
354
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Toksik nodüler guatr hastalarında radyoaktif iyot-131 tedavisinin etkinliği
Bu retrospektif çalışmanın amacı kliniğimizde radyoaktif iyot-131 tedavisi alan toksik nodüler guatr hastalarında tedavi sonuçlarını değerlendirerek hasta yaşı, cinsiyet, nodül çapı, kullanılan İyot-131 dozu, altta yatan etiyoloji ve antitiroit ilaç kullanımı gibi demografik ve klinik faktörlerin tedavi sonuçları üzerine etkisini değerlendirmektir.Ocak 2007 ile Kasım 2011 yılları arasında toksik nodüler guatr tanısıyla, radyoaktif iyot-131 tedavisi alan 233 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara ait yaş, cinsiyet gibi demografik veriler yanında tiroit sintigrafisi ve ultrasonografi görüntüleme sonuçları, tedavi öncesi ve sonrası kontrollerde yapılan tiroit fonksiyon testleri, verilen İyot-131 dozu ve antitiroit ilaç kullanımına ait veriler değerlendirildi. Nodül çapı <2 cm olan hastalara 555 MBq ve nodül çapı >2 cm olanlara ise 740 MBq olacak şekilde sabit doz radyoaktif iyot-131 tedavisi verildi. Hastaların altıncı ay ve 12. ay kontrollerindeki tiroit fonksiyon testlerine göre tedavi başarısı değerlendirildi. Altıncı ayda hipotiroidi ve ötiroidi gelişen hastalar kür olarak kabul edildi.Toksik nodüler guatr tanısı alan 233 hastanın 163' ü (%70) kadın ve 70' i (%30) erkekti. Tüm hastalar 28 ile 86 yaş arasında olup yaş ortalaması 64±10 yıldı. Çalışmamızda hastalara radyoaktif iyot-131 tedavisi verildikten sonra altıncı ayda kür oranı % 93,9 olarak saptandı. Altıncı ay kontrolünde 233 hastanın 74' ünde (%31,7) hipotiroidi, 145' inde (%62,2) ötiroidi ve 14' ünde (%6) hipertiroidi olduğu görüldü. Yaş ve cinsiyet gibi demografik faktörlerin tedavi etkinliğini değiştirmediği görüldü. Ayrıca altta yatan etiyoloji ve antitiroit ilaç kullanımı ile tedavi etkinliği arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ayrıca bizim çalışmamızda kür oranı nodül çapı<2cm olan ve 555 MBq I-131 doz verilen hastalarda, nodül çapı> 2 cm olan ve 740 MBq doz verilen hastalara göre daha yüksek bulundu.Çalışmamızda, toksik nodüler guatr hastalarında 555 MBq ve 740 MBq İyot-131dozlarının yüksek kür oranları sağladığı görülmüş ve bu hastalarda radyoaktif iyot-131 tedavisi' nin etkili, kolay ve güvenilir bir tedavi yöntemi olduğu gösterilmiştir.
Patent duktus arteriozuslu olgularda serum BNP düzeyleri
AMAÇ: Hemodinamik olarak olarak anlamlı patent duktus arteriozus (haPDA) tanısının, erken postnatal dönemde, serumdan bakılacak bir belirteç ile doğrulanması ve medikal tedaviye yanıt vermeyecek olguların öngörülmesi, bu olguların prognozuna olumlu yönde katkıda bulunacaktır. Prematürelerde, plazma beyin natriüretik peptid (BNP) konsantrasyonları, ekokardiyografiyle iyi korele olması nedeniyle umut vaadetmektedir. Çalışmamızın birincil amacı, erken postnatal dönemde, PDA'ya ilişkin ekokardiyografik ve klinik bulguları değerlendirmek, ekokardiyografik belirteçler ile BNP'nin ilişkisini inceleyerek, tedavi gereksinimi olan bebeklerin ayırt edilmesini sağlamaktır. Çalışmamızın ikincil amacı ise, endotelin-1 (ET1) ve platelet ilişkili büyüme faktörünün (PDGF) duktal kapanmadaki rollerini incelemektir.GEREÇ VE YÖNTEM: 1 Aralık 2011-1 Kasım 2012 tarihlerinde, Adnan Menderes Üniversitesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde izlenen 32 haftanın altındaki 53 preterm bebek çalışmaya dahil edildi. Bebekler, 48-72. saatlerinde PDA açısından çocuk kardiyoloğu tarafından değerlendirildi, ekokardiyografik inceleme yapıldı. Duktus çapı?1,4 mm, LA/Ao?1,4:1, aortada diastolik akım