1.564
Arşivlenen Tez
17
DOI Atanmış
1%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Yerel yönetimlerde katılım ve 6360 sayılı Yasa'nın temsil ve katılım üzerine etkileri: Hatay örneği
Yerel yönetimler, yönetim birimleri olarak halka en yakın olandır. Halkın yönetime katılımının ve yönetimde temsil özelliğinin en iyi şekilde gösterildiği yönetim birimi olarak değerlendirilebilir. Yerel yönetimler, halkın istek ve sorunlarının en doğru ve etkili biçimde çözüme kavuşturulduğu, vatandaşa en yakın yönetim birimleridir. Yerel yönetimler demokrasinin olgunlaşması ve yayılması açısından da önemi olan kurumlardır. Ülkeler halka yakın olabilmek ve halkın merkezi yönetime olan sadakatinin devamlılığı için yerel yönetimleri tercih etmiş ve ülke yönetiminin güçlenmesi için yerel yönetimlerden gelen etkiyi merkezi yönetimde kullanmışlardır. Tarih içerisinde farklı tür ve adlarla süre gelen yerel yönetimler, Türkiye Cumhuriyet' inin kurulmasıyla birlikte daha modern ve işlevsel bir yapıya kavuşmuşlardır. Yerel yönetimlerle birlikte var olan temsil ve katılım olguları da tarih içerisinde büyük gelişim göstermiştir. Demokratikleşme açısından önem arz eden temsil ve katılım olguları, yapılan düzenlemeler ile daha çok uygulanabilen bir hal almıştır. Temsil ve katılımı daha güçlendirme yönünde atılan adımlar demokratikleşme açısından çok büyük önem taşımaktadır. Ancak bu bağlamda, 6360 sayılı Yasa'nın temsil ve katılım süreçlerini zayıflatıcı bir düzenleme olduğunu söylemek mümkündür. Söz konusu Yasa ile Türkiye'nin yerel yönetim yapısında çok önemli değişimler yaşanmış, büyükşehir belediyesi kurulmuş olan illerde il özel idareleri, belde belediyeleri ve köy yönetimlerinin tüzel kişilikleri sonlandırılmıştır. Bu düzenlemelerin elbette ki yerel yönetimlerde temsil ve katılım üzerine olumsuz etkileri ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada 6360 sayılı Yasa'nın temsil ve katılım üzerine olan etkileri Hatay Büyükşehir Belediyesi ve İlçe Belediyeler örneği üzerinden değerlendirilmeye çalışılmıştır.
Soğuk Savaş Dönemi'nde Türk muhafazakarlığının batı algısı
Bu tezin amacı, Türkiye'de popülaritesi yüksek olan, milliyetçilik, İslamcılık ideolojileriyle de yakın ilişkisi nedeniyle karmaşık bir düşünce olan Türk muhafazakârlığının, Soğuk Savaş Dönemi'ndeki Batı algısını incelemektir. Bunun için ilk bölümde, Batı muhafazakârlığının doğuşu, gelişimi ve özellikleriyle birlikte incelenmiştir. İkinci bölümde, Türk muhafazakârlığının özellikleri ve Osmanlı Devleti'nden erken Cumhuriyet Dönemi'ne kadar ki gelişimine bakılmıştır. Üçüncü bölümde, Soğuk Savaş Dönemi'nde Türk muhafazakâr düşün adamlarının (Peyami Safa, Cemil Meriç, Necip Fazıl, Nurettin Topçu) Batı algısı incelenmiştir. Dördüncü bölümde ise, bu dönemde siyasette aktif olarak yer alan, muhafazakâr Türk siyaset adamlarının (Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş) görüşlerine başvurulmuştur. Batı'nın tekniğine karşı olumlu tavır alan Türk muhafazakârları, Batı'nın kültürüne karşı çıkmışlar; teknik alanda Batı'dan yararlanılmasını savunurlarken; kültür alanında Batı değerlerine karşı çıkmışlardır. Bununla birlikte Soğuk Savaş Dönemi'nde komünizm ve SSCB tehdidinin etkisiyle Batı ile siyasal ve askeri ittifaklara da genelde sıcak bakmışlardır.
Kentsel politikaların oluşturulmasında çocukların yeri: Antakya-Hatay'da bir uygulama
Kentsel politikalar, kentin sosyal-fiziksel olarak biçimlenmesine ve kent profilinin çizilmesine katkı sağlayan araçlar olarak tanımlanabilir. Kullanım hakkı topluma ait olan bu araçların, demokratik bir yapıda işlerlik kazanması, toplumun tüm gruplarını kapsamına almasıyla mümkündür. Kentsel politikaların oluşum sürecinde katılımcı aktörlerin çeşitliliği (kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk, engelli, kısıtlı vb.) sosyal bir yönü bulunan kentin, tasarımının doğru yapılmasına katkı sağlamaktadır. Birden farklı görüşü içeren kentsel politika belirleme sürecinin sonucu, daha demokratik, daha deneyimli ve daha elverişli kentlerin varlığına işaret etmektedir. Bu çalışmada, farklı toplumsal gruplar arasından çocukların katılımının, kentsel politika belirleme sürecine etki düzeyleri ve sonuçları değerlendirilmektedir. Kenti, çocukların da söz sahibi olduğu politikalar üreterek biçimlendirmenin gerekliliği üzerinde duran çalışma Hatay kentinin Antakya ilçesi örneğini kapsamaktadır. Antakya'da çocukların kente aidiyet duygusunu, kentsel tasarıma katılma düzeyleri ölçüsünde ortaya koymaya çalışan saha araştırması için 11-17 yaş arası çocuklara yöneltilen anket soruları kullanılmıştır. Ayrıca vakıf ve devlet okullarından birer grup amaçlı örnekleme yöntemiyle oluşturularak odak grup görüşmesi yapılmış ardından veriler analiz edilerek yorumlanmıştır. Çalışma, dünya ve Türkiye literatüründen örnek uygulamaları, Antakya-Hatay ölçeğinde değerlendirme ve öneri sunma potansiyeli açısından önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Kent, Kentsel Mekân, Kentsel Politika, Çocuk, Çocuk Katılımı, Çocuk ve Kent, Antakya, Hatay
Bir kamu politikası olarak Türkiye'de su yönetimi: Güneydoğu Anadolu Projesi özelinde bir inceleme
Su, evrendeki tüm canlı hayatı için vazgeçilemez, ikame edilemez düzeyde hayati öneme sahip doğal bir kaynaktır. Su; yaşamın ayrılmaz bir parçası olmanın yanı sıra sürdürülebilir tarım, endüstriyel üretim, hidroenerji, ulaşım ve turizm alanlarında da gelişmenin kaynağını oluşturmaktadır. Fakat günümüzde su kaynaklarında yaşanan nitel ve nicel azalmalar, kaynakların sürdürülebilir ve verimli kullanımını, etkin yönetilmesini tüm yönetimler için zorunluluk haline getirmiştir. Bu açıdan su kaynaklarının kontrol edilerek sorunların önlenmesi ve su kaynaklarından en verimli şekilde yararlanılması maksadıyla dünyada ve Türkiye'ye suya dayalı kalkınma projeleri uygulanmaya çalışılmıştır. Ülkemizde suya dayalı ilk ve en büyük entegre kalkınma projelerinin başında ise Güneydoğu Anadolu projesi (GAP) gelmektedir. Fakat uygulama sürecinde yaşanan sorunlar nedeniyle proje kırk yılı aşkın süredir tamamlanamamıştır. Bu çalışma, GAP Bölgesi'nde su yönetiminden sorumlu kurumlarda çalışanların Türkiye'de su yönetimine ve GAP'a yönelik tutumlarını irdelemek, GAP'ın uygulama sürecinde ortaya çıkan yasal, kurumsal ve toplumsal sorunların nedenlerini tespit etmek ve çözümüne yönelik politika önerileri geliştirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde su yönetimine ilişkin kavramlara, su kaynaklarına ve dağılımlarına, suyun kullanım alanlarına ve tüketim miktarlarına, su sorunlarına neden olan faktörlere, su yönetimine yönelik yaklaşımlara ve verimli su yönetim uygulamalarına yönelik bilgilere yer verilmiştir. İkinci bölümde dünyada ve Türkiye'de su yönetiminin tarihsel gelişimine, kurum ve aktörlerine ilişkin bilgilere yer verilmiştir. Üçüncü bölümde Güneydoğu Anadolu Projesi'nin tarihsel gelişimine ve süreç analizine ilişkin bilgilere yer verilmiştir. Dördüncü bölümde ise alan araştırmasından elde edilen bulgulara ve analizine ilişkin bilgilere yer verilmiştir. Çalışma diğer çalışmalardan farklı olarak Türkiye'de su yönetimine ve GAP'a yönelik kamusal görüşü ilk kez bütünüyle olarak ortaya koyması, GAP'ta su yönetimine ilişkin süreç analizini yapması ve çözüme yönelik öneriler geliştirmesi bakımından önem arz etmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Su Yönetimi, Su Sorunları, Su Politikası, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)
From ethics oriented politics to power oriented politics in 21st century: A discussion on introducing Dyadic Power Theory approach to political thought
Politics has been moralized since modern societies took place in the relations of power. Thus, it has become impossible to think politics without ethics or moral that limit our perspective towards it. However, the power is the missing point in the most of social science analysis. Its nature is so different that the will to power helps people to overpass material conditions. The willingness to power can be classified a kind of materialism as much as spiritualism. The point is that Foucauldian relations of power or Nietzschean will to power cannot be reduced to regular philosophical school. Indeed, they are the base of an alternative school in philosophy that we named it power first approach in politics. Ethics is a power technic that castrates people will to power by re-producing them as moral subject. Thus, ethics is tasked to fix fluidity of power here. How the process of subjectivation of people is going on also an important part of this research. Dyadic Power Theory is also studied because of its originality to re-think of power outside of social and ethical norms. Furthermore, the intensification of relations of power made us see the psychological character of power that reduce ethics role in politics. Thus, it is necessary to re- think of every social form from the power perspective and to initiate a debate over a post-society concept. This thesis consists of review of western political philosophy, it is a theoretical study at the basis of descriptive analysis. KEY WORDS: Politics, Ethics, Power, Subject, Self, Post-Society, Dyadic Power Theory, Psychopower, Psycho-politics
Uluslararası hukukta insanlığa karşı suçlar
Bir daha asla… Bu söylem hem uluslararası hukukun vahşet karşısındaki çaresizliğinin ifadesi hem de uluslararası hukukun aslında tek çare olduğunun ifadesidir. İnsanlık 20. yüzyılı ölümden önce gelen vahşetin kokusu ile hatırlayacaktı. İşte "insanlığa karşı suçlar" bu dönemde ismi sonradan konulan vahşetin kağıtlardaki adı olmuştur. Tarihsel kullanımı çok daha eskiye gitse de Nazi Almanya'sının hem kendi halkına hem de işgal ettiği yerlerin halklarına yaptığı eziyetler Nürnberg Statüsüne, ilk defa kullanılan bir suç tipi olan, "insanlığa karşı suçlar" olarak geçecekti. Bir yıl sonra İkinci Dünya Savaşı'nın Japon sorumlularının yargılanacağı suçları belirleyen Tokyo Şartı'nda da "insanlığa karşı suçlar" yer almakta idi. Dünya kamuoyunun bu suç tipine karşı aldığı tavır yıllar içinde daha da keskinleşecekti. 1950 tarihinden 1993 tarihine kadar insanlığa karşı suçlar kavramı bir savaş suçları yargılamasında kullanılmadı. Ancak bu süreçte insanlığa karşı suçlar kavramı bir olgunlaşma dönemi geçirdi. 20. yüzyılın sonlarında Eski Yugoslavya ve Ruanda'da işlenen suçlar için oluşturulan Statülerde "insanlığa karşı suçlar" geçmiş dönem tecrübeleri ile daha da kapsamlı değerlendirildi. Devamında ise kavram, nihai kullanımı olan Roma Statüsündeki şeklini aldı. Uluslararası savaş olaylarının azalması ile güncelliğini yitiren savaş suçları ve barışa karşı suçlar, yerini devletlerin veya grupların kendi nüfuslarına karşı da işleyebildikleri insanlığa karşı suçlara bıraktı. Bugün işlenen ve yarın maalesef işlenecek olan insanlığa karşı suçları anlamak için bu kavramın geçmişine, tarihsel kökenlerine inilmesi gerekir. Mevcut çalışmamızda insanlığa karşı suçların hem kavramsal hem de normatif şekli irdelenerek, geçmişi, bugünkü durumu ve gelecekte alabileceği yeni haller tartışıldı.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi bağlamında kamu personel rejiminin dönüşümü ve Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisi
Kamu personel rejimi siyaset, idare ve toplumsal unsurların bir yansıması olarak görülmektedir. Kamu personel rejiminin belirlenmesinde birçok farklı yapısal ve işlevsel unsurdan bahsetmek mümkündür. Kamu personel rejimi de ülkeden ülkeye farklılık göstermekte olup yönetim sistemlerinin etkilerini içinde barındırmaktadır. Oluşturulan kamu personel yapısı ve işleviyle birlikte insan kaynağının doğru ve etkin şekilde kullanılması kamu yönetimi ve hizmetlerinin sunumunu da değiştirmektedir. Kamu personel rejiminin amacı da buradan hareketle kamu personelinin yapısal ve işlevsel olarak sorunlu alanlarına çözümler üretmektir. Bu çalışma, kamu personel rejiminin Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle nasıl bir dönüşüm yaşadığını yapısal ve işlevsel bağlamda ele almaktadır. Öncelikle kamu personel rejimi hakkında tanım, tarihsel ve kuramsal süreç, neoliberal politikaların Türk kamu personel rejimine etkisi ile Türk kamu personel rejiminin temel özellikleri ve sorunlu alanları verilmiş, ardından yeni hükümet sisteminin kamu personel rejiminde yapısal ve işlevsel dönüşümleri açıklanmaya çalışılmıştır. Son olarak CBİKO (Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisi) literatür çerçevesinde analiz edilerek kamu personel rejimine etkisi sunulmuştur. Çalışmada kapsamlı bir literatür taraması yapılmış ve bu alanda yeterli çalışmalar olmaması nedeniyle elde edilen verilerin literatüre katkı sunması hedeflenmiştir.
