
345
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Uzun süreli kullanılan ilaçların antimikrobiyal etkisinin ve antimikrobiyal ajanlar ile etkileşiminin araştırılması
Kronik hastalıklar; yavaş ilerleyen, 3 ay ve daha uzun süren, birden fazla risk faktöründen kaynaklanan, kişinin yaşam kalitesini etkileyen, sürekli tıbbi destek almasını gerektiren ve günlük yaşamı kısıtlayan durum olarak tanımlanmaktadır. Kronik hastalığı olan kişiler, düzenli ve uzun süreli ilaç kullanmak durumundadır. Bu ilaçlarla birlikte zaman zaman antimikrobiyal ajanlar da kullanılmaktadır. Uzun süreli kullanılan ilaçların potansiyel antimikrobiyal etkinliğinin ve diğer antimikrobiyal ajanlarla olan etkileşimlerinin mikroorganizmaların antimikrobiyal duyarlılıklarını etkileyebileceği düşünülmektedir. Bu nedenle uzun süreli ilaç kullanan kişilerde ilaç seçimlerinin, dozlarının ve kombine kullanımlarının ayarlanmasında antimikrobiyal ajanlara duyarlılıklarının da göz önüne alınarak değerlendirilmesi hedeflenmelidir. Çalışmamızda, kronik hastalıklarda uzun süreli ve sıklıkla kullanılan bazı ilaçların antimikrobiyal etkilerinin ve diğer antimikrobiyal ajanlarla etkileşimlerinin araştırılması amaçlandı. Bu ilaçlar; hiperlipidemi tedavisinde kullanılan statin grubu ilaçlardan atorvastatin ve rosuvastatin, hipertansiyon tedavisinde kullanılan beta bloker ilaç grubundan metoprolol ve propranolol, mide koruyucu ilaç grubundan lansoprazol ve esomeprazol olarak belirlendi. Çalışmamızda, Trakya Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'ndan temin edilen standart mikroorganizmalar ve anabilim dalı kültür koleksiyonunda yer alan dirençli izolatlar kullanıldı. İlaçların antimikrobiyal etkisi mikrodilüsyon yöntemi ile saptandı. İlaçların antibiyotiklerle ve birbirleriyle kombine kullanımı ile oluşan antimikrobiyal etki ise dama tahtası yöntemi ile belirlendi. Çalışmamızda, ilaçların antibiyotiklerle birlikte kullanıldığında, bu antibiyotiklerin izolatlara etki eden MİK değerlerini düşürdüğü ve ayrıca dama tahtası yöntemi sonuçlarına göre dirençli E. coli izolatın 3'ünde sinerjik etki gösterdiği tespit edildi. Sonuç olarak çalışmamızda, kronik hastalıkları nedeniyle uzun süreli ilaç kullanan kişilere uygulanacak olan antimikrobiyal tedavilerde kullanılan ilaçların antimikrobiyal ilaçlar ile sinerjik ya da antagonist etkisinin ve bu etkilerin tedavide kullanılan antimikrobiyal ajanların inhibitör konsantrasyonlarına etkisinin de değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varıldı. Ayrıca, kronik hastalıklarda kullanılan bazı ilaçların dirençli bakteriyel enfekiyonların tedavisinde de potansiyel bir rol oynayabileceği ve bu ilaçların tek başlarına ve antimikrobiyal ajanlarla birlikte duyarlılıklarının araştırılarak tedavide yeni yaklaşımlar geliştirilebileceği düşünülmektedir.
