Theses supervised by Prof. Dr. Mehmet Özden
10 theses · Hacettepe University, Fırat University
Akdes Nimet Kurat (1903-1971): Bir tarihçinin portresi
Akdes Nimet Kurat, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu sırasında Rusya'dan göçen bir çok entellektüel Türk'ten biridir. Türk tarihi, Rusya tarihi ve Türk-Rus ilişkileri ve bunların dışında bir çok tarih konusunda çalışması bulunmaktadır. Ekim Devrimi sonrası oluşan baskı ortamından kaçan Kurat, 1924'te Türkiye'ye geldi. Burada İstanbul Üniversitesi'nde tarih öğrenimi gördü ve Fuat Köprülü'nün asistanı oldu. Almanya'da dört yıl doktora yaptıktan sonra Türkiye'ye geri döndü ve doçent unvanını aldı. Hocası Köprülü ile tartıştıktan sonra İsveç'e giderek burada misafir akademisyenlik yaptı. Türkiye'ye geri döndüğünde Ankara Üniversitesi'nde professör olarak kadro aldı. Burada da 1971'deki ölümüne kadar akademik çalışmalarını sürdürdü.
27 Mayıs 1960 müdahalesi ve askeri rejim: İhtilalci subaylar arasında iktidar mücadeleleri, fraksiyonlar ve çatışmalar (27 Mayıs 1960-25 Ekim 1961)
Askeri müdahalelerin genel olarak orduya, spesifik olarak ise subay sınıfına etkisini ele alan araştırmalar büyük oranda ihmal edilmiştir. Tez, 27 Mayıs döneminde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin öznesini oluşturan subay figürünü merkeze koyarak ordunun bozulan yapısal özelliklerini irdelemeye çalışmaktadır. Bu süreçte ordu bünyesinde ortaya çıkan gizli cuntalar gibi "illegal" örgütlenmeler ile Milli Birlik Komitesi gibi "legal" örgütlenmelerde ihtilalciler arasında yaşanan iktidar mücadeleleri üzerinde durur. Tezde, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde uzun, sıkı ve disiplinli bir askeri eğitim sisteminin yarattığı etkili bir itaat mekanizması ile tek tip bir subay tipolojisinin 27 Mayıs'la paralel biçimde bozulduğu iddia edilmektedir. Sonuçta bu yeni subay figürü, on yıl boyunca Türk askeri ve siyasi hayatını derinden etkileyecektir. Çalışma, ordu içi ayrışmalara dair bütünlüklü bir analiz için hizipleşmelerin meydana geliş ve çözülüş süreçlerinden hiziplerdeki siyasi/ideolojik eğilimlere, subayların kışladaki zihinsel ve duygusal dünyalarına yönelik bir analiz hedeflemektedir.
1730-1731 isyanları hakkında bir dönem kaynağı: Relation des Deux Rebellions Arrivees a Constantinople en MDCCXXX. Et XXXI., dans la Deposition d'Achmet III. et l'Elevation au Trône de Mahomet V. (İnceleme ve izahlı tercüme)
Bu çalışma, 1730-1731 isyanları hakkındaki birincil bir kaynağı mercek altına almaktadır. Söz konusu kaynak, Relation des Deux Rebellions Arrivees a Constantinople en MDCCXXX. et XXXI., dans la Dépositon d'Achmet III. et l'Elevation au Trône de Mahomet V. başlığını taşıyan matbu bir eserdir. 1737 yılında Fransızca olarak yayınlanmış; aynı yıl İngilizce ve İtalyancaya, bir yıl sonra da Almanca ve Rusçaya tercüme edilmiştir. Kaynak eser, 1730 İsyanı ve onun rövanşist bir tekrarı mahiyetindeki 1731 yılında meydana gelen ikinci bir ayaklanmayı konu almaktadır. Uzun müddet anonim olarak değerlendirilen kaynağın Humbaracı Ahmed Paşa ismiyle maruf Claude Alexandre de Bonneval tarafından kaleme alındığı birkaç yıl önce iddia edilmiştir. Eser, 1730-1731 isyanlarına dair ikincil literatürde muteber bir kaynak addedilip sıkça istifade edilmekle birlikte müstakil bir çalışmaya konu olmamıştır. Keza, Osmanlı İmparatorluğu'nun 18. yüzyıldaki siyasî tarihine ait mühim bir hadiseyi nakletmesine rağmen Türkçe neşri de yapılmamıştır. Bu çalışma esasen, kaynak eseri spesifik bir incelemeye konu ederek Osmanlı tarihyazımında son yıllarda belirgin bir artışın gözlemlendiği 1730-1731 isyanlarına dair kaynak odaklı ilmî tetkiklere katkı sunmak gayesine matuftur. Ayrıca, kaynağın Fransızca ve İngilizce nüshalarının karşılaştırmalı ve izahlı bir tercümesine yer verilen çalışmada bu önemli eserin Türkçe çevirisinin bulunmayışı noktasındaki eksikliği gidermek de hedeflenmiştir.