varlığı, pulmoner arterde diastolik akım?0,20 m/sn olan olgular haPDA kabul edildi. HaPDA saptanan olgulara, klinik bulguları da göz önünde bulundurularak, oral ibuprofen ile kapatma tedavisi verildi. Tedavi kararında değerlendirilen klinik bulgular, solunum sıkıntısında artış gözlenmesi, mekanik ventilator parametrelerinde artış gereksinimi, metabolik asidoz, apne, hiperdinamik prekordiyum, sıçrayıcı nabız, devamlı ya da sistolik ejeksiyon üfürümü, hipotansiyon, akciğer grafisinde pulmoner ödem görünümü ya da endotrakeal tüpten pembe renkli sekresyon gözlenmesi idi. Bebeklerden, 48-72. saatlerinde ve 5-7. günlerinde serum BNP, ET1 ve PDGF düzeyleri için 1cc kan alındı.BULGULAR: Olguların ortalama doğum ağırlığı 1368,8±351,1 (700-2070) g, ortalama gestasyonel yaşı 29,6±1,6 (26-32) hafta idi. Olguların 31'i (%58) erkekti. Olguların 32'sinde (%60,4) PDA saptanmazken, 9'unda (%17) spontan kapanan PDA, 12'sinde (%22,6) tedavi gerektiren PDA vardı. Gruplar, gebelik haftası bakımından benzerken, doğum ağırlığı tedavi gereksinimi olanlarda PDA saptanmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük saptandı (p<0,05). Antenatal özelliklerden PDA insidansına etki eden bir faktör saptanmadı. PDA için tedavi gereksinimi olanlarda; 48-72. saatte solunum desteği ihtiyacı, diğer iki gruba göre daha yüksek bulundu (p<0,01). RDS sıklığı ve en az iki doz surfaktan ihtiyacı, tedavi gereksinimi olan grupta, PDA saptanmayan gruba göre daha yüksek oranda saptandı (p<0,01). Ekokardiyografik belirteçlerden, tedavi gereksinimini öngörmede, duktal çap, pulsatilite indeksi, APA diastolik, LV/Ao ölçütleri yüksek duyarlılık ve özgüllük göstermekteydi. SVC, LVO/SVC, mitral E/A parametrelerinin tanısal duyarlılık ve özgüllükleri düşüktü. Erken postnatal dönemde, PDA tanısında klinik bulgular tek başına değerlendirildiğinde, tedavi kararını öngörmede yeterli değildi. 48-72. saatte, serum BNP düzeyleri >149,7 pg/ml iken, tedavi kararını %91,7 duyarlılık ve %73,2 özgüllük ile öngörmekteydi. 48-72. saatte plazma ortalama ET1 düzeyleri bakımından gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmazken, 5-7. günde, spontan kapanma sağlanan grupta, PDA saptanmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<0,05). PDA insidansı ile PDGF, MPV, PDW, trombosit sayısı ve kütlesi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı.SONUÇ: Ekokardiyografi, PDA tanısında, erken postnatal dönemde yüksek duyarlılık ve özgüllük göstermektedir. 48-72. saatte serum BNP düzeyleri, ekokardiyografi parametreleri ile yüksek düzeyde korelasyon göstermesi ve duyarlılık ve özgüllüğünün yüksek olması nedeniyle, ekokardiyografiye erişimin mümkün olmadığı merkezlerde ya da ekokardiyografik bulguları sınırda olan bebeklerde, tedavi kararını öngörmek için kullanılabilir. PDA patogenezinde, ET1, PDGF ve trombosit işlevlerini inceleyen prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Psikotik bozukluk hastalarında güncel intihar düşüncelerinin, yaşam olayları, problem çözme becerileri ve kognitif fonksiyonlarla ilişkisi
