
1,973
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Avrupa Birliği'nin bölgesel gelişmeye etkisi: İspanya ve İngiltere örneği
Avrupa Birliği sosyal, ekonomik ve kültürel olarak çok farklı yapılara ve geçmişe sahip ülkelerden tarafından oluşmuştur. Ülkelerin sahip olduğu bu farklılıklar ulusal anlamda olduğu gibi bölgesel anlamda da kendini hissettirmektedir. AB kurulduğu tarihten günümüze kadar bölgesel gelişmişlik farklılıkları konusunda hassas davranmış ve son derece önemli politikalar üretmiştir. AB tarafında oluşturulan bu politikalar, zamanla genişleyen ve büyüyen bu yapıda gün geçtikçe önemini artırmaktadır. Bölgesel gelişme ile ilgili belirlenen politikaların hayata geçirilmesinde, ülkelerin sahip oldukları yerel aktörler, kalkınma ajansları ve politikaların hayata geçirilebilmesi için oluşturulan fonlar çok önemli bir rol oynamaktadır. Gerçek anlamda bir birliğin ortaya konabilmesi için bölgesel gelişme ile ilgili farklılıkların azaltılmasının öneminin farkında olan AB, bu konuda sürekli yeni politikalar ortaya koymaktadır. Bahsettiğimiz tüm bu hususlar ışığında, Bu çalışmada, AB gibi örgütlerin ülkelerin bölgeleri arasında var olan gelişme farklılıklarını ortadan kaldırıcı bir etkiye sahip olup olmadığı incelenmektedir. Bu amaçla çalışmada, demokrasileri Avrupa ortalamasının üzerinde gelişmiş olan İngiltere ve İspanya'nın Avrupa Birliği üyelikleri öncesi ve sonrası durumları ile üye olduktan sonra almış oldukları fonlar incelenecek ve bunların ülkelerin bölgesel gelişmelerine olan etkileri üyeliklerinden sonraki dönem için araştırılacaktır. Anahtar Sözcükler: Avrupa Birliği, NUTS, Bölgesel Gelişme, AB Fonları
Türkiye'nin refakatsiz sığınmacı çocuklara yönelik politikalarının insani güvenlik bağlamında değerlendirilmesi
Bu tezde, Uluslararası İlişkiler disiplininde güvenlik kavramının kapsamı geleneksel güvenlik anlayışının zaman içerisinde insani güvenlik anlayışına evrilen süreçleri ele alınmıştır. 1990'lı yıllarda, devlet merkezli güvenlik anlayışı yerini insan ve toplum merkezli güvenlik anlayışına bırakmıştır. Güvenliği insanlar üzerinde korku yaratan her türlü durum ya da temel ihtiyaçlarının karşılanamaması olarak ele aldığımızda, özellikle 2011'den sonra ortaya çıkan iç savaş, çatışma, ekonomik yoksunluk ve göç hareketleri güvenlik çalışmalarını düzensiz ve zorunlu göç alanına odaklamıştır. Bu çalışmada insani güvenliğe yönelik uluslararası anlaşmalar ve ulusal mevzuat çerçevesinde çocukların eğitim, barınma, bakım, sağlık ve güvenli yaşama haklarının yerine getirilmesi ve insani güvenliğe yönelik imzalanan anlaşmalara taraf olan devletlerin refakatsiz sığınmacı çocuklara yönelik sorumluluklarını yerine getirip getirmemesi konusunda ülke olarak yapmış olduğu çalışmalar değerlendirilerek, son yıllarda Türkiye'nin düzensiz göçe maruz kalan ülke olması, bir insani güvenlik meselesi olarak kavramsallaştırılan göçün refakatsiz sığınmacı çocuklar üzerinde yarattığı güvenlik algısı, Türkiye'nin refakatsiz sığınmacı çocuklara yönelik bakış açısı ve izlediği politikalar ele alınacaktır.
Amerika Birleşik Devletleri- Çin Halk Cumhuriyeti ilişkileri
Bu tezde, Amerika Birleşik Devletleri'yle (ABD) Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) arasındaki ilişkilerin gelişimi ele alınarak dış politika kavramı çerçevesinde değerlendirilmesi yapılmıştır. Bu çerçevede Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında iki devlet arasındaki politik, ekonomik ve güvenlik boyutlu ilişkilerin incelenmesiyle bu ilişkilerdeki olumlu ve olumsuz gelişmelerin belirlenmesi; 11 Eylül 2001 tarihindeki terör saldırılarından sonra başlayan yeni süreçte ikili ilişkilerin değerlendirilmesi ve son olarak da bu ilişkilerin hem ABD hem de ÇHC dış politikası bağlamında incelenmesi bu tezin konusunu oluşturmaktadır. Tezde, hem ABD'nin hem de ÇHC'nin temel dış politika öncelikleri ve sorunları kapsamında iki devlet arasındaki ilişkilerin bilimsel analizi yapılmıştır. Bu bağlamda iki devlet arasındaki ilişkiler başlangıçta ÇHC'nin uyguladığı tek bir tarafa yaslanma politikasından dolayı rakiplik çerçevesinde gelişim göstermişse de 1970'lerde yumuşayarak yakınlaşma dönemine girmiş ve 1980'lerde de özellikle ÇHC'de ekonomik reformların gerçekleştirilmesi gibi olumlu gelişmelerle yakınlaşmadan iş birliği sürecine yönelmiştir. Fakat ÇHC'de gerçekleşen Tiananmen olayları, ikili ilişkilerin bozulmasına ve 1990'larda belirsizlik döneminin yaşanmasına neden olmuştur. 2000'lere gelinirken de ikili ilişkiler olumlu gelişmelerle tekrar canlanma dönemine girmiş ve 2010'larda ise ticaret savaşlarıyla daha rekabetçi bir hâle gelmiştir. Bu durum, hem ÇHC'nin yürüttüğü ekonomi politikasına hem de ABD'nin Asya-Pasifik'e ve özellikle de ÇHC'ye yönelik politikasına dayandırılabilir. Böylece ÇHC'nin yürüttüğü ekonomi politikasının etkisi, dünyanın ikinci büyük ekonomik gücü hâline gelerek ABD'ye rakip olmasına yol açmıştır. ABD'nin Asya-Pasifik'e ve özellikle de ÇHC'ye yönelik politikasıysa çıkarlarına ve hedeflerine uygun olarak inşa edilmiş ve yürütülmüştür. Anahtar Kelimeler: ABD, ÇHC, Asya-Pasifik, yakınlaşma, iş birliği, canlanma, ticaret savaşları.
Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye'nin güvenlik anlayışı ve politikaları
Bu tezde, Uluslararası İlişkiler disiplini içinde güvenliğin kapsamı ve zaman içerisinde dönüşümü incelenmiştir. Özellikle güvenliğin Soğuk Savaş dönemiyle Soğuk Savaş sonrası döneme ve bu dönemlerin şartlarına göre değişiklik göstermesi, disiplin içinde herkes tarafından kabul görmüş bir tanımının yapılmasını güçleştirmiştir. Zira güvenlik olarak Soğuk Savaş döneminde sadece askerî tehditler algılanırken Soğuk Savaş sonrası dönemdeyse askerî tehditler ikinci planda kalmıştır. Değişen uluslararası sistemle birlikte güvenlik tehditleri de çeşitlenmiştir. Türkiye'de de Soğuk Savaş döneminde güvenlik olarak sadece askerî tehditler algılanmaktayken Soğuk Savaş sonrası dönemdeyse hem bu algı devam etmiş hem de en önemli güvenlik tehdidi olarak benimsenmiştir. Türkiye'nin güvenlik kültürüyle güvenlik politikalarının kurumsal yapısı ve dayanağı,sadece askerî tehditleri içeren geleneksel güvenlik anlayışının benimsenmesinde ve bu anlayış çerçevesinde hem Soğuk Savaş döneminde hem de Soğuk Savaş sonrası dönemde uygulanan güvenlik politikalarında etkili olmuştur.Bu tezin amacı, Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye'nin dış ve güvenlik politikasının hem geleneksel hem de değişen güvenlik anlayışı çerçevesinde incelenerek değerlendirilmesi ve analiz edilmesidir.Bu çerçevede 1990'larda ve Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde Türkiye'nin güvenlik politikalarında hem askerî hem de bölgedeki diğer devletlerle iş birliği yöntemleri uygulandığına ulaşılmıştır.
Karabağ krizinin uluslararası medyaya yansımasının Gündem Belirleme Kuramı üzerinden analizi
Karabağ sorunu, 1994'te Rusya'nın aracılığıyla Azerbaycan ve Ermenistan arasında Bişkek Antlaşması imzalanmıştır. Daha sonrasında sayısız kez bildiride ihlaller meydana gelmiştir. Gerçi bu ateşkes öncesinde gerçekleşen çatışmanın nedeni olarak iki yeni kurulan devletin toprak anlaşmazlığından kaynaklandığı düşünülmüştür. Aslında iki taraf arasındaki Karabağ sorunun çözüme ulaşması adına birçok öneride sunulmasına rağmen çözümsüz kalmayı sürdürmüştür. Tarafların yaşadığı bu problemin nedenleri arasında "birbirine karşı güvensizlikleri, kimliklerini yitirme, korku, tehdit, intikam, düşmanlık algısı" gibi etmenler gösterilmiştir. Ancak 27 Eylül 2020'de iki ülke arasında Karabağ çatışması yeniden gün yüzüne çıkmıştır. Tam olarak 44 gün sürerken Rusya'nın aracı olmasıyla 10 Kasım'da ateşkes antlaşması onaylanmıştır. Bu süreç, uluslararası basında yer alarak dünya kamuoyunda kendine yer edinmiştir. Çalışmada Karabağ krizinin, uluslararası basın organlarından CNN, BBC ve Sputnik'te 1 Nisan-13 Aralık 2020 tarihleri arasındaki haber metinlerinin ele alınışı analiz edilmiştir. Haberler incelenirken Kitle İletişim Kuramlarından biri olan Gündem Belirleme Kuramı kullanılmıştır. Zaten bu çalışmayı yapmaktaki amaç, konuyla alakalı 2020'deki yazınlarda uluslararası basında yer alan haberlerin Gündem Belirleme Kuramı aracılığıyla ele alınmadığının fark edilmesidir. Analiz sonucunda konu en fazla Sputnik haberlerinde yer alırken en az CNN haberlerinde yer bulmuştur. Bu çalışma neticesinde her ne kadar üçlü basın grubu tarafsızlığını korumak istemiş olsa da hala aralarındaki sorun hakkında literatür kadar yeterli bilgiye sahip olmadıkları kanısına varılmıştır. Ancak mevcut durumu basın nasıl ele alırsa kamuoyunun da tutumunda birtakım gözle görülür değişimlere de denk gelinmiştir.
Bir iç ve dış politik aktör olarak Hizbullah
Bu çalışma etnik ve dini farklılıkları ile öne çıkan 18 resmi mezhebin bulunduğu Lübnan'ın en etkin güçlerinden biri olan Hizbullah'ı bir iç ve dış politik aktör olması bağlamında incelemeyi amaçlamaktadır. Bu amaca uygun olarak çalışma ilk olarak Hizbullah'ı ortaya çıkaran tarihi ve sosyal etkenlerle birlikte Hizbullah'ın sosyolojik ve ideolojik temellerine dair bir inceleme yapmış, akabinde Hizbullah'ı iç ve dış politik aktör olarak yürüttüğü faaliyetleriyle birlikte tarihsel anlatım ve literatür tarama yöntemleri çerçevesinde yorumsamacı bir yaklaşımla ele almıştır. Türkçe ve İngilizce dillerinde birincil ve ikincil kaynaklardan faydalanan çalışma Uluslararası İlişkiler disiplininde 20. yüzyıldan itibaren yoğun bir şekilde gündeme gelen aktörlük kavramını Hizbullah'ı daha iyi tanımlaması nedeniyle iç ve dış politik aktörlük olmak üzere iki farklı şekilde kullanmıştır. Bulgular sosyal, kültürel, ekonomik ve askeri faaliyetleriyle öne çıkan Hizbullah'ın Lübnan siyasal hayatında kilit bir rolü olan bir iç politik aktöre; İsrail'e karşı olan mücadelesi ve Suriye İç Savaşı sırasında daha da belirginleşen bağımsız dış politika reflekslerine de sahip müstakil bir dış politik aktöre dönüştüğünü ortaya koymuştur. Çalışma ayrıca Lübnan devletinin resmi olarak tarafsız kaldığı kimi dış politik olaylarda dahi kendi politik amaçlarını yürütme kabiliyetini gösteren, bu çerçevede operasyonel adımlar atabilen Hizbullah'ın böyle bir konuma nasıl gelebildiğini Lübnan devletinin kendine has koşullarından da kaynaklanan yönüne de vurgu yapmıştır. Anahtar Kelimeler: Hizbullah, Şiilik, Lübnan, siyasal aktör, İslami Direniş,
Neo-Gramşiyan hegemonya yaklaşımı çerçevesinde çevreci hareketin evrimi
Küreselleşme ile birlikte kitlesel üretim ve tüketimdeki muazzam artış, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başta iklim değişikliği olmak üzere sınır ötesi çevre sorunlarını uluslararası toplumun gündeminin merkezine yerleştirmiştir. Gün geçtikçe doğayı ve canlı yaşamını daha fazla tehdit eden ekolojik sorunlar, birçok bilim dalında olduğu gibi 1970'lerden itibaren Uluslararası İlişkiler disiplini çerçevesindeki tartışmaları aynı ölçüde biçimlendirmeye başlamıştır. Günümüzde iklim krizinin küresel siyasette kapladığı alanın genişlemesiyle birlikte çevreye ilişkin hassasiyetler birçok alandaki akademik ve disiplinlerarası çalışmaların önemli bir bileşeni haline gelmiştir. Ana akım Uİ kuramları üzerinden iklim krizine yönelik olarak bugüne dek yapılan analizler, konunun dar bir kapsamda ele alınmasına yol açmıştır. Bu çalışmada kullanılan eleştirel kuramsal çerçeve doğrultusunda iklim değişikliği ile çevreci hareketlerin evrimi ilişkisi incelenmektedir. Çalışmanın ikinci bölümünde yakın dönem çevre sorunlarının siyasal tarihine yer verilmiştir. Üçüncü bölümde ise bu alanda görüşlerini ortaya koyan bazı ana akım kuramsal yaklaşımlar ele alınmıştır. Dördüncü bölümde, iklim krizinin uluslararası ekonomi, siyaset ve sosyoloji üzerindeki yansımaları eleştirel kuram altında neo-Gramşiyan "hegemonya" kavramı ekseninde incelenmiştir. Bu bölümün kalanında Avrupa Yeşil Mutabakatı üzerinden AB ile Türkiye arasındaki ticari ve ekonomik ilişkinin son dönemdeki seyri neo-Gramşiyan hegemonya boyutuyla ele alınmıştır.
