Bilecik Şeyh Edebali Üniversity
Discipline

Political Science and Public Administration

Bilecik Şeyh Edebali Üniversity

1,091

Archived Theses

13

DOIs Assigned

1%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Siyasal partilerde ideolojik kimlik algısında değişim: AK Parti örneği

Siyasal partiler, ideolojik kimliğin dinamik doğası gereği değişim ve dönüşüm süreçleri yaşamaktadır. Tezde, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) özelinde, ideolojik kimliğin dinamik doğasının siyasal partilerin değişim ve dönüşümlerinde önemli olduğu varsayılmaktadır. AK Parti örneğinden hareketle, siyasal partilere hâkim olan ideolojik kimliklerde yaşanan değişim ve dönüşümler, süreklilikler, kopuşlar ve temsiliyet temelinde ortaya konulmaktadır. Çalışmada, AK Parti'de yaşanan ideolojik değişim ve dönüşümün kaynaklarının saptanması, temsiliyet temelinde yansımasının ortaya konulması ve yaşanan dönüşümün ideolojik zemindeki yerinin tespit edilmesi hedeflenmiştir. Çalışma hem nitel hem nicel araştırma olarak tasarlanmıştır. Nitel araştırma yönteminde araştırma soruları derinlemesine çözümlenerek araştırma konusu ile ilgili ayrıntılı bilgiler elde edilmesi amaçlanmıştır. Tarama yöntemi ile değerlendirilen değişimler, örneklem alınan Adalet ve Kalkınma Partisi özelinde parti programları ve tüzüğü üzerinden doküman analizi yöntemi ile değerlendirilmiştir. Çevrim içi ortamda uygulanan anket çalışmasına 781 adet örneklem katılmıştır. Açımlayıcı ve doğrulayıcı faktör analizleri ile birinci ve ikinci yarı örneklem üzerinde yapısal geçerlilik ve güvenirlilik analizleri yapılmıştır. Elde edilen bulgular ışığında, AK Parti'nin kesintisiz iktidarı süresince; muhafazakâr demokrasi ile başlayıp, "tek vatan, tek bayrak, tek devlet, tek millet" çizgisine gelen siyasal söylem ve politikalardaki değişikliğin ideolojik bir değişim ve dönüşüm olduğu ortaya çıkmıştır.

Adalet ve Kalkınma PartisiDeğişimDönüşüm+1
Erhan Korkın
Biruni University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Uluslararası hukukun anayasallaşması ve iç hukukta uygulanması sorunları

Antik Yunan'dan modern çağa uzanan süreçte anayasacılık düşüncesi, birey hak ve özgürlüklerini koruma amacıyla evrilmiştir. Stoacıların evrensel doğal eşitlik anlayışı, Kant'ın kozmopolit hukuk düşüncesi ve kozmopolitizmin dünya vatandaşlığı ideali, anayasacılığın evriminde felsefi dayanaklar sunmuştur. Ancak kozmopolitizm, bireylerin evrensel haklarını savunurken, anayasacılık genelde ulus devlet çerçevesinde gelişmiştir. 20. yüzyılın sonlarında insan haklarının evrenselleşmesiyle, kozmopolitizmin anayasacılığa etkisi daha belirgin hale gelmiştir. Uluslararası anayasallaşma, anayasa kavramını ulus devlet sınırlarının ötesine taşıyarak birey haklarını küresel düzeyde güvence altına almayı hedeflemiştir. Örneğin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, kozmopolitizmin etkisiyle ulusal hukuk sistemlerini şekillendirmiş ve anayasalara evrensel normların entegrasyonunu sağlamıştır. Sonuç olarak anayasa fikrinin evrimi, bireylerin haklarının ulusal sınırları aşarak uluslararası bir çerçeveye oturtulması ile belirginleşmiştir. Bu durum, anayasacılık düşüncesinin, bireylerin evrensel haklarını korumak amacıyla geniş bir perspektife sahip olmasını zorunlu kılmıştır. Böylece, anayasa hukuku sadece ulusal düzeyde değil, uluslararası düzeyde de anlam kazanmış ve kozmopolitizmin sağladığı perspektifle zenginleşmiştir. Uluslararası hukukun iç hukukta uygulanması, monist ve düalist hukuk sistemlerine göre farklılık göstermektedir. Monist yaklaşıma göre, uluslararası hukuk ve iç hukuk aynı hukuk düzeninin bir parçası olarak kabul edilir. Bu anlayışa göre, uluslararası hukuk doğrudan iç hukukta uygulanabilir ve iç hukuk normlarıyla uyumluluğu sağlanabilir. Öte yandan, düalist yaklaşıma göre uluslararası hukuk ve iç hukuk ayrı hukuk düzenleri olarak değerlendirilir. Türkiye'de uluslararası hukukun iç hukukta uygulanışı ve bunun pratik etkileri önemli bir tartışma alanıdır. Bu tezde, monist ve düalist yaklaşımların Türkiye'deki etkileri incelenmiştir.

Ebru Fatoş Özdemir
Biruni University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Yeni sağ anlayışı çerçevesinde Türkiye'de enerji politikalarının dönüşümü

1973 petrol krizi ile derinlesen, refah devletinin krizinden çıkıs yolu olarak 1980'lerde ABD ve ngiltere'de ortaya çıkan soguk savasın sona ermesi ve Dünya Bankası, MF,OECD ve AB gibi uluslararası kuruluslarda formüle edilerek küresellesme süreci ile dünyaya yayılan yeni sag anlayısı, paralel olarak Turgut Özal döneminde Türkiye'de de etkinlik kazanmıstır. Devletin küçültülerek etkinliginin artırılması, kamu isletmeciligi, serbestlesme ve özellestirme gibi kavram ve uygulamalar, kamu hizmeti anlayısındaki degisme ile bu dönemde tanısmıstır. Tamamı kamunun elinde bulunan elektrik sektörü bu anlayıs degisimine paralel olarak özellestirme ve piyasa serbestlestirmesi sürecinin konusu olmus, özellikle artan yatırım finansman ihtiyacın yerli ve yabancı özel sektör sermayesi ile karsılamak üzere gerekli Anayasal ve yasal düzenlemelere gidilmistir. Çalısma içinde dönemler halinde ele alınan bu süreç, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık nedeni ile uzamıs, derin tartısmaların konusu olmustur. YD ve Y gibi uygulamalar amacından uzaklasarak 2001 yılında EPDK'nın kurulusu ile gelinen serbest elektrik piyasasının olusumunun önündeki en büyük engelleri teskil eder hale gelmistir. Günümüzde gelinen nokta, hala, kamunun dagıtımdaki payı %83, üretimde kurulu kapasitenin %57 seklinde olup, 25 yılı asan özellestirme ve serbestlesme sürecin basarısını ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: 1. Yeni Sag, 2. Refah Devleti, 3. Yönetisim 4. Düzenleyici Kurulus 5. Özellestirme

Cemalettin Tüney
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Kent hakkı ve toplumsal cinsiyet ilişkisi: Bingöl'deki kadınların kent hakkı talepleri

Kentsel mekan; en temel anlamıyla kent içerisindeki bireylerden oluşan ve kentsel olayların gerçekleştiği mekanları kapsamaktadır. Kent nüfusunun kır nüfusunu aşması ile hızlanan kentleşme süreci bu sürece katılan ve rol alan herkesin kentsel mekan üzerinde bir hak talep etmesine ve kent hakkı kavramının ortaya çıkmasına neden olmuştur. İlk kez Henri Lefebvre tarafından ortaya atılan "Kent hakkı" kavramı, bireylerin kentsel mekanı eşit ve etkin bir biçimde kullanmaları ve aynı zamanda bu kentsel mekana katılımlarını ifade etmektedir. Kent hakkı, adalet üzerine kurulmuş temel bir haktır. Kent hakkı, ona ulaşamamış olanların ve ondan yoksun kalanların temel hakkıdır. Kadınların kentlerle olan ilişkisi birtakım dışlanma ve eşitsizlik deneyimi içerir. Kentsel yapı içerisinde kadınlar toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinden dolayı erkekler ile eşit bir biçimde kentlerde var olamamakta kent haklarından yoksun kalmaktadır. Bu çalışmanın amacı kent hakkı ve toplumsal cinsiyet ilişkisinin değerlendirilmesi ve Bingöl'deki kadınların kentten beklentileri analiz edilerek kent hakkı taleplerinin belirlenmek istenilmesidir. Bu çalışmada kent hakkı kavramı, feminist bir yaklaşımla, Bingöl'deki kadınların kentsel mekandaki kent hakkı talepleri ve beklentileri sosyal adaletin eşitlik ilkesi üzerinden incelenmiştir.

Hayriye Akkurt
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Kamu kurumlarında çalışanların bilgi güvenliği farkındalığı üzerine bir araştırma: Diyarbakır örneği

Bu çalışmanın amacı, kamu kurumlarında çalışan personelin bilgi güvenliğine ait bilinç ve farkındalığı yükseltmek ve geliştirilmesi ihtiyaç duyulan alanlarda öneride bulunmaktır. Diyarbakır ilinde rastgele seçilen kamu kurumlarında çalışan personelin bilgi güvenliği farkındalıkları çeşitli veri ve istatistiklerden yararlanılarak ölçülmüştür. Çeşitli kademelerde çalışan toplam 164 personele "Bilgi Güvenliği Farkındalık Ölçeği" uygulanmıştır. Bu çalışmada araştırmanın çerçevesini oluşturan bilgi ve bilgi güvenliği ile ilgili kavramlar, bilgi güvenliği unsurları, amacı ve önemi, yönelik tehditler, yaşanan ortak sorunlar, yönelik alınması gereken önlemler, bilgi güvenliği farkındalığı üzerinde durulmuştur. Faktör analizi sonucunda ölçeğin, 31 maddeden oluştuğu ve personelin yaş, cinsiyet, öğrenim durumu, görev türü, görev süresi, kaç yıldır internet kullandığı ve günlük internet kullanım süresi değişkenlerine göre farklılık gösterip göstermediği araştırılmıştır. Bu kapsamda araştırmada elde edilen veriler, Kaiser-Mayer-Olkin (KMO) Testi ve Bartlett Sphericitiy Testi ile incelenmiştir. KMO değeri 1'e yakındır; Bartlett küresellik testi ise anlamlı bulunmuş ve p değeri, 0,05'den küçüktür. Cranbach Alfa güvenirlik değeri ise 0,971'dir. Daha sonra anlamlı farklılık bulunan grupların tespiti için Kruskall Wallis ve Mann-Whitney U testleri kullanılmıştır. Araştırma sonucunda bilgi güvenliği farkındalığı alt faktörlerinin personelin cinsiyetine göre, kadınların ve erkeklerin bilgi güvenliği farkındalığına göre fark bulunmaktadır (p<0,05). Hem bilgi güvenliği farkındalığında hem de faktörlerde, erkeklerin puan ortalaması, kadınlardan daha fazladır. Yaş, görev türü, eğitim durumu ve günlük internet kullanım süresine göre görev süresine göre anlamlı farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). İnternet kullanma yılı değişkenine göre bilgi güvenliği farkındalıklarında ve birinci faktöründe anlamlı farklılık bulunmaktadır (p<0,05). 20 yıl ve üzeri olanların bilgi güvenliği farkındalığı daha yüksektir. Ancak ikinci faktörde katılımcıların bilgi güvenliği farkındalıkları arasında anlamlı bir fark bulunmamaktadır (p>0,05).

İslam Acar
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Osmanlı topraklarında Amerika'nın misyonerlik faaliyetleri ve Ermeni meselesindeki tahakkümünün çoklu yansımalarında eğitim stratejisinin önemi

Anadolu üzerinde Türk egemenlinin tesis edilmesinden sonra hoşgörü politikası çerçevesinde Müslüman Türklerle bir arada yaşayan Ermeniler her dönem emperyalist güçlerin misyonerlik çerçevesinde dini hedefi olmuşlardır. Anadolu'nun Hristiyan dünyası için dini öneme haiz olması; ayrıca Anadolu topraklarının birçok yeraltı zenginliklerini barındırması Batılıların çeşitli yöntemler dâhilinde bölgeye nüfuz etmelerine sebebiyet vermiştir. Kuşkusuz Anadolu üzerinde misyonerlik çalışmaları yürüten en etkin devlet Amerika olmuştur. Batılı emperyalist devletler içerisinde en son bağımsızlık elde eden ve iktisadi anlamda kaynaklara ve ticaret yollarına ihtiyaç duyan Amerika, Anadolu'dan pay elde edebilmek için Ermenilere mezhepsel asimilasyon uygulamıştır. Amerikan misyonerleri XIX. yüzyılda Amerikan Board misyoner teşkilatına bağlı olarak Anadolu üzerinde çeşitli keşif amaçlı çalışmalar yürütmüşlerdir. Misyonerler bu çalışmalar neticesinde Anadolu Ermenilerini dini tahakküm altına alabilmek için hangi yöntemlere başvurulması gerektiğini saptamışlardır. Dönemin getirdiği ve Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu olumsuz koşullar eğitim, sağlık gibi alanlarda boşluklar oluşmasına neden olmuştur. Eğitim alanında geniş çaplı faaliyet yürüten misyonerler, çocuklardan yetişkinlere kadar çeşitli seviyelerde ve alanlarda açılan eğitim kuruluşları sayesinde Gregoryen mezhebine bağlı Ermenileri protestanlaştırmışlardır. Özellikle Anadolu'nun önem arz eden ve Ermenilerin yoğun olarak yaşam sürdürdüğü bölgelere açılan yüksekokul niteliği taşıyan Amerikan kolejlerinde verilen dini ve milli ruhu uyandırıcı müfredatlar, Ermeniler'in ayrılıkçı düşüncelerini perçinleyerek milli bir devlet kurma ve Osmanlı'yı parçalama adına ayaklanmalarını sağlamıştır.