Amaç: Endişe verici yaşam olayları intihar için önemli risk etkenlerinden biridir.Buna karşın endişe verici yaşam olaylarıyla karşılaşmada her birey aynı düzeyde etkilenmeyebilir. Psikotik bozukluk hastalarında yaşam olaylarıyla baş etmede, problem çözme becerileri ve kognitif fonksiyonların intihar düşüncesi üzerine olan etkileri yerince araştırılmamıştır. Bu çalışmanın amacı psikotik bozukluk hastalarında güncel intihar düşüncelerinin, geçmişteki intihar girişimleri, mevcut psikopatolojileri, problem çözme becerileri, yaşam olayları ve kognitif fonksiyonlar ile ilişkisini araştırmaktır.Yöntem: Çalışmaya, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı polikliniğinde psikotik bozukluk tanısıyla tedavi gören ve DSM-IV tanı sınıflandırmasına göre şizofreni, şizoaffektif bozukluk, sanrısal bozukluk tanısı olan klinik olarak remisyonda veya stabil durumdaki 101 hasta ve 101 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Hastalara ve sağlıklı kontrollere sosyodemografik veri formu, SCID-I, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, İntihar Düşüncesi Ölçeği, Barratt İmpulsivite Ölçeği-11, Endişe Veren Yaşantılar Listesi,Sorun Çözme Ölçeği kullanılmış ve Wisconsin Kart Eşleme Testi uygulanmıştır. Ayrıca hastalara PANSS ve Calgary Depresyon Ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Psikoz grubunda yer alan hastaların %52.5?inde (n=53) halen aktif intihar düşüncesi (AİD) olduğu saptanmıştır. AİD olan hastaların geçmişte intihar girişiminde bulunma öyküsü, AİD olmayan hastalardan istatistiksel olarak daha fazlaydı.AİD olan ve olmayan hastalar arasında, ailede intihar girişimi öyküsü, ailede psikotik bozukluk öyküsü, ortalama hastalık süresi, PANSS pozitif, PANSS genel psikopatoloji, PANSS toplam puanları bakımından fark saptanmadı. AİD olan hastaların PANSS negatif puanları AİD olmayan hastaların PANSS negatif puanlarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü. AİD olan hastalarda major depresyon tanısı (%58.5, n=31), AİD olmayan hastalardan (%18.8, n=9) istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek saptandı. 41Endişe verici yaşam olayları AİD olan hastalarda, AİD olmayan hastalardan ve sağlıklı kontrollerden istatistiksel anlamlı düzeyde daha fazla saptandı. Psikotik hastalarda eşlik eden bir veya daha fazla yaşam olayı varlığının AİD bulunma riskini yaklaşık olarak 1.4 kat arttırdığı bulundu (risk oranı: 1.391). Sorun çözme becerileri yönünden değerlendirildiğinde AİD olan ve olmayan hasta grupları arasında fark saptanmamakla birlikte sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında hastaların sorun çözme becerileri sağlıklı kontrollerden daha düşüktü. Sorun çözme becerileri ölçeğinin alt ölçeklerine göre değerlendirildiğinde; hastalar ve kontroller arasında olumlu sorun yönelimi ve akılcı sorun çözme tarzı arasında fark olmamakla beraber, hastaların olumsuz sorun çözme yönelimi daha düşük, dürtüsel/dikkatsiz sorun çözme ve kaçınan sorun çözme puanları daha yüksek saptandı. Hastalarının sorun çözme becerileri ile PANNS değerleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı.Wiscon Kart Eşleşme Testinde saptanan Perseveratif Hata yüzdeleri karşılaştırıldığında AİD olan ve olmayan gruplar arasında fark saptanmadı. AİD olan ve AİD olmayan hastaların WKET Perseveratif Hata yüzdeleri, kontrol grubundan istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti.Sonuçlar: Psikoz hastalarında aktif intihar düşüncelerin varlığı; yaş, cinsiyet, hastalık süresi, ailedeki intihar girişimi ve ruhsal hastalık öyküsü, PANSS pozitif, genel psikopatoloji ve toplam puanları, sorun çözme becerileri ve WKET ile ölçülen perseveratif hata yüzdeleri ile ilişkili bulunmamıştır. Hastalardaki major depresyon varlığı, PANSS negatif semptom puanları, yaşam olayları ve geçmişteki intihar girişimleri aktif intihar düşüncelerinin varlığı ile ilişkili olarak saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Psikoz, İntihar, Wisconsin Kart Eşleme Testi, Yaşam Olayları, Sorun Çözme
Medikolegal ölüm olgularındaki miyokard hasarında apoptozisin değerlendirilmesi