Nazofarenks kanserli hastaların radyoterapisinde kohlea dozunun dozimetrik değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Nazofarenks kanserinin standart tedavi yöntemi RT'dir ve RT ışınlamalarının yan etkilerinden birisi de kohleaya verilen yüksek dozlar sonucu oluşan işitme bozukluğu faktörüdür. Bu çalışmanın amacı, nazofarenks kanseri hastalarda planlanan tedavi hacmindeki doz kapsamından ödün vermeden mümkün olan maksimum kohlea koruyucusunu sağlayarak bu doğrultuda potansiyel bir işitme koruması sağlamaktır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda farklı RT teknikleri ile hedef hacimde (PTV) aynı tedavi dozu uygulanırken, kohleada ve risk altındaki diğer organlarda (RAO) oluşan dozlar karşılaştırıldı. Bu amaçla 3 farklı teknik (VMAT, 3BKRT, IMRT) kullanılarak tedavi planları oluşturuldu. RAO'ların (sol-sağ kohlea, beyin sapı, medulla spinalis, sol-sağ parotisler, sol-sağ lensler) minimum doz alması için tüm planlar optimize edildi. PTV'ler için kohlea dozları, her plan için doz-volüm histogramından (DVH) faydalanarak karşılaştırıldı. Bulgular: VMAT tekniğinin 3BKRT ve IMRT'ye göre anlamlı üstün bulunmuştur. VMAT kohleanın aldığı dozu 3BKRT ve IMRT'ye göre önemli ölçüde azaltmıştır. Diğer RAO'lar için en düşük dozları incelediğimizde; beyin sapı için VMAT, medulla spinalis için VMAT, sol-sağ parotisler için VMAT, sol-sağ lensler için VMAT tekniğinin daha iyi bir doz koruması sağladığı bulunmuştur. Sonuç: Nazofarenks kanseri hastalarda VMAT tekniği, IMRT ve 3BKRT ile karşılaştırıldığında hedef hacim ışınlamasında daha iyi bir koruma sağlamakla birlikte, kohlea koruması açısından daha avantajlı görünmektedir.
Genç erkek basketbolcularda alt ekstremite kompresyon tayt kullanımının koşuya dayalı anaerobik sprint test performansına etkisi
Giriş ve Amaç: Çalışmanın amacı, genç erkek basketbolcularda alt ekstremite kompresyon tayt kullanımının koşuya dayalı anaerobik sprint test performansına olan etkisinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 20 erkek basketbol oyuncusu alındı (yaş: 16.5±0.5 yıl, boy: 176.8±5.71 cm, vücut ağırlığı: 68.5±8.98 kg, basketbol deneyimi: 2.35 ±0.49 yıl). Oyuncular, 1 hafta arayla normal şort ya da kompresyon taytı giyerek, 10 saniye aralıkla 6 x 35 m sprintten oluşan Koşuya Dayalı Anaerobik Sprint Testine (KAST) katıldılar. Her bir test öncesinde, beslenme alışkanlıklarında değişimden kaynaklanabilecek performans farklılıklarının ekarte edilebilmesi için 24 saat besin kaydı ile toplam kalori ve alınan kalorinin ne kadarının karbonhidrattan alındığı hesaplandı. Ayrıca, her bir test öncesinde sporcuların yorgunluk düzeylerindeki farklılıklardan kaynaklanabilecek performans farklılıklarının ekarte edilebilmesi için Hooper Ölçeği kullanıldı. KAST, Newtest Powertimer marka fotosel ile (300-Serisi, Oy, Finlandiya) yapıldı. Her bir KAST sonrası; maksimum (zirve) güç (Pmax), minimum güç (Pmin), ortalama güç (AP) ve yorgunluk indeksi (FI) değerleri fotoselin yazılımı ile otomatik olarak belirlendi. Ayrıca her bir KAST sonrası algılanan zorluk derecesi Borg Skalası (20'lik sistem) ile belirlendi. Bulgular: Bağımlı gruplar T testi sonuçları, 2 farklı test oturumundan elde edilen aritmetik ortalamaların hiçbiri arasında istatistiksel düzeyde anlamlı farklılık olmadığını gösterdi (p>0.05). Sonuç: Çalışmadan elde edilen sonuçlar dahilinde alt ekstremite kompresyon tayt kullanımının, genç basketbolcuların KAST performansını değiştirici bir etkiye sahip olmadığı söylenebilir. Çalışma dizaynının, daha deneyimli basketbolcularla, kompresyon taytına adaptasyon sağlayacak birkaç familirazisyon seansından sonra uygulanması farklı sonuçların alınmasına neden olabilir.