Ahmet Soylu
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Kamu güvenliği ve kalabalık yönetimi

Kalabalık yönetimi, kalabalıkların kontrol altında tutulması, ortaya çıkabilecek olası olumsuz sonuçların öngörülerek gerekli tedbirlerin alınması ve istenmeyen kalabalıkların tekrar oluşmaması için gerekli yönetsel çalışmaların yapılması sürecidir. Başarılı bir şekilde gerçekleştirilmiş bir kalabalık yönetimi, insanların huzurlu bir hayat sürmelerinin temel şartıdır. Çünkü başarılı bir kalabalık yönetimi başta insanların güvenlik ihtiyacı olmak üzere diğer tüm ihtiyaçlarının karşılanmasında doğrudan etkilidir. Kalabalık yönetimi, insanların güvenli bir ortamda hayatlarını sürdürmeleri için bir gerekliliktir. Her kalabalığın olaya dönüşmesi veya insanların hayatlarını tehdit etmesi beklenemez. Ancak kalabalık içerisinde insanların kamu düzenini bozan eylemler sergilemeleri ve diğer insanların güvenliklerini tehlikeye atmaları daha kolaydır. Çünkü kalabalık içerisinde gerçekleşebilecek küçük bir olay, kısa süre içerisinde diğer insanların güvenliklerini tehdit edici bir seviyeye ulaşabilir. Bu durum kalabalık yönetiminin kamu güvenliği açısından bir gereklilik olduğunu ifade etmektedir. Kalabalık yönetimi ve kamu güvenliği ilişkisinin konu edinildiği bu çalışmanın temel amacı, kamu güvenliğinin sağlanması hususunda kalabalık yönetiminin etkisinin ortaya konmasıdır. Bu amaç doğrultusunda etkili bir kalabalık yönetiminin kamu güvenliğinin sağlanmasındaki rolü tartışılmıştır. Bu doğrultuda yapılan bu çalışmanın birinci bölümünde, güvenlik ve kamu güvenliği kavramlarının neyi ifade ettiği, nitelikleri ve unsurlarının neler olduğu açıklanmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, kalabalık ve grup kavramları, kalabalık ve grupların özellikleri, kalabalık ve grup arasındaki ilişkilerin neler olduğu üzerinde durulmuştur. Çalışmanın üçüncü bölümünde, kamu güvenliği ve kalabalık yönetimi ekseninde kamu güvenliğini bozan durumlar, olay ve toplumsal olay olguları ve olayın kamu güvenliğine dönüşmesi konuları ele alınmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise kamu güvenliği açısından etkin bir kalabalık yönetiminin gerçekleştirilmesi için nelerin yapılması gerektiği ortaya konmuştur.

Burak Kara
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Türk siyasetinde politik aktör olarak Necmettin Erbakan'ın, Siyonizm'e yaklaşımı ve ırkçı emperyalizm söylemi

Türk siyasi hayatının en mühim aktörlerinden biri olan Necmettin Erbakan Siyonizme karşı muhalefeti ile bilinmektedir. Erbakan ve Millî Görüş hareketi, diğer siyasi aktörlere ve rejime doğrudan karşı gelmeden, tüm sorunların temel kaynağı olarak Siyonizmi konumlandırarak, kendilerini sistem baskılarından muaf tutmayı başarmışlardır. Erbakan'ın Siyonizme karşı tutumu, İslam dünyasında geniş yankılar uyandırmış ve İslam toplumlarında Siyonizme karşı gelişen eleştirilerin ve direniş hareketlerinin teorik temellerini oluşturmuştur. Erbakan'a göre, Siyonizm, yalnızca İsrail Devleti'nin kurulması ve genişletilmesi ile sınırlı bir ideoloji değil, küresel düzeydeki ekonomik, siyasi ve kültürel hakimiyet arayışının bir parçasıdır ve bu söylemiyle İslam dünyasında entelektüel bir liderlik rolü üstlenmiş ve geniş bir etki alanı oluşturmuştur. Irkçı emperyalizm söylemi ise Erbakan'ın Siyonizm'i eleştirirken kullandığı temel kavramlardan biridir. Erbakan, Siyonist hareketin yalnızca Yahudilerin üstünlüğünü savunan bir yapı olmadığını, aynı zamanda küresel ekonomik düzeni kontrol etmeye yönelik bir amaç taşıdığını savunmuştur. Bu bağlamda Siyonizmi, dünya çapında bir azınlık elit grubun kendi çıkarlarını korumak adına diğer halkları baskı altına aldığı bir sistem olarak tanımlamış ve bu durumu ırkçı emperyalizm olarak adlandırmıştır. Bu tez çalışmasında Necmettin Erbakan'ın söylemlerinde Siyonizm kavramını incelemeyi ve söylemleri aracılığıyla Siyonizm'e yaklaşımını ve ırkçı emperyalizm hakkındaki düşüncelerinin içerik analizi yöntemi ile incelenmesi amaçlanmış ve çalışma kendi içerisinde üç bölüme ayrılmıştır. İlk bölümde Necmettin Erbakan''ın hayatı ve milli görüş hareketine, ikinci bölümde Siyonizme, üçüncü bölümde ise Erbakan'ın söylemlerinde Siyonizme yer verilmmiştir. Sonuç olarak, Necmettin Erbakan'ın Siyonizme karşı geliştirdiği retorik ve teorik tutum, onun siyasi kariyerinin ve Millî Görüş hareketinin merkezinde yer almıştır. Bu tutum, Erbakan ve hareketine, Türk siyaseti ve İslam dünyasında benzersiz bir konum kazandırmıştır. Erbakan'ın bu yaklaşımı, sadece bir siyasi eleştiri değil, aynı zamanda İslami bir duruşun ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle, Erbakan'ın Siyonizme karşı tutumu, onun siyasi kariyerine ve Millî Görüş hareketinin ideolojik temellerine derin bir etki yapmıştır. Anahtar Kelimeler: Necmettin Erbakan, Siyonizm, Irkçı Siyonizm, Irkçı Emperyalizm, Söylem Analizi

Ömer Çatkın
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Hakimiyet teorilerinin tarihsel gelişimi ve dünya siyasetine etkisi (19-20.yy)

Egemenlik, bilinen tarihinin tamamında toplumlar arasında bir çatışma konusu olarak yer bulmuştur. Kabilelerden devletlere kadar süregelen güç mücadelesi toplulukların birbirlerine üstün gelme çabasının göstergesidir. Yaşanan güç mücadeleleri, politikacıların ve düşünürlerin de dikkatini farklı zaman dilimlerinde çekmiştir. Bu bağlamda, geliştirilen çok fazla teori mevcuttur. Bu çalışmada, Kara, Deniz ve Hava Hakimiyet Teorileri odaklı bir inceleme yapılacaktır. Hakimiyet Teorileri olarak isimlendirilen bu teoriler, günümüz dünyasını şekillendirmekteler. Bu sebeple hem savaş alanlarına hem de politikaya etkilerini detaylı olarak incelemeye çalışılacaktır. Ayrıca Yapay Zeka alanındaki gelişmeler göz önüne alındığında, Yapay Zeka temelli yeni teorilerin geliştirilme olasılığı ve muktedir devletler açısından sağlayacağı faydalar da incelenecektir. Yapay zekanın varlığında siyaset ve hakimiyet gibi kavramların geçirebileceği dönüşümler de ele alınacaktır. Son olarak, Hakimiyet teorilerinin etkilerinin dışında kullanım şekilleri de incelenecektir. Savaş stratejilerinden aldatma hilesi olarak kullanılmalarına kadar birçok alanda farklı şekillerde etkiler yaratmışlardır. Heartland teorisinin 2. Dünya Savaşı'nda bir aldatmaca olarak kullanılmış olabileceğine dair düşüncelere de değinilecektir. Bu çalışmada, toplumların güç savaşlarında kullandığı sayısız materyal ve düşünceden ari şekilde değerlendirerek, hakimiyet teorilerinin doğrudan etkileri üzerinde durulup varsa günümüze yansımaları incelenecektir.

Fırat Alveroğlu
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Akıllı kent ve sürdürülebilir yönetişim

Sanayi devriminin beraberinde getirdiği makineleşmenin yaygınlaşması, plansız bir şekilde kırdan kente doğru göç hareketleri başlatmıştır. Bu göç hareketleri kentlerde önemli sosyo-ekonomik sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kentlerde yaşanan sorunlara çözüm üretmek amacıyla günümüzde akıllı kent kavramı ortaya çıkmıştır. Akıllı kent, genel bir ifadeyle teknolojinin gelişmesi ve beraberinde getirdiği yeni dijital araçların kent yönetiminde kullanılması sürecini anlatmaktadır. Bu doğrultuda akıllı kent, günümüzde yaygın bir şekilde kullanım alanı bulan yapay zekâ, bulut bilişim, nesnelerin interneti gibi teknolojilerin kent yönetimi sürecinde kullanılmasını kapsamaktadır. Yeni teknolojilerin kent yaşamına entegre edilmesi sürdürülebilir kent yönetişimini daha başarılı kılmaktadır. Günümüz ve gelecek nesillerinin haklarının garanti altına alınması ve yaşanabilir alanlar inşa edilmesi temelinde yükselen sürdürülebilirlik, akıllı kent kavramıyla birlikte farklı aktörlerin sürece dâhil olması ve katılımcılık temelinde kolektif karar ve uygulama süreçlerinin geliştirilmesinde etkili olmaktadır. Bu doğrultuda yapılan bu çalışmanın temel amacı, akıllı kentlerin sürdürülebilir yönetişim üzerindeki etkisinin ortaya konmasıdır. Bu amaç doğrultusunda çalışma içerisinde öncelikle kent ve kentleşme kavramları ile akıllı kent, akıllı kentin bileşenleri ve akıllı kent teknolojilerinin neler olduğu açıklanmıştır. Çalışmanın devamında, sürdürülebilir yönetişim ve sürdürülebilir yönetişimin boyutları detaylı bir şekilde ortaya konmuştur. Çalışmanın son bölümünde ise akıllı kentlerin ve akıllı kent bileşenlerinin sürdürülebilir yönetişim üzerindeki etkileri incelenmiştir.

Zeynep Ağca
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Rasim Özdenören'in eserlerinde kurtuluş, hakikat ve İslam devleti kavramlarının analizi

Ele alınan bu tez çalışması, Rasim Özdenören'in eserlerinde sıkça ele aldığı İslam devleti, hakikat ve kurtuluş kavramları üzerine odaklanmaktadır. Özdenören, 20. yüzyılın ikinci yarısında Türk edebiyatında önemli bir yere sahip olan bir yazar, düşünür ve gazetecidir. Eserlerinde sıklıkla İslami temaları, sosyal ve siyasi eleştirileri işleyerek döneminin ve toplumunun çeşitli yönlerini yansıtmıştır. Bu çalışmada Özdenören'in hikâye ve deneme türündeki eserleri temel alınarak, onun İslam devleti anlayışı, hakikat arayışı ve kurtuluş vizyonu derinlemesine incelenmektedir. Çalışmanın amacı, Özdenören'in yazınsal ve fikri mirasını detaylı bir şekilde ele alarak onun eserlerindeki İslam devleti, hakikat ve kurtuluş kavramlarına dair perspektiflerini ortaya koymaktır. Özdenören'in eserleri, genellikle bu temel kavramlar etrafında şekillenmiş ve bu kavramlar, yazarın düşünce dünyasının temel taşlarını oluşturmuştur. Bu bağlamda, tez çalışması Özdenören'in bu üç ana teması üzerinden eserlerini nasıl şekillendirdiğini, bu temaların eserlerinde nasıl işlendiğini ve bu temaların günümüzdeki relevansını tartışmayı hedeflemektedir. Özdenören'in eserlerinin Türk edebiyatında ve düşünce dünyasında önemli bir yere sahip olduğu açıktır. Ancak literatürde onun eserleri üzerine yapılan detaylı çalışmaların sınırlı olduğu görülmektedir. Bu tez çalışması, alan yazındaki söz konusu boşluğu doldurmayı amaçlayarak Özdenören'in eserlerini İslam devleti, hakikat ve kurtuluş kavramları üzerinden detaylı bir şekilde analiz ederek onun düşünce dünyasına yeni bir bakış açısı sunmayı hedeflemektedir. Ayrıca Özdenören'in eserlerinin anlaşılmasına ve değerlendirilmesine katkıda bulunarak hem edebiyatçılara hem de sosyal bilimler alanındaki araştırmacılara önemli bir kaynak sunmayı amaçlamaktadır. Ele alınan tez çalışması aynı zamanda Özdenören'in edebi ve fikri önemini vurgulayarak gelecekteki çalışmalara ilham vermeyi ve temel oluşturmayı hedeflemektedir.

Oğuzhan Gerzeli
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'nin petrol politikası

Bu çalışma Türkiye'nin Petrol Politikası üzerine kurulmuştur. Petroldenyoksun Türkiye bu yüzden yıllardan beri eziyet çekmiş ve yoksun olduğu bukaynak için dışarıdan pahalıya ithal ederek yüksek miktarlarda dolar ödemekzorunda kalmıştır. Meydana gelen ekonomik krizlerin Türkiye'yi nasılsarstığına da değinilen konuda petrolün devletlerin ekonomisini ve politikasınıolumsuz yönde etkilediği gösterilmiştir.Çalışmanın başında petrolün tarihçesi ve önemine değindikten sonraOsmanlı topraklarındaki petrol kargaşası anlatılmıştır. Daha sonraları aynıkargaşa Türkiye'ye yakın bölgelerde başlamıştır. Bahsi geçen bölge Hazarhavzasından ibarettir. SSCB'nin çökmesiyle bölgedeki petrol ve doğal gazrezervlerini ele geçirmek için yeni bir Petrol Savaşı başlamıştır. Konudapetrolün dışında bölge kaynaklarının dünya pazarlarına çıkarıla bilmesi içintaşınması sorununa değinilerek alternatif olarak önerilen projelerle birlikteprojelerin gerçekleşmesi için büyük devletlerin politikaları da incelenmiştir.Başlatılan girişimlerin ardından bölgedeki petrol ve doğal gazınTürkiye üzerinden dünya pazarlarına taşınması ve bu sürede bölgedebaşlatılan yeni bir soğuk savaşın başladığı anlatılmaktadır. GerçekleştirilenBTC HPBH projesinin Türkiye'ye ek getirilerine de (politik, stratejik veekonomik) değinilmiş ve bunların Türkiye için hangi yönde alternatif getirileriolacağı belirtilmiştir.Gerçekten de petrol ve son dönemlerde kullanım alanı artan doğal gazTürkiye için en önemli enerji kaynaklarından birisidir. Petrol ve doğal gazlabirlikte bölgeden geçecek olan boru hatları: Türkiye için politik, stratejik,ekonomik çıkarların dışında bölgede lider devlet olma, bölgedeki öneminiarttırmak ve dünya devletleriyle birlikte dünya politikasına yön vermek için enönemli alternatiflerdir. Aynı zamanda yüzyıllardan beri petrol yüzünden çıkansavaşlara artık bir son verilmesi için bu kozu dünyada petrol için barışsembolü olarak kullanacaktır. Çünkü hattın gelişimi süresince herhangi birolumsuz gelişme gerçekleşmemiş veya herhangi bir savaş söz konusuolmamıştır. Barışçıl bir şekilde geliştiği için petrol alanında barışın dasembolü olacaktır.

