıklarla ilişkisini gösteren çok sayıda çalışma mevcuttur. Konuyla ilgili prospektif, geniş ölçekli ve daha uzun takip süreli çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler:Anti Nükleer Antikor, otoimmün hastalık, otoantikor, DFS70
Aile hekimliği polikliniğine başvuran 0-14 yaş arası çocuk sahibi ebeveynlerde aşı tereddüdünün değerlendirilmesi
Aşı tereddüt ve retleri son yıllarda hızla artmakta ve toplum sağlığını bozar hale gelmektedir. Avrupa'da 2016-2017 yıllarında küçük çaplı kızamık salgınları ortaya çıkmıştır ve kızamık hastalarının %87'sinin aşıyı reddedenler olduğu saptanmıştır. Bu konuda çalışmalar yapan DSÖ, 2019 yılında küresel sağlığı tehdit edebilecek 10 etmenden birisinin de "aşı tereddüdü" olduğunu belirtmiştir. Ülkemizde de çocuklarına aşı uygulatmak istemeyen ailelerin sayısı; 2011'de 183 iken, 2013'te 980, 2015'te 5.400, 2016'da 12.000'e yükselmiştir. Aşı reddi sayısı 2018 yılında 23.000 düzeyine ulaşmıştır. Bu çalışmada Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 0-14 yaş arası çocuk sahibi ebeveynlerdeki aşı tereddüdünün Türkçeye uyarlanan Dünya Sağlık Örgütü Aşı Tereddüdü Ölçeği kullanılarak değerlendirilmesi ve ilişkili etmenlerin saptanması amaçlanmıştır. Çalışmaya 259'u (%69.1) kadın, 116'sı (%30.9) erkek toplam 375 ebeveyn katıldı. Ebeveynlerin yaşı, cinsiyeti, eğitim düzeyi, çocuk sayısı, gelir durumu, oturduğu evin kendisine ait olup olmadığı, herhangi bir çocuğuna aşı takviminde yer aldığı halde yaptırmadığı aşı varlığı, çocuğunda aşı sonrası yan etki gerçekleşme durumu ile Türkçe Dünya Sağlık Örgütü Aşı Tereddüdü Ölçeği puanları arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Ebeveynlerin yaşamları boyunca en uzun süre kaldıkları yer, aşı kararlarında etkilendikleri kaynaklar, kendi aşılanma durumları, çocuğuna aşı yaptırmayan tanıdığının olması ile Türkçe Dünya Sağlık Örgütü Aşı Tereddüdü Ölçeği puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Çalışmamızın sonucunda ortaya çıkan veriler, ebeveynlerdeki aşı tereddütlerinin hangi etmenlerle ilişkili olduğunu ve bu tereddütleri önlemek için alınabilecek tedbirler hakkında yol gösterici olacaktır.
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı'na başvuran cinsel saldırı/istismar olgularının değerlendirilmesi
Cinsel suçlar; tacizden ırza geçmeye kadar geniş spektrumdaki olayların yer aldığı, içinde cinsel saldırı ve cinsel istismarı da içeren, bir kimsenin vücut dokunulmazlığının ihlali ve en ileri durumda da vücuda organ veya sair bir cisim sokulmasını kapsayan, fiziksel ve emosyonel travmaya yol açan oldukça geniş bir suçlar topluluğudur. Çalışmamızda Eskişehir ilinde meydana gelmiş ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı'na başvurmuş cinsel istismar /saldırı olgularının analiz edilerek; Eskişehir ilinde cinsel saldırı ve istismar vakalarının sosyodemografik özelliklerinin ortaya konulması, risk faktörlerinin belirlenmesi, sanığa ait özelliklerin belirlenmesi, bu vakalarının tekrarlanmasını ve yeni vakaların oluşmasını önlemek için farkındalık oluşturulması amaçlanmıştır. Çalışmamız 01.01.2019 ve 31.12.2021 tarihleri arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nda retrospektif olarak yürütülmüştür. Çalışmamızda incelenen 211 cinsel saldırı/istismar olgusunun mağdurlarından yaş ortalaması 