Diyaliz hastalarına yönelik tele-destek uygulamalarının hasta memnuniyeti üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Araştırmanın amacı Trakya Üniversitesi Hastanesi Nefroloji Kliniğinde diyaliz ünitesinde takipli Hemodiyaliz (HD) ve Periton diyalizi (PD) hastalarında tele-destek uygulamalarının etkinliği ve hasta memnuniyeti üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntemler: Araştırmada, 28 HD ve 28 PD olmak üzere 56 diyaliz hastasına, tedavi sürecine başlamalarıyla birlikte diyaliz hemşireleri tarafından verilen eğitimden ayrı olarak, günlük hayatta hastalıkları hakkında farkındalık düzeylerini arttırabilecek hatırlatmalar ile altı hafta süresince tele-destek sağlanmıştır. Altıncı hafta sonunda yarı yapılandırılmış sorular ile derinlemesine görüşme yapılarak uygulamanın hasta tatminine etkisi incelenmiş, toplanan veriler ışığında temalar ve kelime bulutları oluşturulmuştur. QDA Miner programı aracılığı ile verilerin frekans analizi yapılmıştır. Araştırmanın nicel verileri, taraflar arasında farklılıkların bulunup bulunmadığı ve bu farkın anlamlı olup olmadığı açısından, SPSS 20.0 programı kullanılarak, İstatistiki Anlamlılık T testi ile ölçülmüştür. Elde edilen veriler, istatistiksel analiz yöntemleriyle değerlendirilmiştir. Bulgular: HD ve PD tedavisi gören ve tele-destek hizmeti alan hastaların tema ve alt kod incelemesi kelime sayılarında; hastalar, problemlerini söylemek için hastaneye gitmeden tele-destek hizmeti ile sorunlarının çözülebileceğinin günlük hayata katkı sağlayacağını belirtmişlerdir. Hastalar, uygulamanın geliştirilmesi gereken yönlerinde diyetisyen hizmeti olması gerektiği, ancak uygulamadan bilgi sahibi olmayan hastaların olduğu, tele-destek uygulamalarının içeriği sorulduğunda diyetisyen ve psikolog hizmetine ihtiyaç duyduklarını belirtmişlerdir. Diyaliz tedavisi gören tüm hastalar problemlerini danışmak için hizmete ihtiyaç duymaktadırlar. Sonuç: Yapılan çalışmada; kronik böbrek yetmezliği tedavisi gören hastalar, hastaneye gitmeden sorunlarının çözülmesi konusunda tele-destek uygulamalarını faydalı bulmuşlardır. Hastaların tele-destek içeriğinde psikolog ve diyetisyen desteği almak istedikleri sonucuna ulaşılmıştır. Diyaliz sürecindeki hastalar, problemlerini danışma konusunda uygulamayı faydalı bulmuşlardır. Gelişen teknolojik değişim ile birlikte tele-diyaliz uygulamaları geliştirilmeli, uygulama kapsamında hastaların tedavi modalitesine uygun gereksinimleri karşılanmalıdır.
Türkiye'ye endemik olan Allium Sivasicum Özhatay & Kollmann (Alliaceae) türünün morfolojik, anatomik ve palinolojik özelliklerinin i̇ncelenmesi
ÖZET "Türkiye'ye Endemik Olan Allium sivasicum Özhatay & Kollmann (Alliaceae) Türünün Morfolojik, Anatomik ve Palinolojik Özelliklerinin İncelenmesi", Trakya Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Temel Eczacılık Bilimleri Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Edirne, 2024. Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı ülkemize endemik olan Allium sivasicum türünün detaylı olarak makromorfolojik ve mikromorfolojik özelliklerini ortaya çıkarmak ve böylece morfolojik tanımlamasını genişletmek, daha önce çalışılmayan anatomik özelliklerini incelemek ve polen özelliklerini belirlemektir. Bu çalışmadan elde edilen sonuçların Allium cinsinin taksonomisine ve bu cinsin üyeleriyle gelecekte yapılacak araştırmalara da katkı sunacağı kanısındayız. Gereç ve Yöntemler: a) Çalışma Gruplarının Seçimi ve Oluşturulması: Lokalitesi bilinen A. sivasicum farklı lokalitelerden alınan örnekler ile hem Herbaryum örneği olarak saklandı hem de incelenmek üzere %70'lik etil alkol içinde bekletildi. Bu örnekler üzerinden morfolojik, anatomik ve palinolojik çalışmalar gerçekleştirildi. b) Gözlem ve Analiz Metotları: Morfolojik inceleme için arazi çalışmalarında toplanan örnekler kurutularak herbaryum materyali haline getirildi. Anatomik çalışmalar için ise %70'lik etil alkol içerisine alınan örneklerin kök, gövde ve yapraklarından enine kesitler alındı. Safranin–Alcian Blue ile boyama sonrası uygun olan kesitlerle gliserin-jelatin kullanılarak daimi preparat