AK Parti ulaştırma politikaları (2002-2018)
AK Partinin Seçim Beyannameleri ve Hükümet Programlarında ulaştırma vaatleri, hedef ve politikaları geniş yer bulmuştur. Hatta AK Partinin iktidarı boyunca en önemli söylemlerinin başında ulaştırma ile ilgili yapmış olduğu yatırımlar gelmektedir. AK Parti; bölünmüş yol, yüksek hızlı tren, havalimanı ve liman yatırımları ile öne çıkan bir siyasi parti olmuştur. Ancak AK Partinin benimsemiş olduğu ulaştırma hedef ve politikaları ile yapmış olduğu ulaştırma yatırımları günümüze kadar tartışma konusu olmuştur. Tez çalışmasında AK Partinin seçim beyannameleri ve hükümet programlarında ulaştırma modlarından kara yolu, demir yolu, deniz yolu, hava yolu ve boru hattı ulaştırması ile ilgili yer alan vaatler, hedefler ve politikalar çerçevesinde ulaştırma politika ve yatırımları doküman analizi yöntemiyle analiz edilerek AK Partinin 2002-2018 yılları arasındaki ulaştırma politika ve yatırımlarının nasıl bir dönüşüme uğradığı, hangi süreçlerden geçtiği, ulaştırma hedeflerine erişme noktasında ulaştırma yatırımlarının ne kadar başarılı olduğu, ulaştırma yatırımları ile ulaştırma hedef ve politikalarının ne kadar tutarlı olduğu ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Türkiye'de yeni sağ politikalarının yükselişi: 12 Eylül askeri darbesi ve ANAP iktidarı
Refah devleti modelinin çözülmeye başlaması ile birlikte yükselen Yeni Sağ politikaların Türkiye'deki taşıyıcısı Özal liderliğinde kurulan Anavatan Partisi olmuştur. Özal'ın liberal ve teknokrat kimliğinin ön plana çıkması Türkiye'deki Yeni Sağ politikaların ideolojik zeminini şekillendirmiştir. Ayrıca Anavatan Partisi'nin iktidarından önce Özal tarafından yürürlüğe koyulan 24 Ocak Kararları, 12 Eylül 1980 darbesi ve politik yeniden yapılanma sürecine paralel 1982 Anayasası'nın teşekküllü Yeni Sağ politikaların ideolojik tabanını oluşturmaktadır. Bu bağlamda 12 Eylül darbesinin meydana getirdiği baskı ve tahakküm ortamı, örgütlü işçi sınıfının çözülmesine ve sendikasızlaşma sürecine hız vererek neo-liberal hegemonyanın inşasını sağlamıştır. Buna paralel, sermaye birikiminin yaşadığı problemleri aşmaya yönelik bir restorasyon dönemi olarak ifade edilen Yeni Sağ düşünce, Türkiye'nin küresel kapitalist sisteme entegre olma girişimini başarılı bir şekilde yönetme akılsallığı olarak ifade edilmektedir. Anavatan Partisi'nin ideolojisi olarak kabul edilen Yeni Sağ felsefe, ekonomik alanda neo-liberalizmden ve politik alanda ise neo-muhafazakârlıktan meydan gelmektedir. Dünyanın, 20. yüzyılın son çeyreğinde yaşadığı krizler ve bunlara karşı ürettiği çözümler, Yeni Sağ ideolojinin temel dinamiklerini belirlemiştir. Bu bağlamda Batı'da Reagan ve Thatcher ile gündeme gelen Yeni Sağ felsefenin ekonomik ve siyasal anlamda ortaya koyduğu politikaların Türkiye'deki uygulayıcısı Turgut Özal olmuştur. Böylelikle Özal'ı, 1980 sonrası Türkiye siyasetinde uzun soluklu yapan en temel olgu, neo-liberalizm ile neo-muhafazakâr ideolojinin çelişkilerini aynı potada eriterek birbirine eklemlemedeki başarısıdır. 1982 Anayasası ile Özal döneminde dönüştürülen politik, ekonomik ve sosyal yapı, Yeni Sağ politikaların uygulama alanı bulmasına dair meşruiyetin oluşması açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Bu sebeple çalışmanın asıl konusu, Anavatan Partisi ile Türkiye'de yükselen Yeni Sağ politikaların meşruiyet zeminini analiz etmek ve neo-liberal hegemonyanın inşa sürecindeki temel dinamiklere eleştirel bir pencereden bakmaktır. Ayrıca Anavatan Partisi'nin ekonomik, siyasal ve dış politikaya dair yaklaşımını biçimlendiren Yeni Sağ ideolojiye, Türkiye'nin 1980 sonrası Batı ile olan ilişkilerinde yeni bir boyut kazandırması açısından sunmuş olduğu katkı ele alınmaktadır.
Küreselleşme, kültür ve ulus devletin geleceği
Günümüz modern toplumu yaşadığı dönemi anlamlandırma adına bir kavram içine sokmaya çalışmaktadır. Miladi takvimin başlangıcından bu yana ilk çağ, orta çağ, yeni çağ gibi önemli tarihi olaylara göre bölümlere ayrılan dünya tarihi, günümüzde ise küresel çağını yaşamaktadır. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki ilerlemenin sonucu olarak görebileceğimiz küreselleşmenin; kavramı, gelişimi, ekonomi, kültürel, toplumsal dinamikleri ve daha fazlası birçok boyuttan ele alınarak incelenmektedir. Bu doğrultuda küreselleşme denen olgunun siyasal boyuta yansımasının karşılığı ise ulus devlet üzerinden olmaktadır. Ulus devlet ve küreselleşme olgularına genellikle ekonomi yönlü bakılması bu olguların ortaya çıkışına, gelişimine ve geçirdiği değişimlere bir boyut odaklı bakılmasına neden olmaktadır. Bu anlamda her ne kadar göreceli bir kavram da olsa kültür; geçmişe dayanan kökleri ve dinamik yapısı ile hız ve ulaşılabilirliğin arttığı günümüz dünyasını anlamlandırma adına daha sağlam veriler sunmaktadır. Küreselleşmenin kültürel boyutunun önemi tam bu noktada mevcut olmakla birlikte ulus devlet yapılanmalarının geleceği açısından önem arz etmektedir. Çünkü küreselleşme, ulus üstü homojen bir kültür oluşturma amacı ile bütün farklı kimlikleri tek bir potada eritmeye çalışmaktadır. Öte yandan ise ulus devlet yapılanmalarındaki ulus kimliği yerine alt kimliklerin canlanmasına olanak sağlayarak çokkültürlü bir toplum yaratma çabası içinde görülmektedir. Bu doğrultuda bu çalışma küreselleşmenin kültürel boyutunun ulus devlet yapılanması açısından nasıl sonuçlar doğurduğu ve küreselleşmenin beslediği varsayılan kozmopolit ya da çokkültürlü bir topluma gebe olmanın ulusal devletler açısından nasıl bir etkiye sahip olduğu ortaya konmak için yapılmıştır. Çalışma, kapsamlı bir literatür taraması yapılarak ve birincil kaynaklara ulaşılmaya çalışılarak yapılmıştır.
Akademik personelin cam tavan algısı üzerinden ampirik bir çalışma: Gümüşhane Üniversitesi örneği
Kadınların çalışma yaşamındaki varlığı ve iş gücüne katılımı zaman içerisinde artış göstermesine rağmen, kariyer süreçlerinde kadın ve erkekler arasında çeşitli farklılıkların devam ettiği görülmektedir. Özellikle kadınların üst yönetim ve karar alma mekanizmalarında erkeklere kıyasla daha düşük düzeyde temsil edilmeleri, çalışma yaşamında karşılaşılan önemli kariyer engellerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Kadınların mesleki yeterlilik ve deneyimlerinden bağımsız olarak üst düzey pozisyonlara yükselmelerini sınırlandıran görünmez engeller literatürde “cam tavan” kavramı ile açıklanmaktadır. Cam tavan; bireysel, toplumsal ve örgütsel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkabilmekte ve kadınların kariyer gelişimlerini, terfi olanaklarını ve yönetim kademelerine erişimlerini sınırlandırabilmektedir. Akademik çalışma yaşamında da kadınların sayısal temsilindeki artışın yönetsel pozisyonlara aynı ölçüde yansımaması, cam tavan olgusunun yükseköğretim kurumları açısından incelenmesini önemli hâle getirmektedir. Bu doğrultuda araştırmanın amacı, yükseköğretim kurumunda görev yapan akademik personelin, kadınların yaşadığı cam tavan sendromuna ilişkin algı ve tutumlarını araştırmak ve değerlendirmektir. Araştırmanın evrenini, Gümüşhane Üniversitesi bünyesinde görev yapan akademik personel oluşturmaktadır. Araştırmada nicel araştırma yönteminden yararlanılmış, veriler anket tekniği ile elde edilmiştir. Geçerli kabul edilen toplam 251 anketten elde edilen veriler SPSS 27 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışmada analiz edilen verilere göre akademisyenlerin, cam tavan engellerine ilişkin tutumlarının cinsiyete göre anlamlı biçimde farklılaştığı ve kadın akademisyenlerin bu engelleri birçok alanda erkek akademisyenlere göre daha yoğun bir biçimde yaşadığı belirlenmiştir.
Türkiye'de futbolun toplumsal ayrışma kaynağına dönüşümü
Kamuoyunda genellikle sporun kardeşlik, dayanışma ve bütünleştirici rolüne vurgu yapılmaktadır. Oysa hemen her spor dalının birey ve toplum için bu tür olumlu etkilerinin yanında ayrıştırıcı ve ötekileştirici etkisi de bulunmaktadır. Sporcular, çoğu zaman seyirciler veya spora bir şekilde ilgi duyan kitleler ırk, etnik köken, sınıf, ulus, din, mekân vb. farklılığından dolayı biz ve öteki ilişkisi içerisine girmektedir. Başta futbol olmak üzere kitleleri peşinden sürükleyen birçok spor dalı ekonomik yönden büyük bir endüstriye dönüştüğü gibi siyasal alana meşruiyet sağlayan etkili bir araç haline gelmiştir. Bu kapsamda spor fiziksel bir aktivite olmanın çok ötesinde ekonomik, siyasi ve toplumsal alana dair birçok yansıması olan bir kaynağa dönüşmüştür. Futbol küresel ölçekte daha çok insanın takip ettiği, takip etmenin ötesinde insanların hayatında daha fazla yer bulan bir olgu haline gelmiştir. Futbolla ilgili alınan kararlar, yapılan eylemler, kullanılan ifadeler ve semboller farklı düzeylerde toplumsal ayrışma kaynağı ve aracı olmuştur. Ancak farklı aktör ve araçların araya girmesiyle gerçekliğin ötesinde, üretilen algı üzerinden futbol etkili bir toplumsal ayrışma kaynağına dönüşmüştür. Futbolun toplumsal ayrışma üzerindeki etkisinin artmasında ekonomik ve siyasal aktörler ile medya organları önemli bir rol üstlenmiştir. İnsanlar, topluluklar ve ülkeler arasında önemli bir etkileşim aracına dönüşen futbol dünyasındaki kültürel, tarihsel ve siyasal söylem, eylem ve sembollere gereğinden fazla değer atfedilebilmektedir. Gereğinden fazla değer atfetmede kitlelerin futbola olan ilgisinin büyük bir payı bulunmaktadır. Gereğinden fazla değer atfedilen söylem, eylem ve semboller çoğu zaman toplumsal ayrışmanın ortaya çıkmasına, yaygınlaşmasına ve yeniden üretilmesine sebebiyet verebilmektedir. Bu çalışmada, popüler bir spor dalı olan futbolun toplumsal ayrışma süreçlerinde hangi unsurlar üzerinden ne tür etkiler yaptığı farklı yönleriyle ele alınmaktadır. Tarihsel betimleme yönteminin kullanıldığı nitel bir çalışma olan bu tezde doküman incelemesi tekniği kullanılmıştır. Yazılı belge ve metinler ile diğer dokümanların detaylı analizi üzerinden futbolun toplumsal ayrışma üzerindeki etkisi belirlenmektedir. Çalışmanın sonuçları, futbolun toplumsal dinamikler üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılmasına ve toplumsal ayrışma süreçlerinin derinlemesine incelenmesine imkân sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: Spor, Futbol, Siyaset, Toplumsal Ayrışma
Türkiye'de milliyetçiliğin dönüşümü: Milliyetçi Hareket Partisi ile İyi Parti'nin milliyetçilik anlayışlarının karşılaştırmalı analizi
Milliyetçiliği temel ilkeleri arasında benimseyen Milliyetçi Hareket Partisi ile İyi Parti'nin milliyetçiliğe bakışları ve bu bakış açılarının tarihsel süreç içinde yaşadığı dönüşüm tezin konusunu oluşturmaktadır. Tezin temel amacı da Türkiye'de milliyetçilikte meydana gelen dönüşümü iki siyasi parti üzerinden mukayeseli olarak analiz etmektir. Tezde karma yöntem benimsenmiştir. Yöntemin nicel kısmında kapsamlı doküman incelemesi, nitel kısmında ise yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmıştır. Doküman incelemesinin ana eksenini parti tüzükleri, parti programları ve seçim beyannameleri oluşturmuştur. İkincil veri kaynağı olarak da makaleler, seçim sonuçları, biyografiler ve diğer kurumsal belgelerden faydalanılmıştır. Görüşmeler ise MHP ve İyi Parti teşkilatlarında üst düzey yöneticilik yapan veya daha önceki süreçlerde görev yapmış kişiler ile Türk milliyetçiliği konusunda uzman olan öğretim üyeleriyle gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulgular MAXQDA 24 programı aracılığıyla kodlanarak, içerik analizi tekniğiyle değerlendirilmiştir. Tez zaman bağlamında 1969 ile 2023 yılları arası ile sınırlandırılmışken, parti bağlamında ise MHP ve İyi Parti ile sınırlandırılmıştır. Tezin ilk bölümünde, amaç, kapsam, yöntem ve hipotezler ortaya konmuştur. Daha sonra ise tezin kavramsal çerçevesi belirlenmiştir. Ardından MHP ve İyi Parti'nin tarihsel süreçleri ele alınarak partilerin genel siyaset anlayışı kurumsal boyutlarıyla incelenmiştir. Son olarak da iki siyasi partinin milliyetçilik görüşlerinin farklı bağlamlarda karşılaştırmalı analizi yapılmıştır. Böylece iki siyasi parti arasındaki benzerlik ve farklılıklar mukayeseli olarak değerlendirilmiştir. Bu kapsamda tez, Türkiye'de milliyetçiliğin siyasal partiler düzeyinde geçirdiği dönüşümü açıklamayı ve milliyetçilik literatürüne güncel katkı sunmayı hedeflemektedir.
Türkiye'de uygulanan göç yönetiminin Suriyelilerin geri dönüş düşüncelerine etkisi: Kilis örneği
Göçler son asırda sık sık meydana gelen ve önemli etkiler ortaya koyan toplumsal olguların başında gelmektedir. Özellikle, yaşanan kitlesel göçlerde göçün yönetilmesi en çok üzerinde durulması gereken konulardandır. Bu nedenle göçle gelen bireylerin vardıkları yeni mekâna entegrasyonu ve yerli halk tarafından kabulü göçün olumsuz sonuçlarının engellenmesi açısından oldukça önemlidir. Bu doğrultuda Suriye iç savaşı neticesinde milyonlarca Suriyeli Türkiye'ye sığınmış ve özellikle Suriye sınırına yakın illerde yoğun nüfusa ulaşmışlardır. Bu illerden biri de Kilis olup kendi nüfusuna oranla en yoğun Suriyelinin yaşadığı il olmuştur. İllerde bu denli yoğunluğa ulaşan Suriyelilerin Türkiye'ye ve yaşadıkları illere entegrasyonu için göç yönetimi çerçevesinde önemli adımlar atılmıştır. 2024 yılı sonlarında Suriye'de muhaliflerce Baas rejimi devrilmiştir. Bu noktada Türkiye'de bulunan Suriyelilerin Suriye'ye geri dönüp dönmeyecekleri konusu önem kazanmıştır. Çalışmada Türkiye'de uygulanan göç yönetiminin Suriyelilerin geri dönüş düşüncelerine etkilerini Kilis'te yaşayan Suriyeliler özelinde ortaya konulması konu edinilmiştir. Çalışmada basılı ve elektronik kaynaklar tarınmış, yerinde gözlemler yapılmış ve belirli bir gruba anket uygulanarak veriler elde edilmiştir. Elde edilen verilerle Kilis'te Suriyelilere uygulanan göç yönetimi ve Suriyelilerin geri dönüş düşünceleri başlıklar halinde irdelenerek genel sonuçlara ulaşılmıştır. Bu doğrultuda Kilis'te yaşayan Suriyelilerin genel olarak Suriye'ye geri dönüş düşüncesinde olmadıkları ancak gündelik hayatlarında bazı konularda hâlâ ciddi problemler yaşadıkları söylenebilir. Çalışmada bu durumların ortadan kaldırılması ve entegrasyon sürecinin tamamlanması adına önerilerde de bulunulmuştur.
