
98
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Trus eşliğinde yapılan prostat iğne biyopsisinin alt üriner sistem semptomlarına ve üroflowmetrik parametrelere etkisi
Amaç: Bu prospektif çalışmada, güvenli kabul edilen transrektal ultrasonografi (TRUS) eşliğinde prostat iğne biyopsisinin alt üriner sistem semptomlarına ve üroflowmetrik parametrelere etkisini araştırdık. Gereç ve yöntem: Nisan 2012 ile Ocak 2013 arasında prostat kanseri şüphesi olan 100 hasta çalışmaya alındı. Hastalara TRUS eşliğinde prostat iğne biyopsisi yapıldı. Biyopsi öncesi üroflowmetri, rezidüel idrar volumü, tam idrar analizi yapıldı, uluslar arası prostat semptom skoru (IPSS) formu dolduruldu. Biyopsi sonrası birinci ve yedinci günde üroflowmetri, rezidü idrar volumü, tam idrar analizi yapıldı. Yedinci günde IPSS tekrar değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirme SPSS 14.0 programı kullanılarak Wilcoxon, Kruskal-Wallis ve Friedman testleri kullanılarak yapıldı. Bulgular : Biyopsi sonrasında tepe akım hızında ve IPSS de biyopsi öncesi değrelere göre istatistiksel anlamlı değişiklik izlenmedi. Yaş, prostat volumü, PSA değeri, PRİ bulgusu, histopatolojik tanıya göre oluşturulan alt gruplarda da biyopsi sonrası tepe akım hızı ve IPSS değerlendirmelerindeki değişiklik istatistiksel anlamlı bulunmadı. IPSS alt grupları içinde biyopsi sonrası tepe akım hızında ve tepe akım hızı alt grupları içinde biyopsi sonrası IPSS değerlerinde istatistiksel anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Biyopsi sonrası yedinci günde rezidü idrar miktarında ve eritrositüride istatistiksel anlamlı artış gözlendi. Akut üriner retansiyon üç hastada (% 3) gözlendi, bu olguların prostat volümleri 50 cc üzerinde ve patolojileri benigndi. İki hastada (%2) hastaneye yatırılarak tedavi edilen idrar yolu enfeksiyonu gelişti. Sonuç: TRUS eşliğinde prostat iğne biyopsisinin alt üriner sistem semptomlarına ve üroflowmetrik parametrelerde istatistiksel anlamlı bir fark oluşturmadığı kanaatindeyiz. Prostat volümü büyük ve benign histopatolojik tanı saptanan olgular akut üriner retansiyon için riskli olabilir. Anahtar Kelimeler: Prostat biyopsisi, IPSS, AÜSS
Mesane tümörlerinde human papilloma virüs etyolojik bir ajan olarak suçlanabilir mi?
7. ÖZET Mesane Tümörlerinde Human Papilloma Virüs Etyolojik Bir Ajan Olarak Suçlanabilir Mi? Amaç: Dünya çapındaki bütün kanserlerin %10'unun Human papillomavirüs enfeksiyonuyla ilişkili olduğu düşünülmektedir. HPV ve mesane kanseri arasındaki ilişki, yoğun bir şekilde araştırılmış olmasına rağmen, mesane kanserinde Human papillomavirüs rolüne ilişkin veriler halen tartışmalıdır. Bu çalışmada mesane kanseri gelişiminde human papillomavirüsün olası rolünün ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2009 ve 2013 yılları arasında transizyonel mesane kanseri nedeniyle transüretral rezeksiyon uygulanan 100 hastanın ve 50 non neoplastik tanı almış olan kontrol hastalarının tıbbi bilgileri ve doku örnekleri değerlendirildi. Toplamda 150 mesane doku örneği yeniden değerlendirilerek polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle incelendi. Deoksiribo Nükleik Asit elde edilmesi için formalinle fikse edilmiş ve parafine gömülerek arşivlenmiş olan doku örnekleri kullanıldı. Çalışma dizaynı ve yönetimi, Adnan Menderes Üniversitesi etik komitesinin etik standartlarına uygun olarak gerçekleştirildi. Bulgular: Mesane kanserli dört hastada Human papillomavirüs pozitifliği saptandı. Saptanan HPV tipleri: tip 6, 53, 66 ve 84 olarak belirlendi. Human papillomavirüs tip 6 düşük risk grubunda ve Human papillomavirüs tip 53, 66 ve 84 orta risk grubunda bulunan virüs tipleri idi. Human papillomavirüs enfeksiyonu ile mesane kanseri arasında ilişki izlenmedi. Sigara içiciliği ile mesane kanseri arasında istatiksel anlamlı ilişki mevcuttu (p=.000). . Sonuç: Verilerimiz, mesane kanseri gelişiminde human papillomavirüs enfeksiyonunun etyolojik bir neden olarak suçlanabilmesi için yeterli değildir. Anahtar Kelimeler: Mesane kanseri, transiyonel kanserler, human papilloma virüs, polimeraze zincir reaksiyonu
Fosfodiesteraz 5 inhibitörlerinin renal iskemi reperfüzyon hasarına etkisi ve bu etkinin iskemi modifiye albumin düzeyi ile değerlendirilmesi
AMAÇ: Tadalafil kullanımının IMA ( iskemi modifiye albümin) düzeyi çalışılarak iskemideki etkisinin ortaya konması ve Nefron koruyucu cerrahi uygulayacağımız hastalarda iskemik reperfüzyon hasarını azaltmak ve güvenli iskemi süresini uzatmak açısından PDE-5 inhibitörlerinden Tadalafili incelemek. Yanı sıra nitrik oksit (NO) ve malonildialdehit (MDA) düzeylerininde iskemi ile korelasyonunu incelemek. MATERYAL VE METOD: Çalışmamızda ağırlıkları 150 – 280 gram arasında değişen 24 adet sağlıklı genç Wistar Albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. Deney öncesinde tüm sıçanlar, 1 ay boyunca aynı laboratuar ortamında standart sıçan yemi ve su ile beslendi. Hayvanlar işlem öncesi 12 saat aç bırakıldı. Her grupta 8 adet sıçan olacak şekilde hayvanlar 3 gruba rastgele ayrıldı verildi. Sonrasında hayvanlardan 3 cc kan intrakardiyak alındı ve bilateral nefrektomi yapıldı. Böbrekler %10 formaldehit solüsyonuna alındı kanlar ise koruyucu içermeyen tüplere alınarak laboratuara yollandı. BULGULAR: Ortanca IMA düzeyleri sırasıyla, 1. Grup:16.9, 2.grup:19.7, 3.grup 15.7, U/ml şeklinde bulundu. Sham grubu ve Tadalafil verilen 3. gruptaki IMA düzeyleri öteki gruptan daha düşük bulundu. Nitrik oksit değerleri sham ve Tadalafil verilen gruplarda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Ancak bu farklar istatiksel açıdan anlamlı bulunmadı. Malonildialdehit düzeyi gruplara arasında farklılık göstermedi. Patolojik inceleme sonuçlarına göre iskemi grubundaki hasar oranı Tadalafil verilen gruba göre istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Ancak sham grubuna göre her iki gruptaki değerler istatiksel olarak anlamlı şekilde daha ileri derecede hasarlı bulundu. SONUÇ: İskemi modifiye albümin renal reperfüzyon hasarında nonspesifik erken belirteç olarak kullanılabilir. Tadalafil iskemi reperfüzyon hasarında koruyucu rol alabilir. Bunu desteklemek için daha fazla sayıda denekle daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Uretral travma oluşturulan ratlarda bevacizumab'ın fibrozis oluşumu üzerindeki lokal etkisi
Amaç: Bu çalışmamızda amacımız, bevacizumab'ın ratlarda oluşturulan travmatik üretral hasarın iyileşmesi sırasında gelişen fibrozis üzerine etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 20 adet wistar cinsi rat kullanıldı. Ratlar kontrol ve ilaç verilen grup olmak üzere iki gruba ayrıldı. Ratlara anestezi altında, eksternal üretral meatusun yaklaşık 1 cm proksimalinden başlayarak, ucu hafif eğriltilmiş 20 G branül ile üretranın ventral yüzeyine üretral doku hasarlanacak şekilde insizyon uygulandı. Kontrol grubuna sadece intraüretral %0.09 NaCl verildi. Tedavi grubuna ise %0.09 NaCl ile seyreltilmiş 5 mg/1cc bevacizumab intraüretral irrigasyon şeklinde uygulandı. İrrigasyon işlemine beş gün devam edildi. Yirmi sekizinci gün bütün ratlar sakrifiye edildi ve penektomileri yapıldı. Histopatolojik incemeleri yapıldı. İstatistiksel analiz, "SPSS 16.0 for Windows"(SPSS Inc., Chicago, IL; USA) programı yardımıyla Mann-Whitney U testi kullanılarak yapıldı.. Bulgular: Çalışma, kontrol grubundan 9 tedavi grubundan 10 adet rat ile tamamlandı. Kontrol grubunda, bir üretra dokusu haricinde diğer sekiz kesitte hafif ve orta derece fibrozis saptandı. Tedavi grubundan altısında hafif fibrozis varken diğer dört tanesinde hiç fibrozis saptanmadı. Tedavi grubundaki üretral fibroziste azalma gözlenmesine rağmen, kontrol grubuyla kıyaslandığında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Bevacizumab'ın üretral fibrozis ve sonrasında üretral darlık gelişimi üzerindeki etkisini araştırmak için farklı ilaç dozları içeren çalışmalar yapılması faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Üretral hasar, Fibrozis, Bevacizumab
Hiperlipidemik ortamda PPAR agonisti rosiglitazonun kavernöz doku üzerindeki etkileri
AMAÇKVH'ın ve ED'nin kontrol altına alınabilir risk faktörlerinin başında hiperlipidemi gelmektedir. TKT hiperlipidemik ortamda hücre içi artmış kolesterolün hücre dışına taşınmasında ve endotel fonksiyonunun devamlılığının sağlanmasında önemli bir yoldur. Çalışmamızda hiperlipidemik ortamda oral rosiglitazonun KK dokusunda etkisi araştırılmıştır.YÖNTEMÇalışmada 21 adet Yeni Zeland türü erkek tavşanlar kullanıldı. Her grupta 7 tavşan olmak üzere kontrol, hiperkolesterolemi ve tedavi grupları oluşturuldu. Altı hafta süreyle kontrol grubu normal yem, hiperkolesterolemi ve tedavi grupları %2'lik kolesterol diyeti ile beslendi. Tedavi grubuna ayrıca rosiglitazon 3mg/kg/gün verildi. Bu süre sonunda plazma kolesterol düzeyleri değerlendirildi. KK dokusundan elde edilen RNA'lardan PCR yöntemiyle ABCA-1 ve Caveolin-1'in mRNA ekspresyonlarına bakıldı.BULGULARHiperkolesterolemi ve tedavi gruplarında plazma total kolesterol ve ve LDL düzeyleri, kontrol grubuna göre belirgin olarak yüksekti (p<0,001). Tedavi grubunda 6 haftalık tedavi sonrası plazma HDL konsantrasyonu, hiperkolesterolemi ve kontrol gruplarına göre artış gösterdi (p<0,05). Bu grupta LDL seviyesi, hiperkolesterolemi grubuna göre düşük saptandı (p<0,001). Caveolin-1 mRNA ekspresyonunun hiperkolesterolemi grubunda kontrol grubuna göre azaldığı tedavi grubunda ise anlamlı derecede arttığı gösterildi (p<0,001). ABCA-1 mRNA ekspresyonunun ise hiperkolesterolemi grubunda kontrol grubuna göre arttığı ve tedavi sonrası azaldığı görüldü (p=0,07).SONUÇRosiglitazon TKT'unu arttırarak plazma lipid profilini olumlu yönde etkilemektedir. KK dokusunda ABCA-1 ilk defa bu çalışma ile gösterilmiştir. Caveolin-1 ise KK dokusunda ilk defa moleküler düzeyde gösterilmiştir. TKT'unda önemli rol oynayan ABCA-1 ve caveolin-1'in KK dokusundaki etkisini ortaya koymak için protein ekspresyonlarına bakılması gereklidir. Ayrıca bu moleküllerin eNOS enzimiyle olan ilişkisinin ortaya konması için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
İnsan korpus kavernozum hücre kültürü oluşturulması
AMAÇBu çalışmanın amacı, erektil fonksiyonun anlaşılmasına ışık tutacak insan korpus kavernozumundan düz kas hücre ve endotel hücrelerinden oluşan hücre kültürü modelinin oluşturulması ve endotel hücre varlığının gösterilmesidir.YÖNTEMErektil Disfonksiyon nedeniyle penil protez takılması planlanan yaşları 54- 65 arasında değişen 8 hastanın korpus kavernozum dokuları alınarak farklı yöntem ve tekniklerle korpus kavernozum hücre kültürü elde edildi. Hücrelerin, homojenite, canlılık, çoğalabilme ve morfolojik özellikleri değerlendirildi. RT-PCR ile endotel kaynaklı protein olan ABCA1 ve kaveolin varlığı ile İmmünhistokimyasal olarak endotel hücre varlığı araştırıldı.BULGULARRT-PCR ile endotel kaynaklı molekül olan ABCA1 ve kaveolin gösterildi. İmmünhistokimyasal boyama yöntemi ile von Willebrand faktör kullanılarak endotel hücrelerinin varlığı gösterildi. Korpus kavernozum hücre kültüründe, elastaz ve EMB kullanımı ile en iyi metod elde edildi.SONUÇErişkin insan korpus kavernozum hücre kültürü enzimatik izolasyon yöntemi ile oluşturuldu. Bu çalışmayla oluşturulan hücre kültür protokolü insan korpus kavernozum hücre kültürleri ile yapılacak bilimsel çalışmalar için iyi bir modeldir.Anahtar kelimeler: Korpus kavernozum penis, erektil disfonksiyon, hücre kültürü, kaveolin, ABCA1
LOX-1'in vaskülojenik erektil disfonksiyondaki yeri ve resveratrolün korpus kavernozumda LOX-1 ve eNOS ekspresyonu üzerine olan etkileri
AMAÇHiperlipidemi özellikle Ox-LDL aracılığı ile endotel disfonksiyonuna yol açan bir durumdur. LOX-1 Ox-LDL'nin endotel disfonksiyonuna neden olan etkilerinden sorumlu ana reseptördür. Çalışmamızda vaskülojenik ED'de korpus kavernozumda LOX-1 ve eNOS ekspresyonunda meydana gelen değişiklikler ve resveratrolün bu moleküller üzerine olan etkileri değerlendirildi.YÖNTEMÇalışmada 21 adet Yeni Zelanda türü erkek tavşan kullanıldı. Her grupta 7 tavşan olmak üzere kontrol, hiperkolesterolemi ve resveratrol grupları oluşturuldu. Altı hafta süreyle kontrol grubu normal yem, hiperkolesterolemi ve resveratrol grupları %2'lik kolesterol diyeti ile beslendi. Resveratrol grubuna 4 mg/kg/gün dozunda resveratrol verildi. Çalışma sonunda plazma kolesterol düzeyleri ve korpus kavernozumda LOX-1 ve eNOS ekspresyon düzeyleri değerlendirildi.BULGULARHiperkolesterolemi grubu total, LDL ve HDL kolesterol seviyeleri kontrol grubuna göre belirgin olarak artış gösterdi (p<0,001). Resveratrol grubunda total ve LDL kolesteroldeki artışın düzeldiği (p<0,01), HDL kolesterol seviyesinde bir düzelme olmadığı (p>0,05) saptandı. Üç grupta LOX-1 mRNA ekspresyon düzeyleri arasında farklılık saptanmadı (p=0,488). eNOS mRNA ekspresyonu hiperkolesterolemi grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde azaldı (p=0,011). Resveratrol grubunda eNOS mRNA ekspresyon düzeyinde hiperkolesterolemi grubuna göre belirgin artış olduğu saptandı (p<0,001).SONUÇÇalışmamız resveratrolün hiperkolesterolemiyi düzeltmede etkili bir ajan olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Bununla birlikte resveratrolün vaskülojenik ED'de eNOS ekspresyonunu arttırdığını ilk kez bu çalışma ile gösterdik. Resveratrolün ED tedavisinde önerilebilmesi için korpus kavernozumdaki olumlu etkilerini destekleyecek ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Yine bu çalışma ile korpus kavernozumda LOX-1 ekspresyonu ilk kez gösterildi ve bulgularımız ışığında LOX-1'in vaskülojenik ED'de bir rolü olmadığını düşünüyoruz.
Farmakolojik ejakülasyon sıçan modelinde, hipertiroidizmin etkinlik yolağının periferal sinir ve spinal transeksiyon yöntemi ile irdelenmesi
AMAÇ: Çalışmamızda amaç deneysel olarak oluşturulan hipertiroidizmde çeşitli seviyelerde yapılan periferik sinir ve T8-9 seviyesinde spinal transeksiyonlarının PCA ile oluşturulan farmakolojik ejakülasyon modelinde değerlendirilen ejakülasyon parametreleri üzerindeki etkinliklerini değerlendirmek, böylelikle hipertiroidizmin ejakülasyon üzerinde etkili olduğu basamağı ortaya çıkarmaktır.GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 96 adet Wistar türü erkek sıçan kullanıldı. Çalışma spinal intakt ve spinal transeksiyonlu olmak üzere 2 ana gruptan oluşturuldu. Her iki ana grupta tiroksin enjeksiyonu yapılan hipertroidik ve %0,9 NaCl enjeksiyonu yapılan ötroidik gruplar oluşturuldu. Operasyon başlangıcında spinal intakt anagrup spinalizasyon yapılmadan ve diğer anagrup ise T8-T9 seviyesinden medulla spinalis transeksiyonu yapılarak çalışılmaya başlandı. Her bir grup 6 sıçandan oluşan 4 alt gruba ayrıldı. Bu alt grupların birine periferik sinir transeksiyonu yapılmadan, diğerlerine ise her grupta ayrı ayrı olmak üzere hipogastrik sinir(HN), pelvik sinir(PN) ve paravertebral sempatik zincir(PSZ) transeksiyonu yapılarak çalışmaya devam edildi. Operasyonlar intraperitoneal 1.2gr/kg urethane ile sağlanan anestezi altında uygulandı. Transeksiyonlar sonrası sıçanlarda tek taraflı seminal vezikül (SV) kateterizasyonu ve bulbospongiosus (BS) kas diseksiyonu yapıldı. Tüm sıçanlarda intraperitoneal olarak 5 mg/ kg dozda verilen PCA enjeksiyonu öncesi ve 30 dk süre zarfında sonrası SV basınç ölçümleri ve BS kas elektromiyografik (EMG) aktivite ölçümleri yapıldı.BULGULAR: Spinal intakt ötroidik ve hipertiroidik gruplarda HN ve PSZ transeksiyonu yapılan sıçanların SV fazik kasılma sayısı ve maksimal amplitüd değerlerinde azalma(p<0,001) gözlenirken, BS kası EMG aktivitesi AUC değerinde altgruplar arası fark gözlenmedi. Spinal intakt hipertiroidik sıçanların SV tonik basınç maksimal amplitüdü(p<0,05), SV fazik kasılma sayısı (p<0,01) ve maksimal amplitüdü(p<0,05), BS kası EMG aktivite AUC değeri (p<0,05) ötroidik gruba oranla daha yüksek, SV ilk fazik kasılma ve BS kası kasılması arası süre (p<0,01) ve ejakülasyona kadar olan süre(p<0,01) parametreleri ise daha kısa olarak gözlendi. Periferik transeksiyon yapılan altgruplarda sadece PN altgrubunda SV fazik kasılma sayısı ve maksimal amplitüd parametreleri (p<0,05) hipertiroidik sıçanlarda daha yüksek oldu. BS kası EMG aktivitesi AUC değeri tüm altgrupların hipertiroidik siçanlarında daha yüksek olarak saptandı(p<0,05). Spinal transeksiyon yapılan sıçanların ejakülasyon parametrelerinde ötroidik ve hipertiroidik sıçanlar arasında istatistik olarak anlamı fark gözlenmedi.SONUÇ: Çalışmamızda hipertiroidinin ejakülasyonun hem emisyon hem de ekspulsiyon fazlarını etkilediğini bir daha gösterdik. Sonuç olarak hipertroidinin ejakülasyon ile olan etkileşimi santral sinir sisteminde T8 seviyesinin üzerinde sempatik sistem üzerinden olduğunu söyleyebiliriz.
