
73
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Türkiye'de ulusal diyetin toplam antioksidan kapasitesi, polifenol içeriği ile bazı içeceklerin total antioksidan kapasite değerinin saptanması
Bu çalışmanın amacı; ulusal düzeyde yapılan 2010 ve 2017 Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması (TBSA) verilerini kullanarak diyetin toplam antioksidan kapasitesini (TAC), polifenol içeriğini saptamak ve Türkiye'de yaygın olarak tüketilen alkolsüz içeceklerin TAC analizlerini yaparak veritabanı oluşturmaktır. Bu çalışma iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, 15 yaş ve üzeri bireylerin TBSA 2010 (n=9012; 3390 erkek, 5622 kadın) ve 2017 (n=12318; 5516 erkek, 6802 kadın) besin tüketim kayıtları kullanılarak diyetin TAC içeriği 9 farklı yöntemle, polifenol içeriği Phenol Explorer veri tabanı ile besin ögesi yoğunluğu ise Besin Ögesinden Yoğun Besin İndeksi (NRF 9.3) ile hesaplanmıştır. Tüm yöntemlerle hesaplanan diyet TAC değeri 2017 yılında 2010 yılından anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Diyet TAC değeri 2010 yılında Batı Anadolu bölgesinde, 2017 yılında ise Batı Anadolu ve Kuzeydoğu Anadolu bölgelerinde diğer bölgelerden daha yüksektir (p<0,05). Güneydoğu Anadolu Bölgesi her iki yılda da en düşük diyet TAC alımına sahiptir (p<0,05). Diyet toplam polifenol alımı 2010 ve 2017 yıllarında sırasıyla 453,02±324,05 ve 445,41±314,76 mg/1000 kkal olup benzer bulunmuştur (p>0,05). Türkiye'de diyetin toplam polifenol içeriğinin %63,32'si flavonoidlerden oluşmaktadır. Flavonoidlerden sonra diyet toplam polifenol alımına en yüksek katkıyı yapan alt grup ise fenolik asitlerdir (2010 yılında %25,14 ve 2017 yılında %28,72). 2010 yılında Batı Anadolu, 2017 yılında ise Kuzeydoğu Anadolu bölgeleri en yüksek; Güneydoğu Anadolu bölgesi ise her iki yılda da en düşük diyet toplam polifenol alımına sahiptir. Türkiye'de hem diyet TAC hem de toplam polifenol alımına en fazla katkıyı içecekler (özellikle çay ve kahve) sağlamıştır (p<0,05). Diyetin besin ögesi yoğunluğu 2017 yılında 2010 yılından anlamlı derecede daha yüksektir (sırasıyla 649,90±581,17 ve 667,75±587,09) (p<0,05). 15-18 yaş grubu bireylerin diyet TAC ve polifenol alımı ile besin ögesi yoğunluğu diğer yaş gruplarına kıyasla en düşüktür (p<0,05). Çalışmanın ikinci bölümünde, Türkiye'de tüketimi sık tercih edilen 60 gazlı içecek, 100 gazsız içecek, 211 çay-kahve ve 23 fermente içecek olmak üzere toplam 394 alkolsüz içeceğin 2,2'-Azino-bis (3-etilbenzotiazolin-6-sülfonik asit) (ABTS) yöntemi kullanılarak TAC analizleri yapılmıştır. Analiz edilen alkolsüz içeceklerin TAC değeri ortalama 3,693±1,428 mmol TE/L (0,120-5,535 mmol TE/L)'dir. Tüm alkolsüz içecekler arasında çay ve kahve (4,317±0,617 mmol TE/L) en yüksek, gazlı içecekler ise en düşük TAC (1,434±1,484 mmol TE/L) değerine sahiptir (p<0,05). Gazsız içeceklerin TAC değeri 3,760±1,332 mmol TE/L, fermente içeceklerin ise 3,567±1,102 mmol TE/L'dir (p>0,05). Demleme süresi (15, 30, 60 dk), demleme sıcaklığı, demleme yöntemi ve kullanılan demlik türünün siyah çayın TAC değeri üzerinde anlamlı bir etkiye sahip olmadığı görülmüştür (p<0,05). Bu çalışma kapsamında analiz edilen tüm alkolsüz içecekler antioksidan aktivite gösterse de içeceklerin doğru seçimi ile diyetin TAC ve polifenol değerine katkı sağlanabilir ve sıvı alımı artırılabilir. Türkiye'de diyet ile önemli antioksidan ve polifenol kaynağı olan besinlerin tüketiminin artırılmasına yönelik stratejilerin geliştirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Türkiye'de ulusal diyetin sera gazı emisyonu ve su ayak izinin değerlendirilmesi
Bu çalışma; Türkiye'de ulusal diyetin çevresel etkilerini incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma örneklemini 2010 ve 2017 Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması (TBSA)'na katılan 15 yaş ve üzeri sırasıyla 9012 (3390 erkek, 5622 kadın) ve 12318 (5516 erkek, 6802 kadın) birey oluşturmaktadır. Diyetin sera gazı emisyonu ve su ayak izi günlük besin tüketim kayıtları aracılığıyla belirlenmiştir. Bireylerin tükettikleri diyetin kalitesi uluslararası diyet kalite indeksi (DKİ) ve diyet çeşitlilik skoru kullanılarak, işlenmiş besin içeriği ise NOVA sınıflaması ile değerlendirilmiştir. TBSA 2010 ve 2017 verilerine göre sera gazı emisyonunun %16,1 (TBSA 2010: 2,73±2,04 kg CO2eq/kişi/gün; TBSA 2017: 3,17±1,98 kg CO2eq/kişi/gün), toplam su ayak izinin %17,6 (TBSA 2010: 2386,6±1320,1 L/kişi/gün; TBSA 2017: 2805,5±1324,3 L/kişi/gün) arttığı saptanmıştır (p<0,001). Sera gazı emisyonuna en yüksek katkıyı sağlayan iki besin grubu TBSA 2017'de kırmızı etler (%40,1) ve süt ürünleri (%16,9) iken en düşük katkıyı sağlayanlar katı yağlar (%0,8) ve sıvı yağlardır (%1,6) (p<0,001). Toplam su ayak izine en yüksek katkıyı sağlayan iki besin grubu ise TBSA 2017'de kırmızı et (%23,6) ve tahıllar (%16,9) iken en düşük katkıyı sağlayanlar ise sebzeler (%1,8), katı yağlar (%2,5) ve siyah çaydır (%2,5) (p<0,001). Sera gazı emisyonu ile enerji alımı (r=0,29, p<0,01), DKİ çeşitlilik skoru (r=0,26, p<0,01), DKİ yeterlilik skoru (r=0,27, p<0,01) ve diyet çeşitlilik skoru (r=0,29, p<0,01) arasında pozitif yönlü ve zayıf ilişki bulunmuştur. Sera gazı emisyonu ile DKİ denge skoru (r=-0,37, p<0,01) arasında ise negatif yönlü ve zayıf ilişki belirlenmiştir. Toplam su ayak izi ile enerji alımı (r=0,4, p<0,01) arasında pozitif yönlü orta düzeyde ilişki bulunmuştur. Ek olarak, toplam su ayak izi ile DKİ çeşitlilik skoru (r=0,3, p<0,01), DKİ yeterlilik skoru (r=0,36, p<0,01) ve diyet çeşitlilik skoru (r=0,37, p<0,01) arasında pozitif yönlü ve zayıf ilişki bulunmuştur. Toplam su ayak izi ile DKİ denge skoru (r=-0,44, p<0,01) arasında ise negatif yönlü ve orta düzeyde ilişki saptanmıştır. TBSA 2010 ve 2017 verilerine göre bireylerin günlük toplam enerji alımlarının sırasıyla %9,8'i ve %9,0'u ultra işlenmiş besinlerden sağlanmıştır. Enerji alımına en yüksek katkıyı (TBSA 2010: 459,3±331,12 kkal (%25,4), TBSA 2017: 385,6±366,72 kkal (%20,2)) işlenmiş besinler grubunda bulunan ekmek sağlamıştır. Türkiye'de ulusal diyetin sera gazı emisyonu ve toplam su ayak izine etkisi dünya ortalamasına göre düşük olmakla birlikte 2017 yılında 2010'a göre artış göstermiştir. Topluma yönelik beslenme önerilerinde bulunurken bireylerin sağlık yararları yanında diyetin çevresel etkileri de göz önünde bulundurulmalıdır.
Hafif şişman/obez psoriyatik artrit hastalarında vücut ağırlık yönetimi ve bilişsel egzersiz terapi yaklaşımının iyileşme özelliklerine etkisinin araştırılması
Obezite inflamatuar bir artrit olan Psoriyatik Artrit (PsA)'te en sık görülen komorbiditelerden biri olup yüksek hastalık aktivitesi, düşük yaşam kalitesi ve olumsuz tedavi süreci ile ilişkilendirilmektedir. Bu araştırmada hafif şişman/obez PsA hastalarında diyet ve bilişsel egzersiz terapi yaklaşımı (BETY) müdahalesinin hastalık aktivitesi ve yaşam kalitesi üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmaya Hacettepe Üniversitesi İç hastalıkları Ana Bilim Dalı, Romatoloji Bilim Dalına 2021-2022 yılları arasında başvuran CASPAR (Psoriyatik Artrit Sınıflandırma Kriterleri) kriterlerine göre PsA tanısı almış, 20-65 yaşlar arası 70 obez/hafif şişman hasta dâhil edilmiştir. Hastalar rastgele üç gruba (diyet, n=23; diyet+BETY, n=23; kontrol, n=24) ayrılmış ve 12 hafta takip edilmiştir. Diyet grubundaki hastalara sadece diyet programı uygulanırken, diyet+BETY grubundaki hastalara BETY programıyla birlikte diyet programı uygulanmıştır. Kontrol grubu hastalarına ise herhangi bir müdahale uygulanmamıştır ancak genel sağlıklı beslenme önerileri sözel olarak bildirilmiştir. Tüm hastaların başlangıç (0. hafta) ve 12. hafta hastalık aktivite değerlendirmeleri, antropometrik ölçümler, besin tüketim kayıtları, yaşam kalitesi ölçeği ve BETY-Biyopsikososyal Ölçeği (BETY-BQ) puanları kaydedilerek karşılaştırılmıştır. Müdahalelerin hastalık aktivite skorları üzerindeki etkilerini incelemek için korelasyon ve lojistik regresyon analizleri kullanılmıştır. Araştırma 'diyet' grubu (n=19), 'diyet+BETY' grubu (n=11) ve 'kontrol' grubu (n=18) olmak üzere toplam 48 hasta ile tamamlanmıştır. Diyet+BETY (-6.2±1.3 kg, p<0.001) ve diyet (-6.6±2.6 kg, p<0.001) gruplarında başlangıca göre vücut ağırlığında anlamlı azalma görülmüştür. On iki haftanın sonunda Psoriyatik Artrit Hastalık Aktivitesi (DAPSA) skoru her iki müdahale grubunda da (diyet+BETY:-10.7±8.1, p<0.001; diyet: -7.6±6.7, p<0.001) anlamlı düzeyde azalmıştır. Müdahalelerden bağımsız olarak vücut ağırlığı kaybı (≥%5) Minimal Hastalık Aktivitesi (MDA)'ne ulaşma şansını artırmıştır (OR: 6.51, %95 GA: 1.09-38.90). Elde edilen bu sonuçlar ağırlık kaybı ve biyopsikososyal temelli bir egzersiz müdahalesinin tek başına veya birlikte PsA semptomlarını iyileştirdiğini göstermiştir. Dolayısıyla obez PsA hastalarına yönelik multidisipliner yaklaşımlar hastalığın yönetimini iyileştirebilir ve remisyona ulaşma şansını arttırabilir.
Effects of naringenin, berberine, and delphinidin phytochemical compounds on browning of 3T3-L1 preadipocyte cells
global health challenge, demands innovative treatment strategies. Plant-derived bioactive compounds, including flavanones, alkaloids, and anthocyanins, hold promise for combating obesity-related complications. This study explored the effects of delphinidin, naringenin, and berberine – compounds with known anti-obesity potential – on 3T3-L1 preadipocyte cells to unravel their impact on browning of adipose cells. This study investigated the impacts of delphinidin, naringenin, and berberine in both free and liposomal forms on the browning process in 3T3-L1 preadipocyte cells. The expression of key browning markers (PRDM16, PPARγ, PGC1-α, CIDEA, and UCP1) was assessed and triglyceride levels were measured to evaluate lipid metabolism. Quantitative Real Time PCR and Elisa analyses were employed to quantify gene and protein expression levels, respectively, with statistical significance determined by pvalues (p<0.05). These findings indicate a complex interaction between the tested phytochemicals and adipocyte browning. Free form of delphinidin showed potential in promoting browning through increased PRDM16 expression (p=0.037) but did not significantly affect beige-specific gene expressions or reduce triglyceride levels except during maturation. High-dose liposomal form of naringenin during maturation increased UCP1 gene expression significantly (p=0.035), indicating potential for browning, but did not impact triglyceride levels. Liposomal form of berberine significantly enhanced UCP1 expression (p=0.002) and reduced triglyceride levels in differentiation (p<0.05), suggesting its efficacy in inducing adipocyte browning. Safety assessments, evaluated with cell viability assays (MTT), indicated that all compounds were safe in free form after 24 hours, with adverse effects noted after 48 hours. This study highlights the differential impacts of delphinidin, naringenin, and berberine on the browning of adipocytes, with berberine showing the most consistent and significant effects in promoting browning and affecting lipid metabolism. These findings lay groundwork for anti-obesity therapeutics, yet comprehensive in vitro and in vivo studies are essential to validate and expand the browning potential of delphinidin, naringenin, and berberine to treat obesity. Key Words: Naringenin, Berberine, Delphinidin, 3T3-L1 Preadipocyte Cells, Brown Adipose Tissue, Obesity
Hepatosteatozlu obez hastalarda enerji ve ileri glukasyon son ürün içeriği azaltılmış diyetlerin inflamasyon ve biyokimyasal bulgular üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı hepatosteatozlu obez bireylerde enerjisi azaltılmış az yağlı ve az kolesterollü diyetin ve ek olarak kuru ısıda pişirme yöntemleri yerine, nemli ısıda pişirme yöntemlerinin kullanımı tavsiye edilerek enerji ve AGE içeriği azaltılmış az yağlı ve az kolesterollü diyetin serum AGE düzeylerine, antropometrik ölçümler ile inflamasyon ve kan biyokimyasal bulgular üzerine etkilerini incelemektir. Çalışmada hepatosteatozlu bireyler iki gruba ayrılarak enerjisi azaltılmış az yağlı az kolesterollü diyet tedavisi (standart diyet-grup SD:12) ile enerjisi ve AGE içeriği azaltılmış az yağlı ve az kolesterollü diyet tedavisi (düşük AGE içerikli standart diyet- grup DASD:12) 12 hafta süresince uygulanmıştır. Bireylerin ayda bir sıklıkla kan basıncı, vücut ağırlığı, vücut kompozisyonları ölçülmüş ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Çalışma sonunda her iki grupta da BKİ, vücut yağ kütlesi, bel çevresi gibi antropometrik ölçüm değerlerlerinde anlamlı düzeyde azalma görülmüştür (p<0,05). Hepatosteatozlu bireylerin çalışma sonunda karaciğer yağlanma dereceleri hekim tarafından ultrason ile değerlendirildiğinde, çalışma başına kıyasla grup SD'de 4 kişi grup DASD'da ise 3 kişide yağlanmanın olmadığı belirlenmiştir. Çalışma sonunda grup DASD'da CML düzeylerindeki azalma yüzdelerinin grup SD'ye göre daha fazla olduğu bulunmuştur (p<0,05). Grupların çalışma sonunda CML ve sRAGE düzeylerinde farklılık olmadığı belirlenmiştir (p>0,05). TNF-α düzeylerinin grup DASD'da çalışma sonunda azaldığı (p=0,02) ve bu sonucun grup SD'ye kıyasla daha düşük olduğu belirlenmiştir (p=0,033). Hepatosteatozlu bireylerde pişirme yöntemlerinde yapılacak değişiklik ile AGE içeriği azaltılmış diyet tedavisinin hastalık üzerinde olumlu etkilerin gözlenebilmesi için daha fazla çalışma gerekmektedir.
Serbest ve nanoenkapsüle naringenin fitokimyasal bileşeninin C57BL/6J farelerde adipoz dokunun kahverengileşmesi üzerine etkisinin incelenmesi
Uçar Baş, Kübra., Serbest ve Nanoenkapsüle Naringenin Fitokimyasal Bileşeninin C57BL/6J Farelerde Adipoz Dokunun Kahverengileşmesi Üzerine Etkisinin İncelenmesi, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Beslenme ve Diyetetik Programı Doktora Tezi, Ankara, 2024. Naringeninin beyaz adipoz dokusunun kahverengileşmesi yoluyla obezite ile mücadelede potansiyel bir tedavi stratejisi olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, nanoenkapsüle ve serbest formda verilen naringeninin C57BL/6J farelerde vücut ağırlığı ve adipoz dokunun kahverengileşmesi üzerine etkilerini incelemek ve karşılaştırmaktır. Çalışmanın ilk aşamasında naringenin lipozom yöntemiyle enkapsüle edilmiş, fiziksel ve kimyasal özellikleri test edilmiştir. İkinci aşamada, 48 adet 6 haftalık C57BL/6J türü dişi fareler koruma (n=24) ve iyileşme (n=24) olarak 2 ana gruba ayrılmıştır. Her ana grup da nano-naringenin, void, serbest-naringenin, kontrol olmak üzere dört alt gruba ayrılmıştır. Obeziteye karşı koruyucu olan gruba (koruma grubu) 10 hafta boyunca yüksek yağlı diyet ve naringenin uygulanmıştır. Obeziteyi iyileştirici olan gruba (iyileşme grubu) 10 hafta sadece yüksek yağlı diyet verilmiş, sonraki 10 hafta boyunca yüksek yağlı diyet ve naringenin uygulanmıştır. Naringenin uygulamaları, haftada 1 kez her fareye 100 mcl olarak 20 µM konsantrasyonda kuyruktan enjekte edilmiştir. Vücut ağırlığı haftada bir kez ölçülmüştür. Her fareden kahverengi yağ dokusu, inguinal beyaz yağ dokusu ve serum örnekleri toplanmıştır. Dokular ve serumda kahverengileşme (UCP-1, PGC1-α, PRDM16, CIDEA) ve adipogenez (PPARγ, C/EBPβ, FABP4) parametreleri incelenmiştir. Lipozomal naringeninin ortalama partikül boyutu, polidispersite indeksi, zeta potansiyeli, enkapsülasyon etkinliği ve yükleme kapasitesi sırasıyla yaklaşık 215 nm, 0,35, -27 mV, %94,6 ve %19,2 olarak bulunmuştur. Lipozomal naringenin sürekli, serbest naringenin ise patlamalı salım davranışı sergilemiştir. Lipozomal naringenin en iyi fiziksel stabiliteyi aydınlık koşulda ve 4 °C sıcaklıkta göstermiştir. Serbest naringenin aydınlık koşulda, 4 °C ve 22 °C sıcaklıklarda kimyasal olarak daha stabil bulunmuştur. Koruma ve iyileşme grubundaki fareler için serbest naringenin (sırasıyla 3,78±1,20 g ve 1,42±0,87 g), lipozomal naringenine (sırasıyla 7,33±3,56 g ve 1,45±1,35 g) göre daha az ağırlık artışı sağlamıştır (p>0,05). Koruma ana grubunda, lipozomal naringenin, serbest naringenine göre inguinal beyaz adipoz doku PRDM16 gen ekspresyon düzeyini 4,29 kat daha fazla artırmıştır (p=0,010). İyileşme grubunda, kontrol grubu serbest ve lipozomal naringenine göre kahverengi adipoz doku PRDM16 gen ekspresyon düzeyini sırasıyla 8,29 ve 27,62 kat daha fazla artırmıştır (sırasıyla p=0,003, p=0,001). Her iki formülasyon da beyaz ve kahverengi adipoz dokuda UCP-1, PGC1-α ve CIDEA gen ekspresyon düzeyinde anlamlı değişikliğe neden olmamıştır. Sonuçlar, serbest naringeninin biyouyumlu ve biyolojik olarak parçalanabilen nanopartiküllerde etkili bir şekilde kapsüllenebileceğini göstermiştir. Gelecekteki araştırmalar, lipozomal naringeninin adipoz doku üzerindeki etkilerini incelemeye odaklanmalıdır.