Küresel mücadele içinde yemen ve insan hakları ihlalleri
Yemen, küresel mücadelenin merkezinde yer alan ve insan hakları ihlallerinin yoğun olarak yaşandığı bir ülke. Yemen'de 2014 yılında başlayan ve Husi isyancıların başkent Sana'yı ele geçirmesinin ardından hızla genişleyen iç savaş, çatışma ortamı yaratmıştır. Bu savaş, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon güçleri ile Husi isyancılar arasında şiddetli çatışmalara dönüştü. İran destekli Şii Husi isyancılar ile Suudi destekli Sünni hükümet güçleri arasındaki çatışma, geniş kapsamlı bölgesel etkileri olan mezhepsel çatışmalarla körüklendi. İran'ın Husilere verdiği destek, bölgede mezhepsel bölünmelere ve çatışmalara yol açmıştır. Suudi Arabistan'ın Yemen'e askeri müdahalesi İran'ın etkisini sınırlama çabalarıyla bağlantılıdır. Bu çatışma Suudi Arabistan ve İran arasındaki bölgesel rekabetin bir parçasıdır ve bölgede daha geniş bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır. Yemen'deki insani kriz, dünyadaki en büyük insani krizlerden biri olarak kabul edilmektedir. Savaş ülkede büyük bir yıkıma ve yerinden edilmeye neden olmuştur. Gıda, su, sağlık hizmetleri ve temel ihtiyaçlara erişimde ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Özellikle çocuklar ve kadınlar bu krizden en çok etkilenen gruplar. Uluslararası yardım çağrılarına rağmen insani yardım yetersiz kalmaktadır. Bu çalışmanın amacı, küresel mücadelede Yemen'deki insan hakları ihlallerine odaklanarak, Yemen iç savaşının temel dinamiklerini, mezhep çatışmalarını, çatışmanın bölgesel etkilerini ve Yemen'deki insani krizi analiz etmektir. Olayların tarihsel arka planını sunmakta, çatışmanın nedenlerini analiz etmekte, bölgesel etkilerini değerlendirmekte ve Yemen'deki insani krizin derinlemesine bir incelemesini yapmaktadır.
Taliban yönetiminde Afganistan'ın geleceği ve güvenlik etkileri
Güney Asya-Orta Asya ve Ortadoğu'nun kesiştiği jeopolitik bir bağlantı noktasında bulunan Afganistan, tarih boyunca Avrasya'ya egemen olmak isteyen büyük güçlerin ilgisini cezbetmiştir. Bu kapsamda Afganistan'da 1979-1988 yılları arasında Sovyetler Birliği'nin işgali gerçekleşmiş; fakat bu süreçte Sovyetler Birliği, Mücahitleri yenememiş ve Afganistan'dan çekilmek durumunda kalmıştır. Sovyetler Birliği'nin Afganistan'dan çekilmesinin ardından Mücahitlerin iktidarı paylaşamaması ise ülkeyi iç savaş sürüklemiş ve bu ortamda Taliban, düzeni sağlayan bir aktör olarak algılanmaya başlamıştır. Bununla birlikte birinci Taliban döneminde, Afganistan'ın adeta açık bir hapishaneye dönüştüğü görülmüş, hak ve özgürlükler askıya alınmış ve ülkede "İslam Emirliği" adı altında Peştun-Diyobendi hegemonyası teşkil edilmiştir. Bu süreçte uluslararası toplumdan tecrit edilen Afganistan'ın terör örgütleri için bir güvenli liman haline geldiği de görülmüştür. Nitekim 11 Eylül 2001 tarihinde terör örgütü El Kaide tarafından düzenlenen saldırıların ardından ABD, "Sonsuz Özgürlük Operasyonu" kapsamında Afganistan'ı işgal etmiştir. 20 yıl süren Amerikan işgaline rağmen Afganistan'da sağlıklı bir düzen inşa edilememiş ve Taliban rejimi devrilse de Taliban yok edilememiştir. Bu durumda, Afganistan'da ulus inşasının başarısızlığı ve işgal dönemi yönetimlerinin yolsuzluklarla anılması etkili olmuştur. Daha sonra da Taliban'ı yok edemeyeceğini gören Washington, Taliban'la müzakere süreci yürütmüş ve nihayetinde 29 Şubat 2020 tarihinde Doha Antlaşması imzalanmıştır. ABD'nin söz konusu anlaşmaya uygun olarak 31 Ağustos 2021 tarihinde Afganistan'dan çekilmesi ise Afganlar arası müzakereler sonuçlanmadan gerçekleşmiş ve Taliban kısa süre içerisinde Kabil'i ele geçirmiştir. Böylece Afganistan'da ikinci Taliban dönemi başlamıştır. Fakat Taliban içerisindeki güç merkezlerinden Hakkani Ağı'nın El Kaide terör örgütüyle ilişkileri sürmektedir. Diğer taraftan terör örgütü DEAŞ'ın kolu olan ISKP de Afganistan'ı istikrarsızlaştırmaktadır. Dahası Taliban karşıtı silahlı direniş yürüten Penşir Hareketi de varlığını sürdürmektedir. Bu da Afganistan'ın güvenliğini ve geleceğini tartışmaya açmaktadır. Bu tezde de Afganistan'ın güvenlik durumu olası senaryolar çerçevesinde incelenmektedir
Uluslararası deniz hukuku bağlamında Türkiye'nin Doğu Akdeniz politikalarının değerlendirilmesi
Doğu Akdeniz tarih boyunca coğrafi, siyasi ve ekonomik olarak büyük bir öneme sahip olmuştur. Bölgenin geçiş güzergâhı olmasının yanı sıra son yıllarda keşfedilen hidrokarbon rezervleri küresel ve bölgesel dinamiklerin yeniden şekillenmesine neden olmuştur. Doğu Akdeniz'de yıllardır devam eden meselelere değişen dinamikler eklenince çözülmesi zorlaşan yeni uyuşmazlıklar ortaya çıkmıştır. Uyuşmazlıkların çözümü noktasında uluslararası hukukun en eski ve köklü dallarından biri olan uluslararası deniz hukukuna başvurulmaktadır. Üç tarafı denizlerle çevrili, Doğu Akdeniz'in en uzun kıyıya sahip ülkesi olan Türkiye deniz alanları sınırlandırması bakımından uluslararası deniz hukukuna uygun olarak politikalar oluşturmuştur. Bu çalışma ile Türkiye'nin Doğu Akdeniz politikasına dair kazanımlarına ne gibi katkı sağlanabileceği üzerinde durulmuştur. Bu çerçevede dünyada bulunan benzer uyuşmazlıklar ve Türkiye lehine olan mahkeme kararları irdelenerek Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de haklı olduğunu ileri sürdüğü noktaların uluslararası deniz hukuku kapsamında ifade edilmesi amaçlanmıştır. Daha önce tartışılmayan, üzerinde durulmayan ancak Türkiye için ciddi bir koz olan iç bükey kıyı hali ve ters tarafta kalan adaların durumu mahkeme kararları ışığında incelenerek Türkiye'nin iddiaları hukuki gerekçelerle anlatılmaya çalışılmıştır. Uluslararası hukukun dış politikanın ayrılmaz bir parçası olduğu anlayışından hareketle Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin ortaya koyacağı argümanlar tartışılmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri-Irak ilişkileri (2003-2021)
Bu tezde, Amerika Birleşik Devletleri'yle Irak arasındaki ilişkilerin hem boyutu hem de 2003-2021 dönemindeki gelişimi incelenmiştir. Özellikle ikili ilişkilerin, ABD'nin Orta Doğu'daki hem rekabeti hem de çıkarları açısından değerlendirilmesinin yapılması bu tezin temel amacını; 2003 Irak-ABD Savaşı'nın nedenleriyle siyasi ve hukuki dayanaklarının tespit edilerek değerlendirilmesi, savaştan hemen sonra başlayan işgal döneminde iki devlet arasındaki politik, ekonomik ve askerî ilişkilerin incelenmesiyle bu ilişkilerdeki olumlu ve olumsuz gelişmelerin belirlenmesi ve son olarak da 15 Aralık 2011 tarihinde ABD askerlerinin geri çekilerek üsten son ABD bayrağının indirilmesiyle başlayan işgal sonrası dönemde yaşanan yeni süreçte ikili ilişkilerin değerlendirilmesi bu tezin konusunu oluşturmuştur. Tezde, ikili ilişkilerin egemen eşitliği ilkesi üzerine kurulduğu argümanı ileri sürülmekle birlikte bu ilişkilerin niteliği konusunda ABD'nin çıkarlarının korunması için bu ilişkilerin tüm boyutlarını kapsayan geniş bir çerçevede yürütüldüğü sonucuna ulaşılmıştır.
Enerji ve kritik altyapı güvenliğinin siber boyutu: Stuxnet saldırısı
Siber ortam her geçen gün genişlemekte ve siber saldırılar uluslararası alana yayılmaktadır. Bu sayede savaşın değişen boyutu ile modern savaşın unsurları arasında yer alan siber ortam, kritik enerji altyapılarının güvenliğini etkilemekte, ulusal ve uluslararası krizlere neden olabilmektedir. Bu çalışma, enerji güvenliğinin siber boyutuna ilişkin olarak kritik altyapılara yönelik siber saldırıların ulusal ve uluslararası güvenlik üzerindeki etkilerine odaklanmaktadır. Bu bağlamda çalışma, Stuxnet vakasından yola çıkarak enerji sektörünün siber uzayda karşılaştığı saldırıları, güvenlik teorileri çerçevesinde, dış politikanın bir aracı haline gelerek incelemektedir. Siber saldırılardaki artış ve bu saldırıların sonuçları, kritik altyapıların siber güvenliğinin önemine işaret etmektedir. Çalışmada enerji sektöründeki siber tehditler ve siber güvenlik yöntemleri, sektörde kullanılan bilgi güvenliği zafiyetleri ve bu zafiyetlerin yol açtığı tehlikeler ele alınmaktadır. İran'ın yaptırımlarla kontrol altına alınmaya çalışılmasına rağmen, ABD ve İsrail'in ortak operasyonuyla İran'ın nükleer tesislerine gerçekleştirilen (henüz resmi olarak üstlenilmeyen) Stuxnet siber saldırısının nedenleri, İran'ın saldırıyı önleyememesinin nedenleri, Soğuk Savaş'ın nükleer tehdidinin hala devam edip etmediği ve İran'ın nükleer kapasite arttırma ihtiyacının nedenleri çalışmanın araştırma sorularını oluşturuyor. Stuxnet saldırısının ülkemizde yeterince çalışılmamış olması, siber-uzay, güvenlik ve enerji alanlarındaki gelişmelerin dinamizmi tez konusunun seçilme nedenlerini ifade etmektedir. Yerel çalışmalardaki yetersizlik ve multidisipliner özelliği çalışmanın özgün bir niteliğe sahip olduğunu göstermektedir.
Latin Amerika'da ABD dış politikasının neoklasik realizm çerçevesinde incelenmesi: Obama ve Trump örnekleri
Realizm, uluslararası ilişkiler teorileri arasında en eski teorilerden biridir. Klasik neorealizm, değişkenleriyle dış politika analizinde kullanılan bir analiz yöntemidir. Birçok değişken etrafında şekillenen ABD dış politikası, neoklasik realizmle analiz oldukça elverişlidir. ABD ile Latin Amerika arasındaki ilişki, uzun yıllardır kültürel, tarihsel ve coğrafi normlara dayalı olarak sürdürülmüştür. ABD'nin Latin Amerika'ya yönelik dış politikası güvenlik, ekonomik ve politik çıkarlara dayanmaktadır. ABD için, çıkarları doğrultusunda hareket eden siyasi yapılarla ilişkilerini sürdürmek önemli olmuştur. ABD başkanlarının karakteristik özellikleri ve algıları da farklı bakış açılarına yol açabilir. Latin Amerika'da Obama ve Trump, bu bakış açılarıyla benzer ve farklı politika algıları sunmuşlardır.