hazırlandı. Hazırlanan preparatlardaki kesitler ışık mikroskobu ile incelendi. Palinolojik inceleme için ise Wodehouse yöntemi kullanılarak polen preparatları hazırlandı ve polenlerin ölçümü en az 40 polen üzerinden yapıldı. Mikromorfolojik inceleme için ise tohum yüzey mikromorfolojisi incelendi ve belirlenen büyütmelerde mikrograflar çekildi. Bulgular: Bu çalışma ile anatomi ve polen çalışmaları ile tohum mikromorfolojisi ilk kez çalışıldı. Özhatay & Kollmann tarafından tanımlanan ve ülkemize endemik olan A. sivasicum türünün bu çalışma ile daha önce hiç çalışılmamış kısımları ilk kez incelendi. Morfolojik tanımlama kısımları genişletildi. Daha önce hiç çalışılmayan anatomik özellikleri incelendi ve polen özelliklerini belirlendi. Sonuç: Morfolojik çalışmalarımız ile Türkiye Florası'nda yer alan morfolojik betimler genişletildi. Anatomik çalışmalarda ise türün kök, skapus, yaprak, tepal, filament, ovaryum anatomileri ilk kez çalışılmıştır. Anatomi çalışması sonucunda, türün anatomik özelliklerinin familyanın genel anatomik özelliklerine benzer olduğu ancak cinsin diğer üyeleriyle karşılaştırıldığında kök, skapus, yaprak, tepal, filament, ovaryum anatomisi bakımından genellikle farklılıklara sahip olduğu görülmüştür. Amaryllidaceae familyası çok geniş bir grup olduğundan polen genel özellikleri bakımından A. sivasicum ile benzer polen özelliklerine sahip seksiyonlara rastlanmıştır. Mikromorfolojik çalışmalar sonucunda ortaya çıkardığımız tohum yüzey özelliklerinin de bu türün ayrımında kullanılabilecek önemli karakterlerden biri olabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Allium sivasicum, polen, anatomi, morfoloji
Rem uyku kısıtlamasına bağlı ağrı modelinde eksojen ve endojen melatoninin rolü
Giriş ve Amaç: Uyku kaybı ile ağrı arasındaki ilişki uzun zamandır bilinmekle birlikte altında yatan mekanizma henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Çalışmamızda amacımız uyku kısıtlaması ile indüklenen hiperaljezi üzerine eksojen ve endojen melatoninin etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızın ilk bölümünde 28 adet erkek Sprague Dawley sıçan bazal ağrı ölçümleri (tail flick ve hot plate) yapıldıktan sonra dört gruba (n=7) ayrıldı. Bunlardan 3 grup 15 gün süreyle günde 8 saat REM uyku kısıtlamasına tabi tutulurken kontrol grubu normal uyku düzenini sürdürmeye devam etti. REM uyku kısıtlaması uygulanan gruplardan biri her gün 17.00'de melatonin 5 mg/kg i.p. aldı. Diğer gruba ise aynı saatte melatonin çözücüsü %5 dimetil sülfoksit (DMSO) i.p. uygulandı. REM uyku kısıtlaması alan üçüncü grup da tedavisiz bırakıldı. Deney süresince gün aşırı ağrı ölçümleri tekrarlandı. Süre sonunda hayvanlar sakrifiye edildi ve omurilik lumbar bölge arka boynuz kısmından doku örneği alınarak LC-MS/MS ile noradrenalin ve serotonin ölçümleri yapıldı. Çalışmanın ikinci bölümünde 18 adet sıçanda pineal bez cerrahi olarak çıkarıldı. Serum melatonin düzeyleri pinealektomi ameliyatından önce ve post-operatif 7. günde ölçüldü. Ağrı ölçümleri pinealektomi öncesi ve post-operatif 14. günde tekrarlandı. Burada randomize olarak 2 alt grup oluşturuldu ve bir gruba melatonin 5 mg/kg i.p. diğerine %5 DMSO i.p. tek doz verildi ve 1 saat sonra ağrı ölçümleri tekrarlandı. Bulgular: İlk bölümde, tail-flick testinde ilaç verilmeyen ve DMSO verilen uyku kısıtlaması gruplarında ağrı eşiği düşerken (sırasıyla 6,3±0,3sn ve 6,0±0,9sn, p<0,01), melatonin verilen grupta ve normal uyku uyuyan kontrol grubunda (sırasıyla 11,7±0,5sn ve 11,5±0,9sn) bu düşüş gözlenmedi. Omurilik arka boynuz noradrenalin ve serotonin değerlerinde gruplar arasında anlamlı fark görülmedi. Pinealektomi işlemi sonrası ağrı eşiği anlamlı düzeyde düştü. Eksojen tek doz melatonin alan grupta ağrı eşiği yükselirken DMSO alan grupta değişiklik olmadı. Sonuç: Bu bulgular uyku kaybına bağlı olarak ağrı eşiğinin azalmasında endojen melatonin salgısının yetersizliğinin rol oynayabileceğini ve eksojen melatoninle bu eksikliğin giderilebileceğini göstermektedir. Pinealektominin ağrı eşiğini düşürmesi endojen melatoninin ağrı kontrolünde bir çeşit analjezik sistem gibi çalıştığını düşündürdü.