Meritokrasi kavramı çerçevesinde Türk kamu yönetici eliti üzerine ekonomi politik bir araştırma
Meritokrasi, yeterlilik ve değer sahibi olanların gücü elinde bulundurması gerektiğini ifade etmektedir. Meritokrasi ile birlikte liyakatin esas alındığı sistemlerin ortaya çıktığını, eşitsizliğin görmezden gelinmediği fırsatların yaratıldığını ve adaletin hak kavramı üzerinden inşa edildiği toplumların varlığını görebilmek mümkündür. Bu açıdan meritokrasi, adil bir toplum için arzu edilir bir kavram olmakta ve siyaset bilimi, sosyoloji bilimi, iktisat bilimi ve yönetim bilimi gibi farklı alanlarda popüler olmaktadır. Bu inceleme ile birlikte bireylerin gerekli yeterlilik ve değere sahip olma süreçlerinin adil olmaması durumunda meritokrasinin vadettiklerini yitirip yitirmediği problemine cevap aranmaktadır. Tezin konusu kavramın ekonomi politik tartışmalar üzerinden ele alınması olarak belirlenmiştir. Bu doğrultuda kavramın ölçümünün sınırlılığı sorgulanmakta, idealliği tartışılmakta, fırsat eşitliği ile ilişkisi vurgulanmakta ve toplumsal hareketlilik üzerindeki etkisi incelenmektedir. Böylece meritokrasinin nasıl daha iyi uygulanabileceğine dair fikirler ortaya çıkarılmak amaçlanmıştır. Eleştirel bir bakış açısı ile kavrama dair katkı sunmak ve kavramın Türkçe literatürdeki ilgisini artırmak konusunda çalışmanın önem arz edeceği öngörülmüştür. Bu doğrultuda tezde kavramsal çerçeveye dair literatür özeti yer almakta ve teorik tartışmalara değinilmektedir. Daha sonra, Türkiye'deki meritokrasi dinamiği incelenmekte ve Türk kamu yönetici elitinden sınırlı bir örneklem incelemeye tabi tutulmaktadır. Sonuç olarak meritokrasinin siyasi bir düzen olmaktan çok meritokratik süreçleri ifade ettiği, ayrıca kavramın temel ilkelerinden bağımsız düşünülmemesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Yönetişim-kalkınma ilişkisi: Bölgeler arası gelişme farklılıklarının analizi
Yönetişim-kalkınma ilişkisi son dönemde siyaset bilimi, yönetim bilimi, iktisat ve ilişkili literatürde artan bir ilgiyle karşılaşmaktadır. Özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin politika tercihlerindeki yanlışlıkların kalkınmaya ket vurduğu görüşü yönetişim kurumlarının önemini ortaya çıkarmıştır. Küreselleşme olgusu ve Post-Washington Uzlaşısının genel kabul görmesiyle birlikte kalkınmayı teşvik edecek yönetişim kurumlarına standart bir çerçeve çizilmiştir. Oysa ki yönetişim yapısı, ilgili ülkenin/bölgenin tarihsel geçmişi, kültürü, inançları gibi içsel etkenler etrafında şekillenmektedir. Bu çalışmada, Post-Washington Uzlaşısının çerçevesini oluşturduğu ve uluslararası ekonomik örgütler eliyle de adeta bir kalkınma reçetesi olarak öne sürülen Küresel Standart Kurumların (KSK) var olup olmadığı araştırılmıştır. Bu bağlamda yönetişim-kalkınma ilişkisine ait kurumsal bileşenlerin bölgeler arasında nasıl farklılaştığı ve bu farklılaşmanın nedenleri de diğer araştırma konularıdır. Bütün bu soruların araştırıldığı ana materyal Heritage Vakfı'nın her yıl düzenli olarak yayımladığı Ekonomik Özgürlük Endeksi raporlarının Bölgesel Gelişmeler kısımlarıdır. Söz konusu doküman nitel analiz yöntemlerinden doküman analizi ile çözümlenmiş ve yönetişim kurumlarının kalkınma üzerindeki etkileri bölgeler özelinde analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, her bir bölge için kalkınmayı teşvik edecek standart kurumların olmadığını, her bir bölge için farklı kapsayıcı ve dışlayıcı kurumların öne çıktığını göstermektedir. Kapsayıcı yönetişim kurumlarının bireylerin ekonomik aktiviteye katılımını teşvik ederek, dışlayıcı kurumların ise bireyleri süreçlerin dışına iterek bölgesel kalkınma üzerinde farklılaşan etkiler gösterdiği anlaşılmıştır.
Türkiye'de ve Azerbaycan'da toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın sorunu: 2002-2023 döneminin analizi
Hem Türkiye'de hem de Azerbaycan'da Cumhuriyet kurulduğu zaman yapılan ilk adımlardan biri kadınlara seçme ve seçilme haklarının tanınması olmaktadır. Zamanla kadın hareketleri ilerlemekte ve toplumsal cinsiyet eşitliği talepleri artmaktadır. Her iki ülkede 2000'ler sonrası düzenlenen yeni stratejiler içerisinde kadın konusuna yer verilmektedir. Toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili temel sorunlar olarak kadınların kamu yönetiminde zayıf temsili, erken yaşta evlilikler, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, işgücü piyasasında kadınların daha düşük ücretli işlerde çalışması vb. gözlemlenmektedir. Kadın hakları ile ilgili uluslararası anlaşma olan "Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına Dair Sözleşme" 1985 yılında Türkiye, 1995 yılında Azerbaycan tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme kabul edildikten sonra ona uygun olarak iki ülkede de hukuksal açıdan değişiklikler yapılmaktadır. Araştırmada Türkiye'de ve Azerbaycan'da toplumsal cinsiyet eşitliğinin ve kadınların siyasal temsilinin benzerlikleri ve farklılıkları neler olduğu sorunsalı ele alınmaktadır. Çalışma, 2000'li yıllarda Türkiye'de AK Parti, Azerbaycan'da Yeni Azerbaycan Partisi iktidarları döneminde sosyal, ekonomik, siyasi alanlarda kadın sorununa, toplumsal cinsiyet eşitliği meselesine bakışların, bu konuda yürütülen politikaların karşılaştırmalı analizi yapılarak benzerliklerin ve farklılıklarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Türkiye, Azerbaycan, kadın, toplumsal cinsiyet eşitliği
Avrupa Birliği uyum sürecinin emniyet teşkilatının örgütsel değişimine katkıları
Bu çalışmada, Avrupa Birliği Uyum Sürecinin Emniyet Teşkilatı?nın adli ve idari kapasitesine yönelik etkileri araştırılmıştır. Araştırmada, AB?nin Katılım Ortaklığı Belgeleri, İlerleme Raporları ve Tarama süreci temelinde Emniyet Teşkilatı?ndan katılım öncesi süreçte beklentileri ele alınarak açıklanmıştır. Bu beklentilere karşılık olarak, Emniyet Teşkilatı?nın Ulusal Program, Strateji Belgeleri, Eylem Planları gibi temel belgeler temelinde ortaya koyduğu taahhütler değerlendirilmiştir. Çalışmada, bu taahhütlerin mevzuat çalışmaları, proje çalışmaları, AB Kurum ve Kuruluşları ve üye ülkeler ile olan işbirliği faaliyetleri ile nasıl yerine getirilmeye çalışıldığı açıklanmıştır. Özellikle eşleştirme ve yatırım projelerinin Emniyet Teşkilatı?nın örgütsel değişimine katkıları değerlendirilmiştir. Araştırmanın son bölümünde ise, AB uyum sürecinin Emniyet Teşkilatı?nın kurumsal yapısındaki değişimine olan etkisi üzerinde odaklanılmış ve sürecin Teşkilata ve AB kolluk birimlerine sağladığı faydalar üzerinde durulmuştur.
Performans yönetim sisteminin kurumsal kariyer yönetimine etkisi: Fırat Kalkınma Ajansı örneği
Gelecekte de var olmayı hedefleyen örgütler sadece bugün yaşanan değişimleri takip etmeye değil, gelecekte uygulanması gereken stratejileri de öngörerek faaliyet planı oluşturmaya ve örgütsel performanslarını rakip örgütlerden hep bir adım ilerde tutmaya özen göstermek zorundadır. Çağın gerekleriyle donanan bu kurumlar, sektörüne yön veren olma hedefine varmak için, nitelikli kaynağa ihtiyaç duymaktadır. Nitelikli personele sahip olmak ve bu personelin başka örgütlerce transferine engel olmak da personele sağlanan imkanlarla orantılıdır. Personele sunulan imkanlar ise kariyer yönetimi uygulamaları ile şekillendirilmektedir. Örgütsel başarının önemli bir gereği haline gelen kariyer yönetimi uygulamaları, tüm sektörlerde olduğu gibi kamu kurum ve kuruluşlarında da ana motivasyon aracı haline gelmiştir. Küreselleşmeyle birlikte yaşanan yoğun rekabet ortamında örgütsel performansı en üst düzeye çıkarmak için, kurumların geleceğe dönük stratejiler geliştirmesi ve çalışanlarını da bu stratejilere ve hedeflere odaklaması büyük önem taşımaktadır. Kurumun amacını gerçekleştirme ya da görevini yerine getirme başarısı olarak tanımlanan örgütsel performans, paydaşların beklentilerinin karşılaması ile ilgili olduğundan, örgütsel imajı da doğrudan etkilemektedir. Kurumsal performans; sadece örgütün imajını değil, kurumun stratejilerini, insan kaynaklarını, üretim, pazarlama, destek ve tedarik gibi birçok değişkeni de içerisine almakta ve bu değişkenleri hem etkilemekte hem de onlardan etkilenmektedir. Bu araştırmada, performans yönetim sisteminin kariyer yönetimi üzerindeki etkileri incelenmekte, kurumların performans yönetim sisteminden elde ettikleri verileri kariyer yönetim sürecinde nasıl kullanabilecekleri anlatılmaktadır. Çalışmanın araştırma alanı olarak Türkiye?nin en genç kurumlarından olan kalkınma ajansları seçilmiştir. Bu araştırma ile Fırat Kalkınma Ajansının kariyer yönetim sistemi teorik ve ampirik araştırma yaklaşımı kullanılarak incelenmekte, elde edilen veriler analitik çözümleme tekniği ile değerlendirilerek ajanslarda kariyer yönetim sürecinde yaşanan sorunlar tespit edilmekte ve bu sorunlara ilişkin çözüm önerileri sunulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kariyer, Örgütsel Kariyer Yönetimi, Performans, Performans Yönetimi Sistemi, Kalkınma Ajansı
Türkiye'de kalkınmanın yereldeki izdüşümü: Bölge kalkınma ajansları
Küreselleşmeye bağlı olarak kalkınma anlayışında da dönüşüm yaşanmış ve merkezden yönetilen kalkınma politikaları etkinliğini yitirmiştir. Buna bağlı olarak yerelin potansiyelini harekete geçirme, bölge içi ve bölgeler arası farklılıkları azaltma amacına yönelik olarak bölgesel kalkınma fikri yaygınlaşmaya başlamıştır. Bölgesel kalkınmanın önemli eksenlerinden birisi yönetişimdir. Mümkün olduğunca halkın kendisiyle ilgili kararlara katılımını artırmayı amaçlayan ve yarattığı paydaş algısıyla yeni bir yönetim tarzı ortaya koyan yönetişim, kurumsal karşılığını Bölge Kalkınma Ajansları aracılığı ile ortaya koymuştur. Bu çalışma ülkemizde 2006 yılında resmileşen ve ilk uygulama döneminde çeşitli sıkıntılarla karşılaşan Bölge Kalkınma Ajanslarını, Malatya merkezli kurulu olan Fırat Kalkınma Ajansı örneği üzerinden tartışmaya açmaktır. Bu çerçevede, ilk uygulama döneminde karşılaşılan zorluklar vurgulanacak olup, çözüm önerileri sunulmaktadır.
Carl Schmitt'in devlet felsefesinde totaliter unsurlar
Carl Schmitt, savaşlar ve devrimlerle geçen 20. Yüzyılın en önemli siyaset kuramcılarından biridir. Alman filozof, 1933 yılında Adolf Hitler önderliğindeki Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'ne (Nazi Partisi) katılmış, bu nedenle Nazi İmparatorluğu'nun yenilgisiyle sonuçlanan II. Dünya Savaşı'ndan sonra görüşleri, uzunca bir süre akademik ilgiden yoksun bırakılmıştır. Ancak özellikle 20. yüzyılın sonlarından itibaren, modern devletin politik mantığına ilişkin "gerçekçi" görüşleriyle Schmitt, yeniden ?değişik amaçlar doğrultusunda? okunmaya/incelenmeye başlanmış ve tekrar akademik ilgi odağı hâline gelmiştir. Bu çalışmada; Alman filozofun modern devletin politik mantığına ilişkin görüşleri, "Modern devlet kaçınılmaz olarak ya da bir başka deyişle doğası gereği totaliter devlet midir?" sorusu ekseninde incelenerek tartışılmıştır.
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin Türk demokratikleşme sürecine etkisi
1923 yılında Cumhuriyetin ilanı ile birlikte Cumhurbaşkanlığı makamı Türk siyasi hayatında önemli bir yer tutmuştur. Asıl olarak Türk devlet geleneğinde de devlet başkanlığına verilen önemin yeri ayrıdır. 1921 Anayasası ile kısa bir süre uygulanan Meclis Hükümeti Sistemi ve 1924 Anayasası ile kabul edilen güçler birliği ilkesi istisna tutulursa Türkiye tam anlamıyla Parlamenter Hükümet Sistemini 1961 Anayasası'nda kabul etmiş ve o dönemden bu yana Parlamenter Hükümet Sistemi ile yönetilen bir ülke olmuştur. Cumhurbaşkanı genel olarak parlamenter sistemlerde uygulanan yöntemle, parlamento tarafından seçilmekteydi. Ancak 2007 yılında 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in görev süresinin dolması ile birlikte 11. Cumhurbaşkanı seçiminde yaşanan kriz Türkiye için yeni bir süreci başlatmıştır. 11. Cumhurbaşkanı seçiminde yaşanan Cumhurbaşkanı seçim krizi anayasal değişikliği beraberinde getirmiştir. Cumhurbaşkanı seçimi birinci turunda toplantı yeter sayısı olarak 367 oy sağlanamayınca erken seçim kararı alınmış ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı'nı halkın seçmesi yönünde anayasa değişikliğine gidilmiştir. 21 Ekim Referandumu ile de Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesine ilişkin anayasa değişiklik paketi kabul edilmiştir. Yaşanan bu süreçle birlikte Türkiye'de yürütme erkinin başı olan Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesi ilkesi ilk kez kabul edilmiştir. Bu tezde, yapılan bu anayasal değişikliğin ülkemiz açısından getireceği sonuçlar değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme yapılırken iki farklı açıdan durum ele alınmıştır. Bunlardan biri Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesinin demokrasi üzerinde yapacağı etki diğeri ise hükümet sistemi açısından yapacağı etkidir.