Ani beklenmedik ölümlerin en sık nedeninin kardiyovasküler sistem hastalıkları olduğu bilinmektedir. Bu grup içinde de en büyük bölümü iskemik kalp hastalıkları almaktadır. Koroner arter hastalığı ve miyokard infarktüsü gibi kardiyak hastalıkların bu kadar sık ve fatal olması nedeniyle adli tıp pratiğinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle postmortem tanıda birçok yöntem denenmekte ve kullanılan yöntemler için güvenilirlik ve spesifiklik çalışmaları yapılmaktadır.Bu çalışmada; miyositlerdeki apoptozisin miyokard hasarında postmortem tanısal özelliklerinin araştırılmasını amaçladık. Bu amaçla, tarafımızca medikolegal otopsisi yapılan 43 olgunun miyokard dokularında terminal deoxynucleotidyl transferasemediated dUTP nick end labeling (TUNEL), bcl-2, bax, Fas, p53 immünhistokimyasal boyama yöntemlerini kullanarak apoptozis durumları değerlendirildi.Koroner arterlerden en az birisinde %75 ve üzerinde darlık olan olgularda ve miyokard infarktüsü tanısı olan olgularda apoptozis belirteçlerinin daha yüksek oranda pozitiflik gösterdiği dikkati çekti. Herhangi bir koroner arterinde %50 ve üzerinde darlık olan olguların, Fas ve bax boyalarının istatiksel olarak anlamlı derecede pozitiflik gösterdiği saptandı. Apoptozisin akut miyokard infartüsü gibi miyokard hasarı tanısında kullanılmasının yardımcı olabileceği, Bcl-2, bax, Fas, p53 belirteçleri ve TUNEL boyama yönteminin bu amaçla kullanılabileceği düşünülmüştür. Bu yöntemlerin düşük spesifiklik nedeniyle tanısal kullanımı yetersiz olabileceği, başka yöntemlerle desteklenmesinin yararlı olacağı kanaatindeyiz.Anahtar sözcükler: Miyokard infartüsü, apoptozis, postmortem, adli tıp
Kistik fibrozisde oluşan solunum enfeksiyonlarında bakteri fenotipik özelliklerinin araştırılması
Amaç: İn vitro koşullarda KF?li ve normal insan epitelyumunun P. aeruginosa ile enfekte edilmesi sonrasında bakterinin fenotipik yapı (biyofilm oluşumu, aderans oluşumu, büyüme oranları) özelliklerindeki değişimlerinin tespit edilmesidir.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda green florasan protein (GFP) transfer edilmiş P.aeruginosa `nın bronşiyal epitelyum hücresi, kistik fibrozis trakeal epitelyum hücresi, normal insan trakeal epitelyum hücresi, kistik fibrozis bronşiyal epitelyum hücresinde kantitatif (fluorometride 485-532 dalga boyunda okutularak) ve kalitatif (florasan mikroskopda) yöntemle aderans tayini yapılmıştır. Mikroorganizmanın büyüme oranları fluorometrede 37 oC de inkübasyonda 485-535 nm dalga boyunda 0, 6, 8, 12 ve 16. saatlerdeki fluoresans değerlerine bakılarak tespit edildi. Kristal viyole boyama yöntemi ile slime üretimine bakıldı. İstatistik yöntemi olarak T-test kullanıldı. P<0.05 anlamlı kabul edildi.Bulgular: P. aeruginosa? nın normal ve KF trakeal ve bronşiyal epitelyum hücrelerine adherans oranı karşılaştırılmıştır, aynı bölge normal ve KF epitelleri arasında aderans farkı istatistiksel olarak (p<0.05) anlamlı bulunmuştur. GFP P. aeruginosa suşlarının aderanslarının florasan mikroskopda görüntülemesinde aderansda farklılık net olarak belirlenememekle birlikte ilginç olarak IB3 hücrelerinde bakteri morfoloji değişikliği tespit edilmiştir Farklı zaman dilimlerinde tüm hücrelerin büyüme oranları kontrol grubu ve kendi aralarında karşılaştırılmıştır istatiksel olarak anlamlı bir sonuç elde edilememiştir. Buna karşın normal ve KF bronşiyal epitelyum hücrelerinde slime üretiminin KF hücrelerinde normal epitelyum hücresi ve kontrol grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştirSonuç: Çalışmamızda P.aeruginosa?nın KF epitelinde aderans ve biyofilm üretimi