Kafeterya diyeti ile beslenen sıçanlarda akrilamid alımının obezojenik etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda kafeterya diyeti (KAF) modeliyle oluşturulan obezite üzerinde, günlük hayatta çevresel olarak sıklıkla maruz kalınan akrilamid bileşiğinin metabolik ve genetik açıdan obezojenik etkilerini incelemek ve akrilamidin obezite gelişimi üzerindeki olası etkilerini araştırmaktır. Bu araştırma 24.11.2021-24.11.2022 tarihleri arasında, Hacettepe Üniversitesi Deney Hayvanları Uygulama ve Araştırma Merkezi, Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü araştırma laboratuvarları ve ilgili firma (Diagen Biyoteknolojik Sistemler A.Ş., Ankara) laboratuvarlarında gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 24 adet 3 haftalık Wistar ırkı erkek sıçan dâhil edilmiştir. Bir haftalık alışma sürecinden sonra sıçanlar randomize olarak 4 gruba ayrılmıştır. Bu gruplar; AIN-93G uyumlu diyetle beslenen kontrol diyeti grubu (KON, n=6), kafeterya diyetiyle beslenen KAF grubu (n=6), kafeterya diyeti ile birlikte oral gavajla haftada 2 kez her seferinde 50 μg/kg vücut ağırlığı akrilamid verilen Akrilamid-1 (AA1) (n=6) grubu ve kafeterya diyeti ile birlikte oral gavajla haftada 2 kez her seferinde 170 μg/kg vücut ağırlığı akrilamid verilen Akrilamid-2 (AA2) (n=6) grubu şeklindedir. Her grup, 12 hafta süresince ad libitum olarak farklı diyetlerle ve içme suyu ile beslenmiştir. Sıçanlar, haftada 2 gün (akrilamid verildiği günler) tartılmış, besin ve su tüketim miktarları günlük olarak kaydedilmiştir. Çalışma sonunda sıçanlara ötenazi uygulanarak kan, doku ve organ örnekleri alınıp kalan karkaslarla, doku ve organların ağırlıkları kaydedilmiştir. Vücut kompozisyonları (vücut yağ, protein ve su yüzdeleri) belirlenmiştir. Alınan kanlardan plazma elde edilerek açlık plazma glikoz, insülin, leptin, total kolesterol, trigliserit, TNF-α ve IL-6 düzeyleri ile karaciğer trigliserit düzeyleri analiz edilmiş, HOMA-IR indeksi hesaplanmıştır. Perirenal adipoz dokulardan alınan örneklerde c/EBPα, PPAR-γ ve IL-6 genlerinin ekspresyon düzeyleri analiz edilmiştir. Sıçanların besin ve yem tüketimleri ve yağ alım miktarları AA1, AA2 ve KAF grubunda KON grubuna kıyasla yüksek bulunmuştur (p<0,001). Besin ve yem tüketimi (KON: 24,45±1,02 g/gün, KAF: 44,79±1,02 g/gün, AA1: 49,24±1,02 g/gün ve AA2: 54,83±1,02 g/gün) ile yağ alımı (KON: 1,71±0,20 g/gün, KAF: 7,56±0,20 g/gün, AA1: 8,95±0,20 g/gün ve AA2: 9,90±0,20 g/gün) AA2 grubunda AA1 ve KAF gruplarına göre ve AA1 grubunda da KAF grubuna göre daha yüksektir. Enerji alımları AA1, AA2 ve KAF grubunda KON grubuna kıyasla yüksek bulunmuştur (p<0,001). Enerji alımı AA2 grubunda AA1 ve KAF gruplarına göre daha yüksektir (KON: 97,82±4,28 kkal/gün, KAF: 163,46±4,28 kkal/gün, AA1: 176,48±4,28 kkal/gün ve AA2: 199,62±4,28 kkal/gün). Karbonhidrat alımı AA2 grubunda diğer tüm gruplara kıyasla daha yüksektir (KON: 15,65±0,60 g/gün, KAF: 16,86±0,60 g/gün, AA1: 16,57±0,60 g/gün ve AA2: 19,37±0,60 g/gün) (p=0,002). Sıçanların toplam ağırlık artışları AA2, AA1 ve KAF grubunda KON grubuna kıyasla daha yüksektir (KON: 373,92±21,10 g, KAF: 458,90±14,86 g, AA1: 478,98±20,85 g ve AA2: 552,13±24,37 g) (p<0,001). Kuru ağırlık yağ oranı AA2 grubunda KAF ve KON gruplarına kıyasla (KON: %31,83±2,83, KAF: %35,00±2,22, AA1: %41,45±1,82 ve AA2: %45,28±3,22) daha yüksektir (p=0,006). Rölatif toplam perirenal yağ doku ağırlığı AA2 grubunda, KAF ve KON gruplarına kıyasla (KON: %2,49±0,33, KAF: %2,53±0,27, AA1: %3,29±0,21 ve AA2: %3,75±0,50) daha yüksektir (p<0,05). Sadece açlık plazma total kolesterol düzeyleri AA2 ve AA1 gruplarında, KON grubuna kıyasla daha düşük bulunmuştur (KON: 79,50±7,21 mg/dL, KAF: 66,00±16,43 mg/dL, AA1: 47,67±2,09 mg/dL ve AA2: 47,83±1,78 mg/dL) (p=0,014). Sıçanların c/EBPα genlerinin (KON: 1,07±0,18, KAF: 0,65±0,11, AA1: 1,28±0,17 ve AA2: 0,73±0,22) ve IL-6 genlerinin (KON: 1,18±0,20, KAF: 1,73±0,44, AA1: 1,89±0,46, AA2: 2,86±0,47) rölatif gen ekspresyon düzeylerinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmasa da istatistiksel anlamlılık yönünde eğilimler tespit edilmiştir (sırasıyla p=0,065 ve p=0,056). Sonuç olarak bu çalışmada akrilamid maruziyeti kafeterya diyeti ile indüklenen hiperfajik yeme davranışını, vücut ağırlık artışını, beden kütle indeksini, kuru ağırlık yağ oranını ve rölatif toplam perirenal yağ doku ağırlığını artırmıştır. Gözlenen olumsuz etkiler daha yüksek doz akrilamid uygulamasıyla daha da belirginleşmiştir. Bu veriler göz önüne alındığında akrilamid maruziyetinin azaltılması ile besin sanayisinde ve bireysel olarak besinlerde akrilamid oluşumunun önüne geçilmesi, obezitenin önlenmesi açısından oldukça önemlidir.
Polikistik over sendromu tanılı kadın bireylerde diyetin inflamatuar indeksinin CD36 ve kardiyometabolik risk faktörleri üzerine etkileri
Bu çalışma polikistik over sendromu (PKOS) tanılı kadınlarda diyetin inflamatuar indeksinin (DII) CD36 ve kardiyometabolik risk faktörleri üzerine etkilerinin incelenmesi amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırma, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji polikliniğine başvuran 38 PKOS tanılı hasta ve 39 sağlıklı kontrol grubu ile yürütülmüştür. Bireylere menstrual döngülerinin erken foliküler fazında genel bilgileri içeren anket formu uygulanmış, antropometrik ölçümleri, kan basıncı ölçümleri ve besin tüketim sıklıkları alınmıştır. Bireylerin besin tüketim sıklıklarından günlük enerji ve besin ögesi tüketimleri ile DII değerleri hesaplanmıştır. Ek olarak, bireylerin rutin tetkikleri kapsamında açlık kan glukozu ve insülin seviyesi, lipit profili ve cinsiyet hormonları profili ile ilgili biyokimyasal verileri kaydedilmiş ve serum hs-CRP ve CD36 seviyeleri ELISA yöntemi ile analiz edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen PKOS ve kontrol grubu yaş (sırasıyla 21,6±2,26 ve 21,1±1,81 yıl) ve BKİ (sırasıyla 26,3±4,20 ve 25,9±3,22 kg/m2) açısından benzer kişilerden oluşmaktadır (p>0,05). Yaş ve BKİ açısından eşleştirilmiş olan gruplar arasında DII değerinin farklı olmadığı görülmüştür (p>0,05). Benzer şekilde hs-CRP ve CD36 seviyeleri PKOS grubunda matematiksel olarak daha yüksek iken, bu fark anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Ayrıca bireylerin DII değerleri ile açlık kan glukozu, kan basıncı değerleri, hs-CRP ve CD36 seviyeleri ile pozitif yönde korelasyon gösterdiği bulunmuştur (p<0,05). Diğer yandan, serum CD36 seviyesinin, PKOS ve kontrol gruplarında bel çevresi, total testosteron, açlık insülin seviyeleri ve HOMA-IR değerleri ile negatif yönde ilişkili olduğu görülürken, hs-CRP seviyesinin günlük karbonhidrat ve yağ alımı ile pozitif yönde korelasyon gösterdiği saptanmıştır (p<0,05). Yapılan lojistik regresyon analizinde DII değerinin, DII çeyrekliklerinin ve CD36 seviyesinin PKOS gelişimi için riski arttırmadığı görülmüştür (p>0,05). Sonuçta; DII değerinin ve CD36'nın PKOS tanılı bireylerde kardiyometabolik risk faktörleri üzerine farklı mekanizmalar ile etkiler gösterebileceği görülmektedir. Bu bağlamda anti-inflamatuar besin ögeleri içeren besinlerin diyete eklenmesinin ve pro-inflamatuar besinlerin ise tüketim miktarlarının azaltılmasının PKOS ve ilişkili olduğu metabolik sorunlarda faydalı etkiler gösterebileceği düşünülmektedir. Ancak PKOS tanılı bireylerde uygulanacak diyetin inflamasyon ve beraberinde metabolik yolaklar üzerine etkileri ile ilgili daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Gıda emülgatörleri ve inülinin farelerde intestinal mikrobiyota üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Günümüzde işlenmiş besinlerin aşırı tüketimi ile karakterize Batı tarzı beslenme modeli oldukça yaygındır. Emülgatörler, işlenmiş besinlerde yaygın olarak kullanılan gıda katkı maddesi olup, mikrobiyotayı değiştirdiği ve intestinal inflamasyona neden olduğu bildirilmiştir. Prebiyotikler konakçı mikroorganizmalar tarafından seçici olarak fermente edilerek gastrointestinal mikrobiyotanın aktivitesini değiştirmektedir. Bu çalışmada, farelere verilen farklı emülgatörlerin (lesitin ve sodyum karboksi metil selüloz-CMC) ve bir prebiyotik olan inülinin mikrobiyota ve intestinal inflamasyon üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 4 haftalık C57BL/6 erkek fareler (n=30) 12 hafta süresince 5 farklı grupta (n=6/grup) takip edilmiştir; kontrol grubu, CMC grubu (içme suyuna %1 CMC eklenen) lesitin grubu (içme suyuna %1 lesitin eklenen), CMC+inülin grubu (içme suyuna %1 CMC ve 5 g/kg inülün eklenen) ve lesitin+inülin grubu (içme suyuna %1 lesitin ve 5 g/kg inülin eklenen). Fareler çalışma boyunca standart yemle ad libitum beslenmiştir Farelerin serum (interlökin-6, 10) ve dışkı (lipokalin-2) örneklerinde inflamatuvar belirteçler analiz edilmiş, histopatolojik incelemeler ve mikrobiyota analizi yapılmıştır. CMC ve lesitin grubundaki farelerin ileum ve kolonlarında villuslarda kısalma ve kütleşme, goblet hücrelerinde azalma gözlenmiştir. Bu gruplara inülin eklenmesinin villuslarda uzama sağladığı ve goblet hücre sayısını artırdığı belirlenmiştir (p<0,001). Serum IL-6 seviyeleri açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmazken (p>0,05), IL-10 seviyeleri emülgatör verilen gruplarda azalmış, bu gruplara inülin verilmesiyle artmıştır (p=0,001). CMC verilen grupta 9,7±3,29 ng olan lipokalin seviyesi, inülin eklenmesiyle 4,1±2,98 ng'a düşmüştür (p=0,012). Beta çeşitlilik analizleri mikrobiyal komunite yapısının gruplar arasında anlamlı olarak değiştiğini göstermektedir (p=0,001). Mikrobiyota kompozisyonu taksonomik olarak incelendiğinde CMC+inülin grubunda Actinobacteria ve Verrucomicrobiota filumlarının daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. CMC grubunda kontrole göre daha düşük olan Bifidobacteria ve Akkermansia varlığının CMC+inülin grubunda daha yüksek olduğu saptanmıştır. Mikrobiyota kompozisyonu üzerine CMC'nin lesitinden daha fazla olumsuz etkisi olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, gıda emülgatörleri epitel bütünlüğünü bozarak ve mikrobiyota kompozisyonunu değiştirerek bağırsak sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu çalışmanın sonucunda tanımlanan mekanizmalar göz önünde bulundurularak, besin sanayinde farklı prebiyotikler kullanılarak emülgatörlerin sağlık üzerine olumsuz etkilerini önlemede yeni formülasyonların geliştirilebileceği düşünülmektedir.
Bozada prebiyotik ve probiyotiklerin aflatoksin B1 detoksifikasyonu ve biyoerişilebilirliği üzerine etkisi
Aflatoksin B1 (AFB1), karsinojenik, mutajenik, teratojenik, nörotoksik ve immünosupresif özelliklere sahip, çeşitli tahıl ürünleri ve yağlı tohumlarda sıkça bulunan bir mikotoksindir. Bu çalışmanın amacı, biyolojik ajan olan probiyotik bakteri olarak Lactobacillus leichmannii (ATCC 10697) RSKK 06048, maya olarak Saccharomyces boulardii RSKK 06047, prebiyotik olarak beta glukanın tahıl bazlı fermente içecek olan bozada AFB1 bağlama kapasitesinin ve AFB1 biyoerişilebilirliği üzerine etkisinin in vitro olarak incelenmesidir. Oluşturulan çalışma gruplarındaki (pozitif ve negatif kontrol, AFB1 + L. leichmannii, AFB1 + S. boulardii, AFB1+ L. leichmannii + S. boulardii, AFB1 + Beta glukan, AFB1 + L. leichmannii + Beta glukan, AFB1 + S. boulardii + Beta glukan, AFB1+ L. leichmannii + S. boulardii + Beta glukan) serbest AFB1 miktarı, inkübasyondan sonra ve in vitro sindirim modeli ile mide, ince bağırsak ve kolon aşamalarından sonra HPLC kullanılarak belirlenmiştir. İnkübasyon sonrası en yüksek AFB1 bağlanması S. boulardii içeren örnekte %27,79±1,95 olarak gözlenmiştir. Bu çalışma, inkübasyon sonrası üründe belirlenen AFB1 miktarları ile sindirim simülasyonu sonundaki miktarlar arasındaki farkı göstermiştir. İn vitro sindirim modeli uygulandığında, bozadaki AFB1'in biyoerişilebilirliği mide aşamasından sonra %92,46±0,82; ince bağırsak aşamasından sonra %87,80±2,60; kolon aşamasından sonra ise %78,08±0,26 olarak bulunmuştur. Kolon sonrası AFB1 biyoerişilebilirliğinin, inkübasyon sonrası AFB1 değerleriyle karşılaştırıldığında tüm örneklerde anlamlı bir azalma olduğu belirlenmiştir (p<0,05). AFB1 biyoerişilebilirliğindeki en yüksek azalma kolon sonrası L. leichmannii + S. boulardii + Beta glukan içeren örnekte %55,46±6,81 olarak gözlemlenmiştir. Beta glukan içeren örnekte inkübasyon sonrasında belirlenen bağlanma oranı (%20,89±0,78) ile in vitro sindirimde kolon sonrası bağlanma oranı (41,02±1,60) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir artış olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Bu araştırma ile, probiyotik bakteri, maya ve beta glukanın tahıl bazlı ürünlerde AFB1 biyoerişilebilirliğini azaltmak için potansiyel bir uygulama olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.
Kolorektal kanser hastalarında preoperatif nütrisyonel durum, vücut kompozisyonu ve sistemik inflamatuar yanıtın postoperatif sonuçlar üzerine etkisi
. Kolorektal kanser, yüksek mortalite oranları ile dünya genelinde yaygın bir malignitedir ve cerrahi, temel tedavi yaklaşımıdır. Bu çalışmanın amacı preoperatif nütrisyonel durum, vücut kompozisyonu, sistemik inflamatuar yanıt ve diyet inflamatuar indeksin postoperatif sonuçlar üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışma Ankara Bilkent Şehir Hastanesi'nde yürütülmüştür. Neoadjuvan tedavi almamış ve metastazı bulunmayan, 76'sı erkek ve 45'i kadın olmak üzere toplam 121 kolorektal kanser hastası çalışmaya dahil edilmiştir. Preoperatif nütrisyonel durum Malnütrisyon Üzerine Küresel Liderlik Girişimi (GLIM) kriterleri ve Hasta Odaklı Subjektif Global Değerlendirme (PGSGA) ile; sistemik inflamatuar yanıt Nötrofil Lenfosit Oranı (NLR), Delta Nötrofil İndeksi (DNI) ve Prognostik Nütrisyonel İndeks (PNI) ile; vücut kompozisyonu bilgisayarlı tomografi (CT) ile değerlendirilmiştir. Bilgisayarlı tomografi görüntülerine dayalı vücut kompozisyonu analizi ile viseral ve subkutan obezite tanımlanmıştır. Avrupa Yaşlılarda Sarkopeni Çalışma Grubu (EWGSOP2) kriterlerine göre sarkopeni belirlenmiş ve 24 saatlik besin tüketim kayıtlarından enerjiye göre uyarlanmış Diyet İnflamatuvar İndeks (E-DII) hesaplanmıştır. Çalışmanın postoperatif sonuç parametrelerini komplikasyonlar, hastanede yatış süresi ve yaşam kalitesi oluşturmaktadır. Hastaların yaş ortalaması 62,3±12,1 yıl olup, %32,2'sinde komplikasyon gelişmiş ve %51,2'sinde uzun süreli hastane yatışı gözlenmiştir. Preoperatif dönemde hastaların %45,5'inde GLIM kriterlerine göre malnütrisyon, %15,7'sinde sarkopeni, %54,5'inde viseral obezite ve %53,7'sinde subkutan obezite tespit edilmiştir. Malnütrisyonlu bireylerde, malnütrisyonlu olmayanlara kıyasla komplikasyon ve uzun süreli hastane yatış oranı daha yüksek, yaşam kalitesi ise daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Sarkopenik bireylerde, sarkopenik olmayanlara kıyasla hem komplikasyon hem de uzun süreli hastane yatış sıklığı daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Buna karşılık, viseral obez bireylerde komplikasyon sıklığı, viseral obez olmayanlara göre daha düşük saptanmıştır (p<0,05). Subkutan obez bireylerde ise postoperatif sonuçlar açısından subkutan obez olmayanlara göre anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Ayrıca NLR ≥3 olan bireylerde, postoperatif komplikasyon ve uzun süreli hastane yatış sıklığının arttığı belirlenmiştir (p<0,05). Prognostik nütrisyonel indeksin, preoperatif ve postoperatif genel yaşam kalitesi, fiziksel, rol ve bilişsel fonksiyonlarla pozitif korelasyon gösterdiği bulunmuştur (p<0,05). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde malnütrisyon (OR: 3,95, p<0,05), sarkopeni (OR: 3,97, p<0,05) ve E-DII (OR: 4,96, p<0,05) postoperatif komplikasyonlar için bağımsız risk faktörleri olarak saptanmıştır. Açık cerrahi operasyon (OR: 2,96, p<0,05), komplikasyon gelişimi (OR: 16,99, p<0,001) ve sarkopeni (OR: 6,89, p<0,05) ise uzun süreli hastane yatışı için bağımsız risk faktörleri olarak belirlenmiştir. Kolorektal kanser cerrahisinde preoperatif nütrisyonel faktörlerin değerlendirilmesi, zamanında müdahale ve multidisipliner yaklaşım için kritiktir.
Tip 2 diyabet tanılı bireylerde yeme ve ağırlık modelleri anketi-5 (YAMA-5)'in Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması ve anketin diyabet distress ölçeği ile ilişkisinin incelenmesi
Tip 2 Diabetes Mellitus (T2DM), sıklıkla insülin direncinin eşlik ettiği; karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında bozukluklara yol açan kronik ve metabolik bir hastalıktır. Özellikle beden kütle indeksi (BKİ) yüksek ve insülin direnci olan T2DM'li bireylerde başta Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu (TYB) olmak üzere, çeşitli yeme bozukluklarının gelişme riski bulunmaktadır. Bu çalışmada, Yeme ve Ağırlık Modelleri Anketi-5 (YAMA-5)'in T2DM'li bireylerde TYB tarama aracı olarak kullanımının Türkçe geçerlik ve güvenirliğini değerlendirmek; anketin, bireylerin yaş, cinsiyet, beden kütle indeksi (BKİ) ve diyabet süresi gibi bazı genel özellikleri ve Diyabet Distress Ölçeği (DDÖ) puanları ile ilişkisini incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya 19-64 yaş arası 200 yetişkin T2DM'li birey katılmıştır. Çalışma anketi, "Genel Bilgiler", "Yeme ve Ağırlık Modelleri Anketi-5 (YAMA-5)", "Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği (YBDÖ)" ve "Diyabet Distress Ölçeği (DDÖ)" olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır ve anket katılımcılara online görüşme aracılığıyla uygulanmıştır. Validasyonu yapılan YAMA-5'in Türkçe'ye yakınsak geçerliğinin Spearman katsayısına göre çok kuvvetli bir düzeyde uyum gösterdiği (ρ=0,915 ve p<0,001); uyum geçerliğinin ise kappa katsayısına göre iyi düzeyde bir uyum gösterdiği saptanmıştır (objektif aşırı yeme atağı için κ=0,632; subjektif bulimik atak için κ=0,672; objektif bulimik atak için κ=0,629). Test-tekrar test sonucuna göre YAMA-5'in ölçüm güvenirliği (κ=0,66), kabul edilen üst sınıra (κ=0,70) yakın bulunmuştur. Çalışmaya katılan bireylerin %4'ünde YAMA-5'e göre muhtemel TYB varlığı saptanırken, Bulimiya Nervoza saptanan birey olmamıştır. Bireylerde YAMA-5'e göre muhtemel TYB saptanması ile bireylerin yaşları, cinsiyeti, eğitim durumları, diyabet sürelerinin ortalaması, diyabete yönelik uygulanan tedavi yöntemleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir (p>0,05). Öte yandan, muhtemel TYB saptanan bireylerin hem vücut ağırlığı hem de BKİ ortalamalarının, saptanmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır (sırasıyla; 91,6±13,79/80,7±14,05 kg ve 34,7±6,80/30,0±5,38 kg/m2, p<0,05). Yeme ve Ağırlık Modelleri Anketi-5'e göre muhtemel TYB saptanan bireylerin; YBDÖ toplam ve alt ölçek skorlarının ortalaması, DDÖ toplam ve alt ölçek skorlarının ortanca değerleri, saptanmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Elde edilen sonuçlar; YAMA-5'in tip 2 diyabetli bireylerde TYB taraması yapma amacıyla kullanılabileceğini desteklemektedir.