Brusellozda mannoz bağlayıcı lektin gen polimorfizmi
İnfeksiyonlara karşı cevapta doğal (innate) ve kazanılmış (adaptive) immün sistemler önemli rol oynamaktadır. Doğal immünite organizmanın infeksiyonlara karşı savunmasında ilk basamağı oluşturur. Doğal immün sistem, periferik kandaki nötrofiller, mononükleer fagositler, epitelyal bariyerler, doğal öldürücü hücreler (NK hücreleri) ve infeksiyon etkeni olan patojenleri tanıyabilen bazı proteinleri içerir. Doğal immün sisteminin üyesi olan kompleman sistemi klasik, alternatif ve lektin yolu olmak üzere üç ana yol üzerinden aktive olmaktadır. Lektin yolunun aktivasyonu ile mikroorganizmaların opsonizasyon ve fagositozu, lizisi ve sonuçta gelişen inflamasyon şeklinde üç önemli biyolojik etki ortaya çıkar. Lektin yolu, mannoz bağlayıcı lektinin (MBL; mannan bağlayıcı lektin veya mannoz bağlayıcı protein) veya fikolinin birçok mikroorganizmanın yüzeyinde bulunan şeker gruplarına bağlanması ile başlar. Akut faz cevabının bir parçası olarak MBL karaciğer tarafından sentezlenip kana salınan kompleman sistemi proteinlerinden birisidir. Mannoz bağlayıcı lektin, antikor aktivasyonundan bağımsız olarak, maya, mantar, bakteri ve virus gibi birçok patojenin yüzeyindeki N-asetil-D-glukozamin, mannoz, N-asetilmannozamin, L-fruktoz ve glukoza özgül olarak bağlanarak mikroorganizmaların makrofajlar tarafından fagositozunu sağladığından bir opsonin olarak görev yapmaktadır. MBL bağlayan bu şekerler çoğunlukla memeli hücrelerinde bulunmamaktadır. MBL, mikroorganizmaların fagositozunu ve komplemanı klasik yoldan aktive ederek bu mikroorganizmaların lizisini sağlamaktadır. Bu çalışmanın amacı; sağlıklı kontrol grubu ve bruselloz tanısı almış komplike ve komplike olmayan hasta grubunda, MBL geni kodon 54 polimorfizmi ile MBL serum düzeyi korelasyonunun değerlendirilmesi, mutasyon ile bruselloz gelişimi ve komplikasyon gelişimi arasındaki ilişkinin araştırılması ve bruselloz tanılı hasta grubunda tedavi öncesi ve sonrası serum MBL düzeyinin karşılaştırılmasıdır. Bu çalışmada, herhangi bir komplikasyon (kardiyovasküler, osteoartiküler, genitoüriner v.b.) gelişmemiş ve tedavi almamış 20 bruselloz olgusu ve çeşitli komplikasyon gelişen 20 bruselloz olgusu olmak üzere toplam 40 kişilik hasta grubu alınmıştır. Kontrol grubu ise 50 kişilik sağlıklı bireylerden oluşturulmuştur. Serum ortalama MBL düzeyi Bruselloz olgularında tedavi öncesi 446.25±171.37 ng/ml iken tedavi sonrası 544.40±195,58 ng/ml, kontrol grubunda ise 688.25±175.41 ng/ml olarak saptandı (p<0.05). Komplikasyonlu olgular ile komplikasyon gelişmeyen olgular arasında tedavi öncesi MBL düzeyleri yönünden anlamlı farklılık saptanmadı. Tüm hasta gruplarında tedavi sonrası MBL düzeylerinin tedavi öncesine göre anlamlı oranda arttığı gözlendi. Tedavi sonrası düzeyler ile kontrol grubu arasında anlamlı farklılık gözlenmedi. 