Erektil disfonksiyon hastalarında fosfodiesteraz tip 5 inhibitörleri ile tedavide sonuçların ve tedaviye hasta uyumunun değerlendirilmesi
EREKTİL DİSFONKSİYON HASTALARINDA FOSFODİESTERAZ TİP 5İNHİBİTÖRLERİ İLE TEDAVİDE SONUÇLARIN VE TEDAVİYE HASTA UYUMUNUNDEĞERLENDİRİLMESİDr. Sertaç ÇimenDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı İnciraltı 35340 İzmirFosfodiesteraz tip 5 (PDE5) inhibitörleriyle tedavi, erektil disfonksiyonun etkili birtedavi şeklidir. cGMP hidrolizini baskılayarak, korpus kavernozumlarda relaksasyona,dolayısıyla penil ereksiyona katkıda bulunurlar. Çalışmamızda erektil disfonksiyonnedeniyle kliniğimize başvuran ve PDE5 inhibitörü önerilen hastaların tedavimemnuniyeti, tedaviye uyumu, farklı tedavi ihtiyacı, tedavi değişim tercihi ve buna etkieden faktörler ile eş memnuniyetinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçlahastalar telefonla aranmış ve çalışma ile ilgili bilgi verildikten sonra sözel olurları alınanhastaların PDE5 inhibitörü tedavisi başlanma tarihi, halen PDE5 inhibitörü kullanıpkullanmadıkları, PDE5 inhibitörüyle ilgili tedaviden memnuniyetleri, kullanmamanedenleri, tedavi değişikliği olup olmadığı, hangi tedavilere geçiş olduğu ve eşmemnuniyeti sorgulanmıştır. Çalışmaya katılmayı kabul eden 345 hastayla görüşülmüşve hastaların yaş ortalaması 56 ± 11,2 olarak hesaplanmıştır. Hastaların %66,4'ününilacın etkisinden memnun olduğu öğrenilmiştir. Hastaların %10,7'sinin ilacı yüksekmaliyeti nedeniyle hiç kullanmadığı, %50'sinin ise etkisinden memnun olduğu ilacıyüksek maliyeti nedeniyle alamadığı belirlenmiştir. İlk önerilen ilaçtan memnun olmayanhastaların %50,2'sinin farklı bir PDE5 inhibitörüne geçtiği öğrenilmiştir. Bu geçişin, doktorönerisiyle yapıldığı hastalarda tedavi başarısı, geçişin doktor önerisi olmaksızın yapıldığıhasta grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,5). PDE5 inhibitöründenmemnun olmayan hastaların %51,9'una penil protez implantasyonu önerildiği ancak buhastaların %14,7'sinin tedaviyi, inflatable penil protezin yüksek maliyeti nedeniylealamadığı belirlenmiştir. PDE5 inhibitörleriyle tedavi erektil disfonksiyonun etkin birtedavi şeklidir. Tedavide doktor-hasta iletişiminin önemi bilinmeli, doktor izlemindençıkmanın, önemli bir tedavi başarısızlığı nedeni olacağı bilgisi hastaya verilmelidir. Erektildisfonksiyonun olumsuz psikososyal etkileri ve yüksek maliyet nedeniyle tedavialamayan hasta popülasyonu düşünülerek tedavi maliyetleri yeniden gözdengeçirilmelidir.Anahtar sözcüklerPDE5 inhibitörü, erektil disfonksiyon, hasta memnuniyeti
Perkütan nefrolitotomide uygulanan amplatz ve balon dilatasyon yöntemlerinin peroperatif ve postoperatif etkilerinin araştırılması
Perkütan nefrolitotomi (PNL) cerrahisinde nefrostomi traktı oluşturulurken kullanılan teknik, cerrahiyi ve cerrahi sonrası sonuçları etkileyebilen önemli bir basamaktır. Bu çalışmada Amplatz ve balon dilatasyon tekniklerinin peroperatif ve postoperatif etkileri karşılaştırılmıştır.Mart 2006-Nisan 2010 yılları arasında Amplatz dilatasyon tekniğiyle PNL yapılmış 194 hasta ile Ekim 2010 ile Mart 2012 tarihleri arasında balon dilatasyon tekniği kullanılarak PNL uygulanmış 54 hasta verileri match-pair analiz yöntemiyle değerlendirildi. Balon dilatasyon yapılan 4 hastaya uygun match-pair eşleşmesi hasta bulunamadığı için bu 4 hasta çalışma dışına alındı. Balon dilatasyonu yapılan 50 hasta (Grup 1) ile bunların match-pair analiz kriterlerimize uygun, 50 Amplatz dilatasyonu yapılan hasta (Grup 2) karşılaştırıldı. Match-pair analiz kriterleri olarak cinsiyet, yaş, taş yükü, taş lokalizasyonu, geçirilmiş cerrahi veya ESWL hikayesi olması, intravenöz ürografide obstrüksiyon varlığı, DM varlığı ve vücut kitle indeksi alındı.Grup 1 ve Grup 2 hastada sırasıyla yaşlar 46 (14-77) ve 45 (14-74), taş yükleri 485,7mm² ve 535 mm² idi. Gruplar karşılaştırıldığında sırasıyla operasyon süreleri 105 (45-161) dk ve 106 (40-210) dk (p=0,838), aksese kadar geçen süreler 13,3 dk ve 21,5 dk (p<0,001), toplam skopi süreleri 7,8 dk ve 10 dk (p=0,017), aksese kadar toplam skopi süreleri 1,42 dk ve 2,29 dk (p=0,03), akses sonrası skopi süreleri 6,42 dk ve 7,7 dk (p=0,075) olarak bulundu. İşlem, toplam 70 hastada taşsızlık, 14 hastada KÖR ve her iki grupta 8'er hastada ise rest taş olarak sonuçlandı.PNL sürecinde maruz kalınan radyasyon miktarı önemli bir faktördür. Balon dilatasyon, trakt oluşturulma süresini, toplam ve aksese kadar olan skopi süresini anlamlı derecede kısaltmaktadır. Balon dilatasyon artan taş yüklerinde Amplatz dilatasyona göre düşük kanama oranlarıyla başarı ile uygulanabilir. Geçirilmiş cerrahi ve ESWL öyküsü olan hastalarda balon dilatasyon etkin ve güvenli bir şekilde uygulanabilir bir tekniktir.
Hipertiroidizm ile prematür ejakülasyon ilişkisinin sıçanlarda oluşturulan farmakolojik ejakülasyon modelinde in vivo olarak değerlendirilmesi
HİPERTİROİDİZM İLE PREMATÜR EJAKÜLASYON İLİŞKİSİNİN İN VİVO OLARAK DEĞERLENDİRİLMESİDr. Ahmet CihanDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Üroloji AD, İnciraltı, İzmir Çalışmamızda para-Choloroamphetamine (PCA) ile oluşturulan ejakülasyon sıçan modelinde; deneysel olarak indüklenen hipertiroidizmin ejakülasyonun fizyolojik parametreleri üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 28 adet Wistar türü erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar yedişer adet olmak üzere hipertiroid, iyileşme, kontrol ve Sham olarak gruplandırıldı. Hipertiroidizm oluşturmak için sıçanlara 14 gün süre ile subkutan 25?g/100g dozda L-Thyroxine enjeksiyonu yapıldı. Enjeksiyon dönemi sonunda sıçanların tiroid hormon durumu serum TSH ölçümleri ile değerlendirildi. İyileşme grubundaki sıçanlar; enjeksiyon döneminde oluşturulan hipertiroidi sonrası, spontan iyileşme için 28 günlük bekleme dönemini tamamladılar ve takiben operasyona alındı. Kontrol grubundaki sıçanlara ise enjeksiyon döneminde 0,5mL/100g dozda subkutan salin enjeksiyonu yapıldı. Sham grubu hiçbir enjeksiyon yapılmadan operasyona alındı. Operasyonlar intraperitoneal 1.2gr/kg urethane ile sağlanan anestezi altında uygulandı. Sıçanlarda tek taraflı seminal vezikül (SV) kateterizasyonu ve bulbospongiosus (BS) kas diseksiyonu yapıldı. Tüm sıçanlarda intraperitoneal olarak 5 mg/ kg dozda verilen PCA enjeksiyonu öncesi ve sonrası SV basınç ölçümleri ve BS kas elektromiyografik (EMG) aktivite ölçümleri yapıldı. Hipertiroid sıçanlarda PCA enjeksiyonu ile ilk ejakülasyon anı arasındaki süre anlamlı olarak daha kısa bulundu (p= 0,001). PCA verildikten sonra SV fazik kontraksiyon sayılarının da hipertiroid grupta anlamlı olarak artmış olduğu saptandı (p= 0,047). PCA sonrası gözlenen BS kas EMG aktivitelerinin eğri altı alan değerleri incelendiğinde hipertiroid grupta belirgin bir artış olduğu saptandı (p= 0,0001). Ejakülasyon ile ilgili değerlendirilen diğer parametrelerin ise gruplar arasında farklılık göstermediği saptandı. Bulgular hipertiroidizmde ejakülasyonun hem emisyon hem de ekspulsiyon fazının etkilendiğini göstermektedir. Hipertiroidizm; prematür ejakülasyon için yeni ve geri döndürülebilir bir etiyolojik risk faktörü olarak göz önünde bulundurulmalıdır.Anahtar kelimeler: Hipertiroidizm, prematür ejakülasyon, ejakülasyon, hayvan modeli
Varikosel tespit edilen erkeklerde periferik vende ve testiküler vende reaktif oksijen ürünlerinin değerlendirilmesi
vn- ÖZET Varikosel, spermatik kord içinde pampiniform pleksusu oluşturan spermatik venlerin dilate ve tortuöz hal alması olarak tanımlanmaktadır. Tedavi edilebilir infertilitenin en sık sebebi varikoseldir. Varikoselin, artmış serbest oksijen radikali ve azalmış seminal plazma antioksidan kapasitesiyle ilişkisi birçok araştırıcının ilgisini çekmiştir. Oksidan ve antioksidan sistemi arasındaki dengenin oksidan sistem lehine bozulduğu durumlarda hücre fonksiyonları olumsuz yönde etkilenir. Özellikle motilitede azalma olmak üzere sperm fonksiyonlarında bozulma meydana gelir. Biz de infertilite veya klinik varikosel nedeniyle varikoselektomi yapılacak erkeklerde periferik venöz ve testiküler venöz kan örneğinde serbest oksijen radikallerini tespit etmeyi amaçladık. Aralık 2001 ve Ağustos 2003 yılları arasında; skrotal ağrı, testiküler verilerde ele gelen şişlik şikayetleri ile Afyon Kocatepe Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Üroloji Polikliniği'ne başvuran ve klinik değerlendirmede varikosel tespit edilen fertil veya infertil 18 hasta çalışmaya alındı. Hastalardan ayrıntılı anamnez alındı, fizik muayeneleri yapıldı ve en az 2 semen örneği içeren spermogramları değerlendirildi. Operasyon esnasında spermatik ven ayrılmadan önce, testiküler venöz dönüş tarafından ~2cc kan alındı. Peroperatif dönemde çalışmak üzere periferik venöz kan örneği alındı. Testiküler venöz kan ve periferik ven kanı eritrositlerinde süperoksitdismutaz, glutatyon peroksidaz ve glutatyon redüktaz, plazmada malondialdehit ve total antioksidan kapasite ölçüldü. Postop 1. ve 3. aylardaki kontrollerinde hasta klinik olarak değerlendirildi. 3. ayda ayrıca kontrol spermogramı alındı. 39Hastaların yaş ortalamaları 24.5±4.2 (16-30) idi. Fizik muayene ile tespit edilen varikosellerin grade ortalaması 2.2±0.6 bulundu. Hastaların preoperatif ve postoperatif 3. aydaki spermogram parametrelerine bakıldı. Üçüncü aydaki spermogramda sperm sayısmda istatistiksel olarak anlamlı yükselme tespit edilirken, postoperatif 3. aydaki motilite değerleri preoperatif değerlere göre düzelme göstermekle birlikte istatistiksel anlamlı düzeye ulaşmadı. Testiküler ven eritrositlerinde SOD, glutatyon peroksidaz ve glutatyon redüktaz, periferik ven eritrositlerine göre anlamlı olarak düşük tespit edildi (SOD için p=0,012, glutatyon peroksidaz için p<0,0001, glutatyon redüktaz için p=0,006). Testiküler ven plazmasında malondialdehit, periferik ven plazmasına göre anlamlı olarak yüksekti (p<0,0001). Total antioksidan kapasite ise periferik ven plazmasında anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,014). Klinik varikoselin infertiliteye sebep oluş fizyopatoloj isindeki hipotezler arasında bulunan serbest oksijen radikali artışı bu çalışmada gösterilmiştir. Serbest oksijen radikallerini azaltmaya yönelik uygulanacak medikal veya cerrahiyle birlikte medikal tedavinin klinik başarıyı arttırıcı etkilerini araştırmaya yönelik çalışmalara ihtiyaç vardır. 40
Farklı sürelerdeki üriner obstrüksiyon varlığında vücut dışı şok dalgalarının böbrekte oluşturduğu değişikliklerin histopatolojik olarak ve HSP-70 ekspresyonu kullanılarak değerlendirilmesi
VII. ÖZETAMAÇ: Tavş modelinde, değ ik sürelerde obstrüksiyon ğıan iş varlında,ESWL'nin böbrek parankiminde neden olduğ histopatolojik değ iklikler ileu işbirlikte HSP-70 ekspresyonunun incelenmesi hedeflendi.GEREÇ VE YÖNTEM: 25 adet Yeni Zelanda tavş nda 4 ve 7 günlükanıturuldu. 3 tavş ş grubunu oluşobtrüksiyon modeli oluş an am turmak içinkullanı . Sham grubundaki tavşldı anlara laparotomi yapı , üreterler disekeldıedildi. Üreterler bağlanmadan kapatı . 24 saat sonra doku örneğ alı . Grup-ldı i ndı1'e hidronefrozun 3. günü, Grup-2'ye hidronefrozun 6. günü 1500 ş 14 kVokgüçte ESWL uygulandıESWL'den 24 saat sonra doku örnekleri histopatolojik.olarak incelendi. Grup 1-kontrol grubu için beş anda 4 günlük hidronefroz,tavşGrup 2- kontrol grubu için beştavşanda 7 günlük hidronefroz oluşturuldu.Obstrüksiyonun 3. günü ve 6. günü ESWL uygulanan grupları sonuçlarıkontrolnı rı . ıve sham grubu ile karş tıldı Iş mikroskopu ile proksimal tübülüsler,laş kperitübüler alanda fibrozis, mononükleer hücre infiltrasyonu ve glomerüllerincelendi. Yaptıı z çalığ şmı mada ESWL sonrasıböbrekte iskemik hasara cevapolarak oluş HSP-70 ekspresyonu da araşrı .an tıldıBULGULAR: Sham grubuyla karş tıldındaı rı ğ ılaş (Kontrol-1-2) ve (Grup-1-2)'de böbrek boyutları anlamlında artma olduğ tespit edildi (p<0.0001). Kontroluşgrupları çalı gruplarıile ma arası fibrozis, konjesyon ve mononükleer hücrenda(MNH) infiltrasyonu açından bir fark saptanmadı(Fibrozis; Grup-1 p=0.38,sıGrup-2 p=0.29), (Konjesyon; Grup-1 p=0.19, Grup-2 p=0.19), (Mononükleerhücre infiltrasyonu; Grup-1 p= 0.61, Grup-2 p=0.13). Sham grubunda ise fibrozis,ıkonjesyon ve mononükleer hücre infiltrasyonu hiç görülmedi. Iş mikroskopundak.glomerüllerde herhangi bir histopatolojik değ iklik saptanmadıGrup-1'de Grupiş1-kontrol 'e göre kortikal kollektör tübülüslerde anlamlıölçüde HSP-70 pozitifliğitespit edildi (p=0.006). Grup-2 ile Grup 2-kontrol arası istatistiksel olarakndaanlamlı fark yoktu (p=0.62). Proksimal tübülüs hücrelerinde hiçbir gruptabirHSP-70 boyanmasıolmadı Grup-1 Grup 1-kontrol'e göre medüller kollektör.tübülüslerde HSP-70 pozitifliğ anlamlıi ölçüde yüksek tespit edildi (p=0.033).Grup-2 Grup 2-kontrol 'e göre medüller kollektör tübülüslerde HSP-70 pozitifliğişanlamlıölçüde düş tespit edildi (p=0.042). Kontrol ve çalı grupları nük ma nımedüller kollektör tübülüslerdeki HSP-70 pozitifliğsham grubuna göre anlamlıiölçüde yüksek bulundu (p=0.042). Grup-1 Grup 1-kontrol'e göre (p=0.57) veGrup-2 Grup 2-kontrol'e göre (p=0.7) glomerüllerde HSP-70 pozitifliğ açındani sıanlamlıbir fark saptanmadı Gruplarda değ ik derecede HSP-70 pozitifliğ. iş igörülürken; sham grubunda glomerüler HSP-70 boyanmasıgörülmedi (p=0.001).SONUÇ: Literatürde hidronefroz varlıı ESWL'nin zararlığnda etkilerini araşrantış bulunmamaktadı Yaptımı çalığzı ş ğıbir çalıma r. mada, hidronefroz varlındauygulanan ESWL'nin proksimal tübülüsde, glomerülde, kortikal ve medüllerkollektör tübülüsde hasar oluşturduğ tespit edildi. Obstrüksiyon süresiuğı artı ğıuzadında uygulanan ESWL'nin proksimal tübülüsteki hasarı rdı görüldü.şAncak bu sonuçlarıdestekleyecek ek çalımalara ihtiyaç vardır.