Tip 1 diyabetli hastalarda diyetle ileri glikasyon son ürünleri (AGE) alımının değerlendirilmesi
Tip 1 Diabetes mellitus (T1DM), pankreasta β-hücrelerinin aşamalı olarak hasar gördüğü, insülin üretiminde kritik bir kayba yol açarak hiperglisemiye neden olan kronik bir otoimmün hastalıktır. Hipergliseminin bir sonucu olarak diyabette ileri glikasyon son ürünlerinin (AGE) oluşumunun arttığı görülmektedir. Son yıllarda, AGE ile diyabetin komplikasyonları arasındaki ilişki üzerinde durulmaktadır. Ayrıca, ultra işlenmiş besinlerin tüketiminde dünya çapında dramatik bir artış raporlanmıştır ve ultra işlenmiş besinler AGE içeriği yönünden zengindir. Bu doğrultuda bu çalışmada T1DM tanısı almış kişilerde beslenme durumu ve ultra işlenmiş besin tüketimi ile diyetle AGE alımı arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma, Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesinde T1DM tanısı almış 3-18 yaş aralığındaki 94 katılımcı (56 kız, 38 erkek) ve T1DM tanısı almamış 92 katılımcı (47 kız, 45 erkek) olmak üzere toplam 186 katılımcı ile yapılmıştır. Katılımcıların genel özellikleri, beslenme alışkanlıkları, üç günlük besin tüketim kaydı kaydedilmiş, fiziksel aktivite düzeyleri değerlendirilmiş, antropometrik ölçümleri alınmış ve biyokimyasal bulguları kaydedilmiştir. Diyetle alınan AGE (dAGE) alımının hesaplanmasında, Uribarri ve ark. 2010 yılında 549 besinden oluşturduğu veri tabanı kullanılmıştır. İşlenmiş besin tüketimi, NOVA sınıflama yöntemine göre değerlendirilmiştir. Katılımcıların dosyalarından HbA1c (%), açlık plazma glukozu (mg/dL), sodyum (mmol/L), potasyum (mg/dL), fosfor (mg/dL), kalsiyum (mg/dL), demir (ug/dL), ferritin (ml/ng), B12 vitamini (pG/mL), magnezyum (mg/dL), ALT(U/L), AST (U/L), kreatinin (mg/dL) ve ürik asit (mg/dL) bulguları kaydedilmiştir. Katılımcıların ortalama HbA1c değerleri vaka grubunda 8,71±2,39, kontrol grubunda ise 5,89±0.37 bulunmuştur (p<0,05). Diyetle AGE alımı vaka grubunda 9842,86 ± 3503,89 kU/gün, kontrol grubunda ise 9096,43±3147,54 kU/gün bulunmuştur (p>0,05). İşlenmiş besin tüketimi vaka grubunda 511,13±149,99 g/gün, kontrol grubunda ise 467,96±160,93 g/gün bulunmuştur (p>0,05). Ultra işlenmiş besin tüketimi vaka grubunda 41,98±48,10 g/gün, kontrol grubunda ise 43,55±59,31 g/gün bulunmuştur (p>0,05). İşlenmiş besin tüketimi ve dAGE miktarı arasında ilişki gözlemlenmiştir (p<0,05). Ultra işlenmiş besin tüketimi ve dAGE miktarı arasında ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Vaka ve kontrol grubunda yaş aralıklarına göre antropometrik ölçümler açısından fark saptanmamıştır (p>0,05). Katılımcıların z skorlarına göre vücut ağırlığı, BKI ve bel çevresi ile dAGE alımı arasında ilişki gözlemlenmemiştir (p>0,05). Vaka grubunda yer alan katılımcıların serum açlık glukoz, HbA1c, demir, AST, kreatinin ve ürik asit değerleri; kontrol grubunda yer alanların değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Sonuç olarak bu çalışmada, işlenmiş besin tüketimi ile dAGE arasında ilişki saptanmış, ultra işlenmiş besin tüketimi ile dAGE arasında ilişki saptanmamış olup biyokimyasal parametreler ile dAGE arasında ilişki gözlemlenmemiştir.
Yüksek yağlı-yüksek fruktozlu diyetle beslenen sıçanlarda whey proteininin karaciğer yağlanması ve inflamasyon parametreleri ile bağırsak geçirgenliği üzerine etkileri
Önemli bir halk sağlığı sorunu olan Non-Alkolik yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) önlenmesinde ve tedavisinde biyoaktif besin ögelerini içeren farklı fonksiyonel besinlerin etkileri son yılların önemli araştırma konularından biri olmuştur. Whey proteinleri biyoaktif peptitler açısından zengin olup antioksidan ve anti-inflamatuar etkilerinin olduğu öne sürülmektedir. Bu çalışmada yüksek yağlı- yüksek fruktozlu diyet ile birlikte whey proteini takviyesinin karaciğer hasarına, inflamasyona, endotoksemiye, karaciğer yağlanmasına ve bağırsak geçirgenliğine karşı koruma sağlayacağı hipotezinin test edilmesi amaçlanmıştır. Bu hipotezi test etmek için on iki haftalık erkek Wistar sıçanlar (n=36) 8 hafta boyunca yüksek yağlı- yüksek fruktozlu diyet grubu (Y), yüksek yağlı-yüksek fruktozlu diyet ile whey protein izolatı (WPI-200mg/kg/gün) grubu (YW), kontrol diyet grubu (K) ve kontrol diyeti ile whey proteini izolatı (200mg/kg/gün) grubu (KW) olmak üzere dört eşit gruba (n=9) randomize edilmiştir. Yüksek yağlı-yüksek fruktozlu diyet; enerjinin %45,0'i yağdan gelecek şekilde hazırlanmış bir yem ile birlikte içme suyu %10,0'luk fruktoz şurubu olacak şekilde hazırlanmıştır. Whey proteini uygulaması 8 hafta boyunca gavaj yoluyla yapılmıştır. Grupların yem ve su tüketimleri kaydedilmiş ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Karaciğer, bağırsak ve kolon dokularında histolojik ve immünohistokimyasal (Occludin ve TLR-4 ekspresyon düzeyleri) analizler yapılmıştır. Serum inflamatuar belirteçler (TNF-α ve IL-6), karaciğer enzim aktiviteleri (AST ve ALT), lipit profili ve endotoksin düzeyleri (LPS) için biyokimyasal analizler yapılmıştır. YW grubunun abdominal çevre ölçümü ve total karaciğer hasar skoru (17,66 ± 0,33 cm ve 9,11 ± 0,45) Y grubuyla (18,77 ± 0,27 cm ve 11,67 ± 0,33) karşılaştırıldığında önemli düzeyde düşük bulunmuştur (p<0,001). KW grubunda (6,00 ± 0,74) YW grubuna (9,11 ± 0,45) kıyasla daha düşük karaciğer hasar skorları gözlenmiştir (p<0,001). Whey proteini takviyesi, YW (2,89 ± 0,11) ve KW (2,89 ± 0,11) gruplarında Y (2,00 ± 0,23) ve K (2,00 ± 1,67) gruplarına kıyasla kolonda daha yüksek Occludin ekspresyonuna neden olmuştur (p<0,001). İnce bağırsakta Occludin ekspresyonu YW (2,78 ± 0,14) ve KW (2,78 ± 0,14) gruplarında K grubuna (2,00 ± 0,17) kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Grupların TNF- α, IL-6 ve LPS düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Bu çalışmanın sonuçları, sıçanlarda whey proteini takviyesinin yüksek yağlı-yüksek fruktozlu diyet ile ilişkili karaciğer hasarını iyileştirmeye ve ince bağırsakta ve kolonda Occludin ekspresyonunu artırmaya yardımcı olabileceğini göstermektedir.
Obez ve obez olmayan postmenopozal kadınların kemik mineral yoğunluğu, insülin direnci ve diyet inflamatuar indeks puanı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu araştırma 29 Mayıs Devlet Hastanesi Radyoloji Polikliniğinde kemik mineral yoğunluğu ölçümü yapılan menopoza giren kadınların, insülin direnci varlığının ve diyet inflamatuar indeks puanlarının incelenmesi amacıyla yürütülen kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya, 35 yaş üzerindeki gönüllü 167 postmenopozal kadın (normal: 61, %36,5; hafif şişman: 52, %31,2; obez:54, %32,3) katılmıştır. Anket formuyla kadınlara ilişkin genel bilgiler, beslenme alışkanlıkları, 24 saatlik besin tüketim kaydı ve kalsiyum tüketim sıklığı bilgileri alınmış, hasta dosyalarından kan bulgularına ulaşılmış, antropometrik ölçümleri alınmıştır. Normal, hafif şişman ve obez gruptaki kadınların yaş ortalaması sırasıyla: 59,8±7,6 yıl, 60,5±7,3 yıl, 62,8±7,2 yıl'dır (p>0,05). Obez gruptaki kadınların diyetle günlük enerji, karbonhidrat alım miktarlarının normal BKİ'deki kadınlara göre daha fazla olduğu saptanmıştır (p<0,05). Obez grupta insülin direnci görülme sıklığı normal BKİ grubuna göre daha yüksek bulunmuştur (p=0,038). Normal BKİ'deki bireylerin ortalama diyet inflamatuar indeks (Dİİ) puanları obez gruptaki bireylere göre daha yüksektir (p>0,05). Diyet inflamatuar indeks puanı, Homa-IR, BKİ ve kalsiyum alımı değişkenlerinin kemik mineral yoğunluğu üzerinde anlamlı etkileri olduğu saptanmıştır (R=0,904, p<0,01). Mevcut çalışmanın sonucunda BKİ arttıkça postmenopozal kadınların kemik mineral yoğunluğu artmıştır. İnsülin direnci ile kemik mineral yoğunluğu arasında ilişki bulunmamıştır.
Dallı zincirli organik asidemi hastalarının beslenme durumunun değerlendirilmesi
Dallı zincirli organik asidemi hastalık gruplarını Akçaağaç şurubu idrar hastalığı (Maple Syrup Urine Disease (MSUD)), metilmalonik asidemi (MMA), propiyonik asidemi (PA) ve izovalerik asidemi (İVA) hastalıkları oluşturmaktadır. Hastalığın uzun dönem tedavisinin temelini düşük proteinli diyetler, oluşturmaktadır. Hastalarda doğal protein kısıtlanırken hastalığa özgü aminoasit karışımları ile protein gereksinimi karşılanır. Hastalarda doğal proteinin kısıtlanması sonucunda büyüme geriliği ve bazı besin ögesi eksiklikleri ortaya çıkmaktadır. Bu çalışma dallı zincirli organik asidemi hastalarının beslenme durumlarının, antropometrik ölçümlerinin, vücut bileşimlerinin ve biyokimyasal bulgularının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Bu çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Metabolizma Bilim Dalı'nda izlenen 48 MSUD, 30 MMA/PA ve 12 İVA hastası olmak üzere 1-37 yaş aralığındaki hastalar katılmıştır. Hastaneye kontrole gelen hastaların 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıtları, besin tüketim sıklıkları, antropometrik ölçümleri ve BİA ölçümleri alınmıştır. Ayrıca rutin kontrollerde bakılan biyokimyasal bulguları dosyalarından alınmıştır. MSUD hastalarının %16,7'si, MMA/PA hastalarının %36,4 çok zayıf olarak değerlendirilen -2SD'nin altındadır. ≥- 2SD<-1SD arasında olan malnütrisyon bakımından risk altında olan hastaların oranı MSUD hastalarında %50, MMA/PA hastalarında %18,2 olarak saptanmıştır. Çalışmaya katılan tüm hastalar için de hastaların %41,1'i çok kısa (bodur) olarak tanımlanan <-2SD'nin altında olup, %23,3'ü kısa olarak tanımlanan ≥-2SD<-1SD aralığındadır. Toplam protein alımları g/gün olarak değerlendirildiğinde MSUD hastalarının 48,1±14,6 g/gün, MMA/PA hastalarının 28,6±11,4 g/gün ve İVA hastalarının 34,8±14,9 g/gün olarak bulunmuştur. MSUD hastalarının toplam protein alımlarını g/kg olarak değerlendirildiğinde MSUD hastalarında 1,3±0,6 g/kg, MMA/PA hastalarında 1,3±0,8 g/kg, İVA hastalarında 0,8±0,4 g/kg olduğu bulunmuştur. Hastaların karbonhidrat ve yağ gereksinimi karşılama yüzdesi ortalaması sırasıyla 72,7±28,7 ve 83±27,2 iken posa alımının karşılama yüzdesi 49,9±27,3 olarak bulunmuştur. Hastaların besin tüketim kayıtlarında toplam protein, karbonhidrat, yağ ve posa alımının yetersiz olduğu görülmektedir. Çalışmaya katılan hastaların %58,9'unun toplam protein:enerji oranı normal aralıkta olup, yaşa göre boyu uzunluğu Z skoru ile arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Dallı zincirli organik asidemi hastalarının yaşa göre boy uzunluklarının daha düşük olması beklenmektedir. Bu nedenle hastalar metabolizma alanında deneyimli doktor ve diyetisyenin kontrolünde yakından izlenmelidir. Anahtar Kelimeler: dallı zincirli aminoasitler, beslenme tedavisi, protein alımı, büyüme
BH4 tedavisi alan fenilketonüri hastalarında uzun dönem beslenme durumunun değerlendirilmesi
Fenilketonüri, fenilalanin hidroksilaz (FAH) enzimi eksikliği nedeniyle fenilalanin metabolizmasında bozukluğa yol açan, otozomal resesif geçişli bir hastalıktır. Fenilalanin hidroksilaz enzimi için kofaktör olan tetrahidrobiyopterin (BH4) düzeyleri yetersiz olduğunda da hiperfenilalaninemi (HFA) görülmektedir. Kofaktör defekti olan hastalar dışında, bazı FKÜ hastaları da BH4'e yanıt vermektedir. BH4 testine yanıt veren hastalarda oral BH4 tedavisi başlanmakta ve diyette düzenlemeye gidilmektedir. BH4 tedavisi alan hastalarda belirli süre sonra diyet tamamen normale dönebilmektedir. Diyeti normale hastalarda uzun süreli izlemde çeşitli nedenlerle protein kaynakları önerilen miktarlarda tüketilememekte, buna bağlı karşılanamamaktadır. Bu çalışmada, Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesinde 114 aydan uzun süredir takipli BH4 tedavisi alan FKÜ hastalarının beslenme durumları ve bazı antropometrik verileri değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonunda, BH4 tedavisi ile hastaların %95'inin normal diyete geçebildiği hastaların diyet FA toleransının istatistiksel olarak önemli ölçüde arttığı (%73,1) görülmüştür. Hastaların süt ürünleri grubu tüketimlerinin güncel son tüketilen diyetlerinde FA tolerasyon artış dönemi sonuna göre önemli derecede azaldığı ve BH4 tedavisi başlangıcı ile farklılık göstermeyecek düzeylerde olduğu bulunmuştur. Bununla ilişkili olarak hastaların kalsiyum gereksiniminin karşılanamamış, ancak toplam yağ, doymuş yağ ve tekli doymamış yağ tüketimleri gereksinimin üzerinde alınmıştır (sırasıyla 173,1±173,38, 161,2±76,45, 191,7±279,74). Hastaların et, tahıl ve ekmek tüketimleri tedavi boyunca artış göstermiştir. Hastaların yaşa göre boy uzunluğu Z skorları BH4 tedavisi başlangıcındaki toplam protein alımları ile pozitif korelasyon göstermiştir (p<0,039). Hastaların BH4 tedavisi boyunca çok kısa ve kısa olma oranı azalmış (%31,7'den %27,1'e), hafif şişman/şişman olma artmıştır (%28,3'ten %45,4'e). BH4 tedavisi alan hastaların enerji ve besin ögesi alımları ve antropometrik ölçümleri izlenmelidir.
Obezite merkezine başvuran kadınlarda beslenme eğitiminin ağırlık kaybı, yeme davranışı ve bazı biyokimyasal parametreler üzerine etkisi
ÖZET Karaer Taştan, S., Obezite Merkezine Başvuran Kadınlarda Beslenme Eğitiminin Ağırlık Kaybı, Yeme Davranışı ve Bazı Biyokimyasal Parametreler Üzerine Etkisi, Hacettepe Üniversites,i Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Diyetetik Programı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2024. Bu çalışma Obezite Merkezine başvuran kadınlarda beslenme eğitiminin vücut ağırlığı, yeme davranışı ve bazı biyokimyasal parametreler üzerine etkisini görmek amacıyla 19-64 yaş grubu 60 obez (BKİ >30kg/m2) kadın üzerinde üç aylık takip süresince yapılmıştır. Obezite merkezine başvuran kadınlardan beslenme eğitimi alan (3 ay süreyle 1 saat/hafta sürekli beslenme eğitimi) ve almayan (başvuru sırasında enerji kısıtlı bireysel diyet tedavisi ve eğitimi yapılarak üç ay içersinde iki kontrol görüşmesine gelen) olmak üzere iki çalışma grubu oluşturulmuştur. Genel özellikler, sağlık durumları, beslenme alışkanlıkları ilk görüşmede yüz yüze anket formuyla alınmış, çalışmanın başında, ortasında ve sonunda kadınların 24 saatlik besin tüketim kaydı ve besin tüketim sıklıkları, beslenme bilgi düzeyi (Yetişkinler için Beslenme Bilgi Düzeyi Ölçeği), fiziksel aktivite durumu (Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi-kısa form), yeme davranışı (Hollanda Yeme Davranışı Anketi) sorgulanmış, bazı antropometrik ölçümleri alınmış, vücut bileşimleri ve rutinde yapılan bazı biyokimyasal parametreleri kaydedilmiştir. Müdahale sonrası her iki grubun da beslenme bilgi düzeyi artarken sürekli beslenme eğitimi alan grubun puanları daha yüksek bulunmuştur (p<0.001). Beslenme eğitimi grubunda ağırlık kaybı, yağ kaybı, bel çevresinde ve BKİ'deki düşüşler diğer gruba göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.001). Her iki grupta da yeme davranışına yönelik kısıtlı yeme davranışı artarken (p<0.001; p=0.018) duygusal yeme ve dışsal yeme durumlarında azalma söz konusudur (p=0.006; p=0.044). Beslenme eğitimi grubundaki bireylerin açlık kan glukozu, HOMA-IR, total kolesterol, LDL ve CRP düzeylerindeki düşüşler diğer gruba göre anlamlı oranda yüksek bulunmuştur (p<0.001). Sonuçlar obezite tedavisinde sürekli beslenme eğitiminin etkin ve önemli bir yere sahip olduğunu doğrulamıştır.
Besin etiketleri ve besin ögesi örüntü profili modellerinin besin seçimi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışma Türkiye'de satışa sunulan ambalajlı besin, hazır yemek ve içecekler ile Türk Mutfağına ait standart yemek tarifelerinin besin ögesi içeriğini besin etiketleri ve besin ögesi örüntü profili modelleri ile değerlendirmek ve sağlıklı besin seçiminde besin etiketlerinin etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Nutri-Score etiket modeli, FSA-Ofcom WXY modeli, NRF9.3 modeli ve Trafik Işıkları etiketi değerlendirmesine göre Türk Mutfağı standart yemek tarifelerinin ve ambalajlı besin, tüketime hazır ve içeceklerin sağlık sorunlarına neden olabilecek besin ögeleri içeriğinin yüksek olduğu görülmüştür. Diğer bölgelere göre Güneydoğu Anadolu Bölgesine özgü yemekler, alımının azaltılması önerilen besin ögeleri bakımından yüksek içeriğe sahiptir. Modeller arası korelasyon incelendiğinde birinci, ikinci ve üçüncü kap yemeklerin Nutri-Score, FSA-Ofcom WXY ve NRF9.3 sonuçları arasında anlamlı bir korelasyonun olduğu sonucuna varılmıştır (p<0,05). Hazır yemekler, unlu mamüller, tahıl, kuru baklagil ve türevleri, baharatlar, soslar ve çeşnilerin NRF9.3 ve Nutri-Score sonuçları arasında anlamlı bir korelasyonun olduğu saptanmıştır (p<0,05). İşlenmiş et ürünleri, balık ve deniz ürünleri, süt ve ürünleri, hazır yemekler, unlu mamüller, tahıl, kuru baklagil ve türevleri, şeker ve şekerli besinler, baharatlar, soslar ve çeşniler, içeceklerin Nutri-Score ve FSA-Ofcom sonuçları arasında anlamlı bir korelasyonun olduğu saptanmıştır (p<0,001). Nutri-Score etiket modeli; ambalajlı besin, hazır yemek, içecek ve standart yemek tarifesi seçiminde en yüksek doğru cevap sayısının verildiği etiket modeli olmuştur. Ayrıca Nutri-Score etiketi, bireyler tarafından en açıklayıcı ve kolay anlaşılır etiket modeli olarak tercih edilmiştir. Etiket modellerinin daha sağlıklı besin seçimine etkisinde 3 etikette verilen doğru cevap sayıları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0,05). Sonuç olarak, besin etiketleri ve besin ögesi örüntü profili modellerinde kullanılan referans miktarlarının yeniden değerlendirilmesi ve porsiyon miktarına etiketlerde daha çok yer verilmesi bireylerin besin seçimini olumlu etkileyecektir. Standart yemek tarifeleri ile ambalajlı besin ve içeceklerin besin ögesi içeriklerinin göz önünde bulundurularak sağlığı koruyucu ve geliştirici yönde yeniden düzenlenmesi bireylerin daha sağlıklı besin seçimi ve tüketimini destekleyecektir.