Ramin İsmayılov
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa Birliği üyeliği sürecinin sivilleşme hareketleri bağlamında Jandarma Genel Komutanlığı`nın Emniyet Genel Müdürlüğü`ne devredilmesi

Gelişen sivilleşme anlayışının, ülkemiz demokrasisi adına iki binli yılların başından günümüze gelinen süreçte çeşitlilik gösterdiği aşikârdır. Toplumsal anlamda gereklilik olarak algılanmakta olan yenilik anlayışı, 'kurumların yenilenme' algısı içerisinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu yenilik anlayışı beraberinde 'sivilleşme ve sivil olana ulaşma' çabasını ortaya çıkartmaktadır. Avrupa Birliği'nin ülkemiz sivilleşme hareketlerine yaptığı katkı açık şekilde bilinmektedir. Bu bağlamda iç güvenlik sektöründe sivil gözetimin geliştirilmesinin yanında teknik ve hukuki anlamda yapılacak olan kurumsal yeniliklerde iç güvenlik alanında önemli bir çalışmadır. Sivil hakların, ülke vatandaşınca yaygın kullanımı, iç güvenliğin demokratik kontrolü, Türkiye'nin denetim sisteminde ve kamu yönetimi uygulamasında yapısal olarak karşımıza çıkmaktadır. İç güvenlik sektörü alanındaki AB mevzuatı ve örnek uygulamaları çerçevesinde, vatandaşların ve hükümetin kolluk kuvvetleri üzerindeki denetim mekanizmalarının geliştirilmesi suretiyle, şeffaflığa dayalı ve insan hakları odaklı kamu güvenliği anlayışı çerçevesinde geliştirmek de AB mevzuatı projesinin amaçlarından biridir. Günümüz demokratik gelişmeleri ve yaşam standartlarının değişmesi, toplumsal tabanın sivilleşmeye olan ihtiyacını, kurum veya kuruluşların halkın istek ve tercihlerinin tersine bir amaç içerisine girmemesi açısından demokratik işleyişin içselleştirilmesi gerekmektedir. Yaşanmakta olan süreç göz önüne alındığında Türkiye`nin kurumları arasında sivilleşmenin önemli bir boyutu bulunmakla birlikte, bu sivilleşme belirli alanlarda sunulmakta olan hizmetlerin uzmanlaşması ve hizmet birimlerinin tek elden yönetimini gerektirmektedir. İç güvenlik konusunda verimin arttırılması açısından Jandarma Genel Komutanlığı`nın, Emniyet Genel Müdürlüğü`ne devredilmesi ve bu bütünleşmenin tam olarak gerçekleştirilmesinin ardından iç güvenlikte tek elden yönetimin sağlanması önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Sivilleşme, Kurumlar Arası Bütünleşme.

Aktif güvenlikAvrupa BirliğiAvrupa Birliği Güvenlik ve Savunma Politikaları+6
Yakup Dalkılıç
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri kapsamında vize muafiyeti

Türk vatandaşları için AB üye ülkelerine girişte zorunlu olan vize, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir sorun değildir. Türk vatandaşları 1980'li yıllardan bu yana, AB üyesi ülkelerine girişlerinde vizeye tabidirler. Avrupa Konseyi tarafından İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa'da vizesiz seyahat kavramı uygulamaya konuldu. Bu kavram ile üye ülke vatandaşlarının birbirlerini daha iyi tanıyıp anlamalarını hedeflenmiştir. Türkiye, Avrupa Konseyi'ne 1949 yılında üye oldu ve başlangıçtan itibaren iki büyük savaş geçirmiş Avrupa ülkelerinin barışa kavuşmasını istemiştir. Türkiye ile AB topluğu ile yapılan görüşmeler sonucunda Avrupa Konseyi Üyesi Ülkeler Arasında Şahısların Serbest Dolaşımı Anlaşması' 1957 yılında imzalanmıştır. 1 Ocak 1958 yılında yürürlüğe giren anlaşmayı takiben aralarında Türkiye'nin de bulunduğu Avrupa Konseyi ülkelerinin büyük çoğunluğu, karşılıklı olarak vize uygulamasına son vermiştir. Ancak 1970'li yılların ikinci yarısından itibaren Türkiye içinde patlak veren siyasi istikrarsızlık, 1980'li yıllarda Türkiye'nin "Vizesiz Avrupa" rüyasından çıkartılmasına kadar ilerlemiştir. 9 Temmuz 1980 tarihinde, Federal Almanya, 24 Eylül 1980 tarihinde Fransa da Avrupa Konseyi bünyesindeki anlaşmayı Türkiye için askıya alacağını Konsey'e bildirmiştir. 5 Eylül 1980 tarihinde, Türk vatandaşlarına yönelik ilk vize uygulamasını "geçici bir tedbir" olarak, üç yıl sonra yeniden değerlendirilmek üzere Federal Almanya Cumhuriyeti başlatmıştır. Uzun yıllardır, Türk vatandaşlarının tabi olduğu vize hukuki, sosyal, diplomatik, bürokratik, uluslararası ve insani boyutları olan çok geniş bir alanı kapsayan bir konudur

Avrupa BirliğiMuafiyetSerbest dolaşım+4
Semin Hatipoğlu
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Turgut Özal dönemi Türk dış politikasının siyasal liberalizm açısından analizi

Siyasal liberalizm de birçok ideoloji gibi Batı tarafından Dünya'ya ihraç edilmiş bir politik anlayıştır. Türkiye'de zaman zaman liberal söylemler olsa da bu anlayış Turgut Özal ve Anavatan Partisi hükümetleri döneminde sağlam temellere dayandırılmış ve Türk dış politikasına yön veren bir akım olmuştur. Özal hem siyasi kişiliği hem de görüş ve düşünceleri ile Liberal sistemi Türkiye'de uygulamaya çalışmıştır. İktisadi liberalizm ile dış politika da kendine etki alanı açmaya çalışmıştır. Bu politikaların kalıcı olması içinde Siyasal Liberalizme vurgu yapmıştır. Türk Dış politikasının statükocu çizgisine karşı çıkan Turgut Özal İktidarı boyunca Türkiye'nin edilgen bir dış politika yerine Türkiye'yi etkin ve bölgesinde söz sahibi olan bir ülke konuma getirmeye çalışmıştır. Bu doğrultuda Türkiye'yi önce ekonomik sonra da siyasi bağlılıklar sağlayarak Türk dış politikasındaki arayışlara bir yenisini eklemiştir. Anahtar Kelimeler; Liberalizm, Siyasal Liberalizm, Türk Dış Politikası, Turgut Özal

LiberalizmSiyasal liberalizmTürk dış politikası+2
Yunus Emre Aysel
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa'da yükselen yabancı düşmanlığı ve islamofobi sorununda Türkiye'nin tutumu

Batı'nın başka ülkeden gelen göçmenlerle bir arada yaşama tecrübesinin sorunlarıyla geçmişte çokça uğraştığını bilmekteyiz. Bu nedenle kendinden olmayan yabancı olarak görülmüş, benimsenilmemiş ve önyargı ile yaklaşılmıştır. Batı tarihi bu açıdan bakıldığında büyük sorunların yaşandığı bir sahne olmuştur. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa'nın sosyal, demografik ve dini görüntüsünü etkileyen yeni kültürler de Avrupa toplumuna dâhil olmaya başlamış ve renkleri, dilleri ve dinleri farklı olan bu gruplar daha da göze çarpar olmuştur. Bu gruplar arasında en görünür ve belirgin olanlar ise Müslümanlardır. Müslümanlar Avrupa'nın yeni ''ötekileri'' olarak görülmeye başlanmışlar ve 11 Eylül olayları ile tırmanışa geçen söylem ve eylemlere maruz kalmışlardır. Avrupa ülkelerinde toplumsal gerginliğe yol açan, hatta sosyal barışı bozacak boyutlara varan önyargılar, artık Müslümanlara yönelik tehdit algısı oluşturmuş ve İslamofobi giderek ciddi boyutlara taşınır olmuştur

AvrupaMüslümanlarTutumlar+3
Mine Baloğlu
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Çevrenin kasten kirletilmesi suçu

Çevre; dünyaki canlıların üzerinde yaşadığı ve içinde bulunuğu, hava, toprak ve sudan oluşan sistem olarak tanımlanmıştır. Özellikle sanayi devriminden sonra dünya hızla kalkınmaya başladı. Teknolojik, kimyasal ve bilimsel gelişmeler beraberinde çevre kirliliğini getirdi. 1960 ve 1970'li yıllara gelindiğinde çevre kirliliğinin artık büyük boyutlara ulaştığı ve insanların sağlıklarını tehdit etmeye başladığı uluslararası camiada kabul edildi. Bir çok ülke çevre hakkını bir insan hakkı olarak tanıdı, anayasal ve yasal mevzuatlarında çevre hakkına yer verdi. Türk hukukunda çevre hakkı ilk kez, 1982 Anayasası'nın 3. bölümünde düzenlenen "Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler" başlığı altındaki 56. maddesiyle koruma altına alınmıştır. 1982 Anayasası'nın 56/1. maddesinde, "Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir" ve aynı maddenin II. fıkrasında da, "Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir" hükümleri yer almıştır. Çevre kirliliği ilgili bazı eylemler 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda suç olarak düzenlenmiştir. Bunlar; TCK'nın 181. maddesinde üzenlenen "çevrenin kasten kirletilmesi suçu", TCK'nın 182. maddesinde üzenlenen "çevrenin taksirle kirletilmesi suçu", TCK'nın 183. maddesinde üzenlenen "gürültüye neden olma suçu" ve TCK'nın 184. maddesinde üzenlenen "imar kirliliğine neden olma suçu" dur. Çevrenin kasten kirletilmesi suçunu düzenleyen TCK'nın 181. maddesinde iki farklı çevrenin kasten kirletilmesi suçu düzenlenmiştir. Birincisi ilk fıkrada düzenlenen; İlgili kanunlarla belirlenen teknik usullere aykırı olarak ve çevreye zarar verecek şekilde, atık veya artıkların toprağa, suya veya havaya kasten verilmesi suçudur. İkinci fıkrada düzenlenen diğer suç ise; atık veya artıkların izinsiz olarak ülkeye sokulması suçudur. Maddenin üç ve dördüncü fıkralarında cezayı ağırlaştırıcı nedenler sayılmıştır. Maddenin son fıkrasında ise; bu maddde deki fiilleri işleyen tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirine hükmedileceği düzenlenmiştir.

SuçTürk Ceza KanunuÇevre+2
Volkan Işık
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
10
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de Yüce Divan yargılaması ve yeniden yapılandırma önerileri

Devlet iktidarını kullanan üst düzey kamu görevlilerinin görevleriyle ilgili suçlarından dolayı yargılanmaları için Anayasa'da özel bir yargılama sistemi benimsenmiş, bu görev Yüce Divan'a verilmiştir. Yüce Divan uygulaması farklılıklar olsa bile genel olarak diğer dünya ülkelerinde de kabul edilmiş bir müessesedir. Ülkemizde ise Yüce Divan görevini 1961 yılından bu yana Anayasa Mahkemesi yerine getirmektedir. 1982 Anayasası'nın 148. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi, Yüce Divan sıfatıyla, Cumhurbaşkanını, TBMM Başkanını, Bakanlar Kurulu üyelerini, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve üyelerini, Başsavcılarını, Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay Başkan ve üyelerini, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarını görevleriyle ilgili suçlardan dolayı yargılayacaktır. Yüce Divan yargılamasının Anayasa Mahkemesi tarafından yerine getirilmesi, 1961 Anayasası döneminden itibaren tartışmalara konu olmuştur. Tartışmaların, Yüce Divan görevini yerine getirecek kurum, Yüce Divanın yapısı, üyeliğe seçme yöntemi, üyelerin niteliği, soruşturma yöntemi ve itham makamı ile tek dereceli yargılama noktalarında yoğunlaştığı görülmüştür. Çalışmamızın amacı; Yüce Divan kavramını, yapısını, sistemlerini karşılaştırmalı hukuktan örneklerle tarihsel gelişimini ve Yüce Divan yargılamasına ilişkin soruşturma ve yargılama usullerini inceleyerek Yüce Divan sistemimize yönelik eleştirilere öneriler sunmaktır.

Anayasa MahkemesiYargılamaYeniden yapılanma+1
Musa Kasımoğlu
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı'nın (TİKA) Türk dış politikasındaki rolü

Tarih boyunca ülkeler birbirleri ile sürekli iletişim halinde olmuşlardır. Bazı devletler iletişim araçlarını etkin kullanmış ve süper güç veya bölgesel güç olmuşlardır. Bu bağlamda yeni dünya düzenin de yeni kavramlar ve yaklaşımlar oluşmaya başlamıştır. Konstrüktivizm (Sosyal İnşacı Yaklaşım) bu bağlamda oluşan yeni bir yaklaşım olarak dış politikada yerini almıştır. Yine yumuşak güç sert kavramı dış politika kavramları arasına girmiştir. Bir devletin süper güç olması diğer güçleri farklı arayışlara itmiştir. Gücün araçları değişmiş, artık sert ve askeri güç yerini ikili ilişkileri kuvvetlendirici yumuşak güce bırakmıştır. Sert güç caydırıcı bir faktör olmakla birlikte uluslararası ilişkilerde ki boşluğu tam olarak dolduramamış ve yerini yumuşak güce bırakmak zorunda kalmıştır. Bu kapsam yumuşak güç araçları bir devlet politikası olmuştur. Gelişmiş ülkelerden Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, Japonya, Almanya vb. devletler artık devlet destekli yardım fonlarını dış politika aracı olarak görmelerinden dolayı desteklemektedirler. Türkiye'de de TİKA gibi devlet destekli kurumlar yapmış oldukları yardım ve projelerle ön plana çıkmaktadır. 1990'lı yıllara kadar dış yardım miktarları çok yetersiz kalmıştır. TİKA'nın kurulmasıyla başta Orta Asya ülkeleri başta olmak üzere dünyanın 140'tan fazla ülkesine yardım ve projeleriyle katkı sağlamıştır. Afrika Orta Asya ve Güney Doğu Asya, Balkanlar ve Kafkaslar, Ortadoğu, Latin Amerika da önemli projelere imza atan TİKA, Türkiye'nin dışa açılan kapısı olmuştur. TİKA'nın uyguladığı projeler devletler arasındaki diplomasinin gelişmesini kolaylaştırdığı gibi ticari ilişkilerin de iyileşmesinde önemli rolü olmuştur. 1990 öncesinde kültürel bağlarımızın kuvvetli olduğu Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile olan ticaretimizin az olması ve TİKA sonrasında ticari ilişkilerin hızlı bir şekilde artması TİKA'nın misyonunu anlamamız bakımından iyi bir örnektir. Ekonomik ilişkilerin iyileşmesi yalnız Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde değil Afrika, Balkanlar Ortadoğu, Asya ve Güney Doğu Asya'da kendini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Türk Dış Politikası, TİKA, Ekonomi, Konstrüktivizm, Dış Yardım.

