
145
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
COVID-19 pozitif hastalarda G-MDSC benzeri alt gruplardaki fenotipik ve fonksiyonel farklılıkların araştırılması
Miyeloid hücreler, doğuştan gelen immün sistemin hücreleri olup, virüslere karşı verilen immün yanıtların başlamasında ve sonlanmasında görev alırlar. Özellikle, enfeksiyon sonrası immün regülasyonun sağlanmasında oldukça kritik rolleri olup, hemoastazın sağlanmasında görev alırlar. Efektif immün yanıtın oluşmasıyla beraber viral replikasyon kontrol edilerek, yüksek doku hasarı ve sitokin fırtınası önlenebilmektedir. Böylelikle, immünopatoloji sınırlandırılmakta ve iyi bir klinik tablo ile sonuçlanmaktadır. İlgili tez kapsamında, miyeloid kökenli baskılayıcı hücre ve alt grupları ile nötrofillerin hastalık prognozunu hangi yönde etkilediği araştırılmıştır. Çalışma Ocak 2021-Kasım 2021 tarihleri arasında COVID-19 ön tanısı almış ve PCR testi ile pozitifliği doğrulanan hem çocuk hem de erişkin bireylerin periferik kan örnekleri ile gerçekleştirilmiştir. Bu hastaların MDSC'leri ve nötrofilleri fenotipik ve fonsiyonel açıdan değerlendirilmiş olup klinik tablo ile ilişkilendirilmiştir. Sağlıklı çocuklarda özellikle erken yaş döneminde (0-13 yaş) hali hazırda G-MDSC ve E-MDSC hücre grubunun yüksek bulunması ve hastalığın akut döneminde G-MDSC hücrelerinin azalarak, E-MDSC hücrelerinin artış göstermesi ve M-MDSC düzeyinde artışın görülmemesi miyeloid hücrelerin inflamasyonu uyarıcı ve durdurucu iki yönlü çalıştığı görülmüştür. Özellikle akut dönem anti-viral yanıtlarda baskılayıcı hücre grubunun var olmasına karşın yüksek düzeylerde bulunmasının kontrollü yanıtta kritik olacağını düşündürmüştür. Erişkin bireylerde literatür ile uyumlu olarak M-MDSC artışının kötü prognoz ile ilişkili olduğu ve ağır klinik tabloya sahip bireylerde yükseldiği belirlenmiştir. M-MDSC/G-MDSC oranının ≥1 olması ve E-MDSC oranının düşük düzeylerde bulunmasının kötü prognoz için bir belirteç olabileceği saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: COVID-19 immün sistem yanıtları, Miyeloid kökenli baskılayıcı hücreler, immün modülasyon, nötrofiller, T hücre yanıtları
Malign melanoma olgularında yeni B hücre alt gruplarının araştırılması
İmmün kontrol noktası inhibitör (ICI) tedavisinin malign melanoma olgularındaki etkinliğinin belirlenmesi için öngörücü biyo-belirteçlerin tanımlanması, tedavi seçimine ve klinikte takibine yardımcı olması açısından önemlidir. Malign melanomada ICI'nin ana hedefi T hücre efektör fonksiyonları olmasına rağmen, olgun ve farklılaşmış B hücre fenotiplerinin de ICI yanıtları ile pozitif ilişkide olduğu öne sürülmekte ancak ICI tedavisindeki rollerine yönelik çalışmalar az sayıdadır. Bu çalışmada, uzun süreli takip edilen metastatik melanoma (MM)'lı olguların ICI immünoterapisine verdikleri B-hücre aracılı immün yanıtları, tedaviye yanıt veren (YV) ve yanıtsız (YZ) olgulardaki B hücre alt gruplarındaki farklılıkların saptanması ve B hücre ilişkili sitokinlerin prognostik ve öngörücü klinik biyo-belirteç olarak kullanılabilme potansiyellerinin araştırılması amaçlanmıştır. MM'li olgular ve sağlıklı kontrollerden alınan periferik kan örneklerinden akan hücre ölçer ile B hücre alt grupları saptanmıştır. Aynı grupların serum örneklerinden BAFF ve APRIL sitokin seviyeleri Elisa yöntemi ile tespit edilmiştir. ICI tedavisinin, YZ olgularda naif B hücre frekanslarını periferde arttırırken, dönüşmüş bellek (IgD-CD27+), klasik (CD21+CD27+), dönüşmemiş bellek B hücre ve IgA+ B hücre frekanslarını azalttığı saptanmıştır. Tedavinin erken ve geç vizitlerinde dönüşmüş (IgM-IgD-) ve dönüşmüş bellek B hücreler YV'lerde yüksek frekanslarda bulunmuştur. ICI tedavisinin, CD21-/dü dönüşmüş B hücre frekanslarının YZ olgularda arttırdığı, YV olgularda BAFF-R ekspresyonunu azalttığı saptanmıştır. YZ olgulara nazaran her vizitte BAFF-R ve TACI ekspresyonları YV olgularda yüksek tespit edilmiştir. Tedavi başlangıcında YZ olguların BAFF serum konsantrasyonlarının, kontrollerden ve YV olgulardan yüksek olduğu tespit edilmiştir. Tez çalışma sonuçları, serum BAFF seviyelerinin, BAFF-R ve TACI ekspresyonlarının ve CD21-/dü B hücre frekanslarının ICI tedavisi altındaki MM'li hastaların efektif anti-tümör yanıtlarında rolü olduğunu ileri sürmektedir.