Ahşap tozu maruziyeti olan işçilerde diyetin toplam antioksidan kapasitesinin değerlendirilmesi
İşçilerde ahşap tozuna maruziyet kanser ve akciğer patolojileri gibi çeşitli sağlık sorunları ile ilişkilendirilmektedir. Bu araştırma; ahşap tozu maruziyeti olan işçilerin beslenme durumlarının saptanması, diyet toplam antioksidan kapasitesinin değerlendirilmesi ve in-vivo biyokimyasal göstergeler ile olan ilişkisinin ortaya konulması amacıyla planlanıp yürütülmüş kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya 40 ahşap işçisi ve ahşap işinde çalışmayan 30 kişi olmak üzere toplam 70 kişi alınmıştır. Katılımcılara genel özelliklerini, çalışma bilgilerini, beslenme alışkanlıklarını ve son bir ay içindeki besin tüketim sıklıklarını saptamaya yönelik bir soru kağıdı uygulanmıştır. Bireylerden 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı ile fiziksel aktivite kaydı alınmış, enerji ve besin ögesi alımları ile fiziksel aktivite düzeyleri (PAL) hesaplanmıştır. Bireylerin antropometrik ölçümleri (vücut ağırlığı, boy uzunluğu, bel çevresi, üst orta kol çevresi (ÜOKÇ), triseps deri kıvrım kalınlığı (TDKK) ve vücut bileşimi ölçümleri alınmıştır. Bireylere Pittsburg Uyku Kalitesi Ölçeği, Yorgunluk Şiddeti Ölçeği ve Algılanan Stres Ölçeği testleri uygulanmış, Oksidatif Denge Skoru hesaplanmıştır. Bireylerin serum örneklerinde toplam antioksidan durum (TAS) ve toplam oksidan durumu (TOS) analizleri yapılmıştır. Alınan idrar örneklerinde 8-Hidroksi-2'-deoksiguanozin (8-OHdg) ve kreatinin analizleri yapılmış, 8-OHdg düzeyleri kreatinine göre normalize edilmiştir. Besin tüketim kayıtları kullanılarak 7 farklı veri tabanı ve VCEAC (Vitamin C Eşdeğer Antioksidan Kapasite) yöntemi ile diyetin total antioksidan kapasitesi (dTAK) hesaplanmıştır. Ahşap işçilerinin ve kontrol grubundaki bireylerin ortalama yaş, sigara içme durumu, beden kütle indeksi (BKİ) ve aylık hanehalkı gelir düzeyleri benzerdir. Ahşap işçilerinin ve kontrol grubundaki bireylerin beslenme ile ilintili bir sağlık sorunu yoktur ve hiçbiri düzenli olarak ilaç veya supleman kullanmamaktadır. Ahşap işçilerinin %50'si, kontrol grubundaki bireylerin %56,7'si fazla kiloludur (p>0,05). Ahşap işçilerinin %17,5'i'nin, kontrol grubundaki bireylerin %16,7' sinin bel çevresi ölçümleri yüksek kronik hastalık riskine işaret etmektedir. Ahşap işçileri günde 2991,4±529,5 kkal, kontrol grubundaki bireyler ise 2658,0±689,3 kkal enerji almaktadır (p<0,005). Her iki grupta da en fazla yetersizliği görülen besin ögeleri B12 vitamini ve C vitaminidir. Ahşap işçilerinin T-ORAC, L-ORAC, H-ORAC, FRAP-2 değerleri ile saptanan dTAK değerleri kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. DTAK değerlerine en çok katkı sağlayan besinler hem ahşap işçilerinde hem de kontrol grubunda T-ORAC, L-ORAC, H-ORAC,FRAP-2 için tahıllar ve unlar; TEAC, TRAP, FRAP-3, FRAP-4 ve VCEAC için içecekler olmuştur. Ahşap işçilerinin %30'unun, kontrol grubundaki bireylerin ise %3,3'ünün uyku kalitesi kötüdür (p<0,05). Ahşap işçilerinin %42,5'i PAL düzeyine göre ağır aktivite düzeyine sahipken, kontrol grubundaki bireylerin %43,3'ü hafif aktivite, %53,3'ü ise orta aktivite düzeyinde bulunmuştur (p<0,05). Ahşap işçilerinde serum TAS düzeyleri (1,68±0,23 mmol Trolox eşdeğeri/L) kontrol grubuna göre (1,87±0,20 mmol Trolox eşdeğeri/L) önemli düzeyde düşüktür (p<0,05). Kreatinine göre düzeltilmiş 8-OHdg düzeyleri ahşap işçilerinde (0,32±0,12 ng/mg kreatinin) kontrol grubundan (0,22±0,12 ng/mg kreatinin) daha yüksektir (p<0,05). Ahşap tozuna maruz kalıp kalmamak serum TAS düzeyleri ve idrar 8-OHdg/kreatinin üzerinde önemli etkiye sahiptir. Bu etki fiziksel aktivite düzeyi (PAL), yaş, sigara içme durumu, diyetle enerji alımı ve ahşap maruziyeti süresinin kontrol altına alındığı tüm istatistiksel modellerde anlamlılığını korumuştur. Sonuç olarak ahşap işçilerinin oksidatif stres ve DNA hasarı bakımından riskli bir grup oldukları görülmüştür. İşçilerin beslenmesinde besin çeşitliliği sağlanarak diyetin TAK içeriğinin arttırılması hedeflenmeli ve işçilere özgü besin tüketimi önerileri diyetin TAK içeriği göz önünde bulundurularak güncellenmelidir.
Meme kanserli hastalarda diyetle alınan ileri glikasyon son ürünlerinin inflamasyon ve oksidatif stres belirteçleriyle ilişkisinin değerlendirilmesi
Araştırma Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi'nde Mart 2020-Ocak 2022 tarihleri arasında vaka-kontrol çalışması olarak planlanıp yürütülmüştür. Vaka grubunu ilk kez meme kanser tanısı almış 19-64 yaş arası meme kanserli kadınlar (n:32) ve kontrol grubunu (n:32) vaka grubunu ile benzer yaşlarda olan yetişkin kadınlar oluşturmuştur. Bu çalışmanın amacı; yeni tanı almış meme kanserli kadınların diyetle aldığı ileri glikasyon son ürünlerinin (dCML) cerrahi öncesi (T1), kemoterapi öncesi (T2), kemoterapinin altıncı ay (T3) ve on ikinci ayında (T4) serum toplam antioksidan kapasite, inflamatuvar durum, oksidatif stres ve DNA hasarı belirteçleriyle olası ilişkisinin incelenmesidir. Meme kanserli bireylerin T1 dönemine ait bulguları kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır Bireylerin genel özellikleri, antropometrik ölçümleri, vücut bileşim analizleri ve rutin biyokimyasal bulguları anket formuna kaydedilmiştir. Serum örneklerinde karboksi metil lizin, ileri glikasyon son ürünleri reseptörü, ileri glikasyon son ürünlerinin çözünür reseptörü, tümör nekrozis alfa, interlökin-1 beta, interlökin-6, malondialdehit (MDA), protein karbonil, 8-hidroksi-2′-deoksiguanozin, total antioksidan kapasite, total oksidan durum ve oksidatif stres indeksi (TOS) düzeyleri belirlenmiştir. Bireylerden birbirini takip eden 3 günlük besin tüketim kaydı alınmıştır. Günlük enerji, makro ve mikro besin ögeleri ile dCML miktarı hesaplanmıştır. Ayrıca meme kanserli kadınların bulguları moleküler alt tip olan insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2 (HER2) durumuna göre karşılaştırılmıştır (HER2+ n:14 ve HER2- n:18). Meme kanserli kadınların T1, T2, T3 ve T4 dönemlerinde dCML miktarı sırasıyla 10002,6±4212,6, 9110,5±3913,9 ve 9325,4±530,3 KU'dur. Kontrol grubunun dCML alımı (11052,6±726,8 KU) meme kanserli kadınlara (8974,7±601,2 KU) göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,031). Diyetle CML alım miktarı enerji alımına göre tekrar değerlendirildiğinde ise meme kanserli kadınlar (5900,2±2661,6 KU/1000 kkal) ile kontrol grubunun (6452,3±1723,5 KU/1000 kkal) dCML alımı benzer bulunmuştur (p=0,328). T1 döneminde HER2- grubun dCML alımı (7689,4±2527,6 KU/gün) HER2+ gruba göre (9974,4±3713,1 KU/gün) anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,048). Meme kanserli kadınlarda T1, T2 ve T4'te dCML ile serum CML, inflamatuvar veya oksidatif stres biyobelirteçleri arasında anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır. T3'te dCML ile serum MDA düzeyleri arasında pozitif yönde zayıf korelasyon gösterilmiştir (rho=0,355, p=0,046). HER2 moleküler alt tipinde ise yalnızca T3 döneminde dCML ile serum biyobelirteçleri (HER2+: TOS ve OSİ, HER2-: MDA) arasında pozitif yönde orta düzeyde ilişki belirlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada meme kanserli kadınlarda dCML ile serum inflamasyonu ve oksidatif stres biyobelirteçleri arasında sınırlı bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Meme kanserli kadınlarda diyetle alınan ileri glikasyon son ürünlerinin miktarının azaltılmasına yönelik beslenme önerileri geliştirilmelidir.
Adölesanlarda sağlıklı beslenme ve uyku hijyeni eğitimlerinin vücut ağırlığı ve ilgili parametrelere etkisi
Çocukluk çağı obezitesi her geçen gün artmakta olan ve yetişkinlikte de çeşitli kronik hastalıklara zemin hazırlayan bir halk sağlığı sorunudur. Uyku yetersizliğinin obezite riskini arttırdığı bilinmekte olup adölesan dönemde beslenme ve uyku düzeni bozulmaktadır. Randomize kontrollü klinik çalışma olarak planlanan bu çalışmada, preobez ve obez adölesanlarda sağlıklı beslenme ve uyku hijyeni eğitimlerinin, besin tüketim durumuna, diyet kalitesine, antropometrik ölçümlere, vücut ağırlığı ile ilişkili biyokimyasal göstergelere ve uyku alışkanlıkları ile uyku kalitesine etkisi araştırılmıştır. Çalışmada polikliniğe başvuran 12-18 yaş aralığındaki 38'i kız 22'si erkek toplam 60 preobez ve obez katılımcı 12 hafta süresince sağlıklı beslenme programı ile takip edilmiş, 6. haftada katılımcılar randomizasyonla iki gruba ayrılarak müdahale grubuna (n=30) beslenme eğitimine ek olarak uyku hijyeni eğitimi verilmiştir. Katılımcılarla başlangıçta, 6. haftada ve 12. haftada yüz yüze, 2.,4.,8. ve 10. haftalarda çevrimiçi görüşmeler yapılmıştır. Yüz yüze görüşmelerde katılımcıların fizik muayeneleri yapılmış, kan örnekleri ve antropometrik ölçümleri alınmış, 3 günlük besin tüketim kayıtları ve besin tüketim sıklıkları alınmış, diyet kaliteleri Sağlıklı Yeme İndeksi-2010 ile değerlendirilmiştir. Serum örneklerinde leptin ve ghrelin parametreleri ELISA yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir. Ayrıca katılımcıların uyku kaliteleri Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, uyku hijyenleri Uyku Hijyen İndeksi, kronotipleri Çocukların Kronotip Ölçeği, gece yeme alışkanlıkları Gece Yeme Anketi, uyku alışkanlıkları ve sosyal jetlag durumları ise uyku günlükleri ile değerlendirilmiştir. Çevrimiçi görüşmelerde beslenme programına devamlılığın sağlanması amacıyla motivasyon görüşmesi yapılmış, katılımcıların beslenme durumları değerlendirilmiş ve müdahale grubunda 6. haftadan sonra uyku günlükleri ile uyku hijyeni eğitimine uyumun takibi sağlanmıştır. Çalışma sonucunda, her iki grup ve cinsiyette beslenme eğitimi sonrası diyetle enerji, karbonhidrat ve yağ alım miktarları, enerjinin yağdan ve doymuş yağ asitlerinden karşılanan yüzdeleri azalırken, proteinden karşılanan yüzdesi, toplam posa, çözünmez posa, B6 vitamini, potasyum, magnezyum ve fosfor alım miktarları artış göstermiştir (her biri için p<0,05). Katılımcıların toplam SYİ-2010 puanları çalışma süresince müdahale grubunda 45,8 (34,8-57,6)'dan 74,5 (63,4-86,7)'e, kontrol grubunda 44,1 (32,6-57,4)'den 69,6 (48,3-77,0)'ya artış göstermiş olup, bu artışın uyku hijyeni eğitimi sonrasında müdahale grubunda daha fazla olduğu saptanmıştır (her biri için p<0,001). Katılımcılarda her iki grup ve cinsiyette beslenme eğitimi sonrası vücut ağırlığı, beden kütle indeksi, bel çevresi, bel/boy oranı ve vücut yağ kütlesi değerleri azalmış, 6. ve 12. haftalar arasında müdahale grubunda kontrol grubuna göre daha büyük azalma saptanmıştır (her biri için p<0,05). Her iki grupta beslenme eğitimi sonrası açlık plazma insülin, serum trigliserit ve GGT, HOMA-IR, visseral adipozite indeksi ve kan basıncı düzeyleri azalırken, serum ghrelin düzeyleri artmıştır (her biri için p<0,05). Beslenme eğitimi sonrası sabahçıllık/akşamcılık puanlarının her iki grupta azaldığı, müdahale grubunda 6. ve 12. haftalar arasında daha fazla azalma olduğu saptanmıştır (her biri için p<0,001). Beslenme eğitimi sonrası her iki grupta ortalama uyku süresi puanı artarken toplam uyku kalitesi, gece yeme anketi ve uyku hijyeni puanları azalmış, bu değişimlerin 6. ve 12. haftalar arasında müdahale grubunda daha fazla olduğu saptanmıştır (her biri için p<0,001). Uyku hijyeni eğitimi sonrası müdahale grubunda kontrol grubuna göre yatağa gitme saatleri ve sosyal jetlag sürelerinde daha fazla azalma; hafta içi uyanma saatlerinde, hafta içi toplam uyku süreleri ve hafta içi yatakta kalma sürelerinde daha fazla artış tespit edilmiştir (her biri için p<0,001). Bu çalışmada preobez ve obez adölesanlarda sağlıklı beslenme eğitiminin beslenme durumu, diyet kalitesi, antropometrik ölçümler, biyokimyasal göstergeler, uyku hijyeni, uyku kalitesi ve gece yeme alışkanlıklarına olumlu etkisi saptanmıştır. Uyku hijyeni eğitiminin ise uyku alışkanlıkları, uyku hijyeni, uyku kalitesi, diyet kalitesi ve antropometrik ölçümleri olumlu etkilediği gösterilmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda, adölesan dönemde obezitenin ve olası komplikasyonlarının önlenmesi ve tedavisinde, beslenme eğitimi ile birlikte uyku hijyeni eğitiminin de planlanmasının önemli yarar sağlayacağı öngörülmektedir. Anahtar kelimeler: Obezite, adölesan, beslenme, uyku hijyeni, sosyal jetlag
COVID-19 pandemisinde yetişkin bireylerde depresyon ve COVİD-19 korku durumu ile diyet kalitesi arasındaki ilişkinin saptanması
Bu çalışma Covid-19 pandemi döneminde bireylerin depresyon ve Covid-19 korku durumları ile diyet kaliteleri arasındaki ilişkiyi saptamak amacıyla 19-64 yaş arası, 56 kadın ve 49 erkek olmak üzere, toplam 105 gönüllü birey ile gerçekleştirilmiştir. Çalışma kapsamında bireylerin demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, Covid-19 Korku Durumları (FCV-19S), depresyon, stres, anksiyete durumları (DASS-21) ve diyet kaliteleri (HEI-2015) online ortamda uygulanan anket formu aracılığıyla sorgulanmıştır. Covid-19 pandemisinde bireylerin %42,9'unun evde yemek pişirme sıklığının arttığı; %51,4'ünün hazır yemek tüketim sıklığının azaldığı belirlenmiştir. Kadın bireylerin FCV-19S puanları ortalama 20,3±6,40 puan; erkeklerin 16,9±6,78 puan olarak saptanmıştır (p<0,05). Kadın bireylerin DASS-21 puanı ortanca değeri 36(42) puan; erkek bireylerin 16(46) puan olarak belirlenmiştir (p<0,05). FCV-19S ve DASS-21 arasında pozitif yönde istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r=0,416 ve p=0,000). HEI-2015 ile DASS-21 ve FCV-19S arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Kadın bireylerin HEI-2015 puanı ortalama 64,0±13,07 puan; erkek bireylerin HEI-2015 puanları ortalama 55,3±11,62 puan olarak saptanmıştır (p<0,05). HEI-2015 sınıflamasına göre diyet kalitesi zayıf olan bireylerin %61,9'unun erkek ve diyet kalitesi iyi olan bireylerin %70'inin kadın olduğu belirlenmiştir (p>0,05). Çalışmaya katılan bireylerin enerji, karbonhidrat (g/gün), yağ (g/gün), yağ (%), doymuş yağ, tekli doymamış yağ asitleri, retinol, toplam posa, çözünür ve çözünmez posa, magnezyum, demir, karoten, K vitamini, tiamin, B6 vitamini, biotin, folat, C vitamini, potasyum ve klor alımları ile ile HEI-2015 puanları arasında pozitif yönlü istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki belirlenmiştir (p<0,05). Bireylerin DASS-21 puanları ile karbonhidrat (g/gün), karbonhidrat (%), bitkisel protein alımları arasında negatif yönlü, yağ (%) alımları ile arasında pozitif yönlü istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Pandemi döneminde bireylerin depresyon, stres, anksiyete ve korku düzeylerinin azaltılması, bireylerin beslenme alışkanlıklarına olumlu yönde etki ederek diyet kalitelerinin iyi seviyede kalabilmesine yardımcı olacaktır. Bu nedenle bireylerin psikolog ve diyetisyenden oluşan multidisipliner bir ekipten destek almalarının önemli olacağı düşünülmektedir.
COVID-19 tanısı ile ayaktan tedavi gören hastaların iştah ve beslenme durumunun değerlendirilmesi
Birçok akut enfeksiyonda olduğu gibi koronavirus hastalığı 2019 (COVID-19), yetersiz beslenme riskinin yüksek olduğu bir hastalıktır. COVID-19 tanısı ile ayaktan tedavi gören bireylerin vücut ağırlığı değişimi, iştah ve beslenme durumunun değerlendirilmesi hastalığın olumsuz etkilerini en aza indirmeye yönelik önlemlerin belirlenmesine yardımcı olabilir. Bu araştırmaya Tekirdağ ili Kapaklı ilçesinde, ayaktan tedavi gören ve COVID-19 tanısı alan 19-65 yaş aralığında (ortalama 34,27±9,35 yıl) 266 (%49,2 kadın, %50,8 erkek) birey alınmıştır. Demografik özellikler, hastalık durumu, beslenme alışkanlıkları, antropometrik ölçümler, iştah anketi, besin tüketim sıklığı, 24 saatlik besin tüketim kayıt formunu kapsayan bir anket formu yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulanmıştır. Antropometrik ölçümler ve Basitleştirilmiş Beslenme İştah Anketi (SNAQ) tanı sırasında ve tanı sonrası 10.günde olmak üzere iki kez uygulanmıştır. Araştırma sonunda hastaların %34,2'sinin 1 veya daha fazla ana öğün atladığı bulunmuştur (p<0,05). Hastaların toplam SNAQ puanlarının ortalaması tanı sırasında ve tanı sonrası 10.günde sırasıyla 17,66±1,70 ve 13,11±3,72'dir (p<0,001). COVID-19 tanı sonrası 10.günde yapılan değerlendirmeye göre kadın hastaların %65,6'sında, erkek hastaların ise %51,1'inde gelecek 6 ay içinde iştah kaybı nedeniyle %5'in üzerinde vücut ağırlık kaybı riski vardır (p=0,016). Tanı sonrası 10. gündeki SNAQ puanına göre vücut ağırlığı kaybı açısından riskli olan grupta süt ve süt ürünleri, kırmızı et, beyaz et, balık, yumurta, sebze, meyve, tahıl, kurubaklagil tüketiminde ''azaldı'' diyenlerin oranları, riskli olmayan gruptan fazladır (sırasıyla 61,9 vs. %15,3, %91,6 vs. %22,5, %89,7 vs. %20,7, %47,7 vs. %5,4, %42,6 vs. %6,3, %33,5 vs. %3,6, %17,4 vs. %1,8, %91,6 vs. %35,1, %60,6 vs. %7,2) (p<0,001). Hastaların günlük diyetle enerji, protein, B12 vitamini, kalsiyum, çinko ve demir alımı önerilerini karşılama oranı erkek ve kadınlarda sırasıyla yaklaşık %82,30 ve %82,20, %77,90 ve %69,00, %69,50 ve %47,25, %64,25 ve %63,72, %82,90 ve %66,40, %95,64 ve %82,36'dır. Hastaların tanı öncesine göre tanıdan sonraki 10.günde vücut ağırlığı, Beden Kütle İndeksi değeri ve SNAQ puanı ortalamaları daha düşüktür (p<0,001). Ayaktan tedavi gören COVID-19 hastalarında beslenme ile ilgili semptomlar ve beslenme durumları mutlaka değerlendirilmelidir. Bu hastaların yeterli enerji, protein ve sıvı alımının sürdürülmesi konusunda mutlaka bir diyetisyenden danışmanlık alması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: COVID-19, beslenme, diyet alımı, iştah
Fenilketonürili çocuklarda besin neofobisi, bozulmuş yeme davranışı ve beslenme durumunun değerlendirilmesi
Bu çalışma, düşük fenilalaninli diyet uygulayan 6 – 18 yaş arasındaki 111 gönüllü fenilketonürili (PKU) çocukta Besin Neofobisi Ölçeği'nin geçerlik ve güvenirliğinin yapılması ve besin neofobisi düzeylerinin, bozulmuş yeme davranışı ve beslenme durumlarının değerlendirilmesi amacıyla yürütülmüştür. Çeviri aşamaları ve pilot uygulamadan sonra elde edilen 9 maddelik nihai ölçeğin Cronbach alfa kat sayısı 0,657 bulunmuş olup ölçek güvenirliğini düşüren iki maddenin ölçekten çıkarılmasına karar verilmiştir. Yeni oluşan 7 maddelik ölçeğin Cronbach alfa katsayısı 0,714 ve sınıf içi korelasyon katsayısı 0,857 bulunmuştur. Ölçeğin Kaiser-Meyer-Olkin (KMO) değeri 0,701'dir ve örneklem büyüklüğü açıklayıcı faktör analizi için yeterlidir. Besin Neofobisi Ölçeği'nde yer alan maddeler "yeni besinlere güvenme" ve "yeni besinleri deneme" olarak 2 faktör altında toplandığı görülmüştür. Doğrulayıcı faktör analizi uyum indeksleri değerleri iyi uyum göstermiştir. Besin Neofobisi Ölçeği, PKU'lu çocuklarda kullanılabilir geçerli ve güvenilir bir ölçektir. Ölçekten elde edilen yüksek puanlar daha düşük bir besin neofobisini gösterir. Çocukların demografik özellikleri, erken bebeklik döneminde anne sütü alma durumu ve süresi, tamamlayıcı beslenmeye geçiş yaşı, antropometrik ölçümleri, besin tüketim durumları ile tüketilen besini sevip sevmedikleri, Besin Neofobisi Ölçeği, 6 – 9 yaş grubu için Çocuklarda Yeme Davranış Anketi ve 10 – 18 yaş grubu için Yeme Alışkanlıkları Anketi verileri yüz yüze sorgulanarak elde edilmiştir. Çocukların ölçülen son kan fenilalanin düzeyleri rutin takip dosyasından kayıt edilmiştir. Çocukların besin neofobisi skorları ortalaması 24,31±10,43 bulunmuş olup, cinsiyetler arası anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). Altı ay ve üzeri anne sütü alan PKU'lu çocukların Besin Neofobisi Ölçeği skorları, 6 aydan daha az anne sütü alan PKU'lu çocuklara göre daha düşüktür (p<0,05). Altı – 9 yaş grubu için Besin Neofobisi Ölçeği skoru azaldıkça, Gıda Heveslisi ve Gıdadan Keyif Alma skorları azalmış (p<0,05) ve Yemek Seçiciliği skoru artmıştır (p<0,01). On – 18 yaş grubu için Besin Neofobisi Ölçeği skoru azaldıkça Duygusal Yeme ve Dışsal Yeme skorları azalmıştır (p<0,01). Sorgulanan besinler arasında ayran, yumurta, kırmızı et, balık, nohut, ay çekirdeği, kuru kayısı, kuru erik ve içecek çikolata için, o besini daha önce tüketmiş ve tadını sevmiş olan PKU'lu çocukların Besin Neofobisi Ölçeği skorları, o besini daha önce hiç tüketmemiş veya tüketmiş ve tadını sevmemiş olan PKU'lu çocuklara göre daha yüksektir (p<0,05). PKU'lu çocuklarda besin neofobisi, karşılaşılan bir sorun olup yeme davranışlarını ve besin tercihlerini olumsuz etkilemektedir.