İslami siyasetin seyri bağlamında Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının İslami tonu
Bu çalışmada çağa uyum ve yenileşme girişimlerine karşı gelişen, tepkiden talebe dönüşen İslami refleksin izi sürülecek; Müslüman hassasiyetlerinin tarihsel seyri izlenerek AK Parti'nin bu hassasiyetler ikliminde biçimlendiği ve muhtevasındaki İslami tonun görünürlüğünün, iktidarının muhkemliğiyle doğru orantılı olarak arttığı tezi ileri sürülecektir. Tanzimat'la başlayan hayatın her alanındaki dönüşümün beraberinde getirdiği yeni düzenlemeler ve yenileşme girişimleri, "Müslüman hassasiyetleri" biçiminde görünür olan bir tepkiye de neden olmuştur. Bu durumun yarattığı tepki; ekonomik, siyasi, askeri alanlarda devletin bedbahtlığıyla da iyice derinleşmiştir. Şeriata göre Milleti Hâkime olan Müslümanların toplumdaki "üstün" pozisyonlarını yitirmiş olmalarının yanı sıra idarecilerin devleti tadil etmek için batıdan aldıkları kaide ve kurumların İslamiyet'i gerilettiği ve Müslümanlığı bozduğu düşüncesi güç kazanmış, yenileşme faaliyetlerine karşıtlık artmıştır. Bu faaliyetlere karşı tepkisini İslami hassasiyetler temelinde ortaya koyan Said Halim Paşa, gerilemenin nedeni olarak Müslümanların İslam'dan uzaklaşmalarını ve "Batı taklitçiliğini" göstermiştir. Cumhuriyet Devrimleri ise Tanzimat'la başlayan çağa uyum sürecinin doruk noktası olmuştur. Müslüman hassasiyetleri ve bunun üzerinden yükselen tepki bu dönemde de devam etmiştir. Batı taklitçiliğini ve "hak-batıl" mücadelesini siyasi söyleminin merkezine alan siyasal örgütlülükle ortaya çıkan İslami tepki, Milli Görüş adıyla kurumsal bir niteliğe bürünmüştür. Milli Görüş adıyla özgün bir karakterde var olan İslami örgütlülük, Adalet ve Kalkınma Partisi'ni var eden zihinleri şekillendirmiştir. Sonrasında her ne kadar İslami gelenekten ayrışmış olsa da AK Parti'nin siyasetindeki İslami tonlar mevcudiyetini muhafaza etmiştir. İktidarını muhkem hale getirdikten sonra da özellikle eğitim alanında yürütülen politikalar ve bir zaman sonra partinin karar alıcı tek aktörü haline gelen Recep Tayyip Erdoğan'ın "dindar nesil" tasavvurları; İslami yaklaşım temelinde bir toplumsal inşa niyetiyle girişilen edimleri görünür kılmıştır. Anahtar Kavramlar: İslamlaşma, Milli Görüş, Muhafazakâr Demokrasi, AK Parti.
Ütopya ve distopyalarda devlet tahayyülü
İnsanlık tarih boyunca hep en iyi olanı aramıştır. Bir araya gelerek toplumu oluşturan insanlar arasında sorunlar ortaya çıkmaya başladığında, ünlü düşünürler "en ideal toplum düzeni nasıl olmalıdır" sorusu üzerinde kafa yormaya başlamıştır. Ütopyalar da bu soruya cevap olarak doğan, insanlığın ideallerinin ve kusursuz bir toplumun nasıl gerçekleşeceğine dair fikir önerilerinde bulunan "ideal devlet" tasarılarıdır. Mevcut düzene isyan bayrağı çeken, mutlu ve adil bir düzen kurma hayalleri ile yola çıkan, yeryüzünde cenneti temsil eden hayali toplum projeleri, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren distopik bir yapıya bürünmüştür. Hem ütopyalar hem de distopyalar yönetim anlayışının her yönünü geniş çerçevede ele alan önemli siyaset eserleridir. Biz de çalışmamızda ilk olarak ütopya düşüncesinin temel yapıtları olarak kabul edilen Thomas More'un 'Ütopya'sı ile Tommaso Campanella'nın 'Günes Ülkesi'ndeki ideal devlet yönetimlerini araştıracağız. Sonrasında insanlığın umut ve özlemleri karşısında duygusuz ve merhametsiz devlet yönetiminin zalimliğini konu alan, en popüler iki distopyayı; Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı ve George Orwell'in 1984'ünü inceleyeceğiz. Seçilen ütopik ve distopik eserlerde tasarlanan devlet modelleri dört ana başlık altında incelenmiş, ortaya çıkan olumlu ya da olumsuz sonuçlar aktarılmıştır.
Ekolojik krizi kapitalist sistem içerisinde çözme (Yeşil kapitalizm) arayışlarına karşı bir alternatif olarak ekososyalizm düşüncesi
Ekoloji kavramı 1800'lü yıllarda ortaya çıksa da ancak 1900'lü yıllarda biyolojinin bir alt dalı olarak nitelendirilmeye başlanmıştır. Bazı koşullara bağlı olarak bir alt dal olmaktan çıkan ve farklı anlamlar yüklenilen ekoloji kavramı günümüzde artık disipliner bir niteliğe sahiptir diyebiliriz. Ekoloji kavramının bu şekilde bir gelişim göstermesinde en büyük etki ise yaşanan ekolojik krizdir. 20. yüzyılda bölgesel olarak başlayan, giderek derinleşen ve küresel bir sorun haline gelen ekolojik kriz, son yüzyılda insanlığın baş etmek zorunda kaldığı ve gündemi meşgul eden önemli bir sorundur. Ekolojik krizin temel sebebi üzerine birçok tartışma yürütülmektedir. Özellikle 1970'li yıllardan sonra başlayan yeşil düşünce hareketleriyle birlikte küresel iklim değişikliği ve çevre sorunları daha çok gündeme gelmeye başlamıştır. Yaşanan krizin nedenleri ve çözümlerine dair yapılan tartışmalar birçok politik hareketin doğuşuna vesile olmuştur. Bu hareketlerden olan ve iki zıt kutup olarak değerlendirilebilen yeşil kapitalizm ve ekososyalizm hareketleri, bu tezin ana konusunu oluşturmaktadır. Çevre sorunları bir piyasa başarısızlığı olarak değerlendirilmekte ve bu yüzden de mevcut kapitalist sistem içerisinden çıkacak bir çözümün, yaşanan soruna gerçekten çözüm olamayacağı düşünülmektedir. Ancak yeşil kapitalizm bu düşüncelerin aksine çözüm yolunun kendi sistemleri içinden olabileceğini savunmaktadır. Bu sebeple yeşil kapitalizm, kapitalist sistem dahilinde bazı reformist sayılabilecek girişimler ile ekolojik krize çözümler sunmaktadır. Ekososyalizm, çevrecilik anlayışında radikal bir bakış açısına sahip olduğundan yeşil kapitalizmden tamamen farklı bir seyir izlemektedir. Ekososyalizm, ekolojik krizden çıkış için kapitalist sistemin terkedilmesinin de gerekliliğinden bahsetmektedir. Bu çalışmanın temel amacı, yeşil kapitalizmin ve ekososyalizm düşüncelerinin, ekolojik krize bakış açılarını sergilemek ve hangi görüşün ekolojik krize dair daha gerçekçi, uygulanabilir bir çözüm yolu sunduğunu tartışmaktır. Bu değerlendirme yapılırken ekososyalist bir perspektif ile eleştirel bir yaklaşım sergilenmiştir. Anahtar Kavramlar: Ekoloji, Sermaye Birikimi, İnsan-Doğa İlişkisi, Yeşil Kapitalizm, Ekososyalizm, Ekolojik Devrim
Kürt sorununun çözümünde yakın dönem politikalarının analizi
Hazırlamış olduğum "Kürt Sorununun Çözümünde Yakın Dönem Politikalarının Analizi" konulu bu çalışmada hakkında yüzlerce kitap yazılan binlerce panel, oturum sempozyum düzenlenen yaklaşık yüz yıldır sorun olarak toplumun önünde duran çözülmek yerine, gün geçtikçe daha da karmaşık ve çözümsüz hale gelen "Kürt sorununu" ele almaktır. Kürt sorunu ülkemizin yaklaşık yüz yıllık sorunudur. Uzun yıllar varlığı kabul edilmemiş, sorunun adı geri kalmışlık sorunu, ülkemizin üzerinde iç ve dış güçlerin oyunu gibi tanımlamaları yapılan sorun, Cumhuriyetin kuruluşundan 2000'li yılların başlarına kadar güvenlik odaklı olarak çözülmeye çalışılmış, fakat bu yöntemle sorun ortadan kaldırılamadığı gibi daha da karmaşık hale gelmiştir. İş başına gelen hükümetler tarafından sorunun adı konulamamıştır. 2009 yılında görevde olan hükümet tarafından hem sorunun adı konulmuş sorunun Kürt sorunu olduğu kamuoyuna duyurulmuş bu tarihten sonra çözüm adına yoğun bir çalışma yürütülmüştür. Başlangıçta büyük ümitlerle sürdürülen bu süreç bölgede yaklaşık olarak üç yıla yakın bir süre çatışmasızlık sağlamış, sorunun çözümüne en çok yaklaşılan noktada çözüm süreci başarısızlığa uğramıştır. Ardından da bölgede terör çözüm süreci öncesindeki gibi yeniden başlamıştır.2009-2015 yılları arasında çözüm süreci döneminde çözüme yaklaşılmışken, sürecin sekteye uğraması/uğratılması talihsizlik olmuştur. Kürt sorununun çözümü yönündeki politikaların ele aldığım bu çalışmada Kürtlerin, tarihteki yerlerine ve kökenlerine kısaca değinerek, Osmanlı Devleti döneminde, Cumhuriyet'in erken döneminde ve 2000'li yıllara kadar Kürt sorunu üzerine yapılan çalışma ve dönemin gelişmelerine kısa olarak yer verdim. Ayrıca çözüm süreci diye yakın tarihimizde yer alan 2009-2015 dönemine ait gelişmelere biraz daha ayrıntılı olarak yer verdim. Son bölümde Kürt sorununun çözümü yönünde dile getirilen argümanlara değinerek bu argümanların kısa analizlerini yaptım. Anahtar kavramlar: Kürt sorunu, Çözüm Süreci, Terör, Mihraklar, Geri Kalmışlık.
İslamcılıkta kırılma noktaları: Hasan el-Benna ve Seyyid Kutub
Bu tez Mısır' da kurulmuş olan İhvan-ı Müslimin hareketinin lideri olan Hasan el-Benna ile hareketin ideoloğu olan Seyyid Kutub ekseninde, İslamcılık ideolojisinin belirli kavramlar çerçevesinde nasıl dönüşüme uğradığını analiz etmektedir. Çalışmanın amacı doğrultusunda İhvan-ı Müslimin hareketi bir çatı kabul edilerek İslamcılıkta gerçekleşen dönüşüm cihad, cahiliye, demokrasi ve devrim kavramları üzerinden incelenmiştir. İhvan-ı Müslimin hareketi çerçevesinde ele alınan bu çalışmada, İslamcılıktaki dönüşüm Hasan el-Benna ve Seyyid Kutub' un yazılarının yanı sıra İhvan-ı Müslimin'in yapısında da tespit edilmiştir. Ayrıca, Hasan el-Benna açısından ılımlı olan bir takım düşüncelerin Seyyid Kutub'un şahsında keskinleştiği saptanmıştır. Bunun yanı sıra, İhvan-ı Müslim'in kuruluşundan Seyyid Kutub'un vefatına kadar olan zaman diliminde İslamcı bir kimliğin inşa edilmesini ve figürler ekseninde İslamcılığın nasıl dönüşüme uğradığını ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: İhvan-ı Müslimin, İslamcılık, Hasan el-Benna, Seyyid Kutub.