Türk dış politikasıTürk İşbirliği Kalkınma AjansıUluslararası ilişkiler+1
Hakan Keskin
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

NATO'nun 2001 Afganistan müdahalesinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin rolü

Dünya üzerinde barışın ve istikrarın sağlanması ile korunması, tüm devletlerin ortak düşüncesi ve hedefidir. Bu konu ile ilgili uluslararası hukukta birçok görüşmeler yapılmış ve anlaşmalar imzalanmıştır. Ancak değişen ve gelişen dünya düzeninde, devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde barışın ve istikrarın sürdürülmesi hiç mümkün olmamıştır. Bu konuyla ilgili olarak, insanlık tarihi var olduğu günden itibaren büyük yıkım ve savaşlar yaşamıştır. Bu savaşlar ve yıkımlar sonucunda dünya siyasi haritası yeniden şekillenmiş ve şekillenmeye devam etmektedir. Uluslararası terörizmle mücadelenin etkin bir şekilde yürütülebilmesi, uluslararası iş birliğini de beraberinde getirmektedir. Uluslararası terörizmle mücadelede sayıca fazla bölgesel ve uluslararası birliklerin varlığına rağmen, terörizmle mücadele stratejileri hala yetersiz durumdadır. Birleşmiş Milletler ve NATO terörizmle mücadelede etkin olmasının yanında yürütülen faaliyetlerde ve ülkeler arası iş birliğinde yönlendirici bir örgüt olmuştur. 11 Eylül terör eylemlerinden sonra bu saldırıların sorumlusunun Afganistan'ın yönetiminde bulunun Taliban yönetimi ve El Kaide terör örgütünün olduğu tespit edilmiştir. Amerika, İngiltere'nin de desteği ile 7 Ekim 2001 tarihinde Taliban yönetimde bulunan Afganistan'a yönelik olarak Sonsuz Özgürlük Operasyonu'nu başlatmıştır. Harekât sonucunda Taliban yönetimine son verilmesi sonucunda Afganistan'da ortaya çıkabilecek otorite boşluğunu önlemek ve Afganistan'ın yeniden yapılandırılması ve güvenliğinin sağlanması amacıyla içerisinde Türkiye'nin de yer aldığı Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti (ISAF) oluşturulmuştur. Türkiye, Atatürk'ün "Yurtta barış, dünya barış" düşüncesi ile Kore Savaşı'ndan bu yana dünya barışının sürdürülmesine yönelik katkılarda bulunmuş ve bulunmaya da devam etmektedir. Afganistan'da, Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti (ISAF) komutasında birçok operasyona katılan Türk Silahlı Kuvvetleri sorumluluk alanında ve katıldığı operasyonlarda Afgan halkı ile hiçbir sorun yaşamadan Afganistan'ın yeniden inşasında ve güvenliğinin sağlanmasında aktif olarak görevler almaya devam etmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri, barışı destekleme operasyonlarına yönelik olarak Afganistan'da olduğu gibi Kore'de, Bosna'da, Kosova ve Somali'de de büyük katkıları olmuştur. Günümüzde Türk Silahlı Kuvvetleri, dünya barışının oluşturulmasında ve devamlılığın sağlanmasında Birleşmiş Milletler ve NATO gibi uluslararası örgütlerin vazgeçilmez unsuru olmaya devam etmektedir. Özellikle de katıldığı barışı destekleme operasyonlarıyla Türk Milleti'nin barışçıl bir millet olduğunu gözler önüne sermektedir. Anahtar Kelimeler: Afganistan, 2001 Müdahalesi, Türk Silahlı Kuvvetleri, NATO, ISAF, Sonsuz Özgürlük Operasyonu.

11 Eylül 2001 olayıAfganistanISAF+5
Ekrem Kılıçaslan
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de kentsel dönüşüm: Kocaeli örneğinde sosyo-mekânsal bir analiz

Kentsel dönüşüm, 21. yüzyılın kentleşme politikalarının en çok tartışılan konularından birisidir.Bu kentleşme politikasının 20. yüzyılın ortalarında başladığı varsayılsa da geçmişi daha eskilere dayanmaktadır. Kentsel dönüşüm politikaları, kent dokusunun eskimesi ve çeşitli baskı gruplarının talebi üzerine ortaya çıkar. Özellikle metropol kentlerde karşılaştığımız bu politikalar fiziksel yenilenmenin yanında ekonomik ve sosyal sonuçlar meydana getirmektedir.Kentsel dönüşüm uygulama alanlarınagöre farklı amaçlar taşımaktadır. Bu konuda, dünyada uygulanan bir çok başarılı projeden bahsedilebilir. Dönüşümün neticesinde, toplumun belirli kesimlerinden eleştiriler gelebilir. Kentsel dönüşüm, Türkiye'nin yeni tanıştığı bir kavramdır. Özellikle Büyükşehir Belediyeleri sınırları içerisinde kalan alanlarda karşılaşılan bir durumdur. Yasal bir dayanağa sahip olması da bu kentsel dönüşümü hızlandıran etmenlerin başında gelmektedir. Kocaeli, Türkiye'nin en büyük ekonomisine sahip şehirlerinden birisidir. Ekonomisinin temelini sanayi oluşturmaktadır. Bu da 1970'li yıllardan itibaren, kentin yoğun göç almasına neden olup ve kentteki konut sayısını arttırdı. 17 Ağustos 1999 Depremi sonrası kent büyük hasar görünce, şehrin yenilenmesine yönelik fikirler ortaya çıktı. Bu çalışmada, Kocaeli'nin İzmit ilçesine bağlı eski yerleşim birimlerinden Tavşantepe Mahallesi'nin demografik, fiziksel ve sosyal yapısı anket çalışması ile analiz edildi. Anket neticesinde, Tavşantepe Mahallesi sakinlerinin genelinin kentsel dönüşüm projelerine isteklidavrandığı sonucuna ulaşıldı.

DönüşümKentleşmeKentsel dönüşüm+4
Emre Yıldız
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa'nın iki ötekisi olarak Türkiye ve Rusya'nın ittifak arayışı

Irak, Suriye, Lübnan ekseninde yeniden kurgulanan Orta Doğu politikasında, Türkiye'nin kendisine biçilen rolü, yeni Orta Doğu haritasıyla birlikte kabul etmemesi oyun kurucu olamasa da oyun bozucu bir noktada konumlanması bu darbe (15 Temmuz 2016) girişiminin uluslararası sacayağını oluşturabilir. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan, Irak ve Suriye'de bu oyunu bozacağız demiştir. Batı, Türkiye'de yönetimin değişmesini istiyordu. Özerk bir dış politika yapımından da son derece rahatsızdır. Örneğin; Halep kuşatmasını delen Türkiye oldu. Bir zaman vekâlet savaşlarıyla Türkiye'yi zayıflatmaya çalışsalar da baktılar ki olmuyor, darbe yapalım dediler. İçerideki piyonları da kırk yıldır özenle büyüttükleri Fetöcülerdir. Tabi denklemin içine dört yıldır Putin'i yıkmaya çalıştıklarını, Rusya-Türkiye yakınlaşmasını istemediklerini de koymak lazım. Bu tabloda uçak düşürme hadisesi (24 Kasım 2015), aslında Türkiye'yi yalnızlaştırma çabası olarak da görülebilir. Çünkü uçak düşürme hadisesinden sonra Batı destek vermekten ziyade Orta Doğu'da Türkiye'yi iyice kıskaca almış ve işin tuhaf tarafı da gerek Erdoğan'a gerekse Putin'e yöneltilen eleştiriler aynıdır: Otoriterleşme. Bu aynı zamanda iç kamuoyundaki algı operasyonunun da bir parçası olmuştur. Batı her şeyi iyi kurgulamıştır, Türkiye'nin bir taraftan dışarıda elini kolunu bağlamaya çalışırken, diğer taraftan içeride halk desteğini azaltma gayreti içerisindedir. Anahtar Kelimeler: Rusya, Türkiye, Öteki Algısı, Kimlik, İttifak.

Avrupa ülkeleriErdoğan, Recep TayyipOrta Doğu politikası+7
Büşra Çeliköz
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de ulusal kimlik-din ilişkisi "AK Parti'nin ulusal kimlik vizyonunda İslam"

Kimlik toplumsal bir kavramdır. Bireyler kimlikle kendi varlıklarının farkına varırlar. Kimlik oluşturulurken tarih, dil ve din gibi unsurlardan yararlanılmıştır. Bireylerin ortak bir amaç etrafında bir araya gelmesi ile toplum oluşturulur ve toplum ortak bir toprak parçası üzerinde devleti kurarlar. Bu kurulan devlet kendine farklı kimlikler oluşturur. Türkiye'de her dönem farklı bir kimlik arayışı içine girilmiş ve değişik kimlikler oluşturulup kullanılmıştır. Devletler kendilerine ulusal kimlik oluştururlar ve bu kimlik sağlam ve güçlü olmalıdır. Çünkü uluslararası alanda devletin güçlü bir yapısı olmasını sağlar. Osmanlı Devleti'nde ve Türkiye'de farklı kimlikler kullanılmıştır. Din toplumsal bir olgudur. Din olmadan toplum oluşturulamaz. İnsanlar bir dinden vazgeçerlerse yerine kendilerine uygun yeni din seçerler ve onun kurallarına uyarlar. İslam dini Araplara gelmiş ve birçok devlete yayılmıştır. Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devleti'nde görülmüştür. En parlak dönemi Osmanlı Devleti'nde olmuştur. Türkiye'de din dönemlere göre değişmiştir. Tek partili dönemde laiklik uygulanmış ve din dışlanmıştır. 1950 ve 1980 yıllarından sonra din yükselişe geçmiştir. 2002 yılında din yükselişe geçerek, dini özgürlükler artmıştır. Din ulusal kimlik içinde yer almıştır yani ulusal kimlik olarak kullanılmıştır. AK Parti Fazilet Partisi'nin içinden çıkan kişiler tarafından kurulup 2002 yılında seçimleri kazanmıştır. AK Parti 2002 yılından bu döneme kadar iktidar olmuştur. AK Parti kendine, muhafazakâr demokrat kimliğini oluşturmuş. Bu muhafazakâr demokrat kimliğinin içine İslam'ı alarak tüm halkı bir araya getirmeye çalışmıştır. AK Parti ulusal kimlik oluştururken tarihi, kültürü ve vatan unsurlarını kullanarak yapmış ve bu tarihi kültürel unsurlar yeniden ortaya çıkmıştır. Ulusal kimliği İslam üzerinden oluşturmaya çalışmıştır. AK Parti Osmanlı geçmişini ve İslam'ı ulusal kimlik içine almış ve uygulamaya koymuş. Dış politikada bu kavramları kullanarak ulusal kimlik üzerinden dış politika yürütülmüştür. İslam bu dönemde ulusal kimlik olarak kullanılmıştır. Bu kimlik dış politikada iyi ilişkiler ve ticaret yapmak için kullanılmıştır.

Adalet ve Kalkınma PartisiDini kimlikKimlik oluşumu+5
Demet Esenkar
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Örgüt kültürü ile örgütsel bağlılık ilişkisi: Osmangazi Üniversitesi sağlık uygulama ve araştırma hastanesinde bir araştırma

Örgüt kültürü ve çalışanların duygusal bağlılığı işletme verimliliği ve yönetimi açısından büyük öneme sahiptir. Belli bir misyon ve vizyonu paydaşlarıyla birlikte oluşturan kurumsal kültüre sahip olan işletmelerin bu kültürü çalışanlarına benimsetmesi çalışanların aidiyet duygusunu geliştirmektedir. Gerçekleştirilen bu çalışmada Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesinde çalışanlar arasında farklı meslek gruplarından 695 kişiye uygulanmak üzere üç bölümden oluşan bir anket çalışması gerçekleştirilmiştir. Sürekli veriler Ortalama ± Standart Sapma olarak verilmiştir. Kategorik veriler ise yüzde (%) olarak verilmiştir. Verilerin normal dağılıma uygunluğunun araştırılmasında ShapiroWilk testinden yararlanılmıştır. Normal dağılıma uygunluk göstermeyen grupların karşılaştırılmasında, grup sayısı iki olan durumlar için Mann-Whitney U testi, grup sayısı üç ve üzerinde olan durumlar için Kruskal-Wallis H testi kullanılmıştır. Likert tipi ölçeler arasındaki ilişkinin (Korelasyon) yönü ve büyüklüğünün belirlenmesi normal dağılıma uygunluk göstermeyen değişkenler için ise Spearman korelasyon katsayıları hesaplanmıştır. Çalışmaya konu olan Örgütsel Bağlılık ve Örgüt kültürü ölçek sorularının geçerlik ve güvenirlik katsayıları Cronbach Alpha katsayısı hesaplanmıştır. Oluşturulan çapraz tabloların analizinde Pearson Ki-Kare ve Pearson Kesin (Exact) Ki-Kare analizleri kullanılmıştır. Analizlerin uygulanmasında IBM SPSS Statistics21.0 programından yararlanılmıştır. İstatistiksel önemlilik için p<0.05 değeri kriter kabul edilmiştir. Uygulamanın anketin birinci bölümü katılımcıların demografik verilerini belirlemiştir. İkinci bölümü çalışanların aidiyet, sorumluluk ve zorunluluk duyguları ölçülmüştür, üçüncü bölümde ise kurumsal kültür ile örgütsel bağlılık arasındaki ilgi araştırılmıştır. Tüm demografik verilerde örgüt kültürü ve örgütsel bağlılığın arasında olumlu bir ilişkinin olduğu ve çalışanların büyük bir çoğunluğunda aidiyet duygusunun zorunluluk duygusuna göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Ancak kurumsal kültür ve örgütsel bağlılık bakımından belli bir ölçünün üzerindeki kurumlar ile mukayese edildiğinde Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma hastanesinde kurumsal kültür verilerinin paydaşlara benimsetme duygusundan eksiklik gözlemlenmektedir. Bu çalışma sonuçları kurumsal kültürün ve aidiyet duygusunun mevcut durumunu ortaya koymak için yeterli olsa da, hastanedeki örgüt kültürü ve aidiyet duygusunun geliştirilmesine yönelik acil önlemlerin alınması, uygulaması ve web sayfası gibi iletişim araçlarıyla paydaşlara daha kapsamlı bir şekilde duyurulması gerekmektedir.