Aflatoksin M1 biyoerişilebilirliği üzerine probiyotik mikroorganizmalar, biyopolimer ve diyet lifi etkinliğinin incelenmesi
Aflatoksin M1 (AFM1) süt ve süt ürünlerinde en sık bulunan mutajenik ve karsinojenik özelliklere sahip önemli bir mikotoksindir. Bu çalışmada probiyotik olarak Leuconostoc mesenteroides RSKK 06043, Saccharomyces cerevisiae RSKK 08022, prebiyotik olarak inülin ve biyopolimer olarak kitosanın sütte AFM1 bağlama kapasitesi ve in vitro sindirim modeli uygulaması ile AFM1 biyoerişilebilirliği üzerine etkisi incelenmiştir. Oluşturulan çalışma gruplarında (pozitif ve negatif kontrol, AFM1+ S. cerevisiae, AFM1+ L. mesenteroides, AFM1+S. cerevisiae+ L. mesenteroides, AFM1+inülin, AFM1+kitosan, AFM1+S. cerevisiae+L. mesentorides+inülin, AFM1+S. cerevisiae+L. mesentorides+ kitosan) bulunan serbest AFM1 miktarı inkübasyon sonrası, in vitro sindirim modeli uygulamasında ince bağırsak ve kolon sonrasında HPLC ile belirlenmiştir. İnkübasyon sonrası AFM1 bağlanma düzeyi %26,7-50,9 arasında bulunmuştur. En yüksek AFM1 bağlama düzeyini S. cerevisiae; en düşük kitosan göstermiştir. Ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık elde edilmemiştir (p>0,05). İn vitro sindirim modeli uygulamasında AFM1'in sütte biyoerişilebilirliği ince bağırsak sonrasında %90,35±1,15; kolon sonrasında %81,40±0,00 bulunmuştur. S. cerevisiae bulunan ve L. mesenteroides+S. cerevisiae+Kitosan bulunan örneklerde ince bağırsak sonrası AFM1 biyoerişilebilirliğinde önemli derecede düşüklük saptanmıştır (sırasıyla %29,30±2,29; %54,68±6,79; p<0,001). Diğer örneklerde ise %68,37-88,72 arasında tespit edilmiştir (p>0,05). Kolon sonrası S. cerevisiae bulunan ve inülin bulunan örneklerde AFM1 biyoerişilebilirliği kontrol grubuna göre anlamlı olmayan artış göstermiştir (sırasıyla %91,16±4,60 ve %96,05±2,23; p>0,05). Diğer örneklerde ise AFM1 biyoerişilebilirliği %51,55-60,23 arasında anlamlı düzeyde düşmüştür (p<0,001). Bu çalışmada S. cerevisiae, L. mesenteroides, inülin ve kitosanın sütte AFM1 bağlanma kapasiteleri gösterilmiş ve L. mesenteroides ve kitosanın en kararlı biyolojik ajan olduğu belirlenmiştir. Ayrıca kitosan ve probiyotik bakteriler, süt ürünlerinde aflatoksinlerin biyoerişilebilirliğini azaltmak için güvenilir biyolojik ajan olarak kullanılabilirler.
Sleeve gastrektomi yapılan bireylerde diyet asit yükü ile kan lipid profili ve glisemik kontol parametreleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu araştırma, sleeve gastrektomi (SG) öncesi ve sonrası dönemde diyet asit yükü düzeyleri ile kan lipid profili ve kan glisemik kontrol parametreleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla Pamukkale Üniversitesi Genel Cerrahi Bölümü'nde SG onayı almış 30 birey (%33,3'ü erkek, %66,7'si kadın) üzerinde yapılmıştır. Bireylerin SG öncesi ve sonrası 3. ayda genel özellikleri, beslenme alışkanlıkları ve besin tüketim sıklığı, üç günlük besin tüketim kaydı, üç faktörlü yeme davranışı ölçeği ile duygusal durumunu belirlemeye yönelik depresyon ölçeği içeren bir anket formu uygulanmıştır. Bireylerin biyokimyasal bulguları, genel sağlık durumları, vücut bileşim analizleri, antropometrik ölçümleri araştırmacı tarafından yapılarak kaydedilmiştir. Diyet asit yükü düzeyleri potansiyel renal asit yükü (PRAL) formülü kullanılarak hesaplanmıştır. Bireylerin diyet asit yükü düzeyleri (E: 61,51±21,43/ 12,30±7,99, K: 40,82±14,99/8,32±5,24) incelendiğinde SG öncesinde diyet asit yükünün SG sonrası döneme göre önemli düzeyde yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,001). SG öncesi ve sonrası dönemlerde bireylerin açlık kan şekeri, HOMA, Hb1Ac, insülin, TG, LDL, kolesterol düzeyleri ile Diyet Asit Yükü (PRAL) arasında pozitif, HDL düzeyi ile negatif yönlü bir ilişki saptanmıştır. (p<0.001). Bireylerin diyet asit yükü düzeyleri ile enerji ve makro besin ögeleri, kolesterol alımı, diyet glisemik indeksi ve bazı antropometrik ölçümleri (ağırlık, BKİ, bel çevresi, vücut yağ oranı) arasında pozitif yönlü önemli bir ilişki saptanmıştır (p<0.001). Çalışmanın sonucunda, SG öncesi ve sonrası dönemde diyetin asit yükü ile kan lipid profili ve glisemik kontrol parametreleri arasında bir ilişki olabileceğini göstermektedir. Bu nedenle SG öncesi ve sonrası dönemde bireylerin beslenme alışkanlıkları, diyet asit yükü düzeylerini arttıran bireysel etmenleri, yeme davranışı ve duygusal durumu ayrıntılı olarak incelenmeli ve sleeve gastrektomi sonrası diyet bireye özgü şekilde planlanmalıdır. Bariatrik cerrahi ve diyet asit yükü ile ilgili daha kapsamlı ve daha uzun süreli çalışmaların yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Sleeve gastrektomi, diyet asit yükü, PRAL
COVID-19 pandemisi'nin üniversite çalışanlarının beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktivite düzeylerine etkisinin saptanması
Çalışmanın amacı COVID-19 pandemisinin üniversite çalışanlarının beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktivite düzeyleri üzerine etkisini incelemektir. Çalışmanın örneklemini Türkiye'deki üniversitelerde çalışmakta olan 22-65 yaşları arasındaki 54 erkek ve 157 kadın olmak üzere 211 gönüllü birey oluşmuştur. Araştırma verileri genel bilgiler, pandemi döneminde besin hazırlama durumu, beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktivite düzeyleri olmak üzere 4 bölümünden oluşan anket ile online planlanmıştır. Vücut ağırlığı ve boy uzunluğu bilgileri bireylerin kendi beyanı ile alınmıştır. Pandemi kısıtlamalarında ve olağan dönemde bireylerin günlük tükettikleri besinlerin porsiyon miktarları bilgisi alınmış enerji ve besin ögesi alımları hesaplanmış ve gereksinmeyi karşılama durumu değerlendirilmiştir. Pandemi kısıtlamaları ve olağan dönem için fiziksel aktivite düzeyi hesaplanmıştır. Tüm bireylerde 3 ana öğün tüketimi pandemi kısıtlamalarında 2 ana öğüne düşmüş ve çoğunlukla öğle öğününü atlanmıştır (p<0,05). Bireylerin tükettikleri günlük ara öğün sayısı pandemi kısıtlamaları ile artmıştır (p<0,05). Beslenme alışkanlıkları COVID-19 pandemisinden etkilenen bireyler yüksek oranla (%69,7) vücut ağırlık arttışı bildirmiştir (p<0,05). Pandemi kısıtlamaları döneminde tüm besin gruplarındaki besinlerin günlük tüketilen porsiyon miktarı ortalamalarının olağan dönem sırasındaki tüketimden yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Pandemi kısıtlamaları döneminde günlük enerji ve besin ögesi alımları, su, siyah çay, yeşil çay, Türk kahvesi ve filtre kahve tüketimi artmıştır (p<0,05). Pandemi kısıtlamaları döneminde uyku ve uzanarak yapılan işlere ait harcanan süre anlamlı düzeyde daha yüksektir (p<0,05). Sonuç olarak COVID-19 pandemisi ile bireylerin beslenme alışkanlıkları değişmiş, besin tüketimi artmış ve fiziksel aktivite düzeyleri azaltmıştır. Sağlığın korunması ve beslenme ile ilintili hastalıkların azaltılabilmesi için bireyler her koşul için yeterli-dengeli beslenme ve fiziksel aktivite düzeyinin arttırılması konusunda teşvik edilmeli ve bu konuda plan ve politikalar geliştirilmelidir.
Yetişkin bireylerde stres düzeyinin hedonik açlık ve duygusal yeme üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışma, Türkiye genelinde sosyal medya ve internet üzerinden ulaşılan yetişkin bireylerin stres düzeyini, hedonik açlık durumlarını, duygusal yeme durumlarını karşılaştırmak ve bu faktörler arasındaki ilişkileri değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Covid-19 pandemisi nedeniyle online olarak yürütülen bu çalışmaya toplam 212 katılımcı dahil edilmiştir. Çalışma kesitsel bir çalışma olarak planlanmıştır. Katılımcıların genel bilgileri, beslenme alışkanlıkları, vücut ağırlığı ve boy uzunluğu ölçümleri iletilen online anket linki aracılığıyla, stres düzeyi, Algılanan Stres Düzeyi Ölçeği (ASÖ); hedonik açlık, Besin Gücü Ölçeği (BGÖ); Duygusal yeme, Duygusal Yeme Ölçeği (DYÖ) ile değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin %13,2'si erkek, %86,8'i kadındır. Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 25,4±6,16 yıldır (E: 28,3±6,82 yıl, K: 25,0±5,95 yıl). Bireylerin %25,5'inin stresle başa çıkamadığı saptanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin %77,4'ünün hedonik açlık düzeyinin yüksek olduğu tespit edilmiştir (E: %50, K: %81,5). Çalışmaya katılan bireylerin DYÖ puanı ortalamaları 12,6±7,31 olarak bulunmuştur. Ayrıca bireylerde BKİ ile BGÖ arasında anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür (p<0,001). Bununla birlikte BKİ ile hem ASÖ (p<0,05), hem de DYÖ (p<0,001) arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Bireylerin gece uykudan kalkıp bir şeyler yeme durumu açısından BKİ sınıfları arasında fark olduğu saptanmıştır (p<0,05). Benzer şekilde ASÖ (p<0,05), BGÖ (p<0,001) ve DYÖ (p<0,001) puan ortalamaları açısından BKİ sınıflarına göre istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Obez bireylerde stres (p<0,05), hedonik açlık (p<0,001)ve duygusal yeme (p<0,001)düzeylerinin anlamlı şekilde daha yüksek olduğu saptanmıştır. Ek olarak; ASÖ ve BGÖ arasında da pozitif yönlü anlamlı bir ilişki saptanmıştır (r=0,192, p<0,05). Benzer şekilde bu çalışmada duygusal yeme ile stres düzeyi arasında da anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,001). Son olarak duygusal yeme ile hedonik açlık arasında da pozitif yönlü ve anlamlı ilişki saptanmıştır (r=0,594, p<0,001). Stres, obeziteye neden olabilmektedir. Bu nedenle stres-hedonik açlık ilişkisinin ve stres-duygusal yeme ilişkinin bilinmesinin beslenme uzmanlarına fayda sağlayacağı düşünülmektedir. Bireye özel beslenme programları oluşturulurken bu kavramların beslenme üzerine olan etkileri de göz önünde bulundurularak iyileştirmeler yapılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Beslenme, hedonik açlık, stres, duygusal beslenme
Diyaliz tedavisi alan kronik böbrek yetmezliği hastalarında beslenme durumu ile pika yeme davranışı ve depresyon görülme durumu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma diyaliz tedavisi alan hastaların beslenme durumunun saptanması, beslenme durumlarının pika yeme bozukluğu ve depresyon görülme durumu ile ilişkisinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 19-70 yaş arası, en az 6 aydır hemodiyaliz veya periton diyalizi tedavisi alan 68 kişi katılmıştır. Katılımcılara 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı, Nütrisyonel Risk Taraması (NRS-2002), Yeme Tutum Testi (YTT-26), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), demografik ve genel sağlık durumuna yönelik sorular içeren bir anket formu uygulanmıştır. Ayrıca katılımcıların vücut ağırlığı, boy uzunluğu, bel ve kalça çevresi ölçülmüş ve dosya kayıtlarından biyokimyasal bulguları alınmıştır. Çalışmanın sonucuna göre katılımcılarda önerilen enerji ve protein alımlarını karşılayanların oranı %11,8'dir. Yeme tutum ve davranış bozukluğu görülme oranı %41,2, pika yeme bozukluğu görülme oranı %11,8 olarak bulunmuştur. En çok tüketilen madde buzdur (%87,5). Pika yeme bozukluğu olan kişiler, olmayan kişilere göre daha uzun süredir diyaliz tedavisi almaktadır (p<0,05). Katılımcıların %26,5'inde minimum, %30,9'unda hafif, %29,4'ünde orta şiddetli ve %13,2'sinde şiddetli depresyon görülmektedir. NRS-2002 puanlarına göre katılımcıların %17,6'sı beslenme durumu açısından risk altındadır. Pika yeme bozukluğu veya depresyon ile NRS-2002 puanları arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). YTT-26 puanıyla BDÖ puanı arasında anlamlı pozitif yönde bir ilişki bulunmuştur (p=0,001). Bu çalışmanın sonuçları diyaliz tedavisi alan hastaların beslenme durumlarının takip edilmesi gerektiğini, hastaların pika yeme bozukluğu ve depresyon açısından risk altında olduğunu göstermektedir. Beslenme durumu ile pika yeme bozukluğu ve depresyon arasındaki ilişkinin anlaşılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Genç yetişkin kadınlarda motivasyonel görüşmenin vücut ağırlığı ve beslenme alışkanlıkları üzerine etkisi
Motivasyonel görüşme, bireylerin değişim sürecinde içsel motivasyonlarının artmasını, kararsızlıklarının çözümlenmesini sağlayan danışan merkezli bir yaklaşım tarzıdır. Bu randomize kontrollü deneysel çalışma, web tabanlı motivasyonel görüşme tekniği ile yapılan beslenme danışmanlığının hafif şişman ve obez kadınların ağırlık kaybetmeleri ve beslenme alışkanlıklarındaki etkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Araştırma örneklemini; dahil edilme kriterlerine uyan 80 kadın (Müdahale Grubu (MG) n=40; Kontrol Grubu (KG) n=40 ile yürütülmüştür. Tüm katılımcılardan Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II (SYBDÖ-II), Vücut Ağırlığı Öz Yeterlilik Yaşam Tarzının Saptanması Testi(WEL Test), besin tüketim sıklığı ve uluslararası fiziksel aktivite kayıtları ön test ve son test olarak toplanmıştır. Katılımcılardan üç ayın her haftasında (iki hafta içi ve bir hafta sonu) 24 saatlik besin tüketim kayıtları ve fiziksel aktivite kayıtları alınmıştır. Antropometrik ölçümler (vücut ağırlığı (kg), bel (cm) ve kalça çevresi (cm) ölçümleri) kendileri tarafından alınarak görüşmede değerlendirilmiştir. Tüm katılımcılara tıbbi beslenme tedavisi programı verilmiştir. MG'na ek olarak motivasyonel görüşme teknikleri uygulanmıştır. Çalışma üç ay (12 hafta) boyunca iki haftada bir web tabanlı online görüşme yapılarak yürütülmüştür. Verilerin analizinde Brunner-Langer yöntemi (F1-LD-F1 dizayn) kullanılmıştır. Çalışma sonunda; SYBDÖ-II ölçeği toplamı, alt ölçeği "sağlık sorumluluğu" ve "beslenme" puan ortalamaları ile WEL ölçeği toplamı, "negatif duygular", "besin bulunabilirliği" ve "olumlu aktiviteler" MG'nda daha iyi olduğu bulunmuştur (p>0,05). Her iki grupta antropometrik ölçümlerde benzer oranda azalma olduğu görülmüştür (p>0,10). Grupların enerji (kkal), karbonhidrat (g), yağ (g) alım miktarlarının benzer oranda azaldığı, proteinin (g) alımının ise arttığı görülmüştür (p>0,10). Sonuç olarak obezitede ağırlık kaybı ve sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kazanılması için motivasyonel görüşmenin daha uzun süreli ve daha büyük örneklem grubuyla diyetisyenler tarafından kullanılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Obezite, Motivasyonel Görüşme, Beslenme, Vücut Ağırlığı Kaybı
Kinoanın (Chenopodium quinoa Willd.) maternal obezite oluşturulan sıçanların yavrularında beslenme durumu, psikomotor davranış ve bağırsak geçirgenliği üzerine etkileri
Bu çalışmada maternal obezite geliştirilerek diyetlerine kinoa eklenmiş sıçanların yavrularında yem tüketimi, bazı antropometrik parametreler, psikomotor davranış düzeyleri ve bağırsak geçirgenliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Üç haftalık dişi Wistar sıçanlar (n=24) bir haftalık adaptasyon sürecinin ardından 8 hafta süreyle KON (n=8, kontrol diyeti-AIN93G), KAF (n=8, kafeterya diyeti) ve KAFK (n=8, kinoalı kafeterya diyeti) gruplarına ayrılarak farklı diyet müdahaleleri ile beslenmiştir. KAFK grubuna kinoalı yem yalnızca gebelik ve laktasyon dönemlerinde, 1 kg'lık yeme 310 g kinoa eklenerek pelet formunda verilmiştir. Sekiz hafta sonunda Wistar erkek sıçanlar (n=6) ile çiftleştirilmiş ve aynı diyet müdahaleleri gebelik ve laktasyon dönemlerinde de devam etmiştir (toplam 14 hafta). Laktasyon dönemi boyunca yavrulara refleks testleri uygulanmıştır. Laktasyon sonunda her batından 2 erkek yavru ayrılarak aynı kafeslerde barındırılmış ve kontrol diyeti (AIN93G) ile beslenerek jüvenil, adölesan ve genç yetişkinlik dönemlerinde psikomotor davranış testleri uygulanmıştır (nKON=16, nKAF=11, nKAFK=16). Doğum sonrası (DS) 61/62. günlerde tüm yavrular ötanazi edilerek kan ve doku örnekleri alınmıştır. Yavru ve annelerin Immunoglobulin A (IgA) düzeyleri ELISA kitleri kullanılarak belirlenmiştir. Maternal diyet müdahaleleri yavruların doğum ağırlığı ve laktasyon dönemi vücut ağırlığında anlamlı farklılığa neden olmamış (p>0,05), ancak laktasyon sonrasında KAF ve KAFK gruplarının beden kütle indeksi (BKİ) düzeyleri KON grubundan daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Laktasyon sonrasında yavruların yem tüketiminde ve çikolata tercih testinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Laktasyon döneminde uygulanan yükseklikten kaçınma ve doğrulma refleks testlerinde maternal diyetin etkisi gözlenmez iken (p>0,05), istediği kafese atlama testinde KAF grubunun KON grubuna göre diğer hayvanın olduğu kutuya daha çok atladığı bulunmuştur (p<0,05). Açık alan testinde toplam lokomotor ve vertikal aktiviteler açısından maternal diyetin herhangi bir etkisi bulunmamıştır (p>0,05). Anksiyete-benzeri davranış testinde DS24'de açık kol girişi KAF grubunda KON grubuna göre daha fazla, DS46'da KAF grubunun KON grubuna göre açık kollarda geçirdiği süre daha az bulunmuştur (p<0,05). Depresyon-benzeri davranış ve sosyal etkileşim açısından gruplar arası fark bulunmamıştır (p>0,05). Motor fonksiyon ve denge bakımından kirişte yürüme testinde DS22'de KAF grubunun KON ve KAFK gruplarına göre tahta plakayı daha uzun sürede geçtiği saptanmıştur (p<0,05). Serum IgA düzeyleri açısından anne ve yavrularda anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak maternal kafeterya diyetinin yavrularda juvenil dönemde yükseltilmiş artı labirent testinde hiperaktivite fenotipi eğilimine ve aynı testte genç yetişkinlik döneminde anksiyete-benzeri davranışa neden olduğu saptanmıştır. Gebelik ve laktasyon döneminde tüketilen kinoanın bu sorunları hafifletmede etkili olduğu saptanmıştır. Bu nedenle maternal dönemde tüketilen obezojenik diyetin fetal nörogelişim üzerine olan olumsuz etkileri sağlıklı besin ögesi profiline sahip besinlerin eklenmesiyle geri döndürülebilmektedir. Ancak kinoa içerisindeki hangi etken maddelerin fetal beyin ve sinir sistemini nasıl etkileyebileceği ile ilgili daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Juvenil sistemik lupus eritematozus hastalarının beslenme durumları ile kardiyovasküler risk faktörleri ve serum adipokin düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Sistemik lupus eritematozus (SLE)'ta ateroskleroz, dislipidemi, diyabet, metabolik sendrom ve obezite gibi komplikasyonların önlenmesinde ve tedavisinde beslenmenin önemi büyüktür. Bu çalışma, SLE'li adölesanların beslenme durumları ve diyet örüntüleri ile kardiyovasküler risk faktörleri ve serum adipokin (leptin, adiponektin) düzeyleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmaya Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Romatoloji ünitesinde SLE tanısı ile takip edilen 24 adölesan (vaka) ve 24 sağlıklı adölesan (kontrol) olmak üzere toplam 48 adölesan katılmıştır. Bireylere genel özelliklerini, sağlık durumlarını, besin tüketim sıklıklarını ve antropometrik ölçümlerini değerlendirmeye yönelik anket formu uygulanmış, serum adipokin düzeyleri ve diğer biyokimyasal bulgular (kan lipit profili, D vitamini, B12 ve B6 vitamini, homosistein) için kan örnekleri alınmıştır. KIDMED kalite indeksi uygulanmıştır. Çalışmanın başlangıcında hastalara verilen beslenme önerilerinin etkinliğini değerlendirmek amacıyla SLE'li bireyler 12 hafta boyunca izlenmiştir. SLE'li bireylerin bel çevresi, beden kütle indeksi (BKİ),toplam yağ yüzdesi (%) ve bel/boy oranı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olarak bulunmuştur (p<0,05). Hastalık aktivitesi (SLEDAI) ile vücut ağırlığı, BKİ, toplam yağ yüzdesi ve bel çevresi arasında doğrusal bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Her iki grup arasında enerji ve makro besin ögeleri alımları açısından istatiksel olarak önemli bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Buna karşın vaka grubundaki bireylerin enerjinin karbonhidrat ve yağlardan gelen oranları kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Vaka grubundaki adölesanların %95,8'inde D vitamini yetersizliği (≤30ng/dL) saptanmış olup gruplar arasında önemli bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Ayrıca vaka grubundaki adölesanların HDL düzeyleri (50,3±13,2 mg/dL) kontrol grubuna (58,6±10,9 mg/dL) göre anlamlı düzeyde düşük, total kolestereol/HDL oranı ise daha yüksek bulunmuştur (vaka:3,2±0,8; kontrol:2,7±0,5 p<0,05). Adölesanların serum leptin ve adiponektin düzeyleri karşılaştırıldığında vaka grubunun leptin düzeyleri kontrol grubuna göre önemli oranda yüksek bulunmuştur (vaka:166,33±167,3pg/mL, kontrol: 52,8±59,4pg/mL)(p<0,05). Serum leptin düzeyleri serum trigliserit (r=0,535), LDL (r=0,324) ve toplam kolesterol (r=0,349) düzeyleri ile doğrusal yönlü bir korelasyon göstermektedir(p<0,05). Beslenme önerilerine uyumun değerlendirildiği araştırmanın ikinci aşamasında BKİ'de istatiksel olarak önemli (p<0,05) bir artış olmakla birlikte diyetle toplam yağ ve doymuş yağ alımında azalma (p<0,05), posa, C vitamini, potasyum, magnezyum, fosfor ve folat alımında artış olduğu saptanmıştır (p<0,05). Diyet kalite indeksi (KIDMED) puanlarında (başlangıç: 4,7±2,3, 12 hafta sonra: 5,5±2,4) da istatiksel olarak önemli olmayan bir artış olduğu saptanmıştır (p>0,05). Kan lipit düzeylerinde herhangi bir fark görülmezken, serum leptin düzeylerinde artış olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda SLE'li adolesanların beslenme durumları ve diyet örüntüleri ile kardiyovasküler risk faktörleri düzeyleri arasındaki önemli bir ilişki olduğu gösterilmiştir. SLE hastalarında ateroskleroz, dislipidemi, metabolik sendromve obezite gibi komplikasyonların önlenmesinde ve tedavisinde beslenme tedavisi ve eğitimi önemlidir.