Türkiye'de performans esaslı bütçeleme: Sorunlar ve öneriler
DOĞAN, İpek. Türkiye'de Performans Esaslı Bütçeleme: Sorunlar Ve Öneriler, Yüksek Lisans Tezi, Çorum, 2018. Bütçe, yasama organı tarafından yürütme organına gelirlerin alınmasına izin, giderlerin yapılmasına yetki verilen ekonomik bir plan, siyasi bir belgedir. Bütçe hakkının yer aldığı ilk belge Magna Carta'dır. İngiltere'de ortaya çıkan bu belgeden diğer ülkeler ve Türkiye de etkilenmiş, Tanzimat Döneminde modern anlamda bütçeler klasik bütçe sistemine uygun yapılmaya başlanmıştır. Türkiye'de mali anayasa kabul edilen 1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu gelişen ve değişen kamu mali yönetimine uyum sağlayamadığından 2003 yılında 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu kabul edilmiş ve uygulanmaya başlamıştır. Türkiye'de mali anlamda reform niteliği taşıyan 5018 sayılı Kanunla bütçenin hazırlanma, uygulanma ve denetlenme süreci tümüyle değişmiş ve performans esaslı bütçe sistemine geçilmiştir. Bu çalışmanın amacı Türkiye'de uygulanmakta olan performans esaslı bütçe sistemini anlamak, hazırlama, uygulama, onaylama ve denetleme sürecinde karşı karşıya kaldığı sorunları değerlendirmek ve çözüm önerileri sunmaktır. Bu kapsamda tezde öncelikle bütçe kavramı ve bütçe hakkının tarihsel gelişimi İngiltere, Fransa, Almanya, ABD ve Türkiye'de ele alınmıştır. İngiltere, Fransa, Almanya, ABD ve Türkiye'de PEB sistemi incelenerek Türkiye için bazı sonuçlara ulaşılmaya çalışılmıştır. Son olarak Türkiye'de uygulanan PEB sisteminde yaşanan sorunlar ve çözüm önerileri ele alınmıştır. Anahtar Sözcükler: Bütçe Hakkı, Performans Esaslı Bütçeleme
Türkçülük temelinde Türkiye Cumhuriyeti'nin ideoloğu Ziya Gökalp
ZORLU, Meltem. Türkçülük Temelinde Türkiye Cumhuriyeti'nin İdeoloğu Ziya Gökalp, Yüksek Lisans Tezi, Çorum, 2018. Bu çalışmada temel olarak Ziya Gökalp ve onun Türk milliyetçiliği ideolojisi ele alınmıştır. Ziya Gökalp ve onun milliyetçilik anlayışının incelenebilmesi için milliyetçilik kavramının analiz edilmesi çalışmamızın konusunu teşkil etmektedir. Kısaca ifade etmek gerekirse Türk milliyetçiliğinin Ziya Gökalp'in fikirleri üzerinden daha iyi anlaşılmasının sağlanması aynı zamanda Gökalp'in fikirlerinin cumhuriyet ideolojisine katkılarının araştırılması bu çalışmanın amaçlarını ifade etmektedir. Ziya Gökalp düşünsel alanda yaptığı çalışmalarla Türk milliyetçiliğinin ideoloğu olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı zamanda Gökalp'in Türk milliyetçiliği ile ilgili olan fikirleri ve kavramlarının analiz edilmesi günümüzde dahi tekrar kurgulanan milliyetçilik fikrinin anlaşılması açısından önemlidir. Genel bir ifadeyle Ziya Gökalp'in fikirlerinin incelenmesi ve onun fikirleri üzerinden kurgulanan bir milliyetçilik anlayışının temel kabullerinin ifade edilmesi milliyetçilik kavramının anlaşılması açısından önem teşkil etmektedir. Belirtilen bu amaç ve önemler doğrultusunda bu konunun incelenmesinden sonra Türk milliyetçiliği fikrinin ne olduğunun, ne zaman ve hangi koşullarda ortaya çıktığının tespiti mümkün hale gelecektir. Ziya Gökalp'in milliyetçilik fikrinin oluşumu ve bu fikrin hangi kavramları kapsadığının anlaşılması, milliyetçilik fikrinin kuramsal açıdan değerlendirilmesi daha iyi yapılabilecektir. Aynı zamanda Gökalp'in fikirlerinin Cumhuriyete olan etkilerinin incelenmesi sağlanacaktır. Çalışma konusu itibariyle temel olarak literatür araştırmasına dayanmaktadır. Bu noktada Ziya Gökalp'in başta kendi çalışmaları olmak üzere, dönemindeki diğer düşünürlerin eserleri ve tarihsel olarak Gökalp'in yaşadığı dönemi ve bu dönemdeki fikirleri inceleyen başlıca çalışmalar incelenmiştir. Sonuç olarak tüm bu bahsedilenlerin ışığı altında Ziya Gökalp milliyetçiliğinin bir tür 'geneolojisi' ortaya konulmuş ve Türk milliyetçiliği Gökalp üzerinden analiz edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Millet, Milliyetçilik, Türkçülük, Gökalp Türkçülüğü, Türkiye Cumhuriyeti.
Türkiye'de anayasacılık anlayışı olarak tepkisellik (1960-1982 dönemi)
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan hemen sonra hazırlanarak yürürlüğe konulan 1924 Anayasası olsun veya darbelerden sonra yapılan 1961 ve 1982 anayasaları olsun kendilerinden önceki dönemlere bir tepki üzerine yapıldığı ileri sürülür. Bu çalışmanın amacı, Türk anayasacılığında tepkisellik meselesini ortaya koymaktır. Anayasa hukuku literatüründe yoğun bir şekilde ortaya atılan bu iddiaların geçerliliğini anayasaların içerik analiziyle test edilmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda 1961 Anayasasının Demokrat Parti iktidarına açık bir tepki olarak yapılması; 1961 Anayasası lüks olarak değerlendirilerek 1971 ve 1973 yıllarında değiştirilmesi ve bununla yetinilmeyerek 1982 Anayasasının yapılması, bu çalışmanın kapsamını oluşturmaktadır. Türk siyasal hayatında etkili olan tepkisel siyaset anlayışının, sonraki anayasa yapımlarında ve köklü anayasa değişikliği aşamalarına yansıdığı gözlenmektedir. Bu çalışmada varılan sonuç, Türk anayasal hareketlerinin her aşamasında bir tepkiselliğin sürekli var olduğudur. Günümüz Anayasal demokrasi arayışlarının en problemli yeri, uzun vadeli sistem yaratmaya yönelik kapsayıcı ve aklıselim yaklaşımlardan çok tepkisel anlayışın varlığını korumasıdır. Sürekli bir idealin arandığı anayasal düzende, tepkisel siyaset anlayışının somut bir yansıması olan tepkisel anayasacılık anlayışı ortadan kaldırılmadan getirilen yeni bir anayasa uzun vadede hiçbir şeye çözüm olmayacaktır. Demokrasinin teminatı olarak görülen anayasalar, aslında demokratik olmayan hükümlerin kendine yer bulduğu bir zemin haline gelmiştir. Bu nedenle öncelikli terk edilmesi gereken anlayış, çalışmanın konusunu oluşturan tepkisel bakış açısıdır. Anahtar Kelimeler: Anayasacılıkta tepkisellik, Anayasa yapımı, 1961 Anayasası, 1982 Anayasası, 1971-73 Anayasa değişiklikleri.
Niccolò Machiavelli bağlamında siyaset ve ahlâk ilişkisinin incelenmesi
Birlikte yaşamanın belirli kuralları vardır. Bu kuralların oluşmasında ve toplumları yönetme işinde, toplumsal normlar şeklinde oluşan öğretiler ve ahlâki ilkelerin etkisi mevcuttur. Bu amaçla tezimizde siyasetin ahlâki ilişkilerle olan bağlantısı ve modern siyaset biliminin kurucularından Machiavelli'nin öğretilerinin bu alana etkileri incelenmiştir. Machiavelli, tarihsel süreç içerisinde unutulmuş, silik bir siyaset bilimcisi değil; aksine yaşadığı dönemden itibaren fikirleriyle günceliğini koruyan birisi olarak, tarihselliği yakalamış önemli bir şahsiyettir. Bu durum çalışmamızda Machiavelli'nin siyaset ve ahlâka yönelik fikirlerini tercih etmemizde bize yön göstermiştir. Tezimizdeki veriler, literatür taraması neticesinde toplanmış ve bu bilgiler ışığında çalışmamız üç bölümden oluşmuştur. Birinci bölümde ahlâk kavramının çerçevesi belirlenmiş ve farklı ahlâk yaklaşımları açıklanmıştır. Yine siyasetin kavramsal çerçevesi çizilerek, farklı özellikleri ön plana çıkan siyaset tanımları ele alınmıştır. Akabinde farklı düşünürlerin olaya bakış açılarıyla, siyaset ve ahlâk kavramları arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği ile ilgili çıkarımlarda bulunulmuştur. Tezimizin ikinci bölümünde Machiavelli'nin öğretilerinin kaynakları ve devletlerin ulusal birliklerini sağlamalarındaki amaçları ve bunu başarmadaki yöntemleri açıklanmıştır. Ayrıca Makyavelizm kavramının oluşum süreci ve Machiavelli ile olan bağlantıları da belirlenerek; Machiavelli siyasetinde, ahlâki ilkelerin reddedildiği yönündeki görüşlerin gerekçeleri ve bu ilişkinin nasıl olduğu incelenmiştir. Son bölümde ise Machiavelli'nin öğretilerinde siyaset ve ahlâk ilişkisi incelenmiş ve bunun günümüze yansımaları üzerinde durulmuştur. Anahtar Sözcükler: Ahlâk, Siyaset, Makyavelizm, Virtu, Fortuna, Hikmet–i Hükümet.
Ekofeminist aktivist Vandana Shiva üzerine siyasal ekolojik bir inceleme
Ekofeminist Aktivist Vandana Shiva'nın hayatının ve düşüncelerinin yer aldığı bu çalışma, Vandana Shiva'nın yaşam öyküsü ile başlamakta, Shiva'nın Hindistan'da başlayan yaşamı, Gandi başta olmak üzere esinlendiği yerel aktivistler ve Hindistan'daki ekolojik emperyalist yıkım sürecine birebir tanık olmasının düşünceleri üzerindeki etkisi bu bölümde konu edilmiştir. Nitekim Shiva'nın aktivist düşüncelerinin oluşumunda yaşamının azımsanamayacak bir etkisi mevcuttur. Çalışmanın bir diğer bölümünde bugün yaşanan ekolojik emperyalizm sürecinin tahakküm altına aldığı yaşamsal bir kaynak olan suyun ortak kullanımının engellenmesi ile canlıların suya erişiminin engellenmesi sonucunda doğan toplumsal yansımalar konu edilerek, Shiva'nın su tahakkümü üzerine tespitlerine, aktivistin tahakküme karşı su hakkı mücadelesine ve ayrıca çözüm önerilerine yer verilmiştir. Bunun yanı sıra ekolojik emperyalist sürecinin en başat tahakküm argümanlarından olan tarımsal gıda üretim sürecine değinilmiş ve tarımsal gıda üretimi ile ilgili biyoteknoloji kullanımını dayatan ve 'modern tarımsal üretim yöntemleri' olarak adlandırılan üretim süreci değerlendirilmeye alınmıştır. Gıda üretimi sürecinde gelişen monokültür aklın yönetim ve tahakkümüne karşı, Shiva'nın biyoçeşitlilik savunusu üzerinden tarımsal gıda üretimi sürecine dair tespitlerine yer verilmiş, ayrıca gıda hakkı mücadelesi değerlendirmeye alınmıştır. Ekolojik emperyalist sürecin üretim ve tüketim mekanizmasının ekosistem için en olumsuz sonucu olan iklim değişikliği ve Shiva'nın iklim adaleti mücadelesi, çalışmanın bir diğer ana konusunu oluşturmaktadır. İklim değişikliğinin öngörülebilir küresel olumsuz sonuçları değerlendirmeye alınmış ve ekolojik sorunların küreselliğine bu bölümde tekrar vurgu yapılmıştır. Ekolojik emperyalizm sürecinin sömürü, tahakküm ve baskıcı biçimine karşı Shiva'nın çözüm önerisi olan 'Yeryüzü Demokrasisi' kavramı, çalışmanın son ana temasını oluşturmaktadır. Bu bölümde tahakküm altındaki ekosistemin totaliter toplumsal yansımaları ele alınmış ve bu bağlamda; ortak kaynakların kullanımı, öz- yönetim, öz- denetim, katılımcı demokrasi, gıda güvenliği, cinsiyet eşitliği, barış, yaşam hakkı ve özgürlüğü tesis edecek yeni bir toplum modeli olan Yeryüzü Demokrasisi'nin detayları ele alınmıştır.
Necip Fazıl Kısakürek'in Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü'nün yapısal unsurlarının analizi
Türk siyasal hayatı, çok renkli tartışmalara ve simalara sahne olmuştur. Bu renkli simalardan birisi de Necip Fazıl Kısakürek'tir. Necip Fazıl Kısakürek'in fikirleri ve şiirleri Türkiye'de muhafazakâr ve milliyetçi siyaset geleneklerine sahip çevreler tarafından çok sık kullanılmaktadır. Bunun yanında genelde Türk sağının özelde de muhafazakâr-milliyetçi siyaset merkezlerinin kullandığı siyasal paradigmaların çoğunun kaynağının Necip Fazıl Kısakürek olduğu gözlemlenmektedir. Bu tezde Necip Fazıl Kısakürek'in siyasi hayatı, siyasal fikirleri ve ideal devlet ve toplum düzeni olarak ileri sürdüğü Büyük Doğu Devleti'nin yapısal unsurları analiz edilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kavramlar: Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü, Başyücelik Devleti, İslamcılık, Muhafazakârlık, Milliyetçilik
Laclau ve Mouffe'un radikal demokrasi teorisinde muhalefet olanakları
Liberalizm'in birey, evrensellik, temsil ve katılım ekseninde; Marksizm'in sınıf siyaset ve pratikler perspektifinde yaşadıkları krizler, toplumların üzerindeki iktidar baskılarının artmasına yol açmıştır. Siyasal alandaki devletin lehine genişleyen boşluğu doldurabilmesi için yeni bir özneye ihtiyaç duyulmaktadır. Aranan yeni özne, çatışmalarına rağmen farklılıkların eklemlenmelerinden ortaya çıkacaktır. Muhalifi inşa etmenin yöntemini bize Laclau ve Mouffe'un Agonistik Radikal Demokrasi Teorisi verir. Bu çalışma I. bölümünde Agonistik Radikal Demokrasi Teorisi'nin, içinden türediği krizleri ortaya koymayı amaçlar. II. bölümde birey, kolektif ve toplumun kimlikleri incelenecektir. Ardından yeni bir özne konumu olarak "Radikal Muhalif"i ortaya çıkaran yöntem ve ortaya çıkış koşulları değerlendirilecektir. Eşdeğerlik Zinciri, bir topluluğun üyelerinin bazı etik- politik ilkeler üzerinde anlaşmalarıyla kurulur. Bu üyelerin özelliği birbirinden oldukça farklı kimliklere de sahip olabilmeleridir. Böylece teorinin inşa ettiği muhalif özne artık tikel ve özcü bir kimlik değildir. Yeni bir hegemonik özne konumunun inşa edildiği bu süreçte zorunluluk kategorilerinin hiçbiri işlemez. Sürece olumsal bir yapılanma hakimdir. Bu yeni örgütlenme sürecinde bütün katılımcıların kimlikleri hegemonik kimliğe uyarlanır. Bu yapılanmada, toplumsal farklılıkların yeni bir biçimde, çatışmalarını sürdürerek bir çatı altında birleşmeleri tasarlanır. Anahtar Kavramlar: Muhalefet, Eşdeğerlik Zinciri, Hegemonik Eklemlenme, Radikal Muhalif
Temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkeleri çerçevesinde Türkiye'de seçimler (1946-1965)
Siyasi partiler ve seçimler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Seçim sistemleri, temsilcilerin belirlenmesinde başat rol oynamaktadır. Seçilmişler ülkeyi ve toplumu ilgilendiren hemen her konu hakkında karar vermekte, böylelikle ülkenin geleceğini tayin etmektedirler. Başarılı bir ülke ekonomisi ve toplumsal huzur için hükümetlerin istikrarı önemlidir. Bunun sağlanmasında seçim sistemi önem arz etmektedir. Seçim sisteminin başarılı etkileri toplumun her bölümünde kendini gösterebileceği gibi olumsuz özellikleri de aynı şekilde yansımaktadır. Tüm sorunları çözebilecek bir seçim sistemi mevcut değildir. Seçim sistemleri ve seçim tartışmaları bu sebeplerle hala güncelliğini korumaktadır. Türkiye'de seçim ve seçim sistemi ile ilgili hususlar devamlı değişim halinde olmuştur. Seçim kanunları birkaç kez tamamen yenilenmiş ve yüzlerce kez yapılan kanun değişikliği ile seçim sistemi üzerinde değişikliklere gidilmiştir. Bu çalışmada, Türkiye'de 1946-1965 yılları arasında seçim sistemleri ve seçim sistemlerine getirilen yenilikler tartışılmıştır. Seçimler ve seçim sistemleri geçmişte olduğu gibi günümüzde de en çok tartışılan konulardan biridir. Seçim sistemleri öncelikle teorik yönüyle ele alınmış, bunun pratikte nasıl uygulandığı, Türkiye siyasetine ne etkileri olduğu "temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkeleri" perspektifinde açıklanmaya çalışılmıştır. Seçim sistemlerine dair siyasi tartışmalar genel olarak temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıran bir sistemi oluşturma çabası üzerinedir. Ancak uygulanan seçim sistemlerinde genel olarak bir ilke ön plana çıkarken diğeri hep geri planda bırakılmıştır. Çalışmada, seçim sisteminde yapılan değişimin temsilde adalet ve yönetimde istikrar bağlamında etkileri, siyasal sonuçları tartışılacaktır. Bu çalışmanın amacı seçim sisteminin siyasal hayat üzerindeki etkisini incelemektir. Seçim sisteminin seçim sonuçlarına etkisinin boyutlarını temsilde adalet ve yönetimde istikrar bağlamında tartışılacak ve seçim sonuçlarına etki eden diğer unsurlarla ilişkisi irdelenecektir. Bu amaç doğrultusunda önce seçim sistemleri ve unsurları açıklanacak; ardından 1946-1965 dönemi seçimleri sırasıyla ele alınacaktır. Anahtar Kavramlar: Seçim sistemleri, Türkiye'de Seçimler (1946-1965)
Avrupa Birliği liderlerinin yeni göçmen dalgası politikalarının söylem analizi: Almanya, İngiltere ve Fransa örnekleri
Küreselleşmenin etkisiyle günümüzde Avrupa Birliği gibi ulus üstü siyasi birlikler olarak tanımlanabilecek yapıların ulus devletlerin ürettiği politikaların önüne geçtiği, bir ideal ve amaç uğruna bir araya gelerek politikalar ürettiği görülmektedir. Avrupa Birliği'nin temel değerleri olarak görülebilecek olan "Avrupa Vatandaşlığı" ve "serbest dolaşım hakkı" ulus üstü birliklerin ortaya koyduğu politikaların en etkin örneklerindendir. Bu noktada bu üretilen politikaların ortak ideal çerçevesinde olumlu iklim içinde karşılıklı çıkarlar dahilinde ortaya konulduğu unutulmamalıdır. "Avrupa Vatandaşlığı", "Avrupa İdeali", "serbest dolaşım hakkı", "özgürlük" ve "çok kültürlülük" gibi Avrupa Birliği'nin şiddetle desteklediği olguların Birlik üyesi devletlerin çıkarlarıyla çeliştiği noktada ne tür değişim ve dönüşümlere uğrayacağı önemlidir. Kökeni 1950'lere dayanan Avrupa Birliği, Avro ortak para bölgesi ve serbest dolaşım hakkı gibi ortak politikalar üretse de 1990'larda Avrupa'nın ortasındaki Sırp-Boşnak Savaşı'nda ortak bir dış politika ve güvenlik politikası ortaya koyamamıştır. Bu sürecin hemen ardından dağılan Sovyetler Birliği ülkelerinden ve Orta Doğu'daki istikrarsızlıklardan kaçanlar için Avrupa Birliği'nin Batı kanadı cazibe merkezi olmuştur. Bu nedenle Avrupa Birliği göç konusunda ortak politikalar üretme çabası içerisine girmiştir. Bu noktada göç olgusu Birlik üyesi devletlerin ulusal çıkarlarıyla çelişmeye başlamıştır. Özellikle Avrupa Birliği'nin Yunanistan, Bulgaristan ve İtalya gibi doğu ve güney sınırları üzerinden Birliğe giren göçmenlerin oluşturduğu kargaşa ortamı Birlik içerisinde görüş ayrılıklarına neden olmuştur. Suriye Savaşı'nın ortaya çıkardığı göç dalgasının Avrupa Birliği sınırlarına dayanmasıyla birlikte Avrupa Birliği'ne liderlik eden Almanya, Fransa ve İngiltere'nin iç ve dış politika söylemleri hatta Birliğin öncelik verdiği özgürlük ve çok kültürlü politikalara dair söylemler değişmeye başlamıştır. Liderlerin söylemlerindeki değişiklikler Avrupa Birliği'nin göçmenlere karşı geliştirdiği politikalarda ve hukuksal düzenlemelerde de değişikliklere neden olmuştur. Bu çalışmada Avrupa Birliği'ne yön veren Almanya, Fransa ve İngiltere liderlerinin Suriye Savaşı'nın sonucunda ortaya çıkan göç dalgasına dair 2015-2016-2017 yıllarına ait söylemlerinin analizleri Reuters'in resmi internet sitesinde yayınladığı haberlerin yorumlanması ile yapılmıştır. Liderlerin söylemleri temelde söylem analizi tekniğiyle incelenmiştir. Aynı zamanda içerik çözümlemesi tekniğinden de faydalanılmıştır.
