
317
Archived Theses
1
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Papiller tiroid kanseri boyun metastazını saptamada FDG PET etkinliğinin değerlendirilmesi
Son yıllarda popülaritesinin artmasıyla birlikte FDG PET çeşitli malign hastalıklarda tanısal yöntem olarak sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bizim çalışmamızda papiller tiroid kanseri tanılı vakalarda boyun lenf nodu metastazlarını saptamada FDG PET etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Bu retrospektif çalışmamızda Ocak 2012-Mayıs 2021 yılları arasında kliniğimize başvuran, tiroid bezinde papiller kanser tanısı histopatolojik olarak doğrulanmış olan ve boyun lenf nodlarına yönelik cerrahi girişim yapılmış 68 hasta dahil edildi. Hastalarımızın operasyon öncesinde çekilen FDG PET görüntülemeleri ve raporları incelendi. Histopatolojik tanı ile FDG PET görüntülemeleri ve raporları eşleştirildi. Çalışmamıza dahil edilen 68 hastanın 56'sı histopatolojik olarak papiller kanser tanısı almış olup 12 hastanın histopatolojisi negatif olarak raporlanmıştır. Histopatolojisi pozitif olan 56 hastanın 49'unda FDG PET tutulumu mevcut olup, negatif gruptaki 12 hastanın 3'ünde tutulum gözlenmemiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre servikal metastazları saptamada FDG PET'in sensitivitesi %87.5 ve spesifitesi %25 olup boyun metastazının saptanmasında diğer tetkiklerle birlikte önemli bir yol göstericidir.
Çocuklarda ardışık koklear implant uygulamasının ilk koklear implant uygulanan kulaktaki en rahat duyma seviyesi, impedans ve elektriksel uyarımlı birleşik aksiyon potansiyeli ölçüm sonuçlarına etkisinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı, ardışık bilateral koklear implantlı çocuklarda ikinci koklear implant uygulamasının ilk koklear implantın impedans, en rahat duyma seviyesi ve elektriksel uyarımlı birleşik aksiyon potansiyeli ölçüm sonuçlarına etkisini tespit etmektir. Bu çalışma 12 kız (%40) ve 18 erkek (%60) olmak üzere toplam 30 çocuk ile yapılmıştır. Çocukların yaşları 15 ay ile 144 ay arasında değişmektedir. Çalışmaya en az 3 ay süre ile ilk koklear implant kullanım sonrası karşı kulağına koklear implant uygulanan çocuklar alınmıştır. Tüm çocukların ikinci koklear implantları açık ve kapalı iken impedans, ECAP ve M seviyeleri değerlendirilmiştir. Kİ2 cerrahi öncesi Kİ1 den alınan impedans, ECAP ve M bulgularına göre ikinci koklear implant kapalı iken birinci koklear implantın impedans, ECAP ve M seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık mevcut değildir (p>0.05). İkinci koklear implant aktive edildiğinde ise birinci implantın impedans ölçümlerinde sadece 1. ayda, ECAP ve M seviyelerinde ise 1. ay, 3. ay ve 6. ayda kapalı konumdaki ölçümleri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). Ardışık koklear implant uygulamasında ikinci koklear implant kapalı olduğunda Kİ2 ameliyatı öncesindeki değerleri ile karşılaştırıldığında birinci koklear implantın impedans, ECAP ve M seviyelerinde herhangi bir değişiklik olmamaktadır. Fakat ikinci koklear implantın aktive edilmesi ile birinci koklear implantta impedans, ECAP ve M seviyelerinde değişiklikler olmaktadır. İkinci koklear implant aktive edildikten sonra hem birinci koklear implantın hem de ikinci koklear implatın impedans değerleri, ECAP, M seviyeleri ve dinamik ranjın kontrol edilmesi hastanın işitsel performansı açısından gereklidir.
Medial mukozal flep tekniğiyle yapılan orta türbinoplastinin fonksiyonel hava yolu ve koku sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Burun tıkanıklığı şikayeti ile başvuran, muayene ve radyolojik değerlendirmede septum deviasyonu ve orta konka hipertrofisi tanısı konulan, tedavide endoskopik olarak septoplasti ve orta konkalara subtotal (transvers) rezeksiyon veya bu çalışmada tarif edilen medial mukozal flep cerrahi tekniğini yaptığımız hastaların fonksiyonel ve koku sonuçlarını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kulak Burun Boğaz ve Baş- Boyun Cerrahisi Kliniği'nde Kasım 2020-Kasım 2021 arasında, muayene ve paranazal sinüs BT ile orta konka hipertrofisi ve septum deviasyonu tanısı konulup cerrahisi planlanan 35 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılan hastalar iki gruba ayırılarak medial mukozal flep tekniği ile orta türbinoplasti (Çalışma grubu=17) ve orta konkalara transvers rezeksiyon (Kontrol grubu=18) yapıldı. Çalışma için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alındı. Yaş, cinsiyet ve hastanın şikayetleri medikal veriler olarak kaydedildi. Hastaların ameliyat öncesi ve ameliyattan üç ay sonrası akustik rinometri, anterior rinomanometri ve peak nasal inspiratory flowmeter testi, koku identifikasyon testi ve n-butanol eşik ölçümü yapıldı. Ayrıca hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası burun tıkanıklığı ve koku dereceleri görsel analog skala ve nasal obstruction symptom evaluation skalası ile değerlendirildi. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası sonuçlar hem grup içi hemde gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların 16'sı erkek (%45.7), 19'u kadındı (%54.3). Çalışma grubundaki hastaların yaşı 34.11±12.12, kontrol grubundaki hastaların 30.33±10.8 olup yaş ve cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05). Operasyondan sonra minör veya majör komplikasyon görülmedi. Medial mukozal flep tekniği ile opere edilen çalışma grubunda, transvers rezeksiyon yapılan kontrol grubuna göre orta meada daha az kabuklanma gözlendi. Genel olarak, her iki grupta ameliyat öncesi ve sonrası skorlar arasında; nasal obstruction symptom evaluation skorlarında, peak nasal inspiratory flowmeter değerlerinde, görsel analog skala solunum skorlarında, akustik rinometri parametrelerinde (MCA,VOL), rinomanometrik parametrede (MR) zaman içinde güçlü ve anlamlı bir iyileşme gösterdi (P<.001). Görsel analog skala koku değerleri arasında çalışma grubunda kontrol grubuna göre skorlar daha yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Koku identifikasyon testi ameliyat öncesi ve sonrası skorlar arasında, çalışma grubunda anlamlı bir iyileşme gözlenirken kontrol grubunda azalma gözlendi. İdentifikasyon değerlerindeki bu iyileşme çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı iken, kontrol grubundaki azalma anlamlı değildi. N butanol ameliyat öncesi ve sonrası eşik değerleri arasında, çalışma grubunda n butanol eşiklerinde azalma olurken kontrol grubunda artma oldu. Ancak bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Çalışmamız her iki tedavi tekniğinin uygulanması ile hastaların yaşam kalitesini iyileşme ve burun tıkanıklığında azalma olduğunu göstermiştir. Medial mukozal flep tekniği, hem fonksiyonel hem de olfaktör sonuçları açısından avantajlar sunan orta konkanın solid hipertrofisinde kullanılabilecek konservatif ve etkili bir türbinoplasti tekniğidir
Medikal tedaviye dirençli kronik pediatrik rinosinüzit olgularında semptomatoloji ve etiolojinin araştırılması
Pediatrik rinit ve sinüzit çoğunlukla aynı hastalığın eşlik eden parçaları olup klinik olarak ayırtedilmeleri güçtür.Bu nedenle çocuklarda sinüzit yerine rinosinüzit terimini kullanmak daha uygun olur. Pediatrik hastalarda akut sinüzit ve komplikasyonlarının tanı ve tedavisi hakkında literatürde kabul gören çalışmalar yer almasına rağmen , kronik sinüzitler için aynı durum söz konusu değildir 1. Çocuk yaş grubunda kronik sinüzit son yıllarda sıklığı ve önemi artan bir hastalık olmuştur. Bunun sebepleri arasında klinisyenlerin konuya artan ilgileri, endoskopların ve bilgisayarlı tomografinin de dahil olduğu, ileri görüntüleme tekniklerinin devreye girmesi ile sinüzit tanısının daha sık ve kesin konulması, allerjik hastalıkların tanı ve tedavisindeki gelişmeler ve sinüs enfeksyonlarının kronik akciğer hastalıkları üzerindeki zararlı etkilerinin ortaya konması olarak sayılabilir 2. Pediatrik sinüzit çoğunlukla çocuk hekimleri tarafından karşılaşılmakta olan bir durum olup medikal tedaviye cevap vermemesi durumunda kulak burun boğaz hekimine başvurmaktadır.Bu yüzden bu hastalar kulak burun boğaz hekimine geldiklerinde çoğunlukla uzun süreli geniş spektrumlu antibiyotik , dekonjestan ve antihistaminik tedavisi almış olmakta ve bir çok kez tanı amaçlı röntgen çektirmiş olmakta ve dirençli pediatrik sinüzit olarak adlandırılmaktadır. Pediatrik sinüzit olgularında tanı ve tedavi açısından günümüzde halen tartışmalı konular bulunmaktadır.Bu yüzden pediatrik sinüzitler tartışılırken pediatrik popülasyonun homojen bir grup olmadığı akılda tutulmalıdır.İnfant ve okul öncesi çağla okul çağı ve adolesan dönemi önemli farklılıklar gösterir.Adolesan rinosinüzitlerinin erişkin sinüzitleri ile çok daha fazla ortak yanları olduğu unutulmamalıdır. Bu çalışmamızda kronik pediatrik rinosinüzitlerin semptomatolojisi ve etiolojisi ile ilgili yapılmış çok sayıda çalışma bulunmadığı göz önünde tutularak; SSK Bezm i Alem Vakıf Gureba Hastanesi 1.Kulak Burun Boğaz Kliniğinde Şubat 2003- Şubat 2005 tarihleri arasında başvuran ve medikal tedaviye rağmen düzelmeyen pediatrik yaş grubundaki rinosinüzit olguları fizik muayene , radyolojik ve laboratuar tetkikleri eşliğinde taranarak sık görülen semptomlar ve muhtemel etiolojik faktörler araştırılmıştır. Bulgular istatistiksel olarak değerlendirilmiş ve literatür eşliğinde tartışılmıştır.
Bilateral abdüktör vokal kord paralizili hastalarda endoskopik posterior kordotomi sonuçları
ÖZETBu çalışmada, Ocak 1997- Mart 2006 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi KBBAnabilim Dalı'nda endoskopik posterior kordotomi yapılan bilateral abdüktör vokal kordparalizili hastaların tedavi sonuçlarını araştırmak amaçlandı. Çalışmaya dahil edilen 40 hastadaen sık rastlanan etiyolojik nedenin tiroidektomi (% 87.5) olduğu görüldü. Hastaların 33 tanesindekarbondioksit lazer, 7 tanesinde ise soğuk teknik kullanılarak kordotomi yapıldı. Bilateralkordotomi 2 hastada gerekirken, 38 hastaya unilateral kordotomi ile yeterli havayolu açıklığısağlandı. Tek basamakta başarı oranı % 87.5 olarak hesaplandı. Sadece 5 hastaya (% 12.5)revizyon ameliyatı yapıldı. Operasyon süresi 15-40 dakika (ortalama 25 dakika) arasındadeğişmekte idi.vPostoperatif dönemde hastalar subjektif ve objektif olarak değerlendirildi. Subjektifdeğerlendirmede 23 hastanın postoperatif egzersiz toleransı iyi (% 57.5), 17 hastanın ise çok iyi(% 42.5) olarak değerlendirildi.Postoperatif dönemde solunum ve ses değişiklikleri 26 hastada objektif olarak incelendi.Solunum fonksiyonunun değerlendirilmesinde ekspiratuvar tepe akımı (PEF) değerlerikarşılaştırıldı. Endoskopik posterior kordotomi ameliyatından sonra PEF değerlerinde istatikselolarak anlamlı bir artış görüldü (p= 0.004).Ses kalitesindeki değişmenin incelenmesinde; maksimum fonasyon zamanı (MFZ), S/Z oranı,frekans pertürbasyonu (jitter) ve amplitüd pertürbasyonu (shimmer) değerleri karşılaştırıldı.Preoperatif ve postoperatif dönemde; MFZ (p< 0.001), S/Z oranı (p< 0.001), jitter (p= 0.001) veshimmer (p= 0.019) değerlerinde anlamlı farklılık görüldü. Ses kalitesinde istatiksel olarakanlamlı bir azalma vardı ancak mevcut sesin yeterli olduğu ve yaşantılarında bir problem teşkiletmediği gözlendi.Sonuç olarak endoskopik posterior kordotominin güvenilir, etkin, uygulaması kolay ve uzunzaman almayan bir cerrahi yöntem olarak bilateral abdüktör vokal kord paralizisindeönerilebilecek bir cerrahi teknik olduğu kanısına varıldı.ANAHTAR KELİMELER: Vokal kord paralizisi, posterior kordotomi, lazer cerrahisi.
