Hatay Mustafa Kemal University
Faculty

Faculty of Medicine

Hatay Mustafa Kemal University

104

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik retinopatide LRG1, kallistatin, VEGF, TGFβ düzeylerinin klinik bulgularla ilişkisi

Amaç: DR diyabetin en yaygın mikrovasküler komplikasyonudur. Hastalığın patogenezinde suçlanan faktörler olmasına rağmen kesin nedeni bilinmemektedir, kalıcı tedavisi yoktur. Angiyogenez ile yeni damar oluşumu hastalığın patofizyolojisinde etkili mekanizmalardan biridir. Çalışmamızın amacı diyabetin yaygın komplikasyonu olan DR'de daha önce beraber çalışılmamış anjiyogenez göstergeleri olabilecek LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ düzeylerinin retinopati evreleri ile ilişkisini incelemektir. Gereç ve yöntem: DR gelişmemiş 30 diyabetli, 30 NPDR gelişmiş diyabetli, 30 PDR gelişmiş diyabetli ve 30 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu olmak üzere 120 kişi çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan tüm hasta ve sağlıklı gönüllelerin serumunda LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ düzeyleri ölçüldü. Elde edilen veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Diyabetik hastalar ve kontrol grubu arasında LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ düzeylerinde farklılık bulundu (p=0,001). LRG1 ortalaması PDR grubunda 470,22 ± 18,92 ng/ml, NPDR grubunda 438,74 ± 33,5 ng/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 408,9 ± 39,44 ng/ml ve kontrol grubunda 359,9 ± 89,78 ng/ml idi. LRG1 düzeyleri PDR grubunda en yüksek, kontrol grubunda en düşük bulundu. Alt grup analizlerinde LRG1 düzeylerinde; PDR-NPDR arasında (p=0,001), PDR-DR Olmayan diyabetikler arasında (p=0,001), PDR-Kontrol arasında (p=0,001), NPDRKontrol arasında (p=0,001), NPDR-DR Olmayan diyabetikler arasında (p=0,002) farklılık saptandı. Kallistatin ortalaması PDR grubunda 608,64 ± 352,45 ng/ml, NPDR grubunda 272,21 ± 240,13 ng/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 284,4 ± 222,63 ng/ml ve kontrol grubunda 186,0 ± 217,71 ng/ml idi. Kallistatin düzeylerinde PDR grubu ile kontrol, DR Olmayan diyabetikler ve NPDR grupları arasında farklılık saptandı (p=0,001). VEGF ortalaması PDR grubunda 378,54 ± 163,63 pg/ml, NPDR grubunda 247,43 ± 95,62 pg/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 252,7 ± 80,06 pg/ml ve kontrol grubunda 204,4 ± 79,83 pg/ml idi. PDR grubunda VEGF değeri diğer tüm gruplardan yüksekti: PDR-DR Olmayan p=0,003, PDR-NPDR p=0,003, PDRKontrol p=0,001. TGFβ ortalaması PDR grubunda 35,28 ± 14,9 ng/ml, NPDR grubunda 28,84 ± 5,7 ng/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 24,66 ± 9,69 ng/ml ve kontrol grubunda 22,24 ± 5,4 ng/ml idi. TGFβ düzeyleri PDR grubunda, DR Olmayan diyabetikler ve Kontrol grubuna göre anlamlı yüksekti (p=0,012, p=0,001). NPDR-Kontrol grubu arasında da farklılık saptandı (p=0,001). Sonuç: Angiyogenezde rol aldığı düşünülen biyomarkerların; LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ; PDR'de plazma seviyelerinde yükselme görüldü. DR'nin erken teşhisinde ve evrelemesinde bu markerlar non-invaziv ve ucuz belirteçler olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: DR, PDR, LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ

Diabetes mellitusDiabetik retinopatiGlikoproteinler+3
Esra Kiriktir
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple miyelom hastalarımızda nöropatik ağrı sıklığıve kullanılan kemoterapötik ajanlarla ilişkisi