Türkiye'de kadınların siyasete katılımı ve temsili: Sorunlar ve çözüm önerileri
Türkiye'de geçmişten günümüze kadınların siyasete katılımlarının yeterli olmadığı genel kabul gören bir görüştür. Türk siyasetinde kadınların siyasette yeterince aktif olamaması, bazı hakların pratiğe dönüşebilmesi için hukuki düzenlemelerin yeterli olmadığını göstermektedir. Kadınların katılımının gerçekleşebilmesi için toplumun kendine özgü zaman ve zihniyet değişimine ihtiyaç duyduğu açıktır. Hukuki düzenlemeler katılım hakları için bir önkoşul olmakla birlikte, asıl önemli olan hakların somut ve kitlesel olarak kullanılabilmesidir. Türkiye'deki kadınlar siyasal haklarına kavuştuktan sonra gerek ataerkil sistemin etkisi gerekse hakların yasal olarak düzenlenmiş olmasının rahatlığı ile uzun bir süre eşit siyasal katılım oranına ulaşmak için bir çaba göstermemişlerdir. Dünyanın pek çok ülkesindeki kadınlara göre hukuki olarak siyasi haklarını daha önce elde eden Türk kadınının, aradan geçen zamana rağmen, günümüzde parlamentodaki temsilinin yüzde 20'lere ulaşamamış olması, üzerinde durulması gereken bir konudur. Türkiye'de kadınlar, 1930'larda siyasal haklara kavuşmuş ve ilk kez 1935 seçimleri ile TBMM'ye girmişlerdir. Bu tarihten sonra parlamentodaki kadın vekil oranı sürekli azalmış; ancak 2000'li yıllardan sonra 1935'teki yüzde 4,5'lik kadın temsilci oranı yakalanabilmiştir. Bu çalışmanın temel iddiası, Türkiye'de kadınların siyasi katılımlarındaki yetersizliğin hukuki düzenlemelerden ziyade, topluma hakim olan siyasal kültür ile sosyal ve kültürel kodlarla ilgili olduğudur. Bu amaçla, kadınların katılım ve temsilleri somut verilerle açıklanarak, bu durumun sebeplerini irdelenecektir. Çalışmanın kapsamı, Cumhuriyet sonrası dönemi içermektedir. Çalışma yapılırken nitel araştırma yöntemi kullanılmış; konu ile ilgili literatürün ve belgelerin içerik analizleri yapılmıştır. Aradan geçen seksen beş yılda parlamentodaki kadın temsilci oranının azami yüzde 17'lere ulaşabilmesi; ataerkil toplum yapısı, eğitimsizlik, kadınların ekonomik bağımsızlıklarının olmaması, çevre baskısı, siyasi partilerin ve medyanın olumsuz tutumu, yasal cinsiyet kotasının olmayışı, kadın temsilcilerin sembolik kalması ve kadın konusuna duyarsız olmaları siyasette kadın katılımındaki yetersizliğin en temel sebepleri olarak ortaya çıkmaktadır. Bu tez sayılan problemlere çözüm önerileri sunmaktadır. Anahtar Kavramlar: Siyaset, Siyasal Katılım, Kadınların Katılımı, Kadınların Temsili, Toplumsal Cinsiyet
İsmet İnönü döneminde Türkiye'de milli eğitim ve ideoloji (1938-1950)
Bu çalışma, İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı yaptığı 1938-1950 yılları arasında Türkiye'de milli eğitim ve ideoloji ekseninde siyasal iktidar tarafından gerçekleştirilen çalışmaların, dönemin resmi ideolojisi olan Kemalizm'in hedefleriyle ne düzeyde örtüştüğünü, benzerlik ve farklılıklarını, ulus inşasına sunduğu katkıları ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu çalışmada eğitim, resmi ideolojinin inşasında hâkim iradenin belirlediği sınırlar içerisinde görevli bir ideolojik aygıt olarak ele alınmıştır. Başka bir ifadeyle eğitim, ideolojinin bir aracı olarak açıklanmış ve yapılan değerlendirmeler bu eksende gerçekleştirilmiştir. İdeoloji kavramı ise bir siyasi sistemi veya rejimi meşrulaştırmak amacıyla teşekkül eden, bireyi sosyal açıdan konumlandıran ve ortak bir bağlılık hissi yaratan fikirler kümesi olarak ele alınmıştır. Diğer yandan, Atatürk döneminde inşa edilmeye başlanan resmi ideolojinin İsmet İnönü döneminde milli eğitim özelinde izlediği seyir, dönem içerisinde gerçekleştirilen parti ve hükümet programları, Milli Eğitim Şûraları, Türk Tarih Kongreleri vb. çalışmalar incelenerek ele alınmıştır. Ayrıca İsmet İnönü'nün eğitime bakış açısı söylev ve demeçleri üzerinden yorumlanmaya çalışılmıştır. İsmet İnönü döneminde kurulan eğitim kurumlarından Köy Enstitüleri, resmi ideolojiye ve ulus inşasına sunduğu katkılar yönüyle ele alınmıştır. Çok partili siyasal hayatla beraber eğitim politikalarındaki dönüşüme değinilmiş, çalışmanın son bölümünde de bu dönüşümün eğitim kurumlarında müfredat ve öğretim programlarındaki değişime etkisi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Son olarak ilkokullarda okutulan tarih ve yurt bilgisi ders kitapları, eğitim ve ideoloji bağlamında incelenerek konu somutlaştırılmaya çalışılmıştır. Çalışma sonucunda İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde eğitim alanında yapılan çalışmalarda önceki döneme göre bazı farklılıklar görülmüş olsa da, resmi ideolojinin eğitim politikaları üzerinde etkisinin devam ettiği, gerek uygulanan politikalardan gerekse ders kitaplarında kullanılan ifadelerden anlaşılmaktadır. Anahtar Kavramlar: İdeoloji, Resmi İdeoloji, Eğitim, Kemalizm, İsmet İnönü
Kafkasya'da ve diasporada Çerkes kimliği algısı
Günümüzde Çerkes nüfusunun büyük bir bölümü yaşanan savaşlar ve sürgünler neticesinde, yaklaşık iki yüz yıldır anavatanları Kuzey Kafkasya'dan farklı coğrafyalarda diasporik bir halk olarak yaşamaktadır. Diasporada farklı siyasi yönetimler altında yaşayan Çerkeslerin kimlik algıları da bulundukları ülkelere ve zamana göre değişebilmektedir. Özellikle en çok Çerkes nüfusunun yaşadığı Türkiye'de, diğer Kafkas halklarıyla iç içe yaşamaları Çerkes kimliği algısında önemli farklılıklar göstermesine neden olmuştur. Buna ek olarak Cumhuriyet sonrası ulus kimlik inşası süreci de uzun bir dönem etnik kimliklerin ifadesini olanaksız kılmıştır. Küreselleşmenin etkisiyle iletişimin ve ulaşımın yaygınlaşması farklı coğrafyalarda yaşayan Çerkesleri bir araya getirmiş ve 2000'li yıllardan sonra Çerkes kimliği konusunda farklı tartışmaları gün yüzüne çıkarmıştır. Yaşanan "Çerkes kimdir?" tartışmaları Kafkas sivil toplum örgütlerinin gündemine de girmiş, dernek ve vakıfların ayrışmasına ve isim değişikliğine kadar gitmiştir. Tezimizde Osmanlı Devleti'nden günümüze Çerkes kimliğinde yaşanan değişiklikler ele alınmış ve günümüzle karşılaştırılmıştır. Ayrıca Çerkeslerin anavatanı olan Kuzey Kafkasya'da ki Çerkes kimliği ile diasporada algılanan Çerkes kimliği karşılaştırılmıştır. Kafkasya'da ve diasporada yaşayan Kafkas toplumunda Çerkes kimliği algısı tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu konular araştırılırken nitel araştırma tekniklerinden derinlemesine görüşme tekniği kullanılmış, ayrıca yazılı basın, sivil toplum örgütleri ve sosyal medya hesapları üzerinden inceleme yapılarak tarihsel süreçte ki Çerkes kimliği algısı tespit edilmeye çalışılmış, Çerkes diasporasının en güncel tartışması olan "Çerkes Kimdir?" tartışmalarına cevaplar aranmıştır. Çerkes nüfusunun büyük bir bölümü Türkiye'de yaşadığı için çalışma alanımızın büyük bir bölümü Türkiye'yi kapsamasına karşın Kafkasya ve değişik ülkelerde yaşayan Kafkas kökenli insanlar da çalışma kapsamına alınmıştır. Yapılan araştırmaların sonucunda kimlik algısının kesin çizgilerle çizilmiş bir tarifi olmadığı, zamana, kişiye, siyasi yönetimlere, sosyolojik olaylara göre farklılık gösterebildiği tespit edilmiştir. Tarihi açıdan Çerkeslerin etnik olarak kim olduğu net olsa da, kimlik algısına göre kişiler kendilerini farklı kimliklerde görebilmektedir. Anahtar Kavramlar: Çerkes, diaspora, kimlik, Kafkasya
Sosyo-politik açıdan hemşehri dayanışması: İstanbul'daki Reşadiyeliler örneği
Türkiye'de sanayileşmenin artmasıyla birlikte kırsal alanlardan kentlere yoğun göçler yaşanmıştır. Bu da plansız ve yetersiz kentleşmeyi doğurmuştur. Yoğun göçler sonucunda kentler, artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalmışlardır. Kentleşmenin yetersizliği, göçmenler açısından iş bulma, barınma, sağlık, eğitim vb. durumlar açısından çeşitli sorunlar oluşturmuştur. Göçmenler karşılaştıkları bu sorunları çözmek ve kent kimliğine uyum sağlamak amacıyla çeşitli çözüm yolları aramaya başlamışlardır. Bu çözüm yolları formel ya da enformel ilişki ağları olarak ortaya çıkmaktadır. Çalışmanın konusunu oluşturan hemşerilik de tam da bu dönemlerde önem kazanmış formel olmayan ilişki biçimlerinden biridir. Göç sonrası bir araya gelen gruplar hemşehrilik vasıtasıyla birbirleri arasında sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı canlı tutmaktadırlar. Bu ilişki kente uyum sağlamada oldukça yardımcı olduğu için güncelliğini korumaktadır. Hemşehrilik ilişkilerinin kurulmasıyla sağlanan yardımlaşma ve dayanışma örüntüleri, göçmenlerin kentlerde karşılaştıkları kente uyum sorunlarının giderilmesi hususunda etkili bir faktör olmuştur. Bu faktör ilk başlarda memleketlerinden göç eden bireylerin kente uyumlarını sağladıktan sonra etkisini yitirecek bir tampon mekanizma olarak görülmüştür. Fakat günümüze bakıldığında hemşehrilik olgusunun etkisini yitirmek bir yana, daha da gelişip güçlenerek kent siyasetinde dahi etkili bir güç haline geldiği görülmektedir. Bu tez; bir taraftan hemşehrilik ile ilgili ulusal ve yabancı çalışmaları ele almakta böylece hemşehrilik ile ilgili teorik tartışmalara girmekte ve kavramsal çerçeveyi ortaya çıkarmakta, diğer taraftan da derinlemesine görüşme tekniği ile bir alan araştırması yaparak teori ve alanın örtüşüp örtüşmediğini anlamaya çalışmaktadır. Yabancı literatürde "hemşehri" benzeri kavramların da irdelendiği teorik çerçevede kullanılan yöntemin kapsayıcılığı ile ilk defa Reşadiyeliler bağlamı ile konunun değerlendirilmesinden dolayı da alan araştırmasının özgünlüğü söz konusudur. Her iki açıdan da literatüre bir katkı sunulduğu düşünülmektedir. Anahtar Kavramlar: göç, kentleşme, kentlileşme, hemşehri, hemşehri dernekleri
Martin Heidegger ve Simone de Beauvoir felsefesinde kadının varoluş imkânı