Larenks kanserlerinde transoral mikroendoskopik lazer cerrahisi uygulaması
Larenks Kanserlerinde Transoral Lazer Mikrocerrahi UygulamasıBu çalışmada kliniğimizde 1998 yılından buyana larenks kanseri nedeniyle transoral lazer mikrocerrahi uygulanan hastaların sonuçlarının değelendirilmesi amaçlandı.Bu çalışmaya Ocak 1998?Aralık 2007 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında larenks kanseri nedeniyle lazer mikrocerrahi uygulanan 61 hasta dahil edildi.Glottik tümörlerde lazer mikrocerrahi Avrupa larengoloji toplulugunun belirlediği kriterlere göre uygulandı. Supraglottik tümörlerde lazer mikrocerrahi T1 tümörlerde epiglottektomi, daha ileri tümörlerde lazer mikrocerrahi ile supraglottik larenjektomi şeklinde yapıldı. Supraglottik lezyonu olan 6 hastanın 2'si T1, 3'ü T2, 1'i T3 idi. Glottik tümörü olan 54 hastanın 3'ü Tis, 24'ü T1a, 15'i T1b, 11'i T2, 1'i T3 idi. Subglottik tümörü olan bir hasta mevcuttu.Glottik Tis tümörlerde lazer mikrocerrahi ile lokal kontrol oranı % 100 idi. Glottik T1a tümörlerde lazer mikrocerrahi ile lokal kontrol oranı % 95,8, larenks koruma oranı % 100 olarak bulundu. Lazer mikrocerrahi sonrası glottik T1b tümörlerde lokal kontrol oranı % 73.3, glottik T2 tümörlerde lazer mikrocerrahi sonrası lokal kontrol oranı % 72,7 larenks koruma oranı % 81,8 olarak bulundu.Supraglottik T1 lezyonu olan hastalar da transoral mikrolarengoskopik lazer cerrahi ile lokal kontrol oranı % 100, larenks koruma oranı % 100, Supraglottik T2 tümörü olan hastalarda mikrolarengoskopik lazer cerrahi ile lokal kontrol oranı % 100 olarak bulundu.Lazer mikrocerrahi lokal kontrol, larenks koruma oranlarının yüksek olması ve tedavi süresinin kısa olması nedeniyle larenks kanserlerinde güvenle uygulanabilirAnahtar kelimeler: CO2 lazer mikrocerrahi, larenks kanseri, kordektomi
Ani işitme kaybında intratimpanik ve sistemik steroid tedavisinin karşılatırılması
Amaç: İdiopatik ani işitme kaybında (AİK) etkinliği kanıtlanmış tek ilaç steroidlerdir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, intratimpanik (IT) olarak verilen steroidlerin yüksek perilenf konsantrasyonu sağlayarak, daha fazla işitme kazancı sağladığına yönelik sonuçlar mevcuttur. Bu çalışmadaki amacımız, IT steroid tedavisi ile sistemik steroid tedavisinin etkinliklerini karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntemler: Bu prospektif çalışmada, Ocak 2005 ile Eylül 2008 arasında kliniğimize AİK şikayeti ile başvuran 60 hasta dâhil edildi. Bu hastalardan 29'u IT steroid grubuna (ITSG), 31'i sistemik steroid grubuna (SSG) dâhil edildi. IT enjeksiyonda 4 mg/ml konsantrasyonundaki dekzametazon, 5 gün ardı ardına uygulandı. SSG'de ise 1 mg/kg metilprednizolon, 10 günde kesilecek şekilde oral olarak verildi. Değerlendirmelerde hastaların saf ses ortalamaları (PTA), konuşmayı ayırt etme skorları(SDS), 10 dB üzerinde işitme gelişmesi gösteren hasta yüzdeleri 10. gün ve 2. ayda her iki grup için istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bulgular: ITSG'de 10. gün ve 2. aydaki ortalama PTA kazançları sırasıyla 31,38 ve 37,55 dB olurken, SSG'deki kazançlar sırasıyla 19,35 ve 20,68 dB'de kaldı. ITSG'de 10. gün ve 2. aydaki ortalama SDS kazançları sırasıyla % 35,24 ve % 37,52 olurken, SSG'deki hastaların kazancı % 20,13 ve % 19,61 olarak bulundu. Ayrıca ITSG'de 2. ayda, 29 hastanın 25'i (% 86,2), SSG'de ise 31 hastanın 16'sı (% 51,6) 10 dB üzeri işitme kazancı sağladı.Sonuç: İntratimpanik steroid tedavisi sistemik steroid tedavisine göre işitme kazancı yönünden daha iyi sonuçları, steroidlerin sistemik yan etkilerini oluşturmadan vermektedir. Örnek sayısı daha fazla olan çalışmalarla, verilecek steroidin cinsi, uygulama dozu, sıklığı ve süresi gibi faktörlerin aydınlatılmasına ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: İntratimpanik, steroid, ani işitme kaybı, tedavi
Risk faktörü taşıyan yenidoğanlarda otoakustik emisyon, işitsel beyin sapı davranım odyometrisi (Tarama ve diagnostik) bulguları
Erken bebeklik döneminde normal işitmeye sahip olmak, konuşma ve lisan gelişiminin yanı sıra sosyal, duygusal ve zihinsel gelişim açısından da oldukça önem taşımaktadır. Çalışmamızda; işitme kaybı açısından risk faktörlerini taşıyan yenidoğanlarda uyarılmış otoakustik emisyon testi (TEOAE), işitsel beyin sapı davranım odyometrisi (ABR), (tarama ve diagnostik) ile yapılan işitme taramasının sonuçları sunulmuştur.Yenidoğan işitme taraması kapsamında odyoloji ünitesinde Ocak 2009 ? Mart- 2010 yılları arasında toplam 940 bebek işitme taramasından geçirilmiştir. Çalışmamızda, işitme kaybı açısından risk faktörleri taşıyan 207 yenidoğan seçilmiştir. Yenidoğan işitme taraması protokolüne göre çalışmamızda, bu 207 bebeğe işitme fonksiyonlarını değerlendirmek için TEOAE, tarama ABR ve diagnostik ABR uygulanmıştır. Yüksek risk grubundaki 207 yenidoğan, Joint Comittee on Infant Hearing (JCIH) - 2007'de belirtilen yüksek risk kriterleri dikkate alınarak seçilmiştir.207 yenidoğana birinci basamak taramada; TEOAE+ tarama ABR, ikinci basamakta ise diagnostik ABR uygulanmıştır. Yapılan birinci basamak tarama sonuçlarına göre bilateral her iki testende `kalan' , 39 yenidoğana diagnostik ABR yapılmıştır.Yüksek risk grubundaki bu 39 yenidoğana işitme fonksiyonlarını değerlendirmek için yapılan TEOAE, tarama ABR ve diagnostik ABR sonucunda; 23 bebek normal işitmeli,16 yenidoğan işitme kayıplı (%7.73) olarak bulunmuştur. İşitme kaybı tespit edilen hastalara işitme cihazı verilerek takibe alınmıştır.İşitme kaybı açısından yüksek risk faktörlerinin iyi bilinmesi ve bu riskleri taşıyan infantlara işitme taraması uygulanması, işitme kaybı olan çocuğun erken tanısında ve rehabilitasyonunda çok önemlidir.Bu nedenle de doğum kliniklerinde ve yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde görevli personelin bu konuda bilgilendirilmesi ve duyarlı olması büyük önem taşımaktadır. Bu bölümlerde sorumlu olan personelle, kulak burun boğaz ve odyoloji ünitesi sıkı bir işbirliği içinde çalışması zorunludur.Anahtar kelimeler: : Yenidoğan işitme taraması, Otoakustik emisyon, Tarama işitsel beyinsapı cevabı, Diagnostik ABR
Larenks kanserlerinde lazer cerrahisi sonrası nüksü kolaylaştıran faktörlerin incelenmesi
Amaç: Larenks kanserleri üst solunum ve sindirim sistemi kanserleri arasında en sık rastlanılan kanserlerdendir. Larenks kanserlerinin tedavisi; son 30-40 yıl içinde konservasyon cerrahisinin gelişmesi, radyoterapi ve kemoterapideki ilerlemeler sayesinde değişikliğe uğramıştır. Bu çalışmada larenks kanseri nedeniyle lazer cerrahisi uygulanan sonrasında rekürrensi arttırabileceği düşünülen faktörlerin incelenmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: 2000 ve 2010 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında larenks kanseri tanısıyla transoral mikroendoskopik lazer cerrahisi uygulanan ve takiplerinde lokal nüks gelişen 20 hasta ve 20 nüks gelişmeyen hasta olacak şekilde toplam 40 hasta incelendi. Bu iki gruptaki hastalar tümörün alt bölgelere yayılımı (ön kommisür tutulumu, ventrikül içine uzanım, subglottik bölgeye uzanım) ve immunohistokimyasal yöntemle p53, Ki 67 ve c erb B2 ekspiresyonu yönünden karşılaştırıldı ve bu faktörlerin rekürrens gelişimi üzerine etkileri incelendi.Bulgular: Hastaların lokal rekürrens gelişme süreleri 1 ay ile 5 yıl arasında değişmekte olup ortalama rekürrens gelişme süresi 12.95 ay olarak bulundu. Rekürrens grubunda ön kommisür tutulumu olan 11 hasta mevcuttu, rekürrens göstermeyen hasta grubunda ise ön kommisür tutulumu olan 6 hasta mevcuttu. Rekürrens grubunda ventrikül tutulumu olan 12 hasta mevcut olup, rekürrens göstermeyen hasta grubunda ventrikül tutulumu olan 5 hasta mevcuttu. Rekürrens grubunda subglottik uzanımı olan 2 hasta mevcuttu. Rekürrens göstermeyen hasta grubunda 3 hastada subglottik uzanım bulunmaktaydı. Rekürrens grubunda bu üç bölgenin de tutulmadığı 2 hasta olup, bu sayı rekürrens göstermeyen hasta grubunda 12'idi. Bu iki grup istatistiksel olarak karşılaştırıldığında ventrikül tutulumu rekürrens grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu(p=0.025).İmmunohistokimyasal değerlendirmeye göre rekürrens grubunda p 53 pozitifliği 9/20 (%45), Ki-67 pozitifliği 16/20(%80), c-erbB-2 pozitifliği 3/20(%15) olarak bulundu. Rekürrens göstermeyen grubuta ise p 53 pozitifliği 14/20(%70), Ki-67 pozitifliği 17/20(%85) ve c-erbB-2 pozitifliği 8/20(%40) olarak hesaplandı. Gruplar; bu üç antikor over- ekspiresyonu açısından karşılaştırıldığında kontrol grubunda daha yüksek değerler saptandı. Ancak bu üç değerde istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. P53 , Ki-67 ve c-erbB-2 için p değerleri sırasıyla 0.11, 0.677, 0.077. Sonuç olarak her üç immunohistokimyasal parametre rekürrens grubunda daha yüksek olarak saptanmadı ve hiçbiri iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık ortaya koymadı.Sonuç: Lazer cerrahisi sırasında lezyonun tam olarak ekspozisyonu ve bunun sayesinde yapılacak rezeksiyonun kalitesi lokal rekürrens ile oldukça ilişkilidir. Larenks kanserlerinde immünohistokimyasal yöntemle p53, Ki-67 ve c-erbB2 over-ekspiresyonu prognozun tahmininde güvenilir bir yöntem olarak saptanmadı.
İşitmesi normal olan tinnituslu hastalarda otoakustik emisyon sonuçlarının değerlendirilmesi
İşitmesi normal olan tinnituslu hastalardaki koklear mekanik aktiviteyi araştırmak amacı ile prospektif yöntem uygulanarak DPOAE (distortion product otoacoustic emission) ve TEOAE (transient evoked otoacoustic emission) testleri uygulandı.Bu çalışmada prospektif olarak normal işitmeye sahip tinnituslu bireylerle normal işitmeye sahip ve tinnitusu olmayan bireylerin otoakustik emisyon cevapları arasında bir fark olup olmadığının değerlendirerek otoakustik emisyon testinin tinnitustaki tanısal değerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Ünitesinde 35 (24 hasta, 11 kontrol) kişinin dahil edildiği iki grup üzerinde yapılmıştır. Tüm hastalardan ayrıntılı anamnez alınarak, ayrıntılı kulak burun boğaz muayenesi ile saf ses odyometrisi, yüksek frekans odyometri, konuşma odyometrisi, timpanometri ve akustik refleks, TEOAE, DPOAE testlerini içeren odyolojik değerlendirme yapıldı. Tinnituslu grupta DPOAE amplitüdlerini kontrol grubuna göre 1001, 1501, 3003, 6006, 7996 Hz'de önemli derecede düşük bulundu. Ayrıca tinnituslu grupta kontrol grubuna göre TEOAE amplitüdlerinin de 1000, 1400, 2000, 2800, 4000 Hz frekanslarında düşük olduğu bulundu. Yüksek frekans odyometride; 10 ve 16 kHz'de işitme eşikleri tinnituslu grupta kontrol grubuna göre daha yüksek elde edilmiştir. Saf ses odyometrisinde tinnitusu olan bireylerde işitmesi normal sınırlarda olsa dahi koklear mekanik aktivitede bozulma olabileceği sonucuna varılmıştır. TEOAE ve DPOAE testleri tinnituslu hastaların objektif değerlendirmesinde kullanılabilir testlerdir.Anahtar kelimeler:Tinnitus, Otoakustik emisyon, DPOAE, TEOAE
Tone burst uyarılı işitsel beyinsapı yanıtları ve klinik uygulamalar
İşitsel fonksiyonların değerlendirilmesinde en etkili ölçüm metodu, davranış odyometrisidir. Ancak subjektif bir değerlendirme olması nedeniyle simülasyon yapan hastalarda, mental retarde kişilerde, komadaki hastalarda, bebek ve küçük çocuklarda yetersiz kalmakta ve bu tür hastalarda işitme ölçüm metodu olarak kullanılamamaktadır. Bu nedenle bu tür hastalarda işitmenin değerlendirilmesi için, objektif elektrofizyolojik test yöntemleri geliştirilmiştir.İşitsel beyinsapı?yanıtları (ABR) , işitmenin objektif değerlendirilmesinde önemli bir elektrofizyolojik gereçtir. ABR ölçümlerinde, uyaran tipi olarak Klik, Tone Burst uyaranlar kullanılmaktadır. Klik uyaran ile elde edilen ABR yanıtlarının yüksek frekanslardaki işitme eşikleri hakkında bilgi verdiği, ama alçak frekans işitme eşikleri hakkında yeterli bilgi vermediği belirlenmiştir. Tone Burst uyaran ise frekansa spesifiktir ve uyaran olarak kullanılan frekanslarda işitmenin değerlendirilmesi ile ilgili ön bilgi verir.Bu çalışmanın amacı, Tone Burst uyarılı ABR yanıtlarından elde edilen V. dalga eşikleri ile saf-ses odyometri uygulanarak elde edilen eşikler arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak incelenmesi, anlamlı bir ilişki mevcut ise bu veriler doğrultusunda referans eşikler belirlenmesidir. Bu nedenle merkezimize işitsel değerlendirme için başvuran hastaların, yaş ve cinsiyet farklılığı dikkate alınarak 40 normal ve 20 işitme kayıplı olan 60 kulaktan oluşan örnek grup oluşturulmuş, bu gruplara Saf Ses Odyometri ve Tone Burst uyarılı ABR testleri uygulanmış, 500, 2000 ve 4000 Hz frekanslarında hem Saf Ses işitme eşikleri, hemde Tone Burst ABR V.dalga eşikleri incelenmiştir. Normal işiten hastaların Tone Burst ABR ve Saf Ses Odyometri eşikleri arasındaki fark, 500 Hz için 20.0 dB, 2000 Hz için 8.0 dB ve 4000 Hz için 6.0 dB olarak bulunmuştur. Bu eşik farkları, işitme kayıplı hastalar için ise 500 Hz için 16.0 dB, 2000 Hz için 6.0 dB ve 4000 Hz için 4.0 dB olarak daha düşük bulunmuştur.Yaş ve cinsiyet gözetilerek yapılan ölçümlerden elde edilen bulgulara göre normal işiten erkek ve kadın hastaların latans sürelerinin arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.Normal işiten hastaları yaşlarına göre 20-30 yaş ve 30-40 yaş olmak üzere iki gruba ayırıp Tone Burst ABR uygulandığında 20-30 yaş ve 30-40 yaş arasında Tone Burst ABR latans farklılıklarının istatistiksel olarak önemli bulunmamıştır.Tone Burst ABR ve Saf Ses işitme eşikleri arasındaki farkın, uyaran frekansının artmasına bağlı olarak azaldığı görülmüştür.Elde edilen bu verilerin, literatür ile uyumlu olduğu görülmüştür.