HastanelerSağlık kuruluşlarıÖrgüt kültürü+2
Sinan Gülençer
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de Cumhuriyet dönemi ulus devletin inşasında milliyetçilik ve dine yaklaşımın ders kitapları üzerinden analizi (1924-1945)

Ulus devlet Batı'da icat edilmiş bir kavramdır. Batı, bunu geliştirdikten sonra dünyanın geri kalanına dayatmıştır. Osmanlı İmparatorluğu işgal altına alınınca Türkler kendi mücadelesini vererek bir ulus inşa etmiştir. Bu yeni devletin inşasında milliyetçilik ve dine karşı da yeni bir pozisyon alınmıştır. Bu çalışmada erken cumhuriyet döneminde bu pozisyonun ne olduğu ders kitapları üzerinden analiz edilecektir.

Ders kitaplarıDinDin-devlet ilişkileri+3
İlker Küçükali
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa Birliği'nin Türkiye'deki Alevi topluluklara bakışının ilerleme raporları üzerinden analizi

Kapalı toplum yapısı ve kendine özgü geçmişi ile pek çok tartışma konusuna yol açan Alevilik, Cumhuriyetin kuruluşu ve modernleşme dönemi sonrasında farklı boyutlarda incelenmeye başlanmıştır. Belirtilen tartışma konuları arasında Aleviliğin tanımlanması, İslam dini içerisindeki konumu, sosyal ve kültürel değerleri ve siyasal açıdan otoritenin karşısında olan tutumları yer almaktadır. Güncel tartışmaların ise 90'lı yıllardan itibaren Türkiye'nin AB üyeliği süreci ile başladığı, siyasallaşma ve modernleşme ile birlikte zorunlu din dersleri, cemevleri gibi hususlarla devam ettiği görülmektedir. Türkiye'de göç ve kentleşmenin etkilerinin de yaşamın Alevlerin özel yaşamlarına ilişkin hayat tarzları ve ritüelleri üzerinde farklılaşmaya neden olduğu söylenebilir. Bu çalışmada, Türkiye'deki Alevilerin 1998 yılından itibaren Avrupa Komisyonu tarafından oluşturulan Avrupa Birliği İlerleme Raporlarında nasıl değerlendirildiği ve bu değerlendirmeye karşın Alevilerin nasıl bir tutum sergilediklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, çalışmanın teorik bir araştırma olması kapsamında öncelikle literatüre taraması tekniği kullanılarak veri tabanlarından elde edilen dergi ve makaleler, bildiriler, raporlar incelenmiş, Yüksek Öğrenim Kurumu resmi sitesi aracılığıyla da yüksek lisans ve doktora tezlerine ulaşılmıştır. Çalışma sonucunda Alevilerin AB İlerleme Raporlarında azınlık olarak görüldükleri, genellikle dini ve sosyal açıdan değerlendirildikleri, bu değerlendirmede ibadet yerleri, eğitim, eşit ve özgür haklar tanıma konuları ele alınmıştır. Raporlarda Alevi inancına ilişkin bilgiler de içeren yeni din kültürü ve ahlak bilgisi ders kitaplarının yayımlanması ve bazı illerde Alevi vatandaşların evlerinin işaretlenmesine yönelik adli soruşturmaların başlatılması olumlu gelişmeler olarak görülürken; kamu görevinde ayrımcılık ve ibadet yeri olarak cemevlerinin tanınmaması sorunlarının devam ettiği görülmektedir. Sonuç olarak Alevilerin talep ettikleri özgürlüklerine hâlâ kavuşamadıkları, bu durumun Türkiye'de bulunan çoğunluğun kültür farklılığı ve genel siyasi durum ile ters düşmesinden kaynaklandığı söylenebilir.

AlevilerAlevilikAvrupa Birliği+3
Hasan Hüseyin Özateş
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiyede mülteci problemi ve hukuki boyutları

Mülteci olarak bir ülkeye sığınma olayı 21.yüzyılda özellikle Ortadoğu ve Afrika'da meydana gelen iç çatışmalardan dolayı bugün en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Özelikle Suriye'de yaşanan iç çatışmalardan dolayı ülkesini terk eden mülteciler başta Türkiye olmak üzere Lübnan ve Ürdün'de misafir edilmektedir. Fakat Avrupalı ülkeler uluslararası küresel sorun olan küresel göç sorunu ile uzun bir süre yüzleşmek istememiştir Mülteci sorununun Batı'ya özelliklede Avrupa'ya veya uzanmaya başlamasıyla Batılı devletler sorunla ilgili olarak önlem ve tedbir almaya başlamışlardır. Bu doğrultuda kısmen de olsa mültecileri kabul etmeye başlamışlardır. Hatta Batılı ülkeler uluslararası hukuk çerçevesinde yeni düzenlemeler yapmışlardır. Ayrıca Batılı devletlerle birlikte Türkiye'de mülteci ve göç politikalarını yeniden gözden geçirerek yasal düzenlemeler yapmıştır. Bu yasal Düzenlemeler ile Türkiye öncelikle göç politikalarını bir düzene sokmak istemiş ve aynı zamanda da ve mülteci sorunlarını en aza indiremeye çalışmıştır. Bu doğrultuda çalışmada, Türkiye'deki yaşanan mülteci problemleri analiz edilerek geçmişten günümüze kadar var olan temel yasalar çerçevesinde problemlerin hukuki boyutları incelenmiştir. Ayrıca bu tezin amacı, milliyetleri, dinleri, ırkları ve ya siyasi düşünsel farklılıkları nedeniyle yaşadığı topraklarını bırakmak zorunda kalan insanların yaşadıkları sosyal ekonomik sıkıntıları ile insan hakları sorunlarını hukuki çerçeveyle ortaya koymaktır. Ayrıca bu çalışmanın bir diğer amacı, yaşanan kültürel çatışmalarla birlikte mültecilerin yaşadıkları problemleri toplumun diğer kesimi tarafından görülmesini sağlamaktır.

GöçlerGöçmenlerMülteciler+2
Emin Yağcı
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Çatışma çözümleme teorisi açısından Lübnan sorunu

İnsanoğlu tarihsel süreç boyunca barıştan çok savaşı konuşmuştur. Savaşın üzerine yazılan eserler milattan öncesine kadar uzanırken buna mukabil barışa yönelik çalışmaların geçmişi çok geriye gidememektedir. Tarihsel süreç içerisinde yaşanan çatışmaların tarihleri tutulup, nedenleri sonuçları araştırılmışsa da çatışmanın nedenlerine inilmemiştir. Bu eksikliğin farkına varan bir grup bilim insanı 20. yüzyılın başlarında çatışma çözümünü bir bilim dalı olarak ele almışlardır. Kısa sürede dünyanın pek çok yerinde çatışmaların araştırılmasına yönelik merkezler kurulmuştur. Bununla ilgili olarak da literatüre birçok yeni kavram kazandırılmıştır. Tarih boyunca pek çok devletin hâkimiyetine girmişse de Lübnan, kendine özgü yapısını korumayı başarmıştır. Lübnan'ı değerli kılan en önemli unsur bir kültür mozaiğini andırması sebebiyle her dinin, mezhebin, devletin kendinden bir şeyler bulabileceği bir yer olmasıdır. Ayrıca Lübnan, konumu ve Hristiyan nüfusu ile "Ortadoğu'nun Batı'ya açılan penceresi"; başkent Beyrut ise modernliği ve gelişmişliği sebebiyle uzun yıllar "Ortadoğu'nun Paris'i" olarak görülmüştür. Ancak Lübnan'ın kendisine özgü mezhep temelli siyasi yapısı, tarafların güç mücadelelerine ve bitmeyen iç çatışmalara sebep olmuştur. Bunun yanında Filistinli ve Suriyeli göçmenlere kapılarını açması, iç savaş döneminde Hristiyan nüfusun göç etmesi ile demografik yapısı önemli oranda değişmiştir. Bu çalışma ile hem çatışma çözümlemenin ve Lübnan'ın tarihsel süreci ele alınmış hem de çatışma çözümlemenin önemli araçlarından biri olan çatışma çarkı ile Lübnan çatışması incelenmiştir.

Dini çatışmalarHristiyanlarLübnan+5
Abdullah Arslan
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Çevreci hareketlerin siyasallaşma deneyimi: Avrupa ve Türkiye üzerine karşılaştırmalı bir analiz

Günümüz toplumlarının karşı karşıya kaldığı en önemli krizlerden birini oluşturan çevre sorunları, insanlığın önünde aşılması gereken önemli bir meseledir. Çevre sorunlarının hava kirliliği, küresel ısınma, iklim değişikliği, su sıkıntısı, türlerin yok oluşu gibi farklı şekillerde gündeme gelmesi 20. yüzyılın ikinci yarısına rastlamış olmakla birlikte çevre sorunlarının bu yıllarda birdenbire ortaya çıktığını söylemek yanlıştır. Ekolojik tahribatın boyutları, sanayileşme ile birlikte yükselişe geçen tüketim toplumunda ciddi düzeye ulaşmakla birlikte, insanın doğaya müdahalesinin kökenleri daha da geridedir. Çevre sorunlarının geçmişi insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanın doğaya müdahalede bulunması, sanayileşmenin ve makineleşmenin yaygınlaşmasıyla doğayı kendi dengesini sürdüremeyecek ölçüde yıpratmaya başlamıştır. Bu durum koruma amaçlı bir çok örgütün kurulmasına ve hükümetleri çevre sorunlarına karşı önlemler almaya zorlamıştır. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde çevre sorunlarının düşünsel arka planı ve tarihsel gelişim süreci ele alınmaktadır. Bu bağlamda insan doğa ilişkisi ve ekolojik düşüncenin ortaya çıkışından bahsedilmektedir. İkinci bölümde Avrupa'da çevreci hareketin oluşumu ve siyasallaşma süreci ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Bu gelişim ve siyasallaşma süreci örneklem olarak seçilen; Almanya, İngiltere ve Amerika üzerinden incelenmektedir. İkinci bölümde Yeşil Partilere ayrıntılı olarak değinilmektedir. Çevre hareketinin toplumsal hareketten siyasal partilere dönüşmesi Yeşil Partiler aracılığı ile gerçekleşmiştir. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise Türkiye'de çevre hareketinin gelişim süreci incelenmektedir. Özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarından Yeşiller Partisi'nin kurulmasına kadar uzanan süreçte ortaya çıkan çevresel eylemlerin üzerinde durulmaktadır. Ayrıca çevreci hareketin siyasallaşmasını sağlayan Yeşiller Partisi de bu bölümde ele alınmaktadır.

DoğaEkolojiKarşılaştırmalı analiz+7
Hasibe Sulak
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Arap Baharı sonrası Almanya'nın mülteci krizine yaklaşımı ve İslamofobi'nin yükselişi

2010 tarihinde Arap coğrafyasında tezahür eden halk ayaklanmaları ve çatışmalar birçok insanın göç ederek sığınmacı ve mülteci konumuna düşmesine neden olmuştur. Bu isyanlar bazı ülkelerde iç savaşa dönüşürken ayaklanmaların son durağı olan Suriye‟de çatışmaların özellikle iç savaşa dönüşmesi dünya genelinde Suriyeli mülteci krizine yol açmıştır. İlk zamanlar yapılan göç hareketleri ve sığınmacı sorunu ağırlıklı olarak çevre ülkeleri etkilerken 2015 tarihine gelindiğinde Avrupa ülkelerini de çok yakından etkilemiştir. Bu dönemde özellikle Suriye‟de yaşanılan çatışmalardan kaçarak kitleler halinde Avrupa ülkelerine ulaşan sığınmacılar Avrupa‟da mülteci krizinin yaşanmasına neden olmuştur. Varış ülkesi olarak Almanya‟nın en çok hedef ülkelerden biri olması ülkeyi mülteci krizinde çok derinden etkilenmiştir. Arap Baharı sonrası Almanya‟nın maruz kaldığı bu sığınmacı ve mülteci sorunu özellikle 2015 tarihinde patlak veren mülteci krizi ekseninde yürütülen politikalar gerek Avrupa Birliği içerisinde gerekse Almanya‟nın iç politikasında ve Alman toplumunun bazı kesimlerinde çok tartışılır olmuştur. Bilhassa 2015 yılında Almanya‟ya yapılan sığınma başvurularının tavan yapması ve Angela Merkel‟in ilk zamanlar uyguladığı açık kapı politikasıyla birlikte çoğalan mülteci durumu ülkede yabancı düşmanlığının da artmasında etkili olmuştur. Özellikle yaşanılan bazı sorunlar ile terör olayları mültecilere yönelik ve büyük bir kısmının da Müslüman olmasıyla birlikte Müslümanlara karşı ayrımcılık, nefret, ırkçılık ve Şiddet eylemlerinde de bir yükselişi beraberinde getirmiştir. Bu çalışmada Arap Baharı sonrası Almanya‟nın mülteci krizine yaklaşımı ele alınarak ve bu doğrultuda yine Arap Baharı sonrası Almanya‟da yükselen İslamofobi analiz edilmiştir. Aynı zamanda Almanya‟da yapılan alan araştırmasıyla da Alman toplumunun konuyla ilgili görüşleri alınmış ve çalışma bu şekilde desteklenerek irdelenmiştir.