gibi fenotipik farklılıkların görülmesinin epitelyum yüzey yapısında oluşan yapısal değişikliklerin bakteri aderansına ve muhtemelen bu değişiklikler sonucu oluşan olumsuz ortam veya bu değişikliklere neden olan genetik uyarının bakteri üzerine direkt etkisine bağlı olarak biyofilm üretimini arttırdığını düşündürmektedir. KF? li hastalarda P.aeruginosaenfeksiyonlarının tam olarak tedavi edilememesinin ana nedenlerinden birisinin bakterinin uğradığı fenotipik değişiklikler olabileceği düşünüldü.Anahtar Kelimeler: Kistik Fibrozis, Pseudomonas aeruginosa, Aderans, Biyofilm
Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvuran 65 yaş ve üstü hastaların değerlendirilmesi
Acil servislerde yaşlı hastaların tanı ve tedavisi zordur. Çünkü yaşlı hastaların genellikle birden fazla sayıda hastalığı vardır ve bu hastalardan alınan anamnezler genellikle doğru değildir, çünkü çoğu hastada demans gelişmiştir ve çoğu hasta kendi kullandığı ilaçları tam olarak bilemez. Bu nedenle acil servislerde yaşlı hastaların tanı ve tedavisi kolay değildir. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine başvuran yaşlı hasta profilini çıkarmak bu açıdan önem kazanmaktadır. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine 1 Ocak?31 Aralık 2012 tarihleri arasında başvuran 65 yaş ve üzerindeki hastaların sosyodemografik verileri, tanıları, yatış yapılan servisler ve ölüm oranları geriye dönük olarak hasta dosyalarından kaydedildi. Bütün başvuruların %19,96'sı geriatrik yaş grubundaydı. Bunların %36,68'i yatırılarak tedavi edildi. Genel ölüm oranı %9,84 olurken, yatırılarak tedavi edilen hastalarda %16,56, ayaktan tedavi edilenlerde %6,01 oldu. Acil Servis Gözlem Odası, Dahiliye, Kardiyoloji ve Genel Cerrahi bölümleri en fazla yatış yapılan servisler oldular. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran yaşlı hasta sayısının fazla olması, acil servis ekibinin yaşlı hastalar konusunda bilgi sahibi olmasını zorunlu hale getirmektedir. Genç hastalarda da benzer bir çalışma yapılması, daha sağlıklı bir karşılaştırma olanağını sunacaktır.Anahtar Kelimeler: Geriatrik hasta, acil servis, yatış, ölüm oranı.
Opere akciğer kanseri olgularında lenfovasküler invazyon varlığının sağkalım üzerine etkisi
Akciğer kanseri prognozuna etki eden faktörler üzerine araştırmalar devam etmektedir. Biz çalışmamızda opere akciğer kanserlerinde lenfovasküler invazyonun sağkalıma etkisini araştırdık. Çalışmamıza Kliniğimizde akciğer kanseri nedeniyle opere edilen 111 olgu dahil edildi. Olguların %95,5?i erkek olup %4,5 kadındı. Yaş ortalaması 62,24±8,44 idi. Olguların %64,9?u halen yaşamakta ve % 35,1?i yaşamını yitirmişlerdir. ümör tipleri değerlendirildiğinde %61,3?ü (n=68) squamöz hücreli karsinom,%30,6?sı (n=34) adenokarsinom ve %8,1?i (n=9) diğer tümör gruplarını içermekteydi. Yapılan rezeksiyonların tipi değerlendirildiğinde %22,51 (n=25) pnömonektomi, %12,6 (n=14) bilobektomi, %62,14 (n=69) lobektomi, %1,80 (n=2) segmentektomi olarak görülmüştür. En sık sağ alt lobektomi, en az da sağ pnömonektomi yapılmıştır. Patolojik evrelemede olguların %8,1?i (n=9) evre1A, %27,9?u (n=31) evre 1B, %18?i (n=20) evre 2A, %19,8?i (n=22) evre 2B, %20,7?si (n=23) 3A ve %5,4?