Baş-boyun mukoepidermoid karsinomlarında prognostik faktörler
Amaç: Bu çalışmada baş-boyun mukoepidermoid karsinomlarında hastaların demografik özelliklerinin ve mutant p53, mdm-2, survivin ekspresyonunun yaşam süresi, hastalıksız sağkalım üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2002 ve 2010 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında mukoepidermoid karsinom tanısıyla takip edilen 39 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri ve immunohistokimyasal yöntemle mutant p53, mdm-2 ve survivin ekspresyonu incelenip bunların yaşam süresi ve hastalıksız sağkalım sürelerine olan etkisine bakıldı. Bunlara ek olarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında pleomorfik adenom tanısıyla opere edilen 39 hastada mutant p53, mdm-2 ve survivin ekspresyonu değerlendirildi. Mukoepidermoid karsinom ve pleomorfik adenom arasındaki mutant p53, mdm-2, survivin ekspresyonları karşılaştırıldı. Ayrıca mutant p53, mdm-2 ve survivinin koekspresyonu ve birbiriyle olan korelasyonu incelendi.Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 39 hastanın yaş ortalaması 47,8 (8-78), ortalama takip süresi 60,3 ay (24-122 ay) idi. En sık gözlenen lokalizasyon parotis (%56,4) idi. T ve N evresi, tümörün yerleşim yeri, histolojik grade, perinöral invazyon ve metastaz gelişimi yaşam süresi ve hastalıksız sağkalım süresi üzerinde, cerrahi sınır pozitifliği, nüks ve yaşın da yaşam süresi üzerinde etkisi olduğu izlendi. Mutant p53 ekspresyonu; histolojik grade, ölüm oranı, yaşam süresi ile ilişkili bulundu. Survivin ekspresyonu; histolojik grade ile ilişkili iken, mdm-2 ekspresyonunun prognostik etkisi izlenmedi. Pleomorfik adenomlarda mukoepidermoid karsinomlara göre mutant p53 ekspresyonu daha az, survivin ekspresyonu daha fazla, mdm-2 ekspresyonu açısından fark izlenmedi.Sonuç: Yaş, T, N evresi, histolojik grade, cerrahi sınır pozitifliği, perinöral invazyon, nüks, metastaz gelişimi, tümörün yerleşim yeri, mutant p53 ve survivin ekspresyonu mukoepidermoid karsinom prognozuna etkili olduğu gözlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Mukoepidermoid karsinom, prognoz, p53, mdm-2, survivin.
Çocuklarda kronik otitis media için sosyodemografik, sosyoekonomik ve klinik risk faktörleri
Kronik otitis media (KOM) orta kulağın kulak zarında kalıcı değişikliklere yol açan uzun süreli enflamasyonudur. KOM çocuklarda sık görülen bir hastalıktır ve tam olarak tedavi edilmezse ciddi komplikasyonlara ve sekellere yol açabilir. Bu hastalıkla ilişkili risk faktörleri ortaya konulursa potansiyel komplikasyonlar önlenebilir ve önleyici stratejiler geliştirilir. Bu çalışmanın amacı çocuklarda KOM ile ilişkili klinik, sosyodemografik ve sosyoekonomik risk faktörlerini belirlemektir. Bu çalışmaya 2005-2015 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Anabilim Dalı'nda KOM tanı ve tedavisi almış 103 çocuk hasta ve 116 sağlıklı çocuk dahil edildi. Risk faktörlerini içeren anketler hasta ve kontrol grubundaki çocukların anne ve/veya babası ile birebir görüşülerek dolduruldu. Hastaların 53'ü erkek (%51,5) ve 50'si kızdı (%48,5). Kontrol grubunda 48 erkek (%41,4) ve 68 kız (%58,6) çocuk bulunmaktaydı. Hastaların yaş ortalaması 13,1 (yaş aralığı, 2-16) ve kontrol grubunun yaş ortalaması 12,05 (yaş aralığı, 6-16) idi. Belirlenen risk faktörleri ile KOM arasındaki ilişkiyi belirlemek için çok değişkenli regresyon modeli ve tek değişkenli analiz kullanıldı. Annenin gebelikte sigara kullanması (p=0,014), ilk yaşta otitis media geçirme (p=0,001), sık otitis media geçirme (p=0,001), ilk yaşta sık üst solunum yolu enfeksiyonu geçirme (p=0,001), önceki kulak zarına ventilasyon tüpü tatbiki (p=0.001), önceki tonsillektomi ve/veya adenoidektomi (p=0,001), babada (p=0.008) ve kardeşte otitis media hikayesi (p=0,008) ve aile reisinin sigortasının olmaması (p=0.001) KOM ile anlamlı olarak ilişkili bulundu. Çok-değişkenli analizde ilk yaşta otitis media geçirme (OR=8,00, %95 GA=[3,34-19,17], p=0.000), babada otitis media hikayesi (OR=8,438, %95 GA=[1,47-48,42], p=0.017) ve aile reisinin sağlık güvencesinin olmaması (OR=3,091 %95 GA=[1,35-7,110], p=0.008) KOM ile ilişkili risk faktörleri olarak bulundu. Bu çalışmada elde edilen sonuçlara göre ilk yaşta otitis media geçirme, babada otitis media hikayesi aile reisinin sağlık güvencesinin olmaması KOM için risk faktörleridir. Anahtar Kelimeler: Aktif kronik otitis media, İnaktif kronik otitis media, Risk faktörleri.
Kemiğe implante işitme cihazı kullanan hastalarda yaşam kalitesi ve işitme sonuçlarımız
ÖZET Kemiğe İmplante İşitme Cihazı Kullanan Hastalarda Yaşam Kalitesi ve İşitme Sonuçlarımız Amaç: İletim tipi işitme kaybı hem erişkin, hem de pediatrik hasta grubunda yaşam kalitesini önemli ölçüde düşüren ve sık görülen bir problemdir. Bu hastaların işitme rehabilitasyonunda konvansiyonel işitme cihazları, orta kulak operasyonları ve kemiğe implante işitme cihazları (KİİC) gibi yöntemler kullanılmaktadır. Bu çalışmada, uzun yıllardır güvenli ve etkin bir şekilde yapılan kemiğe implante işitme cihazı ve softbandın yaşam kalitesi üzerine etkisi, odyolojik sonuçları, oluşan komplikasyonların sıklığı, türleri ve bu komplikasyonlara yaklaşım yöntemlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi, Kulak-Burun-Boğaz Anabilim Dalı bünyesinde Ocak 2005 ve Eylül 2013 arasında iletim veya miks tip işitme kaybı sebebiyle KİİC tatbik edilen veya softband cihaz kullanan hastalar araştırmaya alındı. Çalışmada herhangi bir çıkarma kriteri kullanılmadı. Hastaların odyolojik sonuçları KİİC ve softband uygulamasından önce saf ses odyometri ile sonrasında ise serbest alan odyometri ile belirlendi. Hastaların fonksiyonel kazançları cihaz öncesi hava yolu işitme eşiklerinden, cihazlı işitme eşiklerinin çıkarılması ile hesaplandı. Hasta memnuniyetini ölçmek amacıyla Uluslararası İşitme Cihazları Değerlendirme Envanteri Türkçe Versiyonu (IOI-HA-TR) ve Glasgow Erişkin ve Çocuk Değerlendirme Testleri (GDT) yapılıp, sonuçları istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Toplam hasta sayısı 34 olarak saptandı. Bu hastaların 23 tanesinde KİİC tatbiki yapılırken, kalan 11 hastada softband cihaz kullanıldı. Kemiğe implante işitme cihazı kullanan hastaların fonksiyonel kazançları 500 Hz'de 31,3 dB, 1000 Hz'de 45,5 dB, 2000 Hz'de 44,5 dB, 4000 Hz'de preop 44,3 dB olarak bulunmuştur. KİİC kullanan erişkin hastaların GDT skorları toplamda 27,6 olarak bulundu. GDT alt ölçeklerinden genel sağlıkta 35,8, sosyal sağlıkta 39,8, fiziksel sağlıkta 34,2 sonuçları elde edildi. Pediatrik grupta ise toplamda 41,6, alt ölçeklerden emosyonel alt ölçekte 51,4, sosyal alt ölçekte 30,0, eğitsel alt ölçekte 47,1, vital alt ölçekte 32,0 sonuçları elde edildi. IOI-HA-TR skorları ise KİİC kullanan hastalarda 25,22, softband kullananlarda ise 26,45 olarak bulundu. Komplikasyon olarak, KİİC kullanan 2 hastada (% 8,7) osseointegrasyon problemi görülürken, 11 hastada (% 47,8) hafif-orta derecede cilt reaksiyonları gözlendi. Sonuç: Kemiğe implante işitme cihazı, iletim tipi işitme kaybında düşük komplikasyon oranları ile güvenilir ve etkin bir terapi yöntemidir. Odyolojik başarısı yanında, yaşam kalitesine de olumlu katkısı mevcuttur. Cihazların tam etkinliklerinin anlaşılabilmesi amacıyla daha uzun süreli ve daha geniş hasta içeren çalışmalara da ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: İşitme Cihazı; Softband; Osseointegrasyon; Yaşam Kalitesi
İç kulak anomalisi olan koklear implant kullanıcılarında koklear implant sonuçları
Amaç: Bu çalışma, bilateral total işitme kaybı nedeniyle koklear implantasyon uygulanan iç kulak anomalili hastaların operasyon bulguları, operasyon sonrası takipleri ve işitsel performanslarını analiz etmek amacıyla yapıldı. Gereç ve yöntem: Materyal Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda koklear implantasyon operasyonu uygulanan, konjenital işitme kayıplı, radyolojik olarak görüntüleme yöntemlerinde iç kulak anomalisi saptanan 55 hasta değerlendirildi. Hastaların 2 si ortak kavite, 6'sı inkomplet partisyon tip I, 2'si koklear hipoplazi, 12'si inkomplet partisyon tip II, 26'sı geniş vestibüler akuadukt, 7'si semisirküler kanal aplazisi olan hastalardı. Hastaların intraoperatif bulguları, postoperatif komplikasyonları ve işitsel algı performansları değerlendirildi. Ayrıca bu kriterlere uyan, operasyon sonrası en az 12 ay eğitimine devam eden 30 hastanın işitsel performansları analiz edildi. Bu hastalar koklear anomalisi olan (grup I) ve vestibüler anomalisi olan (grup II) hastalar olarak 2 gruba ayrıldı. Anomalisi olmayan kontrol grubu (grup III) ile kıyaslandı. Performansların değerlendirilmesinde dinlemenin gelişim profili ve anlamlı işitsel deneyim skalası testleri kullanıldı. Bulgular: İç kulak anomalisi olan hastaların işitsel algı testleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, hastaların dinlemenin gelişim profili testinde, grup I hastalarının işitsel performanslarının, grup II ve grup III' e göre ilk ayarlama, 1.ay, 3.ay, 6.aylarda istatistiksel olarak anlamlı olmasa da (p>0.05) daha yavaş seyirli olduğu, 12. ve 18. aylarda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük olduğu (p<0.05) ve grup II ve grup III hastalarını 24. Ay içerisinde yakaladığı görüldü. Grup II ve grup III hastaların ise LIP test performanslarında anlamlı bir farklılık olmadığı gözlendi (p>0.05). Hastaların anlamlı işitsel deneyim skalası test performanslarında, her 3 grubun da performans gelişim eğrilerinin sürekli yükselen tipte olduğu görüldü. Grup II ve grup III performansının anlamlı bir farklılık göstermediği görüldü. Grup I de ise, 3.ay, 6.ay, 12.ay, 18.ayda istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yavaş seyirli olduğu (p>0.05), 24.ay ve 36.ay da ise istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha düşük olduğu görüldü (p <0.05). Çalışmaya dahil edilen hastaların 3'ünde kokleostomi esnasında yüksek basınçlı perilenf sızıntısı (gusher) gözlendi. Bu hastaların hepsi inkomplet partisyon tip I anomalisi olan hastalardı. Inkomplet partisyon tip II anomalisi olan hastaların %50'sinde düşük basınçlı perilenf sızıntısı (oozing) gözlendi. Geniş vestibüler akuaduktu olan hastaların hiçbirinde gusher gözlenmezken, %39'unda oozing gözlendi. 55 hastanın 4' ünde (%7) fasiyal sinir anomalisi gözlendi. Bu hastaların 2'si ortak kavite anomalisi, 2'si IP-I anomalisi olan hastalardı. Çalışmaya dahil edilen 55 hastanın 6'sında (%11) operasyon sonrası menenjit gözlendi (ortak kavite anomalisi olan 1 hasta, inkomplet partisyon tip I anomalisi olan 2 hasta, inkomplet partisyon tip II anomalisi olan 2 hasta, semisirküler kanal aplazisi olan 1 hasta). Hastaların hiçbirinde operasyon öncesi menenjit öyküsü yoktu. Sonuç: İç kulak anomalisi olan hastalarda koklear implantasyonun işitsel sonuçları, iç kulak anomalisi olmayan koklear implantlı hastaları geç de olsa yakalayabilmektedir. Ancak iç kulak anomalisi olmayan koklear implantasyon olgularına göre fasiyal sinir anomalilerinin ve menenjit riskinin daha yüksek olduğu bilinmelidir. Bu konuda hasta yakınları iyi bilgilendirilmeli, preoperatif dönemde görüntüleme yöntemleri detaylı incelenmeli, menenjit gibi postoperatif dönemde hayati bir komplikasyonu engellemek için rinore takibi daha yakından yapılmalıdır.