AlmanyaArap BaharıMülteciler+3
Gamze Altun
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Adalet ve Kalkınma Partisi ve Türk Milliyetçiliği

Milliyetçilik akımının başlangıcı konusunda çeşitli fikirler mevcut olsa da dünya çapında bir şöhrete Fransız Devrimi ile kavuşmuştur. Çok sayıda etnik grubun birlikte yaşadığı Osmanlı Devleti ise bu akımdan en çok yara alan devletlerin başında gelmektedir. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Cumhuriyetin kurulması ve yapılan devrimlerle birlikte ülke, hem şekil olarak hem de zihinsel olarak köklü bir değişime gitmiştir. Modern anlamda bir ulus-devlet kurma gayreti ile girişilen yenilikler, kimi çevreler tarafından sıkı sıkıya benimsenmiş olsa da hala tartışmalar sürmektedir. Bu tartışmaların başında ise millet ve milliyetçilik konusu gelmektedir. AK Parti hükümeti ise etnik söylemlerden uzak durması ve ırk temelindeki bir milliyetçilik anlayışını reddettiklerini sıkça dile getirmeleri nedeni ile milliyetçi olmayan bir parti ya da milliyetçilik karşıtı bir parti izlenimi uyandırmış olsa da, aksine milliyetçi söyleme belirli noktalarda sahip çıkan bir partidir. AK Parti kendisini milliyetçi bir parti olarak tanımlamamaktadır. Fakat genellikle Osmanlı ve İslam temasına dayanan muhafazakâr bir milliyetçilik anlayışına sahip bir parti olduğu söylenebilir. AK Parti, Cumhuriyet döneminde uygulanan politikaların milletin birleştirici unsuru olan İslam faktörünü etkisizleştirdiğini ve ayrılıkçı hareketlere sebep olduğunu savunur. Özellikle, AK Parti'nin ilk kez iktidara geldiği 2002 yılında bir ekonomik krize ek olarak devraldığı Kürt sorunu, partinin milliyetçilik çerçevesinde kullandığı söylemlerde her zaman ağırlığını hissettirmiştir. Küresel güçlerin sürekli kaşıdığı Kürt sorunu, AK Parti tarafından Müslüman-Osmanlı kimliği kapsamında çözüme kavuşturulmaya çalışılmaktadır. Buradan hareketle AK Parti, etnik kimlik izlerini muğlaklaştırmaya çalışılırken İslam, birleştirici bir üst kimlik olarak kurgulanmakta ve Osmanlı ise ortak tarih unsuru olarak sunulmaktadır. Bu millet tahayyülüne hizmet etmek ise milliyetçiliğin özü ve en yücesi olarak kabul edilir.

Adalet ve Kalkınma PartisiMilliyetçilikSiyasi parti programları+2
Gökhan Kuruoğlu
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinde Gümrük Birliğinin geleceği

Küreselleşmeyle birlikte dünyadaki birçok ülke, ekonomi olarak büyümeyi ve kalkınmayı hedeflerken, ayrıca piyasadaki mevcut rekabetlerden korunmak ve dünyadaki diğer ülkelerle ekonomik birleşmelere girip ülkelerinin ticaretini geliştirmeyi amaçlamışlardır. Bu amaçla bir araya gelen birçok ülke ekonomik bütünleşme ile iktisadi bölgeler oluşturarak yeni bir kavram oluşturmuşlardır. Ekonomik bütünleşme, ülkeler arasındaki malların serbest dolaşımını kısıtlayan engellerin ortadan kaldırılması için oluşturulan geniş pazarları ifade etmektedir. Ekonomik bütünleşme şekillerinden olan gümrük birliği, Türkiye'nin AB'ye üyelik müracaatı ile günümüzde daha önemli hale gelmiş ve ekonomi üzerindeki olumlu ve olumsuz yönleri tartışılıp güncellenmesinin gerekliliği ortaya çıkmıştır. Türkiye'yi Avrupa Birliği'nde gümrük birliğine ulaştıran süreç, Türkiye'nin 1959 yılında Avrupa Topluluğuna başvurusu ile başlamış, 1964 tarihinde yapılan Ankara Anlaşması ile resmi nitelik kazanmış, 1996 yılında da Gümrük Birliği'nin imzalanması ile ekonomik bütünleşme aşamasına geçilmiştir. Bu çalışma ile ekonomik bütünleşmenin tanımı ve bütünleşme türlerinden biri olan gümrük birliğinin tanımı yapılarak, gümrük birliği teorisinin ekonomiler üzerindeki etkileri incelenmiştir. Daha sonra gümrük birliği temel alınarak Türkiye-AB ilişkileri ile Gümrük Birliğinin gerçekleşme süreci anlatılmıştır. En son bölümde ise, Türkiye-AB ilişkileri bağlamında Gümrük Birliği'nin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkileri detaylı olarak incelenmiş, olumlu, olumsuz etkileri ile kayıp ve kazançları karşılaştırılarak revize edilmesi ile geleceği ve öngörülerine değinilmiştir.

Avrupa BirliğiEkonomik bütünleşmeGümrük Birliği+3
Veysel Koyuncu
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Sosyal belediyecilik bağlamında Bilecik Belediyesi

Tarihsel süreç içerisinde çeşitli aşamalardan geçen devlet düşüncesi, Endüstri Devrimi, Fransız Devimi ve Amerikan Devrimi gibi toplumları derinden etkileyen olaylardan sonra liberal bir anlayışın egemen olduğu yapılar şekline dönüşmüştür. Ancak bu yapının ekonomik, siyasal ve sosyal sorunlara tam manası ile cevap vermeyişi yeni arayışları da beraberinde getirmiştir. Değişen beklentilerle birlikte devlete yüklenen görevler de değişmiştir. Devlet, kendini yeni şartlara göre dizayn etmiş ve böylece bu ihtiyaçlar sosyal devlet çatısı altında giderilmeye çalışılmıştır. Merkezi hükümetin sosyal devlet olmanın yükümlülüklerinin tamamını gerçekleştirme de kendisini yetersiz görmesiyle de yerel yönetim teşkilatlarının işlevselliği artmıştır. Bu yüzden halka yakınlığı bulunan ve yerel yönetim teşkilatı olan belediyelere sosyal anlamda birtakım ödevler yüklenmiştir. Belediyelerin yapmakta zorunlu olduğu klasik görevlerin yanı sıra gerçekleştirdiği yardımlar ve sosyal faaliyetler sosyal belediyeciliği ortaya çıkararak, belediyelerin sosyal fonksiyonlarını artırmakta ve sosyal hayatta rol almalarını sağlamaktadır. Belediyeler üzerine düşen görevleri sosyal politikalar ile gerçekleştirmektedir. Oluşturulan iyi bir sosyal politika, sosyal belediyecilik unsurlarının iyi bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamaktadır. Çalışma sosyal devlet, sosyal politika ve sosyal belediyecilik üzerinde yoğunlaşarak hazırlanmıştır. Çalışmanın içerisinde görüleceği üzere, bütün bu kavramlar birbiriyle ilintilidir. Bu yüzden çalışmada bu kavramlar üzerinde durularak, Bilecik Belediyesi'nin sosyal belediyecilik anlamında ne gibi faaliyetlerde bulunduğuna değinilmeye çalışılmıştır.

BelediyelerBilecikSosyal+3
Özlem Çağla Çiçek
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Adalet ve Kalkınma Partisinin milli kimlik tahayyülündeki tarih tasavvuru

Fransız Devrimi'nin etkisiyle ulus-devlet inşa sürecinde ortaya çıkan milliyetçilik kavramı çok uluslu imparatorlukların uluslaşma sürecinde milli kimlik kavramının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. İmparatorluk'tan ulus-devlete geçiş aşamasında siyasal iktidarlar toplumun ortak kültürel değerleri üzerinden ulusların inşasına kollektif kimliklerin inşası ile başlamıştır. Kollektif kimliğin bir türü olan milli kimlik kavramı ulus-devlet inşa sürecinde ulusların kendisini tanımlama çabası ile ortaya çıkmıştır. Modern devlette ortaya çıkan çok boyutlu ve karmaşık yapıya sahip olan milli kimlik kavramı toplum ortak kültürel değerleri, ortak tarihi geçmişi ve ortak tarihi geçmiş duygusunun destansı zaferler ile taçlandırıldığı toprak parçası üzerinden yeniden inşa edilmektedir. Türk milli kimliğinin inşa süreci ise, Osmanlı İmparatorluğu'nun erken modernleşme sürecinde başlamış, Tanzimat Dönemi'nden Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanına kadar geçen süre zarfında Türk milli kimliği, Osmanlılık, İslamcılık ve Türklük fikirleri üzerinden inşa edilmeye çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı ile Türk milli kimliği Türklük fikri ile şekillendirilmiş, Türklük fikri ile şekillendirilen milli kimlik söylemi Osmanlı İmparatorluğu'nu Türk milli kimliğinin ötekisi ilan etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk milli kimliğinin ötekisi ilan edilmesi Cumhuriyet ilanından günümüze kadar gelen milli kimlik tartışmalarının zemini oluşturmuştur. AK Parti'nin iktidara gelmesi ile birlikte milli kimlik kavramı üzerine tartışmalar yeniden yoğunluk kazanarak AK Parti'nin milli kimlik tahayyülü ile inşa edilen tarih tasavvuruyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu yeniden Türk milli kimliğinin bir parçası haline getirilmiştir. Çalışmamızın amacı; Türk milli kimliğinin tarihsel gelişimini ve resmi tarih anlatısı ile oluşturulan Türk Tarih Tezi'ni inceleyerek, AK Parti'nin milli kimlik söylemi ile inşa ettiği tarih tasavvurunu açıklamaktır.

Adalet ve Kalkınma PartisiMilli kimlikSiyasi partiler+1
Ayşe Nur San
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de memurlar hakkında ceza yargılaması ve mahkeme kararlarının disiplin hukukuna etkisi

Hukuka aykırı bir şekilde kamu görevlilerince yapılan bazı eylemler, bazen idari, bazen cezai, bazen de idari olmakla birlikte aynı zamanda cezai yaptırımları da gerektirmektedir. Cezai ve idari soruşturmalarda çoğu kez birbirine benzer ilkelerden faydalanılıyor olunsa da bunların arasında bazı farklılıklar da bulunmaktadır. Memur disiplin hukukunun genel anlamdaki çerçevesi yasal düzenlemeler ile belirlenmiş durumdadır. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu da memur disiplin hukukunun temelini oluşturmaktadır. Bunun yanında yönetmelikler ile de memur disiplin hukukunun usul ve esasları düzenlenmiş bulunmaktadır. Mevzuat ve genellikle de yargı kararlarıyla ortaya çıkmış olan temel ilkelere uyulması da zorunluluk halini almıştır. Bozulmuş olan kurum düzeninin tekrar tesis edilebilmesi için yapılmakta olan disiplin soruşturmalarının yanında, verilecek cezaların da bu temel ilkelere göre verilmesi hukuk devletinin en önemli gereklerinden birisidir.

CezaCeza yargılamasıDisiplin+5
Mehmet Serinoğlu
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İnsani müdahale ve koruma sorumluluğu: Suriye iç savaşı

Arap Baharı olarak adlandırılan süreç, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'yı etkileyen toplumsal hareketleri içermektedir. Arap Baharı'nın etkisini gösterdiği Suriye'de ise, daha adil ve demokratik bir yönetim isteyen halk sokağa çıkarak, barışçıl protestolar düzenlemiştir. Halkın barışçıl gösterilerine karşılık, Cumhurbaşkanı Beşşar Esad, protesto gösterilerini güç kullanarak bastırmaya çalışmış ve halka karşı devletin tüm kaynaklarını kullanarak bir savaş başlatmıştır. Çatışmalar kısa sürede iç savaşa dönüşmüştür. Uluslararası aktörlerin de dahil olduğu iç savaşta cihatçı terör örgütleri ortaya çıkarak, büyük kazanımlar elde etmişlerdir. Uluslararası barış ve güvenliği korumak amacıyla kurulan Birleşmiş Milletler Örgütü (BM) ise, kendi ürettiği "koruma sorumluluğu" doktrinini uygulayamamış ve bu savaşta etkisiz kalmıştır. Çatışmalarda yarım milyondan fazla insan ölmüş, 6.2 milyon insan mülteci konumuna düşmüştür. Kimyasal silah kullanıldığı belgelenen savaşa karşı uluslararası toplumun eylemsizliği insan hakları ihlallerini daha da derinleştirmiştir. Bu çalışmada, "Suriye'de iç savaş nedeniyle yaşanan insan hakları ihlalleri durdurulabilir miydi sorusu cevaplanmaya çalışılmıştır. Konu, uluslararası ilişkiler literatüründe yer alan "Güvenlik", "İnsani müdahale" ve "Koruma Sorumluluğu" kavramları incelenmiş ve Suriye İç Savaşı bu kavramlar çerçevesinde değerlendirilmiştir. Suriye İç Savaşı'ndaki ihlallerin, koruma sorumluluğu doktrini açısından müdahaleyi gerektirip gerektirmediği noktası, uluslararası hukuk ve BM Şartı üzerinden incelenmiştir. BM Örgütü'nün eylemsizliğinin yapısıyla ilgili sorunlardan kaynaklandığı ve uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması için, devletlerin siyasi karar almasının önüne geçecek ve hesap vermelerini sağlayacak düzenlemelere ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Güvenlik, Koruma Sorumluluğu, Suriye İç Savaşı, Birleşmiş Milletler, Uluslararası Hukuk

Birleşmiş MilletlerGüvenlikKoruma sorumluluğu+4
Elif Şen
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Seçilmiş vakalar ışığında İran dış politikasında İsrail'in yeri

Bu çalışma, Orta Doğu bölgesinde kadim bir tarihe ve nüfuza sahip iki devlet olan İran ve İsrail arasındaki ilişkiyi seçilmiş vakalar ışığında incelemektedir. 1979 yılına kadar İran ve İsrail ortak küresel ve bölgesel tehditlere sahip olmuş ve iki ülke dostluk ve iş birliği geliştirmiştir. Ancak 1979 devrimi ile İran'ın İsrail algısı tamamen değişmiştir. Bu noktadan sonra yeni İran rejimi, İsrail Devleti'ni eleştirmeye başlamış ve her seferinde onun bölgeden yok edilmesi gerektiğini söylemiştir. Bu dönemden itibaren İran- İsrail ilişkileri düşman devletler kategorisine geçmiştir. İran- Irak Savaşı'nda İsrail'in İran'a askeri silah ve mühimmat desteği vermesiyle ikili ilişkilerde bir süre yumuşama görülmüştür. 1991 yılında SSCB'nin dağılması ve Irak'ın Körfez Savaşı'ndaki yenilgisi iki ülkenin ortak tehditlerini ortadan kaldırmıştır. Ortak tehdit algısını kaybeden iki devlet bu dönemden itibaren bölgede birbirleriyle rekabet içerisinde olmuşlardır. 2000 yılından sonra İran- İsrail ilişkilerini etkileyen birçok bölgesel olay yaşanmıştır. 11 Eylül Olayları, Arap Baharı, Suriye İç Savaşı olarak sıralayabileceğimiz bu bölgesel karışıklar İran- İsrail ilişkileri arasında yeni bir dönem başlatmıştır. İki devlet düşmanlıklarını birebir çatışmalarda değil, çatışma yaşanan bölgelere asker, askeri teçhizat ve ekonomik yardım göndererek birbirlerine güç üstünlüğünde bulunarak birbirlerinin alanlarını kısıtlama eğiliminde olmaktadırlar. Günümüz İran- İsrail ilişkileri nükleer program gerginliği üzerinden ilerlemektedir.