ü (n=6) evre 3B ve üzeri olarak değerlendirildi. Lenfovasküler invazyonun yaş ile ilişkisinin varlığı değerlendirildi. Yaş ve lenfovasküler invazyon arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Tümör tipleri ile lenfovasküler invazyon varlığı karşılaştırıldığında adenokarsinomların %55?inde (n=19), squamöz hücreli karsinomların %83,8?inde (n=57) ve diğer kanser tiplerinin %55,6?sında (n=5) lenfovasküler invazyonun var olduğu görülmüştür. Lenfovasküler invazyon ile T faktörü arasındaki ilişki değerlendirildi, istatistiksel analizi anlamı bulundu. Lenfovasküler invazyon ve N faktörü değerlendirildiğinde N faktörü arttıkça lenfovasküler invazyon görülme sıklığının arttığı izlendi, istatistiksel testin anlamlı olduğu görüldü. Lenfovasküler invazyon ile olguların evresi arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Olguların %73?ünde (n=81) lenfovasküler invazyon varken %27?sinde (n=30) olmadığı görüldü. Lenfovasküler invazyon saptanan olguların sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Lenfovasküler invazyona etki eden faktörleri kısaca özetleyecek olursak tümörün evresi, pT, pN ve tümör tipi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuşken, yaş ve cinsiyetin anlamlı olmadığı görüldü. Sonuç olarak çalışmamızda lenfovasküler invazyonun sağkalıma doğrudan etkisinin olmadığı görülmektedir. Ancak tümör evresi ve tümör tipleri ile değerlendirildiğinde lenfovasküler invazyonun indirekt olarak etkili olduğu görülmektedir. Squamöz hücreli karsinomlarda lenfovasküler invazyon anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Tümör evresi arttıkça lenfovasküler tutulum artmakta ve sağkalım oranı düşmektedir. Lenfovasküler invazyon bazı tümör tiplerinde daha belirgin olmak üzere tümörün evresine bağlı olarak sağkalımı etkileyen bir risk faktörüdür. Anahtar Kelimeler; Akciğer Kanseri Klinik Çalışmaları, Lenfovasküler İnvazyon, Visseral Plevra İnvazyonu, Sağkalım
Glukoz 6 fosfat dehidrogenaz enzim eksikliği olan çocuklarda mutasyon analizi çalışması
AMAÇ: Glukoz 6-fosfat dehidrogenaz enzim eksikliği olan çocuklarda Dünya?da ve Türkiye?de en sık rastlanan mutasyon olan G6PD S218F Akdeniz mutasyonunun görülme sıklığını belirlemek. GEREÇ ve YÖNTEMLER: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematolojisi ve Neonatoloji Bilim Dalları?nda 2004-2012 yılları arasında Glukoz 6 fosfat dehidrogenaz enzim eksikliği tanısı alan, enzim düzeyi düşük saptanan (<6 U/grHb) ve mutasyon çalışması yapılmış olan hastalar dahil edildi. Hastaların başvuru yakınması ve öyküsü, fizik inceleme bulguları, laboratuvar sonuçları (tam kan sayımı, karaciğer fonksiyon testleri, enzim düzeyleri, mutasyon analizi sonuçları) kaydedildi. Enzim düzeyi biyokimya labaratuvarında quantitative spectrophotometry yöntemi ile, mutasyon analizi genetik laboratuvarında lightcycler 1.5 real-time PCR cihazında melting-curve analizi ile yapıldı. BULGULAR: G6PD enzim eksikliği anemisi tanısı konulan 60 hastanın, 29?u yenidoğan sarılığı , 31?i favizm nedeniyle başvurdu. Hastaların 44?ü erkek (%73,3), 16?sı (%26,7) kız; favizm tanısı konulan olguların 27?si (%87) erkek, 4?ü (%13) kız; yenidoğan sarılığı olgularının 17?si (%58) erkek, 12?si (%41,3) kız idi. Favizm tanısı konulan 31 olgunun 30?unda halsizlik 28?inde sarılık ve 22?sinde kusma yakınması mevcuttu. Bakla yedikten sonra semptomların görülmesi arasında geçen süre ortalama 6 saat (dağılım (2-24 saat) idi. Yenidoğan döneminde sarılık ile başvuran olguların üçünde patolojik sarılık (ilk 24 saat içinde başlayan sarılık), 16?sında uzamış sarılık öyküsü mevcuttu. Sarılıklı bebeklerin hiçbirisinde anemi saptanmaması konjugasyon bozukluğunun temel mekanizma olduğunu düşündürdü. Toplam üçü erkek, biri kız 4 bebeğe hiperbilirubinemi nedeniyle kan değişimi yapıldı. G6PD eksikliği saptanan 60 olgunun 15?inde (%25) homozigot, 6?sında (%10) heterozigot olmak üzere 21 hastada (%35) G6PD S218F Akdeniz mutasyonu tespit edildi. Mutasyon saptanan olguların 13?