Afyonkarahisar ilinde 40 yaş üzeri erkeklerde erektil disfonksiyon prevalansı ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Afyonkarahisar ili genelinde 40 yaş ve üzeri erkeklerde erektil disfonksiyon prevalansı ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. GEREÇ ve YÖNTEM: Kasım 2005 - Şubat 2006 tarihleri arasında toplam 75 tarama bölgesinde çalışmalar tamamlandı. Bölgelerin nüfus oranlarına göre o bölge EFT'lerinden (Ev Halkı Tespit Fişi) rastgele kartlar çekilerek ve her haneden 40 yaş ve üzeri bir kişi olacak şekilde bireyler tespit edildi. Toplam 625 erkek ED ve onun risk faktörleri olan; yaş, evlilik durumu, sigara ve alkol öyküsü, ortalama yıllık gelir, diyabet, hipertansiyon, hiperkolesterolemi, kardiyovasküler veya kronik obstruktif akciğer hastalığı, BPH, kanser hikayesi ve kullandığı ilaçlar açısından değerlendirildi. ED sorgulaması Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi (IIEF) kullanılarak yapıldı. Toplam 21 puan ve altı değerler ED olarak kabul edildi. BULGULAR: Katılımcıların %37.8'i 40-49, %36.3'ü 50-59, %17'si 60-69 ve %8'i 70 ve üzeri yaş grubunda olup; bu yaş grupları için ED oranları sırası ile; %16.9, %37, %65.1 ve %82 olarak bulundu (p=0.000). Katılımcıların evli, dul ve bekar oranları; %94.6, %4.3 ve %1.1 ve ilgili ED prevelensı sırası ile; %35.9, %42.9, %74.1 olarak belirlendi (p=0.000). VKİ'leri 25'in altında ve 30 ve üzerinde olanların ED oranları sırayla %43.8 ve %33.7 idi. Sigarayı aktif olarak kullananlar, arasıra kullananlar, bırakmış olanlar ve hiç kullanmamış olanların oranları sırası ile; %40, %4.2, %29.4 ve % 26.5 ve ilgili ED oranları %44.5, %50, %40.7 ve %29.4 olarak tespit edildi (p<0.001). Diyabetiklerde %58, hipertansiflerde %56.3 oranda ED tespit edildi. SONUÇ: Afyonkarakisar ilinde ED prevalansı yaşla birlikte artış göstermektedir. Bireyin medeni durumu ve sigara öyküsü yanında, diyabet, hipertansiyon, KOAH ve BPH gibi komorbiditeler ise erektil fonksiyonu belirlemede temel risk faktörleri olarak görülmektedir.
Deneysel olarak finasterid ve dutasterid'in prostat vaskülaritesine etkisinin araştırılması
AMAÇ: Finasterid ve dutasterid verilen ratların prostatlarında özellikle vasküler olmak üzere histopatolojik değişikliklerin araştırılması. GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışma grubundaki 20 adet Wistar Albino suşu rata günlük 80 mg/kg/gün finasterid (n=10) veya 16 mg/kg/gün dutasterid (n=10), 15 gün boyunca orogastrik gavaj enjektörü ile verildi. Kontrol grubundaki 6 rata ilaç verilmedi. Deney sonunda ratlar anestezi ile sakrifiye edildikten sonra, testisleri, veziküla seminalisleri ve prostatlarıcerrahi olarak eksize edildi. Prostat kesitleri, endoteli işaretlemek için CD31 antikoru ile immünohistokimyasal olarak boyandıve ışık mikroskobu altında incelendi. Ortalama mikrodamar yoğunluğu (MDY), ortalama proliferatif mikrodamar yoğunluğu (PMDY), ortalama damar alanı(DAL) ve ortalama damar çevresi uzunluğu (DÇEV), 3 farklıalanda X200 büyütmede, dijital görüntüleme sistemi kullanılarak hesaplandı. BULGULAR: Çalışma sonunda kontrol, finasterid ve dutasterid gruplarında prostat ağırlığısırasıyla; 0.47±0.02 gr, 0.28±0.02 gr ve 0.19±0.02 gr olarak tespit edildi (p=0.006). Kontrol, finasterid ve dutasterid gruplarında MDY değerleri sırasıyla; 5.16, 11.66 ve 10.28 olarak bulundu (p=0.001). Kontrol, finasterid ve dutasterid gruplarında PMDY sırasıyla; 6.33, 15.23 ve 15.43 olarak saptandı(p=0.001). Dutasterid grubunda DAL ve DÇEV değerleri, finasterid grubuna göre anlamlıölçüde düşük olarak bulundu (341.71'e karşı814.71 ?m2, p=0.019 ve 69.51'e karşı109.34 ?m, p=0.007). SONUÇLAR: Dutasterid grubunda, deney sonrasıprostat ağırlığında diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlıazalma mevcuttu. Dutasterid ve finasterid gruplarında MDY kontrol grubuna göre anlamlıölçüde yüksek olduğu, fakat finasterid ve dutasterid verilen ratlarda farksız olduğu saptandı.
Otopsi serilerinde prostat kanseri ve mesane tümörü insidansının araştırılması
AMAÇ: Latent prostat kanseri insidansında, etnik ve coğrafi koşulara bağlı olarak anlamlı farklılıklar olduğu epidemiyolojik çalışmalarla gösterilmiştir. Ayrıca otopsi serilerindeki mesane kanseri insidansı blinmemektedir. Çalışmamızda, ülkemizde önemli bir eksiklik olan insidans çalışmalarına bir katkıda bulunmak için otopsi yapacağımız kadavralarda prostat kanseri, yüksek dereceli prostatik intraepitelyal neoplazi (PIN) ve mesane kanseri insidansının araştırılmasını amaçladık.GEREÇ VE YÖNTEM: İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı'nda travma sonucu ölen 114 kadavranın prostatları ve 125 (106 erkek, 19 kadın) kadavranın da mesaneleri otopsi ile alındı. Prostatlardan alınan 8 kesit dehidrate edilerek xylene ile temizlenip parafin bloklara gömüldü. Her bir mesaneden; anterior duvardan, trigondan ve posterior duvardan olmak üzere 3 parça örneklendi. Mesan e ve prostattan alınan tüm kesitler hematoksilen&eozin ile boyanarak incelendi. Prostat dokuları için whole mount sectioning yapılmadı.BULGULAR: Ortalama ve ortanca yaşlar sırasıyla 57 ve 58 yıl (aralık 25-86) idi. İnsidental prostat kanseri genel prevelansı %8.7 idi ve insidans yaşla artmaktaydı. 3., 4., 5., 6., 7. ve 8. dekatlar için prostat kanseri prevelansları sırasıyla % 0, %0, %3.4, %8.3, %12, %13 ve % 33 olarak bulundu. Prostat dokularının %7'sinde yüksek dereceli PIN bulundu. 106 erkek ve 19 kadın mesanesinin hiç birinde makroskopik veya mikroskopik malign değişimler tespit edilmedi. Benign mesane lezyonları ise kadınların %36.8'inde ve erkeklerin %10.3'ünde saptandı. Bunlar, 6 (%5.5) erkek ve 4 (%21) kadında mukozal metaplastik değişiklikler; 5 (%4.1) erkek ve 3 (%15.7) kadında sistit olarak tespit edildi. Sistit olgularının 4'ü kronik, 2'si foliküler, 1'i polipoid ve 1'i hemorajik sistitdi.SONUÇ: Çalışmamızda Türk toplumunda insidental prostat kanseri prevelansı düşük olarak saptandı. Genetik, çevresel, beslenme ve yaşam tarzı prostat kanseri insidansının düşük olmasında etkili olabilir. Çalışmamızda mesane kanseri saptanmadı
Perkütan nefrolitotomi sonrası nefrostomi traktına lokal anestezik uygulamasının postoperatif ağrı üzerine etkisi
Amaç: Perkütan nefrolitotomi (PNL) sonrası çoğu ağrı, renal kapsülün ve parankimal traktın dilatasyonuna bağlı olarak hissedilmektedir. Daha önceki araştırmalar ameliyat sonrası ağrıda nefrostomi kateterinin kalınlığının etkisi üzerine odaklanmıştır ve cerrahi alana lokal anestezik madde infiltrasyonu, PNL'de pek araştırılmamıştır. Bu çalışmanın amacı, PNL sonrası ağrı kontrolünde nefrostomi traktına uzun etkili lokal anestezik madde infiltrasyonunun etkisini araştırmaktadır.Gereç ve Yöntem: İki cm'den büyük taşı olan, tek, subkostal akses ile PNL yapılan kırk altı hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar tek kör, randomize olarak levobupivakain uygulananlar (grup I) ve serum fizyolojik uygulananlar (grup II) olmak üzere gruplara ayrıldı. Grup I hastalara (n=23) 20F re-entry Malekot kateter yerleştirildikten sonra, 21G iğne ucu ile akses hattındaki subkutan dokulara 25mg/10cc levobupivakain infiltrasyonu uygulandı. Levobupivakain, renal kapsüler alanın dışına diffüz olarak yayılması için, nefrostomi kateteri boyunca injekte edildi. Grup II hastalara 10cc serum fizyolojik aynı teknik ile injekte edildi. Ameliyat sonrası dönemde, hastaların isteğine bağlı olarak narkotikler verildi. Ağrı skorları, çizginin bir ucundaki ?0? hiç ağrının olmadığını, diğer ucundaki ?10? ise hasta tarafından tarif edilen en şiddetli ağrıyı ifade eden 10 cm uzunluğundaki görsel ağrı skalası (VAS) ile ameliyat sonrası dönemde 2., 4., 6., 8. ve 24. saatlerde toplandı. Her iki grup arasındaki VAS skorları, ilk analjezik gereksinimi zamanları, toplam analjezi tüketimi, oral alım zamanları ve mobilizasyon zamanları karşılaştırıldı.Bulgular: Grup I ve Grup II hastalarda yaş ortalaması sırası ile 44 ve 45 idi ve vücut kitle endeksi ise 26 ve 25 idi. Ortalama taş yüzey alanı, ameliyat zamanı ve irrigasyon sıvı miktarı Grup I ve Grup II hastalarda sırası ile 508 ve 473 mm2; 103 ve 99 dakika; ve 12.5 ve 11.8 L (sırasıyla, p=0.54, p=0.74 ve p=0.71) idi. Başarı ve komplikasyon oranları her iki grupta benzerdi. Tüm ameliyat sonrası zaman değerlerinde, her iki grubun ağrı skorları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Her hasta için ilk analjezik gereksinim zamanı ve toplam narkotik analjezik dozu Grup I ve Grup II hastalarda sırası ile 1.2±1.05 ve 4.04±1.57 saat; ve 96 mg ve 112 mg (p=0.009 ve p=0.41, sırasıyla).Sonuç: Nefrostomi traktına levobupivakain infiltrasyonu, PNL sonrası ağrı kontrolünde etkili değildir. Fakat levobupivakain infiltrasyonu yapılan hastalarda, daha geç dönmede analjezik kullanılması eğilimi söz konusudur.
Mesanenin değişici epitel karsinomunda serum laminin P1`in prognostik değeri
ÖZET Bu çalışmada Mart 1993 ile Haziran 1994 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim dalında tedavi edilen değişici epitel karsinomlu 38 hasta ve 35 tümörsüz birey değerlendirildi. Olgularda serum laminin P[ düzeyleri preoperatif,postoperatif 1,15 ve 90. günlerde RİA ile saptandı. Değişici epitel karsinomlu hastaların serum laminin Pı düzeyleri kontrol grubuna göre farklı bulundu ( p= 1.3 x 10 ). T[ ve T2 evresindeki hastaların serum laminin P| düzeylerinin Ta evresindekilere göre yüksek olduğu saptandı ( p= 2.3 x 10"^ ). Serum laminin Pfin 2 cm'den büyük ve çok tümörü olan hastalarda anlamlı düzeyde yüksek bulunması nedeniyle de neoplazinin kitlesiyle pozitif ilişki içinde olabileceği düşünüldü. Ta evresindeki karsinomun bazal membranı ve kas dokusunu invaze etmesi ve Tj-T2 evresine geçmesiyle serum laminin Pj düzeylerinde % 31.6'dan % 78.9'lara ulaşan duyarlılık ile anlamlı bir artışın izlenmesi nedeniyle, serum laminin P\ Ölçümünün mesanenin değişici epitel karsinomunda tümörün progresif özelliğini yansıtabilecek bir değerlendirme olduğu sonucuna varıldı. 31
Hayvan pnömoretroperiton modelinde CO2 insuflasyonunun böbrek fonksiyonları üzerine etkisi
Laparoskopik girişimler sırasında ortaya çıkan artmış karın içi basınç böbrek fonksiyonlannda bozulmaya yol açabilir. Azalmış renal kan akımı, ureteral obstrüksiyon, sistemik hormonal etkiler veya direkt renal kompresyon laparoskopik cerrahide oligürinin ve böbrek disfonksiyonunun nedeni olarak öne sürülmektedir. Sıklıkla kullanılan retroperitonoskopik yolun da benzer şekilde böbrek disfonksiyonuna yol açıp açmadığını saptamak üzere bu çalışmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Yirmi dört erişkin Yeni Zellanda türü tavşan altışardan dört gruba ayrıldı. Bir gruba balon disseksiyonunu takiben retroperitonda 10 mm Hg basınç sağlayacak CCb insuflasyonu iki saat süreyle uygulandı. Diğer bir grupta bu işlem dört saat sürdürüldü. Bu grupların shamlannda da basınç uygulaması dışındaki işlemler aynı şekilde yapıldı. Dört grupta da ayrı ayrı işlem başlangıcı, işlem sonu ve 24. saatte serum ve idrar kreatinin düzeyi, renal arter ve vende akış hızı saptandı. Ayrıca işlem başlangıcından sonuna ve daha sonra işlem sonundan 24. saate kadar idrar volümü kaydedildi. Bulgular: Serum kreatinin değeri çalışma gruplarında, işlem sonunda anlamlı yükselmekte idi. İdrar kreatinini çalışma gruplarında, işlem sonunda anlamlı azalma göstermekte idi. Renal arter akım hızlarında her iki grupta çalışma sonunda anlamlı azalma bulundu. Renal ven akım hızlarında her iki grupta çalışma sonunda anlamlı azalma saptandı. İdrar çıkışı her iki grupta shamlan ile karşılaştırıldığında çalışma süresince anlamlı azalmıştı. Tüm değişiklikler dört saatlik grupta daha belirgindi. Çalışma sonrası 24. saate kadar idrar çıkışında sham grupları ile karşılaştırma yapıldığında belirgin farklılık saptanmadı. İki ve dört saatlik gruplar arasında da fark yoktu. Tüm değişkenler çalışma sonrası 24. saatte normale dönmektedir. Sonuç: Bu bulgular retroperitonoskopi sırasında böbrek fonksiyonlarının geri dönüşümlü olarak olumsuz etkilendiğini, bunun uygulama zamanı arttıkça 38 daha belirgin hale geldiğini göstermektedir. Retroperitonoskopik cerrahi uygulanan riskli hastaların böbrek fonksiyonları operasyon süresince yakından izlenmelidir.