Mısır'ın Nil politikası
Mısır, Nil Havzası'nın aşağı havzasında yer alan bir ülke olarak diğer havza ülkelerine kıyasla Antik Çağlardan itibaren özdeşleştiği Nil Nehri'nin sularından daha çok yararlanan ülke olmuştur. Bu durum küresel ölçekteki diğer nehir havzalarıyla karşılaştırıldığında istisnai bir durumdur. 1929 ve 1959 tarihli anlaşmaları Nil suyunu kullanmasında Mısır'a avantaj sağlamak suretiyle bir statüko oluşturmuştur. Nil'in stratejik önemi, bu statükoyu korumak için her dönemde çeşitli stratejiler ve yöntemler geliştiren Mısır'ın Nil Havzası ile ilgili iç ve dış politika kararlarını ve eylemlerini şekillendirmiştir. Bu çerçevede çalışmanın amacı Nil Nehri'nin Mısır'ın iç ve dış politikasında ne denli önemli bir yer tuttuğunu tarihsel süreç, cumhuriyet dönemi devlet başkanlarının söylemleri, uygulamaları ve yaklaşımları bağlamında ortaya koymaktır. Türkçe, Fransızca, İngilizce ve Arapça kaynaklardan yararlanan çalışmada tarihsel anlatım ve literatür tarama gibi nitel araştırma yöntemleri kullanılmış, devlet biçiminin monarşiden cumhuriyete dönüşmesi sonrasındaki Cemal Abdülnasır ile Abdülfettah el Sisi arasındaki döneme yoğunlaşmış, devlet başkanlarının vizyon ve öncelikleri
Önleyici meşru müdafaa doktrini çerçevesinde ABD'nin Irak'a müdahalesinin uluslararası hukuka uygunluğu
11 Eylül saldırıları ve arkasından ABD'nin önce Afganistan, daha sonra da Irak'a müdahaleleriyle beraber uluslararası toplumun en fazla tartıştığı konulardan biri önleyici meşru müdafaa olmuştur. Ancak söz konusu kavramla alakalı ne uluslararası geçerliliği olan bir anlaşma yapılmış ne de bir teamül kuralı oluşturulabilmiştir. Bu yüzden bu kavram, bazı müdahalelerde veya kuvvet kullanma tehditlerinde tekrar gündeme gelmeye devam etse de meşru olup olmadığı ve meşru ise sınırlarının ne olduğu belli değildir. Bu yüzden şuan için yapılabilecek en makul değerlendirme, meşru müdafaa kavramı hakkındaki düzenlemelere ve değerlendirmelere bakılarak önleyici meşru müdafaa kavramının buna uygun olup olmadığını irdelemektedir. Ancak uluslararası toplum bu belirsizlik bir an evvel sonlandırarak bu konuda bir uluslararası düzenleme yapmalı ya da emsal bir karar ortaya koyabilmelidir.
Vekâlet savaşları ve vekâlet savaşları ekseninde ABD-YPG ilişkilerinin bölgeye etkisi
Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte dünyada yenidünya düzeni kurulmaya çalışılmıştır. Büyük güçler, kendi hedeflerini uygulayabilmek amacıyla yöntem değişikliğine gitmek zorunda kalmışlardır. Bu çalışmayla birlikte, değişen dünya düzeninde büyük devletlerinin stratejilerinde ne gibi değişikliğe gittikleri incelenmeye çalışılmıştır. Bu kapsamda literatürdeki nitel çalışmalar incelenerek devletlerin sahada kendilerinden ziyade bölgedeki etnik, dini, ideolojik görüşlü grupları destekleyerek aktif olmaya çalıştığı "vekâlet savaşları" döneminin ortaya çıktığı görülmüştür. Bu çalışmada öncelikli olarak savaş kavramı, savaşın nedenleri ve savaşın tarihsel süreç içinde yaşadığı değişim ve dönüşümü incelenmiştir. Bununla birlikte değişen süreç içinde savaşın da sebepleri değişmiştir. Mevcut çalışmada, bu durum da derinlemesine ele alınmıştır. Ayrıca değişen ve dönüşen savaş kavramı neticesinde günümüzde yeni savaş türlerinin ortaya çıktığı görülmüştür. Çalışmanın diğer kısmında ise ortaya çıkan bu yeni savaş türlerinden vekâlet savaşı kavramı, vekâlet savaşı aktörlerinin niteliği, vekâlet ilişkisinin niteliği, vekâlet savaşının motivasyonu, terör örgütleri ve vekâlet savaşlarının bağlamı ele alınmış; müteakiben Arap Baharı sonrası bölgede meydana gelen istikrarsızlık ve PKK'nın Suriye uzantısı olan PYD/YPG terör örgütünün ortaya çıkışı incelenmiştir. Bununla birlikte adı geçen örgütün vekâlet savaşı kavramı altında ABD ile olan asil-vekil ilişkisine odaklanılmıştır.
Çin Halk Cumhuriyeti'nin "Bir Kuşak Bir Yol" projesi kapsamında Karabağ Savaşı
Bu tez, Çin Halk Cumhuriyeti'nin "Bir Kuşak Bir Yol" Projesi ile II. Karabağ Savaşı'nın etkileşimini ve bu etkileşimin Kafkasya'nın güvenliği ve kalkınması üzerine etkilerini incelemektedir. Tez, Çin Halk Cumhuriyeti'nin hem bölgesel hem de küresel bir güç olarak nasıl konumlandığını, "Bir Kuşak Bir Yol" Projesi aracılığıyla bölgesel kalkınma ve güvenlik yapıları üzerindeki etkilerini ve bu sürecin II. Karabağ Savaşı'nın dinamikleriyle nasıl iç içe geçtiğini ele almaktadır. Bulgular, "Bir Kuşak Bir Yol" Projesinin bölgesel kalkınmayı teşvik etme potansiyeline rağmen, bölgesel güvenlik meselesinde yeni gerilimler yarattığını göstermektedir. Tez, Çin Halk Cumhuriyeti'nin dış politikası ve "Bir Kuşak Bir Yol" Projesinin, bölgesel çatışmalar üzerindeki etkilerini ortaya koyarak bölgesel güvenlik politikalarının yeniden değerlendirilmesi için önemli bilgiler sunmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri çevresel güvenlik politikalarının iklim kriziyle mücadeleye etkisinin incelenmesi
Soğuk Savaş döneminde devlet odaklı ve askeri güç temelinde oluşturulan politikalar, savaş sonrasında devletler arasında oluşan ekonomik bağlantılar, iletişim ve teknolojideki ilerlemeler ışığında oluşan konjonktür güvenliği sadece askerî açıdan ele almanın dönemin farklılaşan sorunlarını çözme konusunda yeterli olmayacağını ortaya koymuştur. Bu süreçte Kopenhag Okulu güvenlik kavramının içeriğini siyasal, sosyal, ekonomik ve çevresel güvenlik sektörleri çerçevesinde ele almış ve genişletilmiş bir güvenlik tanımının oluşturulmasına öncülük etmiştir. Sanayi devrimi sonrası kömür ve petrol gibi fosil yakıtların yoğun olarak kullanımı atmosferde sera gazlarının artmasına yol açarak küresel ısınma ve iklim değişikliğinin oluşmasına neden olmuştur. Oluşan çevresel bozulmanın küresel alana etki eden boyutları ve çatışmalara neden olma potansiyeli çevresel güvenlik fikrini doğurmuş ve birtakım girişimleri beraberinde getirmiştir. Sera gazı üretiminde tarihsel sorumluluk anlamında ilk sırada gelen ülkelerden biri olan Amerika Birleşik Devletleri, küresel müzakereler sırasında izlediği tutumla diğer ülkeleri de etkilemiş, iklim kriziyle mücadele çabalarının yavaşlamasına ya da etkisiz hâle gelmesine neden olmuştur. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri'nin iklim değişikliğiyle mücadele çalışmalarına katılımı yapılacak uygulamaların başarıya ulaşmasında elzem kabul edilmiştir. Bu çalışmada, 1990 yılı sonrası Amerika Birleşik Devletleri'nin iklim kriziyle mücadeledeki rolüne yönetime gelen başkanların izledikleri politikaların küresel müzakerelerin başarısına olan etkisi incelenmiştir.
Başarısız devlet olgusu ve radikal terörizm ile mücadele : Somali ve el Şebab örneği
Bu çalışma, Başarısız Devlet Olgusu ve Radikal Terörizm ile Mücadele Somali ve El Şebab örneği üzerinden incelemektedir. Somali, başarısız devlet yapısının ve radikal terörizm etkileşiminin canlı bir örneği olarak değerlendirilmektedir. Muhammed Siad Barre rejiminin 1991'de devrilmesinin ardından Somali çeşitli rakip gruplar ve klanlar arasında uzun süreli bir iç savaşa sürüklendi. Bu durum, sömürgecilik döneminden modern bir devlete geçişte başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ülke, iç savaş, korsanlık, açlık ve terör gibi kavramlarla özdeşleşmiştir. Somali'deki devlet başarısızlığı, bireylerin güvenliğini doğrudan tehdit eden El Şebab terör örgütünün ortaya çıkmasını ve yayılmasını etkilemiştir. Terörün küresel bir tehdit hâline gelmesiyle birlikte terörizmi tetikleyen veya şiddetlenmesine neden olan koşulların belirlenmesi, sürdürülebilir bir barış ortamının sağlanması açısından hayati önem taşımaktadır. Başarısız devletler, ulus devlet modelinin kusurlu bir versiyonu olarak tanımlanır ve terörist grupların güvenli alanlar bulabileceği ve kriz bölgelerinin oluşabileceği ortamlar yaratır. Bu analizin temel amacı, başarısız devletler, radikal terörizm ve kırılgan bağlamlarda özellikle Somali gibi örneklerde barış ve güvenlik oluşturma çabaları arasındaki karmaşık ilişkileri derinlemesine anlamaktır. Somali'de şiddet ve kaos ortamının hâkim olduğu, 1991 yılından bu yana başarısız devlet yapısının devam ettiği görülmektedir. Bu dönemde Somali devletinin başarısızlığını etkileyen siyasi, sosyal ve ekonomik faktörler detaylı bir şekilde incelenmiştir. Ayrıca Somali hükûmetinin El Şebab'a karşı stratejisi de detaylı bir şekilde ele alınmıştır.
Avrupa Birliği`nin düzensiz göç yönetimi politikaları kapsamında Polonya
İnsanlık tarihinin en belirgin özelliği olan göç, son yıllarda hem kaynak ülkeler için hem de varış ülkeleri için birbirinden farklı sonuçlara neden olmaktadır. Avrupa Birliği (AB) için yüksek nitelikli göç yanında mavi yakalı çalışanları kapsayan göçe yönelik ihtiyaç artarken, düzensiz göçün sınırlandırılması bir başka gündem konusu olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle Arap Baharı olarak adlandırılan ayaklanmalardan sonra, AB sınırlarının giderek artan bir biçimde düzensiz göçle karşı karşıya kalması ile Birlik politikalarının işlevsiz kalması, Birliği yeni politika arayışına girmesine neden olmuştur. AB düzeyinde düzensiz göçe yönelik artan endişelere paralel olarak, Birliğe üye devletlerin de iç siyasetlerinin düzensiz göç karşıtı söylemlerle şekillendiği ve aşırı sağ partilerin bu söylemleri kullanarak daha etkili bir şekilde siyasette var oldukları görülmektedir. AB kurucu devletleri yanında, 2004-2007 yıllarında AB'ye katılan ülkelerde de hızla yükselişe geçen aşırı sağ partiler Avrupa`da göçmen karşıtlığının temel göstergesi olmuştur. Bir başka deyişle, AB'nin düzensiz göçle mücadele için gerek ortak AB politikalarıyla gerekse üçüncü ülkelerle iş birliğine dayalı dışsallaştırma politikası kapsamında aldığı tedbirler bir yana, düzensiz göç konusu AB üye devletlerinin iç siyasetlerinde temel belirleyici haline gelmiştir. 2019 yılında olduğu gibi 2024 yılı haziran ayı başında gerçekleştirilen Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağın yükselişinin Avrupa çapında da güçlendiği görülmektedir. Bu çerçevede, düzensiz göçe yönelik olarak Birlik düzeyinde ortak bir politika yaratma çabaları, üye devletlerin iç siyasetlerinin etkisiyle de şekillenmiş ve 2015 yılı sonrasında Birliğin aldığı tedbirler daha da sertleşmiştir. Birlik 2015 yılında Suriye`den düzensiz göç için etkin bir çözüm bulamamışken, Rusya`nın 2022 yılı şubat ayında Ukrayna`yı işgali ile başlayan savaş, AB`ye yönelik Ukrayna kaynaklı yeni bir göç dalgasına yol açmıştır. Bu göç dalgası, AB politikalarında üye devletlerin iç siyasetlerinin belirleyiciliğini değerlendirmek için yeni bir olanaktır. Bu tezde, genelde AB, daha spesifik olarak Polonya'nın Suriye iç savaşı kaynaklı ve Ukrayna kaynaklı düzensiz göçe yönelik tutumları incelenmiştir. Bu kapsamda, gerek 2015 yılı sonrası Suriye kaynaklı, gerekse 2022 yılı itibariyle Ukrayna kaynaklı düzensiz göçe yönelik yaklaşımı şekillendiren iç politika unsurları ele alınmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti–Cibuti Cumhuriyeti ilişkileri
Türkiye Cumhuriyeti'nin Cibuti Cumhuriyeti'yle ilişkilerinin tarihi, Osmanlı Devleti dönemine kadar gitse de ikili ilişkilerin başlangıcı, Türkiye Cumhuriyeti'nin 1977'de Fransa'dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etmesinden sonra Cibuti Cumhuriyeti'ni tanımasına dayanmaktadır. Diplomatik ilişkilerin kurulmasıysa Cibuti Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını kazanmasından otuz beş yıl sonra, yani 2012'de Cibuti Cumhuriyeti'nin Ankara'da, 2013'te de Türkiye Cumhuriyeti'nin Cibuti'de Büyükelçilik açmasından itibaren başlamıştır. İkili ilişkilerdeki gerçek ivme de Türkiye Cumhuriyeti'nin Afrika açılımı politikası çerçevesinde bu tarihten itibaren gerçekleşmiştir. Bu bağlamda tezin çalışılmasındaki amaç, Türkiye Cumhuriyeti'yle Cibuti Cumhuriyeti arasındaki politik, ekonomik, askerî, sağlık ve eğitim alanlarındaki ilişkilerinin incelenmesi ve bu ilişkilerdeki seviyenin belirlenmesidir. Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti ile Cibuti Cumhuriyeti arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasından itibaren bugüne kadar yaşanan gelişmelerin incelenmesi ve ayrıca Türkiye Cumhuriyeti'nin Cibuti Cumhuriyeti'ndeki etkisinden dolayı bu devletin Türkiye Cumhuriyeti için öneminin belirlenmesi bu tezin kapsamını oluşturmuştur. Özellikle son on yılda ikili ilişkilerin gelişimi hızlanarak iş birliğine yönelmiştir. Bu bağlamda ikili ilişkilerin gelişiminden yapılan çıkarım, bu iki devlet arasında oluşan iş birliğidir.