40 olgumuzda MBL geni kodon 54 polimorfizmi sıklıkları karşılaştırıldığında; 30 (% 75) hastada AA genotipi, 7 (% 17,5) hastada AB genotipi ve 3 (% 7,5) hastada BB genotipi bulunmuştur. Kontrol grubunda ise 2 (% 4) hastada BB genotipine rastlanırken, AA genotipi 39 (% 78) kişide ve AB genotipi 9 (% 18) kişide saptandı. Hasta grubunda varyant allel (AB / BB) görülme sıklığı ile kontrol grubu arasında fark istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p = 0.450, OR = 0.98, 95%CI (0.33 – 2.92)). Çalışmamız sonucunda MBL kodon 54 mutasyonu ile bruselloza yatkınlık ya da brusellozda komplikasyon gelişimi arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Serum MBL düzeyleri ile Bruselloz hastalığı arasında anlamlı ilişki saptanmış olup komplikasyon gelişimi ile MBL düzeyleri arasında bir ilişki saptanmamıştır.
Sürekli ayaktan periton diyalizi ilişkili peritonitli hastalarda klinik karakteristikler ve tigesiklin tedavisi ile vankomisin /amikasin tedavilerinin karşılaştırılması
Periton diyalizi son dönem böbrek yetmezlikli hastaların tedavisinde önemli bir alternatiftir. Sağlanan tüm teknik gelişmelere rağmen peritonitler sürekli ayaktan periton diyalizinin (SAPD) en önemli komplikasyonu olmaya devam etmektedir. Klinik olarak peritonit düşünülen hastalarda etken mikroorganizmanın saptanması ve duyarlılığının bilinmesi uygun antibiyoterapinin başlanabilmesi, morbidite ve mortalitenin azaltılabilmesi açısından önem taşımaktadır. Komplike intraabdominal enfeksiyonlarda onaylı bir ilaç olan tigesiklin renal doz ayarı gerektirmemesi ve ilaç etkileşiminin az olması nedeniyle dikkat çekmektedir. Çalışmamızda SAPD ilişkili peritonitlerin klinik ve laboratuar özelliklerinin belirlenmesi ve klasik tedavi seçeneği olan vankomisin-amikasin (intraperitoneal) tedavisi ile tigesiklin (intravenöz) tedavisinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya sürekli ayaktan periton diyaliz ünitesinde takip edilen 55 olgudan peritonit atağı ile başvuran; 20 hasta vankomisin+amikasin kolu, 10 hasta tigesiklin kolu olmak üzere toplam 30 hasta alındı. Çalışma prospektif, randomize, tek kör olarak yapıldı. Kültür sonuçları değerlendirildiğinde 30 hastadan 28?inde (%93.3) kültür pozitifliği mevcutken 2 hastada (%6.7) üreme olmadı. Peritonit etkeni olarak saptadığımız mikroorganizmaların dağılımına bakıldığında; en sık koagülaz negatif stafilokoklar (%53.3) saptanmış olup, ikinci sıklıkta S. aureus (%13.3) ve Streptococcus spp. (%13.3) izole edildi. İki olguda (%6.7) E. coli üredi. İzole edilen stafilokok türlerinde saptanan metisilin direnç oranı %9.5 olarak tesbit edildi. İzole edilen tüm suşların tigesikline duyarlı olduğu belirlendi. Tedaviye yanıt yönünden değerlendirildiğinde hastaların 48. saat yapılan muayenelerinde; vankomisin+amikasin kolunda 18 (%90), tigesiklin kolunda ise 8 (%80) olguda karın ağrısı başta olmak üzere klinik bulguların gerilediği ve diyalizat lökosit sayısının anlamlı oranda azaldığı saptandı (p>0.05). Tigesiklin kolunda 10 hastadan 4?