Mesanenin yüzeyel değişici epitel karsinomunda vitamin D reseptörlerinin klinik önemi
Vitamin Da'ün kalsiyum metabolizmasının düzenlenmesi dışında, hücre çoğalmasını azaltıcı ve hücre farklılaşmasını arttırıcı etkileri bilinmektedir. Bütün bu etkilerim, hücre çekirdeğinde bulunan VDR'ler ile gerçekleştirmektedir. Bundan yola çıkılarak l,25(OH)2D3 ve VDR ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Çok değişik dokularda yapılan çalışmalarda, çok farklı sonuçlar elde edilmiş olmasına rağmen, temel amaç vitamin D'nin çeşitli kanserlerin tedavisinde denenebileceğinin gösterilmesidir. Bu çalışmada, Ocak 1990 ile Aralık 1998 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dah'nda tedavisi yapılan ve izleme alınan, 105 yüzeyel mesane tümörlü olgunun tümör dokusunun ve çeşitli nedenlerden dolayı sistoskopileri yapılıp, patolojilerinde malign bir bulgu olmayan 30 bireyin mesane dokusunun VDR içerikleri kalitatif olarak değerlendirildi. Formaldehit ile fikse, parafinle kaplı doku kesitleri streptavidin-biotin immunperoksidaz yöntemi ile çalışıldı. Sonuçlarla olguların klinik ve patolojik değişkenleri arasında istatistiksel analizler yapıldı. Mesane tümörlü olguların %85.7'sinde, kontrol grubundaki bireylerin ise %66.6'sında VDR pozitif saptandı (p=0.018). VDR miktarının, tümör sayısı ve cinsiyetle ilişkili olmadığı görüldü. VDR (+++) olanlarda, tümör çapının daha büyük olduğu bulundu. Tümörün evresi ve derecesi ile VDR pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı olacak bir bağlantı kurulamadı. VDR pozitifliği fazla olan mesane tümörlü olgularda, tümörün ileri patolojik evrelere geçmesinin daha fazla olduğu saptandı. VDR (+++) olguların hastalıksız sağkalım süreleri, diğer olgulara göre daha kısa bulundu. îzlem süresi boyunca, VDR pozitif olan olguların %9 1.1 'inin, negatif olanların %86.7'sinin sağ olduğu görüldü. VDR pozitifliğinin hastalığa bağlı sağkalımı etkilemediği ve yapılan çok değişkenli analizlerde bağımsız bir prognostik faktör olmadığı sonucuna varıldı. 40
Soluble virulans faktörlerin mesane mukozası ve deneysel sistit oluşumu üzerindeki etkileri
ÖZET Üriner sistem infeksiyonları patogene zinde konak savunmasıyla ilgili olarak mesane mukus tabakasının bakteriyel adherensi önlediği ve bu tabakanın asit veya toksik maddelerle tahrip edilmesi sonrası bakteriyel adherensin arttığı ve infeksiyon hızında artış olduğu bildirilmektedir. Üriner sistem infeksiyonlarında sık görülen bir patojen olan E.coli* nin soluble virulans faktörler ürettiği ve bu faktörlerin mesane mukus tabakasını bozarak infeksiyon hızında artışa yol açtığı öne sürülmektedir. Bu çalışmada E.coli soluble virulans faktörlerin mesane mukus tabakasında oluşturduğu bu etki ve mesane mukozasında gelişen iyileşme sürecinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma hayvan deneyi olarak planlanarak tavşanlarda gerçekleştirilmiştir. Soluble virulans faktörler insan steril idrarının E.coli ile infekte edilmesi sonrası bakterinin ayrıştırılmasıyla elde edildi. Çalışmada kontrol alt gruplarına üretral kateterizasyonla 10 mi steril idrar, denek alt gruplarına 10 mi steril filtre edilmiş bakteriyel supernatant verildi. Bu işlem sonrası 1 saat sonra, 24 saat sonra ve 72 saat sonra E.coli verilerek 48 saat sonra alınan idrar örneklerinden bakteri üreme sayıları kontrol edildi. Her gruptan 2' şer tavşan bakteri verilmeksizin laparotomi yapılarak, mesaneleri Hemotoksilen Eozin, PAS, musicarmine, alcian blue boyama ile histopatolojik incelemeye alındı. 64Supernatant verilmesini takiben 1 saat sonra verilen bakteri üreme sayıları (CFU/ml) tüm gruplarda daha fazla olarak tespit edildi. Bu grubun histopatolojik incelemesinde mesane mukoza epitelinde yaygın reaktif değişiklikler, bazal membran kalınlaşması, inflamasyon tespit edildi. Supernatant verilmesini takiben 24 saat sonra verilen bakteri üreme sayılarında kontrol alt grubuna göre anlamlı farklılık bulundu. Bu grubun histopatolojik incelemesinde yer yer normal görünümlü mesane mukozası varlığı tespit edildi. Supernatant verilmesini takiben 72 saat sonra verilen bakteri üreme sayıları kontrol grubundan farklı bulunmadı. Bu grubun histopatolojik değerlendirilmesinde kontrol grubuyla benzer özelliklere sahip görünüm izlendi. E.coli soluble virulans faktörleri mesane mukus tabakasında tahribat yapmakta ve infeksiyonlara duyarlılığı artırmaktadır. Çalışmamızda bu etkinin hemen ilk saatlerde başladığı ve mesane mukozasının iyileşme sürecini 72 saatte tamamladığını tespit ettik. Transizyonel hücrelerin kendilerini koruma mekanizmalarının daha iyi anlaşılmasıyla mesane hastalıklarının ve infeksiyonlarm tedavisinde yeni yaklaşımlar geliştirilme olasılığı artacaktır. 65
Erektil disfonksiyonun değerlendirilmesinde yeni bir yöntem: sildenafil + doppler ultrasonografi
Günümüzde erektil disfonksiyonda vasküler sistemin değerlendirilmesinde çeşitli yöntemler arasında en iyisi renkli Doppler ultrasonografi (RDU) olarak önerilmektedir. Ancak RDU ile birlikte uygulanan intrakavemoz ajanlar invaziv olup, uzamış ereksiyon gibi yan etkileri vardır. Bu çalışma, intrakavernozal ajanlar yerine sildenafilin kullanılabilirliliğini araştırmak amacıyla planlanmıştır. Çalışmaya erektil disfonksiyon şikayeti ile başvuran toplam 42 hasta alındı. Papaverin (60 mg) enjeksiyonu öncesi ve sonrası, görsel erotik ve elle genital uyaran ile birlikte RDU yapıldı. Maksimum sistolik akım hızı, diastol sonu akım hızı, rezistif indeks ve akseleraşyon zamanı değerleri ölçülerek kaydedildi. İlk çalışmadan en az 3 gün sonra olacak şekilde aynı hastalara 50 mg sildenafillin oral olarak verilmesini takiben görsel erotik ve elle genital uyaran ile birlikte RDU yapıldı. Aynı parametreler 30., 45., 60., 75. ve 90. dakikalarda değerlendirilerek kaydedildi. Her iki yöntem ile elde edilen değerler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Sildenafil sonrası 30.dakikada maksimum sistolik akım hızında anlamlı yükselme gözlendi ve 60.dakikada en yüksek değerine ulaştı. Her iki yöntemle elde edilen değerler karşılaştırıldığında (1 ile 45, 5 ile 60, 10 ile 75 ve 20 ile 90) anlamlı fark tespit edilmedi. Arteriyel yetmezlik tanısı için intrakavernozal ajan uygulamalı RDU altın standart olarak kabul edildiğinde, sildenafil uygulanımlı RDU %90 duyarlı ve %100 özgül olarak bulunmuştur. Papaverin grubunda 5(%12) hastaya priapizm nedeniyle tıbbi müdahale yapıldı. Sildenafil grubunda ciddi yan etkiye rastlanmadı. Sildenafil intrakavernozal ajanlar gibi maksimum sistolik akım hızında yeterli yükselme oluşturabilmektedir. Sonuç olarak; erektil disfonksiyon değerlendirilmesinde, sildenafil uygulamalı Doppler ultrasonografi, intrakavernozal ajanlarla yapılan çalışmalara bağlı gelişebilecek komplikasyonlardan kurtulma imkanı veren yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahip bir yöntem olarak ortaya çıkmaktadır. Anahtar kelimeler: Erektil disfonksiyon, Doppler ultrasonografi, sildenafil
Ratlarda sisplatin ile oluşturulan testiküler hasar üzerine viburnum opulus'un olası etkisinin histolojik ve biyokimyasal olarak incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Sisplatin, birçok kanserde kullanılan platin bazlı bir kemoterapötiktir ve testislerde doğrudan toksisite ve oksidatif stresle hasar oluşturarak infertiliteye yol açabilir. Bu hasar çoğu zaman geri dönüşümlüdür. Çalışmamızda, bu hasarın antioksidan özellikli Viburnum Opulus ile önlenip önlenemeyeceğini araştırdık. Amacımız, sisplatin tedavisi sonrası genç erkeklerde görülen infertilite riskini azaltmaktır. YÖNTEM: Çalışmamızda 32 adet 241±26 gr ağırlığında Wistar Albino cins erişkin erkek rat kullanıldı. Ratlar rastgele 8'er adetten 4 farklı deney grubuna ayrıldı. Kontrol grubuna işlem yapılmadı. İkinci gruba 12 gün boyunca 100mg/kg oral Viburnum Opulus verildi. Üçüncü gruba tek doz 7mg/kg sisplatin (i.p) uygulandı. Dördüncü gruba 7mg/kg sisplatin (i.p) uygulamasının ardından 12 gün boyunca 100mg/kg oral Viburnum Opulus verildi. Tüm ratlara 12 günün sonunda 40mg/kg %10 ketamin hidroklorür ve 8mg/kg ksilazin yapılarak anestezi uygulandı. Cerrahi olarak testisler çıkarıldı, kan örnekleri alındı ve ratlar sakrifiye edildi. BULGULAR: Gruplar arası johnsen skorlaması, germinal epitel kalınlığı ve seminifer tübül çapı ölçümü yapıldı. CIS grubunda diğerlerine göre istatistiksel anlamlı (p<0,05) düşüş saptanırken CIS+V.O gruplarında diğerlerine göre istatistiksel anlamlı (p<0,05) yükselme görüldü. Semen analizinde toplam sperm konsantrasyonu, ileri hareket yüzdeleri ve normal morfoloji yüzdeleri karşılaştırıldı. CIS grubunda her 3 değerde anlamlı şekilde (p<0,05) düşüş saptanırken CIS+V.O grubunda CIS grubuna göre 3 değerde de anlamlı (p<0,05) yükseliş izlendi. Biyokimyasal analizde total testosteron, inhibin-b, CAT, SOD, GPx, 8-OHdG, MPO, MDA, TAS ve TOS ölçümleri yapıldı. GPx dışında (p>0,05) tüm bulgularda gruplar arası anlamlı farklılık (p<0,05) saptandı. SONUÇ: Sisplatinin testiküler dokuda hasar yaptığına ve birçok molekülün bu hasarı önlemede etkili olup olmadığına dair literatürde çalışmalar mevcut. Çalışmamızda, sisplatine bağlı oluşan histometrik hasarın ve artan oksidatif stresin Viburnum Opulus ile önlenebildiğini gösterdik. Anahtar Kelimeler: Sisplatin, testis, Viburnum Opulus
Testiküler iskemi-reperfüzyon hasarı olan ratlarda PRP kullanımının sperm fonksiyonlarına etkisinin in vitro fertilizasyon (IVF) ile değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Testis torsiyonu ani gelişen, tanı aldığında acil müdahale edilmesi gereken ürolojinin gerçek acillerindendir. Zamanında yapılan detorsiyon tedavise rağmen testiste iskemi/reperfüzyon (İ/R) hasarı meydana gelmektedir. Son yıllarda İ/R hasarında plateletten zengin plazma (PRP) ile yapılan çalışmalar umut vadedicidir. Çalışmamızın amacı PRP'nin, testiküler İ/R hasarında sperm fonksiyonlarına etkisini in vitro olarak değerlendirmektir. YÖNTEM: 12 haftalık 50 adet Wistar Albino erkek sıçan; randomize şekilde kontrol (Sham), Sham+PRP uygulaması (Sham+PRP), iskemi (İ), 4 saatlik iskemi sonrası PRP uygulanması (İ+PRP), torsiyon/detorsiyon (İ/R) ve torsiyon/detorsiyon sonrası PRP uygulanması (İ/R+PRP) gruplarına ayrıldı. PRP hazırlığı için 2 erkek, oosit temini içinse 12 adet dişi sıçan kullanıldı. Torsiyon sağ testise 720º derece uygulandı. 4 saatlik torsiyon süresinden sonra intratestiküler 20 µl PRP enjeksiyonu yapıldı. 28 gün sonra tüm sıçanlar sakrifiye edilerek sperm örnekleri toplandı ve testisler histopatolojik incelemeye alındı. Kontrollü overyan stimülasyon ve östrus senkronizasyonu yapılan dişi ratlardan oosit toplanarak inseminasyonun ardından kültürize edildi. 5 güne kadar kültürize edilen örnekler, fertilize oosit sayısı ve bölünmüş oosit sayıları açısından incelendi. BULGULAR: Testis ağırlığında en belirgin azalma İ ve İ/R gruplarındaydı. Johnsen testiküler biyopsi skoru İ/R grubunda en düşük bulundu ve İ/R+PRP grubuyla arasındaki fark anlamlı saptandı. (p<0,05). Sham ve Sham+PRP grupları arasında fark izlenmedi (p<0,05). Semen parametreleri Sham ve Sham+PRP grubu arasında fark göstermezken, İ/R+PRP grubunda İ/R grubuna kıyasla tüm parametrelerde üstündü (p<0,05). Fertilize oosit sayısı Sham ve Sham+PRP grubunda fark göstermedi (p>0,05) ancak İ/R+PRP grubunda İ/R grubundan yüksek bulundu (p<0,05). Bölünen oosit sayılarına bakıldığında, PRP uygulanan gruplarla uygulanmayan kontrolleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). SONUÇ: 20 µl'lik PRP uygulamasının testis hasarı meydana getirmeden reperfüzyon hasarına karşı olumlu etkisinin olduğunu, sperm parametrelerine ve histopatolojik olarak reperfüzyon hasarına karşı olumlu etki göstermesine rağmen klinik fertilite sonuçlarına etkisinin sınırlı kaldığını göstermiştir.
Androloji Polikliniğine başvuran çiftlerde fertiliteye etki eden faktörlerin araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: İnfertilite, en az 12 ay boyunca düzenli ve korunmasız cinsel ilişkiye rağmen gebelik oluşmaması durumudur. Erkek infertilitesi değerlendirilirken fiziksel, sosyal ve psikolojik yönden bir bütün olarak ele alınmalıdır. Bu çalışmada erkek infertilitesine etki eden faktörlere geniş bir bakış açısıyla ışık tutmak, genel sağlık durumunun erkek fertilitesine olan etkisini araştırmak ve infertilitenin getirdiği psikososyal yükün semen kalitesi üzerine etkilerini ortaya koymak amaçlanmıştır. YÖNTEM: Androloji polikliniğimize 31/05/2021-18/05/2023 tarihleri arasında infertilite nedeniyle başvuran hastaların dosyaları retrospektif olarak tarandı. Anamnez ve fizik muayenesi tamamlanan hastalardan Uluslararası Erektil Fonksiyon Değerlendirme Anketi-15, Doğurganlık Sorunu Yaşayan Kişiler İçin Hayat Kalitesi Ölçeği, Evlilikte Uyum Ölçeği ve Hasta Sağlık Anketi formlarını dolduran 1039 hastanın verileri çalışmaya dahil edildi. Hastalar normospermik ve semen analizinde en az bir anomalisi olanlar şeklinde iki gruba ayrıldı. Semen anomalisi riskinin ortaya konması için lojistik regresyon analizi yapıldı. P değeri %95 güven aralığında <0,05 olanlar anlamlı olarak kabul edildi. BULGULAR: Normospermik grupta 534 hasta, semen anomalisi olan grupta 431 hasta mevcuttu. Testis boyutlarının artışı semen kalitesi ile pozitif yönde ilişkiliydi (OR: 0,925 [GA: 0,862-0,993], p: 0,031). Varikoselektomi öyküsü (OR: 2,106 [GA: 1,286-3,451], p: 0,003), muayenesinde varikosel saptanması (OR: 1,433 [GA: 1,046-1,964], p: 0,025), sigara kullanımı (OR: 2,210 [GA: 1,084-4,503], p: 0,029) ve gelir düzeyinin düşük olması (OR: 1,314 [GA: 0,897-1,925], p: 0,003) anormal semen için bağımsız risk faktörleri olarak bulundu. Uygulanan tüm ölçeklerde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü. SONUÇ: Bu çalışmada erkeğin sağlık durumu ile üreme yeteneği arasında yakın ilişki olduğu, infertilite nedeniyle tedavi arayışına giren erkeklerin tıbbi değerlendirmesinde anamnez, fizik muayene ve laboratuvar incelemenin önemli olduğu ortaya konmuştur. Ayrıca infertil erkeklerde cinsel işlev, depresyon, hayat kalitesi ve evlilikte uyumunun semen kalitesi ile olan ilişkisi de gösterilmiştir. Hastaların tedavi sürecinde psikososyal açıdan da desteklenmeleri infertilite tedavisinin başarısına önemli katkılar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Depresyon, Hayat kalitesi, İnfertilite, Semen analizi
Parsiyel üreter obstrüksiyonu yeri ve şiddetinin üriner sistem taş hastalığı oluşumuna etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Üreteropelvik ve üreterovezikal bileşke darlıkları temel alınarak oluşturulan parsiyel üreter obstrüksiyonun yeri ve şiddetinin taş oluşumuna etkisini gözlemlemeyi amaçladık. GEREÇ YÖNTEM: Çalışmaya 8 haftalık 40 erkek sıçan dahil edildi ve sıçanlar 5 gruba ayrıldı. Grupları; kontrol grubu, proksimal ve distal üreterde hafif/ciddi obstrüksiyon grupları olarak belirledik. Obstrüksiyon gruplarına, cerrahi işlemle gruplara uygun parsiyel üreter obstrüksiyonu oluşturuldu. 5 gün intraperitoneal glioksilat enjeksiyonu yapılması sonrası ratlardan biyokimyasal örnekler alındı ve bilateral nefrektomi uygulandı. Alınan idrar ve kan tetkikleri analiz edildi ve böbrek dokuları histopatolojik olarak incelendi. BULGULAR: Gruplar arasında idrarda sitrat, pH değeri, oksalat/kreatinin, sitrat/kreatinin, kalsiyum/kreatinin oranlarında istatistiksel olarak fark olduğu saptanmıştır (p<0,05). Sitrat/kreatinin oranı ortalama değeri kontrol grubunda 21,13±0,44; distal seviyedeki obstrüksiyon oluşturulan gruplarda 17,31±3,82; proksimal seviyedeki obstrüksiyon oluşturulan gruplarda 15,48±1,87 saptanmıştır. Kontrol grubu ile obstrüksiyon şiddetleri karşılaştırıldığında ise ciddi obstrüksiyonda hafif obstrüksiyona göre idrar sitrat, pH değeri ve sitrat/kreatinin, kalsiyum/kreatinin oranının daha düşük, oksalat kreatinin oranının daha yüksek olduğu görülmüştür. Obstrükte böbrekte pelvis çapı azaldıkça ve parankim kalınlığı arttıkça kristal skorunun arttığı görülmüştür (p<0,00; p<0,00). CaOx kristali yokluğu ve varlığında oksalat (61,54±53,24; 77,92±49,73) ve oksalat/kreatinin oranı (72,38±65,33; 98,96±58,96) arasında fark saptanmıştır (p<0,025; p<0,019). SONUÇ: Çalışmamız parsiyel üreter obstrüksiyonu ve böbrek taşı modelinin birlikte kullanıldığı ilk çalışmadır. Çalışmamız sonucunda üreter obstrüksiyon seviye ve derecesinin doğrudan böbrek taşına neden olmadığı, üriner stazın idrarda sitrat, pH, sitrat/kreatinin gibi parametreleri değiştirdiği görülmüştür. Bu parametreler taş oluşumunu kolaylaştırıcı faktörler olduğundan bu hastalar taş oluşumu için dolaylı olarak risk altındadır. Ayrıca çalışmamızda obstrüksiyon oluşturulan böbrekte, karşı böbreğe göre daha az CaOx kristali oluştuğu da gösterilmiştir. Üriner sistem obstrüksiyonunda taş oluşumunun karmaşık bir süreç olduğu görülmüştür. Ancak üreter obstrüksiyonu olan hastaların taşsızken veya taşın cerrahi olarak çıkarılmasından sonra metabolik değerlendirme ve profilaktik tedavi ile cerrahi tedavinin olası komplikasyonlarından kaçınılabileceğini düşünmekteyiz.