Aile hekimlerinin uygulamadaki tarama ve takip programları hakkındaki öz değerlendirmesi ve görüşleri: Çanakkale örneği
Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı, Çanakkale'de çalışan aile hekimlerinin, Sağlık Bakanlığı'nca belirlenen koruyucu sağlık hizmetlerini uygulama düzeylerinin belirlenmesi; aile hekimlerinin bu hizmetler hakkındaki görüşlerinin ve yaşadıkları sorunların değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntemler: Araştırmamızda iki aşamalı karma yöntem kullanılmıştır. Çalışmanın ilk aşaması kantitatif, 2. aşaması kalitatif olarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın 1. aşamasının evrenini Çanakkale'de çalışan 170 aile hekimi oluşturmaktadır. Örneklem seçilmeden, evrenin tamamına ulaşılması amaçlanmıştır; araştırma verileri soru formu yoluyla toplanmıştır. 2. aşama için 5 katılımcı ile görüşme yapılmıştır; yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak derinlemesine görüşme yapılmıştır. Katılımcıların HYP (Hastalık Yönetim Platformu) ve PSM'de (Periyodik Sağlık Muayeneleri ve Tarama Testleri Rehberi) belirtilen işlemleri uygulama düzeyi 0-100 arası bir değer alacak şekilde puanlanmıştır. Bulgular: Araştırmamızın 1. aşamasına 142 (katılım orantısı %83,5) aile hekimi katılmıştır. Katılımcıların %58,5'i erkek, %80,3'ü pratisyen aile hekimidir; yaş ortalaması 45,2'dir. Katılımcıların, HYP ve PSM'nin uygulanabilir olduğunu düşünme orantısı sırasıyla %15,5 ve %42,3'tür. PSM uygulama puanı 62,8, HYP uygulama puanı 26,5 olup, aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır. Günlük ortalama muayene sayısı ile HYP uygulama puanı arasında pozitif yönlü, zayıf şiddette korelasyon tespit edilmiştir; diğer sosyodemografik özellikler ve çalışma özellikleri ile HYP ve PSM uygulama puanı arasında ilişki tespit edilememiştir. Çalışmamızın 2. aşamasında yapılan görüşmelerde; koruyucu sağlık hizmetleri ile ilgili görüşler, koruyu sağlık hizmetlerinde yaşanan sorunlar ve koruyucu sağlık hizmetlerinde yaşanan sorunlarla ilgili çözüm önerileri olmak üzere 3 tema belirlenmiştir. Sonuç: Katılımcılarımız, birinci basamakta önerilen koruyucu sağlık hizmetlerinin uygulanabilirliğinin düşük olduğunu düşünmekte ve düşük düzeyde uygulamaktadır. Koruyucu sağlık hizmetlerinin, birinci basamağın en önemli görevi olduğu düşünülmektedir. Bu hizmetlerde yaşanan sorunlar arasında aile hekimlerinin iş yükünün fazla olması, bireylerin sağlıkları ile ilgili sorumluluğunun düşük olması ve aile hekimliği birimlerine bağlı nüfusun fazla olması yer almaktadır.