Koklear implant cerrahisinde reimplantasyon neden ve sonuçlarımız
Amaç: Bu çalışma reimplantasyon cerrahisi yapılan hastaların reimplantasyon yapılma nedenlerini, reimplantasyon cerrahisi sırasındaki cerrahi bulguları ve reimplantasyon cerrahisi sonrası işitsel performansları analiz etmek amacı ile yapıldı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda reimplantasyon cerrahisi yapılan 39 hasta çalışmaya .Reimplantasyon cerrahisi nedenlerine göre sınıflandırıldı. Reimplant cerrahisi nedenleri etkileyebilecek durumlar ve ilk koklear implant ve reimplantasyon cerrahisi arasındaki zaman ve reimplantasyon esnasındaki cerrahi bulgular ve reimplantasyon cerrahisi sonrası işitsel performanslar incelendi. Bulgular: İlk koklear implant cerrahisi bizim kliniğimizde yapılan 1051 hastanın 34 'üne (%3,1) reimplantasyon cerrahisi yapıldı. Ek olarak ilk koklear implant cerrahileri başka kliniklerde yapılan 5 hasta da çalışmaya dahil edildi. Reimplant cerrahisi kliniğimizde deneyimli hekimler tarafından yapıldı. Reimplantasyon cerrahisi için gereken ortalama zaman 4,1 (0-13) yıl idi. Kliniğimizde reimplantasyon cerrahisi yapılan 39 hastanın reimplantasyon nedenleri incelendiğinde ; 23 hastaya ''hard failure'' (%58,9), 8 hastaya ''soft failure'' (%20,5), 4 (%10,3) hastaya flep enfeksiyonu, 1 (%2,6) hastaya kolestatoma, 3 (%7,7) hastaya yanlış yerleştirme-yerinden çıkma nedeniyle koklear reimplantasyon yapılmıştır. Reimplantasyon cerrahisi yapılan 39 hastanın 10'unun reimplantasyon cerrahisinde kokleostomi ve elektrot etrafında ossifiye dokular saptanarak 4 hastanın kokleostomi loju genişletilmesine rağmen tüm elektrotlar başarı ile ilerletildi. Hastaların ilk koklear implant sonrası takiplerinde en yüksek açık uçlu iki heceli kelime testi skorlarından; ortalama fonem 37,53 ( 0-50), ortalama kelime ise 6,86 (0-10) olarak bulundu. Bu hastaların ilk koklear implant sonrası takiplerinde en yüksek Cap skorları ortalaması 5,14 (0-7) olarak bulundu. Hastaların reimplantasyon sonrası takiplerinde en yüksek açık uçlu iki heceli kelime testi skorları değerlendirildiğinde; ortalama fonem 43,76 (0-50) ,ortalama kelime 8,24 (0-10) olarak saptandı. Bu hastaların reimplantasyon sonrası takiplerinde en yüksek Cap skorları ortalaması ise 6,3 (1-7) olarak bulundu. Sonuç: Reimplantasyon cerrahisinin en sık nedeni cihaz hatası ilişkili nedenler olup bu durumun özellikle prelingual dönemdeki çocuklarda erken dönemde tespit edilmesi gerekir. Reimplantasyon cerrahisi ilk koklear implantasyon cerrahisine nazaran zorluklar içermesine rağmen deneyimli hekimlerce yapılması gereken güvenli bir cerrahidir. Reimplantasyon cerrahisi sonrası zayıf işitsel performans gösteren hastaların sıklıkla eşlik eden nöropsikiyatrik rahatsızlıkları olup bu rahatsızlıklar reimplantasyon cerrahisi sonrası sonuçları olumsuz etkilemektedir. Reimplantasyon cerrahisi sonrası hastaların işitsel performanslarında azalma gözlenmedi. Anahtar Kellimeler: Reimplantasyon cerrahisi, koklear implant cihaz hataları, işitsel performans
Multipl skleroz hastaları üzerinde odyovestibüler değerlendirme
Bu araştırma Multipl Skleroz (MS) hastaları üzerinde işitsel ve vestibüler fonksiyonları, hastaların içinde bulunduğu psikososyal durumlar da göz önünde bulundurularak bilişsel işlevleriyle değerlendirmek amacıyla yapıldı. Çalışma Mayıs-Kasım 2018 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalına başvuran MS tanılı hastalar üzerinde gerçekleştirilmiştir. Görüşmeye katılan hastalarla yüz yüze görüşme sağlanmıştır. Prospektif vaka-kontrol tipinde olan bu çalışmanın örneklem grubunu işitme ve denge problemi yaşamayan bireyler oluştururken, deney grubunu MS tanısı konulmuş, son iki aydır atak geçirmemiş olan, 18 yaş üstü, 60 yaş altı hastalar ile yaş, cinsiyet bakımından benzer özellik gösteren bireyler oluşturmuştur. 15 sağlıklı birey ile 15 hasta birey olmak üzere toplam 30 hastanın katılımı sağlanmıştır. Deney ve hasta gruplar üzerinde odyolojik ve vestibüler testler sağ ve sol kulağa ayrı ayrı uygulanmış olup bu iki gruptan alınan veriler karşılaştırılmıştır. Eş zamanlı olarak hastalara empedans odyometri testi yapılarak orta kulak basıncı ve stapes refleks eşikleri kontrol edilmiştir. Vestibüler testler uygulanarak hastaların vizüel, derin duyu sistemleri ve bunlar arasındaki bağlantılar, varsa bağlantılar arasında patolojiler tespit edilmeye çalışılmış ve bu patolojilerin periferik veya santral olup olmadığı belirlenmeye çalışılmıştır. Hem kontrol grubuna hem de hasta grubuna Beck Depresyon Ölçeği uygulanıp hasta formu dolduruldu. Hasta grubun yaş ortalamasının 38,80 ± 9,14 olduğu görüldü. Hastaların büyük çoğunluğunu Relapsing Remitting Multipl Skleroz ve Relapsing Progresif Multipl Skleroz (%40 oranında RPMS, %40 oranında RRMS) oluşturmuştur. Bu çalışma ile MS hastalarının işitme eşiklerinin yüksek frekanslarda etkilenmiş olduğu tespit edilmiş, bazı hastalarda kortikal potansiyellerde latans gecikmesi gözlenmiştir. Bazı hastalarda lateral kanallarda vestibülooküler reflekslerin kazançlarında düşme gözlenmiştir. Hasta ve kontrol grubuna uygulanan testlerden elde edilen veriler SPSS analizine tabi tutulmuş, sonuçlar tartışılmıştır. Hastalığın aynı zamanda yaş ve cinsiyete bağlı olup olmadığı da yine yapılan analizler sonucu tartışılmıştır. Aynı zamanda MS hastalarında bilişsel işlevin bozulduğu ortaya konulmuştur. Elde edilen veriler sonucunda "İşitsel Beyin Sapı Cevapları (ABR)" testinde click uyaran sıklığı saniyede 20 ve 70 iken istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilmemiştir. Uygulanan vestibüler testler sonrasında kulaklar arasında istatistiksel olarak anlamlılık gözlenmiştir. Saf ses odyometri testi uygulanan hastaların birçoğunda işitme kaybı saptanmıştır. Çalışma grubunun kontrol grubu ile yaş, cinsiyet, medeni durum bakımından benzerlik gösterdiği görülmüştür. MS hastalarının daha içe dönük ve depresif, kontrol grubunun ise daha az depresif olduğu gözlendi. Hasta grubuna uygulanan ölçekler sonrasında değişik derecelerde depresyon tespit edilmiştir.
Şelasyon tedavisi uygulanan beta talasemi hastalarında işitsel ve vestibüler fonksiyonların değerlendirilmesi
Ülkemizde işitme kaybı ve vestibüler sistem bozuklukları her yaş grubunda görülen hastalıklardır. Bu çalışmada şelasyon tedavisi alan beta talasemi hastalarının işitsel ve vestibüler fonksiyonlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamıza 2019 Temmuz-2020 Kasım yılları arasında Çukurova Üniversitesi Pediatrik Hematoloji Bölümü tarafından beta talasemi tanısıyla takip edilen, düzenli kan transfüzyonu ve şelasyon tedavisi alan hastalar (n=40) dahil edildi. Tüm testler Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Ünitesinde uygulandı. Katılımcıların yaşı, cinsiyeti, timpanogram eğrileri, akustik refleksleri, saf ses ortalamaları, sensörinöral işitme kayıpları, iki kulakta da bulunan her semisirküler kanalın VOR kazancı, yine her iki kulağın p1-n1 dalga latansları, eşikleri ve latans asimetrileri incelendi ve istatistiksel analizi yapıldı. Tüm bu değerler kontrol grubu (n=25) ile kıyaslandı. Çalışmamıza dahil edilen 40 hastanın (17 kadın, 23 erkek) ortalama yaşının 18,7 olduğu (median 17,5) belirlendi. İşitsel fonksiyonları değerlendirmek için saf ses ortalaması olan 0,5 kHz 1 kH 2 kHz ve 4 kHz frekanslarının ortalaması incelendi. V-HIT ile VOR kazançları incelendi. C-VEMP testi ile dalga latansları, eşikler ve latans asimetri değerleri incelendi. Kontrol grubuyla kıyaslandığında vestibüler testler, timpanogram ve akustik refleks testlerinde anlamlı bir fark gözlenmezken, sensörinöral işitme kaybı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Sonuç olarak; şelasyon tedavisinin vestibüler fonksiyonlar üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin olmadığı bulundu. Fakat sensörinöral işitme kaybı açısından değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlendi. Ayrıca şelasyon tedavisi alan hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik özelliklerinin işitsel ve vestibüler sisteme etkisinin olmadığı da bulundu. Anahtar Kelimeler: Beta Talasemi, Vestibüler Fonksiyon, İşitsel Fonksiyon, Şelasyon Tedavisi, Video Head Impulse Test
Fasiyal sinir hasarında nöroprotektif ajanların rejenerasyon üzerine etkisinin gösterilmesi: Deneysel çalışma
Periferik sinir hasarı sonucunda özellikle sinir distalinde önemli yapısal ve fonksiyonel değişiklikler meydana gelmektedir. Bu değişikliklerin düzeltilmesine yönelik çeşitli faktörlerin etkileri geniş olarak araştırılmıştır. Rejenerasyonda, Schwann hücrelerinin primer rolleri yanında, eksojen olarak uygulanan nöroprotektif ajanlar, nörotropinler, nörokinler ve bazı büyüme faktörlerinin de yararlı etkileri açıklanmıştır.Sunulan çalışmamızda amaç fasiyal sinir hasarı oluşturulan sıçanlarda oksitosin ve resveratrolün nörogenesis stimulasyonunu değerlendirmek, olası olumlu nöroprotektif etkilerinden sinir hasarı olan hastalarda yararlanabilmektir. Çalışmamızın sonucunda elde edilen veriler, toplumda sık görülen ve yakın gelecekte daha da ciddi bir toplum sağlığı sorunu oluşturacak olan fasiyal sinir hasarının sağaltımında kullanılabilecek potansiyel nöroprotektif ajanların (oksitosin, resveratrol) etkilerine yönelik bilgi edinmeyi sağlamıştır. Böylelikle fasiyal sinir hasarı iyileşmesine yönelik literatürde mevcut bilgilere ek bilgiler sağlanması hedeflenmiştir. Bunun sonucunda, söz konusu ajan veya (aynı hedef mekanizmaları paylaşan) türevlerinin terapötik olarak klinikte kullanılma olasılıkları tartışmaya açılmıştır. Çalışmamızda daha önce araştırılmayan ve klinik uygulamalarda çeşitli etiyopatogenetik hastalıklarda sıklıkla kullanılan bu ajanların olası nöroprotektif etkilerini gösterebilmek ve alternatif bir tedavi seçeneği olarak sunabilmek hedeflenmiştir.Çalışmamızda, deneysel fasiyal sinir hasarı modeli oluşturulduktan sonra, tedavi süreci olarak 28 gün verilen oksitosin ve resveratrolün intraperitoneal uygulamasının etkilerinin, sistemik steroid tedavisi ile karşılaştırılmasının yanı sıra, fasiyal EMG ile elektrofizyolojik olarak değerlendirilmesi ve histolojik yöntemler ile de sinir dokusu ve komşuluğundaki yapılarda oluşan hasar ve iyileşme durumu gösterilmiştir.
Meniere hastalarında atak sırasında bakış sabitleme yönteminin semptom skorlarına etkisi
Menier hastaları için vertigo ataklarının tedavisinde genellikle vestibuler baskılayıcı tedaviler kullanılsa da hastalar yüksek düzeyde rahatsızlık yaşamaktadırlar. Menier hastalığı tanısı alan 31 hasta Mart 2017 ile Aralık 2020 tarihleri arasında değerlendirildi. Menier hastalığı tanısı tipik hikâye odyolojik muayene ve nistagmus videolarının değerlendirilmesi ile konuldu. Hastalara atak sırasında nistagmus yönünün tersine bakması önerildi şikâyetleri geçene kadar gözlerini belirlenen alanda tutmaları belirtildi. Hastaların fiksasyon yöntemi öncesi ve sonrası vertigo atak şiddetlerine sıfır ila on arasında derecelendirmesi istendi. Bakış fiksasyonu ile ortalama semptom şiddeti sporu 8.7'den 1.9'a düştü. İpsilateral bakış fiksasyonu istatistiki olarak anlamlı değerlendirildi.
Fibroblast büyüme faktörünün nazal mukozada yara iyileşmesi üzerine etkileri
Giriş: Endoskopik sinüs cerrahisi, septoplasti, kafa tabanı cerrahileri, konka cerrahileri gibi işlemler nazal mukozada mekanik travma oluşturmaktadır. Bu anlamda yaygın kullanılan ajanlara alternatif arama ve daha potent ancak daha az yan etki profiline sahip ilaçlar, spreyler, damlalar üretmek üzerine kurgulanan arayış nazal cerrahiler sonrası oluşabilecek komplikasyonları ve hastaların cerrahi sonrası konforunu, ameliyat başarısını arttırmayı hedeflemiştir. Bu deneysel çalışmanın amacı Fibroblast Büyüme Faktörü (FGF)'nün nazal mukozada yara iyileşmesi üzerine etkilerini histopatolojik olarak göstermektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 42 adet Wistar Albino erkek rat kullanıldı. Sham grubuna (n=6) hiçbir cerrahi prosedür uygulanmadı ve referans olarak ele alındı. Nazal mukoza hasarı uygulanan hayvanlar kontrol (n=18) ve deney grubu (n=18) olmak üzere ayrıldı. Her iki gruptaki hayvanlar kendi arasında takip sürelerine göre altışar üç alt gruba ayrıldı. Bu gruplardaki hayvanlara sırasıyla 5,10 ve 15 gün topikal uygulama yapılıp takip edildi. Takip sonrası deneyde kullanılan hayvanlar nazal septum mukozaları histopatolojik incelemeler yapılmak üzere çıkarıldıktan sonra sakrifiye edildi. Mukozada epitelyal kalınlık indeksi, subepitelyal kalınlık indeksi, inflamasyon skoru, goblet ve silyalı hücre sayısı, iNOS immünreaktivite skorlaması histolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Epitelyal kalınlık indeksi değerlendirmesinde 10 ve 15.günde FGF grubu ile SF grubu arasında anlamlı farklılık izlendi (p<0.05). İnflamasyon skoru ve iNOS düzeyi incelemesinde 15.günde FGF grubu ile Serum fizyolojik (SF) grubu arasında anlamlı farklılık izlendi (p<0.05). Goblet ve silyalı hücre kaybı açısından FGF ve SF grubu arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.005). Subepitelyal kalınlık indeksi 15.günde FGF grubunda anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.05). Sonuç: Bu bulgular ışığında FGF'nin nazal mukozada yara iyileşmesi üzerine olumlu etkileri olduğu ve özellikle nazal cerrahiler sonrası tedavi edici anlamda kullanılabileceği düşünülmüştür, ancak bunun için ek çalışmalara gereksinim duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Nazal mukoza, Fibroblast Büyüme Faktörü, yara iyileşmesi
Sıçanlarda oluşturulan faringokutanöz fistül modelinde glikopironyum bromür ve peru balsamının iyileşme üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Faringokutanöz fistül, total larenjektomi ameliyatı sonrası en sık görülen erken dönem komplikasyondur. Hastanede kalış süresinin uzamasına, planlanan radyoterapinin gecikmesine ve ek morbiditelere neden olur. Konservatif yöntemlerle %70 hastada fistül kapanmasına rağmen geri kalan hastalar ek cerrahi girişimlere ihtiyaç duymaktadır. Bu deneysel çalışmanın amacı faringokutanöz fistül oluşmadan fistül gelişimini önlemektir. Glikopironyum bromür kullanarak tükrük miktarını azaltmayı ve peru balsamı kullanarak iyileşmenin arttırılmasını amaçladık Gereç ve Yöntem: Otuz iki adet albino Wistar erkek sıçan 4 gruba eşit olarak dağıtıldı. Bütün gruplara üst özefagusa insizyon yapıldı ve primer sutüre edildi. Kontrol grubuna sadece dekstroz verildi. Glikopironyum bromür grubuna günde 2 kez glikopironyum bromür ve dekstroz verildi. Peru balsamı grubuna faringotomi oluşturulduktan sonra lokal olarak peru balsamı uygulandı ve dekstroz verildi. Glikopironyum bromür+peru balsamı grubuna; faringotomi oluşturulduktan sonra lokal olarak peru balsamı uygulandı ayrıca glikopironyum bromür ve dekstroz verildi. 7.günde sakrifiye edilen sıçanlar makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. (n:30) Bulgular: Glikopironyum bromür gubu makroskopik olarak faringokutanöz fistül iyileşmesinde daha iyi olsa da gruplar arasında makroskopik iyileşme ve eritematöz şişlik açısından anlamlı farklılık bulunamadı. İltihabi hücre sayısı ve angiogenesis açısından gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Kollajen birikimi (p<0,001) ve fibroblast yoğunluğu (p<0,0,02) glikopironyum bromür içeren gruplarda daha yüksek izlendi ve istatiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç:Çalışmamızda glikopironyum bromürün faringokutanöz fistülün makroskopik iyileşmesinde, fibroblast ve kollajen oluşumunda olumlu etkileri gösterildi. Glikopironyum bromür ve peru balsamının faringokutanöz fistül iyileşmesi üzerine etkilerinin daha iyi değerlendilebilmesi için daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelime: Faringokutanöz fistül, glikopironyum bromür, hayvan modeli peru balsam
Koklear implant yapılmış pediatrik olgularda görsel dikkat/tarama performansının işaretleme testi ile değerlendirilmesi
İşitme kaybı, kişinin başta dil gelişimi ve iletişim becerilerini etkileyen duyusal bir problemdir. Konjenital işitme kaybı için tedavi seçenekleri işitme cihazı ve koklear implanttır. Duyusal girdilerin eksikliğinde diğer duyuların nasıl etkilendiği ile ilgili temelde iki teori mevcuttur. Bunlardan birincisi "yetersizlik teorisi", diğeri ise telafi teorisi"dir. Bu çalışmanın amacı kritik dil edinim dönemi olan dört yaş öncesinde (erken dönem) ve dört yaş sonrasında (geç dönem) koklear implant ameliyatı olmuş 6-11 yaş arası pediatrik grubun görsel dikkat/tarama performansını değerlendirmektir. 6-11 yaş arası normal işiten akranları ise bu çalışmanın kontrol grubunu oluşturmuş ve değerlendirme aracı olarak İşaretleme Testi (İT) Türk Formu kullanılmıştır. İT'de işaretlenen ve atlanan düzenli ve düzensiz harf, düzenli ve düzensiz şekil alt kategorilerinde üç grubun birbiri ile benzerlik gösterdiği, ancak işaretlenen yanlış hedef sayısının geç koklear implant grubunda erken implant uygulanan gruptan daha yüksek olduğu belirlendi. Düzenli ve düzensiz harf, düzenli şekil ve düzensiz şekil alt kategorilerinde kontrol grubunda diğer gruplara oranla tarama süresinin daha kısa olduğu tespit edildi. Ek olarak bu süreler erken koklear implant uygulanan grupta geç implant uygulanan gruba göre daha kısa idi. Tarama sürelerinin yaş arttıkça kısaldığı belirlendi. Çalışmamızın sonucunda, İşaretleme Testi'nde normal işiten çocuklarla koklear implant uygulanan çocuklar arasında bazı alt kategorilerde fark gözlendiği, tarama sürelerinin yaş ile ilişkili olup normal işitenlerde daha kısa olduğu, erken koklear implant takılan çocuklarda da tarama süresinin geç implant takılanlara oranla kısa olduğu, koklear implant uygulanan çocuklarda işitsel rehabilitasyonun yanısıra görsel dikkatlerine yönelik rehabilitasyona da önem verilmesi gerektiği kanısına varıldı.