Postoperatif intraabdominal adezyonların önlenmesinde ankaferd blood stopper®'ın etkilerinin klinik, histopatolojik ve serolojik yönlerden araştırılması: Ratlar üzerinde deneysel araştırma
Postoperatif intraabdominal adezyonlar cerrahi alanda ameliyat sonrası karşılaşılan önemli bir problemdir ve ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Bu ciddi komplikasyonlar morbidite artışıyla beraber, ileus, kronik pelvik ağrı, infertilite şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada postoperatif intraabdominal adezyonların önlenmesi için Ankaferd Blood Stopper® (ABS) kullanılması ve etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. ABS; Thymus vulgaris, Glycyrrhiza glabra, Vitis vinifera, Alpinia officinarum ve Urtica dioica bitkilerinin özlerinden elde edilmiş kanama önleyici bir bitki özütüdür. Lokal kanama durdurma etkisinin yanı sıra, bakteriyostatik ve antibakteriyel özelliği bulunmaktadır. Deneysel çalışmamıza dahil edilen toplam 120 rat, kendi aralarında 3 tane işlem grubuna (Laparotomi grubu, Laparotomi + Çekal abrazyon grubu, Laparotomi + Cornu uteri dikiş grubu) ayrıldı. Her bir işlem grubu ise kullanılan solüsyon materyaline göre %0,9 NaCl grubu, ABS grubu, herhangi bir madde uygulanmayan grup, icodextrin (%4) grubu olmak üzere 4 alt gruba ayrıldı. Her bir ratın ventral abdominal duvarında standart 3 cm'lik deri ensizyonu yapılıp, batına girildi. Laparotomi grubunda abdominal organlara herhangi bir işlem yapılmadan, kendi içinde gruplara ayrılan ratlarda seçilen solüsyonlar batın içine verildi. Laparotomi + Çekal abrazyon grubunda, cecum'un antimezenterik sınırına ve kendisine karşı gelen abdominal duvara standart kuvvette gazlı bez ile 20 kere peteşiyel kanama oluşması için abrazyon işlemi uygulandı ve bulunduğu alt gruba uygun solüsyonlar batın içine uygulandı. Laparotomi + Cornu dikiş grubunda, her bir deneğin sağ cornu uteri'si, corpus uteri'nin 1 cm kraniyalinden olacak şekilde ensize edildi ve hepsi aynı şekilde basit sürekli dikiş ile kapatıldı. Batın kapatılmadan bulunduğu alt gruba uygun solüsyonlar batın içine uygulandı. İşlemlerden 21 gün sonra denekler ötenazi edildi. İntraabdominal adezyon gelişimi, daha önce belirlenmiş olan kantitatif değerlendirme ve adezyon şiddeti derecelendirme skoruna göre kör olarak değerlendirildi. Hasarlı yüzeyde oluşan adezyonlardan histopatolojik inceleme için biyopsi alındı. Hazırlanan preparatlar Hematoksilen-Eozin boyası ile boyandıktan sonra, dokulardaki fibroblastik aktivite, yangısal hücreler ve vasküler proliferasyon açısından değerlendirildi. İstatistiksel analizler için bütün gruplar arası karşılaştırmalar mikroskobik, makroskobik bulgular ve ELISA verileri median (minimum-maksimum) olarak ifade edildi. Gruplar arasındaki Metalloproteinazların doku inhibitörü- 1, Matriks metalloproteinaz- 9, İnterlöykin- 6, Tümör nekrozis faktör- α, Dönüştürücü büyüme faktörü- β'yı kapsayan ELISA verileri ile adezyon skorlarının mikroskobik ve makroskobik karşılaştırılmasında "Kruskal-Wallis varyans analizi" yöntemi kullanıldı. Post-hoc karşılaştırmalarda "Dunn-Bonferroni testi" uygulandı. Değişkenler