Endoskopik üriner sistem taşı tedavisi sırasında double J stent yerleştirilmesinin cinsel işlev bozukluğu üzerine etkisi
Amaç: Böbrek ve üreter taşının tedavisi için uygulanan endoskopik taş tedavisi uygulamasının, stentli veya stentsiz gruplar arasında cinsel fonksiyonlar açısından farklılık gösterip göstermediğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 20-65 yaş aralığında endoskopik üreter taşı tedavisi yapılan, evli ve aktif cinsel hayatı olan 134 erkek hasta dahil edildi. Hastalara çalışma hakkında bilgilendirildi. Onam formu tüm hastalara imzalatıldı. Kliniğimizde endoskopik üreter ve böbrek taşı tedavisi kararı verilen hastalara preoperatif dönemde Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi (IIEF) formu doldurtuldu. Erektil işlev, cinsel ilişkiden memnuniyet, orgazmik işlev, cinsel istek ve genel memnuniyeti değerlendiren bu formun cevapları kayıt altına alındı. Hastaların demografik özellikleri, taşlarının boyutu, yeri, taşın dansitesi, uygulanan işlem belirlendi ve kayıt altına alındı. Çalışmadan bağımsız olarak, hastalara operasyon esansında stent takılıp takılmayacağına karar verildi. Hastalar double j stent takılan ve takılmayan olarak 2 gruba ayrıldı; stent takılan grup (Grup 1, n=83) ve stent takılmayan grup (Grup 2, n=51). Operasyon sonunda DJS takılan hastalara 4 hafta sonra stent çekilme gününde ve stent çekildikten 4 hafta sonrasında kontrol muayenesinde IIEF formu dortuldu. Stent takılmayan hastalara da 4 hafta sonra kontrol muayenesine geldiklerinde IIEF formu dortuldu. Genel demografik özellikler ve IIEF formu sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında; yaş (Grup 1= 44,84±11,47 ve Grup 2= 43,02±11,47 p=0,37), BMI (Grup 1= 25,46±2,56 ve Grup 2= 25,08±2,98 kg/m2, p=0,43), IIEF operasyon öncesi toplam skorları (Grup 1= 56,43±15,42 ve Grup 2= 56,06±13,67 p=0,88) arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Gruplar arasında taş boyutu (Grup 1= 12,42±5,43 ve Grup 2= 7,76±2,60 mm, p<0,001), taş dansitesi (Grup 1= 1045,18±321,26 ve Grup 2= 852,94±166,55 HU p<0,001), operasyon süresi (Grup 1= 74,10±26,36 ve Grup 2= 52,55±15,47 dk, p<0,001), operasyon esnasında kullanılan lazer enerji miktarı (Grup 1= 11987,95±4473,48 ve Grup 2= 7137,25±3200,12 j, p<0,001) ve operasyon sonrası IIEF toplam skorları arasında (Grup 1= 42,12±15,78 ve Grup 2= 48,82±14,03, p=0,01) istatiksel olarak anlamlı fark saptandı. Grup 1 kendi içinde incelendiğinde IIEF toplam skorlarında operasyon öncesi, operasyon sonrası ve kontrol değerleri bakıldığında operasyon öncesi 56,43±15,42, operasyon sonrası 42,12±15,78 ve stent çekildikten sonraki kontrol değeri 53,45±17,04 ile istatiksel olarak birbirleri arasında fark olduğu (p<0,001), sadece operasyon öncesi ve kontrol değerlerinin birbirine yakın olduğu gözlenmektedir. Özetle, postoperatif azalan toplam IIEF ve alt skorları değerleri, kontrol zamanında yapıldığında, operasyon öncesi değerlerine yükseldi ve istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Grup 2 kendi içinde değerlendirildiğinde IIEF toplam skorlarında operasyon öncesi ve sonrasında (56,06±13,67 ve 48,82±14,03 p<0,001) istatiksel olarak fark saptandı. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada endoskopik ureter taşı tedavisinin ve tedavi esnasında DJS takılmasının erkek hastalarda cinsel işlev bozukluğuna neden olup olmadığını araştırdık. Cinsel fonksiyonların, stent takılmayan hastalarda, stent takılanlara göre daha hafif olmakla birlikte negatif etkilendiğini düşünmekteyiz. DJS takılmayan hastalarda ameliyat sonrası dönemde fiziksel ve duygusal durumların muhtemelen taş düşmesi ve alt üriner sistem semptomları nedeniyle etkilendiğini görmekteyiz. Yaptığımız çalışmada, endoskopik taş tedavisi yapılan ve DJS yerleştirilen hastalarda geçici cinsel fonksiyon bozukluğu saptadık. Ayrıca stent takılmayan hastalarda, daha az etkilenmekle birlikte geçici cinsel fonksiyon bozukluğu saptadık. Endoskopik üriner sistem taş tedavisinin ve tedavi esnasında stent yerleştirilmesinin, erkek hastalar üzerindeki cinsel işlevlerine olan etkilerini daha belirgin gösterebilmek için daha fazla hasta içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Kalp yetmezliği, kronik obstrüktif akciğer hastalığı ve sigara kullanımının üretra darlığı gelişimi ile ilişkisi
Amaç: Çalışmamızda, Transüretral Prostat Rezeksiyonu operasyonu gerçekleştirilen, takiplerinde üretra darlığı gelişimi saptanan ve saptanmayan hastalar incelenerek; Kalp Yetmezliği, Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı ve sigara kullanımının üretra darlığı gelişimi ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 50-80 yaş aralığında olan ve Transüretral Prostat Rezeksiyonu operasyonu gerçekleştirilen hastalar gönüllük esasıyla çalışmaya dahil edildi. Bu hastalar arasından takiplerinde üretra darlığı gelişen 50 hasta grup 1, üretra darlığı gelişmeyen ve kura ile seçilen 50 hasta ise grup 2 olacak şekilde ayrıldı. Hastaların yaş, boy, kilo, tüketilen sigara miktarı, prostat hacmi, maksimum idrar akış hızı, işeme sonrası rezidü idrar hacmi, IPSS skoru, operasyon süresi ve sonda çıkartılma süreleri incelendi. Ameliyat edilecek hastalarda rutin olarak yapılan kardiyoloji ve göğüs hastalıkları konsültasyon raporları ve solunum fonksiyon testi sonuçları incelendi. Ayrıca hastalardan sözel olarak alınan bilgiler ile doldurulan formlar ve konsültasyon sonuçları dikkate alınarak, kalp yetmezliği ve kronik obstrüktif akciğer hastalağı durumları hakkında bilgi sahibi olundu. Hastaların takiplerinde üretra darlığı gelişme süreleri ve gerçekeleştirilen internal üretrotomi işlemiyle ilgili bilgiler değerlendirildi. Tüm hastalar en az 6 ay süre ile takip edildi. Bulgular: Hastaların yaş, prostat hacmi, maksimum idrar akış hızı, IPSS skoru, operasyon süresi ve sonda çıkartılma süreleri gibi verilerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Grup 1'deki hastaların vücut kitle indeksi ve işeme sonrası rezidü idrar hacmi, grup 2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla; p=0,015, p=0,007). Grup 1'deki hastalar tarafından tüketilen sigara miktarı ortalama±SS değeri 23,78±18,2 paket/yıl iken, grup 2'de bu ortalama 13,94±19,94 paket/yıl olarak saptandı. Tüketilen sigara miktarı ortalaması darlık gelişen grupta istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı bulundu (p=0,007). Grup 1'de semptomatik KY oranı % 56 iken grup 2'de bu oran %26 olarak saptandı. Semptomatik kalp yetmezliği olan hastalar ve olmayan hastalar, grup 1 ve grup 2 ile çapraz tabloda incelendiğinde ki-kare testi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,002). Benzer şekilde; grup 1'de kronik obstruktif akciğer hastalığı oranı %48 iken bu oran, grup 2'de %22 olarak saptandı. Çapraz tabloda incelendiğinde ise ki-kare testi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,006). İncelenen mMRC skalaları ve CAT skorları grup'1 de istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek izlendi (sırasıyla; p=0,003, p=0,002). Ayrıca; hastaların FEV1, FVC ve FEV1/FVC gibi solunum fonksiyon testi parametreleri grup'2 de istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla; p<0,001, p<0,001, p=0,008). Sonuç: Üretra darlığı etiyolojsinde en sık iyatrojenik nedenlerle karşılaşılır. Bu nedenle üretra darlığı gelişimine zemin hazırlayan faktörlerin araştırılması önem kazanmaktadır. Yaptığımız araştırmada sigara kullanımının, kalp yetmezliğinin ve kronik obstrüktif akciğer hastalığının transüretral prostat rezeksiyonu sonrasında darlık gelişimi riskini anlamlı derecede artırdığı sonucuna ulaştık. Anahtar kelimeler: Üretra darlığı, Transüretral prostat rezeksiyonu, Sigara, Kronik obstrüktif akciğer hastalığı, Kalp yetmezliği.
Transüretral rezeksiyon yapılan mesane tümörü hastalarında, obturator sinir bloğunun nüks, progresyon ve ameliyat başarısına etkisi
Amaç:Çalışmamızda, primer mesane yan duvar tümörü tespit edilen ve TUR-M planlanan hastalarda spinal anesteziye ek olarak uygulanan obturator sinir blokajının (OSB) operasyon süresi, hastanede yatış süresi, komplet rezeksiyon, patolojide kas dokusu varlığı, ikinci rezeksiyon, nüks ve progresyon üzerine etkisini değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem:Kliniğimize 18-90 yaş arası başvuran ve görüntüleme yöntemlerinde mesane yan duvar tümörü tespit edilen hastalar bilgilendirildikten ve onamları alındıktan sonra çalışmaya dahil edildi. Toplam 70 hastaya operasyon öncesi spinal anestezi uygulandı. Hastalar rastgele randomize edildi ve 35 hastaya spinal anesteziye ek olarak OSB uygulandı. Her iki grubun yaş, cinsiyet, tümör boyutu, operasyon süresi, hastane yatış süresi, EORTC nüks ve progresyon skorları, T evresi, tümör derecesi, EAU risk sınıfı verileri incelendi. İki grup obturator refleks gelişimi, perforasyon oluşumu, komplet rezeksiyon, patoloji örneklerinde kas dokusu varlığı, ikinci rezeksiyon ihtiyacı, kas dokusu eksikliği nedenli ikinci rezeksiyon ihtiyacı, 1 yıllık nüks ve progresyon oranları açısından karşılaştırıldı. Bulgular: İki grubun demografik ve hastalığa bağlı verileri karşılaştırıldığında; gruplar arasında yaş, cinsiyet, tümör boyutu, EORTC nüks ve progresyon skorları, risk sınıfı, T evresi, tümör derecesi ve BCG tedavisi açısından istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. Obturator refleks gelişimi, OSB yapılan grupta anlamlı olarak daha düşük oranda izlendi (p=0,002). Mesane perforasyonu sayısal olarak OSB yapılan grupta daha düşük olmasına rağmen istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (p=0,198). Komplet rezeksiyon oranları, OSB yapılan grupta %94.3, yapılmayan grupta ise %74.3 olarak bulundu ve OSB yapılan grupta istatistiksel olarak anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,045). Patoloji örneklerinde kas dokusu varlığı OSB yapılan grupta %91.4, diğer grupta %68.6 olup OSB yapılan grupta daha yüksekti ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,034). İkinci rezeksiyon oranları OSB yapılmayan grupta anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p=0,015). Kas dokusu eksikliği nedenli ikinci rezeksiyon yapılan hasta sayısı OSB yapılmayan grupta daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,106). 1 yıllık takiplerde OSB yapılan grupta %22.9 oranında nüks saptanırken, OSB yapılmayan grupta bu oran %68.6 olarak bulundu ve 1 yıllık nüks oranı OSB yapılan grupta anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,001). 1 yıllık progresyon oranları karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,106). Sonuç: Yaptığımız araştırmada, spinal anesteziye ek olarak uygulanan OSB'nin, obturator refleksi azaltarak komplet ve kas dokusunu içeren rezeksiyon oranını artırdığı, ikinci rezeksiyon ihtiyacında ve tümör nüksünde anlamlı derecede azalmaya neden olduğu sonucuna ulaştık. Anahtar kelimeler:Mesane kanseri, Obturator sinir blokajı, Tümör nüksü
Vezikal görüntüleme-raporlama ve veri sisteminin (VI-RADS) doğrulanması ve mesane kanserinin klinik yönetiminde kullanımı
ÖZET Çalışmamızda öncelikle VI-RADS skorlama sisteminin mesane kanserinde kas invazyonunu öngörmedeki başarısını araştırmayı amaçladık. Bunun yanında tümör yeri, çapı, lokalizasyonu, lenfovasküler invazyon gibi klinik veriler ve hidronefroz varlığı, lenf nodu tutulumu gibi radyolojik verilerin VI-RADS skorlama sistemi ve kas invazyonu ile ilişkilerini araştırmayı amaçladık. Etik kurul onayı alındıktan sonra kliniğimize başvurup Ocak 2023- Haziran 2024 yılları arasında mesane tümörü şüphesi ile tanısal sistoskopi yapılıp, MR görüntülemesi yapılmış, dahil edilme kriterlerini karşılayıp dışlanma kriterlerine sahip olmayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu kriterler sonucunda 74 hastanın sonuçları incelendi. Hastaların adı soyadı, dosya numarası, cinsiyeti gibi demografik verileri, tümör sayısı, lokalizasyonu, morfolojisi, tümör çapı gibi sistoskopi verileri, TUR-M ya da radikal sistektomi operasyonlarının patoloji verileri ve bu operasyonların endikasyonları ve hidronefroz, lenf nodu tutulumu gibi radyoloji verileri not edildi. Tüm bu veriler hastaların MpMRI verileri ile karşılaştırıldı. VI-RADS>3 grubunda VIRADS≤3 grubuna göre inkomplet rezeksiyon oranı, trigondaki tümör varlığı, tümör boyutu, tümör evresi ve derecesi, lenfovasküler invazyon varlığı istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek bulundu (hepsi için p<0,001). VI-RADS>3 grubunda VI-RADS≤3 grubuna göre tümör temas mesafesi, tümör en geniş çapı, lenf nodu invazyonu, hidroüreteronefroz varlığı ve ekzofitik dışı morfolojiye sahip olan tümörlerin oranı istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek bulundu (hepsi için p<0,001) MRI lenf nodu tutulumu ile TUR-M lenfovasküler invazyon arasında ve MRI lenf nodu tutulumu ile radikal sistektomi patolojik lenf nodu invazyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcuttu (sırasıyla p<0,001 ve p=0,015). TUR-M patolojik T evresi ile VI-RADS skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcuttu (p<0,001). TUR-M patoloji sonucuna göre kas invazyonu varlığını öngermek için yapılan lojistik regresyon analizinde kas dokusu invazyonunu öngören model anlamlıydı (χ2(8) = 1,9, p = 0,983) ve reenkarserasyondaki varyansın %84'ünü açıklayabiliyordu (Nagelkerke R2 = 0,840). Model kas invazyonu olmayanların %96,4'ünü, kas invazyonu olanların ise %89,5'ini (toplamda %94,6) doğru tahmin etti. Kas invazyonu varlığı için en önemli prediktör faktörün yüksek VI-RADS skoru olduğu görüldü. Klinik ve radyolojik parametreler arasında yapılan korelasyon analizi sonucunda VIRADS skoru ile sistoskopi tümör çapı, MRI tümör temas uzunluğu, MRI tümör çapı, MRI tümör aksiyel en geniş çap arasında yüksek düzeyde pozitif bir korelasyon olduğu izlendi ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (sırasıyla; r=0,720 p<0,001, r=0,811 p<0,001, r=0,724 p<0,001, r=0,800 p<0,001). Yaptığımız araştırmada VI-RADS skorlama sisteminin mesane kanseri kas invazyonunu güçlü bir şekilde öngörebildiği sonucuna ulaştık. Bunun yanı sıra VI-RADS skoruna ve kas invazyonuna etki eden klinik ve radyolojik faktörleri tanımlayarak VI-RADS skorlama sisteminin mesane kanseri klinik yönetiminde kullanım metodlarını sunduk. Bu konu hakkında daha büyük hasta serileri ile ileri çalışmalar yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kas invazyonu, Mesane kanseri, VI-RADS,
Renal skorlama ve nefrektomi karar süreçlerinde yapay zeka tabanlı çözümler
Amaç: Bu çalışmanın amacı, bilgisayarlı tomografi (BT) verileri üzerinden renal tümörlerin kompleksite düzeyini R.E.N.A.L. nefrometri skorlarına göre otomatik olarak sınıflandırabilen özgün bir derin öğrenme modeli geliştirerek, parsiyel ve total nefrektomi karar süreçlerine katkı sağlayacak klinik karar destek için altyapı oluşturmak ve gelecekteki yapılacak çalışmalara ışık tutmaktır. Gereç ve Yöntem: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Üroloji Kliniği'nde nefrektomi uygulanmış ve histopatolojik olarak malign renal tümör tanısı almış 197 hastaya ait portal faz kontrastlı BT verileri kullanılmıştır. Görüntülerdeki tümör içeren böbrek dokusu 128×128×64 voksel boyutuna yeniden örneklenmiş ve bu işlemler manuel olarak belirlenmiştir. Segmentasyon ön işlemi gerektirmeyen, sıfırdan geliştirilen bir 3 boyutlu konvolüsyonel sinir ağı (3D CNN) modeli ile tümör kompleksitesi "düşük" ve "yüksek" olarak sınıflandırılmıştır. Bulgular: Modelin genel sınıflandırma doğruluğu %90, ROC analizinde AUC skoru 0.96 olarak hesaplanmıştır. Düşük kompleksite grubundaki tüm vakalar doğru sınıflandırılarak %100 duyarlılık elde edilmiştir. Yüksek kompleksite grubunda ise duyarlılık %76.9'dur. Tümör maksimum çapı ile nefrometri skoru arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır (r = 0.718; p < 0.001). Modelin özellikle düşük kompleksite grubundaki başarısı, parsiyel nefrektomi için uygun olguların doğru saptanmasında yüksek güvenilirlik sunmaktadır. Sonuç: Geliştirilen 3D CNN modeli, manuel skorlamalarda görülen subjektifliğe alternatif olarak, BT görüntülerinden doğrudan tümör kompleksitesi tahmini yapabilen hızlı ve tekrarlanabilir bir sistem sunmaktadır. Bu yönüyle model, cerrahların parsiyel veya total nefrektomi kararlarında destekleyici unsur olarak kullanılabilecek başarılı bir yapay zekâ uygulaması olarak görülebilir. Özellikle düşük kompleksiteli vakalarda sağlanan %100 duyarlılık oranı, bu teknolojinin preoperatif cerrahi planlama süreçlerine entegre edilebileceğini göstermektedir.
Radikal prostatektomi yapılan hastalarda cerrahi sınır pozitifliğini öngörmedeki etkenler
Radikal Prostatektomi Yapılan Hastalarda Cerrahi Sınır Pozitifliğini Öngörmedeki Etkenler Giriş ve Amaç: Cerrahi sınır pozitifliği, radikal prostatektomi yapılan hastalarda istenmeyen bir patolojik sonuçtur. Literatürde, gleason skoru ve evre gibi Prostat Kanseri (PKa)'nde kötü prognoz ile ilişkilendirilmiş diğer değişkenler ve bu değişkenlerin preoperatif olarak ölçülebilen hasta değerleri ile ilişkileri üzerine çok sayıda çalışma bulunmaktadır, ancak cerrahi sınır pozitifliğinin preoperatif olarak öngörülmesi ile ilgili yapılan araştırmalar kısıtlı sayıdadır. Çalışmamızın amacı, preoperatif hasta karakteristikleri ve laboratuvar değerlerinin cerrahi sınır pozitifliğini öngörmedeki değerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Ocak 2011 ve Ekim 2017 tarihleri arasında radikal prostatektomi geçiren ve 18 yaşından büyük olan 173 hasta dahil edilmiştir. Hasta dosyaları geriye dönük olarak taranarak hastaların yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), preoperatif PSA, preoperatif gleason skoru, tutulan kor sayısı, tutulan kor tümör yüzdesi, prostat hacmi, nötrofil/lenfosit oranı (NLR), AST/ALT oranı (de ritis oranı), preoperatif erektil disfonksiyon varlığı, klinik T evresi, patolojik T evresi, postoperatif gleason skoru, postoperatif tümör yüzdesi, seminal vezikül invazyonu, ekstraprostatik yayılım, perinöral invazyon, lenfovasküler invazyon ve lenf nodu metastazı durumları ile ilgili bilgiler kaydedilerek araştırmanın bağımlı değişkeni olan cerrahi sınır durumu ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Araştırmamızda, VKİ, tutulan kor sayısı, tutulan kor tümör yüzdesi, de ritis oranı, preoperatif gleason skoru ve klinik T evresinin cerrahi sınır pozitif grup ile cerrahi sınır negatif grup arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu saptanmıştır. Ayrıca, NLR'si 2,5 ve üzerinde olanların 2,5 altında olanlara göre cerrahi sınır pozitifliği riskinin 3,3 kat fazla olduğu, gleason skoru 4 + 4 ve üzeri olanların cerrahi sınır pozitifliği riskinin 3 + 3 olanlara göre 8,9 kat fazla olduğu, VKİ ve biyopsideki tutulan kor sayısındaki artışın ise cerrahi sınır pozitifliği riskini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı saptanmıştır. Sonuç: Araştırmamızda VKİ, biyopsideki tutulan kor sayısı, NLR ve preoperatif gleason skorunun cerrahi sınır pozitifliği için prediktif değerinin olduğu saptanmıştır.