21.34 olan 168 (%79,6) olgu kadın, 43 (%20,4) olgu erkek idi. Kadın olgulardan 123'ü (%73,7) bekar, 22'i (%13,2) evli idi. Mağdurların eğitim düzeyleri incelendiğinde; olguların 31'i (%16,9) ilköğretim, 35'i (%19,1) ortaöğretim, 84'ü (%45,9) lise ve dengi okul, 16'sı (%8,7) üniversite öğrencisi veya mezunu idi. Tüm cinsel saldırı/istismar türleri birlikte değerlendirilerek olayın meydana gelme şekilleri incelendiğinde; 81 (%38,4) olguyla en sık vajinal penetrasyonun gerçekleştiği, onu sırasıyla 39 (%18,5) olguyla anal ve 21 (%10,0) olguyla vajinal ve anal penetrasyonun izlediği görüldü. Cinsiyet, eğitim durumu, penetresyon, ejekulasyon, sanık-mağdur ilişkisi ile ruhsal durumda bozulma arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Çalışmamız sonucunda mağdurların ve saldırganların sosyodemografik özellikleri incelendiğinde ülkemizde yayınlanmış çalışmalar ile uyum içerisinde olduğu görülmektedir. Çalışmamızdan elde edilecek sonuçlar başta kolluk kuvvetleri olmak üzere karar vericilere aktarılarak benzer vakaların tekrarının önüne geçebilmek amacıyla multidisipliner çalışmalarla yol haritası çizilebilir. Anahtar Kelimeler: Cinsel istismar, cinsel suçlar, sosyodemografik özellik, adli vaka
İnvaziv mesane tümörü nedeniyle radikal sistektomi yapılan hastalarda prognoza etkili faktörlerin belirlenmesi
Bu çalışmada, kasa invaziv mesane kanseri nedeniyle radikal sistektomi uyguladığımız ve takip ettiğimiz hastalarda prognostik faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 01.01.2010 ile 01.01.2022 tarihleri arasında radikal sistektomi uyguladığımız 169 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 138'i erkek (%81.7), 31'i kadındı (%18.3). Yaş ortalaması 63.97 yıl ve ortalama takip süresi 31.31 ay olup, izlem sonunda 67 hasta (%39.6) vefat etmiş olup, vefat eden 67 hastanın 43'ünün (%64.2) mesane kanserinden dolayı kaybedildiği görüldü. Genel sağkalımda; hasta yaşının (p=0.036), klinik T evresinin (p=0.016), operasyon öncesindeki serum kreatinin yüksekliğinin (p=0.025) ve hidronefroz varlığının (p=0.004), cerrahi sınır pozitifliğinin (p<0.001), lenfovasküler invazyon varlığının (p<0.001), patolojik T evresinin (p=0.008), patolojik N evresinin (p<0.001), takipte lokal ya da uzak nüks gelişiminin (p<0.001), hastalıksız sağkalımda ise; klinik T evresinin (p<0.001), operasyon öncesinde anemi varlığının (p=0.012), serum kreatinin yüksekliğinin (p=0.022) ve hidronefroz varlığının (p=0.001), sistektomi materyalindeki rezidü tümör boyutunun (p=0.048), cerrahi sınır pozitifliğinin, lenfovasküler invazyon varlığının (p<0.001), patolojik T ve N evresinin (p<0.001) prognoza etki eden faktörler olduğu görüldü. Çok değişkenli analizde, hasta yaşının, cerrahi sınır tutulumunun, patolojik lenf nodu evresinin, lokal ya da uzak nüks gelişiminin genel sağkalımda; cerrahi sınır tutulumunun ve patolojik lenf nodu evresinin ise hastalıksız sağkalımda bağımsız prognostik faktörler olduğu görülmüştür. Primer ve kas invaziv hastalığa progresyon gösteren hastalar arasında genel (p=0.564) ve hastalıksız (p=0.752) sağkalım farkı izlenmemiştir. Yine TUR-Tm ile radikal sistektomi arasındaki süre 90 günden önce olan hastalarla 90 günden sonra olan hastalar kıyaslandığında genel (p=0.484) ve hastalıksız (p=0.537) sağkalım farkı saptanmamıştır.