arasındaki ilişkiler ise "Spearman sıra korelasyon katsayısı" ile incelendi. İstatistiksel analizlerde anlamlılık düzeyi olarak p=0,05 alındı. Yapılan değerlendirmeler sonunda makroskobik değerlendirme skorları için ABS ile diğer gruplar arasında negatif düzeyde anlamlı fark bulundu. Histopatolojik incelemenin mikroskobik değerlendirmesinde ABS ile diğer gruplar arasında negatif düzeyde anlamlı fark bulundu. Ankaferd Blood Stopper®'ın postoperatif intraabdominal adezyonları önlemede etkinlik sağlamadığı belirlenmiş olup, bununla birlikte abdominal organ hasarları verdiği için kullanılmasının zararlı olabileceği kanısına varılmıştır. Adezyon oluşum mekanizmaları ve etkili ajanların bulunması için ileri çalışmalara gereksinim vardır.
Ayak bileği burkulmalarında sanal gerçeklik egzersizlerinin etkileri: Sistematik derleme
Bu çalışmanın amacı şu an ya da geçmişte ayak bileği burkulması yaşamış farklı katılımcı özellikleri (genç, yetişkin, yaşlı) olan kişilerde sanal gerçeklik ile yapılan egzersizlerin etkilerini kapsayan bir sistematik derleme yapmaktır. Bu kapsamda konu üzerine yayınlanmış makaleler incelenmiş ve sonuçları değerlendirmeye alınmıştır. Sistematik derlemede, PRISMA (Preferred Reporting Items for Systematic review and Meta-Analysis) bildirgesi rehber alınmıştır. Literatür taraması PubMed ve Google Scholar veri tabanlarında yapılmıştır. İncelenen çalışmaları derlemeye katma ölçütleri; örneklem grubunu 12 yaş ve üzeri insanların oluşturduğu, 2010-2022 yılları arasında yapılmış, randomize-kontrollü, deneysel araştırmalar, klinik araştırmalar ve makalenin tam metnine ulaşılması olarak belirlenmiştir. Çalışmaların incelemesi sonucunda, sanal gerçeklik egzersizlerinin ayak bileği burkulmaları üzerinde olumlu etkiler ortaya koyduğu görülmüştür. Yeni bir sistem olan sanal gerçeklik rehabilitasyonlarda da kullanılmaya başlamıştır. Fakat bazı çalışmalarda geleneksel egzersizlerle arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Aynı etkiyi geleneksel egzersiz yapanlar veya hiç egzersiz yapmayanlarda elde etmiştir. Bu sistematik derlemeye; 14 randomize kontrollü çalışma, toplam 581 katılımcı dâhil edilmiştir. Sanal gerçeklik egzersizleri ayak bileği burkulmaları üzerinde olumlu etkiye sahiptir. Ağrıları azalttığı, ayak-ayak bileği yetenek skorlarını düzelttiği, yürüme parametrelerini olumlu etkilediği, statik ve dinamik dengeyi arttırdığı, kas gücünü arttırdığı, bilgi işleme hızını arttırdığı ve ayak bileği instabilitesini azalttığı görülmüştür. Sanal gerçeklik egzersizi yapan sporcuların spora dönüş süreleri daha kısadır. Ancak sanal gerçekliğin ayak bileği burkulması üzerine etkilerinin geçerlilik kazanması için uzun süreli ve çok örneklemli daha fazla randomize kontrollü çalışma yapılması gerekmektedir. Sanal gerçekliğin ortopedik rehabilitasyon üzerine etkisi üzerine bile çalışma çok azdır. Spesifik vakalar (ayak bileği burkulması, ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu) ve sporcularda kullanımın artması ve bu yönde çalışmaların yapılması beklenmektedir. Sistematik derlememizin bulguları bu konuda yapılacak çalışmalar için yol gösterici olabilir.