Fruktozdan zengin beslenen sıçanlarda Sestrin-AMPK-mTORC1 yolağının kardiyak yeniden şekillenmedeki rolü
Giriş ve Amaç: Stresle uyarılabilen hücre içi proteinler olan sestrinler ile birlikte, AMPK aktivasyonu ve mTORC1 inhibisyonunun kardiyak hipertrofinin azaltılmasında rol oynadığı bildirilmiştir. Ancak fruktozdan zengin beslenmeye (FZB) bağlı kardiyak yeniden şekillenmede, sestrin1/2/3 ekspresyonları ile birlikte AMPK-mTORC1 yolağını araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada, FZB'ye bağlı kardiyak yeniden şekillenmede ve ayrıca FZB ile birlikte AMPK aktivatörü metformin uygulanması durumunda, sestrin1/2/3-AMPK-mTORC1 yolağının rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Kontrol (K), Metformin (Met), Fruktoz (F), Fruktoz+Metformin (FMet) olarak gruplandırılan erişkin 32 Sprague-Dawley dişi sıçanın, on hafta boyunca ad libitum beslenmesi sağlanırken; K ve Met gruplarına içme suyu, F ve FMet gruplarına 200gr/L dozunda fruktoz solüsyonu verildi. Son iki haftada Met ve FMet gruplarına intraperitoneal metformin (100mg/kg/gün) enjeksiyonu yapıldı. Sol ventrikülde sestrin1/2/3 gen ifadeleri Real-Time PCR ile analiz edildi. Sestrin1/2/3, AMPK, p-AMPK, mTORC1 substratı olan P70S6K ve p-P70S6K protein düzeyleri ticari ELISA kitleri ile belirlendi. Sol ventrikül dokusu histopatolojik olarak incelendi. İstatistiksel analizde, Kruskal-Wallis, Bonferroni düzeltmeli Dunn testi kullanıldı. Bulgular: F ve FMet gruplarında, Met ve K grubuna göre kardiyomiyosit çapı (tümü p<0,05) ve kardiyak dokuda fibrotik alan yüzdesi (tümü p<0,01) yüksek bulundu. mTORC1 aktivasyonunu gösteren p-P70S6K protein düzeyleri F grubunda, K ve Met gruplarına göre yüksek olup (p<0,05), FMet grubunda değişiklik göstermedi. Sestrin1/2/3, AMPK, p-AMPK ve P70S6K protein düzeylerinin tüm gruplarda benzer olduğu saptandı. Sestrin 1 gen ifadesi FMet grubunda, Met grubuna göre yüksek bulundu (p<0,05). Sonuç: Fruktozdan zengin beslenme sol ventrikülde, sestrin1/2/3 protein-gen ifadesini ve AMPK aktivasyonunu değiştirmeksizin mTORC1 aktivasyonunu artırmakta, miyosit çapı ve miyokardda fibrotik alanı artırıcı yönde değişiklikler oluşturmaktadır. Çalışmamız, mTORC1 aktivasyonundaki artışın sestrinler ve AMPK'dan bağımsız meydana gelmiş olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca FZB ile birlikte metformin uygulamasına bağlı olarak sestrin 1 gen ifadesinin artış göstermesi, sestrin1/2/3-AMPK-mTORC1 yolağında öncelikle sestrin 1 düzeylerinin etkilenebileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: AMPK, fruktoz, kardiyak hipertrofi, metformin, mTORC1, sestrinler
Diyabetle ilgili bilgilendirme eğitiminin sınıf öğretmenlerinin tip 1 diyabete yönelik bilgi ve farkındalık düzeylerine etkisi
Bu araştırma sınıf öğretmenlerine uygulanan "Öğretmenler İçin Diyabet Eğitimi"nin öğretmenlerin Tip 1 diyabete yönelik bilgi ve farkındalık düzeylerine etkisini belirlemek amacı ile yürütüldü. Müdahale-kontrol gruplarında ön-test ve son-test yarı deneysel tasarımda yürütülen araştırma Eylül-Aralık 2023 tarihleri arasında resmi 6 ilkokulda 87 sınıf öğretmeni (müdahale=42, kontrol=45) ile gerçekleştirildi (n=87). Veriler, "Öğretmen Bilgi Formu" ile bu çalışma kapsamında geliştirilen "Öğretmenler İçin Tip 1 Diyabet Bilgi Testi" ve "Öğretmenler İçin Tip 1 Diyabet Farkındalık Ölçeği" ile toplandı. Uluslararası Diyabet