Hazırlanan Irak Kürt bölgesel yönetimindeki siyasi partilerin dış politika algılarının değerlendirilmesi
Bu çalışmada IKBY içerisinde faaliyet gösteren siyasi partilerin IKBY'nin dış politikasını belirleyen aktörler, dış politikasını etkileyen faktörler, bölgesel ve küresel güçlerle olan ilişkiler konularındaki görüşlerine dair değerlendirmeler yapılmıştır. Çalışmada görüşme yöntemi kullanılmış olup bu çerçevede başkan danışmanı, üst düzey parti yetkilileri, milletvekili, gazeteci gibi seçkin parti üyelerinden oluşan 6 siyasi partiden 12 kişiyle görüşülmüştür. Görüşülen kişilere IKBY'nin dış politikasını belirleyen aktörlerin kimler olduğu, dış politikasını etkileyen faktörlerün neler olduğu, bölgesel ve küresel güçlerle ilişkiler yanı sıra özel olarak Türkiye'ye dair düşünceleri sorulmuştur. Böylelikle IKBY'deki siyasi partilerinin dış politikaya dair algılarının bir projeksiyonu çıkarılmaya çalışılmıştır.
AK parti dönemi Türkiye Cumhuriyeti ile ABD ilişkileri: Güvenlik odaklı ortaklıktan ayrışmaya (2002-2020)
Bu tez, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasındaki ilişkilerin Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) döneminde stratejik ortaklıktan stratejik ayrışmaya gitmesinin nedenlerini incelemektedir. Tezde, AK Parti hükûmeti döneminde ikili ilişkilerin stratejik ortaklıktan çeşitli konularda karşıtlığa dönüşmesinin nedenlerinin incelenmesi çalışmanın amacını oluşturmaktadır. Tezde elde edilen bulgular, bölgesel ve küresel gelişmeler olduğu kadar her iki ülkedeki iç politik gelişmelerin ikili ilişkilerin gelişimini olumsuz etkileyen temel faktörler olduğunu göstermektedir. Buradan yola çıkarak tezde, hem bölgesel ve küresel gelişmelerin hem de ABD ve Türkiye'deki iç siyasal gelişmelerin devam etmesi hâlinde ikili ilişkilerin olumsuz seyredeceği ileri sürülmektedir.
Suriye ekseninde Türkiye-ABD ilişkileri
Bu tez, 2011-2024 yılları arasında yaşanan Suriye'deki iç savaş sürecinde Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasındaki ilişkilerin stratejik ortaklıktan ayrışmaya gitmesinin nedenlerini incelemektedir. Tezde, Suriye iç savaşı sürecinin ikili ilişkilere etkilerinin incelenmesi çalışmanın amacını oluşturmaktadır. Tezde elde edilen bulgular, Suriye'deki iç savaş sürecinin Türkiye'yle ABD arasındaki ikili ilişkileri ciddi bir şekilde etkilediğini ve bu ilişkiler Suriye ekseninde kırılmaya neden olduğunu göstermektedir. Buradan yola çıkılarak tezde, Türkiye'yle ABD'nin 2011-2024 yılları arasında yaşanan Suriye'deki iç savaş sürecine bakış açılarındaki farklılıklarından dolayı ikili ilişkilerde güven eksikliğinin oluşmasına yol açtığı ileri sürülmektedir.
Arap Birliği'nin, Orta Doğu ve bölge dengeleri üzerindeki etkisi (1945-2006)
Arap Birliği'nin kurulmasının etkileri, on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan milliyetçi harekete dek geri götürülebilir. 19. ve 20. yüzyıl arasındaki dönem, Batı ülkelerinde milliyetçi hareketlerle yayılan millileştirme eğilimleri, milletlerin etnolinguistik bir temelde tanımlanmasına yol açmıştır. Bu durum Osmanlı Devleti'ni de oldukça etkilemiş ve millileşmemiş toplumların millet olma talepleri ve eğilimleri artarak Osmanlı Devleti'nin ortadan kaldırılmasına neden olmuştur. Daha sonra Arap Milliyetçileri, I. Dünya Savaşı'nın sonunda İngiltere ve Fransa'nın sömürge yönetimlerine dâhil olmuşlardır. I. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ve Fransa'nın mandası altında kalan Araplar, milliyetçi hareketlerinin amacını değiştirmiş ve bu kez manda yönetimlerine karşı tavır almıştır. Yedi ülke ve Filistinlilerin temsilcilerinin katıldığı İskenderiye Protokolü'yle Arap Birliği'nin temeli teşkil edilmiştir. Arap Birliği, 22 Mart 1945 tarihinde kurulmuş olup, o tarihten bu yana 22 üye ile faaliyetlerine devam eden siyasi bir örgüttür. Arap Birliği, kuruluşundan sonra birçok zorlukla ve birbirini takip eden olaylarla karşı karşıya kalmıştır. Bu bağlamda Orta Doğu'nun ve Bölge dengelerinin, Arap Birliği'nin kuruluşundan 2006'ya dek incelendiği bu Tez içerisinde; Arap-İsrail Savaşları, Arap devletleri arasındaki çatışmaları, Amerika'nın Irak'a müdahalesi ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)'nün kurulması gibi gelişmelerde Arap Birliği'nin işlevi incelenmiştir. Arap Birliği'nin Orta Doğu ve Bölge dengesi üzerindeki etkisi dikkat alındığında; Birlik'e üye devletlerin özel çıkarlarının ortak çalışma, birlikte hareket etme ve Birlik'in savunulması fikrini çürütecek neticeler verdiği görülmektedir. Ayrıca bu Tez Arap Birliği'nin yapısından kaynaklanan bu sorunlarının yapısal analizine de eğilmektedir. Anahtar Kelimeler: Arap Milliyetçiliği, Ortadoğu, Arap Birliği, İskenderiye Protokolü, Diğer Hareketler.
İran İslam Cumhuriyeti dış politikasında Şiiliğin rolü
İran İslam Cumhuriyeti dış politikası üzerine yapılan çalışmalar devrim sonrasında Şiilik çerçevesinde oluşturulan anayasal kurumların etkisini göz ardı etmiştir. Bu çalışmanın amacı 1979 Devrimi sonrasında mezhepsel temeller üzerinden şekillenen anayasal kurumların İran dış politikasını belirlemede ne ölçüde etkili olduğunu ortaya koymaktır. Disiplinlerarası yaklaşımla ele alınan bu çalışma Şiiliğin ortaya çıkışını, siyasi gelişimini, İran'ın tarihsel sürecini ve 1979 Devrimi ile birlikte kurulan anayasal düzeni ve sonrasındaki dış politik anlayışını Şiilik ekseninde ele almıştır. Bu çerçevede Türkçe ve İngilizce kaynaklar ile incelenen dönemin gazete ve dergileri gibi süreli yayınlarından faydalanılmıştır. Bu çalışma Şiiliğin İran'ın dış politikasında son derece etkili olduğunu ortaya koymakla birlikte ülkenin dış politik yaklaşımlarının tamamen Şiilik eksenli olmadığını, kimi zaman reel politik bir yaklaşımı da içerdiğini göstermiştir.
Avrupa Birliği'nin iklim değişikliği politikaları kapsamında İsveç ve Polonya örnekleri
1980 sonrası dönemde, iklim değişikliğinin dünya için giderek büyüyen bir tehdit olduğunun farkına varılmıştır. Bu tehdide karşı küresel anlamda pek çok antlaşma, protokol ve konferanslar yapılmıştır. Gerçekleştirilen bu faaliyetler, iklim krizine karşı önlem amacıyla düzenlenmiştir. Avrupa Birliği (AB), uzun süredir çevre politikalarına verdiği önemle bilinmektedir. Uygulanan çevre politikaları ile iklim değişikliği konusunda da mücadele verilmeye başlanmıştır. Buna rağmen, AB içinde üye devletlerin, iklim krizine karşı farklı tutumları bulunmaktadır. İsveç, AB üyeliğinden önce de çevre politikalarına verdiği önemle bilinmektedir. Polonya ise, AB iklim politikalarına uyumda yavaş ve daha sorunlu bir yaklaşıma sahiptir. Bu tezde, AB'nin iklim politikaları ve AB içinde İsveç'in çevre ve iklim politikaları konusundaki örnek uygulamaları ve bu alanda öncü olması, Polonya'nın ise bu politikalara uyumdaki sorunları karşılaştırmalı olarak değerlendirilecektir.
Güvenlik sektörü reformu kapsamında Afganistan Polis Teşkilatının yeniden inşası
Bu çalışmanın temel amacı, Devlet İnşası ve Güvenlik Sektörü Reformu kapsamında Afganistan Ulusal Polisinin (ANP) yeniden inşa sürecinde izlenen politikaları incelemektir. Bu analiz, inşa sürecindeki başarısızlığa eleştirel bir bakışa sahiptir. Afganistan Orta Asya'nın stratejik olarak önemli bir devletidir. Bu nedenle konum olarak önemli bir noktadadır. Konumu sebebiyle bugüne kadar egemen güçlerin müdahalelerine ve işgallerine maruz kalmıştır. Bu işgaller ve müdahaleler neticesinde devlet yapılanması zarar görmüş istikrarlı bir devlet varlığı gerçekleşmemiştir. 2001 yılında Taliban'ın 11 Eylül saldırılarını üstlenmesinin ardından gerçekleşen ABD ve koalisyon güçlerinin müdahalesi ile Taliban Rejimi'ne darbe vurulmuştur. Taliban'ın sonrasında devletin yeniden inşası için ABD baş aktör olmak üzere pek çok devletin katkılarıyla çeşitli toplantılar düzenlenmiştir. Bu toplantılar neticesinde alınan kararlar ile devletin inşasında pek çok ülke destek verme taahhüdünde bulunmuştur. Öncelikle geçiş hükümeti kurulmuş ve Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Akabinde meclis seçimleri yapılmış demokratik hak ve özgürlükler konuşulmaya, tartışılmaya başlanmıştır. Tüm bu gelişmeler ile birlikte devletin de tüm kurum ve kuruluşlarıyla yeniden inşası süreci başlatılmıştır. Diğer tüm eksikliklerin giderilmesi adına ülkede karışıklığın son bulması elzemdir. Bu amaçla güvenlik sektörünün reform çalışmalarıyla güçlendirilmesi öncelikle hedef olarak görülmektedir. Bu süreçte güvenlik, sağlık, eğitim ve idari ve siyasi yapılanmalar da başlatılmıştır. Bu çalışmada, Afganistan devletinin yeniden inşası süreci ve bu süreçte Afganistan Polis Teşkilatının yeniden yapılanması sürecindeki başarısızlığın nedenleri incelenmektedir.
İstihbaratın bir alt disiplin olarak gelişimi ve Türkiye'de istihbarat çalışmaları: Algılar, sorunlar ve çözüm önerileri
Kadim bir olgu olan istihbarat, bilgi çağının da etkisiyle 2. Dünya Savaşı sonrasında başta ABD olmak üzere Anglosfer ülkelerinde bilimsel bir alan haline geldi. Filizlendiği Anglosfer'de istihbarat aynı zamanda çağın imkân ve kabiliyetlerini de kullanarak hızlıca büyüdü. İstihbarat girmiş olduğu bu yeni mecrada, Akademyanın Fildişi Kulesi olarak taçlandı. Kendine bilimsel alanda yüksek bir kule inşa etmeyi başaran istihbarat ne var ki özünde barındırdığı gizlilik unsuru nedeniyle Anglosfer'de yeni şişelere eski şarap misali artık birbirini tekrarı olan ve devlerin omuzlarında yükselemeyen bir literatür olarak son dönemde rutin bir çizgi izlemeye başladı. Nitekim bu stabil durum geçmişi anlayan, bugünü anlamlandıran ve geleceği öngörmek gibi geniş bir vizyona sahip olan istihbaratın akademideki tamamlayıcısı olan İstihbarat Çalışmaları için de yeni arayışların kapısını araladı. Tez çalışması da tam bu noktada, alanın bu arayışından ve akabinde yolculuğun hangi yöne evrilebileceğinin bir nevi merakıyla doğdu. Çalışma, alanının ilerlemeye devam edebileceği yeni akademik durağı için örneklem olarak seçilen Türkiye'deki İstihbarat Çalışmalarının akademik seyrini izledi. Anglosfer'in Türkçe istihbarat literatürü üzerinde oldukça fazla etkisinin bulunduğu ve neticede özgün bir literatürün de oluşturulamadığı görüldü. Bu ahval ve şeraitin Türkiye'de, istihbaratın akademide yerleşik bir disiplin olmasına olanak vermediği gibi istihbarat ile ilgili bir akademik camianın da oluşumuna engel teşkil ettiği tespit edildi. Ülkede alanın gelişimini menfi yönde etkileyen faktörlerin ise iç dinamikler olan istihbarat algısı ve istihbarat sisteminin sorunları olduğu bulgusuna ulaşıldı. Ardından İstihbarat Çalışmalarının, Türkiye'de ve Anglosfer'deki seyri arasında benzerliklere rağmen ülkenin farklı politik ve sosyokültürel gelişim süreçlerinin de etkisiyle Türkiye'de alanın geriden geldiği sonucuna varıldı. Araştırma sırasında bu iç dinamiklerden kaynaklanan sorunların benzer şekillerde birçok ülkede yaşandığı ve Türkiye'ye özgü problemler olmadıkları saptandı. Araştırma biraz derinleştirildiğinde, ülkede gerek akademik alanda gerekse istihbarat alanında yaşanan değişim ve ilerlemelerle Anglosfer ile farkın hızla kapanabileceği dair emarelere rastlandı. Farkın kapanabilmesi içinde çalışmada, İstihbarat Çalışmalarının akademik konumlanışının Uluslararası İlişkiler disiplini çatısı altında olması gerektiği savunuldu ve salt akademik yazın veya akademisyenler anlamında değil eğitim ve müfredat yönünden de akademik perspektifin takip edilmesinin önemine vurgu yapıldı. İlave olarak, son yıllardaki istihbarat eğitimine verilen ehemmiyetin aynı şekilde yükseköğretimdeki sivil alanda verilen eğitimlere de gösterilmesinin gerektiğinin altı çizildi. Araştırma, bazı çözüm önerilerine yer verilmesiyle birlikte sonlandırıldı. Anahtar Kelimeler: Anglosfer Ülkeleri, İstihbarat Çalışmaları, İstihbarat Eğitimi, Türkiye, Uluslararası İlişkiler Disiplini.