Prostat kanseri hücrelerinde tarantula cubensis alkolik ekstraktının in vitro terapötik etkinliği
GİRİŞ VE AMAÇ: Homeopatik ilaç olarak kullanılan Tarantula cubensis alkolik ekstraktı (TCAE)'nın prostat kanserindeki terapötik etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Prostat kanseri hücre hattı olarak DU-145 ve LNCaP, kontrol hücre hattı olarak ise HUVEC hücreleri kullanılmıştır. TCAE'nin hücre canlılığı üzerine olan etkisi WST-1 analizi, apoptotik etkisi ise Annexin V analizi ile değerlendirilmiştir. Ayrıca TCAE'nin apoptotik hücre morfolojisi üzerine olan etkisi de Akridin Oranj boyama ile gösterilmiştir. Tüm analizlerde hücrelere 25, 50, 100 ve 250 µM dozlarda TCAE uygulanmıştır, TCAE uygulanmayan hücreler negatif kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir ve deneyler üçer kez tekrar edilmiştir. WST-1 analizinde hücreler tüm dozlarda 24 ve 48 saat boyunca TCAE ile inkübe edilmiştir. Annexin V analizi ve Akridin Oranj boyaması için ise WST-1 analizine göre 48 saatlik TCAE inkübasyonu etkin süre olarak seçilmiştir. BULGULAR: TCAE, DU-145 ve LNCaP hücrelerindeki canlılık oranlarını zaman bağımlı olarak bağlı olarak azaltmıştır (p<0,01). DU-145 ve LNCaP hücreleri için en düşük canlılık oranları 48 saat inkübasyon sonrasında, sırasıyla 250 ve 25 μM dozlarda, %62,76±4,21 ve %55,68±1,84 olarak belirlenmiştir. Ayrıca, TCAE HUVEC hücreleri üzerinde sitotoksik etki göstermemiştir. Apoptotik hücre oranları, DU-145 ve LNCaP hücrelerinde sırasıyla 250 ve 25 μM TCAE inkübasyonu ile %30,45±0,78 ve %45,02±1,32 olarak tespit edilmiştir. Morfolojik olarak, DU-145 ve LNCaP hücrelerinde bozulmuş çekirdek/sitoplazma oranı, kromatin yoğunlaşması, membran tomurcuklanması ve vakuoler hasar gözlenmiştir. SONUÇ: TCAE'nin, LNCaP hücrelerinin DU-145 hücrelerine göre daha fazla duyarlı olduğu, her iki prostat kanseri hücresi üzerinde sitotoksik apoptotik etkileri bulunmaktadır. Bu çalışma literatürdeki ilk çalışmadır ve bu nedenle TCAE'nin prostat kanseri için kemoterapötik madde olabilme potansiyelini belirlemek için daha ileri moleküler çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Apoptoz, DU-145, LNCaP, prostat cancer, Tarantula cubensis alkolik ekstraktı
Radikal sistektomi operasyonu geçiren hastalarda postoperatif komplikasyonların preoperatif öngörücüleri; operasyon öncesi yapılan tomografi yardımlı pelvik çap ölçümünün cerrahi ve hasta sonuçları üzerinde etkisi olabilir mi?
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada kas invaziv veya yüksek risli mesane tümörü nedeniyle radikal sistektomi+üriner diversiyon operasyonu yapılan hastalarda postoperatif komplikasyonları belirlemede pelvis çaplarının etkinliği retrospektif olarak araştırılmıştır. Ayrıca operasyon öncesi operatif zorluk ve gelişebilecek olası komplikasyonları etkileyebilecek faktörlerin öngörülebilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde Eylül 2012-Mart 2020 tarihleri arasında mesane kanseri tanısı ile radikal sistektomi operasyonu uygulanan 79 erkek hastanın demografik bilgileri kaydedildi. Pelvik boyutları tarif eden ölçümler; üst konjugat (UC), alt konjugat (LC), pelvik derinlik (PD), apikal derinlik (AD), interspinöz mesafe (ISD), kemik femoral (BFW) ve yumuşak doku genişliği (SW) preoperatif BT yardımıyla ölçüldü. ISD, BFW, SW indeksleri sırasıyla ISD/AD, BFW/AD, SW/AD olarak tanımlandı. Patoloji raporunda bildirilen sonuçlar, postoperatif Clavien-Dindo komplikasyon sistemine göre izlenen komplikasyonlar ve çeşitleri, 90 gün içerisinde mortalite izlenen hastalar kaydedildi. Radikal sistektomi prosedüründeki operatif zorluk göstergeleri olarak; operasyon süresi, perioperatif tahmini kanama miktarı, hospitalizasyon süresi incelendi. Operatif zorluk, cerrahi sınır pozitifliği, 90 gün içinde gelişebilecek komplikasyonları ve mortaliteyi öngörebilmek için SPSS 23.0.0 programı yardımıyla çoklu doğrusal regresyon ve iki durumlu (binary) lojistik regresyon analizleriyle değerlendirildi. BULGULAR: Perioperatif olarak 8 hastada komplikasyon izlenirken, doksan gün içerisinde 79 hastanın 52'sinde 96 adet komplikasyon izlenmiştir (%65,8). Operasyon süresi ile SA ölçümü ve VKİ'nin istatistiksel olarak anlamlı ilişkili olduğu (p=0,011; p<0,001 sırasıyla), perioperatif kanama miktarı ile hastaların LC ölçümü ve preoperatif HCT ölçümünün istatistiksel olarak anlamlı ilişkili olduğu korelasyon analizi sonucunda görüldü (p=0,047; p=0,022 sırasyıyla). Doksan günlük mortalite için Charlson komorbidite skoru, şiddetli komplikasyon varlığı için VKİ ve Charlson komorbidite skoru, cerrahi sınır pozitifliği için ISD INDEX, patolojik T evresi ve Charlson komorbidite skorunun anlamlı prediktörleri olduğu lojistijk regresyon analizi sonrası saptandı. SONUÇ: Dar ve derin pelvis gibi pelvisteki anatomik varyasyonların operatif zorluk, komplikasyon varlığı veya doksan günlük mortalite açısından önemli bir etken olmadığını düşündürmekte, Charlson komorbidite skoru ve VKİ gibi hastayla ilişkili özelliklerin mortaliteyi arttırdığı görülmektedir. Dar ve derin pelvise sahip hastalarda ise cerrahi sınır pozitifliği riskinin arttığı görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Cerrahi sınır, Charlson komorbidite skor, Pelvis, Postoperatif komplikasyon, Radikal sistektomi.
Üriner sistem taşlarının ESWL ile fragmantasyonunu ön görmede bilgisayarlı tomografi ve konvansiyonel x-ray görüntülemelerin etkinliği
Mesane tümörlü hastalarda hücre içi oksidatif glutatyon ve hücre dışı tiyol-disülfit'in klinik prognostik öneminin araştırılması
Amaç: Kanser hastalığının patogenezinde antioksidan ve oksidan parametreler arasındaki denge bozukluğunun rol aldığı bilinmektedir. Mesane tümörlü hastalarda da bu dengenin bozulmasının rol alabileceği düşünüldü. Bu sebeple mesane kanseri hastalarında hücre içi glutatyon ve hücre dışı tiyol-disülfit parametrelerinin ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma prospektif bir araştırma olarak yönetilmiştir. BAİBÜ Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Polikliniği'ne başvuran kişilerde yapılan tetkikler sonucunda mesane ürotelyal karsinomu ön tanısı koyulan 63 hastaya mesane ürotelyal karsinomu ön tanısı koyuldu. Çalışma kriterlerine uymayan hastalar çıkarıldığında geriye toplam 54 hasta kaldı. 54 tane de sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Bu hastalar üzerinde hücre içi oksidatif glutatyon ve hücre dışı tiyol-disülfit parametreleri çalışıldı ve çıkan sonuçlar gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu (p>0.05). Hasta grubunda total tiyol, nativ tiyol, redükte glutatyon seviyeleri kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak düşük bulundu (p<0.05). Hasta grubunda disülfit, okside glutatyon, SS/SH yüzde oranı ve GSSG/GSH oranı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Subgrup analizimizde mesane kanseri hastalarının patolojik değerlendirilmesinde low grade ve high grade grubunu karşılaştırdığımız zaman total tiyol ve nativ tiyol low grade grubunda, high grade grubuna göre yüksek bulundu. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Sonuç: Mesane kanseri hastalarında çalıştığımız parametrelere bakıldığında oksidan parametre olan disülfite doğru kayma ve tiyol seviyelerindeki azalmanın, ayrıca okside glutatyonun artması, redükte glutatyonun azalmasının, tümör varlığı için anlamlı olabileceği gösterildi. Mesane tümör derecesine göre bakıldığında da derece yükseldikçe total tiyol ve nativ tiyol seviyelerinin azaldığı sonucuna ulaşarak hastalığın seyri açısından yol gösterici olabileceği gösterildi. Ancak daha net sonuçlar elde etmek için daha fazla ve kapsamlı çalışmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Mesane tümörü, oksidatif stres, tiyol, disülfit, glutatyon
Etilen glikolle indüklenmiş nefrolitiyazisli ratlarda kafeinin proflaksideki etkinliği ve annexin A1'in patofizyolojideki rolü
Gereç ve Yöntem: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Deney Hayvanları Uygulama ve Araştırma Merkezi'nden temin edilen 36 adet erişkin Wistar tipi rat üç gruba ayrıldı. I. Grup kontrol grubu olarak sadece su ile, II. Grup %0,75'lik etilen glikol ile, III. Grup %0,75'lik etilen glikol ve kafein ile 28 gün boyunca labaratuvar şartlarında oral gavaj yoluyla beslendi. Ratlar 28 günün sonunda 24 saatlik idrar toplanması amacıyla metabolik kafeslere alındı. Sonrasında ratlar sakrifiye edilerek serumda Üre, Cr, Na, Ca, Mg, K, Cl ve idrarda kristal, lökosit, pH değerleri çalışıldı. Böbrek dokularının histolojik kesitlerinde kristal yapıları incelendi. İmmunohistokimyasal boyanmanın incelenmesinde tubulointerstisyum ve glomerüllerdeki boyanma dikkate alınarak değerlendirme yapıldı. Annexin A1 (MRQ-3) antikoru düzeyi sitoplazmik Annexin A1 (MRQ-3), membranöz Annexin A1 (MRQ-3) ve sitoplazmikle mebranözün toplamı Annexin A1 (MRQ-3) şeklinde ayrı ayrı değerlendirildi. Bulgular: Serum bulgularında, etilen glikol verilen grupta kreatinin ve magnezyum seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yükseldi. Etilen glikol+kafein grubunda ise bu seviyeler azalmış, kafeinin etkili olduğu gözlendi. Histopatolojik bulgularda, etilen glikol grubunda belirgin tübüler hasar, dilatasyon ve kristal oluşumu tespit edildi.Kafein grubunda bu parametreler azalmış, kristal oluşumu minimal seviyede gözlendi.Annexin A1 ile boyanmaları etilen glikol grubunda artış göstermiş; kafein de eklenen grupta bu boyanmaların azaldığı görüldü.Kristal oluşumu, etilen glikol+kafein grubunda, sadece etilen glikol grubuna göre daha az olmasına rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Tartışma: Çalışmamız, kafein ve Annexin A1 proteinin böbrek taşı oluşumuna karşı etkisini değerlendiren ilk in vivo çalışma olması açısından önem taşımaktadır. Annexin A1 proteininin böbrek taşı oluşumundaki rolü, kristal bağlanma mekanizmalarına olan etkisiyle ilişkili olmakla beraber bu proteinin, hücre membranına kristal bağlanmasını kolaylaştırarak taş oluşumunda kritik bir rol oynadığı düşünülmektedir. Çalışmamızda, etilen glikol ve etilen glikol+kafein grupları arasında Annexin A1 ekspresyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ancak kristal oluşumunda belirgin bir fark gözlenmese de tübüler vakuolizasyon, konjesyon ve inflamasyon gibi böbrek hasarı parametrelerinde kafeinin koruyucu etkisi olduğu ortaya konulmuştur.
Prematür ejakülasyon etiyolojisinde beyin türevi nörotrofik faktörün rolü
GİRİŞ VE AMAÇ: Prematür ejakülasyon (PE) en sık görülen erkek cinsel işlev bozukluklarındandır. Özellikle serotoninin beyin türevi nörotrfik faktör (BDNF) ile yakın ilişkisinin olması ve bu mediyatörlerin nörogenez mekanizmalarında etkin olmaları PE patofizyolojisinde BDNF'nin de rolü olabileceğini düşündürmektedir. Biz de bu çalışmada yaşamboyu PE ile serum BDNF düzeyi arasında ilişki olup olmadığını araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Temmuz 2016- Mayıs 2017 tarihleri arasında kliniğimize başvuran ve yaşam boyu PE tanısı alan 40 hasta ve PE'si olmayan 40 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Olguların tamamına erektil işlev ve erken boşalma (PEDT) anketleri uygulandı. Hasta ve kontrol grubunda serum BDNF düzeylerini belirlemek amacıyla venöz kan alındı. Alınan kanların serumları ayrılarak BDNF düzeyleri ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. BULGULAR: PE ve kontrol grubunda yaş ortalaması sırasıyla 34,97±6,32(22-49) ve 33,03±3,97(25-41) yıl, BMI'ları sırasıyla 25,95±3,48 ve 25,51±2,71 kg/m² idi (p>0,05). Her iki gruptaki bireylerin tümü evliydi ve ortalama evlilik süreleri, alkol ve sigara kullanımı açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Orgazmik işlev, cinsel memnuniyet ve genel memnuniyet skorları PE grubunda anlamlı olarak daha düşüktü. PEDT skorları hasta ve konrol grubu için sırasıyla 15,11±2,51 ve 4,15±2,38 (p<0,05) idi. Serum BDNF düzeyi hasta grubunda 277,82±226,78 ng/ml, kontrol grubunda ise 542,8±140,5 ng/ml olarak saptandı (p<0,05). Yapılan korelasyon analizinde PEDT skoru arttıkça serum BDNF düzeylerinin düştüğü gözlendi (r=-0,356; p=0,036). SONUÇ: PE'si olanlarda serum BDNF düzeyleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlanmlı olarak düşük bulunmuştur. Bu bulgular BDNF'nin PE etyolojisinde rolü olabileceğini göstermektedir. Bu ilişkiyi daha net ortaya koyabilmek için geniş çaplı ve ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kasa invaze olmayan mesane kanseri hastaları ve sağlıklı kişilerde üriner mikrobiyota özellikleri
Üriner sistem mikrobiyotasındaki disbiyozun mesane kanserinin patogenezinde rol oynayabileceği düşünülmektedir. Mesane kanseri hastalarının doku ve idrar örneklerini sağlıklı bireylerin doku ve idrar örnekleriyle karşılaştırarak disbiyoza neden olan bakterileri bulmayı amaçladık. Kasa invaziv olmayan mesane kanserli 12 erkek hastadan ve demografik özellikleri benzer 12 sağlıklı bireyden ilk idrar, orta akım idrar ve doku örnekleri toplandı. İdrar ve doku örnekleri bakteriyel 16s Ribozomal RNA'nın V3-V4 bölgeleri kullanılarak analiz edildi. Mikrobiyota özellikleri mesane kanseri grubu ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldı. Çalışma 217S075 sayılı TÜBİTAK Projesi kapsamında desteklenmiştir. Mesane kanseri grubu hem doku hem de idrar örneğinde sağlıklı gruba göre çok daha zengin mikrobiyota çeşitliliğine sahip olduğu tespit edildi (p<0.05). Mesane kanseri doku örneklerinde Escherichia Shigella (p<0.001), Staphylococcus (p<0.001), Delftia (p=0.001), Acinetobacter (p<0.001), Corynebacterium (p<0.001) ve Enhydrobacter (p<0.001) göreceli bolluğunda anlamlı artış saptandı. Öte yandan, mesane kanseri idrar örneklerinde Escherichia Shigella (p<0.001), Ureaplasma (p<0.001), Lactobacillus (p=0.005), Stenotrophomonas (p<0.001), Streptococcus (p<0.001), Corynebacterium (p<0.001) ve Prevotella (p=0.039) göreceli bolluğunda anlamlı artış saptandı. Mesane kanseri doku örneklerinde disbiyoza neden olan 6 şüpheli bakteriden 5'inin mesane kanseri idrar örneklerinde disbiyoza neden olduğu tespit edildi. Çalışmamız, endoürolojik müdahale öyküsü olmayan ve bu nedenle kontaminasyon riski olmayan hastalarla yapılan ilk çalışmadır. Mesane kanseri hastaları ve sağlıklı bireyler arasında mikrobiyota çeşitliliği ve içeriği farklı olduğu tespit edildi. Sonuçlarımız mikrobiyota disbiyozuna dayalı yeni tanı ve tedavi seçenekleri için çalışmaların yapılmasının önünü açmaktadır.
Mesane kanserinde androjen reseptörü ve AR-V7 ekspresyonunun tanısal ve prognostik değeri
Androjen reseptör (AR) yolağının erkek ürogenital sisteminin büyüme ve gelişiminde önemli rolü bulunmaktadır. AR yolağı prostat, meme gibi organların tümörogenezinde rol oynamaktadır. Mesane kanseri erkeklerde kadınlardan yaklaşık 3 kat sık görülmektedir ve bu çevresel risk faktörleriyle açıklanamamaktadır. Bu durum AR yolağının mesane kanserinde etkili olabileceği hipotezini doğurmuş ve çeşitli çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Hücre kültürü ve hayvan deneylerinde AR yolağının mesane kanseri gelişimi üzerindeki etkisi net şekilde gösterilmiştir ancak klinik çalışmalar bu konuda bir fikir birliğine ulaşamamıştır. Bu konuyu ele alan klinik çalışmaların tamamında geleneksel AR (AR-FL) proteini immünohistokimyasal (IHC) yöntemle ölçülmüş ve çalışmalarda farklı sonuçlara ulaşılmıştır. Protein ölçümünde western blot (WB) yöntemi, IHC'ye göre daha duyarlı olup IHC'nin aksine kantitatif veriler sunabilmektedir. Ayrıca mesane kanseri gelişiminde bu yolaktaki değişiklikleri hem protein hem mRNA düzeyinde değerlendiren bir çalışma bulunmamaktadır. AR splice varyant – 7 (AR-V7) en sık ele alınmış AR varyantıdır ve prostat kanserinde rolü olduğu bilinmektedir. Buna rağmen AR-FL, AR-V7 dönüşümü mekanizması aydınlatılamamıştır. AR-V7 mesane kanseri ilişkisini ele alan bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda 23 kasa invaze olmayan mesane kanseri dokusu ve 12 sağlıklı bireyin mesane dokusunda; AR-FL proteini, AR-FL mRNA'sı, AR-V7 proteini ve AR-V7 mRNA seviyeleri kantitatif şekilde ölçüldü ve iki grup arasında kıyaslandı. Mesane kanseri olan grupta AR-FL proteini ve AR-V7 mRNA'sı anlamlı şekilde yüksek bulunurken AR-FL mRNA'sı ve AR-V7 proteini düşük bulundu (p<0,05). Tümörogeneze sebep olduğu bilinen AR-FL proteininin mesane kanserinde yüksek saptanması mesane kanserinde AR yolağının rolünün olabileceğini desteklemektedir. AR-FL proteininin regülasyon kaybı sonucu yükselmesi AR-FL mRNA'sının feed-back ile baskılanmasına sebep olmuş olabilir. AR-V7 mesane dokusunda ilk kez gösterilmiştir. Çalışmamız, mesane kanseri AR yolağı ilişkisinde yeni ve değerli bulgulara ulaşmıştır. AR yolağının mesane kanserindeki rolünün netleştirilmesi amacıyla yapılacak çalışmalara ışık tutacaktır.