Federasyonu'nun Kids and Diabetes in Schools (KiDS) projesi kapsamında geliştirdiği diyabet eğitim materyalleri bu çalışma kapsamında Türkçe'ye çevrilerek eğitim materyali olarak kullanıldı. Verilerin analizi IBM SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) Statistics Version 25 for Windows ve JASP (Version 0.17.2.1) paket programları kullanılarak tanımlayıcı analizler, Shapiro-Wilk testi, Ki-kare testi, Mann-Whitney U testi, Wilcoxon İşaretli Sıralar testi, Student t testi, Spearman'ın Sıralama Korelasyon testi ile yapıldı. p<0,05 istatistiksel anlamlılık sınırı olarak kabul edildi. Müdahale grubunda bulunan sınıf öğretmenlerin, "Öğretmenler İçin Tip 1 Diyabet Bilgi Testi" son-test sıra ortalamalarının kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulundu (p<0,001). Müdahale grubunda bulunan öğretmenlerin "Öğretmenler İçin Tip 1 Diyabet Farkındalık Ölçeği" toplam ve tüm alt boyutlarda son-test sıra ortalamalarının kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,001). "Öğretmenler İçin Diyabet Eğitimi"nin sınıf öğretmenlerinin Tip 1 diyabete yönelik bilgi ve farkındalık düzeylerini arttırmada etkili olduğu sonucuna ulaşıldı. Öğretmenler ile yapılacak çalışmalarda; "Öğretmenler İçin Tip 1 Diyabet Bilgi Testi", "Öğretmenler İçin Tip 1 Diyabet Farkındalık Ölçeği" ve Türkçe'ye kazandırılan diyabet eğitim materyallerinin kullanılması önerilmektedir.
Fazla kilolu ve obez bireylerde su yüklemesinin serum kopeptin ve akuaporin 2 düzeylerine etkisi
Giriş ve Amaç: Su alımının obezite üzerinde faydalı etkileri vardır. Arjinin vazopressin hormonu vücut sıvısı homeostazını düzenler. Arjinin vazopressin ve kopeptin aynı öncü protein pre-provazopressinden türetilir ve kopeptin dolaşımdaki arjinin vazopressin konsantrasyonlarını güvenilir bir şekilde yansıtır. Akuaporin 2, böbreklerden suyun yeniden emilimini düzenleyen bir membran proteinidir. Bu çalışmada aşırı kilolu/obez bireylerde su yüklemesinin serum kopeptin ve akuaporin 2 düzeylerini nasıl etkilediğinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya otuz sağlıklı birey (15 normal kilolu ve 15 fazla kilolu/obez) dahil edildi. 12 saat açlık-susuzluk ardından tüm gönüllülerin antropometrik parametreleri, bazal metabolizma hızları ve kan basınçları ölçüldü, birinci kan örnekleri alındı ve 30 dakika içinde 10 ml/kg su içmelerine izin verildi. 90 dakika sonra kan basıncı ölçümü tekrarlandı ve ikinci kan örneği alındı. Serum örneklerinde biyokimyasal parametreler, kopeptin ve akuaporin 2 düzeyleri belirlendi. Bulgular: Su kısıtlaması sonrası normal kilolu ve fazla kilolu/obez grupların kopeptin düzeyleri karşılaştırıldığında benzer bulundu (5.61 ±3.93 vs. 4.37 ±3.13; p=0.351). Akuaporin 2 düzeylerinde de fazla kilolu/obez grupta normal kilolu gruba göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (8.22 ±6.58 vs. 12.32 ±10.27; p=0.206). Su yüklemesi sonrasında hem kopeptin hem de akuaporin 2 düzeyleri değişiklik göstermedi. Su kısıtlaması ve su yüklemesi dönemleri karşılaştırıldığında insülin, kortizol ve glikoz değerlerinde gruplar arasında farklılıklar tespit edildi. Sonuç: Elde edilen bulgular ile su yüklemesi için kullanılan miktarın (10ml/kg) obezite patogenezinde kopeptin ve akuaporin 2 düzeylerini değiştirmediğine dair kanıt sağlanmıştır. Anahtar kelimeler: Kopeptin, akuaporin-2, arjinin vazopressin, obezite, su yüklemesi