Amaç: Multiple miyelom (MM), immünoglobülin üreten plazma hücrelerinin monoklonal neoplastik proliferasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Multiple Miyelom anemi, serum ve idrarda monoklonal protein varlığı, hiperkalsemi ve böbrek yetmezliği ile seyreder. Malignitelerin %1'ini ve hematolojik malignitelerin %10'unu oluşturur. Nöropatik ağrı somatosensoriyel sistemi etkileyen bir hastalık veya lezyon sonucu ortaya çıkan ağrıdır ve kanserli hastalarda sık görülür. Nöropatik ağrı geçmiş yıllarda daha çok hastalığın kendisiyle ilişkili iken günümüzde daha çok tedavi ile ilişkilidir. Multiple Miyelom hastalarında kemoterapiye bağlı gelişen nöropatik ağrı hastaların yaşam kalitesini düşürür, hastaların günlük aktivitelere katılımını kısıtlar. Bu çalışmada, MM hastalarımızda nöropatik ağrı sıklığının belirlemesi ve hastaların almakta oldukları kematerapötiklerle olan ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve yöntem: Multiple Miyelom tanısı ile takip edilen 50 hasta ile 50 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Her iki gruba da "LANSS", "DN-4" ve "Pain Detect" anketleri uygulandı. Elde edilen veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında her üç anket için de puansal ortalamalarda farklılık saptandı (her biri için p=0,001). Anketler nöropatik ağrı varlığına göre karşılaştırıldığında; LANSS ve DN-4'e göre hastalarda daha fazla nöropatik ağrı varlığı tespit edildi (p=0,002, p=0,022). Pain detect'e göre hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel farklılık bulunmadı. Multiple Myelom hastaları aldıkları kemoterapi ajanlarına göre; VCD (Bortezomib- SiklofosfamidDeksametazon), VCD+RD (Revlimid- Deksametazon) ve diğer ilaçları alanlar olarak gruplandırıldı. Nöropatik ağrı anketleri bu üç grup arasında kıyaslandı, farklılık saptanmadı. Kök hücre nakli olan ve olmayan hastalarda nöropatik ağrı kıyaslaması yapıldığında iki grup arasında istatistiksel anlamda farklılık saptanmadı. Sonuç: Nöropatik ağrı, MM hastalarında kontrol grubuna göre daha sık görülmektedir. Hastaların almış oldukları kemoterapi ajanları ile nöropati sıklığı arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Yeni tedavi ajanlarının kullanılmasıyla sıklığı artan nöropatik ağrı, hastaların yaşam kalitesini etkilediği için önlem alınması gereken bir durumdur. Anahtar kelimeler: MM, Nöropatik Ağrı, LANSS, DN-4, Pain Detect

AğrıKemoterapötikMultipl miyelom+3
Turgay Kutlu
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel sıçan osteoartrit modelinde UCMA'nın anti-osteoartritik etkisinin hyaluronik asit ve kortikosteroidler ile karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada, deneysel rat osteoartrit modelinde UCMA'nın anti-osteoartritik etkisinin hyaluronik asit ve kortikosteroidlerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kırk adet erişkin erkek Wistar Albino rat 8'erli rastgele gruplara ayrıldı. Gruplar; kontrol, MIA, MIA+kortikosteroid, MIA+Hyaluronik asit, MIA+UCMA şeklinde belirlendi. Ratların sağ dizlerine intra-artiküler MIA injeksiyonu yapılarak OA modeli oluşturuldu. Üç günde bir olmak üzere, tedavi gruplarına toplamda 7 defa sağ dizlerine intraartiküler injeksiyon yapıldı. Deneylerin sonunda ratlar sakrifiye edilerek sağ diz eklem bölgeleri histopatolojik ve immünohistokimyasal analizler için alındı. Histopatolojik olarak Hematoksilen-Eozin Boyama, Safranin O & Fast Green FCF boyama, Toluidine Blue Boyaması yapılmıştır. İmmünohistokimyasal olarak BMP-2 ve Nf-κB boyaması yapılmıştır. Dejenerasyon seviyesi belirlenmesi amacıyla Mankin Skor Derecelendirme Sistemi kullanılmıştır. Bulgular: Kontrol grubuna kıyasla MIA grubunda Mankin skoru istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı belirlenmiştir (p< 0.05). Histopatolojik olarak UCMA, HA ve Betametazon asetat+betametazon disodyum fosfat gruplarında ise eklem kıkırdağının yapısında dejenerasyonların izlendiği fakat MIA grubuna kıyasla daha hafif seyrettiği gözlendi. UCMA, HA ve Betametazon asetat+betametazon disodyum fosfat uygulanan tedavi gruplarında Mankin skoru MIA grubuna kıyasla anlamlı derecede azaldığı belirlenmiştir (p<0.05). UCMA, HA ve Betametazon asetat+betametazon disodyum fosfat uygulanan gruplarda BMP-2 ve Nf-κB immünreaktivitesi MIA grubuna kıyasla anlamlı derecede azaldığı belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç: Bu çalışmada hem makroskopik hem de mikroskobik düzeyde elde edilen bulgular, OA'nın tedavisinde UCMA'nın efektif bir tedavi edici ajan olabileceğini göstermektedir. UCMA'nın bu terapötik etkisi hyaluronik asid ve kortikosteroidlerle karşılaştırıldığında, HA ve kortikosteroidle UCMA'nın benzer etkiye sahip olduğu gözlemlenmiştir. Bununla birlikte, yapılacak ileri çalışmalar UCMA'nın bu etkisinin daha iyi anlaşılmasına önemli katkılar sağlayacaktır. Anahtar Kelimler: UCMA, Osteoartrit, Kıkırdak Dejenerasyonu, Deneysel OA Modeli, MIA.