Sensörinöral işitme kayıpları ile connexin 26 35 delG mutasyonu arasındaki ilişki
İşitme kaybı, en sık görülen duyu bozukluklarından biri olup, insidansı yaklaşık 1/1000'dir. Prevelansı yaşa bağlı olarak artmaktadır ve yaşlılıkta en sık görülen duyu bozukluğudur. Non sendromik işitme kaybına neden olan genler içinde en önemli yeri, otozomal resesif kalıtılan (DFNB) DFNB 1 lokusunda sorumlu gen olan Connexin 26 (GJB2 / Cx26) tutmaktadır. Beyaz ırkta Cx26 geninde en sık görülen mutasyon 35delG'dir. Yaşlılık tipi işitme kaybı, diğer adıyla presbiakuzi, en sık simetrik, bilateral ve yüksek frekanslarda daha belirgin olarak seyreder. Prevelansı 61- 70 yaş arasında %37 iken 71- 80 yaş arasında %60'dır. YTİK'in etiyolojisinde genetik ve çevresel faktörler yer almaktadır. Biz çalışmamızda sensörinöral işitme kaybı, özellikle da YTİK ile Connexin 26 35delG mutasyonu arasındaki ilişkiyi araştırdık.Bu çalışma kapsamında, yaşlılık tipi işitme kaybı tespit ettiğimiz 34 hasta, bilateral sensörinöral işitme kaybı tesbit edilmiş 45 yaş altında olan 35 hasta, tek taraflı sensörinöral işitme kaybı tesbit edilmiş 17 hasta ve 34 sağlıklı birey, Cx26 geninde görülen 35delG mutasyonu açısından incelenmiştir. Hastalardan alınan tam kan örneklerinden HighPure PCR Template Preparation Kit (Cat. No: 11796828001, Roche Diagnostic, Germany) kullanılarak DNA izolasyonu yapıldı. Realtime polimeraz zincir reaksiyonu(PCR) primerleri; PCR-primer forward: AGTCTCCCTGTTCTGTCCTAGCT ve PCR-primer reversed: CTTTCCAATGCTGGTGGAGTG ve Florasan Labeled probe: TTCACACCCCCCAG, Anchor Probe: TCGTCTGCAGCGTGCCCCAAATCCATCTTCT olarak TIB MOLBIOL GmbH (Eresburgstraße 22-23 D-12103 Berlin) firmasına yaptırıldı.İstatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 17.0 programı kullanıldı. Çalışma verileri tablo ile özetlendi. Niteliksel olan Connexin 26 35 delG mutasyonu dağılımının karşılaştırmasında Chi-Square testi kullanıldı.Hasta grubunda Connexin 26 35 delG mutasyonu olan 1 (%2,9) olgu var iken , kontrol grubunda Connexin 26 35 delG mutasyonu olan hiçbir olguya rastlanmamış olup, bu dağılım istatistiksel açıdan değerlendirildiğinde hasta ve kontrol grubundaki Connexin 26 35 delG mutasyonu dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptayamadık.
Sisplatin ototoksisitesinde CORM-3'ün (Carbon Monoxide Releasing Molecule-3) koruyucu rolü
Giriş: Sisplatin kanser hastalıklarının tedavisinde yaygın olarak kullanılan güçlü bir ajandır. Ototoksisite, sisplatin kullanımının önemli bir yan etkisidir. Bu durum öncelikle oksidatif strese bağlı iç kulak tüylü ve spiral ganglion hücrelerinin kaybı ile ilişkilendirilmiştir. Sisplatin kullanımıyla ilişkili işitme kaybı sensörinöral, bilateral, progresif ve genellikle geri döndürülemezdir. Bu deneysel çalışmanın amacı oksidatif stresi azalttığı bilinen CORM3'ün (Carbon Monoxide Releasing Molecule-3) sisplatin ototoksisitesi üzerinde koruyucu rolünü araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: İşitmesinin normal olduğu bazal ölçümlerle tespit edilen yirmi sekiz adet albino wistar erkek rat eşit şekilde 4 gruba ayrıldı. Sisplatin grubunda, 7 rata çalışmanın 5.gününde 16 mg/kg sisplatin tek doz intraperitoneal olarak uygulandı. Sisplatin+CORM-3 grubunda, 7 rata 8 gün boyunca hergün 10 mg/kg CORM-3 intraperitoneal olarak ve çalışmanın 5.gününde 16 mg/kg sisplatin tek doz intraperitoneal olarak uygulandı. CORM-3 grubunda, 7 rata 8 gün boyunca 10 mg/kg CORM-3 intraperitoneal olarak uygulandı. Kontrol grubunda, 7 rata 8 gün boyunca serum fizyolojik intraperitoneal olarak uygulandı. Çalışmanın 1.gününde elektrofizyolojik testler (İşitsel uyarılmış beyinsapı potansiyeller ve otoakustik emisyonlar) yapıldı. Sisplatin ve CORM-3 kombinasyonu ile tedavi edilen grupta, CORM-3 uygulaması sisplatin uygulamasından 5 gün önce başladı. Sisplatin uygulamasından 3 gün sonra 8.gün ölçümleri ile testler tekrarlandı. Bulgular: İşitsel uyarılmış beyinsapı potansiyeller ve otoakustik emisyon test sonuçları tüm frekanslarında sisplatin+CORM-3 grubunda sisplatin verilen diğer gruba kıyasla daha iyi işitme eşikleri olduğunu gösterdi. Ancak bu bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Sonuç: Elde edilen verilere göre CORM-3, sisplatin ototoksisitesinde koruyucu ajan olarak kullanılabilecek etkili bir antioksidan olabilir. Ancak bu koruyucu etkinin kanıtlanmasına yönelik ek araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Antioksidan, Carbon Monoxide Releasing Molecule-3, Ototokisisite, Rat, Sisplatin, CORM-3
Koklear implant kullanım süresinin ses parametreleri üzerindeki etkisi
Amaç: Çocuklarda koklear implant kullanım süresi ile artan akustik bilginin sesin akustik parametreleri üzerindeki etkileri ve iyileşme özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 25'i normal işiten, 50'si prelingual uygulanan koklear implant kullanıcısı olan toplam 75 birey katılmıştır. Koklear implant kullanan hastalar cihaz kullanım sürelerine göre iki gruba ayrıldı. İmplant kullanım süresi 5 yıl olan hastalar grup I, 10 yıl olan hastalar grup II, normal işiten bireyler ise kontrol grubu olarak değerlendirildi. Tüm katılımcılara 3 saniye boyunca ünlü harflerden /a/, /u/ ve /i/ fonemlerini seslendirmeleri istenmiştir. Audacity ve PRAAT programında kayıtları yapılarak akustik analizleri yapılmıştır. Habitual temel frekans (F0), jitter, shimmer, Harmonik/Görültü oranı (HNR) ve Formant Frekansları değerleri kaydedilerek karşılaştırılmıştır. Bulgular: Gruplar arası değerlendirmede, tüm gruplarda yaş ortalaması farklı bulunmuştur (p<0,001). Cinsiyet dağılımlarının ise homojen ve benzer olduğu bulunmuştur (p=0,360). Bunun dışında iki grup arasında unilateral ve bilateral koklear implant kullanımı olma durumları istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Tüm gruplarda /a/, /u/ ve /i/ F0 değerinin gruplar arası karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,05). /a/ ve /i/ fonemleri Jitter, Shimmer ve HNR parametreleri istatistiksel olarak benzer bulunmuştur (p>0,05). /u/ foneminde Shimmer ve HNR parametreleri istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,05). Formant analizinde gruplarda /a/ F1, /u/ F1 ve /u/ F2 istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Onun dışındaki kalan formant analizi ise benzer olarak çıkmıştır (p>0,05). Unilateral, bilateral ve kontrol grubu kıyaslandığında, /a/ F0, /i/ F0, /u/ F1 ve /u/ F2 gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olduğu izlenmiştir (p<0,05). Tüm fonemlerde Jitter, Shimmer, HNR parametreleri, /u/ F0, /a/ ve /i/ F1 ve F2 ise istatistiksel olarak benzer olduğu saptanmıştır (p>0,05) Sonuç: Pediyatrik grupta erken yaşta bilateral koklear implant kullanımının ses kalitesini iyileştirdiği ve akustik analizden elde edilen bilginin eğitim ve terapi süreçlerinin yönetilmesine olumlu katkılar sağlayabileceği sonucuna varılmıştır. Bu konu ile ilgili daha standardize hasta gruplarında yapılacak olan çalışmalara gereksinim duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: İşitme kaybı, Koklear İmplant, Sesin akustik analizi, Formantlar
P53 tümör subresör geninin kolesteatom etyopatogenezindeki rolünün araştırılması
Otololik Cerrahide Kemik Çimentonun Biyouyumu ve Yumuşak Dokuya Etkileri
Gaziantep yöresinde kanda ve nazal sekresyonlarda eozinofil sayımı ve cilt testi sonuçları
ÖZETGAZ ANTEP YÖRES NDEKANDA VE NAZAL SEKRESYONLARDAEOZ NOF L SAYIMI VE C LT TEST SONUÇLARIDr. Tuba BUDAKUzmanlık tezi Kulak Burun Boğaz Baş ve Boyun Cerrahisi AnabilimdalıTez Danışmanı: Doç.Dr.Semih MumbuçMart 2007, 73 SayfaAlerjik rinit(AR) tanı ve tedavisinde duyarlılığı olan alerjenin saptanması en önemlibasamaktır. Cilt testleri ucuz ve güvenilir olması nedeniyle günümüzde en çok kullanılantanı yöntemidir.Bu çalışmada Gaziantep halkından, klinik olarak AR tanısı alan 50, nazal polip(NP)tanısı alan 25, ve kronik rinosinüzit(KR) tanısı alan 25 olguda prick testleri yapılarak, hembu hastalık gruplarındaki duyarlılık profili, hem de Gaziantep yöresindeki alerjen profiliortaya çıkarılmaya çalışıldı. Elde edilen verilerin karşılaştırılabilmesi amacıyla 25 sağlıklıbireyden oluşan bir " kontrol grupu" oluşturuldu. Olguların prick testi sonuçları, serum totalIgE, kan ve nazal sürüntülerdeki eozinofili oranları karşılaştırıldı.AR'lı olguların ortalama total IgE düzeyi ile KR ve kontrol grubu(KG) arasındaanlamlı fark olduğu görüldü (p<0.05). NP grubu ile KG arasında ve NP grupu ile KR grubuarasında da yine total IgE değeri açısından anlamlı fark bulundu (p<0.05).Burun sürüntülerinde AR grubunda 12 (%48), NP grupunda 6 (%24) ve KRgrupunda 1(%4) olguda eozinofili tespit edildi. AR ile diğer iki çalışma ve KG arasındaanlamlı fark mevcuttu (p<0.05).Çalışmaya alınan hasta gruplarında prick testi pozitivitesi, AR grupunda 35 (%70),NP grubunda 6 (%24), KR grubunda 3 (%12), ve KG'unda ise 2 (%4) olarak tespit edildi.AR ile KR, NP ve KG arasında anlamlı fark bulundu (p<0.05).AR grubunda yer alan olguların prick testinde en sık saptanan alerjen otlar-tahıllarolup (%32), bunu otlar (%26) izledi. Akar I, akar II ve yulaf alerjenine karşı %14 oranındaduyarlılık saptandı. NP grupunda yer alan olgularda ise en sık saptanan alerjen olarak otlar-tahıllar tesbit edildi (%4). Çalışmamızdaki olguların hiçbirinde yumurta sarısı, patates, köpekepiteli, mantar I, akçaağaç, aspergillus, inek sütüne karşı sensivite saptanmadı.Gaziantep yöresinde AR'lı hastalarda en sık tespit edilen alerjenler, otlar-tahıllar,otlar karışımı, akarlar ve yulaf alerjeni olarak görülmektedir. Besin alerjileri, hayvan tüylerive mantarlar önemli görülmemektedir. Bu durum bundan sonraki prick test skalalarındadikkate alınmakla beraber kesinleştirmek için daha fazla sayıda olgu içeren çalışmalaraihtiyaç vardır.