ünde (%40) relaps gözlenirken, vankomisin-amikasin kolunda relaps gözlenmedi (p<0.05). Çalışmanın tigesiklin kolunda yüksek relaps gözlenmesi, tigesiklinin özellikle intravenöz kullanımının SAPD ilişkili peritonitlerde vankomisin- amikasin tedavisinin alternatifi olamayacağını, intraperitoneal kullanımı açısından yeni çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşündürmektedir. Ünitemizde metisilin direnç oranı yüksek gelmemesine rağmen, hasta uyumunun yüksekliği, maliyet ve metisilin dirençli vakalarda periton rezervinin olumsuz etkilenmesi nedeniyle ampirik tedavide vankomisin-amikasin tedavisinin tercih edilebileceği düşünüldü. Ancak kültür sonucunda metisilin direnci saptanmayan ve uyum konusunda problem oluşturmayan olgularda vankomisin tedavisinin kesilip sefazolin ile devam etmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Anahtar Kelimeler: SAPD ilişkili peritonit, tigesiklin, vankomisin
Dersaadet'te fuhuş: Mekânlar, aktörler ve söylemler (1876-1923)
Türk tarih yazımında özellikle son yirmi yıldır görülen "aşağıdan tarih" ve "feminist tarih" temayülleri neticesinde Osmanlı toplumunun şimdiye dek gözlerden uzak kalmış bazı noktaları aydınlığa kavuşturulmuştur. Ne var ki, Osmanlı gündelikliğine ilişkin söylenenler yazılabileceklerin henüz çok küçük bir kısmını teşkil ediyor. Bu bağlamda, bu çalışma Osmanlı sosyal tarih yazıcılığında ihmale uğramış aktörler olarak fahişeler, kadın satıcıları ve zamparalar üzerine odaklanan bir mikro tarih tezi olma iddiasını taşımaktadır. Çalışmanın mahreç aldığı sav, fuhuşun II. Abdülhamid döneminde kamu sağlığı söylemiyle iç içe geçerek yeni toplumsal kontrol izlekleri yarattığı ve bu zaman diliminde kurumsallaştığıdır. Fuhuşun aktörlerinin tabiri caiz ise "tarih sahnesi"ne çıkmaları, devletle olan ilişkileri ya da devletin düzenleyici otoritesinin bunlar üzerindeki etkileri kadar söz konusu aktörlerin birbirleriyle olan ilişkileri de bu tezin kapsamına dâhildir. Modern devletin, getirdiği düzenlemeler aracılığıyla bir bakıma kamusal alanları da sürekli yeniden ürettiği ve denetlediği görülür. Toplumsal bir ilişki biçimi olarak fuhuş da 19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı modernleşmesinden payını almış ve iktidarın toplum üzerindeki hegemonyasını pekiştirici bir kuruma tahvil edilmiştir. Son tahlilde, bu tez incelediği konu bağlamında İstanbul'u kendine örnek evren olarak seçmiştir. Bu tercihin başat nedeni, payitaht İstanbul'un nüfus yoğunluğu ve etno-dinsel doku bakımından böyle bir çalışmanın gerçekleştirilebilmesi için gerekli malzemeyi sağlamasıdır. Tez kronolojik olarak 1876-1923 yıllarını kapsamaktadır. Tezde, kamu sağlığı ve kentsel düzen düşünceleri üzerinden İstanbul'da fuhuşun kurumsallaşmasının tarihsel arkaplanına odaklanılacaktır. Ayrıca toplumsal cinsiyet perspektifinden fuhuşun aktörlerine ilişkin geniş ölçekli bir profil çıkarılarak bunların kendine has ritüellerle özgül bir altkültür yarattıkları gösterilecektir.