Çözündürme sıcaklıklarının swim-up ve percol gradient sonrası sperm plazma membran fonksiyonel bütünlüğü ve sperm morfolojisi üzerine etkileri
Son yıllarda üreme biyoteknolojilerinden in vitro embriyo üretimi sığırlarda yaygın olarak kullanılmakta ve her geçen günde artarak devam etmektedir. Bu kapsamda in vitro fertilizasyon aşamasında kullanılan sperma kalitesinin önemi de artmaktadır. Sunulan çalışmanın amacı 37oC/30 sn, 50oC/15 sn ve 70oC/5 sn su banyosunda çözündürülen Brown Swiss ırkına ait dondurulmuş spermaların Percoll ve Swim up ayrıştırma yöntemleriyle ayrıştırılmış deneme grupları ve herhangi bir ayrıştırma işlemi yapılmamış kontrol grubuyla karşılaştırarak Percoll ve Swim up yöntemlerinin spermanın motilitesi, ölü ve canlı oranları, akrozomal yapısı ve plazma membran bütünlüğü üzerindeki etkilerini incelemektir. 37oC/30 sn, 50oC/15 sn ve 70oC/5 sn sürede çözündürme koşullarında FITC-PSA ortalama değerleri sırasıyla Percoll grubunda %32,35, %41,35 ve %56,30; Swim-up grubunda %25,25, %32,45 ve %63,90; Kontrol grubunda %17,90, %18,35 ve %17,45'tır. Aynı sıcaklıklarda ölü hücre oranları sırasıyla Percoll grubunda %31,38, %14,95 ve %30,65; Swim up grubunda %15,85, %13,60 ve %13,50; Kontrol grubunda %35,58, %46,18 ve %35,82'tir. Aynı sıcaklıklarda canlı hücre oranları sırasıyla Percoll grubunda %68,63, %85,05 ve %69,35; Swim up grubunda %69,15, %86,40 ve %86,50; Kontrol grubunda %68,43, %53,83 ve %64,18'tir. Aynı sıcaklıklar için motilite oranları sırasıyla Percoll grubunda %55,75, %58,50 ve %48,25; Swim up grubunda %59,75, %55,75 ve %54,75; Kontrol grubunda %49,25, %45,75 ve %48,75'tir. Aynı sıcaklıklarda HOST sonuçları sırasıyla Percoll grubunda %73,95, %69,50 ve %42,20; Swim up grubunda %77,55, %72,00 ve %50,15; Kontrol grubunda %62,65, %70,50 ve %50,60'tır. Sonuç olarak, yardımcı üreme teknikleri uygulanırken sperma ayrıştırma yöntemlerinden yararlanılması ve çözündürme işleminin pratik olması ve çözündürme sürecinin uzamasından kaynaklanacak olumsuz etkiden korunmak maksadıyla 37°C'nin kullanılmasının uygun olacağı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Boğa, Sperma, Percoll, Swim-up, Sıcaklık
COVID-19 salgını sürecinde sağlık çalışanlarının beslenme alışkanlıkları değişimi
Bu çalışmada Koronavirüs Hastalığı 2019 (COVID-19) döneminde sağlık çalışanlarının beslenme alışkanlıklarında meydana gelen değişimlerin sorgulanması amaçlanmıştır. Kesitsel türde yapılan bu araştırmanın çalışma grubunu Mustafakemalpaşa Devlet Hastanesi'nde görev yapan 200 sağlık çalışanı oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak dört bölümden oluşan anket yöntemi kullanılmıştır. Boy uzunluğu sabit boy ölçer, bel çevresi mezura ve vücut ağırlığı, Beden Kitle İndeksi (BKİ), yağ oranı, sıvı oranı ölçümleri TanitaMC-780MA cihazı ile alınmıştır. Sağlık çalışanlarının %30'u COVID-19'a yakalandığını ve %78,6'sı hastalığı hafif atlattığını belirtmiştir. Salgın sürecinde katılımcıların %42'si vücut ağırlığının arttığını, %21,5'i azaldığını, %36,5'i değişmediğini belirtmiştir. COVID-19 nedeniyle normalden daha fazla el yıkama/ antiseptik kullandığını belirtenler %88,5, yurtiçi seyahatten kaçınanların oranı %52, evde normalden daha fazla temizlik/dezenfektan kullandığını belirtenler %50, gıdaları dezenfekte eden ve yiyecek stoklayanların oranı %40,5'tir. COVID-19 pandemisinin sağlık çalışanlarının beslenme alışkanlıklarını etkilediği, beslenme bilinci olarak sağlıklı beslenmeye yönlendirdiği fakat yoğun çalışma şartları, COVID-19'a güvensizlik hissi ve stres nedeni ile beslenmelerinin olumsuz yönde etkilendiği düşünülmektedir.