Ventilasyontüpü uygulanan efüzyonlu otitis medialı olgılarda ostaki tüpü fonksiyonlarının ardışık sintigrafik yöntemle incelenmesi
Aspirin sensitif nazal polipile, aspirin tolerant nazal polipili ve kronik sinüzitli hastalarda sisteinil lökotrien 1 reseptör yüzdelerinin ve immünreaktivitelerinin immünohistokimyasal olarak karşılaştırılması
Tip II diyabetik hastalarda vestibüler sistemin değerlendirilmesi
Amaç: Diabetes mellitus kronik hiperglisemi ile karakterize, hedef bölgelere insülin sekresyonunda eksikliklerin olduğu veya insülin direncinin olduğu metabolik bir hastalıktır. İnsülin direnci ve görece eksikliği kronik hiperglisemiye yol açarak yağ, proteinlerin ve karbonhidrat yapısında karakteristik değişikliklere sebep olur. İnsan vücutta bulunan bir karbonhidrat olan glukoz, önemli enerji kaynağıdır. Tüm vücutta olduğu gibi Glukoz metabolizması iç kulak üzerinde de etkilidir ve hipoglisemi ve hiperglisemide iç kulak fonksiyonu etkilenebilir. Endolenfatik potansiyelin korunmasında glukoz metabolizmasının önemi çoktur. Tüylü hücreler endolenfatik potansiyeli korumak için farklı susbstrat maddeler kullanabilse de, hiçbiri glukoz kadar etkin değildir. Bu sebebledirki glukoz metabolizmasındaki farklılaşmalar, iç kulak kulak sıvı metabolizmasının yapısal farklılıklarına ve bunun sonucunda vestibüler ve işitsel semptomlara neden olabilmektedir. Bu tez çalışmamızda amaç, periferik vestibüler sistemi değerlendiren farklı test bataryalarını birlikte kullanarak, Tip II Diyabetin vestibüler sistem üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Belirtilen kriterlere uygun hastalara çalışma hakkında bilgi verildikten sonra katılmayı kabul ederek bilgilendirilmiş gönüllü onamı imzalayan gönüllüler çalışmaya dahil edilecektir. Çalışma grubunda; Tip II diyabetli bireyler incelenecektir. Kontrol grubu yaş eşleştirmesi yapılan sağlıklı gönüllülerden oluşturulması planlanlanacaktır. Tüm katılımcılara otoskopik muayene ve odyolojik değerlendirme sonrasında video head impulse test (vHIT) ve videonistagmografi (VNG) testleri yapılması planlanacaktır. Bulgular: Tip2 DM hastası olan bireyler ve kontrol grubunun video head impulse test VOR kazançları ve overt ile covert sakkad varlığı karşılaştırıldığında; Tip2 DM hastası olan grubun sol posterior semisirküler kanal haricinde diğer kanallarda covert sakkad ve sağ anterior semisirküler kanal haricinde diğer kanallarda overt sakkad saptanmıştır. Kontrol grubunda overt ve covert sakkad saptanmamıştır. Sonuç: Tip II diyabetli bireylerde periferik vestibüler sistem kaynaklı olduğu düşünülen vestibüler disfonksiyon, çalışmada elde edilen bulgular ile ortaya konuldu. Anahtar sözcükler: Tip II Diyabet, video head impulse test (vHIT) ve videonistagmografi (VNG) testleri
Otoskleroz cerrahisinde kullanılan teflon piston protezlerinin çaplarının işitme sonuçları üzerine etkisi: otoakustik emisyonlar ile değerlendirme
Bu çalısmanın amacı, otoskleroz cerrahisinde kullanılan farklı çaplardaki teflon piston protezlerinin isitme sonuçlarına olan etkilerini otoakustik emisyonlar (OAE) ile incelemektir. 2002-2005 yılları arasında stapedotomi yapılan 0.3mm (grup A) ve 0.6mm (grup B) çaplı teflon piston yerlestirilen toplam 20 otoskleroz olgusu ve saglıklı bireylerden olusan 10 olguluk kontrol grubu (grup K) retrospektif olarak incelendi. Hastalara OAE ile ölçümler yapıldı. Geçici uyarılmıs OAE (TEOAE), distorsiyon ürünleri OAE (DPOAE) ve DPOAE input/output ölçümlerinin sonuçları, her iki grup ve kontrol gurubu ile istatistiksel olarak karsılastırıldı. TEOAE amplitüdleri grup B'de, grup A'ya göre emisyon amplitüd oranlarının 2000 ve 3000 Hz'lerde p<0.001 olarak ve 4000-5000 Hz'lerde p<0.05 daha iyi elde edildi. Grup B'deki DPOAE amplitüdleri ise grup A'daki emisyon amplitüdlerine oranla 3000 ve 4000 Hz'lerde p<0.05 daha iyi olarak tespit edildi, 1000, 2000 ve 6000 Hz'lerde ise p>0.05 olarak tespit edildi. Grup B'deki DPOAE I/O amplitüdleri ise grup A'daki emisyon amplitüdlerine oranla 2000 ve 3000 Hz'lerde 65, 60 ve 45 dB'de p<0.05 daha anlamlı tespit edildi. 1000, 4000, 6000 Hz'lerde ise p>0.05 idi. Bu sonuçlar grup B oto akustik emisyon sonuçlarının grup A'dan daha iyi oldugunu göstermektedir. Sonuç olarak otoskleroz cerrahisinde, postoperatif geç dönemde genis çaplı teflon piston protezleri, isitme sonuçlarını daha iyi etkilemektedir. Teflon piston çaplarının artısı ile koklear emsiyon yanıtlarda da artıslar olmaktadır.
Obstrüktif uyku apnesi sendromlu hastalarda işitme yolaklarının değerlendirilmesi
Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS), birçok hastalık tablosunun görülebildigi uyku hastalıkları spektrumu içinde en sık görülen patolojidir. OUAS hastalarının uykuya baslaması ile üst hava yolu dinamigini saglayan dilatör kasların aktivitesi azalır ve hava yolu daralıp, kollaps olur. Bunun sonucu apne ve hipopne gelisir. Bunun devamında hipoksi ve hiperkapni olur. Bu hipoksi ve hiperkapni, isitme yolaklarını çesitli sekillerde etkiler. BERA tetkiki santral ve periferik isitme yolaklarını degerlendirmemizi saglayan non invaziv, objektif bir testtir. Çalısmamızın amacı, OUAS'ın isitme yolaklarına bir etkisinin olup olmadıgını ortaya çıkarmaktı. Hasta ve kontrol grubuna isitme degerlendirilmesi için odyolojik ve BERA tetkiki yapıldı. Çalısmaya, Eylül 2006-Temmuz 2007 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Bogaz Kliniginde OUAS tanısı almıs 30 hasta ile 20 kontrol grubu alındı. Sonuç olarak, OUAS'ın isitme üzerine etkisi olmadıgı tespit edildi.
Tam implante edilebilen aktif orta kulak işitme cihazlarının (carina) klinik ve odyolojik sonuçları
Tam İmplante Edilebilen Aktif Orta Kulak İşitme Cihazlarının(Carina) Klinik Ve Odyolojik Sonuçlarıİşitme cihazları, işitme kaybı SNİK olan hastaların işitsel rehabilitasyonunda kullanılan ana materyallerdir. İşitme cihazları aynı zamanda, medikal ve cerrahi tedaviye uygun olmayan patolojiler sonucunda gelişen iletim tipi işitme kayıplarının düzeltilmesinde de rol oynarlar. Geleneksel işitme cihazlarının kullanımında hasta ve cihaz kaynaklı problemler nedeniyle sınırlamalar mevcuttur. Bu sınırlamaları gidermek amacıyla implante edilebilen işitme cihazları geliştirilmiştir. Bu implante edilebilen cihazlar ise parsiyel ya da tam implante edilebilenler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Bu tez çalışmasında tam implante edilebilen aktif orta kulak işitme cihazı olan Carina'nın 9 hastadaki klinik ve odyolojik sonuçlarını tespit edebilmek için, hastaların preoperatif ve postoperatif odyogramları karşılaştırabilmek için rutin odyogram uygulanmış, ayrıca postoperatif yapılan yaşam kalitesi anketi(Glasgow Benefit Inventory) uygulanarak implantın klinik açıdan avantajları değerlendirilmiştir.Elde edilen veriler neticesinde, odyolojik açıdan Carina'nın hastaların mevcut işitmesine bir zarar vermediği, mevcut işitmeyi anlamlı şekilde arttırdığı ancak daha önceden kullanılan işitme cihazları ile arasında işitme kazancı açısından herhangi bir fark bulunmadığı tespit edilmiştir. Klinik açıdan ise Carina'nın işitme cihazına göre daha faydalı olduğu tespit edilmiştir.Anahtar kelimeler: İşitme kaybı, Carina, tam implante edilebilen işitme cihazı.
Gebe kadınlarda birinci, ikinci ve üçüncü trimesterde kulak burun boğaz değişikliklerinin araştırılması
Gebelikle ilişkili metabolik, endokrinolojik ve fizyolojik değişiklikler her organ sistemini bir dereceye kadar etkilemektedir. Bu değişikliklerin çoğu baş ve boyun bölgesinde semptomlara yol açmaktadır ve kulak burun boğaz hekimleri tarafından takibi ve tedavisi gereken bozukluklar yaygın görülmektedir. Kulak burun boğaz hekiminin hamilelikle ilgili fizyolojik değişiklikleri ve bu değişikliklerin baş ve boyunda nasıl ortaya çıktığını bilmesi önemlidir. Gebelikle beraber ortaya çıkan ya da önceden var olup gebelikle beraber şiddetini arttıran bu bozuklukların tanı ve yönetimi hala karmaşıklığını sürdürmektedir. Özellikle tedavi verilirken, anne ve fetüs için oluşabilecek tehlikeli yan etkilere dikkat edilmelidir. Bu çalışma Eylül 2017 – Eylül 2018 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz kliniğinde, Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinden tarafımıza yönlendirilen 18 ile 40 yaş aralığındaki yeni tanı gebeler ile yapıldı. Çalışma süresince 22 hastanın üç trimester boyunca kulak burun boğaz ile ilgili muayeneleri yapıldı. Kontrol grubu da doğurganlık döneminde olup, gebelik tanısı bulunmayan sağlıklı 22 bayandan oluşturuldu. Gebelere üç trimester boyunca periyodik olarak kulak burun boğaz muayeneleri, saf ses odyometrisi, timpanometri, nazal mukosilier klirens süresi ölçümü yapıldı ve Tinnitusun subjektif algı seviyesi için Görsel Analog Ölçeği (GAÖ), Alerjik Rinokonjuktivit Yaşam Kalitesi Anketi, Gebelikte kusma-bulantı değerlendirme skalası uygulandı. Kontrol grubuna ise bir kez olmak üzere kulak burun boğaz muayeneleri, saf ses odyometrisi, timpanometri, nazal mukosilier klirens süresi ölçümü yapıldı. Gebelerin üç trimesterde elde edilen değerleri kendi aralarında kıyaslanırken, kontrol grubu ile birinci trimester verileri karşılaştırıldı. Anahtar kelimeler: gebelik, hormonal değişim, nazal değişiklikler, otolojik değişiklikler
İşitme cihazı kullananlarda, işitme cihazı memnuniyet anketi`APHAB'ın klinik uygunluğunun değerlendirilmesi
?`Abbreviated Profile of Hearing Aid Benefit' (APHAB)? anketi; hastaların, çeşitli gündelik durumlarda işitme ile ilgili yaşadıkları sorunları ifade ettikleri, işitme kaybıyla ortaya çıkan sorunları ve bu sorunların işitme cihazıyla ne ölçüde azaltılabildiği belirlemek için kullanılabilen değerlendirme ölçeğidir. İşitme kaybının telafi edilmesi, işitme cihazlarının etkin kullanımı ve işitme cihazı ile ilgili sorunların azalması için etkili değerlendirme anketlerine ihtiyaç bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı ?APHAB-TR? işitme cihazı değerlendirme anketinin Türkçe uyarlanması ile geçerlilik-güvenilirliğini belirlemektir. İlk olarak ölçeğin Türkçe uyarlama çalışması yapılmıştır. Birinci aşamada dil uyarlaması uygulanmıştır. Dil uyarlaması için ölçek, 3 uzman tarafından İngilizce'den Türkçe'ye ve Türkçe'den İngilizce'ye çevrilerek karşılıklı doğrulaması yapılmıştır. İkinci aşamada ölçeğin geçerlik ve güvenirliğini test etmeye yönelik veriler toplanmıştır. Ankete katılan 290 kişinin işitme cihazı olmadan ve işitme cihazlı durumlara verdikleri yanıtların güvenilirlik analizleri yapıldı. İşitme cihazsız durumlara verilen yanıtların ?Cronbach's Alpha? değeri, 0,88 olarak bulunmuştur. İşitme cihazlı durumları değerlendirmesinde, ?Cronbach's Alpha? değeri; 0,93 olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar ile ankete katılan hastaların, hem işitme cihazlı durumlara hem de İşitme cihazsız durumlara verdikleri yanıtlarda ölçeğimizin ileri düzeyde güvenilir olduğu saptanmıştır.Sonuç olarak; ?APHAB-TR? güvenilir bir ölçek olduğu ve farklı kişilerde ve koşullarda uygulanabilir olduğu, işitme cihazından elde edilen faydayı (memnuniyeti) değerlendirebildiği gözlenmiştir.Anahtar kelimeler: İşitme cihazı, Değerlendirme Anketi, Faydalanma
Hiper/hipotiroidili hastalarda odyovestibuler sistemin değerlendirilmesi
Bu çalışma, hiper/hipotiroidili hastalarda odyovestibüler sistemin değerlendirilmesi ve bu hastalıkların işitme ve denge sistemine olan etkilerinin araştırılması amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 50 Graves ve 50 Hashimoto hastalığı tanısı almış hasta ile 50 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Çalışmaya alınan tüm olgulara saf ses ve konuşma odyometrisi, timpanometri ve akustik refleks ölçümü, işitsel uyarılmış beyin sapı cevapları (ABR) ve videonistagmografi (VNG) yapılarak veriler kaydedilmiştir. Videonistagmografi değerleri kontrol grubu, Hashimoto/Hipotiroidi ve Graves/Hipertiroidi grupları arasında değerlendirilmiş ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05). Saf ses ve konuşma odyometrisi testinde; Graves hastası olan olguların Hashimoto ve kontrol grubundaki olgulara; Hashimoto hastası olan olguların sağ kulak ve sol kulak için 250 - 6000 Hz'de ölçülen odyometri değerlerinin kontrol grubundaki olgulara kıyasla daha yüksek olduğu bulunmuştur. Olguların hastalık süresine göre işitmeleri değerlendirildiğinde hastalık süresinin işitme bulgularını etkilemediği görülmüştür. İşitsel uyarılmış beyin sapı cevapları testinde; Graves/Hipertiroidi, Hashimoto/Hipotiroidi hastası olan olguların sağ kulak ve sol kulak için 80 dB'de ölçülen I. dalga latans değerlerinin kontrol grubundaki bireylere kıyasla daha yüksek olduğu, fakat 80 dB'de ölçülen III. ve V. dalga latans değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık olmadığı; 80 ve 60 dB'de I-III ve I-V interpik latans değerlerinin grup I' de, grup II ve III'e göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak bulgularımıza dayanarak hipotiroidi ve hipertiroidinin vestibüler sistem üzerine etkisinin olmadığını, ancak hipertiroidi ve hipotiroidinin işitme sistemi üzerinde olumsuz etkiler oluşturduğunu söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: İşitme kaybı, hipotiroidi, hipertiroidi, vestibüler sistem
Meniere sendromlu olgularda elektrokokleografi ve VEMP bulgularının karşılaştırılması
Meniere hastalığı epizodik vertigo, dalgalı sensörial işitme kaybı, tinnitus ile karakterize ve sıklıkla kulakta dolgunluk ya da basınç hissinin eşlik ettiği, iç kulağın idiopatik bir hastalığıdır. Meniere sendromu hastaların yaşam kalitesini ciddi oranda bozmaktadır. Meniere sendromunun tanısı ve tedavisinde büyük gelişmeler olsa da kulak burun boğaz hekimleri için hala çok zor vakalardır.ECochG, Meniere sendromu teşhisinde halen tek objektif metot olarak çoğu merkezde kullanılmaktadır. ECochG'nin değerlendirmesinde en etkili metot olarak SP/AP oranları kabul edilmektedir. VEMP testi ise 1980'lerden sonra kullanıma girmeye başlamış göreceli olarak yeni bir testtir. Temel olarak sakkül ve inferior vestibüler sinir değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Meniere sendromunda ise hastalığın doğası gereği en erken dönemde etkilenen bölgelerden biri olan sakkülün fonksiyonlarını değerlendirmesi açısından Meniere sendromunun tanısında ümit verici bir yöntemdir. Bu çalışmanın amacı bu iki test metodundun karşılaştırılmasıdır.Bu çalışmada gruplar 1995 Amerikan Otolaringoloji ve Baş Boyun Cerrahisi Akademisi İşitme ve Denge Komitesi'nin yayımladığı kriterlere göre etkilendiği düşünülen 37 kulak ve etkilenmediği düşünülen 21 kulaktan oluşmaktadır. Bu çalışma sonucunda ECochG testinin sensivitesinin %72,97 ve VEMP testinin sensivitesinin ise %67,57 olduğu tespit edildi. Bu testlerin beraber kullanımında ise sensivitenin %91,89'e artış gösterdiğini gördük. Her iki testinde hastalığın evresi ve süresi ile ilişkisi olmadığını tespit ettik. Aynı zamanda bu iki teste alınan cevapların da aralarında bir korelasyon olmadığını gördük. Bunun temel nedeninin testlerin ölçüm yaptığı anatomik bölgelerin ve buna bağlı olarak etkilenmenin farklı olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz.