Orta DoğuOrta Doğu politikasıUluslararası ilişkiler+3
Sena Şenol
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Barack Obama döneminde Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak politikası

Uluslararası ilişkilerde belirli bir üst otorite tarafından konulan kuralların olmaması devletlerin birbirleri arasındaki ilişkilerin temelde güç mücadelesine bağlı olarak gelişmesine neden olmuştur. Sistemin en önemli aktörleri olan devletler, sistemi kendi politikalarına göre yönlendirebilmek için belli başlı siyasi olayları kullanırlar. Yakın dönem dünya siyasi tarihine baktığımızda en önemli gelişme olarak 11 Eylül 2001 terör saldırılarını örnek verilebilir. Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı gerçekleştirilen bu saldırılar sonrasında Ortadoğu'da önemli değişiklikler olmuştur. Soğuk Savaş sonrasında tek süper güç olarak ortaya çıkan ABD, mevcut olan hâkimiyetini ve gücünü tüm dünyaya kabul ettirmek için 11 Eylül saldırılarını bir fırsat bilmiştir. Bu dönemde ABD, birçok doğruya ve yanlışa imza atmıştır. 2003 yılında Irak'a yapılan ve yaklaşık 8 yıllık bir işgale dönüşen süreçte ABD tarafından uygulanan politikaların doğruluğu ve yanlışlığı objektif şekilde tespit edilmelidir. Irak topraklarına girilerek Saddam rejimi sonlandırılırken, araştırılması gereken konuların başında böyle radikal bir kararın hangi şartlar altında ve nasıl bir süreç sonunda alındığı gelmektedir. Bush sonrasında başkanlık koltuğuna oturan isim olan Obama'nın Irak'a yönelik yaklaşımı Bush'tan farklı olmuştur. İlk başkanlık döneminde nispeten iyi bir grafik çizen Obama, Irak'ta uyguladığı ya da uygulamadığı dış politika stratejisi nedeniyle ikinci başkanlık döneminde sınıfı geçememiştir. Obama, Bush'un söylemlerine yansıyan ideoloji ile hareket etmemiş olsa da kimi noktalarda onun politikalarına benimsemesi nedeniyle Irak meselesinde eleştirilmiştir. Obama, siyasal kaos altında bir Irak teslim aldı. Ancak görevi bıraktığında kendisinden sonraki başkana iç savaşla ve bölünme tehdidi ile karşı karşıya bir Irak bırakmıştır.

Amerika Birleşik DevletleriArap BaharıIrak+4
Olcay Altun
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Türk devlet geleneğinin kimlik inşasına etkisi: Erken Cumhuriyet Dönemi

Bireylerin toplum halinde yaĢamasının bir sonucu olarak iliĢkiler karmaĢıklaĢmıĢ ve toplumsal düzen kavramı ortaya çıkmıĢtır. Toplumda iliĢkileri düzenleyen, denetleyen ve toplumun üzerinde, toplumsal düzeni sağlayan bir otoriteye ihtiyaç duyulmuĢtur. Toplumsal düzeni sağlamak üzere yetkilerle donattığımız ve yaptırım gücü verdiğimiz bu ihtiyaç, devleti ortaya çıkarmıĢtır. Toplumların siyasal kültür ve devlet geleneği, devletin siyasal sistemdeki yerini belirlemiĢtir. Türklerin sert bozkır topraklarında hayatlarını devam ettirme süreçlerinde devlet kutsal bir kimliğe bürünmüĢve bu durum devleti yücelten bir anlayıĢın ortaya çıkmasını sağlamıĢtır. Siyasal kültür etrafında Ģekillenen devlet kimliği, Türklere devlet kurma yeteneği kazandırmıĢtır. Bu yüzden esaret altına giren Türk milleti bu uğurda bağımsızlık mücadelesi verip tekrardan yeni bir devlet kurmak için uğraĢ vermiĢtir. Türk siyasal kültüründe "devlet-i ebed müddet" düĢüncesi her dönemde canlılığını korumuĢ, farklı milletlerin kültürleri benimsenmiĢse de bu kültürler"devlet-i ebed müddet" düĢüncesine uygun olarak kendi kültürleri içinde sindirilmiĢtir. Devlet, milletin refahını sağlamak üzere baba rolü üstlendiğinden, Türk halkı tarihin her döneminde devletin varlığı için mücadele etmiĢtir. Osmanlı Devleti‟nin kuruluĢu ile birlikte Cihan hakimiyeti ve Nizam-Alemi sağlamak üzere mücadele verilmiĢtir. Devletin 18. yüzyıldan itibaren gerilemeye baĢlaması ve Avrupa‟da baĢlayan ulusçuluk hareketleri toplumu harekete geçirmiĢ, devletin varlığının devamı için yeni yollar aranmıĢtır. 20. yüzyılda baĢlayan I. Cihan Harbi ile Türk halkının can güvenliğinin sağlanması ve yeni bir devletin temelini atmak üzere milli mücadele dönemi baĢlamıĢtır. Yeni kurulan Türk devletinde toplumun tarihsel bağları üzerinden yeni bir devlet kimliği oluĢturulmaya baĢlanmıĢ, Türk Tarih Tezi ve GüneĢ Dil Teorisi ile kimlik inĢa sürecine geçilmiĢtir.

Cumhuriyet DönemiDevletDevlet teşkilatı+3
Şafi Tekin
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa Birliği sürecinin Türkiye'deki kadın haklarına etkisi

Bilinen tarih boyunca dünya üzerindeki toplumlarda kadın her zaman arka plana atılmış, haklardan yararlanma konusunda ikinci planda tutulmuştur. Bazı dönemlerde kız çocukları diri diri gömülmüş, erkeğin kölesi olarak görülmüş, miras hakkından mahrum bırakılmıştır. Hatta kadın doğmadığı için tanrıya şükranlarını sunan toplumlar bile var olmuştur. Bunun sebebi ne kadının güçsüz oluşu ne de erkeğin üstün özelliklere sahip oluşudur. Sebep; bedenin içine doğduğu toplumda cinsiyetine göre rollerin önceden biçilmesidir. Yani toplumsal cinsiyet anlayışıdır. Kadının üzerine biçilen roller genelde erkeğin karşısında güçsüz, savunmasız ve sessizliğidir. Böyle bir kadın algısının bulunduğu toplumda kadın kendisinin gücünün ve isteklerinin farkına vardığında haklarını elde etmek için çaba sarf edecektir. Nitekim kadın, mücadelesine Sanayi Devrimi ile başlamış ve günümüzde de mücadelesinin peşindedir. Bazı otoriteler de kadınların haklarını kazanmalarındaki mücadelelerine destek olmuşlardır. Bu otoriteler, devletler, uluslar üstü kuruluşlar, sivil toplum örgütleri, kadın grupları şeklinde sıralanabilir. Bu uluslarüstü kuruluşlardan biri de Avrupa Birliğidir. Türkiye, 1957 yılından bu yana Avrupa Birliği'ne üyelik sürecinde olan bir ülkedir. Üyelik kriterlerini sağlama amacıyla Türkiye, Avrupa Birliği'nin müktesebatını uyumlaştırma çalışmaları yapmaktadır. Bu tezin oluşturulma amacı da kadın algısının değiştirilmesi konusunda etkin rol oynayan Avrupa Birliği Müktesebatındaki kadın hakları ve sosyal politikaları incelenerek, Avrupa Birliği'ne üyelik sürecinin Türkiye'deki kadın haklarına etkisini ortaya koymaktır.

Avrupa BirliğiKadın haklarıUyumlaştırma
Selen Orhan
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Ak Parti Döneminde çevre politikaları: Muhafazakâr düşünce bağlamında bir değerlendirme(2003-2016)

Muhafazakârlık; 18. Yüzyıl sonlarında Avrupa'da başlayan ve değişime tepki duyan bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye'deki geçmişi Osmanlı Dönemi'ne dek uzanırken, politik anlamda Demokrat Parti (DP), Anavatan Partisi (ANAP) gibi oluşumlarla yerini sağlamlaştırmıştır. Günümüzde AK Parti de kendini Muhafazakâr Demokrat olarak tanımlayarak tabanında ideolojiye yer açar. Muhafazakârlığın çevreyle bağı sorgulanacak olduğunda birtakım ortak yönler de açığa çıkmaktadır. Muhafaza etme arzusunun başı çektiği bu ortaklıklar arasında bilime ve ilerlemeye duyulan şüphecilik, namevcut kuşaklarla ilgili duyulan kaygı gibi satır aralarının varlığı neticesinde iki felsefe arasında ilişki kurmak zor olmamıştır. 2002 yılında iktidarı eline alan AK Parti de muhafazakâr parti kimliğiyle düşünülüp; seçim beyannameleri, hükümet programları ve ilerleme raporları başta olmak üzere çevre ile ilgili uygulamaları bu ideoloji etrafında değerlendirilmeye alınmıştır. Ayrıca Avrupa Birliği(AB)'ne uyum süreci kapsamında yerine getirilen ve getirilmesi muhtemel çevre politikaları doğrultusunda, bu politikalarının uygulanması, planlanması ve geleceğe dair öngörülen çevresel projeler partinin muhafazakâr demokrat bir kimlikle hareket edip etmemesi yönünde irdelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Muhafazakârlık, İdeoloji, Çevre, AK Parti, AB.

Adalet ve Kalkınma PartisiAvrupa BirliğiEkoloji+6
Mine Dirgin
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Yeni büyükşehir düzenlemelerinin köylere sosyo-ekonomik yansıması: Şanlıurfa örneği

Geçmişten günümüze insan yaşamını etkileyen en önemli parçalardan biri de siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan gündelik hayata fazlası ile nüfuz eden yerel yönetimler olgusudur. Dünyada ve ülkemizde gün geçtikçe artan nüfusla ve küreselleşmenin etkisi ile yere yönetimlerin önemini arttırmıştır. Bu sebeple Avrupa Birliği tarafından hazırlanan Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı yerel yönetim birimleri açısından hayati önem arz etmektedir. Bu şart sonrasında ülkemizde merkezin taşraya bakış açısında yönetim açısından olumlu gelişmeler yaşanmıştır. 1984 yılında İstanbul'da ve Ankara'da Büyükşehir Belediyesi kurulması ile birlikte şehirlere ve taşradaki yaşayan vatandaşlara verilen hizmetin türü, kalitesi, hızı, niteliği gibi özellikleri değişmiştir. Günümüzde ise sayısı otuz olan Büyükşehir Belediyeleri bir şehrin ve özellikle kırsal kesimin ihtiyaçlarında her türlü desteği veren en önemli birim olmuştur. Faydaları olduğu kadar eleştirilere de neden olan Büyükşehir Belediyeleri her yerde hizmette aynı kaliteyi verememekte olduğu bilinmektedir. Bu tez çalışmamda 2012 yılı sonrası yeni büyükşehir düzenlemelerinin Şanlıurfa kırsalındaki mahalleye çevrilmiş olan köylerine sosyal ve ekonomik açıdan yansımaları araştırılmıştır. Elde edilen bulgulara ilişkin çözüm önerileri sunulmaya çalışılmıştır.

Büyükşehir belediyeleriBüyükşehirlerKöyler+6
Çiğdem Yavuz
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Suriye İç Savaşı'nın Türk-Amerikan ilişkilerine etkisi

Bu tezde, 2000 yılından başlayarak 2019 yılına kadar süregelen Türk-Amerikan ilişkilerine yansıyan ve son zamanlarda başrol üstlenen Suriye'nin etkisini analiz etmek amaçlanmıştır. Osmanlı döneminde başlayan Türk-Amerikan ilişkileri uzun yıllar boyunca iniş çıkışlar yaşamış ancak birbirlerine olan bağlılıkları hiç bitmemiştir. 2001 yılında İkiz Kulelere yapılan saldırı ile beraber Amerika, Ortadoğu'daki politikasını değiştirmeye yönelmiştir. Türkiye ise yanı başındaki Ortadoğu'da yaşanan değişmelere kimi zaman çekincelerle yaklaşmıştır. İki ülkenin de ilgi odağı olan Ortadoğu'da özellikle de Suriye'de yaşananlar, Türkiye ve ABD'nin ilişkilerini şekillendiren temel odak noktası olmuştur. İki ülke arasında 2009 yılından itibaren "stratejik ortaklık" yerine daha ileri düzeyde olan "model ortaklık" geliştirilmiştir. 2010 yılında Arap Baharı ile başlayan ve Suriye'de iç savaşa dönüşen kriz ile birlikte Türkiye-ABD ilişkisi bu kavramların boyut değiştirdiği bir sürece girmiştir. ABD'nin Türkiye ile olan ilişkisi ise terör örgütü PKK/PYD'ye vermiş olduğu destek yüzünden sorgulanmasına neden olmuştur. Türkiye hem kendi sınırları içerisinde hem de sınır komşusu olduğu Suriye'de yaşanan terör olaylarından dolayı icra etmekte olduğu operasyonlarla barış ve güvenliği sağlamak için adımlar atmaktadır. Bu bağlamda, Suriye iç savaşında şekillenen Türk Amerikan ilişkileri incelenmiştir. Türkiye'nin bölgesel güvenliğini tehdit eden terör olaylarında ise müttefiki olan ABD'den destek göremediği tespit edilmiş ve bu durumun ikili ilişkilere negatif yansıdığı görülmüştür. Türkiye'nin askeri operasyonlarında kimi zaman Rusya ile yakınlaşması da ABD ile olan ikili ilişkilerinde gerilimlerin yaşanmasına neden olmuştur. Anahtar Kelimeler: Suriye; Türkiye; ABD; Ortadoğu; Suriye Krizi; Türkiye-ABD İlişkileri