Adölesan hematoloji- onkoliji hastalarında uyku ve yaşam kalitesinin belirlenmesi
Bu çalışma, adölesan hematoloji-onkoloji hastalarının uyku ve yaşam kalitelerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı türde yapılan araştırmada, 33 adölesan hematoloji- onkoloji hastası ve bu hastaların ebeveynleri örneklem grubu olarak belirlenmiştir. Araştırmanın verilerinin toplanması için "Ebeveyn ve Adölesan Bilgi Formu", "Kanserli Çocuklar İçin Uyku Değerlendirme Ölçeği-Adölesan Formu", "Kanserli Çocuklar için Uyku Değerlendirme Ölçeği-Ebeveyn Formu" ve "7-18 Yaş Çocuk Kanser Hastaları İçin Yaşam Kalitesi Değerlendirme Ölçeği-Adölesan Formu", "7-18 Yaş Çocuk Kanser Hastaları İçin Yaşam Kalitesi Değerlendirme Ölçeği-Ebeveyn Formu"kullanılmıştır. Verilerin normallik ölçümleri için Shapiro-Wilk testi yapılmıştır. Normal dağılım göstermeyen değişkenler için Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testlerinden yararlanılmıştır. Anlamlılık belirlenmesi halinde çoklu karşılaştırma testlerinden olan Bonferroni testi yapılmıştır. Çocuklar ve ebeveynlerinin ölçek puanları arasındaki farklar Wilcoxon işaret sıra testi ile değerlendirilmiştir. Değişkenler arasındaki ilişkiler Spearman sıra korelasyon katsayısı ile incelenmiştir. Verilerin analizinde SPSS 23.0 programı kullanılmıştır. Yapılan analiz sonucunda; sosyo-demografik özelliklere göre çocuk uyku değerlendirme genel ölçeği (p=0,044) ve uykuya dalma ve uykunun bölünmesi (p=0,048) alt ölçeğinde cinsiyete göre anlamlı yönde farklılaşma belirlenmiş ve kızların erkeklere kıyasla uykuya dalma ve uyku bölünmesi sorunlarını daha fazla yaşadıkları tespit edilmiştir. Çocuk yaşam kalitesi ölçeğinde cinsiyet anlamlı bir farklılık oluşturmuş ve kızların yaşam kalitesi erkeklerden düşük düzeyde bulunmuştur (p=0,004). Hastalık evresi değişkeni yalnızca uykuya dalma ve uykunun bölünmesi yönünden anlamlı farklılık oluşturmuştur (p=0,048). Tedavi süreleri yönüyle uyku değerlendirme ölçeği (p=0,024) ve uyku problemleri alt ölçeği (p=0,024) yönünden farklılık bulunmuştur. 10 aydan fazla tedavi alan adölesanların ölçek puanları düşük olarak tespit edilmiştir. Tedavi uygulamasında yalnızca kemoterapi tedavisi alan adölesanların uykuya dalma ve uyku bölünmesi açısından puanların düşük olduğu anlaşılmıştır (p=0,039). Adölesanların yaşam kalitesi ve uyku arasında pozitif yönlü orta düzeyde anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,001). Çocuklarla ebeveynlerinin ölçek puanlarının karşılaştırılmasında anlamlı farklılık bulunmamış, puanların benzer olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Adölesan Dönem, Hematoloji- Onkoloji, Uyku, Yaşam Kalitesi, Bakım
Glisil-glutamin (GLY-GLN)'in kronik kullanımının kronik hafif stres modelinde depresyon benzeri davranış üzerine etkisi: Etkide serotonerjik ve glutamaterjik nörotransmitter sistemlerin aracılığı