Makedon ve Arnavut ulusçuluğu bağlamında 2001 Ohri Antlaşması'nın değerlendirilmesi
Ohri Antlaşması, Makedonya'da yaşayan Arnavutların Makedonya Hükümeti'ne karşı başlattığı silahlı mücadeleyi sona erdiren antlaşmadır. Antlaşmanın imzalanmasının nedeni Arnavutların yıllardır süregelen siyasi yollarla yürüttükleri hak arama mücadelesini, 2001'de silahlı direnişe dönüştürmesi ve bu nedenle ülkedeki barışın tehdit edilmesidir. ABD ve AB'nin arabuluculuğunda barış müzakerelerine başlanmış, 13 Ağustos 2001 tarihinde Ohri Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmanın imza edilmesi sürecinde Makedonya Hükümeti, Arnavut temsilciler, ABD ve AB temsilcileri yer almıştır. Bununla birlikte etnik ve dini ayrımcılığı engellemeyi öngören antlaşma uygulama sürecinde yeterince başarılı olamamış ve tarafların antlaşmaya yönelik görüşleri yıllar içerisinde değişmiştir. Bu çalışmada verilen kararların uygulama sürecinde ortaya çıkardığı sorunlar tarihi ve siyasi boyutuyla ele alınmış, tarafların sürece bakış açıları ulusçuluk bağlamında değerlendirilmiştir.
Çin'in yükselişi ve güç dönüşümü tartışmaları: 21. yüzyılın başında değişen güç dinamikleri ve Türkiye
Bu çalışma, "Doğu" ile "Batı" arasındaki güç mücadelesini; güç geçişi, Çin'in yükselişi ve Soğuk Savaş sonrasının mevcut hegemonyası ABD nezdinde "Batı" ile verilen güç dönüşümü temelli "Doğu"nun mücadelesini incelemektedir. Uluslararası İlişkilerin iki ana akım teorisi, idealizm ve realizm çerçevesinde Çin'in yükselişi ve güç geçişine ilişkin özellikle hegemonik tartışmalara değinilmektedir. Çin'in yükselişiyle birlikte Uluslararası İlişkiler alanı Neorealizm, Neoliberalizm, Neomarksist ve hatta ilerisine giderek Asya Merkezli hegemonya ve hegemonik mücadele ile açıklamaktadır. Amacımız teorik tartışmanın çerçevesini sınırlamak için özellikle kötümser ve iyimser argümanlarla konuyu açıklamaktır. Çalışmanın ikinci bölümü; Çin'in Uluslararası İlişkilerdeki rolünü genel hatlarıyla özetlemekte, özellikle büyük güç politikalarına ve Çin'in yakın bölgesel komşularıyla ilişkilerine odaklanmaktadır. Bölgesel yaklaşımlardan Ortadoğu ve özellikle Arap olmayan ülkelerle ilişkisinde Çin ve Ortadoğu ile ilgili literatürün bir incelemesini sunmaktadır. Çalışmanın üçüncü bölümü, Çin'in Arap olmayan Ortadoğu ülkelerinden tarihi ve diplomatik ilişkileri olan Türkiye özeline odaklanmaktadır. Çin'in Ortadoğu politikalarının tarihsel arka planını dört farklı döneme ayırdığımızda karşımıza çıkan; (i)ideolojik dış politika, (ii)bağımsız dış politika arayışı, (iii)pragmatist dış politika ve (iv)aktif pragmatist dış politika, yapısı ile Çin'in aktivizmine odaklanarak konu aktarılmaktadır. Bu bağlamda, 21.yüzyılın şu ana kadar ki en büyük ve başarılı birliktelik vurgulu projesi Kuşak ve Yol ile orta koridor üzerindeki kilit ülke konumu, jeo-ekonomik ve jeo-stratejik önemi günümüzde daha fazla artan Türkiye ile ilişkiler incelenmektedir. Bu kapsamda, örneğin; yükselen hegemonik güç Çin'in, Kuşak ve Yol ile Türkiye'ye bölgesel güç / bölgesel hegemonik güç olma fırsatını sunup sunmadığı soruları araştırılmaktadır.
Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Afrika arasındaki ilişkiler
Uluslararası Ceza Mahkemesi, 17 Temmuz 1998'de imzalanan ve 1 Temmuz 2002'de yürürlüğe giren Roma Statüsü ile kurulmuştur. Mahkeme en ağır suçlar olarak kabul edilen, soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçu üzerinde yargılama yetkisine sahiptir. Uluslararası yargı yetkisi, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına mümkün olduğunca katılmak için en ciddi uluslararası suçların faillerini cezalandırma amacındadır. Kuruluşundan bu yana Afrika'dan gelen dava sayısı oldukça yüksektir. Afrika devletleri uzun süre Mahkeme ile işbirliği içinde hareket etmiş, ancak son zamanlarda Mahkemenin meşruiyetini sorgulamaya başlamıştır. Özellikle Mahkemenin seçici yargılama yaptığı konusunda eleştiride bulunan devletler, Mahkemeye transfer ettikleri yargılama yetkisini geri çekme eğilimi içindedirler. Bu çalışma, UCM ve Afrika ilişkilerine eleştirel bir gözle bakarak, Afrika devletlerinin UCM'yiyargı emperyalizmi olarak algılamasının sebep ve sonuçlarını değerlendirme konusu yapacaktır. Bu kapsamda UCM'ye yapılan eleştirilerin ne kadar doğru olup olmadığı sorgulanacaktır. Bu bağlamda öncelikle, uluslararası ceza hukukunun ve Roma Statüsünün oluşum süreci mercek altına alınacak, sonrasında ise UCM ile Afrika Devletleri arasında ki ilişkiler, Mahkeme önünde olan davalar da inceleme konusu yapılarak analiz edilecektir.
Uluslararası güvenlik sorunları bağlamında salgın hastalıkların değerlendirilmesi: Covid-19 örneği
Bu tezde, Uluslararası İlişkiler disiplininde güvenlik kavramının kapsamı ve zaman içerisinde dönüşümü ele alınmıştır. Özellikle güvenliğin döneme ve dönemin şartlarına göre değişiklik göstermesi, net bir tanımının yapılmasını zorlaştırmıştır. Zira güvenlik kavramı Soğuk Savaş döneminde sadece askerî tehdit olarak algılanırken Soğuk Savaş sonrası dönemdeyse askerî tehditler ikinci plana atılmıştır. Değişen uluslararası sistemle birlikte güvenlik tehditleri de farklılaşarak çeşitlenmiştir. Bu bağlamda salgın hastalıkların içerisinde yer alan ve en güncel güvenlik tehdidi olarak değerlendirilen COVID-19 salgını dünyayı derinden etkilemiştir. Aralık 2019'da Çin Halk Cumhuriyeti'nde ortaya çıkan bu salgın, 12 Mart 2020 tarihinde de Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi ilan edildi. Salgın, devletleri hiç beklemedikleri bir anda hazırlıksız yakalamış, çok hızlı bir şekilde tüm dünyaya yayılmış ve altı milyondan fazla insanın ölümüne neden olmuştur. Salgının bu kadar hızlı yayılması ile birlikte küresel ve bölgesel güçlerle uluslararası örgütler önlemler almaya başladılar. Sınırların kapatılması, seyahat yasakları getirilmesi, okulların uzaktan eğitime geçmesi, sokağa çıkma kısıtlamaları getirilmesi gibi pek çok önlem alındı. Fakat aşağı yukarı benzer tedbirler alınmış olsa da salgın karşısında benzer sonuçları elde edilememiştir. Salgın karşısında en etkili tedbir olarak görülen aşının bulunmasının ardından yapılan aşılamayla toplumsal bağışıklık geliştirilerek salgının kontrol altına alınması sağlanmıştır.
Çin Halk Cumhuriyeti–Cibuti Cumhuriyeti ilişkileri
Çin Halk Cumhuriyeti'nin Cibuti Cumhuriyeti'yle ilişkilerinin tarihi, bu devletin bölgeyi keşfedip tanıdığı döneme kadar gitse de ikili ilişkilerin başlangıcı 1979 yılında diplomatik ilişkilerin kurulmasına dayanmaktadır. Başlangıçta ikili ilişkiler, diplomatik ilişkilerin kurulmasıyla başlasa da daha sonraları bu ilişkilerin gelişimi hızlanmıştır. Bu bağlamda tezin çalışılmasındaki amaç, Çin Halk Cumhuriyeti'yle Cibuti Cumhuriyeti arasındaki siyasi, ekonomik, askerî, eğitim ve sağlık alanlarındaki ilişkilerinin incelenmesi ve bu ilişkilerdeki seviyenin belirlenmesidir. Bu çerçevede 1979 yılında Çin Halk Cumhuriyeti ile Cibuti Cumhuriyeti arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasından itibaren bugüne kadar yaşanan gelişmelerin incelenmesi ve ayrıca Çin Halk Cumhuriyeti'nin Cibuti Cumhuriyeti'ndeki etkisinden dolayı bu devletin Çin Halk Cumhuriyeti için öneminin belirlenmesi bu tezin kapsamını oluşturmuştur. Özellikle son yirmi yılda ikili ilişkilerin gelişimi hızlanarak iş birliğine yönelmiş ve daha sonraları da stratejik ortaklık seviyesine çıkmıştır. Bu bağlamda ikili ilişkilerin gelişiminden yapılan çıkarım, bu iki devlet arasında oluşan iş birliği ve stratejik ortaklıktır.
Uluslararası hukukta deniz haydutluğu: Aden körfezi
Deniz haydutluğu, deniz yolu ulaşımı ve ticareti için hep tehdit oluşturmuştur. 21. yüzyılda bu tehdidin varlığı devam etmiştir. Özellikle Somali açıklarıyla Aden Körfezi'ndeki deniz haydutluğu eylemlerinin artması, uluslararası toplumun da dikkatini çekmiş ve Somalili deniz haydutlarına karşı mücadele faaliyetlerinin başlamasına yol açmıştır. Bu bağlamda dünyadaki deniz yollarıyla yapılan ticaretin yaklaşık beşte birlik bölümünün gerçekleştirildiği Aden Körfezi'nde yoğun bir şekilde eylemlerini gerçekleştiren Somalili deniz haydutlarına karşı önlem alınması için uluslararası toplum tarafından harekete geçilmiştir. Bu çerçevede Somalili deniz haydutlarına yönelik mücadeleyi teşvik etmek amacıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde birtakım kararlar alınmış ve Somali açıklarıyla Aden Körfezi'nde deniz haydutluğu eylemlerinin engellenmesi için bölgeye askerî donanmalar gönderilerek çok uluslu operasyonlar gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda tezin çalışılmasındaki amaç, önce uluslararası hukukta deniz haydutluğu tanımının tarihsel süreç içinde gelişimini ortaya koymak, deniz haydutluğunun önlenmesi yöntemlerini belirlemek, Somali açıklarıyla Aden Körfezi'ndeki deniz haydutluğunun ortaya çıkış nedenlerini tespit ederek bölgedeki eylemlerin uluslararası topluma etkisinin boyutunu analiz etmek ve uluslararası hukuk çerçevesinde deniz haydutluğu eylemlerinin Aden Körfezi'nde önlenmesini incelemektir. Sonuçta Somalili deniz haydutlarına karşı yürütülen mücadele çok hassas ve önemli bir konudur. Bu hassas konuya dair yapılacak tüm çalışmaların her adımının oldukça detaylı biçimde planlanması ve ardından pratikte uygulanması gereklidir. Ayrıca uluslararası toplumun, Somali'deki durumun daha da kötüye gitmemesi bakımından da deniz haydutluğu faaliyetlerine karşı oldukça dikkatli bir tavır sergilemesi büyük önem taşımaktadır.