Kadının, varoluşunu gerçekleştirmesi ve kendi Ben'ini bulabilmesi, birçok araştırmanın konusu olmuştur. The Second Sex (İkinci Cins) de, Simone de Beauvoir'ın, kadının ikincil konumunda oluşunun nedenlerini ele aldığı bir eserdir. Simone de Beauvoir'ın, kadının nesne konumunda oluşuna dair yazdığı eserini diğer araştırmalardan ayıran en önemli şey; kadının kendisinin göstermiş olduğu rızaya vurgu yapmış olmasıdır. Bu sebepten dolayı, ona göre kadın, aslında bir suç ortağıdır. Bu çalışma da Beauvoir'ın yaklaşımından ilham alarak, Heidegger'in varoluş felsefesi ile bir sentez yapma girişimindedir. Çünkü Heidegger'in, özellikle Being and Time (Varlık ve Zaman) eserinde Varlık'ın varoluşu için sunduğu açıklamaların, Beauvoir'ın Varlık'ın sorumluluk alması gerektiği anlayışı ile benzer içerikleri barındırdığı düşünülmektedir. Son yıllarda, Beauvoir'ı, Sartre veya Hegel ile okumaktan ziyade Heidegger ile düşünmek, özellikle de yabancı literatürde revaçta olan bir durum olarak karşımızdadır. Bu yüzden, Beauvoir'ın kadına dair analizlerini Heidegger'in kavramları ile okumanın, kadının varoluşunu gerçekleştirmesine destek olabileceği düşünülmektedir. Kadının, tutsaklık alanında, pasif konumda aktif eylem içerisinde olduğu görüşü ile hareket eden bu çalışma, kadına bu alandan çıkabilmesi için varoluş yolları sunmayı planlamaktadır. Bunun için de, Heidegger'in 'Mitsein' ve 'das Man' alanında kurduğu ilişki üzerinden, feminizm ve kadın arasındaki ilişkiye değinilecektir. Bu ilişkiyi açıklarken de kadının, feminist duyguyu ve kavramları yaşamına dâhil etmesi gerektiğini savunan çalışmaların, kadının konumuna ne tür açılımlar yapabileceği tartışma konusu edilecektir. Anahtar Kelimeler: Heidegger, Beauvoir, Feminizm, Mitsein, İstekli Özgürlük
Geleneksel kadın imgesinden kamusal alan tecrübelerine başörtülü kadın
Bu tez Türk modernleşme hareketinin tartışmalı görünümlerinden biri olan "başörtülü kadın"ın kamusal alana katılma sürecini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın bu amacı doğrultusunda ilk modernleşme hareketlerinin başladığı Osmanlı son döneminden 2000'li yıllara kadar geçen sürede yaşanılanlar dönemlere ayrılarak incelenmiştir. İncelemeler sonucunda görülmüştür ki başörtülü kadınların kamusal alanda var olma talepleri yalnızca laik bloğa karşı olmamış dindar hatta İslamcı erkeklere karşı da olmuştur. Bu konuda pek çok tartışma ve çatışma yaşanmıştır. Laik blokmodern toplum yapısını tehdit ettiği gerekçesiyle başörtülü kadını kamusal alanın dışında tutmak istemiştir. Dindar erkekler ise Müslüman bir kadının fıtratına en uygun olanın geleneksel roller (anne ve eş olarak kadın) olduğunu gerekçe göstermişler, yani dinsel gerekçelerle, başörtülü kadının kamusal alanda bulunmasına karşı bazı çekinceler öne sürmüşlerdir. 1980'li yıllarda başörtüsü yasaklarına karşı düzenlenen eylemlerle laik bloğun karşısına çıkmış olan "ikinci nesil örtünen kadınlar", 1990'lı yıllarda İslamcı siyasetin erkekleri ile karşı karşıya gelmişlerdir. 1980'lerde İslamcı hareketin tepkisel tavrının içinde ilerleyen ikinci nesil örtünen kadınlar, 1990'lı yıllarda İslamcı erkeklerin "denetiminden" kurtularak daha sivil bir söylem ortaya çıkarmışlardır. İslamcı erkeklerin kendilerine sundukları geleneksel roller eleştirel bir sorgulama ile ele alınmış; bu rollerin İslam'dan değil ataerkil geleneklerden kaynaklandığı vurgulanmıştır. İslamcı erkekleri eleştirmekten çekinmeyerek bu rolleri reddeden kadınlar, "tebliğ" ve "dava" gibi toplumsal kaygılardan uzaklaşarak daha çok kendileri üzerine düşünmeye başlamışlardır. Nitekim özel ve kamusal alanda karşılaşılan sorunları konuşmak adına pek çok platformun kurulup, konferans ve seminerin düzenlenmesi bu dönüşümün önemli bir göstergesidir
Bir ideoloji olarak siyasi Siyonizm
Bu çalışmada Siyonizm'le ideoloji arasındaki ilişki incelenerek ideolojiler dünyasında Siyasi Siyonizm'in konumu tartışılacaktır. İdeoloji, bir Aydınlanma ürünü olarak sosyal bilimlerin en önemli kavramlarından olmakla birlikte oldukça geniş tanımlama alanı bulunan bir kavramdır. Bireyin katılımcılığı ve etkinliğinin her alanda söz konusu olmasıyla kitleleri ve devletleri yönetme noktasında ideoloji önemli bir sorumluluğu üstlenmektedir. Asırlardır sürgün edildikleri topraklardan uzakta yaşayan Yahudiler, bir gün mutlaka vaat edilmiş topraklara dönecekleri inancı ve hayaliyle yaşamışlardır. Nitekim Yahudilerin kutsal kaynaklarına göre bu ancak Mesih'in gelmesiyle mümkün olacaktır. Bu inanca gönülden bağlı kalarak yaşayan Yahudiler, diasporada maruz kaldıkları kötü muamelenin artması üzerine ortaya atılan Siyon'a dönüş (Siyonizm) fikirlerini sorgulamaya başlamışlardır. Özellikle milliyetçilik ideolojisinin kendisini hissettirdiği 19. yüzyılda ulus devlet fikri etrafında gelişen sosyo-politik hareketlilikten etkilenmişlerdir. Nitekim bu dönemde Theodor Herzl'in, Yahudilerin artık buhrandan kurtuluşunun bir Yahudi devletinin kurulmasıyla mümkün olacağı iddiası çerçevesinde savunduğu Siyonizm, onunla hiç olmadığı kadar ilgi çekmeye başlamış ve ideoloji anlamı kazanmıştır. Onun başlattığı bu hareket Siyasi Siyonizm olarak kabul edilmiştir. Ortadoğu'daki varlığı sürekli tartışılan, gayri insani politikalarıyla gündemden düşmeyen İsrail Devleti'nin kurucu ideolojisi olan Siyasi Siyonizm'in tanımlanması oldukça önemlidir. Bu noktada "Siyon'da Yahudi Devleti" hareketinin ilkeleri, söylemleri ve programlarıyla ideoloji kavramının özellikleri, tanımları ve kuramları karşılaştırıldığında Siyonizm'in bir ideoloji olduğu, siyasal ideolojilerden milliyetçilik ve faşizm ideolojileriyle iç içe olduğu değerlendirmelerinin yapılması mümkün olmaktadır.
Yönetişim kültürünün yerel siyasete etkileri: Çorum örneği
Bu çalışmanın temel amacı, YG21 hedefleri üzerinden Çorum'da valilik, il özel idaresi ve belediyenin birbirleri arasındaki bilgi alışverişini ve yetki paylaşımını incelemek; bu alışveriş ve paylaşımların boyutlarını tespit etmek ve yerel siyasete katkısını yorumlamaktır. Araştırmanın metodolojisi nitel yöntem, durum çalışması deseninde tümevarımla değerlendirilen veriler ışığında yarı yapılandırılmış görüşme ve söylem analizinin kesiştirilmesi ile ortaya konulmaktadır. Araştırma, Çorum merkez ilçede üç kurumun birbirleriyle ilişkilerinin gerçek ortamda nasıl olduğu; bu kurumların yalnızca yasal hükümlere göre mi yönetişim bilinciyle hareket ettikleri; ortak bir faaliyetin gerçekleştirilmesi hususunda anlaşmazlığa düşülen durumların neler olduğu; kurum yöneticilerinin kişisel tutumlarının yönetişim sürecinde üretilecek mal ve hizmetlerin başarısını ne ölçüde etkilediği; yetki paylaşımında kurumların birbirlerine karşı üstünlüklerinin olup olmadığı soruları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Kapsamı, YG21 hedefleri üzerinden Çorum'da yetki paylaşımının işlevselliğinin yerel kurumsal siyasete katkısının değerlendirilmesidir. Araştırma alanı Çorum'un merkez ilçesindeki kamu idareleriyle sınırlandırılmış olup araştırmada bu idarelerin birbirleriyle sıklıkla yönetişim bilinciyle hareket ettikleri; birlikte hareket edilmesi gerekli hizmetlerde hizmetin türüne göre kurum önceliğinin değiştiği; yönetişim bilinciyle hareket edilmesi için yasal hükümlerin yanında başvurulan başka yöntemlerin olduğu; anlaşmazlığa düşülen durumların kurumların merkeziyetçi ya da âdemi merkeziyetçi yapısına göre değiştiği; kurum yöneticilerinin kişisel tutumlarının yönetişim sürecinde üretilecek mal ve hizmetlerin başarısını doğrudan etkilediği; belediyenin aksine valilik ve il özel idaresinin diğer kurumlarla yetki paylaşımı yapmadıkları; belediyenin özerkliği dolayısıyla yönetişimde üstünlükleri olduğu gibi bulgulara ulaşılmıştır. Çalışma bölümlerinde sırasıyla yerel siyaset kavramı; yönetişim kavramı; G21'den YG21'e yerel siyasetin değişen gündemi; kamu idareleri ve ağ yönetişimi çerçevesinde Çorum örneği çalışılmıştır. Sonuç bölümündeyse tezin araştırıldığı sınırlılıklardaki durum ve hipotezlerinin doğru olup olmadığı değerlendirilmiştir.
Politik teoloji kavramı üzerinden Amerika Birleşik Devletleri'nin tarihsel sürecine dair genel bir inceleme
Din ve siyaset kavramlarının her ne kadar modern devlet anlayışı sonucunda ayrı kaldığı öne sürülse bile bu durumun imkânsızlığı, politik teoloji kavramı üzerinden siyasi alanda dinin dönüşümü ile ifade edilmektedir. Politik teoloji bağlamında dinin araç haline getirilmesi, politika içerisinde kutsal olanın yerini değiştirmede büyük rol oynamıştır. Kutsal olana atfedilen yücelik zamanla kendini iktidara bırakarak, iktidarın eylemlerini sorgulanamaz bir şekilde meşru zemine oturtmuştur. Böylece modern devlet anlayışında yer alan kavramlar, içi boşaltılmış ve sekülerleştirilmiş teolojik kavramlar olarak yerini almaktadır. Dinin tamamen yok olmadığı siyasi alanda ortaya çıkan kavramlar, politik teoloji bağlamında din ve siyasetin karşılıklı olarak ifade edilişinde farklı formlara dönüşerek, toplumsal ve siyasi değişimlere sebebiyet veren hareketlerin dini barındıran ideolojiler haline gelmesine yardımcı olmaktadır. Dinin toplumların geleneksel teolojik yapısı ile dönüşümü sonrası sivil din, dini milliyetçilik gibi kavramlar o toplumun özelliklerini barındırarak ortaya çıkmıştır. Böylece, politik teoloji üzerinden ele alınan bu kavramlar hem siyasi altyapının hem de toplumun yönlendirilmesinde etkili olmuştur. Farklı formlarda da olsa kendini belli ettiği güncel siyaseti analiz etmede bize yardımcı olmaktadır. Din ve siyasetin politik teoloji açısından dönüşümünü ABD'nin tarihsel sürecinde ve ABD başkanlarının söylem ve politik kararlarında görmek mümkündür. Özellikle kilise ve devlet arasında ortaya çıkan çatışmaların Anayasal Dönem'le beraber dinin hangi formlarda kendini gösterdiği politik teoloji açısından önem arz etmektedir. Tanrı'nın kutsallığı ve dokunulmazlığı zamanla iktidara atfedilerek ona kutsallık ve meşruiyet alanı sağlamaktadır. Yapılan bu çalışmada, ABD tarihi, politik teoloji bağlamında incelenerek dinin siyaset üzerindeki dönüşümü açıklanmıştır. Dönemsel olarak değerlendirilen din, toplumda yer alan geleneksel teolojik kavramlarla etkileşim halinde varlığını korumaya devam etmiştir. Böylece politik teoloji bu dönüşümü ve etkileşimi analiz etmede bizlere yardımcı olmaktadır. ABD başkanlarının açılış konuşmalarında ve aldıkları politik kararlarda politik teoloji bağlamında dinin siyaset üzerindeki etkileşimi, dini motiflerin ve kutsala yapılan atıfların kullanımı bu çalışmada analiz edilmiştir. Böylelikle, başkanların söylemlerinde yer alan dini argümanların hem ulusu hem de siyasi yapıyı yönlendirmede etkili olduğu birçok konuşma örnekleriyle ele alınmıştır.