Cisplatin'in oluşturduğu ototoksisite üzerine cortexin'in koruyucu etkisi
Bu çalışmanın amacı güçlü bir antineoplastik olarak kullanılan sisplatinin majör yan etkilerinden olan ototoksisiteye karşı cortexinin koruyucu etkisinin olup olmadığını değerlendirmektir. Çalışma ağırlıkları 200–240 gr arasında değişen sağlıklı erişkin 30 Wistar Albino cinsi sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Denekler rastgele onarlı üç gruba ayrıldı. Grup I'e (Kontrol grubu) intraperitoneal (i.p) saline solüsyonu 1 ml/gün, Grup II'ye (Cisplatin grubu) i.p Cisplatin iki gün süreyle 10 mg/kg'lık dozlarla toplamda 20 mg/kg, Grup III' e (Cisplatin + Cortexin grubu) i.p Cisplatin iki gün süreyle 10 mg/kg'lık dozlarla toplamda 20 mg/kg ve ek olarak i.p Cortexin 2 mg/gün yedi gün süreyle uygulandı. Çalışma öncesi tüm deneklere ABR ve DPOAE testleri yapıldı. Çalışmanın 4. gününde tüm deneklere ABR ve DPOAE testleri tekrarlandı ve sonrasında her gruptaki deneklerin yarısı dekapite edilerek kokleaları histopatolojik değerlendirme için çıkarıldı. Çalışmanın 8. gününde kalan deneklerin ABR ve DPOAE testleri tekrarlandı ve sonrasında dekapitasyon işlemi yapılarak kokleaları histopatolojik olarak değerlendirildi. Yapılan ABR testi sonucunda tüm grupların 0. gündeki ortalama işitme eşikleri benzerdi. Çalışmanın 4. ve 8. gününde yapılan ABR testinde, II. ve III. gruplarda ortalama işitme eşiklerinde I. gruba göre istatistiksel olarak anlamlı yükselme izlendi (p<0.05) ancak çalışmanın 4. gününde II. ve III. gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik izlenmedi. Çalışmanın 8. gününde grup II ile grup III' ün ortalama işitme eşikleri karşılaştırıldığında grup III' ün işitme eşiklerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüklük izlendi (p<0.05). DPOAE testi sonucunda çalışma öncesi döneme göre çalışmanın 4. ve 8. günlerinde grup II ve grup III de emisyon değerlerinde kayıp izlendi. Grup II ile grup III birbiriyle kıyaslandığında emisyon kaybı çalışmanın 8. gününde daha fazla olmak üzere her iki dönemde de grup II de daha fazlaydı. Histopatolojik bulgularda, elektrofizyolojik bulguları destekleyecek şekilde, apoptozisin grup II de daha fazla olduğunu gösterdi. Çalışmamızda yapılan elektrofizyolojik testler ve histopatolojik bulgulara göre çalışma öncesi dönemle kıyasladığında grup II ve grup III te ototoksik etkilerin olduğu ancak bu etkilerin grup III de daha az olduğu görüldü. Bu bulgular cortexinin sisplatin ototoksisitesine karşı koruyucu etkilerinin olduğu ve ototoksik ilaç uygulamalarında ototoksisiteden korunmak için cortexinin bir alternatif olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Ototoksisite, sisplatin, cortexin
Nazal Polip Dokusunda NAG-1 (Non-steroidal antienflamatuar ilaç ile aktive olan gen) Geni ifadelenme düzeyinin belirlenmesi
Nazal polipozis nazal kavite ve paranazal sinüs mukozasının kronik enflamatuar bir hastalığıdır. Etyopatogenezi halen tam olarak anlaşılamamıştır ama kronik enflamasyonun polip gelişiminde en önemli faktör olduğu kabul edilmektedir. Kronik enflamasyona yol açan değişik etyolojik faktörlerin ortak sonucunun nazal polipozis olduğu kabul edilmektedir.Bu kronik enflamasyonda rolü olabilecek farklı bir genetik bir yolak araştırıldığında anti-kanserojen ve antienflamatuar etkileri olduğu bilinen NAG-1 geninin down-regülasyonunun nazal polipozise neden olabileceği ön görüldü ve aynı hastalarda polip dokusu ve alt konka mukozasındaki ifadelenme düzeylerinin araştırılmasına karar verildi.Bu çalışma literatürde Real-time PCR ile NAG-1 ekspresyonunu polip dokusunda ilk, sağlıklı nazal mukozada ikinci defa gösteren bir yazıdır. Hastaların NAG-1 geni transkripsiyon düzeyleri incelendiğinde, bazılarında ifadelenme artışı bazılarında ise ifadelenme azalışının olduğu hetorejen bir sonuç elde edildi ve polip dokusundaki ifadelenmede istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05).Birlikte astım ko-morbiditesi bulunan hastalarda NAG-1 geni transkripsiyonunun en az iki kat azaldığı ve izole nazal polipozis hastalarında 1,5 kat arttığı görüldü. Fakat bu iki alt grupta denek sayıları azaldığı için istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç elde edilemedi (p>0,05). Bu bulguyla en azından, bütün polip hastalarının aynı etyopatogenezle açıklanamayacağı bir kez daha gösterilmiş olundu.NAG-1 geni ile nazal polipozis etyopatogenezi arasında ilişki kurmanın sadece bu çalışmanın sonuçlarıyla mümkün olmayacağı aşikardır. Fakat bu genin astımlı hastalardaki istatiksel olarak anlamlı olmamakla beraber iki katlık azalması, astımlı olmayan hastalardaki ifadelenmenin artma yönünde olması astım gibi bazı nazal polipozis ko-morbiditelerinde polip gelişiminde rolü olabileceği fikrini vermektedir.Sonuç olarak antienflamatuar özellikleri iyi bilinen NAG-1 geninin, etyopatogenezi halen net olarak ortaya konamamış olan nazal polipozisle ilişkisinin, NAG-1 proteinin de dahil edildiği daha kapsamlı çalışmalarla da irdelenmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.
Submandibuler gland histopatolojisi üzerinde Picinabil'in etkisi
Siyalore, oromotor olgunlaşma gerçekleştikten sonra, tükürüğün istemsiz olarak fazla salgılanması ve ağızdan dışarı akmasıdır. Bu birçok nörolojik hastalığın önemli bir semptomudur. Bu çalışmanın amacı, submandibular beze uygulanan OK-432'nin bez histopatolojisi üzerindeki etkilerini incelemek ve siyalore tedavisinde kullanılan geleneksel tedavi yöntemlerine yeni bir alternatif tedavi oluşturmaktır. Çalışma, rastgele seçilerek üç gruba ayrılan 21 Yeni Zelanda türü erişkin tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Deneklerin submandibular bezine Grup I'de (n=7) 0.2 ml, Grup II'de (n=7) 0.5 ml OK-432; Grup III (n=7)'de ise 0.5 ml serum fizyolojik uygulanmıştır. Denekler bu uygulamalardan 42 gün sonra dekapite edilmiş ve bilateral submandibular bezleri eksize edilmiştir. Bunlardan hazırlanan preperatlar duktal enflamasyon, asiner hücre enflamasyonu, fibrozis, lipomatozis, atrofi ve ödem yönünden ışık mikroskobu ile değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular; yok: - (0), hafif: + (1), orta: ++ (2), şiddetli: +++ (3) olarak derecelendirilmiştir. Bu parametreler açısından gruplar birbirleriyle karşılaştırılmış ancak parametrelerin hiçbirinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05). Çalışmamızın sonucunda, OK-432'nin submandibular bezlerde histopatolojik değişikliklere yol açmadığı, bu nedenle de OK-432'nin siyalore tedavisinde kullanılacak alternatif bir tedavi yöntemi olmayacağı anlaşılmıştır. Bu nedenle bu konuda daha çok deneysel çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Posterior semisürküler kanal bening proksismal pozisyonel vertigo hastalarında vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller
1. ÖZET Posterior semisirküler kanal bening proksismal pozisyonel vertigo (PSK-BPPV) periferik vertigonun en sık karşılaşılan, ilaç tedavisi gerektirmeyen formudur. PSK-BPPV baş pozisyonunun yerçekimine göre yön değişmesi ile ortaya çıkan kısa süreli rotatuar ani baş dönmesi atakları ile karekterize periferik vestibüler hastalıktır. Her yaşta görülebilmesine rağmen en sık 40-70 yaş arasında ve erkeklere göre kadınlarda daha fazla görülen bir hastalıktır. PSK-BPPV tanısı için Dix-Hallpike manevrası uygulanmaktadır. Kliniklerde rutin olarak kullanılan vestibüler değerlendirme yöntemleri ile semisirküler kanallar test edebilmektedir. Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller (VEMP: Vestibular Evoked Myogenic Potential) testi sakkül ve inferior vestibüler sinirden beyin sapı düzeyine kadar bilgi verir. PSK ampullası ile sakkül makulasından kaynaklanan lifler birleşerek inferior vestibüler siniri oluşturur. VEMP testi, otolit organları sakkül fonksiyonunu ve vestibüler sinir ile birlikte vestibülokolik refleksi değerlendirir. Bu çalışmaya 30 ile 60 yaş arasında değişen (3 ayrı yaş grubu, her grupta 10 kadın ve 10 erkek) PSK-BPPV tanısı konan 60 birey, otolojik ve sistemik herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı 60 birey dahil edildi. PSK-BPPV tanısı alan hastalara ve sağlıklı bireylere vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel testi yapılarak elde edilen yanıtın dalga latansları ve interpik amplitüd değerleri incelendi. PSK-BPPV'li hastalar ile sağlıklı bireyler arasında fark olup olmadığı araştırıldı. Araştırmamız sonucunda, herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı bireylerin cVEMP (Servikal Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller) latans ve interpik amplitüd değerlerinin normatif verileri elde edildi. Sağlıklı bireylerde P ve N latans değerlerinde cinsiyete göre farklılık bulunmadı. İnterpik amplitüd değerlerinde ise yaşa ve cinsiyete göre farklılık olduğu belirlendi. Sağlıklı bireylerden elde edilen normatif veriler PSK- BPPV'si olan hastaların cVEMP bulgularıyla karşılaştırıldı. PSK-BPPV hastalarının P dalga latansının yüksek olduğu N dalga latansında istatiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı sonucuna ulaşıldı. Çalışmamız sonucunda cVEMP testinin hastalarda vestibüler sistemi değerlendirmede ve PSK-BPPV tanısında bir alternatif olabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller, Posterior semisürküler kanal, Bening proksismal pozisyonel vertigo
Normal işiten bireylerde işitsel uyarılmış beyinsapı cevaplarının normalizasyonu
İşitsel uyarılmış potansiyeller, sekizinci sinirden kortekse kadar olan işitsel yolun işitsel uyarana cevabında nöral aktiviteyi temsil eden birleşmiş elektriksel potansiyellerdir. İşitsel beyinsapı cevabı (Auditory Brainstem Response; ABR) en sık kullanılan uyarılmış işitsel potansiyellerdir. ABR cevaplarının analiz ve yorumlanması için kabul edilmiş standardize bir protokol olmadığından her kliniğin kendi standart değerlerini oluşturması gereklidir. Çalışmamızda, ABR yorumlamada kullanılan parametrelerden dalga latansları ve dalgalararası latans değerleri için, yaş ve cinsiyet gruplarına göre normalizasyon değerlerinin tespit edilmesi ve kliniğimiz hastalarına referans kaynağı olması amaçlanmıştır.Çalışmamıza, 10 - 60 yaş arası otolojik ve sistemik hastalığı olmayan 100 kişi dahil edilmiştir. Yaş dikkate alınarak beş ayrı grup oluşturulmuş ve her grup 10 erkek ve 10 kadın olmak üzere toplam 20 kişiden oluşturulmuştur. Çalışmaya dahil olan kişilere immitansmetrik ölçüm, saf ses ve konuşma odyometrisi ile ABR testleri yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, bağımsız örneklemler için t-testi ve tek yönlü varyans analizi kullanılmıştır.Uyaran şiddeti 70, 50 ve 30 dB nHL'de, latanslar, interpeak latanslar, amplitüd ve amplitüd oranı değerlerinde 11 ve 21 uyarı tekrar oranına göre istatistiksel olarak anlamlı fark (p>0.05) elde edilmemiştir.Uyaran tekrar oranı 11 ve 21 için 70, 50 ve 30 dB nHL uyarı şiddeti'nde, latanslar, interpeak latanslar ve amplitüd değerlerinde cinsiyete göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık (p<0.05) elde edilmiştir.Her iki cinsiyet için 11 ve 21 uyarı tekrar oranı, 70, 50 ve 30 dB nHL uyarı şiddeti'nde hem latans hem de interpeak latans değerlerinde genel olarak yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık (p<0.05) elde edilmiştir.Uyarı tekrar oranı 11 ve 21'de, 70, 50 ve 30 dB nHL uyarı şiddeti'nde, kulaklar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık (p<0.05) elde edilmiştir.Sonuç olarak, 10-60 yaş arasında 70, 50 ve 30 dB nHL uyarı şiddeti'nde yaş ve cinsiyete bağlı olarak dalga latansı ve interpeak latanslar arasında farklılık saptanmıştır. Bu değerlerin kliniğimiz ve bölgemiz için referans oluşturacağı düşüncesindeyiz.Anahtar Kelimeler: İşitsel beyinsapı cevabı, normalizasyon, genç-erişkin.