Uluslararası hukuk bağlamında Türkiye'deki göçmen sorunsalı
Günümüzde göç ve göçmenlik olgusu dünya üzerinde giderek artmaya devam eden bir sorundur. Özellikle "mülteci" ve "sığınmacı" kavramları Türkiye gündeminin en önemli konularındandır. Arap Baharı adı verilen sosyal ve siyasi hareketler neticesinde yaşanan iç kargaşalar ile birlikte Suriye'den Türkiye ve diğer ülkelere yönelen göç dalgası, dünya genelinde zorunlu göçmenliği tetiklemiştir. Afganistan, Pakistan hinterlandından Kuzey ve Orta Afrika'ya, Ortadoğu'dan Güney ve Orta Asya'ya kadar yayılmış olan göç dalgası, dünya kamuoyunun süregiden bir gündemi ve sorunu haline gelmiştir. Bu kapsamda hazırlanan çalışmada göçmenlik olgusu, zorunlu göç ve sığınmacı boyutuyla Türkiye açısından incelenmiştir. Çalışma sonucunda Türkiye'nin göç politikalarının 2011 yılından itibaren köklü bir şekilde değiştiği görülmüştür. Türkiye'nin izlediği yeni dönem göç politikalarının temel dayanağının uluslararası hukuk metinleri olduğu ve ulusal düzenlemelerin çok daha esnek, cömert, himaye edici, kapsayıcı ve korumacı olduğu tespit edilmiştir. Türkiye'nin geri göndermeme ilkesine sıkı sıkıya bağlı olduğu, münhasıran yasa ve idari düzenlemelere gittiği, geri kabul anlaşmaları yaparak güvenceler sağladığı, sayıları milyonlarla ifade edilenlere özel bir sığınmacı statüsü vererek eğitim, sağlık hizmetleri, barınma gibi kamu hizmetlerinden tam olarak yararlandırdığı tespit edilmiştir. Bu kapsamda Türkiye'nin göç ve göçmenlik konusunda sergilediği sığınmacı politikası, statü politikası, barınma politikası, himaye politikası ve açık kapı politikalarının Türkiye'yi göçmenler ve göçmen adayları için hedef ülke haline getirdiği ileri sürülebilir. Anahtar Kelimeler: Göç, Göçmen, Mülteci, Uluslararası Hukuk, Türkiye.
Türkiye-Rusya ilişkilerinde enerjinin karşılıklı bağımlılığa etkisi
Bu çalışma, Türkiye ve Rusya enerji ilişkileri ve işbirliklerini merkeze alarak, geçmişten günümüze kadar karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin izini takip etmiştir. Karşılıklı bağımılılık ilişkisinde enerjinin önemi ve bunu belirleyen kriz ve fırsat alanları çalışmada esas alınmıştır. Tarihsel süreç incelendiğinde, Türkiye-Rusya enerji ilişkilerinin dalgalı bir seyir izlediği görülmektedir. Bununla birlikte son yıllarda Türkiye ve Rusya arasındaki enerji ilişkilerinde büyük bir ilerleme kaydedilmiştir. Özellikle doğalgaz ticareti alanında belirli anlaşma ve önemli projelere imza atılmış Mavi Akım Boru Hattı ile Türk Akım Boru Hattı bu noktada öne çıkan örnekler olmuştur. Enerji alanındaki işbirliğini derinleştiren başka bir örnek de Türkiye'de inşa edilmekte olan Akkuyu Nükleer Enerji Santrali'dir. Söz konusu işbirlikleri her iki ülkenin de ekonomik çıkarlarına katkıda bulunmuştur. Bu süreçte Türkiye'nin enerji ihtiyaçlarını karşılamak için Rus gazına olan bağımlılığı artmışken; Rusya da pazarını genişletme imkanı bulmuştur. Türkiye'nin enerji koridoru olma rolünü artık enerji dağıtım merkezi olma hedefine dönüştürdüğü bir durum varken; Rusya özellikle Ukrayna savaşından sonra ortaya çıkan enerji arzı sorununun çözümü olarak Türkiye'yi önemli bir partner olarak görmeye başlamıştır. Ancak bu ilişkinin temel dinamiğini oluşturan enerji, zaman zaman asimetrik bir boyut unsuruna dönüşmüş ve yaşanan siyasi gerilimler bu durumdan fazlasıyla etkilenmiştir. Devletlerarası ilişkilerde, her devletin çeşitli alanlarda diğer devletlere ihtiyaç duyduğu görülmektedir. Ekonomik, siyasi, güvenlik gibi farklı boyutlarda bahsedilebilecek bu ihtiyaçlar, devletlerin birbirleriyle olan etkileşimini şekillendirmekte ve bu da karşılıklı bağımlılık kavramını ortaya çıkarmaktadır. Robert Keohane, Joseph Nye ve Richard Newton Rosecrance, uluslararası ilişkilerde karşılıklı bağımlılık kavramını farklı perspektiflerden ele almaktadırlar. Karşılıklı bağımlılık sadece ulusal düzeyde değil aynı zamanda küresel düzeyde de etkili merkezi kavramlardan biri olarak, pek çok akademik çalışmada ve politik mekanizmaları açıklamada kullanışlı bir kavram olarak görülmektedir. Bu çalışmada, Türkiye ve Rusya arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisinin asıl dinamiğinin enerji alanında gerçekleşen işbirlikleri olduğu iddia edilmektedir. Söz konusu ortaklıkların gerilen siyasi ilişkilerden etkilendiği bir parametre olarak alınmıştır. Bu çerçevede tezin incelediği zaman dilimi ile ilgili olarak belirli bir tarih aralığı belirlenmesindense, enerji alanında karşılıklı bağımlılığın izini sürdüğümüz enerji nakil hatları ve projeler ile bunların akış dinamiğini etkileyen siyasi gerilimlerin incelenmesi esas alınmıştır. Bu bağlamda bu çalışma Türkiye-Rusya arasındaki karşılıklı bağımlılıkta enerjinin rolünü ve bunun hangi faktörlerden etkilendiğini sorunsallaştırmaktadır.
Çatışma çözümü bağlamında uluslararası örgütlerin başarısızlığı: AGİT Minsk Grubu örneği
Karabağ sorunu, 1990'lı yılların başından 2020 yılına kadar devam eden, zaman zaman insani trajedilerin ve şiddetli çatışmaların yaşandığı bir sorundur. Anlaşmazlığın çözümü için AGİT Minsk Grubu çerçevesinde 1992'den 2020'ye kadar yürütülen barış görüşmeleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Çatışma, bir tarafın diğerine mutlak askeri üstünlük kurması sonucunda 2020 yılında çözülmüştür. Bu seyirden hareketle çalışmada, Karabağ sorunu çerçevesinde uzun yıllar süren barış görüşmelerine rağmen, çatışmanın neden barışçıl yollarla değil de askeri yollarla çözümlendiği sorusuna yanıt arandı. Çalışma bu soruya yanıt olarak, çatışmanın niteliği gereği çözüme dirençli hale geldiği, dolayısıyla taraflardan birinin diğerine mutlak hakimiyeti sonucunda çözümlendiği sonucuna varmıştır. Sorun William Zartman'ın zorlu çatışmalara olan yaklaşımı temel alınarak, taraflar arasındaki kimlik farklılıkları, çatışmanın uzun süre "donmuş olarak" kalmasının müzakere aşamasına etkisi, çözümlerin kutuplaşması, tarafların anlaşmazlığı çözmek için gerekli olgunluğa ulaşıp ulaşmadığı ve tarafların çatışmanın devam etmesinden herhangi bir kazanç güdüp gütmedikleri çerçevesinde ele alınmıştır. Bu bağlamda Karabağ sorununun zorlu bir çatışma örneği olduğu ve bu faktörleri içermesi nedeniyle barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlandığı ve askeri yollarla çözüldüğü sonucuna varılmıştır.
Terörizm bağlamında Türkiye'nin Suriye ve Irak sınırındaki güvenlik sorunları
Orta Doğu'da yaşanan vekalet savaşlarının yakın tarihimizdeki en açık örneklerine Osmanlı İmparatorluğunun yıkılma sürecine girdiği 1.Dünya Savaşı yıllarından itibaren rastlanmaktadır. Bölgedeki etnik ve dini çeşitliliği bir araç olarak kullanan Batılı aktörler o günden beri bu durumu bir avantaja çevirmiş ve kendilerine yakın yönetimleri başa getirip çıkarları için kullanmışlardır. Özellikle Irak ve Suriye'de bu durum çok uzun süredir yaşanmaktadır. Jeopolitik konumları ve kaynakları bu aktörlerin her iki ülkeyi de dışarıdan yönetme isteklerinin temel sebepleridir. Özellikle Irak ve Suriye'de üzerinde böl, parçala, yönet stratejisi uygulanmakta ve yine Batı güdünümde olacak küçük devletler kurulmaya çalışılmaktadır. Günümüzde artık aktörler buradaki hedeflerine ulaşmak için vekil aktörleri açık bir şekilde kullanmaktadırlar. Bunun için silahlı örgütleri daha fazla tercih etmektedirler. İki ülkede de süre gelen vekalet savaşlarında aktörler kazanç sağlarken sınır komşuları ve özellikle Türkiye yaşanan gelişmelerden zarar görmektedir. Terör örgütlerinin Türkiye'nin sınır hattındaki illerine yönelik ve ayrıca İstanbul ve Ankara gibi illerinde yaptığı saldırıların yanı sıra Suriye'den gelen sığınmacıların ulusal güvenlik sorunu haline gelmesi Türkiye'nin maruz kaldığı güvenlik tehditlerden bazılarıdır. Bu çalışmada, Irak ve Suriye'deki vekalet savaşlarında yer alan silahlı örgütlerin, sınır hattında kurulmaya çalışılan terör devletinin ve Suriye'den kaçan sığınmacıların Türkiye için nasıl bir güvenlik sorunu yarattığı, Türkiye'nin bu sorunları önlemek için ABD, Rusya ve İran gibi küresel aktörler ile nasıl bir diplomasi yürüttüğü, bu diplomasinin yeterliliği ve Türkiye'nin güvenliğini sağlamak için düzenlediği sınır ötesi harekatların gerekçeleri ve sonuçları realist kuram çerçevesinde ele alınacaktır. Anahtar kelimeler: Güvenlik, Terör, Vekalet savaşları, Vekil aktör, Küresel aktörler
Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin Azerbaycan-İran ilişkilerine yansıması
Bu çalışmada, Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin gelişmesi ve bu durumun İran ile ilişkileri üzerindeki etkileri neorealist bir bakış açısıyla ele alınmıştır. Bu çalışma, Azerbaycan'ın İsrail ile olan yakın ilişkilerinin, özellikle İran ile ilişkilerini karmaşıklaştıran bir faktör olduğunu vurgulamaktadır. Neorealist perspektiften bakıldığında, her ülkenin ulusal çıkarlarını koruma ve bölgedeki güç dengesini sağlama çabaları, bu ilişkilerin dinamiklerini şekillendirmektedir. Azerbaycan, İsrail ile olan ilişkilerinde askeri, diplomatik ve ekonomik destek arayışında, özellikle de Dağlık Karabağ'daki Ermenistan sorununda karşı karşıya olduğu güvenlik zorluklarına yanıt aramaktadır. Ancak, bu yakın ilişkiler, İran'ı tedirgin edebilir ve İran ile Azerbaycan arasındaki ilişkileri olumsuz etkileyebilir. İran, Azerbaycan'ın İsrail ile olan yakınlaşmasını kendi güvenliği için bir tehdit olarak görebilir. İran'ın Azerbaycan'daki etkisini artırma çabaları, Azerbaycan'ın ulusal egemenliğine ve güvenliğine yönelik bir algı oluşturabilir. Bu durum, bölgede gerginliği artırabilir ve çatışma riskini artırabilir. İran'ın Azerbaycan'daki etkisini artırma çabaları, İsrail ile Azerbaycan arasındaki ilişkileri daha da karmaşık hale getirebilir. Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin Azerbaycan-İran ilişkilerine yansımaları, bölgedeki jeopolitik dinamikleri karmaşıklaştırmaktadır. Her iki ülke de ulusal çıkarlarını koruma ve bölgedeki güç dengesini sağlama çabalarıyla hareket ediyor. Ancak, bu ilişkiler, bölgedeki istikrarı tehlikeye atabilir ve bölgedeki gerginliği artırabilir. Bu nedenle, bölgedeki tüm paydaşların dengeli ve yapıcı bir yaklaşım benimsemeleri önemlidir. Anahtar kelimler: Neorealist, Güvenlik, Ulusal çıkarlar, Jeopolitik, Bölge ıstikrarı.
Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği'nin Atlantik ittifakına yönelik ayırma stratejisi: Türkiye örneği
Bu çalışma, 1960-1970 yılları arasında Sovyetler Birliği'nin, Türkiye'yi ABD-NATO ittifakından uzaklaştırmak amacıyla uyguladığı ayırma stratejilerine odaklanmaktadır. Çalışmanın amacı, SSCB'nin Türkiye'ye yönelik uyguladığı stratejilerin türlerini, bu stratejilerin hangi yöntemlerle yürütüldüğünü ve etkili olup olmadığını incelemektir. Bu doğrultuda, çalışma Timothy Crawford ve Yasuhiro Izumikawa tarafından geliştirilen ayırma stratejisi modeli çerçevesinde ele alınmıştır. Araştırmada nitel içerik analizi yöntemi kullanılmış, SSCB'nin Türkiye'ye yönelik ekonomik yardımları, diplomatik jestleri ve kültürel iş birliği girişimlerini kapsayan ödüllendirme temelli stratejilerinin bulguları analiz edilmiştir. Bulgular, SSCB'nin cezalandırma temelli stratejilere başvurmadığını ve ağırlıklı olarak Türkiye'yi ABD ile ittifakında zayıflık göstermeye teşvik eden ödüllendirme stratejilerini tercih ettiğini göstermektedir. Araştırma, SSCB'nin uyguladığı bu stratejilerin Türkiye-ABD ittifakını tamamen bölmede başarısız olduğunu, ancak dönemsel gerginliklere yol açarak kısmi başarı elde ettiğini ortaya koymuştur. Aynı zamanda, Türkiye'nin NATO üyeliğinden kaynaklanan güvenlik garantileri ve Batı'ya olan ekonomik bağımlılığının, SSCB'nin bu çabalarının sınırlı kalmasına neden olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu çalışma, ödüllendirme temelli stratejilerin uluslararası ilişkilerde cezalandırma stratejilerine göre daha etkili olduğu tartışmasına katkıda bulunurken, SSCB'nin Türkiye'ye yönelik ayırma stratejilerinin bu dönemdeki başarısını kavramsal bir çerçevede değerlendirmiştir.