Amerika Birleşik DevletleriOrta DoğuSuriye+5
Engin Kahraman
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

2000'den günümüze Türkiye-Rusya ilişkilerinde Suriye faktörü

Tarihsel süreçte karşılıklı rekabet ve çatışma ortamında geçen Türkiye-Rusya ilişkileri, Soğuk Savaşın sona ermesi ve SSCB'nin dağılmasının ardından rekabet ve çatışma ortamından uzaklaşarak çok yönlü işbirliğine dönüşmüştür. 2000'li yıllardan itibaren Türkiye ile Rusya arasındaki siyasi, ekonomik, enerji, güvenlik ve kültürel ilişkiler istikrarlı bir şekilde gelişim göstermiştir. Türkiye ile Rusya arasında gelişen ilişkilerde şüphesiz iki ülke liderinin de ciddi bir katkısı bulunmaktadır. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, iki ülke ilişkilerini geliştirmek için büyük bir gayret göstermektedir. 2010 yılında Tunus'ta başlayan ve hızla tüm Ortadoğu'ya yayılan Arap Baharı, 2011 yılında Suriye'ye de sıçramış ve küresel çapta bir kriz ortaya çıkarmıştır. Suriye iç savaşının başlamasının ardından Türkiye ile Rusya'nın bölgedeki politikaları çatışmış, Rusya'nın Suriye'de askeri varlığını artırmasıyla birlikte iyice gerilmeye başlayan Türkiye-Rusya ilişkileri, Rus jetinin düşürülmesinden sonra çok ciddi bir krize sürüklenmiştir. Bu olayın ardından Rusya, Türkiye'ye ciddi yaptırımlar uygulamış ve ilişkiler neredeyse kopma noktasına gelmiştir. 9 Ağustos 2016 tarihinde iki ülke liderinin görüşmesinden sonra ilişkiler normalleşmeye başladıysa da Suriye konusunda fikir ayrılıkları devam etmektedir. Günümüzde iki ülke arasındaki ilişkiler düzelmiş olsa da başta Beşar Esad konusu ve PYD/YPG konusunda anlaşmazlıklar devam etmektedir. Bu bağlamda Türkiye-Rusya ilişkilerinin orta ve uzun vadedeki gelişimi bakımından Suriye meselesinin belirleyici olacağı düşünülebilir. Türkiye-Suriye ilişkileri ise, 1946 yılında Suriye'nin bağımsızlığını kazanmasından 1998 yılında imzalanan Adana Mutabakatına kadar gerginlik içinde geçmiştir. 1998 yılında normalleşmeye başlayan Türkiye-Suriye ilişkileri, 2011 yılından itibaren Suriye iç savaşının derinleşmesiyle birlikte tamamen kopmuştur. 2011 yılından günümüze kadar gelen Suriye krizinde Türkiye ve Rusya'nın takındıkları durum ve uyguladıkları politikalar bu tezde ele alınırken iki ülkenin Suriye konusuna bakışı açıklanmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Türkiye, Rusya, Suriye, Arap Baharı, Suriye İç Savaşı, TürkiyeRusya ilişikleri, Türkiye-Suriye ilişkileri, Recep Tayyip Erdoğan, Vladimir Putin, Beşar Esad

RusyaSuriyeTürk dış politikası+5
Yılmaz Bektaş
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Uluslararası sistemde terör kavramı: Afrika'da Boko Haram örneği

Boko Haram 2002 yılında Nijerya'da ortaya çıkan dini söylemli bir terör örgütüdür. Yapmış olduğu eylemlerle başta Nijerya olmak üzere birçok Kuzey Afrika ülkesini etkilemiştir. Örgütün ilk ortaya çıkış amacı barışçıl faaliyetler içerisinde sosyal güvenliği tesis ederek, yoksulluğun azaltılıp, işsizliğe bir çözüm bulunması yönünde adımlar atmış olsa da ilerleyen dönemlerde Batılı eğitimin haram olduğunu vurgulayarak ve zamanla başa geçen yeni liderleri ile birlikte şiddet eylemlerini arttırarak camilere, bankalara, önemli noktalara saldırarak, kadınları ve kız çocuklarını kaçırarak ülkeyi çıkmaza sürükleyen bir terör örgütüne dönüşmüştür. Bu çalışmada Boko Haram terör örgütünün ortaya çıkışı, yapmış olduğu eylemler ve diğer örgütlerle ilişkileri anlatılacaktır. Bunların sonucunda IŞİD gibi selefi cihatçı bir örgüt mü yoksa Müslüman Kardeşler gibi selefi savunmacı bir örgüt mü olduğu ve eylemlerini yakın coğrafyada mı yoksa uzak coğrafyada mı başlattığı çalışılacaktır. Ayrıca Nijerya hükümetine vermiş olduğu zararların ne derecede büyük olduğu, hükümetin örgütle mücadelesi, ABD, Çin, AB, Türkiye gibi güçlerin Nijerya ile ilişkileri ve Boko Haram'a bakışları incelenecektir. Anahtar Kavramlar: Terör, Terörizm, Afrika, Nijerya, Boko Haram

AfrikaBoko HaramNijerya+4
Fatmanur Alhanlıoğlu
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Afganistan'da kadının siyasal ve toplumsal konumuna feminist bir yaklaşım

Afganistan ve Afgan kadınının mücadelesi her zaman ilgi görmüştür. Lakin feminist uluslararası ilişkiler yaklaşımı akademik disipline çok yakın zamanda dahil olmuştur. Feminist uluslararası ilişkiler yaklaşımının savunduğu ilkelerin uluslararası sistem içerisinde sınanmasına en uygun alanlardan birisi tarihi istilalar, işgaller ve hak ihlalleri ile dolu olan Afganistan'dır. Bu çalışmada köklü Afganistan tarihi içerisinde Afgan kadınının dönüşümü, yaşadıkları, modernleşme serüvenindeki var olma çabası, azmi, cesaretiyle toplumun her alanına dahil olma isteği ve hak kazanım sürecinde yaşadıkları ve toplumsal cinsiyet rolleri ile olan mücadelesi feminist uluslararası ilişkiler yaklaşımı temel ilkeleri ile tetkik edilmeye çalışılacaktır. Çalışma aynı zamanda insani müdahale kavramı, Afganistan'daki izdüşümlerini, vadettiklerini ve kendinden önceki dönemli ile kıyasını ve 2001 Afganistan müdahalesi sonrasında ve öncesinde Afgan kadınının sosyal, politik, kamusal, ekonomik hayattaki yerinin incelenmesini kapsamaktadır. Ayrıca çalışmada genel olarak Afgan kadınlarının tümü özel olarak da farklı alanlarda mücadeleye dahil olan aktivist Afgan kadınların başarılarına yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Afganistan, Kadın, Feminist Uluslararası İlişkiler Teorisi, Modernleşme, Cinsiyet Çalışmaları

AfganistanFeminizmKadınlar+5
Seren Dikici
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde kimlik algısı

Bu tez, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yaşayan halkın kimlik algısını ele alan bir çalışmadır. Bu bağlamda, giriş kısmına müteakip üç bölümden oluşan bu çalışmanın ilk bölümünde kimliğe ilişkin kavramsal bir çerçeveye yer verilmiş, ikinci bölümde ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde tarihî süreç içerisinde kimlik algısının oluşumuna tesir eden faktörler tespit edilmeye çalışılmıştır. Saha çalışması ile güçlendirilen üçüncü ve son bölümde ise, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti halkının kimlik algısı, bilhassa Türkiye ve Türk halkına ilişkin gerçek ve güncel fikirleri ekseninde değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bu bölümde kullanılan SPSS programı ile objektif birtakım sonuçların elde edilmesine gayret edilmiştir. Bu bağlamda genel olarak değerlendirildiğinde Kuzey Kıbrıs Türk halkının kimlik algısının 'Kıbrıslı Türk' kavramı etrafında şekillendiği, bu algının, halkın Türkiye'ye ilişkin fikirlerini de etkilediği sonucuna ulaşılmıştır. Bu hâliyle çalışmanın, konuyla ilgili başka çalışmalara ışık tutması umulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kıbrıs, Kimlik, Türkiye, Kıbrıslı, Türk

KimlikKimlik algısıKuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti+2
Ezgi Yılmaz
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Siber güvenliği yeniden düşünmek: Stuxnet örnek olayı

Bu tezin amacı, siber güvenlik olgusuna anarşi ve uluslararası hukuk bağlamında konstrüktivist bir eleştirel değerlendirme yapmaktır. Siber-güvenlik günümüzde ana-akım uluslararası ilişkiler teorileri olan realizm ve liberalizm tarafından devlet merkezli bir güvenlik problemi olarak değerlendirilmektedir. Bu tezde ise siber güvenlik bağlamında siber uzayın kendinden menkul devlet merkezli bir varlık olarak ele alınmaması gerektiği, aksine bir sosyal yapı olduğu iddia edilmektedir. Tezin temel araştırma sorusu siber güvenlik özelinde, anarşinin ne ölçüde uluslararası sisteme içkin olduğudur. Bu bağlamda anarşi kavramı uluslararası hukuk ile siber güvenliği anlamak için değerlendirilecektir. Beş bölümden oluşan bu tezde giriş kısmında genel bir bilgi verilecektir. İkinci bölüm olan anarşi bölümünde ise anarşinin konusu ve Stuxnet için önemine değinilecektir. Realizm, liberalizm ve konstrüktivizmin anarşiye olan yaklaşımı anlatılacaktır. Üçüncü bölüm olan uluslararası hukuk bölümünde uluslararası hukukun günümüze kadar olan süreci ve siber güvenliği sağlamada neden önemli olduğu anlatılacaktır. Dördüncü bölümde ise siberin tanımı ve siber dünyanın yapısından bahsedilecek ve daha sonra 2010 yılında İran'a karşı yapılan Stuxnet saldırısı okuyucuya aktarılacaktır. Sonuç bölümünde ise genel değerlendirme ve çözüm önerileri sunulacaktır.

AnarşiSiber güvenlikSiber saldırı+2
Mesut Kesik
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Hükümet sistemlerinin analizi: Yeni bir Başkanlık modeli olarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi

Siyasal yapının temelini oluşturan hükümet sistemleri, siyasal alanda en çok tartışılan konulardan birisi haline gelmiştir. Türkiye'nin de dahil olduğu dünyanın birçok ülkesinde istikrarı sağlamadığı düşünülen hükümet sistemleri, ülkeleri değişiklik yapmaya itmiştir. Ülkemizin uluslararası standartlarda demokratik bir hukuk devleti olması amacıyla, istikrarlı hükümetleri hedefleyerek yaşanan değişim ve yenilikleri her aşamada geliştirilerek Türkiye sistemine dahil etme çalışmaları ve çabaları aktarılmaya çalışılmıştır. Çalışmanın amacı Türkiye'de uygulanan hükümet sistemlerini dönemsel olarak incelemek ve cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile analizi tamamlamaktır. Türkiye'de tecrübe edilen hükümet sistemlerinin temellendirildikleri dayanakları, uygulama yöntemleri, avantajlı ve dezavantajlı yönleri uygulama sırasında karşılaşılan sıkıntılar ve bu sıkıntılara karşı geliştirilen çözümler detaylı olarak ele alınmıştır. Teorik olarak kuvvetler ayrılığı ele alınarak hükümet sistemleri ile ilişkisi ortaya konulmuştur. Farklı hükümet sistemlerinin sınıflandırması yapılmış ve temel ayırt edici özellikleri belirtilmiştir. Başkanlık sistemi, yarı başkanlık sistemi ve parlamenter sistem güçlü ve zayıf yönleriyle kaleme alınmıştır. Türkiye'de yaşanan hükümet sistemleri tarihsel akışa göre detaylandırılıp dönemsel koşullar göz önüne alınarak açıklanmıştır. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine giden arayış irdelenmiş ve sistem açıklanmaya çalışılmıştır. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin özellikleri, yapılan değişiklikler, kontrol ve denge mekanizmalarına dikkat çekilmeye çalışılmıştır.

Başkanlık sistemiCumhurbaşkanlığı hükümet sistemiCumhurbaşkanı+2
Derya Komar Sönmez
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Türk siyasal hayatında Hür Demokrat Parti

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi geleceğinin şekillenmesine ve yeni oluşumların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. 12 Eylül'ü gerçekleştiren Milli Güvenlik Konseyi üyeleri, 1961 Anayasası'nı ülke çapında yaşanan siyasi, sosyal ve ekonomik sorunların temeli olarak görmüş, parlamenter sistemin istikrarsızlığını bu anayasaya bağlamıştır. Bu nedenle yeni bir anayasa hazırlanarak halkoyuna sunulmuş ve 9 Kasım 1982 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sivil demokrasiye dönüş çabalarının başlamasıyla 6 Kasım 1983 Genel Seçimleri yapılmış ve ANAP tek başına iktidar olmuştur. Türkiye'nin önemli sivil toplum kuruluşları arasında yer alan TOBB'un Başkanı Mehmet Yazar, ANAP Hükümeti'nin uyguladığı ekonomik politikaları eleştirmiş ve alternatif ekonomik politikalar üretmiştir. TOBB Başkanı Mehmet Yazar, bu dönemde çevresi ve halk tarafından desteklenmiştir. Politikaya atılmaya ve fikirlerini siyaset sahnesinden ifade etmeye karar veren Mehmet Yazar, 1985 yılında TOBB Başkanlığı'ndan istifa etmiş ve DYP Genel Başkan adaylığını açıklayarak politikaya atılmıştır. DYP'de genel başkanlık yarışını kazanamayan Mehmet Yazar, 1986 yılında Hür Demokrat Parti'yi kurmuştur. 28 Eylül 1986 Ara Seçimlerinde başarı elde edemeyen HDP, kısa süre sonra feshedilerek ANAP'a iltihak etmiştir. HDP'nin feshi ile bir süre aktif politikadan uzak duran Mehmet Yazar, 1987 Genel Seçimleri ile ANAP Kayseri Milletvekili olarak TBMM'ye girmiş ve 1991 yılına kadar görevde kalmıştır.

Aysu Yerlikaya
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00