Depresyon tüm toplumlarda yaygın olarak görülen bir hastalıktır. Şu anda Dünya'da yaklaşık 400 milyon insanı etkilemektedir. Depresyon tedavisinde bugün kullanılan ilaçlar ile % 40 oranında cevap vermeyen bir hasta grubunun olması, tedavinin uzun sürmesi ve yaratmış olduğu ciddi yan etkiler değişik etki mekanizmasına sahip daha yenilikçi farmakolojik ajanlara ihtiyaç duyulmasına neden olmaktadır. Glisil-Glutamin (Gly-Gln), b-endorfin1-31'in yıkımı sonrasında sentezlenen iki amino asitli majör son ürünlerden birisidir. Gly-Gln ile ilgili daha önceden yapılan çalışmalarda, B-endorfin veya morfin ile oluşturulan solunum depresyonunun ve hipotansiyonun Gly-Gln tarafından azaltıldığı, morfin ile şartlandırılmış yer tercihini önlediği, morfine karşı gelişen toleransı, bağımlılığı ve yoksunluk sendromu bulgularını inhibe ettiği, beyinde serotonin düzeylerini anlamlı bir şekilde artırdığı tespit edilmiştir. Gly-Gln'in kronik depresyon üzerine olan muhtemel etkilerini taklit etmek amacıyla 250-300 gram ağırlığındaki erkek Sprague-Dawley cinsi sıçanlara 4 hafta boyunca her gün farklı bir stres kaynağı kullanılarak kronik hafif stres modeli uygulandı. Hayvanlar kontrol, stres ve Gly-Gln grubu olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Hayvanların stres düzeyleri ve Gly-Gln'in bu düzeylere olan etkileri davranışsal olarak püskürtme testi, bilye gömme testi, sukroz tercihi testi ve yükseltilmiş artı labirent testi kullanılarak değerlendirilirken, nörobiyolojik etkiler hipokampüste serotonin, prefrontal kortekste glutamat ve plazmada beyin kaynaklı nörotrofik faktör (Brain- drived neurotrophic factor; BDNF) düzeyleri ölçülerek değerlendirildi. Davranış çalışmalarının sonucuna bakıldığında intraserebroventriküler (isv) yolla kronik olarak verilen Gly-Gln'in depresyon benzeri davranışları, lokomotor aktivite üzerinde herhangi olumsuz bir etki yaratmadan, anlamlı bir şekilde azalttığı gösterildi.Çalışmanın nörokimyasal aşamasında ise, hipokampus ve prefrontal korteksten alınan dokularda, Gly-Gln'in stres sonucu azalan serotonin düzeylerini arttırdığı, artan glutamat düzeylerini ise anlamlı bir şekilde baskıladığı, ayrıca nörogenesis bakımından çok önemli olan BDNF düzeylerinde anlamlı bir yükselme yarattığı gösterildi. Sonuç olarak Gly-Gln'in kronik stres uygulanan hayvanlarda oluşan depresyon benzeri davranışlar üzerinde oldukça etkili bir antidepresan etkinliği olduğu gösterildi. Gly-Gln ile yapılacak ileriki çalışmalarda depresyon üzerindeki etkinliğini hangi mekanizmalar üzerinden gösterdiğinin ortaya konulmasıyla, depresyon hastalığının hala net olarak bilinmeyen patofizyolojisine de ışık tutulacaktır. Anahtar kelimeler: depresyon, kronik stres, Gly-Gln
Çocuğun tuvalet eğitimi sürecinde ebeveyn tutumunun etkisinin belirlenmesi
Bu araştırmanın amacı, çocuğun tuvalet eğitimi sürecinde ebeveyn tutumunun etkisinin belirlenmesidir. Kesitsel tanımlayıcı olan araştırma Eylül 2019-Şubat 2020 tarihlerinde Bursa'da bir Devlet Hastanesinde yapıldı. Araştırmanın örneklemde etki büyüklüğü 0,20, %80 güç ve %5 anlamlılık düzeyi için çalışmaya dahil edilmesi gereken katılımcı sayısı 200 olarak belirlendi. Çocuk polikliniklerine baş̧vuran, 4-6 yaş çocuğa sahip ebeveynlere çocuklarının tuvalet eğitimi sürecini sorgulayan anket soruları yüz yüze uygulandı. Veri toplamada "Ebeveyn Tutum Ölçeği" ve "Tuvalet Eğitimi Uygulama Formu" kullanıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 23.0 kullanıldı. Normal dağılım göstermeyen verilerde Mann Whitney U, Kruskal Wallis, anlamlılık durumunda Bonferroni testi kullanıldı. Kategorik verilerde Pearson Ki-kare, Fisher-Freeman-Halton ve Fisher'in Kesin Ki-kare testleri, değişkenler arasındaki ilişkilerde Spearman korelasyon katsayısı kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0.05 belirlendi. Çalışmada ebeveynlerin tutum ölçeği puanları genel toplamı(131,92 ± 14,99) ve alt ölçeklerden demokratik tutum(35,30 ± 16,87), otoriter tutum(41,35 ± 10,32), aşırı koruyucu tutum(22,26 ± 6,49), izin verici tutum(33,00 ± 8,54) tespit edildi. Ölçeğin toplam Cronbach alfa değeri 0,845 bulundu. Kız çocuk ebeveynlerinin demokratik tutumu daha çok benimsediği tespit edildi. Otoriter tutumun tuvalet eğitim süresini kısaltırken; izin verici tutumun süreyi uzattığı bulundu(p<0.05). Araştırmada erkek çocukların daha erken dönemde dışkı ve idrar kontrolünü kazandıkları tespit edildi(p<0.05). Çocukların tuvalet eğitimi süresinin; tuvalet eğitiminden sorumlu kişinin yaşına, daha önce tuvalet eğitimi verme ve bu konuda eğitim alma durumuna ve tuvalet eğitiminde güçlük yaşanma durumuna göre farklılaştığı bulundu. Tuvalet eğitimi sırasında otoriter tutum sergilemenin tuvalet eğitimi süresini kısalttığı sonucundan hareketle; çocuk hemşirelerinin tuvalet eğitiminin belli bir zaman dilimi içerisinde ve kurallar çerçevesinde verilmesi gerektiği konusunda ebeveynleri bilgilendirmelidir.
Çocuklarda ameliyat sonrası ağrının bilgisayar destekli yüz ifadesi analiziyle değerlendirilmesi
Çocuklarda ameliyat sonrası ağrı değerlendirilmesi önemlidir. Ameliyat sonrası dönemde ağrı semptomlarının değerlendirilmesinde zorluklar yaşanmaktadır. Çalışma çocuklarda ameliyat sonrası ağrının bilgisayar destekli yüz ifadesi analiziyle değerlendirilmesi amacıyla yapıldı. Çalışmanın evrenini, Kasım 2019-Haziran 2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Hastanesi Çocuk Cerrahi Kliniği'nde ameliyat olan 7-18 yaş grubu hastalar oluşturdu. Çalışmanın örneklemini ise örneklem seçim kriterlerine uyan ve araştırmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 83 çocuk oluşturdu. Çalışmaya katılan 68 çocuğun birinci ve ikinci izlemleri, 15 çocuğun ise sadece birinci izlemleri yapıldı. Çalışma kapsamına toplamda 151 ağrı değerlendirmesi verisi alındı. Çalışmanın verileri Wong Baker ağrı ölçeği (WBS) ve Görsel Ağrı ölçeği (VAS) kullanılarak araştırmacı tarafından çocuktan, anneden, hemşireden, bağımsız bir gözlemciden toplandı. Makine tahmini için de ağrı ile ilişkilendirilen yüz eylem birimleri kullanıldı. Çocuğun yüz eylem birimleri analizinde OpenFace programı, makine öğrenmesi algoritmalarında ise Python programı kullanıldı. Çalışmanın istatistik analizlerinde ICC korelasyon katsayıları, Kappa katsayısı, doğrusal regresyon analizi testleri kullanıldı. Çalışma sonuçlarımızda makinenin tahmin ettiği ağrı skoru ile çocuk, anne, hemşire ve gözlemcinin ağrı skoru değerlendirmeleri karşılaştırıldı. Çocuğun öz bildirim ağrı skoruna en yakın ağrı değerlendirmesi sırasıyla makine tahmini, anne ve hemşire olarak bulundu (p<0,05). Çocuğun ağrısının varlığı ya da yokluğuna yönelik kategorik ağrı sınıflamasına göre en yakın değerlendirmenin çocuğun annesi ve makine tahmini tarafından yapıldığı bulundu (p<0,05). Sonuç olarak bu çalışmada test edilen yüz ifadesi analizinde kullanılan makine öğrenmesi yöntemi potansiyel olarak ölçeklendirilebilir, standart, sürekli ve geçerli ağrı değerlendirmesi izlemesi sağlayabilir. Klinik kullanımda hemşireler için alternatif bir ağrı değerlendirmesi yöntemi olarak kullanabilir.