1990-2010 arası dönemde Türkiye-İsrail ittifak ilişkileri
1990-2010 ARASI DÖNEMDE TÜRKİYE-İSRAİL İTTİFAK İLİŞKİLERİ ÖZET Tez çalışmasının konusunda Türkiye ve İsrail'in 1990-2000 arası dönemde 'stratejik ittifak' düzeyindeki gayri resmi ortaklıklarının nasıl başladığı ele alınmıştır. Daha sonra ise 2000-2010 yılları arasındaki ikinci on yıllık dönemde bu 'stratejik ittifak' ilişkisinin nasıl sona erdiği işlenmiştir. Tez çalışmasının kapsamı içinde iki devlet arasındaki resmi olmayan ittifak ilişkisinde özellikle değişmeyen dinamik olan 'tehdit algısı' üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda 'Realist Teori'den yararlanılmış, çalışmanın bilimsel temeli oluşturulmuştur. Çalışmada ele alınan Türkiye ile İsrail arasındaki ittifak ilişkisinde ABD'nin kolaylaştırıcı aktör rolünden de bahsedilmiştir. ABD'nin Türkiye ile NATO üzerinden kurduğu resmi ittifak ilişkisi mevcuttur. İsrail ise ABD'nin bölgedeki müttefiki olan devlettir. ABD her iki devletle olan bu bağlantılarını kullanmıştır. ABD, kendi çıkarları doğrultusunda iki ülkeye de çeşitli müdahalelerde bulunmuştur. Böylelikle Türkiye ve İsrail'in ortak hareket ederek, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını korumalarını sağlamak istemiştir. Bu yüzden de Türkiye ve İsrail'in stratejik ittifak kurmalarında ABD'nin teşvik edici etkisi olmuştur. Tez çalışmasının amacı Türkiye ve İsrail arasındaki ittifak ilişkisini ispatlayan unsurları analiz etmektir. Zira Realist Teori'ye göre devletler arasında iki türlü ittifak ilişkisi mevcuttur. Bunlardan ilki gayet açık olan yazıya dökülmüş ve tarafların imzalı onayları ile resmileştirilmiş 'Formal (Resmi) İttifak' ilişkisidir. İkinci tip ittifak ilişkisi ise resmi anlamda belgelendirilmemiş olsa da devletlerin arasındaki sözlü taahhütlere dayanarak, bazen kamuoyuna açık bazen de kapalı şekilde yapılan 'İnformal (Gayri Resmi) İttifak' ilişkisidir. Birinci tip ittifak ilişkisinin sarih olmasından ötürü tez çalışmasının asıl odağa aldığı veyahut bir adım öteye götürmek istediği ikinci tip ittifak ilişkisi olmuştur. Tez çalışmasının önemi ise çalışmada ikinci tip ittifak ilişkisinin seçilme nedeni ile açıklanabilir. Çünkü bu tür ittifaklar incelenmeye ve ispatlanmaya daha çok muhtaç durumdadır. Ayrıca gayri resmi ittifaklar diplomasinin daha zorlu taraflarını oluşturmaktadır. Bu tip ittifak biçimleri uluslararası hukukta gerektiğinde resmi bir dayanak bulmakta zorluk çıkarabilirler. Bu nedenden dolayı detaylıca araştırılıp idrak edilmeleri daha zaruridir. Böylece olası bir çatışma veya anlaşmazlıkta karşılıklı atılmış adımlar, verilen imtiyaz yahut tavizler iyi bilindiği ve ortaya döküldüğü takdirde ittifak ilişkisi sonlansa bile devletlerin dış politikalarında ve karar alma süreçlerinde yol gösterici olabilir. Anahtar kelimeler: Formal ittifak, İnformal ittifak, ABD, İsrail, Türkiye.
İran'ın Azerbaycan'a yönelik dış politikası ve yumuşak güç politikalarının konstrüktivist bakış açısıyla değerlendirilmesi
Araştırma, İran'ın Azerbaycan'a yönelik icra ettiği dış politikasını ''ilkeler ve uygulamalar'', yumuşak güç politikalarını ise ''amaçlar ve araçlar'' bağlamında betimlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bunun yanında, İran'ın Azerbaycan'a yönelik dış politikası ve yumuşak güç politikaları, ilkeler ve normlara önem veren konstrüktivist (inşacı) bakış açısından değerlendirilmiştir. Ayrıca, İran'ın Azerbaycan'a yönelik dış politikası ile uyguladığı yumuşak güç politikalarının etkileşimi incelenmiştir. Araştırmanın zaman aralığı olarak Azerbaycan'ın 1991 yılındaki bağımsızlığından sonraki dönem esas alınmıştır. İran'ın Azerbaycan dış politikası, İran ve Azerbaycan ilişkilerindeki çatışma ve işbirliği alanları üzerinden incelenmiştir. İran'ın Azerbaycan'daki dini gruplara destek vererek rejim ihracı yapmayı amaçlaması ve Güney Azerbaycan sorunu temel çatışma alanları olarak belirlenmiştir. Ayrıca, İran'ın Dağlık Karabağ meselesindeki değişken yaklaşımları ve Azerbaycan'ın İsrail ile olan ilişkileri de gerginliklere neden olmuştur. Buna rağmen, ekonomik alanda işbirliği, enerji projeleri ve ulaşım koridorları gibi unsurlar, ilişkilerde dengeleyici bir rol oynamıştır. İran, Azerbaycan'da yumuşak gücünü ve dini normları kullanarak ulusal çıkarlarını tanıtmayı, bölgesel etkisini artırmayı ve uluslararası alanda olumlu bir imaj oluşturmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda, kültür merkezleri, eğitim programları, dini kurumlar ve medya kuruluşlarının önemli roller üstlendiği belirlenmiştir. Araştırma, konstrüktivizm bakış açısıyla, İran ve Azerbaycan arasındaki ilişkilerin, sadece maddi unsurlarla değil, aynı zamanda sosyal, kültürel ve ideolojik faktörlerle de şekillendiğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda, kimliklerin, normların ve söylemlerin rolü incelenmiştir. Araştırmada, İran'ın Şii temelli devlet kimliği, Azerbaycan'ın ise milliyetçi ve laik devlet kimliği, iki ülke ilişkilerini ve çıkarlarını etkileyen en önemli unsurlar olarak öne çıkmıştır. Farklı devlet kimlikleri nedeniyle farklılaşan çıkarlar ise bu ülkelerin dış politikalarını şekillendirmiştir. Araştırmamızda, iki ülke ilişkilerinde etkili olan normlar yanında çatışan normlar da incelenmiştir. Çatışan normların başında Milli Bağımsızlık ve Milli Egemenlik normları gelmektedir. Azerbaycan'da bağımsızlıktan sonra gelişen laiklik ve milliyetçilik normları, İran'ın din ve mezhebi önceleyen temel normları ile çatışmaktadır. Bu nedenle, Azerbaycan, İran'ın dış politikasının ve yumuşak güç politikalarının uygulanmasında milli bağımsızlığının ve milli egemenliğinin ihlal edildiği algısına kapılmaktadır. Diğer bir çatışma konusu olan norm ise bölgede güçlü bir aktör ve lider olma arzusuna bağlı bölgesel nüfus arttırma normudur. İran'ın bu arzusu, Azerbaycan devletinde tedirginlik yaratmakta ve Türkiye ve Batı ülkeleri ile ilişkilerini daha da güçlendirmesine yol açmaktadır. Uluslararası normlara uyum konusu da İran'ın çifte standart uyguladığı diğer bir alan olarak değerlendirilmektedir. İran, dış politikasında uluslararası normlara uymak yerine kendi çıkarları doğrultusunda bir politika benimsemektedir. Ülkelerin iç işlerine karışmamak konusu bu normların başında gelmektedir. İran, bu normu direniş ekseni ve rejim ihracı gibi anayasasından kaynaklanan nedenlerle çiğnemekte sakınca görmemektedir. İran'ın yumuşak güç stratejileri, Azerbaycan'daki laik ve milliyetçi eğilimler, bölgesel rekabetler ve kimlik politikaları gibi çeşitli faktörler tarafından şekillenmektedir. Araştırma bulgularından biri de, İran ve Azerbaycan'ın devlet kimliği oluşumlarında ve dolayısıyla dış politika uygulamalarında İran Azerbaycan'ı (Güney Azerbaycan) konusunun son derece belirleyici olduğudur. Son bulgu olarak, İran'ın Şii İslam ve devrimci devlet kimliğinin yansıması olan Azerbaycan'a yönelik dış politika uygulamalarının, İran'ın Azerbaycan'da mevcut olan ve dini, tarihi ve kültürel bağlardan kaynaklanan yumuşak güç potansiyelini azalttığı kanaatine varılmıştır.
Türkiye'nin güvenlik politikalarında çok kutuplu dünyaya uyum: Rusya, Çin ve NATO dengesi
Bu çalışmanın konusunu, Türkiye'nin çok kutuplu uluslararası düzende değişen güvenlik dinamiklerine karşı geliştirdiği stratejik yönelimin, NATO, Rusya ve Çin ile kurduğu ilişkiler ekseninde analitik düzeyde incelenmesi oluşturmaktadır. Araştırmanın temel amacı, Türkiye'nin güvenlik politikalarında geleneksel ittifak sisteminden çok yönlü ve esnek stratejilere geçiş sürecini analiz etmek ve bu çerçevede stratejik otonomi arayışının söylem, uygulama ve bölgesel yansımalarını karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Bu çalışma, Türkiye'nin çok kutuplu uluslararası sistemde güvenlik politikalarını nasıl çeşitlendirdiğini ve stratejik otonomi arayışını nasıl yapılandırdığını analiz etmektedir. Türkiye'nin NATO ile geleneksel ittifak ilişkisini sürdürürken, aynı zamanda Rusya ve Çin gibi alternatif küresel aktörlerle geliştirdiği iş birlikleri, bu bağlamda çok katmanlı bir dış politika modelinin göstergesi olarak ele alınmaktadır. Değişen küresel güç dengeleri karşısında Türkiye'nin güvenlik stratejilerinde ortaya çıkan yön değişimleri, klasik müttefiklik yapılarının dönüşümünü ve alternatif aktörlerle kurulan ilişkiler aracılığıyla şekillenen yeni dış politika eğilimlerini anlamaya yönelik bir çerçeve sunmaktadır. Çalışmada, Türkiye'nin güvenlik politikalarının çok kutuplu dünya düzenine uyumu, Rusya, Çin ve NATO dengesi çerçevesinde karşılaştırmalı analiz yöntemiyle değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, Türkiye'nin NATO ile olan ilişkilerinde eleştirel bağlılık temelinde ilerlediğini, Rusya ile pragmatik denge politikası izlediğini ve Çin ile ekonomik ortaklık odaklı temkinli bir strateji yürüttüğünü ortaya koymaktadır. Araştırmanın sonucunda, Türkiye'nin güvenlik politikasında giderek artan oranda stratejik otonomi arayışı içinde olduğu, bu nedenle dış politika söyleminde çok kutupluluğa uyumlu esnek ve çok yönlü bir yaklaşım geliştirdiği tespit edilmiştir. Bu durum, klasik müttefiklik yapılarının dönüşümünün yanı sıra Türkiye'nin küresel güç dengeleri içerisindeki konumlanma arayışını anlamak açısından önemli bir örnek teşkil etmektedir.
Türk dış politikasında insani diplomasinin rolü: Karadeniz tahıl koridoru anlaşması örneği
Diplomasi faaliyetleri tarihi açıdan her ne kadar MÖ ki yıllara dayansa da genel olarak diplomasinin başlangıcı ulus devletlerin ortaya çıktığı 1648 tarihinde imzalanan Westphalia Antlaşması ile kurulan düzene dayanmaktadır. Bu dönem diplomasi türü olarak devletlerin genelde çıkar ve menfaatlerini koruma amaçlı geleneksel diplomasi faaliyetleri olmuş ve bu durum Birleşmiş Milletlerin kurulmasına kadar devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıcı ve dramatik sonuçları hem uluslararası ilişkiler hem de diplomasi anlayışı da değişime uğramıştır. Bu gelişmeler sonucunda geleneksel diplomasi anlayışından daha çok sivil toplum kuruluşları, uluslararası örgütler ve bireylerin de katılım gösterdiği bir diplomasi türü olan kamu diplomasisi kullanılmaya başlanmıştır. İnsani diplomasi ise kamu diplomasisinin bir alt türü olarak insan odaklı her türlü sorun karşısında insan hayatı ve onurunun korunması için uluslararası iş birliğine yönelik insani faaliyetleri içeren diplomasi türü olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsani diplomasi faaliyetleri son dönemlerde devletlerin uluslararası sistem çerçevesinde tercih ettikleri etkileyici yöntemlerden biri olmuştur. Tarih boyunca yaşanan savaşlar, insani dram ve faciaların yanı sıra, devletler için ekonomik hasarlar da meydana getirmiştir. 24 Şubat 2022 yılında başlayan ve hâlâ devam eden Rusya-Ukrayna savaşı hem bu ülkeleri hem de tüm dünyayı olumsuz yönde etkilemiştir. Bu etkilerin başını ise gıda arzı ve güvenliği oluşturmuştur. Rusya'nın, Ukrayna limanlarında ihracata hazır bekleyen tahıl sevkiyatına yönelik uyguladığı engel nedeniyle, Ukrayna'dan dünyanın çeşitli ülkelerine yönelik tahıl ihracatı engellenmiştir. Bu durum, dünya tahıl fiyatlarında yüksek oranda artan bir enflasyona, küresel düzeyde bir gıda arzı ve güvenliği sorununa sebep olmuştur. Bu sorunun çözümü için 22 Temmuz 2022 tarihinde Rusya, Ukrayna, Türkiye ve BM tarafından "Tahıl ve Yiyecek Maddelerin Ukrayna Limanlarından Emniyetli Sevki Girişimi Belgesi" imzalanmıştır. Türkiye, uluslararası ilişkilerde yaşanan savaş, kriz ve sorunlara son çeyrek yüzyılda daha çok muhatap olur hale gelmiştir. Bu durumun bir yansıması olarak dış politika yapımında daha çok insani değerleri ön plana alan diplomasi faaliyetleri yürütmek olmuştur. Yapılan bu anlaşmanın günümüzde değişen ve dönüşüme uğrayan diplomasi faktörüne insani diplomasi türünde Türkiye'nin katkısı incelenmiştir.