Bariatrik cerrahi geçiren hastalarda bağırsak mikrobiyotası ve metabolik parametreler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, obezite ve bariatrik cerrahinin beslenme, metabolik parametreler ile bağırsak mikrobiyotası üzerine etkilerini araştırmak amacıyla yürütülen bir vaka-kontrol çalışmasıdır. Çalışmanın örneklemini Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde bariatrik cerrahi uygulanan 15 morbid obez bireyden oluşan çalışma grubu ile bariatrik cerrahi uygulanmayan 8 morbid obez bireyden oluşan kontrol grubu-1 ve 11 normal ağırlıkta (n=5) ve pre-obez (n=6) bireyden oluşan kontrol grubu-2 oluşturmuştur. Bireylerin başlangıç, 3. ay ve 6. ayda genel özellikleri ve sağlık durumları kaydedilmiş, miktarlı besin tüketim sıklıkları ve 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıtları değerlendirilmiş ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Bireylerden alınan açlık kan örneklerinde glukoz, trigliserit, total, LDL, HDL kolesterol, ALT, AST, CK18-M30, CK18-M65, IL6, TNF-α ve hs-CRP ve fekal örnekler alınarak mikrobiyota kompozisyonu analiz edilmiştir. Çalışma grubunda yer alan bireylerin enerji, makro ve mikro besin ögesi alımları cerrahi sonrası hem 3. hem de 6. ayda cerrahi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0,05). Kontrol grubu-1 ve kontrol grubu-2'de yer alan bireylerin çalışma boyunca enerji ve besin ögesi alımlarında değişiklik saptanmamıştır (p>0,05). Çalışma grubunda bariatrik cerrahi sonrası hem 3. ayda hem de 6. ayda bel/kalça oranı hariç tüm antropometrik ölçümler azalmıştır (p<0,05). Çalışma grubundaki bireylerin açlık kan glukozu medyan düzeyleri başlangıçta 94,0 mg/dL, 3. ayda 91,0 mg/dL ve 6. ayda 87,0 mg/dL olarak bulunmuştur (p<0,05). Total kolesterol, LDL kolesterol, ALT ve hs-CRP düzeyleri de bariatrik cerrahi sonrasında azalma göstermiştir (p<0,05). Bireylerin trigliserit, HDL kolesterol, AST, CK18-M30, CK18-M65, IL-6 ve TNF-α değerlerinde cerrahi sonrasında anlamlı değişiklik olmamıştır (p>0,05). Bireylerin günlük posa alımı ile CK18-M30 düzeyleri (r=-0,437, p=0,010) ve LDL kolesterol düzeyleri (r=-0,401, p=0,035) arasında negatif ve orta düzey ilişki belirlenmiştir. Bireylerin kan IL-6 düzeyleri ile günlük E vitamini (r=-0,440, p=0,009) ve çinko (r=-0,449, p=0,019) alım miktarları arasında negatif ve orta düzeyde bir ilişki saptanmıştır. Bireylerin bağırsak mikrobiyotalarını oluşturan 3 temel bakteri filumu Bacteroidetes, Firmicutes ve Proteobacteria olarak saptanmıştır. Obez bireylerde normal ağırlıklı bireylere göre Firmicutes oranları yüksek, Bacteroidetes oranları daha düşük bulunmuştur. Çalışma grubunda cerrahi sonrasında Firmicutes filumunda azalma, Bacteroidetes filumunda artış belirlenmiştir. Başlangıçta Bifidobacterium cinsinin morbid obez bireylerde cerrahi öncesinde kontrol grubu-2'ye göre daha yüksek olup, cerrahi sonrası 3. ayda azaldığı gösterilmiştir (p<0,01). Enterobacteriaceae cinsi bakteriler cerrahi sonrası 3. ve 6. aylarda düşme eğilimindedir (p<0,05). Bacteroides bakterilerinin cerrahi öncesi morbid obez bireylerde belirgin şekilde düşük düzeyde olduğu ve cerrahi sonrasında kontrol grubu-2'ye benzer düzeylerde artış olduğu saptanmıştır (p<0,05). Proteobacteria düzeylerinde görülen değişim ile total kolesterol (r=-0,636, p=0,035), LDL kolesterol (r=-0,718, p=0,013) ve IL-6 (r=-0,606, p=0,017) düzeylerindeki değişim arasında yüksek düzeyde negatif korelasyon saptanmıştır. Firmicutes düzeylerindeki değişiklik ile toplam yağ (r=0,575, p=0,025) ve TDYA (r=0,592, p=0,020) alımlarındaki değişiklik arasında pozitif ilişki saptanmıştır. Bu çalışmada bariatrik cerrahinin metabolik parametreler ve bağırsak mikrobiyotası üzerine etkileri görülmektedir ancak daha geniş örneklem ile planlanmış randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Zayıflama diyeti alan metabolik sendrom hastalarında biyokimyasal ve antropometrik değişkenler ile CD36 düzeyi arasındaki ilişki
Bu çalışma zayıflama diyetine başlayan, yeni tanılı 80 metabolik sendromlu (MetS) hasta üzerinde, zayıflama diyetinin biyokimyasal ve antropometrik değişkenler ile CD36 düzeyine etkisini değerlendirmek amacı ile planlanmıştır. Çalışma, Ordu Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Dahiliye Polikliniğine başvuran yeni tanı MetS'li yaş ortalaması 44,27±10,80 yıl olan 49'u kadın, 16'sı erkek toplam 65 birey ile tamamlanmıştır. Çalışmaya katılan bireylere çalışma başında enerji ve besin öğesi gereksinimleri ve yaşam tarzlarına uygun, 8 haftada en az %5 ağırlık kaybedecekleri bir tıbbi beslenme tedavisi (TBT) verilmiş ve düzenli aralıklarla hastalar takip edilmiştir. Diyet tedavisi öncesi bireylerin genel özellikleri ve beslenme alışkanlıklarına yönelik bilgiler araştırmacı tarafından yüz yüze alınmış; diyet tedavisi öncesi ve 8. haftanın sonunda bireylerin 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı ve antropometrik ölçümleri araştırmacı tarafından yapılmış, biyokimyasal ölçümleri hasta dosyasından kaydedilmiş, kan basıncı ölçümleri hekim tarafından yapılmış ve CD36 düzeylerinin belirlenmesi için bir tüp açlık kanı alınıp analiz edilinceye dek -80°C'de saklanmıştır. Çalışma sonunda MetS'li 32 kişi verilen TBT'yi sıkı bir şekilde uygulayarak kadınlar (n=23) -8,85 ± 2,45, erkekler (n=9) -12,34 ± 3,86 kg ağırlık kaybetmiş ve TBT'ye uymayanlara (n=33) kıyasla açlık kan glukoz, LDL, VLDL, total kolesterol, trigliserit, CRP, insülin, Homa-IR, AST, ALT düzeylerinde ve sistolik kan basıncında azalmalar gözlenmiştir (p<0,05). CD36 düzeyleri ile diyetteki yağdan gelen enerji yüzdesinde zayıf düzeyde negatif yönde bir ilişki saptanmıştır (r=-0,358, p<0,05). CD36 düzeyleri ile açlık kan glukozu (r=0,390, p<0,05) arasında zayıf düzeyde; CD36 ile ALT (r=0,402, p<0,05) ve CRP (r=-0,455, p<0,05) arasında ise orta düzeyde pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). CD36 düzeyleri ile vücut ağırlığı, BKİ, kalça çevresi, bel/kalça oranı, vücut yağ kütlesi ve yüzdesi arasında negatif yönlü; yağsız vücut kütlesi ve yüzdesi ile pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Öte yandan çalışma sonunda gruplar arasında CD36 düzeyi açısından bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak; CD36'nın MetS için önemli bir parametre olduğu ancak ağırlık kaybının CD36 düzeylerini etkilemediği söylenebilir.
Prematüre telarşlı çocukların besin tüketim durumları ve iştah ile ilgili parametrelerin değerlendirmesi
Ergenliğin zamanlanmasının erken yaşlara kayması son yıllarda daha sık görülen ve önemli halk sağlığı, klinik ve sosyal sonuçlar içeren bir durumdur. Bu çalışmanın amacı, erken puberte tanısı almış çocuklarda beslenme durumunun belirlenerek, ergenliğin başlamasında rol oynadığı düşünülen iştah ile ilgili peptid seviyelerinin tespit edilmesidir. Çalışmaya, 4-8 yaş arasında prematüre telarş (PT) tanısı alan 44 kız çocuk ile 33 yaş uyumlu sağlıklı kız çocuğu dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan çocukların sosyodemografik özellikleri, fiziksel aktivite ve beslenme alışkanlıkları durumlarını belirlemek için yüz yüze görüşme yöntemiyle anket uygulanmıştır. Besin tüketim durumlarını saptamak için 24 saatlik besin tüketim kaydı ve besin tüketim sıklığı alınmıştır. Çocukların antropometrik ölçümleri ve biyoelektrik impedans analizi ölçülmüş ve kan örnekleri toplanmıştır. Çalışma sonunda; PT grubunun vücut ağırlığı, boy uzunluğu, beden kütle indeksi, vücut yağ kütlesi, yağsız vücut kütlesi, yağsız vücut kütle indeksi, üst orta kol çevresi ve bazal metabolik hızı kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). PT grubunun günlük süt ve süt ürünleri tüketimleri ile yağ tüketimleri fazla bulunmuştur (p<0.05). PT grubu bireylerinin diyetle günlük aldıkları enerji (kkal), karbonhidrat, protein ve yağ miktarları kontrol gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fazla bulunmuştur (p<0.01). Serum leptin (p<0.001), nesfatin (p=0.001) ve orkesin A (p<0.001) düzeyleri PT grubu bireylerde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Her iki grubun serum ghrelin düzeyleri benzer bulunmuştur (p>0.05). Sonuç olarak bu çalışmada enerji alımındaki artış ve obezitenin PT patogenezi ve pubertal gelişimi üzerinde etkili olabileceğini göstermektedir. Ayrıca, leptine benzer şekilde, nesfatin-1 ve oreksin A düzeylerinin puberte başlangcı üzerinde etkisi olduğunu düşündürmektedir. Beslenmenin puberte ile ilişkisinin daha iyi anlaşabilmesi için daha fazla prospektif ve geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Buna ek olarak, nesfatin-1 ve orexin A düzeyleri ile puberte başlangıç yaşı arasındaki ilişkinin incelenmesi için daha fazla çalışmaya gerek duyulmaktadır.
Tip 2 diyabetli obez kadınlarda serum fetuin-A düzeyi ve diyetin inflamatuar yükü arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma diyabetik obez kadınlarda diyet inflamatuar yükü ile tip 2 diyabet riski arasındaki ilişkiyi araştırmak, bu ilişkide serum fetuin-A'nın olası rolünü incelemek ve tip 2 diyabet riski üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırma Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yaşları 30-50 yıl arasında değişen, beden kütle indeksi (BKİ) 30-35 kg/m2 arasında olan gönüllü obez diyabetli kadın (vaka:40) ve diyabeti olmayan obez kadın (kontrol:40) olmak üzere toplam 80 kişi üzerinde yürütülmüştür. Vaka ve kontrol grubunun genel beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite durumları, bazı biyokimyasal ve inflamasyon parametreleri, beslenme durumları ve diyetlerinin inflamatuar yükü karşılaştırılmıştır. Diyetin inflamatuar yükünü tespit etmek için diyet inflamatuar indeksi (Dİİ) kullanılmıştır. Bireylerin Dİİ puanları miktarlı besin tüketim sıklığı anketi ile hesaplanmıştır. Bireylerin serum fetuin-A düzeylerinin yanında IL-6, hs-CRP ve TNF-α gibi inflamatuar belirteçleri de analiz edilmiştir. Bireylerin Dİİ puanları ortalaması vaka ve kontrol grubunda sırasıyla; 0,340,84 ve -0,260,90 olarak saptanmıştır (p<0,05). Vaka grubundaki bireylerin fetuin-A (66,5214,87mg/dL), IL-6 (45,4443,32 pg/mL) ve TNF-α (3,251,50 pg/mL) düzeyleri kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Diyetin inflamatuar indeks puanları ile vaka grubundaki bireylerin serum HbA1c, fetuin-A, IL-6 ve hs-CRP; kontrol grubundaki bireylerin serum IL-6 ve hs-CRP değerleri arasında arasında pozitif yönlü ilişki saptanmıştır (p<0,05). Vaka grubundaki bireylerin Dİİ puanları ile diyetle alınan çoklu doymamış yağ asidi, omega-3 ve omega-6 yağ asitleri arasında düşük düzeyde, negatif yönlü, anlamlı bir ilişki; vitaminlerden A vitamini, E vitamini, tiamin, niasin, B6 vitamini ve folik asit; besin bileşenlerinden ise karoten arasında düşük düzeyde, negatif yönlü, anlamlı ilişki olduğu bulunmuştur (p<0,05). Yüksek Dİİ puanlarının (yüksek pro-inflamatuar diyet tüketen) tip 2 diyabet gelişim riskini 2 kat arttırdığı bulunmuştur (OR=2.043; %95 GA: 0.955, 4.371, p=0.066). Yüksek serum fetuin-A düzeylerinin ise tip 2 diyabet gelişim riskini 1,2 kat arttırdığı belirlenmiştir (OR=1.155; %95 GA: 1.030, 1.296, p=0.014). Serum fetuin-A ve hs-CRP'nin, Dİİ ve HOMA-IR arasındaki ilişkide önemli bir aracı rolüne sahip olduğu saptanmıştır [sırasıyla; β=0,371 (%95 GA:-0,029-0,770), β=0,424(%95 GA:-0,007-0,856)]. Araştırma sonuçları, Dİİ'nin diyetin inflamatuar yükünü belirlemede etkili bir indeks olduğunu, Dİİ ile ölçülen proinflamatuar bir diyetin artmış inflamatuar belirteçler aracılığıyla glukoz metabolizmasını, özellikle insülin direncini etkilediğini ve tip 2 diyabete neden olduğunu göstermektedir. Ayrıca, fetuin-A'nın insülin direncini indükleyerek diyet ve tip 2 diyabet arasında önemli bir parametre olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, Dİİ'nin farklı popülasyonların diyet inflamatuar yükünü hesaplamada ve diyabet dahil inflamasyonla ilişkili-kronik hastalık riskinin azaltılmasında ve diyet yaklaşımlarında önemli bir parametre olacağı düşünülmektedir. Bununla birlikte, fetuin-A'nın insülin direnci üzerindeki etkilerini ve diyet ile tip 2 diyabet arasındaki aracı rolünü araştırmak için geniş örneklem büyüklüğüne sahip ileriye dönük uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır.
Sürdürülebilir besin tüketim davranışı ölçeği'nin türkçe geçerlik-güvenirliği ve bazı sürdürülebilir diyet modelleriyle ilişkisinin incelenmesi
Küresel sera gazı emisyonlarının %26'sı gıda kaynaklı olduğundan sürdürülebilir olmayan besin sistemleri gezegen için bir risk oluşturmaktadır. Bu doğrultuda bireylerin sürdürülebilir beslenme konusunda farkındalıklarının artırılması ve bireylere sürdürülebilir besin tüketim davranışı kazandırılması önem taşımaktadır. Bu çalışmada Sürdürülebilir Besin Tüketim Davranışı Ölçeği (SBTDÖ)'nin Türkçe geçerlik-güvenirliğinin ve bu ölçeğin, sürdürülebilir diyet modellerinden Akdeniz diyeti ve DASH diyeti ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, Haziran-Temmuz 2021 tarihlerinde, Türkiye'de yaşayan ve en az okur-yazar düzeyinde olan 19-64 yaş aralığındaki 177 kadın ve 95 erkek olmak üzere toplam 272 yetişkin birey ile gerçekleştirilmiştir. Veriler çevrimiçi anket yoluyla toplanmıştır. Çalışma anketi "Genel Bilgiler", "Sağlık Bilgileri", "Beslenme Alışkanlıkları", "Sürdürülebilir Besin Tüketim Davranışı Ölçeği (SBTDÖ)", "Akdeniz Diyeti Bağlılık Ölçeği (MEDAS-Mediterranean Diet Adherence Screener)" ve "DASH Diyet Kalitesi Ölçeği (DASH-Q-DASH Diet Quality Scale)" olmak üzere altı bölümden oluşmaktadır. Orijinali 17 maddeden oluşan SBTDÖ'ye doğrulayıcı faktör analizi uygulanarak "satın alma tercihleri" (Cronbach α= 0,69) ve "beslenme tercihleri" (Cronbach α= 0,81) olmak üzere iki boyuttan ve toplamda 11 maddeden oluşan haliyle ölçeğin yapı geçerliği sağlanmıştır (χ2/sd=3,75, RMSEA=0,10, CFI=0,96 ve TLI=0,95). Test-tekrar test güvenirliğinde sınıf içi korelasyon katsayıları (ICC); satın alma boyutu (ICC=0,88), beslenme tercihleri boyutu (ICC=0,86) ve tüm ölçek (ICC=0,89) için yüksek korelasyon göstermiştir. Bireylerin SBTDÖ puanları ile cinsiyet, yaş, sürdürülebilir beslenme kavramını önceden duyma ve sağlıklı beslenme düşüncesi değişkenleri arasında anlamlı bir ilişki vardır (p<0,05). Vejetaryen olan bireylerin satın alma tercihleri boyutu puanları, vejetaryen olmayan bireylerin puanlarından daha yüksektir (p<0,05). Bireylerin MEDAS puanı ile beslenme tercihleri boyutu ve SBTDÖ puanları arasında pozitif korelasyon görülürken (p<0,05); DASH-Q Ölçeği puanı ile SBTDÖ'nün hem iki alt boyut hem de toplam puanı arasında pozitif korelasyon mevcuttur (p<0,001). Bu çalışmanın sonucunda Sürdürülebilir Besin Tüketim Davranışı Ölçeği, Türk toplumuna uyarlanarak yetişkin bireylerde geçerli ve güvenilir bulunmuştur.