ünde (%42) favizm, 8?inde (%27) yenidoğan sarılığı mevcuttu. Homozigot mutasyon saptanan 15 hastanın 1?si (%6,6) kız, 14?ü (%93) erkekti. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.001). G6PD S218F heterozigot mutasyonu saptanan 6 hastanın hepsi kızdı. Homozigot mutasyon saptanan olguların 4?ü YDS, 11?i bakla yeme sonrası sarılık; heterozigot mutasyon saptanan olguların ise 4?ü YDS, ikisi bakla yeme sonrası sarılık yakınmasıyla başvurdu.G6PD S218F mutasyon görülme sıklığı açısından favizm ve yenidoğan sarılığı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (P=0.130). 48 SONUÇ: Çalışmamızda G6PD S218F Akdeniz mutasyonu sıklığını %35 olarak saptadık. Bu oran ülkemizdeki diğer çalışmalarda belirtilen oranlardan (%53-80) düşüktü. Bu durum bölgesel farklılıklara bağlı olabileceği gibi çalışmalardaki olgu sayılarının ve olgu özelliklerinin farklılığından da kaynaklanabilir. Akdeniz mutasyonu dışındaki diğer mutasyonların DNA dizi analizi ile saptanması bölgemizin özelliklerini daha iyi yansıtacaktır. Anahtar sözcükler: G6PD S218F mutasyonu, Akdeniz mutasyonu, glukoz-6-fosfat dehidrogenaz eksikliği, yenidoğan sarılığı, favizm
Atopik çocukta inek sütü alerjisi değerlendirmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Atopik hastalıklarda, atopik marş olarak bilinen süreçte besin alerjileri ve atopik dermatit ilk sırayı alır. İnek sütü alerjisi (İSA) özellikle küçük çocuklarda en sık görülen besin alerjileri arasındadır. Çalışmada atopik çocuklarda İSA sıklığı, diğer memeli sütleri ile çapraz reaksiyon oranları ve tanısal testlerin duyarlılıklarının değerlendirilmesi amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: 2010-2012 yıllarında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk İmmunolojisi ve Alerji Hastalıkları BD?de atopik dermatit ve hışıltılı çocuk tanılarıyla izlenen 0-2 yaş arası 63 olgu çalışmaya alındı. Olguların şikayetleri, özgeçmişleri, soy geçmişleri, beslenme ve atopi öyküleri sorgulandı. Total IgE ve spesifik IgE için kan örneği alındı. İnek, koyun, keçi ve deve sütü ile deri testleri (deri delme testi(SPT), atopi yama testi(APT)) ve inek sütü ile açık besin provokasyonu yapıldı. BULGULAR: Atopik dermatit ve hışıltılı çocuk olan 63 atopik olgunun 28?ine (%44) İSA tanısı konuldu. Olgularda açık besin provakasyonu ile %69?unda erken reaksiyon, %31?inde geç reaksiyon saptandı. Atopik dermatitte %49, hışıltılı çocukta %30, atopik dermatit ve hışıltılı çocukta %30, gastrointestinal sistem yakınması olanlarda %100 İSA saptandı. Deri prick testinde, keçi sütüne %82.6, koyun sütüne %87, deve sütüne %13; atopi yama testinde, keçi sütüne %86.7, koyun sütüne %90, deve sütüne %33.3 çapraz reaksiyon saptandı Erken reaksiyonlarda; duyarlılığın en iyi spesifik IgE (%50), özgüllüğün ve pozitif prediktif değerin (PPD), SPT ve APT(15.dk) ile (%100), negatif prediktif değerin(NPD) ise spesifik IgE ile (%74.3) ölçüldüğü saptandı. Geç reaksiyonlarda; duyarlılığın en iyi spesifik IgE ve APT (48.saat) ile (%50), özgüllüğün SPT ve APT(15.dk) ile (%100), PPD?in APT (48.saat) ile (%50), NPD?in ise APT (48.saat) (%86.5) ile saptandı. SONUÇ: Çalışmada inek sütü alerjisinin, atopik olgularda oldukça sık görüldüğü; İSA olanlarda SPT ve APT ile keçi ve koyun sütü ile yüksek oranlarda, deve sütü ile düşük oranlarda çapraz reaksiyon olduğu görüldü. Açık besin provakasyonuna göre tanısal testler değerlendirildiğinde APT (15.dk) değerlendirilmesinin erken reaksiyonları belirlemede, APT (48.saat) değerlendirilmesinin geç reaksiyonları belirlemede etkin bir yöntem olduğu gösterildi.