II. Abdülhamid Döneminde Osmanlı Devleti'nin Kızılbaş/Alevî siyaseti (1876-1909)
Anadolu'daki Kızılbaş/Alevî toplulukları uzun bir aradan sonra II. Abdülhamid döneminde Osmanlı Devleti'nin yeniden dikkatini çekti. Bu gelişme üzerinde; devletin güvenlik endişeleri, merkeziyetçilik anlayışı, Sultan Abdülhamid'in İslâm birliği siyaseti ve Kızılbaş/Alevîlerin Ermeni ve Batılı misyonerlerle olan ilişkilerinin etkisi vardı. Kızılbaş/Alevîler bunların yanı sıra, gerek merkezinde bulundukları yerel hadiseler gerekse bölgesel dinamikler üzerinden de devletin gündemini işgal etti. Sonuç olarak bütün bu yaşanılanlar da devletin Kızılbaş/Alevîlere yönelik bir takım uygulamalara gitmesini zorunlu kıldı. II. Abdülhamid'in bu uygulamalar arasında başvurduğu en etkili yöntem ise topluluk mensuplarının tashîh-i akâidi (inançların düzeltilmesi) siyasetiydi. Bu tezin amaçları arasında ilk sırada, Kızılbaş/Alevî topluluklarını II. Abdülhamid döneminde gündeme taşıyan dinamikleri irdelemek gelmektedir. Bununla ilişkili olarak, II. Abdülhamid'in Kızılbaş/Alevî siyasetinin Osmanlı tarihindeki yerinin süreklilik ve kopuşlar bağlamında ele alınması hedeflenmiştir. Devletin dönem boyunca Kızılbaş/Alevîliğe yönelik takındığı tutumun genel itibarıyla bütün bir gayri Sünnî siyaset içerisindeki yerinin karşılaştırmalı bir şekilde ele alınması tezin bir diğer amacıdır. Ayrıca, Kızılbaş/Alevîlerin bu süre zarfında Batılı misyoner, gezgin, araştırmacı ve görevlileri tarafından nasıl ele alındıkları da resmedilmeye çalışılmıştır.
19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında Azerbaycan'da milli fikriyatın gelişimi
Azerbaycan tarihçiliğinde "Azerbaycan Türklerinde Millî Fikriyatın Gelişim Dönemi" önemli tarihi hadise olduğu için günümüzde ayrıca araştırma alanlarından biridir. 19. yüzyıl boyunca Çarlık Rusya'sının sömürgesi altında yaşayan Kuzey Azerbaycan Türkleri hayatın birçok alanında millî kültürel açıdan adeta bir Rönesans dönemini yaşamıştır. Bu gelişim süreci 19. yüzyılın sonu – 20. yüzyılın başlarında Azerbaycan Türklerinde millî fikriyatının gelişimi açısından en son aşama olmuştur. Millî duyguların etkisiyle ortaya çıkan ve gelişen siyasi-felsefi görüşlerin bir nedeni Rusya vasıtasıyla Batı Dünyasına açılan pencereyse, diğer taraftan da bu ülkenin uyguladığı baskıcı millî, dinî, monarşi, sömürgeci siyaset olmuştur. Bu baskılara karşı genelde Rusya'nın ve Avrupa'nın farklı büyük üniversitelerinde eğitim alarak vatana dönen Azerbaycanlı gençler ortaya çıkan millî fikriyatın fikir babaları olarak millî hareketi başlatarak, ona yön vermişlerdir. Bu vesileyle kendi milletinin Avrupa'nın çağdaş milletlerinden geri kaldığının farkında olan aydınlar onlara ayak uydurmak için vatanlarına ana dilinde ve millî olan dünyevî eğitim sistemi, gazeteler, dergiler, tiyatrolar, kütüphaneler, operalar, edebi-ilmi-toplumsal