Adrenal korteks hormonlarıBüyüme plağıHayvan deneyleri+4
Cemil Emre Gökdemir
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezaryen sırasında tüp ligasyonu ve bilateral salpenjektominin over fonksiyonları üzerine etkisinin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada, sezaryen sırasında tüp ligasyonu ve bilateral salpenjektominin over fonksiyonları ve rezervi üzerine etkisini ultrasonografik ve biyokimyasal olarak değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Bu çalışmaya, sezaryen uygulanan 90 hasta prospektif olarak dahil edildi. Hastalar; bilateral tüp ligasyonu (pomeroy yöntemi), bilateral salpenjektomi ve kontrol grubu olmak üzere üç eşit gruba ayrıldı. Hastaların dermografik özellikleri, gebelik haftaları kaydedildi. Cerrahi işlemden önce ve 10-12 hafta sonra ultrasonografik muayene ile over volümleri ve antral folikül sayıları (AFS) kaydedildi, venöz kan numuneleri alınarak anti müllerian hormon (AMH) ve inhibin B düzeyleri bakıldı. Bulgular: Grup 1'in yaş ortalaması 31±4.202, Grup 2'nin 35.47±3.481, Grup 3'ün 26.3±3.861 olup gruplar arası farklar istatistiksel olarak anlamlıydı. Tüm parametreler, preoperatif ve postoperatif dönemlerdeki değişimlerine göre değerlendirildi. AMH ortalama değerlerinde Grup 1'de 0.138±0.119 artma, Grup 2'de 0.230±0.094 artma, Grup 3'te 0.025±1.9830 azalma izlenmiş olup gruplar arası farklar istatiksel olarak anlamlıydı. İnhibin B ortalama değerlerinde Grup 1'de 2.241±4.538 azalma, Grup 2'de 0.545±3.981 azalma, Grup 3'te 5.907±6.00 azalma izlenmiş olup gruplar arası farklar istatiksel olarak anlamlıydı. Over volümü ortalama değerlerinde Grup 1'de 0.032±0.292 azalma, Grup 2'de 0.310±0.417 azalma, Grup 3'te 0.327±0.488 azalma izlenmiş olup gruplar arası farklar istatiksel olarak anlamlıydı. Sonuç: Çalışmamız sonucunda araştırdığımız parametrelerdeki değişimlerin, gebelik ve laktasyon dönemindeki hormonal durum nedeniyle mi yoksa tubal sterilizasyondan mı kaynaklandığı net değildir. Yine de sezaryen sırasında tubal sterilizasyon, pratik ve güvenli bir yöntem olarak kabul edilebilir. Anahtar kelimeler: Sezaryen, tüp ligasyonu, salpenjektomi, antimüllerian hormon, inhibin b.