Çoklu doz insülin tedavisi alan tip 1 diyabetli çocuklarda gece ara öğün seçeneklerinin nokturnal glisemiye etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada, 5-8 yaş çoklu doz insülin tedavisi alan 28 çocukta kontrol ve test öğünleri tüketimi sonrası glukoz verileri değerlendirilerek tip 1 diyabetli küçük çocuklarda nokturnal normoglisemiyi korumak için gece ara öğünü ihtiyacı olup olmadığının saptanması ve gece ara öğünü seçeneklerinin nokturnal glisemiye etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tüm çocuklarda 4 farklı günde eşdeğer miktarda (10 g) karbonhidrat içeriğine sahip aynı marka süt (200 mL), yoğurt (140 g) ve kefirin (200 mL) gece ara öğününde tüketilmesi ile ara öğün alınmaması durumları karşılaştırılmıştır. Test öğünleri sonrasındaki 6 saatlik glukoz verileri (CGM) ile kaydedilmiş ve 112 deneme günü glukoz verileri analiz edilmiştir. Kapiller glukoz ölçümü değerinin 300 mg/dL'ye ulaşması veya 70 mg/dL'nin altına düşmesi durumunda kontrol veya test öğünleri sonlandırılmıştır. Sonlanıma kadarki glukoz verileri erken dönem (0-2 sa), geç dönem (2-6 sa) ve toplam test süresi (0-6 sa) glisemik etki olarak Tekrarlı Ölçümler Anova Testi ile analiz edilmiştir. Glisemik parametreler, Uluslararası CGM uzlaşı raporuna göre glukoz değerlerinin hedef aralıkta olma yüzdesi (TIR), 1. ve 2. düzey hiperglisemi (TAR1 ve TAR2) ve hipoglisemide (TBR1 ve TBR2) olma yüzdeleri bakımından değerlendirilirken, öğün sonrası eğri altında kalan alanlar (iAUC) da karşılaştırılmıştır. iAUC değerleri erken dönem (0-2 sa), geç dönem (2-6 sa) ve toplam test süresince (0-6 sa) süt, yoğurt ve kefir öğünleri için kendi aralarında benzer iken, bu değerler test öğünü verilmeyen durumdan anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur (p<0,001). Tüm zamanlarda ortalama TIR süt, yoğurt, kefir öğünleri ve ara öğün verilmeyen durumda sırasıyla % 34,7, % 38,7, % 45,9 ve % 75,5'tir. Ara öğün verilmeyen deneme günlerinde TIR en fazla, ortalama glukoz değeri ise en düşük bulunmuştur (p<0,001). Geç dönemde, süt öğünü sonrası TAR2 değeri, yoğurt öğünü ve ara öğün verilmeyen deneme günlerinden daha fazla iken, TAR1 süt, yoğurt ve kefir günlerinde benzerdir. Süt yoğurt, kefir ve ara öğün verilmeyen deneme günlerinde yüksek değer nedeniyle sonlandırılma oranları sırasıyla % 7, % 4, % 1 ve % 0 iken, düşük değer nedeniyle sonlandırılma oranları ise sırasıyla % 0, % 1, % 0 ve % 2'dir. Sonuçlar, gece ara öğünü almamanın ara öğün seçeneklerine kıyasla normogliseminin sürdürülmesi için daha iyi bir seçenek olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, hipogliseminin önlenmesi açısından gece ara öğünü alınması için sensor glukoz eşik değerinin belirlenmesine ihtiyaç vardır.
Gebelikte yeme davranış bozuklukları ve depresyon görülme durumu ile beslenme arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Genellikle doğurganlık çağındaki kadınları etkileyen yeme davranış bozuklukları, bireylerin fiziksel, zihinsel ve sosyal açıdan sağlıklarını etkilemektedir. Gebelik döneminde görülen yeme davranış bozuklukları, maternal ve fetal sağlığı olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, gebelik döneminde beslenme durumu ve Akdeniz diyetine uyum ile perinatal depresyon ve yeme davranış bozuklukları görülme durumu arasındaki ilişkiyi tanımlamak ve değerlendirmektir. Bu araştırma, Aralık 2020 – Aralık 2021 tarihleri arasında çevrimiçi anket çalışması olarak, gebeliğinin ikinci (n=64) veya üçüncü (n=86) trimesterlerinde olan, 19-45 yaş aralığında 150 sağlıklı gebe üzerinde yürütülmüştür. Katılımcılara Akdeniz Diyeti Bağlılık Ölçeği, Yeme Tutum Testi (YTT-26) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ile çeşitli sosyodemografik özellikleri, antropometrik ölçümleri ve fiziksel aktivite durumlarını içeren bir anket formu uygulanmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre, demir desteği kullanımı üçüncü trimesterdeki gebelerde anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Pika yeme davranışı görülme oranı %4 olarak bulunmuştur. Katılımcıların BDÖ puanları 11,1±8,1; YTT-26 ölçek puanları 13,4±8,8; Akdeniz Diyeti Bağlılık ölçek puanları 7,2±1,8'dir. İkinci trimesterdeki gebelerin YTT-26 ölçek puanları anlamlı olarak daha yüksektir (p<0,05). Yeme davranış bozukluğu görülme riskinin hareketli bireylerde hareketsiz bireylere göre 4,6 kat (p<0,01) daha fazla olduğu ve depresyon puanları arttıkça bu riskin arttığı bulunmuştur (p<0,05). Bu çalışmanın sonuçları, gebelik dönemindeki kadınların diyet kalitesi ile yeme davranış bozukluğu ve depresyon gelişimi arasında bir ilişki olabileceğini göstermektedir. Bu nedenle, gebelik süresince olası yeme davranış bozukluklarının saptanması ve multidisipliner bir ekip ile tedavisi hem maternal hem fetal sağlığın korunması için oldukça önemlidir.
Bariatrik cerrahi hastalarında yeme davranışı bozuklukları, duygu durumu ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, Ankara'da bir obezite cerrahi merkezine başvuran bariatrik cerrahi yapılan bireyler ile bariatrik cerrahi adaylarının yeme bozuklukları, duygu durumları ve yaşam kalitelerini karşılaştırmak ve bu faktörler arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacı ile yapılmıştır. Çalışma bariatrik cerrahi yapılan bireylerin oluşturduğu vaka grubu (n=30) ve bariatrik cerrahi adaylarının oluşturduğu kontrol grubu (n=30) olmak üzere toplam 60 katılımcı ile kesitsel bir çalışma olarak yürütülmüştür. Kontrol grubu, vaka grubu ile yaş ve operasyon öncesi beden kütle indeksi eşleştirilerek çalışmaya alınmıştır. Katılımcıların genel bilgileri, klinik bilgileri, beslenme alışkanlıkları ve antropometrik ölçümleri araştırmacılar tarafından hazırlanan form ile elde edilmiştir. Yeme bozuklukları, Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği (YBDÖ); duygu durumları, Duygusal Yeme Ölçeği (DYÖ) ve Duygu Durum Profili Ölçeği (DP) ve yaşam kalitesi Kilonun Yaşam Kalitesi Üzerine Etkisi Ölçeği (IWQOL-Lite) ile değerlendirilmiştir. Vaka grubunun %73,3'ü ve kontrol grubunun %53,3'ü kadınlardan oluşmaktadır (p>0,05). Yaş ortalamaları vaka grubunda 36,7±10,03 yıl ve kontrol grubunda 39,0±9,60 yıl olarak belirlenmiştir (p>0,05). Vaka grubundaki bireylerin %90,0'ı (n=27) sleeve gastrektomi ve %10,0'u (n=3) gastrik bypass operasyonu geçirmiştir. Bariatrik cerrahi sonrası geçen süre vaka grubunun %70,0'inde (n=21) 3 ay veya daha az ve %30,0'unda (n=9) 3-12 aydır. Ölçeklerin total skorlarında vaka ve kontrol grupları arasında anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür (p>0,05). Bununla birlikte, YBDÖ alt ölçeklerinden kısıtlama alt ölçeği kısıtlayıcı yeme davranışlarının vaka grubunda daha fazla olduğunu göstermiştir (p=0,05). Katılımcıların IWQOL-Lite alt ölçek analizlerine göre ise vaka grubu bedensel işlevler açısından daha yüksek yaşam kalitesine sahiptir (p=0,02). Ayrıca total IWQOL-Lite skorlarına göre bariatrik cerrahi sonrası 3-12 ay geçen bireylerde yaşam kalitesi daha yüksektir (p=0,04). Ek olarak, IWQOL-Lite alt ölçek skorlarından bedensel işlevler (p=0,04), özgüven (p=0,02) ve toplum baskısı (p=0,04) alt ölçek skorlarının post-operatif 3-12 ay olan bireylerde anlamlı şekilde daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Cerrahiden bağımsız olarak, total DYÖ skorları kadınların erkeklerden daha fazla duygusal yiyici olduğunu göstermiştir (p=0,002). Ek olarak, duygu durumları ile yeme bozuklukları arasında pozitif, bunların yaşam kalitesi ile arasında ise negatif korelasyon vardır. Bariatrik cerrahinin başarısında, kilo kaybının yanı sıra yeme bozuklukları ve duygu durumlarının iyileştirilmesi ile birlikte yaşam kalitesinde artışın desteklenmesi de önemlidir. Bu nedenle, bariatrik cerrahi geçiren bireylerde bu faktörlerin bir arada değerlendirildiği ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Yetişkin bireylerde diyet ve fiziksel aktivite mobil uygulama kullanımının değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, yetişkin kullanıcıların diyet ve fiziksel aktivite mobil uygulamalarının kullanımından nasıl etkilendiklerini, mobil uygulamaları nasıl algıladıklarını belirlemek ve uygulama kullanımının beslenme ve fiziksel aktivitedeki değişiklikler ile ilişkisini araştırmaktır. Çalışmaya 18 – 65 yaş arası, 301 kişi (138 mobil uygulama kullanıcısı ve 163 kullanıcı olmayan) katılmıştır. Bireylerin genel özellikleri, kendi kendine bildirilen davranış değişiklikleri, uygulama kullanımıyla ilişkili algılanan etkililiği ve mobil uygulamaların kullanılabilirliğine yönelik görüşleri anket aracılığıyla değerlendirilmiştir. Qing Wang ve ark. (2016) çalışmasında odak grup tartışmalarından ve yalnızca mobil diyet ve fiziksel aktivite uygulamalarına odaklanarak geliştirilen ve güvenilirliği yapılmış olan anket, sorumlu araştırmacının yazılı izni alınıp, Brislin ve ark. (1973) tarafından önerilen yöntem kullanılarak türkçeye uyarlanıp kullanılmıştır. Kullanıcılar 4 bölümden oluşan anketin tamamını, kullanıcı olmayanlar 1., 2., ve 4. bölümleri yanıtlamıştır. Bireylerin yaş ortalaması 36,1±10,91 yıldır. Mobil uygulama kullanıcıları ile kullanıcı olmayanların beden kütle indeksi (BKİ) sınıfları arasında önemli bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Kullanıcıların yarısından fazlası, mobil uygulamaları sağlıklı beslenmelerini ve aktivitelerini kolaylaştırmada etkili bulmuştur. Mobil diyet uygulaması kullanıcılarının yarısından fazlası, mobil diyet uygulamalarının daha az yağlı süt ürünleri (%69,6) ve daha az işlenmiş et ürünleri (%72,8), daha fazla meyve ve sebze (%73,9), daha az fast-food (%76,1) yemelerine, daha sağlıklı besin ürünleri seçmelerine (%80,4) ve daha az şekerli içecek (%80,4) içmelerine yardımcı olmada etkili olduğunu düşünmüştür. Mobil diyet uygulaması kullanıcılarının çoğu, mobil diyet uygulamalarını, belirli diyetlere (%78,3) ve televizyon, kitap veya internetten sağlıklı besin seçimlerini öğrenmeye (%84,8) kıyasla etkili bulmuştur. Mobil fiziksel aktivite uygulaması kullanıcılarının çoğu, mobil fiziksel aktivite uygulamalarının, egzersize ayrılan zamanı artırmalarına (%86,9), daha sık egzersiz yapmalarına (%87,8) ve egzersizlerin yoğunluğunu artırmalarına (%85,0) ve aktiviteleri çeşitlendirmelerine (%85,0) etkili bir şekilde yardımcı olduğunu düşünmüştür. Mobil fiziksel aktivite uygulaması kullanıcılarının çoğu, mobil fiziksel aktivite uygulamalarını, kişisel eğitmenlere danışmaya (%72,9), spor merkezlerine gitmeye (%73,8) ve bireysel egzersiz kurslarına (%69,1) kıyasla etkili bulmuştur. Hem diyet hem de fiziksel aktivite mobil uygulamalarını kullananlar, sadece mobil fiziksel aktivite uygulamasını kullananlara göre egzersizin zamanını, sıklığını, yoğunluğunu, çeşitliliğini artırmada uygulamaları daha etkili algılamıştır (p<0,05). Diyet ve fiziksel aktivite mobil uygulamaları, uzun süre kullanıldıklarında, kısa süreli kullanıma göre daha etkili algılanmıştır (p<0,05). Mobil uygulama kullanmaya bağlılık, kullanıcıların algısını etkilememiştir (p>0,05). Genel olarak, hem diyet hem de fiziksel aktivite mobil uygulaması kullananların, bazı beslenme ve fiziksel aktivite davranışlarını yapma ve sürdürme olasılığı kullanmayanlara göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Sadece mobil fiziksel aktivite uygulamalarını kullananların, son 12 ayda, genel fiziksel aktivitelerinin artma olasılığı, kullanmayanlara göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Sonuçlar, sağlığı iyileştirmek için diyet ve fiziksel aktivite mobil uygulamalarının potansiyelini göstermiştir. Ancak bildirilen etkilerin güçlü yönlerinin doğrulanması için algılanan değişiklikler yerine gerçek besin tüketimini ve fiziksel aktivite değişikliklerini içeren mobil uygulama verilerini kullanan randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Algılanan etkililik, beslenme, mobil diyet uygulamaları, mobil fiziksel aktivite uygulamaları
Yetişkinlerde yeme farkındalığı, beslenme bilgi düzeyi ve besin alımının incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, yetişkinlerde yeme farkındalığı ile beslenme bilgi düzeyi ve besin alımı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmaya 19-45 yaş arasında 205'i kadın, 127'si erkek olmak üzere 332 yetişkin birey dahil edilmiştir. Bireylerin, dört besin grubundaki besinlerden günlük tükettikleri porsiyon miktarları, beyana dayalı vücut ağırlığı, boy uzunluğu ve bel çevresi değerleri, Yeme Farkındalığı Ölçeği (YFÖ-30) ve Beslenme Bilgi Düzeyi Ölçeği (BBD) puanlarına ilişkin bilgiler çevrimiçi anket yolu ile toplanmıştır. Çalışmanın sonucunda bireylerin YFÖ-30 puanı cinsiyete göre farklılık göstermezken, erkeklerde duygusal yeme puanı kadınlarda ise yeme kontrolü ve bilinçli beslenme puanı anlamlı olarak daha yüksektir bulunmuştur (p<0,05). Kadınların BBD puanı erkeklerden anlamlı olarak daha yüksektir. (p<0,01). Yaş arttıkça duygusal yeme ve disinhibisyon puanları artmıştır (p<0,05). Zayıf bireylerde, şişman bireylere göre YFÖ-30 puanı anlamlı olarak daha yüksektir (p<0,05). YFÖ-30 puanı arttıkça vücut ağırlığı, bel çevresi, BKİ ve bel/boy oranı anlamlı olarak azalmıştır (p<0,01). BBD puanı arttıkça YFÖ-30 puanı (r=0,141, p<0,05), yeme kontrolü puanı (r=0,186, p<0,01) zayıf düzeyde; yeme disiplini puanı (r=0,320, p<0,01) orta düzeyde artış göstermiştir. Süt grubu besinlerin toplam porsiyon miktarı arttıkça yeme disiplini puanı artmıştır (r=0,160, p<0,01). Ekmek-tahıl grubu besinlerin toplam porsiyon miktarı ile farkındalık ve enterferans hariç tüm alt faktörler ve YFÖ-30 puanı arasında negatif anlamlı bir ilişki vardır (p<0,05). Regresyon analizi için elde edilen modeller YFÖ-30 puanı üzerinde anlamlı sonuç vermiştir. Buna göre YFÖ-30 puanındaki varyansın %7,4'ünü ekmek-tahıl, sebze-meyve grubu toplam porsiyon miktarı; %8,5'ini çikolata, bisküvi/kurabiye, sıvı yağ tüketim miktarı; %7,8'ini BKİ; %2,0'ını BBD puanı açıklamıştır. Yeme farkındalığının sağlıklı besinlerin seçimine, porsiyon kontrolünün sağlanmasına katkıda bulunabileceği sonucuna varılmıştır. Beslenme bilgisi ile beraber yeme farkındalığı hakkında toplumun bilgilendirilmesi, vücut ağırlığı yönetimi için faydalı olabilir.
Ağırlık kaybı programına ek olarak verilen krill ve balık yağının obezite ile ilişkili paramatrelere etkisi
Önemli bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilen obezitenin, tedavisinin temelini tıbbi beslenme tedavisi oluşturmakta ve farklı biyoaktif bileşiklerin tedavide etkinliği araştırılmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda balık yağı ve krill yağı gibi kaynaklarla alınan omega 3 çoklu doymamış yağ asitlerinin (n-3 PUFA) obeziteyle ilişkili göstergeler üzerine olumlu etkileri olabileceği önerilmiş, ancak farklı n-3 PUFA kaynaklarının etkinlikleri tam olarak açıklanamamıştır. Bu çalışma, ağırlık kaybı programına ek olarak verilen krill ve balık yağının obeziteyle ilişkili parametrelere olan etkisini belirlemek ve etkinliklerini karşılaştırmak amacıyla planlanmıştır. Randomize kontrollü klinik çalışma olarak planlanan bu çalışma, 1 Ocak 2018 - 1 Ocak 2019 tarihleri arasında Özel IMC Hastanesi (Mersin) Dahiliye Polikliniği'ne başvuran 19-45 yaş arası ve beden kütle indeksi (BKİ) ≥27 ile <35 kg/m2 olan kadın bireyler (n=45) üzerinde yürütülmüştür. Bireyler üç gruba randomize edilerek sekiz hafta boyunca ağırlık kaybı programına ek olarak birinci gruba (krill yağı grubu) 1,4 g krill yağı (204 mg EPA+120 mg DHA/gün), ikinci gruba (balık yağı grubu) 1,0 g balık yağı (180 mg EPA+120 mg DHA/gün) verilmiş; üçüncü gruba (kontrol grubu) ise herhangi bir besin ögesi desteği yapılmamıştır. Bireylerin beslenme durumlarını değerlendirmek amacıyla, ağırlık kaybı programı öncesi ve sekiz hafta sonunda üç günlük besin tüketim kaydı; sekiz haftalık ağırlık kaybı programı süresince ise haftada bir kez 24-saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı alınmıştır. Bireylerin fiziksel aktivite düzeyleri çalışmanın başında ve sonunda üç günlük fiziksel aktivite kaydı ile değerlendirilmiştir. Bireylerin antropometrik ölçümleri sekiz hafta boyunca her hafta alınmıştır. Bireylerden çalışmanın başında ve sonunda alınan açlık kan örneklerinde serum glukoz, insülin, total kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein kolesterol (LDL-K), yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol (HDL-K), HDL dışı kolesterol (non-HDL-K), trigliserit (TG), yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hsCRP), tümör nekröz faktör-α (TNF-α), interlökin-6 (IL-6), total antioksidan sistem (TAS), total oksidan sistem (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) düzeyleri analiz edilmiştir. Ayrıca Homeostatik Model Değerlendirmesi (HOMA-IR) hesaplanmış ve kan basınçları ölçülmüştür. Bireylerin ağırlık kaybı programı başlangıcı ile dördüncü hafta ve sekizinci hafta sonundaki antropometrik ölçümlerinde oluşan değişimler açısından üç grup arasında anlamlı bir fark olmadığı (her biri için p>0,05); sadece bel çevresi (krill:-11,0 cm, balık yağı: -7,0 cm, kontrol: -8,0 cm), bel/kalça oranı (krill: -0,05, balık yağı: -0,03, kontrol: -0,03) ve bel/boy oranında (krill: -0,07, balık: -0,04, kontrol: -0,05) azalma yönündeki değişimlerin krill grubunda anlamlı düzeyde farklı olduğu bulunmuştur (her biri için p<0,05). Bireylerin ağırlık kaybı programı öncesi ve sonrasında ölçülen tüm biyokimyasal bulguları ve kan basıncı ölçüm ortalamaları her üç grupta da benzer bulunmuştur (her biri için p>0,05). Müdahale sonrasında biyokimyasal parametreler ve kan basınçlarında görülen değişimlerden sadece hsCRP ve TNF-α'da görülen azalma yönündeki değişimler krill yağı grubunda anlamlı düzeyde farklı bulunmuştur (her biri için p<0,05). Bu bulgular krill yağının, balık yağına kıyasla inflamasyona ve abdominal yağlanmaya olumlu etkileri olabileceğini göstermekle birlikte, krill ve balık yağının anti-obezite etkilerini tam olarak desteklememektedir. Bu doğrultuda obez bireylerde ideal krill ve balık yağı dozlarının belirlenerek, obezite ve obezite ile ilişkili parametrelere olan etkilerini her iki cinsiyette de inceleyen daha büyük örneklemli randomize kontrollü insan çalışmalarına ihtiyaç vardır.