Transrektal ultrasonografi eşliğinde yapılan prostat biyopsisi profilaksisinde farklı antibiyotik kullanımının enfeksiyon parametreleri ve diğer komplikasyonlar üzerine etkisi
Prostat kanseri erkek popülasyonda en sık görülen 2. tümör olup ürogenital sistemin en sık kanseridir. Özellikle son yıllarda artan tarama yöntemleri nedeni ile tanı konma sıklığı artmıştır ve kansere bağlı ölümler de erken tanı sayesinde azalmaktadır. Kanserin erken tanısının giderek öneminin arttığı günümüzde prostat kanserinin erken tanısı için de gittikçe artan prostat biyopsileri ile sonuçlanmaktadır. Artan biyopsiler aslında düşük olasılıklı bir komplikasyon olan biyopsi sonrası enfeksiyonların da sık görülmesine neden olmakta ve sağlık sistemimiz üzerinde yük olma potansiyeli sergilemektedir. Bu çalışmamızın amacı hastaların yakınmaları, kullandıkları antibiyotik rejimleri, tetkik ve taramalarında kullanılan enfektif parametreler ile enfeksiyon gelişmesi arasındaki ilişkiyi retrospektif araştırmak, olası risk faktörlerini ortaya koyarak ileri dönemde uygulanacak prostat biyopsileri sonrası enfeksiyon gelişmesini önlemeye yardımcı olmaktır. Hastanemizde transrektal yol ile prostat biyopsisi uygulanan hastalar retrospektif yöntemle taranmıştır. Takip ve tedavi planları uygulanmış, biyopsi sonrası takipten ayrılmayan 297 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar başta enfektif olmak üzere birçok parametre açısından değerlendirilmiştir. Hastalar ortalama 65 yaşındaydı ve PSA medyan değeri 6.9 ng/ml bulundu. Enfeksiyon gelişen hastaların, geçirmeyenler ile yapılan kıyaslanmasında kullanılan antibiyotikler fark göstermezken, enfektif parametreler enfeksiyon geçiren grupta belirgin olarak daha yüksek saptanmıştır. Özellikle CRP ve PCT iki grubun ayrımında belirgin tanı değeri göstermiş olup, CRP için 24 mg/L, PCT için 0,7 µg/L eşik değerleri enfeksiyon geçirebilecek hastanın tanısında değer taşımaktadır. Kullanılan antibiyotikler arasında yapılan karşılaştırmada fosfomisin kullanan grupta enfektif parametreler belirgin olarak daha fazla yükselmişse de bu fark iki grup arasında istatistiksel olarak belirgin fark ortaya çıkartmamıştır. Bu bilgiler fosfomisinlerin, kinolonlara direnç gelişim çağında biyopsi profilaksisinde kullanılabilir bir ajan olarak sunsa da kinolon grubu da tedavide ve profilakside halen değerini korumaktadır. Biyopsi sonrası enfeksiyonların önlenmesinde popülasyonlara özel risk faktörlerinin belirlenmesi özel önem arz etmekte, kohortumuzda prostat boyutu, son 6 ayda antibiyotik maruziyeti de bağımsız risk faktörü olarak bulunmuştur. Literatürde bir risk faktörü olarak tariflenen rektal sürüntü kültüründe kinolon direnci, popülasyonumuzda enfeksiyon geçiren hiçbir hastada pozitif saptanmamış olsa da olası enfeksiyon durumunda sunduğu ek bilgiler ve tedaviyi aydınlatabilmesi nedeni ile kullanımı klinik katkı sağlayabileceği sonucuna varılmıştır. Biyopsi sonrası enfeksiyonların önlenmesi için transperineal yolun kullanılarak rektal flora ile kontaminasyonun en aza indirilmesi de mantıklı bir yöntemdir. Daha geniş hasta serileri ile kinolon ve fosfomisin gruplarının karşılaştırılması, dünya genelinde hala sık kullanılmakta olan transrektal prostat biyopsisi profilaksisinde daha güvenilir sonuçlara varılmasını sağlayacağı kanaatindeyiz.
Perkütan nefrolitotomi sonuçlarını öngörmede preoperatif parametrelerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Perkütan nefrolitotomi 2 santimetreden büyük ve kompleks böbrek taşlarının tedavisinde altın standart tedavidir. Perkütan nefrolitotomi sonrasında taşsızlığı ve gelişebilecek komplikasyonları öngörebilmek hem cerraha hem de hastaya fayda sağlamaktadır. Bu sebeple perkütan nefrolitotomi sonuçlarını öngörebilmek için hastaların preoperatif klinik, laboratuvar ve radyolojik parametreleri değerlendirilerek çeşitli skorlama sistemleri oluşturulmuştur ancak halen evrensel olarak kabul edilmiş altın standart bir taş skorlama sistemi bulunmamaktadır. Çalışmamızda hastaların preoperatif klinik, laboratuvar ve radyolojik parametrelerini değerlendirerek, bu parametrelerin perkütan nefrolitotomi sonuçlarını öngörmedeki rolünü araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Dokuz Eylül Üniversitesi üroloji kliniğinde Ocak 2010 ve Kasım 2020 tarihleri arasından perkütan nefrolitotomi yapılan hastalar dahil edildi. 18 yaşından küçük olan, preoperatif nefrostomi kateteri takılan, eş zamanlı bilateral perkütan nefrolitotomi yapılan ve preoperatif bilgisayarlı tomografisi, tam idrar tetkiki, idrar kültürü, kreatinin değeri ve tam kan sayımı olmayan hastalar çalışmadan çıkarıldı. Hastaların demografik verileri, taşın tarafı, boyutu, alanı, miktarı, yoğunluğu, lokalizasyonu, cilt taş mesafesi, hidronefroz, opasite gibi radyolojik parametreler ve tam kan sayımı, kreatinin değeri, tam idrar tetkiki ve idrar kültürü gibi laboratuvar parametreleri kaydedildi. Her hasta için teker teker GUY's skoru, S.T.O.N.E skoru ve CROES nefrolitometrik skoru hesaplandı ve kaydedildi. Operasyon sonrası rezidü taş durumu peroperatif floroskopi ya da postoperatif direkt üriner sistem grafisi ve nonopak taşlar için kontrastsız bilgisayarlı tomografi ile değerlendirildi. Perkütan nefrolitotomi sonrası tam taşsızlık sağlanan hastaların operasyonu başarılı; rezidü taş kalan hastaların operasyonu başarısız olarak kabul edildi. Operasyonu başarılı olan ve başarısız olan grupların preoperatif, peroperatif ve postoperatif verileri karşılaştırıldı. Peroperatif ve postoperatif komplikasyonlar modifiye Clavien-Dindo sınıflamasına göre kaydedildi. İstatistiksel analizler SPSS 22 paket programı kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza Ocak 2010-Kasım 2020 tarihleri arasında perkütan nefrolitotomi yapılan 803 hasta dahil edildi. Çalışma kriterlerine uymayan 76 hasta çalışmadan çıkarıldı. Hastaların 297 (%40.9)'si kadın, 440 (%59)'ı erkek idi ve hastaların ortanca vücut kitle indeksi 25.9 kg/m2 (min:17.6–max:58.7) idi. Hastaların yaş ortancası 49 (min:18-max:85)'du. Hastaların 669 (%92)'u aynı taraftan açık cerrahi geçirmemiş ve 28 (%3.9)'i soliter böbrekliydi. Toplam 53 (%7.3) hastada böbrek anomalisi mevcuttu. Cinsiyet, alkol ve sigara kullanımı gibi alışkanlıklar, ailede taş öyküsünün olup olmaması, vücut kitle indeksi ve komorbid hastalıkların operasyonun başarısıyla istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisinin olmadığı saptandı. Preoperatif laboratuvar parametrelerle operasyon başarısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. GSS, S.T.O.N.E nefrolitometri skoru ve CROES nefrolitometri nomogramının kendi hasta grubumuzda operasyon başarısını öngördüğünü saptadık (p<0.001, p<0.001, p<0.001) Operasyonu başarılı olan grupta ortanca taş boyutu 20 mm (min:7 – max:50), başarısız olan grupta 25 mm (min:9 – max:56) olarak hesaplandı ve operasyonu başarısız olan grupta taş boyutu istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0.001). Operasyonu başarılı olan grupta ortanca taş alanı 118.5 mm² (min:15– max:600), başarısız olan grupta 202 mm² (min:31- max:968) olarak saptandı ve istatistiksel olarak anlamlı şekilde başarısız olan grupta daha yüksekti (p<0.001). Taşların 351 (%43.8)'i tek, 255 (%35.1)'i birden çok, 121 (%16.6)'i staghorn taştı ve taş miktarı ve operasyon başarısı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0.001). Taşların 20 (%2.8)'si üst pol, 286 (%39.3)'sı renal pelvis, 46 (%6.3)'sı alt pol, 26 (%3.6)'sı proksimal üreterde; 121 (%16.6)'i staghorn, 228 (%31.4)'i parsiyel staghorn şeklindeydi. Böbrek taşı lokalizasyonlarına göre operasyon başarısı değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.001). Ortanca cilt-taş mesafesi operasyonu başarılı olan grupta 105.66 mm (min:43.67 – max:178.33), başarısız olan grupta 99.66 mm (min:48.33 - max:158.67) olarak saptandı ve ortanca cilt-taş mesafesi operasyonu başarılı olan grupta istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksek saptandı (p<0.001). Yapılan lojistik regresyon analizinde operasyon başarısı için bağımsız risk faktörleri; taş miktarı (OR: 2.833; %95 [GA]: 1.507-5.329; p<0.001), taş lokalizasyonu (p<0.001), taş boyutu (OR: 1.056; %95 [GA]: 1.024-1.088; p<0.001), ortalama cilt-taş mesafesi (OR: 0.990; %95 [GA]: 0.978-0.998; p=0.043) ve maksimum HU (OR: 1.001; %95 [GA]: 1.000-1.001; p=0.021) olarak saptandı. Hastaların 577 (%79.4)'sinde postoperatif komplikasyon gözlenmedi. Hastaların 17 (%2.3)'sinde Clavien 1, 79 (%10.9)'unda Clavien 2, 38 (%5.2)'inde Clavien 3A, 14 (1.9)'ünde Clavien 3B, 2 (%0.3)'sinde Clavien 4A komplikasyon gözlendi. Clavien 4B ve Clavien 5 komplikasyon gözlenmedi. Sonuç: Perkütan nefrolitotomi büyük ve kompleks taşlarda başarı oranı yüksek bir tedavi yöntemidir. Çalışmamız sonucunda perkütan nefrolitotomi operasyonunun başarısını öngörmede preoperatif taş miktarı, taşın lokalizasyonu, taşın boyutu, ortalama cilt taş mesafesi ve taşın Hounsfield Unit değerinin (taş yoğunluğu) bağımsız prediktif faktörler olduğu ortaya konulmuştur. Anahtar kelimeler: böbrek taşı, perkütan nefrolitotomi, taş boyutu, taş alanı, başarı, komplikasyon
Canlıdan böbrek nakli yapılan hastalarda CXCl 11, CXCl 13, CCl2 ve CCL5 gen ekspresyonlarının allograft fonksiyonuyla olan ilişkisi
Giriş ve Amaç: Son dönem böbrek yetersizliği olan hastalar başarılı böbrek nakli sonrası hemodiyaliz ve periton diyalizi gibi diğer renal replasman tedavilerine göre daha uzun yaşam süresine ve daha iyi bir hayat kalitesine sahip olmaktadır. Böbrek nakli sonrası, graft böbreğinin sağlığı serum kreatinin ve idrarda proteinüri varlığı ile değerlendirilmekte olup her iki yöntemde de graft hasar gördükten sonra anlamlı değer değişiklikleri karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada canlıdan böbrek nakli yapılan hastalarda graftta geri dönüşümsüz hasar oluşmasından önce, CXCL11, CXCL13, CCL2 ve CCL5 gen ekspresyonları ile graft fonksiyonu arasındaki ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Nisan 2013 ile Mart 2019 tarihleri arasında, yaş ortalaması 36 (18 ve 65 arası) olan toplam 91 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan preoperatif dönemde ve postoperatif 1. gün, 7. gün, 1. ay ve 3. ayda alınan idrar örneklerinde CXCL11, CXCL13, CCL2 ve CCL5 gen ekspresyonları değerlendirildi. Bulgular: CXCL11 ve CXCL13 gen ekspresyon düzeyi rejeksiyon gelişen hasta grubunda stabil graft fonksiyonu olan hastalara göre nakil sonrası 1. ve 7. gün (p<0.001) ile 1. ayda (p<0.05) istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı. CCL2 gen ekspresyon düzeyi ise nakil sonrası 1. ve 7. günlerde rejeksiyon hastalarında daha yüksek düzeyde bulundu (p<0.05). CCL5 ekspresyon düzeyi ise, sadece nakil sonrası 7. günde istatistiksel olarak rejeksiyon grubunda yüksek saptandı (p<0.05). Ayrıca takiplerinde BK virüs saptanan hastaların nakil sonrası 1. ayda CXCL11 gen ekspresyon düzeyinin stabil graft fonksiyonu olanlara göre yaklaşık olarak 4 kat daha yüksek olduğu saptandı. Sonuç: Böbrek nakli sonrası allograft fonksiyonu takibi büyük önem taşımaktadır. Çalışmadaki sonuçlar birlikte değerlendirildiğinde CXCL11, CXCL13, CCL2 ve CCL5 gen ekspresyon düzeylerinin allograft rejeksiyonu ile yakından ilişkili olup, ilerleyen zamanlarda bu kemokinlerin idrar ya da serum protein düzeylerinin allograft rejeksiyonunu öngörmede biyobelirteç olarak kullanılabileceği düşünülmektedir.
Renal transplantasyon sonrası vezikoüreteral reflü saptanan hastalarda subüreterik enjeksiyon tedavisinin başarısını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Böbrek nakli, son dönem böbrek yetmezlikli hastalar için sağkalımı ve yaşam kalitesini artıran altın standart tedavi yaklaşımıdır. Renal transplantasyon sonrası en sık görülen ürolojik komplikasyonlardan birisi olan vezikoüreteral reflü (VUR), idrarın mesaneden üretere veya ileri vakalarda renal toplayıcı sisteme geri kaçışı olarak tanımlanabilir. Renal transplant hastalarında reflünün tedavisi için uygulanan endoskopik subüreterik madde enjeksiyonu işlem kolaylığı, düşük komplikasyon oranları nedeniyle cerrahi tedavide ilk basamakta uygulanabilecek yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Literatürde endoskopik subüreterik enjeksiyon tedavisinin başarı oranları geniş aralıkta değişkenlik göstermektedir. Bu, doğru hasta seçimine işaret etmektedir. Bu çalışmada işlem başarısına etki eden faktörlerin değerlendirilmesi ve böylece preoperatif doğru hasta seçimi ile başarı oranlarının artırılması, gereksiz işlem, zaman ve maliyet kaybının önlenmesi, hasta için en uygun tedavi yaklaşımının uygulanmasının sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmaya nakil böbreğe reflüsü olan 116 hasta dahil edilmiştir. Hastalarda endoskopik enjeksiyonun tedavi sonrası 6. ayda klinik veya radyolojik başarısına yaş, cinsiyet, nakilden reflü tedavisine kadar geçen zaman, mesane duvar kalınlığı, reflü derecesi, UDR, nakil orifisin enjeksiyona uygunluğu, enjeksiyon sonrası tepe görünümünün izlenmesi, enjekte edilen ajan miktarı gibi faktörlerin etkisi incelenmiştir. 6. ayda enjeksiyon tedavisinin başarısı %41,4 olarak saptanmıştır. İstatistiksel analize göre hasta yaşı azaldıkça enjeksiyon başarısının düştüğü gözlendi (p=0,025). Mesane duvar kalınlığı artışı ile başarının düştüğü tespit edildi (p=0,018). Preoperatif reflü derecesi ile başarı arasında anlamlı ilişki görülmezken (p= 0,109) UDR artışı ile başarıda anlamlı derecede azalma izlendi (P<0,001). Enjekte edilen hacim oluşturucu ajan ile başarı arasında anlamlı ilişki görülmedi (p=0,222) Nakil orifisin enjeksiyona uygunluğu ve enjeksiyon sonrası tepe görünümü ile başarı arasında güçlü düzeyde anlamlı ilişki saptandı (p<0,001). UDR ile enjeksiyon tedavisi başarısı arasındaki güçlü ilişki, bu oranın mevcut reflü derecelendirme sistemine alternatif olmasını sağlayabilir. İntraoperatif cerrahi gözlem, tedavi başarısını öngörebilir. Bu sonuçlar kullanılarak ve gelecekte yapılacak geniş kapsamlı prospektif çalışmalarla hastalara en uygun tedavi seçeneğinin sunulması sağlanabilir.