dernekler gibi birçok kültürel yenilikler getirdiler. Bu türlü millî toplumsal faaliyetler Azerbaycan Türklerinde millî burjuvazinin ve millî görüşlü siyasi teşkilatların ortaya çıkmasına neden oldu. Tüm bu faaliyetlerin sonucunda ise 1918 yılının 28 Mayıs tarihinde Türk – İslam Dünyası'nda ilk millî ve temel demokrasi ilkelerine dayalı Azerbaycan Cumhuriyeti ortaya çıkmıştır. Zor bir tarihi süreç geçirerek millî duygulara ve temel demokrasi haklara sahip, batı modelli doğu cumhuriyetini ortaya çıkaran millî siyasi fikir tarihi dönemi tez konumuzu teşkil ediyor.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni meselesinin İngiliz basınına yansımaları (1914-1918)
Ermeni Meselesi XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başında, Osmanlı Devleti için hem idari hem siyasi hem de diplomatik açıdan önemli bir sorun olmuştur. Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na girmesi ile bu mesele çok farklı bir boyuta taşınmıştır. Savaş sürecinde yaşanan Tehcir hadisesi, günümüzde de güncelliğini koruyan birçok tartışmanın başlangıç noktasıdır. Bu çalışmada Birinci Dünya Savaşı sırasında, Türk ve Ermeni ilişkilerinin savaş koşullarında aldığı halin, İngiliz basınındaki yansımaları sistematik olarak incelenmiştir. Bu inceleme Ermeni Meselesi ve Tehcir konusunda yapılmakta olan bilimsel çalışmalara, basın tarihi bağlamında katkı sunmayı amaçlamaktadır. Gazete ve benzeri yazılı basın malzemeleri, tarihi olay ve olguların analizinde toplum psikolojisini anlamak bakımından değerli bir kaynaktır. Bu sebeple, araştırmanın temel unsuru olarak 1914 ve 1918 yılları arasında yayımlanmış olan İngiliz gazeteleri birincil kaynak olarak ele alınmıştır.
Nikolay Leskov (1831-1895) ve Rusya'da edebiyat ve ideoloji
19. yüzyılda yaşamış yazar Nikolay Leskov'un eserleri ve düşünceleri üzerinden dönemin toplumunu, kültürünü, ideolojisini ve politik cerayanlarını içermektedir. Bu çalışmada Nikolay Leskov'un, yaşadığı dönemde tahtta bulunan çarlar, siyasi düşünceler, felsefeler ve akımlarla ilgili görüşleri incelenmekte ve 19. yüzyıl Rusya'sında ortaya çıkan nihilizm akımı ve Batıcılık ve Slavcılık düşünceleri karşısındaki konumu tartışılmaktadır. Gazetecilik kariyeriyle birlikte edebiyata giren Leskov eserlerinde dönemin toplumunu resmetmektedir. Eserlerine yansıyan bu karakterler ile 19. yüzyılın Rus insan tipolojisi hakkında bilgi edinebilmekteyiz. İlk bölümde yazarın yaşamış olduğu çağı, ikinci bölümde yazarın hayatını ve son bölümde ise iki klasik eseri incelenmektedir. Mtsenskli Lady Macbeth eseriyle Leskov 19. yüzyılda gündeme gelen kadın sorununu, Mühürlü Melek eseriyle ise minyatür devletler halinde yaşayan Kadim Müminler topluluğunu anlatmaktadır. Her iki eserde, dönemi idrak edebilmemize olanak sağlaması açısından mühimdir. Anahtar Sözcükler: Leskov, Edebiyat, İdeoloji, Rusya, Batıcılar, Slavseverler