Diyabetik ayak ülseri tanısı ile negatif basınçlı yara tedavisi uygulanan hastalara verilen oral beslenme takviyesinin beslenme durumu ve yara iyileşmesi üzerine etkisi
Tıbbi beslenme tedavisi uygulamalarının diyabet komplikasyonları üzerindeki etkinliği tam olarak kanıtlanamamıştır. Bu çalışmada, diyabetik ayak ülseri gelişen hastalarda verilecek olan yaraya özgü oral beslenme takviyesinin beslenme durumu, inflamasyon düzeyi ve ayak yaralarının iyileşmesine olan potansiyel katkıları incelenmiştir. Çalışma Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Periferik Damar Cerrahi Bilim Dalı Genel Cerrahi Yara Bakım Ünitesi'nde negatif basınçlı yara tedavisi alan, diyabetik ayak ülseri olan hastalar üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya toplam 25 hasta katılmıştır, bu hastaların 21'i erkek, 4'ü kadındır. Hastaların diyabet süresi 6-46 yıl arasındadır, yaş aralığı ise 40-80 yıldır. Hastalar kontrol (S=12) ve müdahale grubu (S=13) olmak üzere iki gruba ayrılmış, dört hafta boyunca besin tüketimleri günlük olarak takip edilmiştir. Hastalar için 1496,9-2266,8 kkal/gün arasında enerji içeren diyabetle uyumlu tıbbi beslenme tedavisi planlanmıştır. Kontrol grubuna yalnızca diyabetik tıbbi beslenme tedavisi verilirken, müdahale grubuna diyabetik tıbbi beslenme tedavisinin yanı sıra 14,8 g arjinin, 14,8 g glutamin ve 2,6 g hidroksi-metil-bütirat içeren yaraya özgü beslenme takviyesi verilmiştir. Gruplar arasında enerji ve diğer makro besin ögeleri alım miktarı açısından istatistiksel olarak önemli bir farklılık görülmemesine rağmen, müdahale grubunun protein alımı önemli düzeyde artmıştır (p<0.05). Kontrol grubunda tıbbi beslenme tedavisi öncesi ve sonrasında albümin düzeyleri arasında istatistiksel açıdan önemli bir farklılık görüldüğü (p<0,05), C-Reaktif protein (CRP) düzeylerinde ise bu farklılığın anlamlıya yakın olduğu saptanmıştır (p=0,05-0,10). Müdahale grubunda ise tıbbi beslenme tedavisi öncesi ve sonrasında ölçülen CRP, hemoglobin, hematokrit ve sedimentasyon değerleri arasında istatistiksel açıdan önemli bir fark olduğu (p<0,05); lökosit, trombosit ve İnterlökin-6 için ise aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı düzeye yakın olduğu saptanmıştır (p=0,05-0,10). Albümin, hematokrit ve sedimentasyon için tıbbi beslenme tedavisi öncesi ve sonrası değerlerin hesaplanan farkı istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0,05). Yara değerlendirme skorlarının tıbbi beslenme tedavisi öncesi ve sonrasında her iki grupta azaldığı ve hem kontrol, hem de müdahale grubu içinde önemli bir farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (p<0,05). Yara boyutu ölçümlerinin de aynı şekilde her iki grupta tıbbi beslenme tedavisi sonrası azaldığı, yalnızca kontrol grubu için tıbbi beslenme tedavisi öncesi ve sonrası değerler arasında önemli bir farklılık olduğu saptanmıştır (p<0,05). Yara değerlendirme skorlarının tıbbi beslenme tedavisi öncesi ve sonrası hesaplanan farkı gruplar arasında anlamlı düzeye yakın bulunmuştur (p=0,05-0,10). Bu sonuçlar, yaraya özgü oral beslenme takviyesinin diyabetik ayak hastalarında bazı inflamasyon göstergelerini düzenleyerek yara iyileşmesine katkı sağlayabileceğine dikkat çekmektedir.
Effects of probiotic and prebiotic supplements on serum bdnf, kynurenine, tryptophan competing amino acids and intestinal microbiome in major depressed patients
Recent studies highlighted the role of disturbed intestinal microbiome in development of depression. Probiotics and prebiotics can be useful in prevention and treatment of depression as they can balance the intestinal microbiome and modulate the gut-brain axis. The aim of this double-blind randomized controlled clinical study was to compare the effects of Lactobacillus helveticus and Bifidobacterium longum probiotics and galacto-oligosaccharide prebiotic on serum brain derived neurotrophic factor (BDNF), kynurenine, tryptophan competing branched chain amino acids (BCAA) and intestinal microbiome in patients with major depressive disorder. A total of 110 patients (78 female and 32 male, aged 20-50 years) with low to moderate depression, who referred to psychiatric clinic of Bahman Hospital in Iran, were included and randomly assigned to one of the probiotic (n=38), prebiotic (n=36) and placebo (n=36) groups and 81 patients completed the study. Dietary intake using dietary recall, and physical activity level using international physical activity questionnaire were recorded at the baseline and endpoint. Furthermore, Height and weight of the participants were measured and body mass indexes (BMI) were calculated. Depression severity assessed using Beck's depression inventory (BDI). Serum BDNF, kynurenine, BCAA, and intestinal microbiome levels were measured before and after the intervention. Serum BDNF and kynurenine levels were measured using ELISA. Amino acids were measured by HPLC. Intestinal microbiome was measured using real-time PCR. Totally, 81 patients (28 in the probiotic, 27 in the prebiotic and 26 in the placebo groups) with a mean age of 36.5 years and mean depression duration of 2.3 years completed the study. There was no significant difference among the three groups in terms of mean age, BMI and activity before and after intervention. Dietary intake was not different between groups at the endpoint except for selenium which was lower in probiotic group compared to placebo (P= 0.05). Probiotic use significantly reduced Beck depression scores (P= 0.042) and kynurenine to tryptophan ratio (P= 0.048) while increased tryptophan to isoleucine ratio (P= 0.023) compared to placebo, whereas prebiotic had no effect on these outcomes. Furthermore the rise in BDNF levels was significant in probiotic group compared to both prebiotic (P<0.001) and placebo (P=0.02) groups. Additionally, the increase in intestinal Lactobacillus group and Bifidobacterium spp. in probiotic group was significant compared to prebiotic group (P= 0.014 and P=0.025, respectively). This study showed that probiotic supplementation improves depression status probably by increasing intestinal Lactobacillus group and Bifidobacterium spp. and serum BDNF and reducing kynurenine to tryptophan ratio, whereas prebiotics had no effect on depression status.
Diyetle alınan bazı heterosiklik aromatik amin türlerinin farelerde ateroskleroz, kan lipid profili ve endotel disfonksiyon üzerine etkisi.
Heterosiklik aromatik aminler protein içeren besinlerin pişirilmesiyle oluşmaktadır. Genel olarak kanser oluşumu üzerindeki etkileri araştırılırken; kardiyovasküler hastalıklar üzerindeki etkilerini inceleyen çalışmalar oldukça yetersizdir. Ayrıca heterosiklik aminlere maruz kalınan sürenin dislipidemi ve ateroskleroz gelişimindeki etkilerini inceleyen çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle bu tez heterosiklik aminlerin kısa veya uzun süreli alımının etkilerinin ateroskleroz ve kardiyovasküler hastalıkların temel oluşum mekanizmaları açısından incelenmesi amacıyla planlanmıştır. C57Bl/6 orijinli (n=80, 3 haftalık, dişi) fare 21 hafta boyunca yüksek yağ ve kolesterol (%20,w/w Hindistan cevizi yağı; %0,2 w/w kolesterol) içeren diyet ile beslenmiştir. Randomize olarak 8 gruba ayrılan farelere 3 ya da 10 hafta boyunca farklı türde heterosiklik amin içeren yüksek yağlı yem verilmiştir (10 mg/kg va PhIP, MeIQx veya PhIP+MeIQx). Müdahalenin sonunda plazma ve karaciğerde total kolesterol, trigliserit, LDL, VLDL, HDL, Apo B, Apo A1; plazmada VCAM-1 ve ICAM-1 düzeyleri kolorimetrik/ELISA yöntemiyle; aortta ICAM-1 ve VCAM-1 miktarı Western Blot yöntemiyle; ekspresyon düzeyleri RT-qPCR yöntemiyle incelenmiştir. Plazma ve karaciğerde total kolesterol, LDL, Apo A1 ve Apo B düzeyleri hem heterosiklik amin türünden hem de alım süresinden etkilenmemektedir (p>0,05). Yüksek yağlı ve kolesterol içeren diyet alan farelerde uzun süreli (10 hafta) heterosiklik aromatik amin alan gruplarda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma trigliserit (p=0,037) düzeylerinin azaldığı, karaciğer HDL düzeylerinin arttığı (p=0,025) bulunmuştur. Aynı heterosiklik amini uzun ve kısa süreli alan gruplar karşılaştırıldığında plazma HDL düzeylerinin PhIP gruplarında kısa ve uzun süre sırasıyla; 0,284±0,03 ve 0,152±0,01 mmol/L, MeIQx gruplarında 0,204±0,02 ve 0,210±0,01 mmol/L her iki türü birlikte alan gruplarda 0,250±0,02 ve 0,216±0,01 mmol/L olduğu bulunmuştur (p<0,05). Endotel disfonksiyon ve aterosklerotik plak gelişiminde gruplar arasında anlamlı farklılık olmadığı görülmüştür (p>0,05). Sonuç olarak heterosiklik amin alımının vücutta meydana getirdiği kardiyovasküler hastalık riski ve karsinojenik/mutajenik etki gibi etkileri de göz önüne alınarak diyetle alımının sınırlandırılması önemlidir.
Kinoanın (chenopodium quinoa willd.) kafeterya diyetiyle beslenen ratlarda glikoz homeostazına etkisi
Geleneksel tahıllara kıyasla daha nitelikli bir besin ögesi kompozisyonu ve biyokimyasal içerik sunan psödo-tahılların, obezite ve ilişkili komorbiditelerde metabolik kontrolün sağlanmasında yararlı olabileceği vurgulanmaktadır. Bu çalışmada, kafeterya diyeti ile obezite, glikoz intoleransı, insülin direnci gibi metabolik bozuklukların tetiklendiği ratlarda kinoanın olası koruyucu rolünün aydınlatılması amaçlanmıştır. Üç haftalık 24 adet erkek Wistar rat, randomize olarak 15 hafta süresince; kontrol diyeti (KON) (n=6), kinoalı diyet (KİN) (n=6), kafeterya diyeti (KAF) (n=6) veya kinoalı kafeterya diyeti (KFK) (n=6) ile beslenmişlerdir. Besin tüketim miktarları ve vücut ağırlığı verileri günlük olarak kaydedilmiştir. Diyet müdahaleleri sonunda ratlara intraperitoneal glikoz tolerans testi (IPGTT) uygulanmıştır. Ratların plazma insülin, GLP-1 ve IGF-1 konsantrasyonları analiz edilmiştir. Gerçek zamanlı kantitatif PZR ile insülin sinyalizasyonu yolağında görevli hepatik IRS1, IRS2, INSR, AKT2 ve AMPK genlerinin rölatif mRNA ekspresyon düzeyleri belirlenmiştir. Toplam yem tüketim miktarı (g/gün), post hoc analizler sonrasında diyet grupları arasında KİN>KON>KAF>KFK şeklinde (sırasıyla 27,18±0,37 g/gün, 25,14±0,60 g/gün, 22,81±0,41 g/gün, 20,93±0,54 g/gün; p<0,0001) sıralanırken; günlük ortalama enerji alım miktarı (kkal/gün) KİN>KON=KAF>KFK (sırasıyla 106,8±1,18 kkal/gün, 99,57±1,37 kkal/gün, 96,31±1,28 kkal/gün, 88,20±1,17 kkal/gün; p<0,01) olarak belirlenmiştir. Son vücut ağırlığı ve haftalık ağırlık kazanımı ortalaması en yüksek olan grubun KAF grubu olduğu; KİN grubunun ise en düşük değerlere sahip olduğu belirlenmiştir (sırasıyla 416,17±18,61 g vs. 339,67±8,73 g, p<0,05; 18,24±1,03 g vs. 13,92±1,07 g, p<0,05). KON, KİN ve KFK grupları arasındaki ikili karşılaştırmalarda, ilgili değişkenlerin anlamlı derecede farklılık göstermediği bulunmuştur. IPGTT sürecinde glisemik yanıta ilişkin toplam AUC değeri, post hoc analizler sonrasında gruplar arasında glikoz toleransı en zayıf olandan en güçlü olana doğru KAF>KON>KFK>KİN şeklinde sıralanmıştır (p<0,0001). IPGTT'de elde edilen insülinemik yanıta ilişkin toplam AUC değeri ise post hoc analizler sonrasında KON>KFK=KAF>KİN şeklinde ifade edilmiştir (p<0,0001). Plazma GLP-1 konsantrasyonu, gruplar arasında benzerken (p>0,05); plazma IGF-1 düzeyi anlamlı derecede farklıdır (p<0,01). IRS1 geninin rölatif gen ekspresyon düzeyinin diyet grupları arasında anlamlı derecede farklı olduğu belirlenmiş; post hoc analizler sonrasında ilgili parametre KİN>KFK=KON>KAF düzeninde (sırasıyla 2,433±0,189, 1,342±0,083, 1,268±0,120, 0,664±0,070; p<0,0001) sıralanmıştır. AMPK geninin rölatif gen ekspresyon düzeyinin diyet grupları arasında anlamlı derecede farklı olduğu (KON:0,955±0,072, KİN:1,570±0,062, KAF:0,638±0,073, KFK: 0,880±0,095; p<0,0001) belirlenmiştir. IRS2, AKT2 ve INSR genlerinin rölatif gen ekspresyonu düzeyleri, diyet grupları arasında benzerdir (her biri için p>0,05). Günümüzde önemli bir fonksiyonel besin olarak nitelendirilen kinoanın, yeterli ve dengeli bir diyet örüntüsüne dahil edilmesiyle, obezojenik diyetle tetiklenen metabolik bozuklukları önleme potansiyeline sahip olabileceği düşünülmektedir.
Disfaji diyetinde kullanılan ksantan gamı ve modifiye mısır nişastasının in vivo ilaç salımı üzerindeki etkileri
Disfaji hastalarında katı oral dozaj formundaki ilaçların modifiye edilmeden yutulması zor ya da riskli olabilmektedir. Bu hastalarda en sık başvurulan yöntem toz haline getirilen ilacın bir miktar kıvam artırıcı eklenmiş su ile karıştırılarak verilmesidir; ancak bu uygulamanın, ilaçların in vivo biyoyararlanımı üzerindeki etkileri tam olarak bilinmemektedir. Bu araştırma disfaji tedavisinde kullanılan kalınlaştırılmış sıvıların, model ilaç olarak seçilen levetirasetamın biyoyararlanımı üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Çalışma süresince toz haline getirilen ilaçlar deney gruplarında modifiye mısır nişastası (MN) ve ksantan gamı (KG) kullanılarak 3 farklı viskozite düzeyinde (nektar, bal ve puding) hazırlanan sulu çözeltilerle karıştırılmış, kontrol grubunda ise yalnızca deiyonize su içerisinde çözdürülmüştür. İlk aşamada, diyaliz membran yöntemi kullanılarak, kalınlaştırılmış suyun 4 farklı ilacın (levetirasetam, karbamazepin, atenolol ve sefiksim) in vitro salım hızına etkisi incelenmiş ve her iki kıvam artırıcının da kontrol grubuna göre karbamazepin haricindeki üç ilacın salım hızını anlamlı olarak azalttığı belirlenmiştir. Çalışmanın bir sonraki aşaması olan in vivo deneylere, çözünürlüğü en yüksek olan levetirasetamla devam edilmiştir. In vivo deneylerde, 24 adet dişi Yeni Zelanda albino tavşan kontrol grubu (su+ilaç, n=6) ve deney grubu (kalınlaştırılmış su+ilaç, n=18) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Deney grubundaki hayvanların yarısına KG, diğer yarısına MN ile 3 farklı konsantrasyonda hazırlanan örnekler intragastrik gavaj yoluyla verilerek, kulak arterinden 9 zaman noktasında kan örneği alınmıştır. İki haftalık arınma döneminin ardından deney grupları çaprazlanmış ve gavaj uygulaması sonrasında kan alma işlemleri tekrarlanmıştır. Örneklerdeki miktar tayini sıvı kromatografi-kütle spektrometresi/kütle spektrometresi (LC-MS/MS) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Kontrol grubuna göre deney gruplarında plazma doruk derişiminin (Cmax) daha düşük, plazma doruk süresinin (tmax) ise kısmen daha uzun olduğu ve en düşük Cmax'ın en yüksek viskozite düzeyinde olduğu saptansa da, gruplar arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlenmiştir (Cmax ve tmax için sırasıyla p=0.117 ve p=0.495). Emilerek kana geçen toplam levetirasetam miktarı (AUC) açısından da kontrol ve deney grupları arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark olmadığı belirlenmiştir (AUCtüm ve AUCson için sırasıyla p=0.215 ve p=0.183). Kıvam artırıcıların türünün etkisi karşılaştırıldığında, nektar düzeyinde iki kalınlaştırıcı ajanın Cmax değerlerinin farklı olduğu (p=0.038) ancak diğer farmakokinetik parametrelerde, kalınlaştırıcı ajanın türüne göre istatistiksel açıdan anlamlı bir farkın olmadığı saptanmıştır. Bu sonuçlar, disfajinin diyet tedavisinde sıvı aspirasyonunu önlemek amacıyla yaygın olarak kullanılan iki kalınlaştırıcı ajanın, ilaçlarla birlikte alınması durumunda, sıvının viskozite (kalınlık) düzeyine bağlı olmaksızın, levetirasetamın farmakokinetik etkinliğini ve biyoyararlanımını değiştirmediğini göstermiştir.
Obezitede FTO gen varyantlarının diyet bileşenleri ile ilişkileri
FTO gen varyantlarının diyet ve diğer yaşam tarzı alışkanlıkları ile etkileşimlerinin obezite göstergeleri üzerine etkileri son yıllarda dikkat çekmektedir. Farklı popülasyonlarda yapılan çalışmalardan elde edilecek kanıtlar, bu ilişkinin anlaşılması açısından önem taşımaktadır. Bu çalışmada, Türk popülasyonunda obezitede FTO gen varyantlarının (rs9939609 ve rs10163409) diyetin hem besin ögesi içeriği, hem de diyet kalitesi ile etkileşimlerinin detaylı olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, fizik muayeneleri Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi'nde yapılmış 200 sağlıklı kontrol (Beden Kütle İndeksi (BKİ): 18,5-24,9 kg/m2), 200 pre-obez/obez (BKİ≥25 kg/m2) olmak üzere toplam 400 birey katılmıştır. Bireylerin yaş ortalaması 34,8±7,08 yıldır. Bireylerin sosyodemografik özellikleri, sigara ve alkol kullanım durumları, fiziksel aktivite düzeyleri, uyku kaliteleri ve beslenme alışkanlıkları sorgulanmış ve geriye dönük 24-saatlik besin tüketim kaydı alınmıştır. Diyet kalitesinin belirlenmesinde Sağlıklı Yeme İndeksi-2010 (HEI-2010) ve Akdeniz Diyeti Uyum Ölçeği kullanılmıştır. FTO geni polimorfizmleri Kompetitive Allel Spesific PCR genotipleme ile analiz edilmiştir. Bireylerden açlık ve tokluk kan örnekleri alınarak, açlık serum lipid profili, açlık plazma glukoz ve insülin, postprandiyal glukoz ve insülin, plazma adiponektin, serum 25-dihidroksi vitamin D düzeyleri değerlendirilmiştir. Ayrıca, HOMA-IR değeri hesaplanmış ve sistolik ve diastolik kan basıncı ölçülmüştür. FTO rs9939609 minör allel (A) frekansı %39, FTO rs10163409 minör allel (T) frekansı %37'dir. FTO rs9939609 A allel taşıyıcıları %19,5, TT genotipi %9,4 oranında obezdir (p=0,028). FTO rs10163409 için obezite oranı genotipler arasında benzerdir (p=0,768). FTO rs9939609 genotipi için tüm genotiplerde, FTO rs10163409 için ise AA genotipinde toplam öğün sayısının obezite; ara öğün sayısının ise abdominal obezite göstergeleri ile negatif korelasyonda olduğu bulunmuştur (her biri için p<0,05). Diyetle karbonhidrat alımının rs9939609 TT genotipi için obezite göstergeleri açısından pozitif; AA/AT genotipleri için vücut yağ kütlesi oranı ile negatif korelasyonda olduğu bulunmuştur. Diyetle yağ alımı FTO rs9939609 AA genotipine sahip bireylerde vücut yağ kütlesi oranı ile pozitif korelasyon göstermiştir (p<0,05). FTO rs10163409 gen varyantları açısından diyetle protein alımının TA/TT genotipindeki bireylerde vücut yağ kütlesi oranındaki artış ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Aynı SNP için diyette yağdan gelen enerji oranının AA genotipinde artan vücut yağ kütlesi oranı; TA/TT genotiplerinde ise abdominal obezite göstergeleri ile ilişkili olduğu saptanmıştır (her biri için p<0,05). Toplam risk allel sayısı 1 ve üzeri olan bireylerde, n-3 yağ asidi alımı arttıkça yüksek bel/kalça oranı riskinin %35 oranında düştüğü gösterilmiştir (p=0,033). FTO rs9939609 TT genotipine sahip bireylerin diyet kalitesi arttıkça plazma açlık insülin, postprandiyal insülin ve HOMA-IR düzeylerinde azalma saptanmıştır (her biri için p<0,05). FTO rs10163409 AA genotipinde ise diyet kalite skoru arttıkça plazma açlık insülin düzeyi ve HOMA-IR değerleri azalırken; plazma adiponektin düzeyi artmıştır (her biri p<0,05). FTO rs9939609 genotipi ve fiziksel aktivite düzeyi etkileşimi plazma adiponektin düzeyini etkilemiştir (p=0,027). Risk alleli taşıyan sedanter bireylerde plazma adiponektin düzeyi risk alleli taşımayanlara kıyasla daha düşüktür (p=0,006). Sonuç olarak, yetişkin bireylerden oluşan Türk örnekleminde FTO gen varyantlarının obezitede diyet ve diğer yaşam tarzı alışkanlıklarına karşı verilen yanıtı düzenleyerek, obezite göstergelerini etkileyebileceği doğrulanmıştır.