Akut iskemik priapism modelinde quercetinin iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olası koruyucu etkilerinin değerlendirilmesi
Giriş: Priapizm tanım olarak cinsel istek, orgazm ve uyarıdan bağımsız yaklaşık 4 saati aşkın devam eden kısmi ya da tam ereksiyon halidir. İskemik priapizmde kavernozal kan akımının az veya hiç olmaması sebebiyle ilerleyici hipoksi, hiperkarbi ve asidoz izlenmektedir. Tedavi edilmezse veya tedavide geç kalınırsa (>24 saat) kavernozal düz kaslarda nekroz, irreversibl korporal fibrozis ve erektil disfonksiyon meydana gelir. Priapizmin sonlanması ile oluşan reperfüzyon iskemik dokunun korunması için gerekli olmasına rağmen, reperfüzyonun kendisi iskemi reperfüzyon (İR) hasarını meydana getiren patofizyolojik süreci başlatmaktadır. İR hasarı ile birlikte serbest oksijen radikalleri (süperoksit anyonu (O2−), hidroksil radikali (OH-), nitrik oksit (NO), peroksil radikali (ROO) ve radikal olmayan hidrojen peroksit (H2O2) oluşmaktadır. Oluşan bu radikalller başta hücre membranında lipid peroksidasyonu olmak üzere hücresel yapılarda hasara sebep olmaktadır. İR hasarına karşı etkili eksojen antioksidanlardan birisi olan quercetin flavonoid sınıfının bir üyesidir. Çeşitli kanserlerde, diyabette, alerjik hastalıklarda pek çok özelliği tespit edilmiş olup en iyi tanımlanmış özelliği antioksidan özelliğidir. Sebze, meyve, tohum, çay, kahve vb. besin ürünlerinde bulunmaktadır. Amaç: Çalışmamızda quercetinin antioksidan etki mekanizması ile akut priapizmde İR açısından fayda sağlayabileceği hipotezini kurduk. Sıçanlarda oluşturduğumuz penil iskemi-reperfüzyon modelinde uyguladığımız quercetinin, İR hasarı üzerine olası olumlu etkilerini histolojik ve biyokimyasal açıdan değerlendirdik. Gereç ve Yöntem: Bu deneysel çalışmada Spraque Dawley tipi, 350-400 gr ağırlığında toplam 24 adet erişkin erkek rat, randomizasyon yapıldıktan sonra her grup 6 rattan (n=6) oluşacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup 1 (Kontrol grubu), grup 2 (Priapizm / Reperfüzyon(P/R)), grup 3 (P/R + Dimetil sülfoksit) ve grup 4 (P/R + Quercetin) olarak belirlendi. İskemik priapizm Şanlı modeli (Şanlı ve ark.) esas alınarak standart 50 cc lik çam uçlu irrigasyon enjektörü ile oluşturulan vakum ereksiyon cihazı ile elde edildi. Kontrol grubu (grup 1) hariç diğer gruplarda 2 saatlik priapizm devamında yarım saatlik reperfüzyon sonrası penektomi uygulandı. Grup 3'de reperfüzyondan yarım saat önce dimetil sülfoksit, grup 4'de ise reperfüzyondan yarım saat önce 20 mg/kg dozunda quercetin 0.5 cc hacimde olacak şekilde transperitoneal olarak verildi. Abdominal aortadan 3 ml kan alınarak serum ve doku MDA, 4-HNE, GSH, 8-OhdG, MPO, TAS, TOS, OSİ ve serum IMA seviyelerindeki değişiklikler ile sakrifiye edilen ratların alınan penis dokusunun histolojik özellikleri (üretra epitel dejenerasyonu, kas dokusu apoptoik indeks (MAI), bağ dokusu apoptoik indeks (CAI), üretra epitel hücrelerinde apoptoik indeks (EAI), sinüzoidal alan, tunika albuginea açılması değerlendirildi Bulgular: Çalışmamızda histolojik veriler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Biyokimyasal verilerden doku MDA ve Serum 4-HNE, serum IMA, doku TAS, doku TOS, doku MPO ve serum MPO, doku OSI, doku 8-OHdG seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Bu bulgular quercetinin antioksidan özelliğini göstermektedir. Doku 4-HNE ve doku GSH seviyelerinde anlamlı fark bulunamaması çalışma modelinin akut dönemi kapsaması nedeniyle açıklanabilir (p>0,05). Serum TAS ve serum TOS, serum OSI, serum 8-OHdG, serum MDA, serum GSH seviyelerinde de istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamaması, sistemik bir etki oluşması için çalışmada kullanılan 30 dakikalık reperfüzyon süresinin kısa olmasıyla açıklanabilir (p>0,05). Sonuç: Priapizm modelinde, reperfüzyon öncesi quercetin uygulaması sonucu elde edilen veriler literatürde yapılmış olan deneysel çalışma sonuçlarıyla uyumlu bulundu. Çalışılan biyokimyasal parametrelerin önemli bir bölümü quercetinin antioksidan etkisini gösterdi. Anlamlı bulunmayan parametrelerin çalışmanın akut olması ve reperfüzyon süresinin kısa olmasıyla ilişkili olduğu düşünüldü. Histolojik değişiklik saptanamaması, literatürdeki 4 saatten kısa süreli priapizm modellerinde histolojik değişikliklerin ortaya çıkmaması bulgusuyla uyumludur. Anahtar Kelimeler: Akut iskemik priapizm, İskemi reperfüzyon hasarı, Quercetin,
Tedaviye dirençli renal kolikte dermal blokaj uygulaması
Amaç: Bu çalışmada tedaviye dirençli renal kolik hastalarında dermal blokaj uygulamasının sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve metod: Bu retrospektif çalışma Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun izniyle (2018 / 5-5) tamamlandı.Çalışmada Eylül 2013 ile Mayıs 2018 tarihleri arasında Adıyaman Üniversitesi Tıp fakültesi Üroloji Kliniğinde, medikal tedavilerle ağrısı geçmemiş dirençli renal koliği olan 72 hastaya dermal blokaj tedavisi uygulandı ve sonuçları değerlendirildi.Dermal blokaj işlemi daha önceden belirlenmiş renal kolik dermatomu olan T11 ve L4 dermatom bölgesini kapsayacak şekilde 4 noktadan,steril distile su ile intrakutanöz enjeksiyon şeklinde yapıldı.Ağrıyı değerlendirmek için visual analog scale (VAS) kullanıldı. Dermal blokaj yapılmadan önceki VAS skoru ile ağrı durumu belirlendi ve 0. dakika olarak kaydedildi. Dermal blokaj uygulaması yapıldıktan sonraki 1., 15., 30., 60. dakikalarda VAS skorlaması ile ağrı durumu tekrar değerlendirildi.Dermal blokaj sonrası ağrının tekrarlama durumu, ağrı tekrar başladıysa kaç saat sonra başladığı kaydedildi. Ağrısı tekrar başlayan hastalara dermal blokaj tekrarı uygulandı.Dermal blokaj tekrarı yapılan hastaların ağrı durumları VAS skorlaması ile tekrar değerlendirildi.Tedavi sonrası memnuniyet oranı ve prosedürü tekrarlama isteği soruları yöneltildi. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 34,5±13,92 (19 - 64 yıl), 45'i (%62,5) kadın, 27'si (%37,5) erkek, 28'inde (%38,9) gebelik, 15'inde (%20,8) böbrek fonksiyon bozukluğu mevcut idi. Dermal blokaj tedavisi uygulanan 72 hastanın 70'inin (%97,2) ağrısının geçtiği saptandı. Hastalarda ortalma VAS skoru dermal blokaj işlemi öncesi (0. dk) 9,93±0,27 iken, işlem sonrası 1., 15., 30., 60. dk'larda, sırasıyla; 2,85±1,82, 2,57±1,71, 2,15±1,67, 2,04±1,84 saptandı.Dermal blokaj tedavisi sonrası ağrısı geçen 70 hastanın 27'sinin(%37,5) ağrısı tekrar başladı. Ağrının tekrar başlama süresi ortalama 8,64±2,8 saat idi. Bu hastaların 23'üne(%85,2) dermal blokaj işlemi tekrar uygulandı. Dermal blokaj tekrarı uygulanma zamanı ilk dermal blokajdan ortalama 10,51±3,04 saat sonra idi. Dermal blokaj tekrarı öncesi (0. Dk) ortalma VAS skoru 9,94±0,24 iken, işlem sonrası 1., 15., 30., 60. dk'larda sırasıyla; 2,85±1,75, 2,65±1,55, 2,03±1,74, 1,91±1,79 saptandı.Dermal blokaj tedavisi sonrası hasta memnuniyeti oranları %97,2 memnun ve çok memnun, prosedürü tekrarlama isteği %97,2 yaptırırım ve kesinlikle yaptırırım şeklinde idi. Sonuç: İntrakutanöz olarak distile su enjeksiyonu ile yapılan dermal blokaj uygulamasının, renal koliği olan ve ilk basamak medikal tedaviler ile ağrısı geçmemiş dirençli olgularda, gebelerde ve böbrek fonksiyon bozukluğu olan hastalarda ağrı kontrolü açısından etkin, güvenilir, ucuz, kolay uygulanabilir ve tekrarlanabilir bir yöntem olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler:renal kolik,intrakutanöz enjeksiyon,distile su,tedaviye dirençli renal kolik,dermal blokaj
The effect of intravesical boric acid application on bladder tumor
Amaç: Bu çalışmada deney hayvanlarında intravezikal karsinojen instilasyonu ile mesane kanseri gelişimi gözlendikten sonra intravezikal borik asit (BA) uygulamasının mesane kanseri üzerine olan etkisini makroskobik ve mikroskobik olarak değerlendirmeyi amaçladık. Materyal Metod: Ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen olgun 30 adet wistar albino cinsi dişi sıçanlar değerlendirildi. Sıçanlar adaptasyon ve deney süresi boyunca 22 ± 20C oda ısısında, 12 saat aydınlık ve 12 saat karanlık ışık döngüsüne sahip odalarda yem ve su add-libitum olacak şekilde barındırıldı. Denekler 6 sıçandan oluşan sham, kontrol ve 3 adet deney grubundan oluşmaktadır. Bütun gruplara 5 doz intravezikal N-metil-N-nitrosourea (MNU) uygulamasından sonra 14. haftadan itibaren sham grubuna ek birşey yapılmadı. Kontrol grubuna intravezikal izotonik, deney gruplarına ise 65, 100, 154 mg/kg dozunda 6 doz şeklinde intravezikal borik asit uygulandı. Bulgular: Sham, Kontrol, Deney 1, Deney 2 ve Deney 3 grupları arasında hiperplazi dereceleri yönünden istatistiksel olarak anlamlı herhangi bir fark saptanmadı (p=0,343). Sham, Kontrol, Deney 1, Deney 2 ve Deney 3 grupları arasında karsinoma insitu (CIS) dereceleri yönünden de istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,077). Gruplar arasında mikroskopide normal alanların yüzdeleri yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,002). Sonuç: Çalışmamızda intravezikal BA uygulamasından sonra yapılan histopatolojik incelemelerde CIS oranında, hiperplazi derecesinde ve mikroskopide normal alanların yüzdesi açısından olumlu bulgular saptadığımızdan KİOMK tedavisinde intravezikal BA 'nın faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Mesane Kanseri, Borik Asit, Transüretral Mesane Tümör Rezeksiyonu, Karsinoma İn Situ, Sıçan
Kas invaziv olmayan mesane tümörlerinde preoperatif inflamasyon belirteçlerinin prognoza etkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Mesane kanseri erkeklerde 7., kadınlarda 17. en sık görülen kanserdir. Mesane kanseri görülme sıklığı, yüksek nüks oranı ve ömür boyu takip gerekliliği nedeniyle önemli bir toplum sağlığı sorunudur. Kas invaziv olmayan mesane kanserlerinde tedavi planlanması ve hastalık yönetimi hastalığın risk sınıfına göre yapılmakta ve günümüzde Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Örgütü (EORTC) risk sınıflama tablosu kullanılmaktadır. Risk sınıflaması, klinik ve patolojik faktörlere göre yapılmakta olup kullanımda olan biyokimyasal bir belirteç bulunmamaktadır. Bu bağlamda, inflamasyon birçok malignitenin gelişiminde ve ilerlemesinde önemli bir role sahiptir. Çalışmamızda, kas invaziv olmayan mesane tümörü hastalarında preoperatif dönemde bakılan hematolojik ve biyokimyasal inflamatuvar belirteçlerin, tümörün patolojik özellikleri ve takiplerinde nüks ve progresyonu ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Temmuz 2017 ile Ağustos 2018 tarihleri arasında üroloji polikliniğine başvuran ve yapılan tetkiklerinde mesanede kitlesel lezyon saptanan 106 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastaların TUR-MT öncesi kanları alındı ve NLO, LMO, PLO, RDW, MPV, CRP, Albumin, Globulin değerleri hesaplandı. Hastaların TUR-MT patoloji sonuçlarına ve takiplerindeki nüks, progresyon oranlarına preoperatif inflamatuvar parametreler ile diğer klinik ve patolojik parametrelerin etkisi istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Tüm metastatik olmayan mesane tümörü hastaları değerlendirildiğinde hastalık evresini öngörmede yalnızca CRP'nin değerli olduğu görüldü (p=0,017). Tümörün patolojik derecesi, eşlik eden KİS varlığı, tümör boyutu ve sayısı gibi diğer değişkenler ile bakılan preoperatif değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. KİOMK hastaları için yapılan analizde NLO'nın hem nüks (p=0,01) hem progresyonla (p=0,035), LMO'nın ise yalnızca nüks (p=0,038) ile arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Yapılan sağkalım analizlerinde, LMO ile nüks arasındaki ilişki hem tek değişkenli (p=0,021) hem çok değişkenli (p=0,022) analizlerde doğrulanırken, NLO ile nüks arasındaki ilişki tek değişkenli analizde (p=0,019) doğrulandı fakat çok değişkenli analizde (p=0,051) istatistiksel anlamlılığını yitirdiği görüldü. Daha sonra EAU kılavızlarına göre düşük, orta, yüksek risk grupları için ayrı ayrı alt grup analizleri yapılmıştır. Düşük ve orta risk gruplarında hiçbir değişken ile nüks ve progresyon arasında anlamlı ilişki saptanmadı fakat yüksek risk grubu hastalarda NLO ve LMO'nın hastalık nüksü ile ilişkili olduğu saptandı (p=0,016, p=0,021). Sonuç: Kas invaziv olmayan mesane kanseri hastalarında hastalığın nüksü ve progresyonunu öngörmede ve uygun tedavi seçeneğine karar vermede lenfosit/monosit oranı kolay elde edilebilen, invaziv olmayan ve maliyet etkin bir yöntem olarak kullanılabilir. Literatürdeki çelişkili sonuçlar nedeniyle bu konuyla ilgili daha geniş hasta gruplarında, randomize, prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Üriner sistem taş hastalığının cerrahi tedavisinde başarıyı ve komplikasyonları öngörmede yapay zekâ uygulamalarının kullanımı
Amaç: Bu çalışmada üriner sistem taş hastalığı nedeniyle üreterorenoskopi, retrograd intrarenal cerrahi ve perkütan nefrolitotomi yapılan hastaların tedavi başarısını ve komplikasyonları ön görmek için açıklanabilir yapay zekâ yöntemlerini kullanmayı hedefledik. Materyal ve Metod: Bu çalışma Adıyaman Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu (2022/3-15) tarafından onaylandı. Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Kliniğinde Ocak 2018 – Ocak 2022 yılları arasında ÜSTH (böbrek ve üreter taşı) nedeniyle URS, RİRC ve PNL girişimi uygulanan 917 hastanın operasyon öncesi, esnası ve sonrası değişkenleri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar uygulanan cerrahi tipine göre 3 ayrı gruba ayrıldı. Her bir grup için ayrı ayrı kaydedilmiş öznitelikler hem başarıyı tahmin etmek hem de komplikasyon gelişimini tahmin etmek için farklı sınıflandırma algoritmaları ile sınıflandırıldı. Model performans metriği olarak karışıklık matrisi kullanıldı. Modelin açıklanabilmesi için LIME ve SHAP algoritmaları kullanıldı. Veri kümeleri; Hold-out ve 10 katlı çapraz doğrulama yöntemleri kullanılarak sınıflandırıcı modeller oluşturuldu. Veri kümesindeki dengesizliği çözmek için SMOTE algoritması kullanıldı. Bulgular: PNL hastalarında başarıyı tahmin etmede en yüksek doğruluk oranına XGBoost (%89,13), komplikasyon gelimini ön görmede ise Rastgele Orman (%93,81) algoritması ulaşmıştır. LIME algoritması bir hastanın ameliyatının başarılı ya da başarısız geçme ihtimalini ve komplikasyon gelişip gelişmeyeceği ihtimalini hesaplamıştır. LIME ve SHAP algoritmalarına göre; yüksek taş boyutu, yüksek hidronefroz derecesi, erkek cinsiyet, yüksek taş cilt mesafesi başarısızlığa katkı sağlar. Yüksek ortalama trombosit hacmi değerleri ise başarıya katkı sağlar. Aynı algoritmalara göre; taşın pelvis lokalizasyonu, yüksek hounsfield unit değeri, yüksek taş boyutu, düşük lökosit değerleri ve yüksek nötrofil değerleri komplikasyon gelişme ihtimalini arttırır. URS hastalarında başarıyı tahmin etmede en yüksek doğruluk oranına Multi Layer Perceptron (%85,09), komplikasyon gelişimini tahmin etmede ise Rastgele Orman (%96,35) algoritması ulaşmıştır. LIME algoritması bir hastanın ameliyatının XV başarılı ya da başarısız geçme ihtimalini ve komplikasyon gelişip gelişmeyeceği ihtimalini hesaplamıştır. LIME ve SHAP algoritmalarına göre; proksimal üreter lokalizasyonu başarıyı azaltırken, düşük ortalama trombosit hacmi değerleri ve erkek cinsiyette başarı artar. Yüksek nötrofil/lenfosit oranı ve 0,2-0,35 arasındaki monosit/lenfosit oranı değerlerinde komplikasyon ihtimali artarken, distal üreter lokalizasyonu komplikasyon ihtimalini azaltır. RİRC hastalarında başarıyı tahmin etmede en yüksek doğruluk oranına Multi Layer Perceptron (%91,17), komplikasyon gelişimini ön görmede ise Multi Layer Perceptron ve Rastgele Orman (%97,67) algoritmaları ulaşmıştır. LIME algoritması bir hastanın ameliyatının başarılı ya da başarısız geçme ihtimalini ve komplikasyon gelişip gelişmeyeceği ihtimalini hesaplamıştır. LIME ve SHAP algoritmalarına göre; nitrit pozitifliği, taşın üst kaliks ve üreteropelvik bileşke lokalizasyonu, yüksek taş boyutu, yüksek eritrosit dağılım genişliği ve yüksek monosit sayısı başarıyı olumsuz etkileyen faktörlerdir. Operasyon öncesi idrar kültüründe nadir görülen mikroorganizmaların üremesi, operasyon öncesi ateş yüksekliği, yüksek hidronefroz derecesi ve yüksek monosit sayısı komplikasyon gelişme ihtimalini arttırmaktadır. Sonuç: Üriner sistem taş hastalığında başarıya ve komplikasyonlara etki eden faktörlerle ilgili çalışmalar eksiktir. Yapay zekânın bu anlamda kullanılması bu faktörleri daha fazla netleştirmemizi, başarı ve komplikasyon gelişimini önceden tahmin etmemizi ve böylece hastaya ameliyatı ile ilgili daha etkin bilgilendirme yapabilmemizi sağlar. Anahtar Kelimeler: üriner sistem taş hastalığı, yapay zekâ, başarı tahmini, komplikasyon gelişimi tahmini
Prostat kanserli hastaların prostat iğne biyopsisinde saptanan tümöral odaklar ile GA-68 PSMA PET/BT'deki prostat tutulumunun karşılaştırılması
Prostat kanseri erkek popülasyonunda görülen en sık ürogenital sistem malignitesi olup, maligniteler arasında akciğer kanserinden sonra en sık ikinci ölüm sebebidir. PSMA PET/BT prostat kanserinin evrelemesinde, tedavi şeklinin belirlenmesinde, prognozun değerlendirilmesinde, nüks şüphesi veya biyokimyasal nüks varlığında lezyonun yerinin tespit edilmesinde ve tedavi sonrası yanıtın değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı prostat iğne biyopsisi sonucu histopatolojik olarak prostat adenokarsinomu tanısı alan ve ardından PSMA PET/BT çekilen hastaların görüntülemede saptanan prostat tutulumu ve derecesi ile histopatolojik bulguları karşılaştırmak, tutulumun klinik ve prognostik faktörlerle korelasyonunu incelemektir. Hastanemizde TRUS-Bx ile histopatolojik olarak prostat adenokarsinomu tanısı alan ve ardından Ga-68 PSMA PET/BT çekilmiş hastalar hastane veri sisteminden retrospektif olarak tarandı ve toplam 84 hasta çalışmaya dahil edildi. Prostat 6 kadrana ayrıldı ve toplamda 504 kadran incelemeye alındı. PSMA PET/BT görüntüleri patoloji sonuçlarından bihaber olarak tekrar incelendi ve her kadran için SUVmax değerleri tekrar hesaplandı. Hastaların yaşı, PSA değeri, biyopsi patoloji sonucunda gleason skoru, tümör yüzdesi, Ga-68 PSMA PET/BT görüntülerinde prostat bezindeki SUVmax değerleri değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen toplam 84 hastanın yaş ortalaması 68,4 (46-82 aralığında) ve PSA medyan değeri 12,7 ng/ml bulundu. Bu çalışmadan elde edilen verilerle SUVmax cut off değeri 1 olarak bulundu ve Ga-68 PSMA PET/BT'nin prostat kanseri için %99,4 sensitivite ve %92,1 spesifiteye sahip olduğu saptandı. Tümör saptanan kadranlarda Gleason grade grupları SUVmax değerleri açısından karşılaştırıldığında aralarında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,001). Tümör saptanan kadranlardaki SUVmax değerleri ile Gleason grade grupları, PSA değerleri ve tümör yüzdeleri arasında pozitif bir korelasyon olduğu görüldü (sırasıyla r=0,349 p<0,001, r=0,349 p<0,001, r=0,379 p<0,001). Ga-68 PSMA PET-BT, prostat içinde tümör lokalizasyonunu doğru bir şekilde göstermektedir ve bu şekilde prostat biyopsisi öncesinde hedef lezyonun yeri doğru bir şekilde belirlenebilir. Ga-68 PSMA PET/BT'de saptanan SUVmax değerleri, hastaların Gleason grade grup ve PSA değerleri ile ilişkili olup SUVmax değerleri de bu belirleyiciler gibi prognostik faktör olarak kullanılabilir. Sonuç olarak prostat kanserinde Ga-68 PSMA PET/BT'nin tanı, tedavi ve takibe belirgin katkı sağlayabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Prostat kanseri, Prostat biyopsisi, Ga-68 PSMA PET/BT