Submandibular bez eksizyonu yapılan tavşanların parotis bezi histopatolojisi
Bu çalışmanın amacı submandibular bez eksizyonu sonrasında parotis bezinde histopatolojik değişiklikler olup olmadığının araştırılmasıdır. Çalışma, 1200-3000 gram ağırlığında 21 adet dişi Yeni Zelanda türü tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Denekler rastgele yedişerli üç gruba ayrılmıştır. Grup I? deki deneklerin tek taraflı submandibular bezleri çıkarılmış ve bir ay sonra parotis bezleri de çıkarılarak histopatolojik olarak incelenmiştir. Grup II?deki deneklerin her iki taraf submandibular bezleri çıkarılmış ve bir ay sonra parotis bezleri çıkarılarak parotis bezinde oluşan değişiklikler histopatolojik açıdan incelenmiştir. Grup III?deki deneklere (Kontrol grubu) herhangi bir müdahale yapılmadan parotis bezleri çıkarılmış ve histopatolojik olarak incelenmiştir. Spesmenler yarı ince doku kesitlerinde asiner hücrelerde mukus birikimi, interkalat duktus lümeninde dilatasyon, interkalat duktus lümeninde mukus birikimi, sitoplazmik granül birikimi, myoepitelyal hücre sayısı parametreleri açısından ışık mikroskobu ile değerlendirilmiştir. Her deneğe ait kesitten dört adet alan (x40, 100, 200, 400 objektif büyütme) sayılmış ve her grup için dört adet alanın ortalaması alınmıştır. Elde edilen bulgular; yok: - (0), hafif: + (1), orta: ++ (2), şiddetli: +++ (3) olarak derecelendirilmiştir. Çalışmamızda, grup I ile grup III arasında interkalat duktuslarda dilatasyon (p:0.006) ve asiner hücrelerde mukus birikimi (p: 0.001) bakımından anlamlı farklılık saptanırken, sitoplazmik granül birikimi (p:0.211), interkalat duktus lümeninde mukus birikimi (p:0.174) ve myoepitelyal hücre sayısı (p:0.74) bakımından anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Asiner hücrelerde mukus birikimi (p:0.040) bakımından grup I ile grup II arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanırken (p<0.05), interkalat duktus lümeninde dilatasyon (p:0.298) bakımından ise her iki grup arasında anlamlılık tespit edilmemiştir. Sitoplazmik granül birikimi, interkalat duktus lümeninde mukus birikimi ve myoepitelyal hücre sayısı bakımından grup I ve grup II arasında ve grup I ile grup III arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır (p değerleri sırasıyla 0.244, 0.164 ve 1.00). Duktus lümeninde mukus birikimi açısından grup II ile grup III arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p:0.027). Çalışmamızın sonucunda tek taraflı veya bilateral submandibular bezlerin çıkarılması ile parotis bezinde histopatolojik olarak değişiklikler olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Submandibular bez eksizyonu, parotis, histopatoloji
Multiple skleroz`da odyo ? vestibüler bulguların değerlendirilmesi
Bu çalışmada Mc-Donalds tanı kriterlerine göre kesin Multiple Skleroz tanısı almış hastalarda saf ses odyometresi ve akustik refleks testlerini kullanarak odyolojik, VNG alt testlerini kullanarak vestibüler tutuluma ait klinik ve videonistagmografik özelliklerin incelenmesi ve klinik - subklinik vestibüler tutulumda VNG' nin tanısal değerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya 28 hasta ve 29 sağlıklı kişi kabul edilmiştir. Hastalar Gazi Üniversite' si Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz AD Odyoloji BD değerlendirilmişlerdir. Saf ses odyometresi(hava ve kemik),akustik refleks değerlendirmesi, VEP değerlendirmesi, sakkad testi, trecking testi, optokinetik testi, Dix- Hallpike, pozisyonel test, gaze test ve kalorik testi içeren VNG değerlendirmesi hem hasta, hemde kontrol grubuna yapılmıştır.Hasta grubunda herhangi bir patolojinin varlığını gösteren VNG bulgusu %85 (n=24), kontrol grubunda ise %10. 3 (n=3) oranında saptanmıştır ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. (p=0,00 ?? =0,05)Santral patolojinin varlığını gösteren VNGpatolojisi hasta grubunda % 78.5(n=22), kontrol grubunda %10.7 (n=3) oranında saptanmıştır ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. (p=0,00 ?? =0,05)Periferik patoloji varlığını gösteren VNG patolojisi hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır.Vestibüler semptoma eşlik eden otolojik, otonomik, serebellar semptomu olanlarda olamayanlara göre sadece otolojik semptomu olanlarda istatistiksel olarak farklıydı (p=0,02 ?? =0,05).VNG' de bozuk olan test adedi ile yaş, ilk atak yaşı, hastalık süresi ve toplam atak sayısı arasında anlamlı korelasyon saptanmazken, VNG' de bozuk olan test adedi ile EDSS puanı arasında istatistiksel olarak bir ilişki olduğu saptanmıştır ( p=0,03 ?? =0,05 ).Trecking testinde, frekans arttıkça bozulmanında artmakta olduğu, pozisyonel testte otuma pozisyonuna geliş ile beraber gözlenen nistagmusta belirgin yükselme olduğu da MS için yeni bilgilerdendir.Sonuç olarak çalışmamız; MS hastalarında vestibüler sistem ile ilgili bilgi edinilmek istendiğinde, VNG kuvvetle önerilir.
Vokal hijyen eğitiminin vokal nodül hastalarındaki etkililiğinin objektif ve subjektif parametrelerle değerlendirilmesi
Vokal nodüller çocuklarda ve erişkinlerde ses kısıklığının en sık görülen nedenlerindendir. Nodüller; vokal foldlarda vibrasyon amplitüdünün en fazla oluştuğu yerde, iki taraflı kalınlaşmanın meydana gelmesiyle karakterizedir. Günümüzde nodül tedavisinde, ses terapisi en sık kullanılan yöntem olmakla beraber ses terapisinin etkili olmadığı durumlarda cerrahi müdahaleler yapılmaktadır. Ses hijyeni eğitimi dolaylı terapi yöntemlerinden biri olarak ses terapilerinin temelini olu?turmaktadır. Bu çalısmada, 26 vokal nodül tanısı almış olguya ses hijyeni eğitimi verilmi? ve olgular ses hijyeni eğitimi öncesinde ve eğitimden iki ay sonra objektif ve subjektif yöntemlerle değerlendirilmi?lerdir. Olgular, videolaringostroboskopik muayene, ses handikap indeksi, Beck umutsuzluk ölçeği, tarafımızca hazırlanmış günlük yaşam alışkanlıklarını değerlendirme formu ve MDVP ses analizi ile ses hijyeni eğitimi öncesi ve sonrasında değerlendirilmişlerdir. Vokal hijyen eğitimi sonrasında ses handikap indeksi ve Beck umutsuzluk ölçeği skorlarında anlamlı azalma görülmüş, günlük yaşam alışkanlıklarında anlamlı düzeyde değişim tespit edilmiş ve MDVP parametrelerinde anlamlı fark bulunmuştur (p< .05). Fizik muayene bulgularına göre 15 (% 58) olguda vokal kordun fonasyonda simetrik kapandığı, 11 (%42) olguda ise asimetrik kapanmanın devam ettiği görülmüştür. Ayrıca günlük yaşam alışkanlıklardaki değişime bağlı olarak düzelme gözlenen MDVP parametreleri de tespit edilmiştir. Ses hijyeni eğitiminin, vokal nodül tedavisinde etkili bir yöntem olduğu görülmüştür.
Tinnitus hastalarının uykuda müzikle sağaltımı
Tinnitusun nörofizyolojik modeline göre, tinnitus sinyalleri, otonom sinir sisteminin sempatik kısmını ve limbik sistem ile şartlı refleks bağlantıları kurarak strese neden olabilir. Limbik ve otonomik bağlantılar konsantrasyon bozukluğu, anksiyete, panik atak, eğlence aktivitelerinde azalma gibi tinnitusa karşı reaksiyonel davranışların ortaya çıkmasına neden olur. Nörofizyolojik modeli esas alan bu çalışmadaki amaç, tinnitus hastalarında müziğin rahatlatıcı etkisini kullanarak, tinnitus sinyaline karşı akustik desensitizasyon yaratmak, dolayısıyla tinnitus sinyaline karşı santral sinir sisteminde habutuasyon gelişmesine yardımcı olmaktı.Çalışmaya; en az 1 aydır sübjektif tinnitusu olan, tinnitustan rahatsız olan ve diğer tedavi yöntemlerinden fayda görmeyen, yaşları 23-65 yıl arasında (ortalama 44,2 +/- 11,1 yıl) değişen, 14 kadın (%46,7) ve 16 erkek (%53,3) hasta dahil edildi. Tedavi öncesi, süreci ve sonunda tinnitus hastalarının anket formları (demografik, klinik bilgi, TEA, BDA) doldurması istendi, odyolojik testleri yapıldı, tinnitus parametreleri (frekans, şiddet, minimal maskeleme seviyesi, rezidüel inhibisyon) ölçüldü. Hastaların, tercih ettikleri müziklere entegre edilen kendi tinnitus frekansı merkez frekans olarak kabul edilip ANSI 2004 dar band gürültü alt/üst frekans kesme limitleri referans alınarak oluşturulan dar band gürültüyü, 6 ay süre ile gece uyurken dinlemeleri sağlandıErkek ve kadın hastaların tinnitus parametreleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Hastaların tinnitus frekanslarında anlamlı bir değişim olmadı (p>0,05). Tinnitusun psikoakustik parametrelerinde (şiddet, rezidüel inhibisyon, minimal maskeleme seviyesi) tedavi sonunda istatistiksel olarak anlamlı bir iyileşme oldu (p<0,05). TEA, BDA ve VAS (tinnitus sıklığı ve süresi, tinnitus rahatsız olma derecesi, tinnitusa bağlı dikkat eksikliği, tinnitusa bağlı uyku problemi) skorlarında tedavi sonunda istatistiksel olarak anlamlı iyileşme oldu (p<0,05). Tedavi sonunda, hastaların 2'si (%6,7) tinnitusun bittiğini, 4'ü (%13,3) tinnitusun önemli ölçüde azaldığını, 10'u (%33,3) tinnitusun azaldığını, 4'ü (%13,3), tinnitusun değişmediğini, ancak rahatsız etmediğini belirtirken, 10 hasta (%33) tinnitusunun aynı şekilde devam ettiğini belirtti.Sonuç olarak, müzikle akustik desensitizasyon tinnitus hastalarının %67'sinde başarılı sonuç verir ve hastaların tinnitusa karşı ortaya çıkan reaksiyonlarında gerilemeye neden olur.
Yenidoğan sarılığı olan ve olmayan bebeklerin işitme taraması bulguları ile klinik beyinsapı odyometrisi bulgularının karşılaştırılması
BSO, işitme kaybı şüphesi taşıyan bebekler için erken tanı ve müdahale olanakları sağlayan yenidoğan işitme taramasında kullanıldığı gibi tanısal olarak da kullanılmaktadır. BSO, Işitme kaybı riskine sahip bebekler için işitsel-nöral yolların test edilmesinde OAE'lara gore daha fazla bilgi vermekte, yenidoğan işitme taramalarında bebeklerin tekrar teste çağrılma oranını düşürmektedir. Işitme kaybına neden olan risk faktörleri arasında yenidoğan sarılığına neden olan hiperbilirubinemide de BSO'nun kullanımı oldukça önemlidir. Bu çalışmada yenidoğan sarılığı olan ve olmayan bebekler yenidoğan işitme taraması sürecini tamamladıktan sonra 3 ve 6. aylarda klinik BSO ile değerlendirilmişlerdir. Yapılan BSO ölçümlerinde gore, 3. ayda sarılıklı bebeklerin I-V dalgalar arası latans değeri daha uzun elde edilmiştir. Sarılık grubunda 3 bebekte, kontrol grubunda ise 1 bebekte koklear mikrofonik izlenmiştir. Cinsiyete gore yapılan karşılaştırmada, V. dalga amplitüdü kız bebeklerde daha büyük elde edilmiştir. Sarılık grubundaki bebeklerin 3. ay mutlak dalga ve dalgalar arası latans değerleri anlamlı ölçüde kontrol grubunun normal dağılımının dışında yer almıştır. Çalışmanın 3 ve 6. ay sonuçları karşılaştırıldığında, her iki grupta da artan yaşla ve işitsel-nöral yolların maturasyonuyla bağlantılı olarak, mutlak dalga latansları ve dalgalararası latans değerlerinde azalma görülmüştür. Çalışmada İN ve işitme kaybı tanısı alan bebek olmamıştır.Anahtar KelimelerBeyinsapı Odyometresi, Yenidoğan Sarılığı, İşitsel-nöral Maturasyon, Yenidoğan İşitme Taraması
İdiyopatik ani işitme kayıplarında serum anti-ısı şok protein-70 ve paraoksonaz düzeylerinin prognozla olan ilişkisi
Ani işitme kaybının etyopatogenezi yapılan birçok araştırmaya rağmen net olarak ortaya konmamıştır. Çalışmamızda amaç idiyopatik ani işitme kayıplı hastalarda anti-ısı şok protein 70 (anti-HSP 70) ve paraoksonaz (PON) düzeyleri ile işitme seviyesindeki düzelme arasındaki ilişki ve böylelikle prognozu tahmin etmede bu düzeylerin markır olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmaktır.Bu çalışma Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda, idiyopatik ani işitme kaybı (İAİK) tanısı alan 25 hasta ve benzer demografik verilere sahip 25 sağlıklı kontrol grubu üzerinde yapıldı. Çalışma grubunu oluşturan hastalardan tedaviye başlanmadan önce ve tedavinin onuncu gününde kan alındı. Kontrol grubundan bir kez alınan periferik kanlar santrifuj edilerek ayrıştırılan serum örnekleri -80°C'de muhafaza edildi. Hastalığı tanımlamak için saf ses odyometrilerinde 250 Hz, 500 Hz, 1000 Hz, 2000 Hz, 4000 Hz, 6000 Hz frekanslardaki işitme kayıpları göz önüne alındı. Tedavinin başlangıcından 10 gün sonra işitmedeki düzelme değerlendirilerek, Siegel sınıflandırmasına göre gruplandırıldıİAİK'lı bireylerin tedavi öncesi PON ve anti-HSP 70 düzeyleri, kontrol grubuyla karşılaştırıldığında PON düzeyleri çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı. Anti-HSP 70 düzeylerinde de kontrol grubuna göre yükseklik saptandı. Ancak istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu.Çalışma grubunu oluşturan İAİK'lı bireylerin tedavi öncesi PON düzeyleri ile tedavi bitimindeki PON değerleri karşılaştırıldığında iyileşenlerde yüksek olan PON değerinin daha da yükseldiği, iyileşmeyen olgularda ise daha az yüksek olan PON değerinin düştüğü görüldü. Ancak bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildi. İAİK'lı olguların tedavi öncesi anti-HSP 70 düzeyleri ile tedavi bitimindeki anti-HSP 70 düzeyleri karşılaştırıldığında, iyileşme görülen hastalarda yüksek olan anti-HSP 70 düzeylerinde istatistiksel anlamlılıkta düşme olduğu, iyileşme görülmeyen hastalarımızda ise belirgin yüksek olmayan anti-HSP 70 düzeylerinde belirgin düşme olmadığı saptandı.Sonuç olarak, İAİK'lı hastaların prognozlarının belirlenmesi ve takiplerinde serum anti-HSP 70 ve PON düzeylerinin markır olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Ani işitme kaybı, Anti-ısı şok protein 70, Paraoksonaz, Prognoz