Uluslararası siyasetin değişen yapısı: Yeni bir hegemonya aracı olarak BRICS (2008-2023)
Bu tez çalışmasında 2008 küresel krizi ile birlikte ortaya çıkan BRICS'in 2008-2023 arası dönemi ve uluslararası sisteme etkileri incelenmiştir. 2008 küresel krizi ile birlikte ABD'nin uluslararası sistem içerisindeki hegemonyası gerilemeye başlamış, buna karşın Çin'in uluslararası sistem içerisindeki etkisi artmaya başlamıştır. ABD'nin uluslararası sistemdeki gerilemesine karşın Çin'in artan etkisi aynı zamanda Çin'in uluslararası sistemdeki ABD hegemonyasına meydan okumaya başlamasına da neden olmuştur. BRICS'in böyle bir konjonktür içerisinde kurulmuş olması BRICS'in uluslararası sistem içerisinde yaşanabilecek hegemonya değişiminde aracılık misyonu üstlendiğini ve hem BRICS üyesi ülkeler arasında hem de uluslararası sistemdeki artan etkisi açısından bakıldığında ABD ile rekabet edebilecek gücün Çin olduğu görülmektedir. Bu açıdan uluslararası sistemde ABD hegemonyası yerine Çin hegemonyası kurulacağı, yeni hegemonya kurulumunda BRICS'e düşen rol, BRICS'in hedefleri ve örgütün kurmuş olduğu Yeni Kalkınma Bankası düşünüldüğünde BRICS'in yeni bir bağımlılık ilişkisi yaratacağı da açıktır. Diğer yandan ABD'nin uluslararası sistem ve uluslararası ticaret üzerindeki hegemonyasının tesis edilmesi açısından dolar hakimiyeti, IMF ve DB gibi uluslararası finansal örgütlerin önemli misyonlar üstlendikleri ve bunların İkinci Dünya Savaşı'nın bittiği yıl olan 1945 sonrası dönemde kuruldukları düşünüldüğünde uluslararası sistemde yetmiş sekiz yıllık bir ABD hegemonyasının bulunduğu, 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından uluslararası sistemdeki tek güç olduğu düşünüldüğünde uluslararası sistemdeki hegemonya değişiminin bugünden yarına gibi kısa bir sürede gerçekleşmeyeceği, ancak uzun vadede gerçekleşeceği ve Çin'in yeni hegemonik güç olacağı belirtilebilir. Dolayısıyla bu tez çalışmasında uluslararası sistemdeki ABD hegemonyasının zayıfladığı ve Çin'in etkisinin arttığı sonucuna ulaşılmış olmasının yanı sıra BRICS'in hem uluslararası sistemdeki hegemonya değişiminde rol üstleneceği hem de gelişmekte olan ülkeler açısından bir kurtarıcı olmasından ziyade söz konusu ülkeler üzerinde Yeni Kalkınma Bankası ve belki ileride kurulacak yeni kurumları ile nüfuz oluşturmaya çalıştığı ve yeni bir bağımlılık ilişkisi yaratacağı sonucuna ulaşılmıştır. Bunun yanı sıra BRICS üyesi ülkelerin özellikle Afrika gibi ülkeleri sömürdükleri sonucuna da ulaşılmıştır. Dolayısıyla BRICS gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkeler açısından bir kurtarıcı işlevi üstlenmemekte, aksine ülkelerin ABD'ye olan ve yıllardır süren bağımlılıklarını değiştirerek, Çin'e bağımlı hale getirmeye çalışmaktadır. Bu açıdan da BRICS'in ABD ve Batı egemenliğindeki diğer örgütler gibi bir işleve ve misyona sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Türkiye'nin ulus markalama süreci: 21. yüzyılda değişen parametreler
Bu çalışma, Türkiye'nin ulus markalama stratejilerinin tarihsel, kurumsal ve söylemsel dönüşümünü incelemekte ve özellikle 21. yüzyılda değişen parametreler doğrultusunda nasıl yeniden şekillendiklerini analiz etmektedir. Küreselleşen bir dünyada ulus markalama, ülkelerin yalnızca ekonomik veya askeri güçle değil, kültürel çekicilik, kamu diplomasisi ve dijital medya stratejileriyle de rekabet ettiği çok boyutlu bir alandır. Bu çerçevede çalışma, Türkiye'nin ulusal markalama çabalarında kullandığı araçları, paydaşları ve stratejik açılımları değerlendirerek Anholt'un 'rekabetçi kimlik' kavramını, Nye'ın 'yumuşak güç' teorisini ve Merickova'nın 'ağa bağlı kamu diplomasisi' yaklaşımını teorik çerçevesinde kullanmaktadır. Tezin ilk bölümünde ulus markalama kavramı tarihsel kökenleri ile birlikte ele alınmıştır. Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana Türkiye'nin modernleşme süreci ve Batılılaşma hedefi bağlamında nasıl ulusal bir imaj yaratmaya çalıtığı anlatılmaktadır. 1980'lerden bu yana ihracat ve turizme yönelik tanıtım kampanyaları öne çıkarken, Türkiye'nin çok yönlü bir marka stratejisi benimsemesiyle 2000'li yıllardan itibaren kamu diplomasisi araçları kurumsallaşmıştır. Tez, Turquality programı, TRT , Yunus Emre Enstitüsü, TİKA, GoTurkey gibi girişimleri analiz etmekte ve Türkiye'nin ulus markalama faaliyetlerinin ekonomik, kültürel ve dijital düzeyler üzerindeki etkisini değerlendirmektedir. Çalışma ayrıca, Türkiye'nin küresel algısını dönüştürmeyi amaçlayan 'Turkey: Discover The Potential' kampanyası gibi görsel ve tematik, içerik odaklı girişimleri de incelemektedir. Ek olarak, Maarif Vakfı'nın örneklediği gibi eğitim diplomasisindeki yumuşak güç politikalarını analiz etmekte ve bu süreçte sivil toplumun, diasporanın, genç nüfusun ve dijital teknolojilerin rollerini tartışmaktadır. Eleştirel bir literatür taramasının yanı sıra, tez teorik yaklaşımlar sunmakta ve Türkiye'nin markalama stratejisinin süreklilik, şeffaflık ve içeriğinin derinliği açısından başarılarını ve zorluklarını vurgulamaktadır. Çalışmanın temel bulgusu, Türkiye'nin ulus markalama stratejilerinin kurumsallaşma ve dijitalleşme açısından önemli ilerleme kaydetmesine rağmen, etkili olabilmeleri için sürdürülebilir bir kamu diplomasisi perspektifine ihtiyaç duyduklarıdır. Ulusal marka değerini uluslararası arenada güvenilir ve kalıcı bir şekilde temsil edebilmek için sadece tanıtıma değil, değer yaratmaya, sosyal katılıma ve etik sorumluluğa dayalı bir yaklaşım benimsenmelidir. Bu bağlamda, Türkiye'nin gelecekteki ulus markalama stratejileri için kültürel çeşitliliği yansıtan ve sürdürülebilirliğe odaklanan çok aktörlü politikalar üzerine eğilmesinin önemi vurgulanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ulus markalama, Kamu diplomasisi, Yumuşak güç, Türkiye, Turquality, GoTürkiye
Medya, dış politika ve kamuoyu ilişkisi üzerine bir vaka çalışması: Türkiye-İsrail örneği
Sosyal hayat için önemli bir konumda bulunan medyanın birey, toplum, kültür ve nihayetinde politik alan ile olan ilişkisinin yadsınamayacağı söylenebilir. Uluslararası ilişkiler disiplininde ise ''medya'' kavramının tartışılması, küreselleşmenin ve teknolojinin etkileri ile yoğunlaşmıştır. Uluslararası ilişkilerde devletlerin dışpolitikalarını açıklamaya yönelik yapılan tartışmalarda geleneksel yaklaşımların ötesine geçilmiş, dış politika ile ilişkilendirilebilecek her türlü kavram ve olgu (kimlik, çevre vb.) uluslararası ilişkilerin çalışma konusu haline dönüşmüştür. Bu çerçevede medya kavramı dış politika alanında bir araştırma konusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye'nin İsrail'e yönelik dış politikasında medyanın rolü sorgulanırken teorik olarak karar alma yaklaşımlarından yararlanılmış ve medyanın ''birey'' üzerindeki etkisinden yola çıkılarak dış politik karar alıcıların medya ile olan ilişkileri incelenmiştir. Birinci bölümde öncelikle araştırmanın önemi, amacı ve kapsamı ve yöntemine yer verilirken ikinci bölümde; medyanın sosyal hayat, politika, dış politika ve kamuoyu ile olan ilişkisi i ve bu konuda yer alan diğer çalışmalar incelenecektir. Üçüncü bölümde medya-dış politika ilişkisini açıklamaya çalışan teoriler ele alınırken, dördüncü bölümde ise; karar alma yaklaşımları kapsamında medya-dış politika ilişkisi açıklanmaya çalışılacaktır. Beşinci bölümde Türkiye-İsrail ilişkileri değerlendirilecek, altıncı bölümde ise analiz ve sonuç kısmı yer alacaktır. Bu anlamda; medyanın dışpolitika karar alıcıları ile dolaylı da olsa bir etkileşim içinde olduğu, dış politik kararların bu etkileşimin bir parçasını oluşturduğu çalışmanın temel savınıoluşturmaktadır.
Türkiye'de insan hakları rejiminin Avrupalılaşması: 1999- 2010
İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası örgütlerin sayısının hızla artması ve özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde bu örgütlerle devletler arasındaki etkileşimin yoğunlaşması ile birlikte uluslararası örgütlerin etkinliğinin arttığı görülmektedir. Aynı doğrultuda, Avrupa temelli örgütlerin bölge içindeki ve dışındaki ülkelerle daha kapsamlı bir işbirliği geliştirdiği dikkati çekmektedir. Bu süreç içerisinde Avrupa bütünleşme sürecinde yaşanan değişikliklerin klasik bütünleşme kuramları tarafından yeterince açıklanamaması sonucunda yeni bir kavramsallaştırmaya ihtiyaç duyulduğu ve böylelikle Avrupalılaşma kavramsallaştırılmasının son zamanlarda literatürde önemli yer edindiği gözlemlenmektedir. Bu doğrultuda bu çalışmanın kavramsal çerçevesini Avrupalılaşma kavramı oluşturmaktadır. Türkiye?nin Avrupalılaşmasına ilişkin literatür, çoğunlukla bu kavramsallaştırmayı tek bir örgüte, Avrupa Birliği?ne, indirgeyerek açıklamaya çalışmaktadır. Bu çalışma ise Türkiye?nin insan hakları alanında Avrupalılaşmasını incelerken pan-Avrupa insan hakları rejimini bir bütün olarak ele almakta ve Türkiye?nin bu pan- Avrupa örgütleriyle etkileşimini araştırmaktadır. Bu bağlamda, çalışmada Avrupa insan hakları rejimi içerisindeki örgütlerin Türkiye?nin insan hakları rejimini şekillendirmede normatif anlamda etkili olduğu ancak real politik bağlamında Avrupalılaşma etkisinin yeterince etkili olmadığı varsayımı ileri sürülmektedir.
Yeni dünya düzeninde Türkiye jeopolitik eksen mi? jeostratejik aktör mü?
Turkey in New World Order: Geopolitical Axis or Geostrategical Pivot We can divide Turkish Foreign policy four areas. Turkish Foreign Policy during the Atatürk's period, during World War II, during the Cold War, after the Cold War and the Davutoğlu period. A new period started with the Justice and Development Party (JDP) government after 2002. Ahmet Davutoğlu and Abdullah Gül were the key actors of the JDP government foreign policy. The Davutoğlu doctrine was enforced in Turkish Foreign Policy until May 2016. Main aim of the Davutoğlu doctrine was to carry Turkey's role from the geopolitical axis to the geostrategical pivot. The Davutoğlu doctrine has five parameters. These are, to give independence to the community even to security speech, to have good relations with global actors, to enforce a new diplomatic dialogue, to follow rhythmic diplomacy, to follow a zero problem policy with neighbors. Davutoğlu claimed that his success in foreign policy couldbe seen in the success of his policy parameters. We researched the parameters of the Davutoğlu policy in this thesis and found the turning points of his parameters. The turning points were the "Mavi Marmara" conflict between Turkey and Israel, the "Protocols" that were initiated between Turkey and Armenia and the "Arab Spring". After these turning points Turkish Foreign Policy lost its capacity to effect global conflicts. Key words: Turkish Foreign Policy, Davutoğlu Doctrine, World Order, Geopolitics, Zero Problem Policy