Uzmanlık eğitimi programlarıyla ilgili gelişmelerin aile hekimliği asistanlarının kendi eğitimlerine bakışları ve gelecekle ilgili beklentileri üzerine etkisi
Aile hekimliği uzmanlık eğitimi alan asistanlar, aynı zamanda bu eğitimin bir parçasıdır. Dolayısıyla eğitimleri konusunda duygu ve düşüncelerini öğrenmek uzmanlık eğitimini yönlendirmede bizim için bir kılavuz görevi yapacaktır. Ayrıca ülkemizde, son yıllarda aile hekimliği uzmanları ve asistanları ilgilendiren hızlı değişimler söz konusudur. Bu değişimlerle birlikte, asistanlarımızın beklentilerinin de değişeceği açıktır. Çalışmayı planlamaktaki birincil amacımız, asistanlarımızın uzmanlık eğitimleri ve aile hekimliği uygulaması konusundaki düşüncelerini öğrenmekti. Ayrıca, bu konulardaki düşünceleri ve beklentilerini belirleyerek uzmanlık eğitim programına ışık tutmak bir diğer amacımızdı. Yöntem Çalışmamız, tanımlayıcı, kesitsel bir anket çalışmasıdır. Evrenimizi, ülkemizde halen uzmanlık eğitimi alan tüm aile hekimliği asistanları olarak belirledik. Anket formu, katılımcılara `Surveey Online Anket Sistemi? kullanılarak iletilmiştir. Anket doldurma için belirlenen zaman aralığı, 15/07/2012-15/09/2012 tarihleri idi. Bu süre zarfında anketimizi yanıtlayan tüm aile hekimliği asistanları çalışmamıza dahil edildi. Verilerin analizi için SPSS 17 paket programı kullanıldı.Bulgular Çalışmamıza toplam 99 aile hekimliği asistanı katılmıştır. Asistanların büyük çoğunluğu aile hekimliği asistanlığını sosyal sebepler nedeniyle tercih etmişlerdi. Aile hekimliği uzmanlık eğitimini 51 asistan yeterli bulurken, 41 asistan yeterli bulmadığını belirtmiştir. Birinci yıl asistanlarının 26?sı, ikinci yıl asistanlarının 17?si ve üçüncü yıl asistanlarının 32?si aile hekimliği uzmanlık eğitiminin süresinin yeterli olduğunu düşünmektedirler. Kurumu üniversite olan 34 asistan, eğitim ve araştırma hastanesi olan 14 asistan rotasyon süresini yeterli bulmuşlardır. Asistanların 39?u ülkemizdeki aile hekimliği uzmanlığının geleceğinden `umutlu?, 47?si ise `umutsuz? olduklarını belirtmişlerdir. Ülkemizdeki mevcut aile hekimliği uygulamasının geleceğinden ise 35 asistan umutlu ve 48 asistan umutsuz idi. Asistanların 84?ünün ?yarı zamanlı uzaktan uzmanlık eğitimi? modeli hakkında bilgisi bulunurken, altı asistan konu hakkında bilgisinin olmadığını belirtmiştir. ?Yarı zamanlı uzaktan uzmanlık eğitimi? modelinin olumsuz olduğunu düşünen 59 asistan, böyle bir olasılığın varlığından olumsuz yönde etkilendiğini bildirirken, 10 asistan bunun kendisini etkilemediğini belirtmiştir. Asistanların 56?sı aile hekimliğinde yan dal uzmanlık eğitimi olması gerektiğini belirtmiştir. Bunlardan 37 asistan ise yan dal branşı olarak geriatriyi önermişlerdir Sonuç Asistanlarımız uzmanlık eğitimi boyunca yeterli eğitim almadıkları, saha eğitiminin uygulanması gerektiği kanısındaydı. Aile hekimliği uzmanlığının geleceği ve şu andaki sağlık sistemi modelinin durumu hakkında karamsar düşüncedeydiler. Yaklaşık üçte birinin uzmanlık eğitimini bırakmayı düşünmesi bu sonucu desteklemektedir. Anahtar Sözcükler: Aile hekimliği, uzmanlık eğitimi, anket, kesitsel çalışma