Sivil Toplum Kuruluşları'nın yerel demokrasi sürecine katılımı: Çorum ili örneği
Günümüzde temsili demokrasi yerine artık katılımcı demokrasi, yani halkın da karar süreçlerine katılımı önem kazanmıştır. Bununla birlikte yönetim kavramı yerine, yönetişim kavramı yani yöneten ile yönetilenlerin yönetim sürecini birlikte gerçekleştirmeleri kabul görmektedir. Katılımcı demokrasinin en önemli aktörleri olan STK'lar vatandaş ile devlet arasında bir köprü bir sarkaç görevi görmektedir. Aynı zamanda STK'lar, halkın görüş ve taleplerinin karar vericilere aktarılmasında ve devletin uygulayacağı politikaların halka iletilmesinde aracı olurlar. Halkın temsilcisi ünvanı ile demokrasinin yönetim anlayışına yerleşmesinde, uygulanmasında ve korunmasında önemli bir görev üstlenmektedirler. Bu da demokrasinin var olması için STK'ların varlığına ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. Yerel yönetimler, demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru olmaları ve kamusal hizmetlerin halka götürülmesinde en yakın birimler olması nedeniyle halkın yönetim süreçlerine katılımının ilk basamağını oluşturmaktadır. Bu durum yerel yönetimlerin yerel ihtiyaçların karşılanmasındaki önemini daha da artırmaktadır. Sivil toplum örgütlerinin ve kentin diğer paydaşlarının katılımıyla oluşan Kent konseyleri yerel yönetimlerin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Kent konseyleri, yerel yöneticilerin çalışmalarını izleyerek, raporlar hazırlayarak ve bu raporları kamuoyu ile paylaşarak, kamuoyunun bilgilenmesini ve konunun tartışılmasını sağlayarak sürece katkıda bulunurlar. Bu çalışmada, Çorum'da faaliyet gösteren STK'ların, yerel yönetimlerin karar alma süreçlerinde ne derecede etkin olabildikleri, diğer bir ifadeyle yerel demokrasi sürecine ne ölçüde katılabildikleri ortaya konulmuştur. Bu amaçla yüz yüze anket tekniği uygulanmış, verilen cevaplar analiz edilmiş, elde edilen sonuçlar yorumlanarak durum tespiti yapılmış ve yapılması gerekenler konusunda öneride bulunulmuştur. Bundan sonraki süreçte ise karar alma süreçlerinde etkinliğin artırılabilmesi için STK'ların ve yerel yönetimlerin neler yapması gerektiği üzerinde durulmuştur. Çalışma genel olarak ele alındığında, anket verilerinden elde edilen sonuçlara göre yerel demokrasinin tahsis edilmesi, STK'ların yerel yönetimlerin karar alma süreçlerinde daha aktif görev almaları ile mümkün görülmektedir. Yerel yönetimlerin alacakları her kararda STK'ların görüşlerine önem vermesi, onların önerilerini dikkate alması, STK'ların da insan kaynakları ve maddi açısından güçlü olması yerel demokrasinin gelişmesine büyük ölçüde katkı sağlayabilecektir. Yerel yönetimlerin karar organlarında STK'lara kontenjan ayrılması ve STK'ların üye sayılarını artırması katılımcı demokrasi açısından elzem bir durum olarak görülmektedir. Ayrıca STK'ların siyasal etkilerden ve merkezi yönetimin baskısından uzak kalabildikleri ölçüde verimliliklerinin artacağı görüşü hâkim olmuştur. Çorum Kent Konseyi'nin bilinirliğinin ve faaliyetlerinin artırılması ile STK'ların aktif katılımı sağlanarak, STK'ların karşılaştıkları sorunların çözümünde yerel yöneticilere ulaşmasının daha kolay olacağı anlaşılmıştır. Bu değerlendirmeler ışığında, halk katılımının sağlanması, yerel demokrasinin gelişmesi ve yerel sorunların çözülmesinin, Çorum Kent Konseyi ve STK'ların iş birliği içerisinde faaliyet yürütmeleri neticesinde gerçekleşebileceğini ifade etmek mümkündür.
Psikolojik Danışma ve Rehberlik hizmetlerinin uygulanmasında karşılaşılan güçlüklere ilişkin rehber öğretmen algıları
Psikolojik danışma ve rehberlik (PDR), bireyin kendisini, güçlü ve üstün yönleri ile zayıf ve yetersiz taraflarıyla fark ederek anlaması, potansiyelini ortaya çıkarabilmesi, etkin karar alma ve problem çözebilme becerileri geliştirebilmesi ve nihayetinde kendini gerçekleştirebilmesi amacıyla bireye sunulan psikolojik destek sürecidir. Okullardaki ruh sağlığı hizmetleri içerisinde yer alan PDR Servisleri, çocuk ve gençlerin gelişimsel ve psikolojik ihtiyaçlarının karşılanması açısından büyük önem arz etmektedir. Psikolojik danışmanlar tarafından yürütülen bu çalışmalarda karşılaşılan sorunların ve uygulamaların etkililiğinin de uygulayıcılarca değerlendirilmesi, bu hizmetlerin geliştirilmesi açısından önem ifade etmektedir. Bu çalışmanın amacı, Çorum ilinde ortaöğretimde görev yapan psikolojik danışman ve rehberlik öğretmenlerinin, PDR hizmetlerinin uygulanmasında karşılaştıkları güçlükleri inceleyerek, söz konusu hizmetlerle ilgili sorun alanlarının tespit edilmesidir. Böylelikle Türk eğitim sisteminde ve toplumsal yapısında önemli bir yer tutan PDR hizmetlerinin, ortaöğretim düzeyi uygulamalarında görülen zorluklar incelenmiştir. Araştırma verileri nitel araştırma yöntemlerinden görüşme tekniği kullanılarak, psikolojik danışman ve rehber öğretmenlerle yapılan yüz yüze görüşme sonucu elde edilmiştir. Araştırmanın çalışma grubu, amaçlı örnekleme yolu ile belirlenen, araştırmanın sorunsalı kapsamındaki kritere uygun katılımcılardan oluşmaktadır. Çorum ilinde ortaöğretim kurumlarında görev yapan okul psikolojik danışmanları ve rehberlik öğretmenleri arasından ifade edilen yöntem ile belirlenen 12 kadın ve 8 erkek psikolojik danışman ve rehberlik öğretmeni araştırmanın örneklemini oluşturmaktadır. Görüşme formunda, okul rehberlik hizmetleri kapsamında yürütülen faaliyetler, bu faaliyetlerin uygulanması esnasında karşılaşılan sorunlar, gerçekleştirilmek istenilen ancak gerçekleştirilemeyen uygulamalar, iş birliği yapılan kurumlar, rehberlik hizmetlerinin uygulanmasında güçleştirici ve yardımcı faktörler, öneriler ve mesleki gelişime dair 9 açık uçlu soru bulunmaktadır. Veriler nitel araştırma veri analiz tekniklerinden içerik analizi tekniği ile analiz edilmiştir. Bu analiz tekniği ile farklı temalar ve bu temaların altında alt temalar ve kodlar oluşturularak veriler istatistiksel hale getirilmiştir. Okullarda 50 yılı aşkın bir süredir uygulamada olan PDR hizmetlerinin aradan geçen zaman içerisinde oldukça olumlu bir yol aldığını ancak bazı sorunların bugün dahi devam ettiği araştırma sonucunda ulaşılan bir bulgu olarak ortaya çıkmaktadır. Anahtar Kelimeler: Psikolojik Danışmanlık, Psikolojik Danışman, Rehberlik Öğretmeni, Okul Ruh Sağlığı Hizmetleri
Arap milliyetçiliğinin düşünsel temelleri
Bu çalışmada Arap Milliyetçiliği düşüncesinin hangi koşullarda nasıl şekillendiği ve temelinde neleri barındırdığı incelenecektir. Arap milliyetçiliği üç döneme ayrılarak değerlendirmek mümkündür. İlk dönem I. Dünya Savaşının sonuna kadar olan kısmı kapsamaktadır. Çalışmanın kapsamı ilk dönemdir. Arap dünyasında millet inşa süreci bazı tarihi olaylar ve sorunların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Hayali bir cemaat ve modern dönemin ürünü olan Arap milletinin kökenleri dini ve kültürel bağlara da dayandırılmaktadır. Kültürel milliyetçilik türüyle benzerlik göstermektedir. Arap milliyetçiliğinin Müslüman ve Hristiyan tebaa içerisinde ortaya çıkışının dayanakları ve yeni bir devlet isteği farklıdır. Dönemin Müslüman düşünürleri Osmanlı'nın son dönemde girdiği sürece bir çözüm aramaya girmiştir. Müslümanlar arasında hilafet makamının Araplara geçmesi ve âdem-i merkeziyet düşüncesi 19.yüzyılın sonlarına doğru ağırlık kazanırken, Hıristiyan Araplar arasında müstakil devlet ve millet olma eğilimi veya Avrupalı devletlerden hami tayin etme gibi düşünceler gelişmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, asırlar boyunca başta Anadolu toprakları olmak üzere, bugün Ortadoğu, Balkanlar ve Afrika olarak tanımlanan alanlarda hâkim bir güç olmuştur. Geniş alanda hakimiyet sağlaması, Osmanlı toplumunun çeşitli etnik, dini gruplardan oluşmasını sağlamıştır. "Millet Sistemi" şeklinde bilinen bu toplumsal yapıda Osmanlı üst kimliğinin yanında etnik kimlikten ziyade dini cemaatlerinin kimliği önemlidir. 1798-1801 yılları arasında Fransa'nın Mısır'ı işgal etmesiyle Arap vilayetlerinde milliyetçilik ideolojisi yayılmaya başlamıştır. Mehmet Ali Paşa'nın reformları, Arap vilayetlerin Batılı devletlerle ticari ilişkilerinin gelişimi ve misyonerlik faaliyetleri, Arap kültürel uyanışının başlangıcıdır.19.yüzyılda giderek gücünü kaybeden Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan modernleşme süreci millet sisteminin çözülmesine zemin hazırlamıştır. Bu dönemde yaşanan ağır toprak kayıpları ve Balkanlar'da başlayan milliyetçi hareketler, zamanla Arap vilayetlerinde de kendini göstermiştir. 19.yüzyılın sonuna gelindiğinde elde kalan topraklarda yoğun olarak Türkler ve Araplar bulunmaktaydı. Dönemin Osmanlı yönetiminin elde kalan sınırlı toprak parçasını muhafaza etmek adına aldığı kararlar, merkezileştirme politikaları, Arap vilayetlerinde daha önceden de var olan huzursuzlukların artmasına sebep olmuştur. Son olarak I. Dünya Savaşının başlaması ikili ilişkileri çıkmaza sürüklemiştir. Bu bağlamda kültürel bir milliyetçilik türü olarak ortaya çıkan Arap milliyetçiliğinin ortaya çıkışı ve pan-Arapçılık düşüncesinin gelişimi incelenecektir.
Göçmenlere yönelik eğitim politikalarının entegrasyona etkisi: Türkiye ve Almanya örnekleri
Bu araştırma, çeşitli nedenlerle Türkiye'ye göç eden Suriyeliler ve Almanya'ya göç eden Türkiyelilerin göç ettikleri ülkelerde gördükleri eğitimin entegrasyon sürecine etkisini belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Göç, isteğe bağlı ya da zorunlu hangi sebeple gerçekleşmiş olursa olsun sonrasında yaşanan süreçler ciddi benzerlik göstermektedir. Zira göç sonrasında ev sahibi ve göç eden toplumlar bir şekilde etkileşime girerek yeniden bir toplumsal uyum dengesi sağlamak durumunda kalmaktadır. Uyum dengesinin yeniden sağlanması sürecine eğitimin etkisinin anlaşılmaya çalışıldığı bu çalışmada, Türkiye ve Almanya'dan toplam 30 katılımcıyla yarı yapılandırılmış mülakat yöntemiyle görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Salgın şartlarından dolayı görüşmelerin çoğu Whatsapp programı aracılığıyla görüntülü olarak uzaktan yapılmıştır. Görüşmeler sonucunda oluşturulan yazılı metinlerden temalar oluşturulmuş ve veriler analiz edilmiştir. Veri analizi sonucunda göçmenlerin yaşamlarında karşılaştıkları en temel sorunlardan birinin dil sorunu olduğu ve bu sorunun ancak nitelikli bir eğitim süreciyle aşılabileceği tespit edilmiştir. Bununla birlikte refah düzeyi yüksek bir ülke olan Almanya'daki Türkiye kökenli göçmenlerin göç ettikleri ülkeden memnuniyetlerinin oldukça yüksek düzeyde olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu durum Almanya'nın uzun yıllardan beri göç ülkesi olmasından dolayı göçmenlere dönük eğitim, sağlık ve sosyal hizmet imkanlarını geliştirme konusunda ciddi mesafe aldığını göstermektedir. Öte yandan Türkiye'deki Suriye kökenli göçmenlerin göç ettikleri ülkeden genel olarak memnun olmadıkları sonucuna ulaşılmıştır. Bu durum Türkiye'nin göçmenlere yönelik politikalarını yeni yeni oluşturmaya çalışan bir ülke olduğunu ve bu konuda henüz yolun başında olduğunu göstermektedir.
Hukuki, siyasi ve demokratik boyutlarıyla Türkiye'de elektronik seçimin uygulanabilirliği
Seçimler, demokrasinin en önemli unsurları arasındadır. Bu nedenle seçimlerin uygulama süreci oldukça dikkat gerektiren bir meseledir. Bu çalışmada demokrasi konusu temel alınarak, seçim konusunda gerekli tüm detaylara yer verilmeye çalışılmış olup demokratik seçimlerin tanımı, kapsamı ve işleyişi ile seçim sistemleri enine boyuna aktarılmıştır. Daha sonra e-seçim'e giden süreçte teknolojinin topluma aktarılmasında önemli rol oynayan kavramlar incelenmiştir. Sonrasında e-seçim açısından önemli bir rol model olan e-devlet projesi uygulama ve işlevselliği açısından aktarılmıştır. Diğer bölümde e-seçim tanımı yapılarak, kısa tarihçesinden bahsedilmiştir. E-seçim sürecinin uygulamaya geçilmesi açısından önemli görülen boyutlardan bahsedildikten sonra e-seçim konusunda deneyim göstermiş ülkeler ele alınmıştır. Sonraki bölümde e-seçim sürecinin güvenilirlik bağlamında incelemesi yapılmıştır. Türkiye'de mevcut olarak kullanılan "Seçsis" uygulaması aktarıldıktan sonra iki farklı model incelenmiştir. İlk model incelemesinde Havelsan tarafından geliştirilen, fakat uygulamaya alınmayan e-sandık projesi ele alınmıştır. Bu proje belirli bir yerde yapılan e-seçim modeli türüne uygun olarak yerli ve milli yazılımla hazırlanmıştır. Proje ciddi uğraşlar sonucu yapıldığı ve uygulanması sonucunda seçimlerde hızlı sonuçların alınması, mükerrer oyların engellenmesi, güvenlik sağlanması, ekonomik tasarruf sağlanması vb. birçok faydayı da beraberinde getirmesi olası görülmektedir. Diğer model incelemesinde blockchain teknolojisi tabanlı e-seçim sistemi ise internet üzerinden yapılan oylama modeline uygun olarak alternatif bir uygulamadır. Bu teknoloji tamamen güvenlik odaklı ve merkeziyetsiz yapısı ile toplumun güven sorununu çözebilecek kabiliyettedir. Tüm bu bahsedilen konular ekseninde çalışmanın temel amacı Türkiye Cumhuriyeti özelinde e-seçimin uygulanması ile ortaya çıkacak problemlere hem çözüm önerileri sunmak hemde bir yol çizmek maksatlıdır. Şayet Türkiye'de e-seçim uygulanırsa teknolojinin iyi sentezlenmesi ve topluma aşılanması önemli görülmektedir. E-seçim ve teknoloji ayrılmaz bir parçadır.