Antimüllerian hormonDoğumLigasyon+2
Yağmur Öztoprak
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orak hücreli anemi hastalarında hidroksiüre kullanımının total antioksidan kapasite (TAK), total oksidatif stres (TOS) ve antioksidan eser elementler ile ilişkisi

Giriş: Orak hücreli anemi (OHA) otozomal resesif kalıtım gösteren, dünyada sık görülen hemoglobinopatilerden biridir. Oksidatif stresin OHA patogenezinde önemli yeri olduğu gösterilmiştir. Hidroksiüre (HU) kullanımı ile birlikte eser element takviyelerinin OHA tedavisine katkıları araştırılmaya devam edilmektedir. Amaç: Orak hücreli anemide HU kullanımı ve demir (Fe), bakır (Cu), çinko (Zn), selenyum (Se) eser elementlerinin oksidatif stres parametreleri olan TAK ve TOS ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya katılan bireyler; HU düzenli kullanan OHA'lı hastalar (Grup 1), HU kullanmayan veya düzensiz kullanan OHA'lı hastalar (Grup 2) ve sağlıklı kontrol grubu (Grup 3) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Hemogram, biyokim-yasal analizler, TAK (Total Antioksidan Kapasite), TOS (Total Oksidatif Stres), Fe, Cu, Zn ve Se düzeyleri ölçüldü. Elde edilen veriler OHA hasta grupları ve sağlıklı gönüllüler için kıyaslandı. Bulgular: Serum Fe düzeyleri; Grup 1'de 107,54  25,22 μg/dl, Grup 2'de 148,65  49,35 μg/dl, Grup 3'te 80,63  21,80 μg/dl olup, istatiksel açıdan birbirinden farklı idi (p=0,001). Cu düzeyleri; Grup 1'de 106,71  1 6,80 μg/dl, Grup 2'de 97,53  21,95 μg/dl, Grup 3'te 103,49  25,36 μg/dl idi. Gruplar arasında Cu düzeyleri açı-sından istatiksel fark saptanmadı (p=0,208). Zn düzeyleri; Grup 1'de 80,51  12,32 μg/dl, Grup 2'de 74,53  12,33 μg/dl, Grup 3'te 91,66  12,93 μg/dl olup, istatiksel açıdan birbirinden farklı idi (p=0,001). Se düzeyleri; Grup 1'de 81,31  12,15 μg/dl, Grup 2'de 59,76  15,18 μg/dl, Grup 3'te 102,26  23,50 μg/dl olup, istatiksel açıdan birbirinden farklı idi (p=0,001). TAK düzeyleri; Grup 1'de 3,05  0,69 mmol/L, Grup ix 2'de 3,22  1,06 mmol/L, Grup 3'te 2,15  0,48 mmol/L olup, istatiksel açıdan birbi-rinden farklı idi (p=0,001). TOS düzeyleri; Grup 1'de 13,26  5,55 μmol/L, Grup 2'de 14,40  4,76 μmol/L, Grup 3'te 14,98  6,44 μmol/L idi. Gruplar arasında TOS düzeyleri açısından istatiksel fark saptanmadı (p=0,416). Sonuç: Düzenli HU kullanan OHA grubu ile Düzensiz HU kullanan veya HU kullanmayan OHA grubu arasında TAK ve TOS düzeyleri benzer olarak saptanmıştır. TAK düzeyleri sağlıklı kontrol grubunda OHA hasta gruplarına göre daha düşük sap-tanmıştır. TOS düzeyleri, OHA hasta grupları ve sağlıklı kontrol grubunda benzer ola-rak saptanmıştır. Eser element düzeylerinin OHA ile ve OHA'da düzenli HU kullanımı ile ilişkili olduğu görülmüştür. Bu konu ile ilgili daha ileri araştırmaların yapılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Orak hücreli anemi, TAK, TOS, hidroksiüre, eser element

AnemiAnemi-orak hücreliAntioksidanlar+3
Gizem Şahin
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kesici delici aletlerle meydana gelen yaralanma olgularının değerlendirilmesi

Giriş: Adli tıp uygulamalarında kesici-delici aletlere bağlı yaralanma ve ölümler sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Bunların azaltılabilmesi ve gerekli önlemlerin alınabilmesi için epidemiyolojik ve demografik incelemelerin yapılması, travma özelliklerinin ortaya konması gerekmektedir. Çalışmamızda olguların yaş, cinsiyet, yaralanma özellikleri, MAIS ve ISS skorlarının belirlenmesi, olguların raporlarının TCK'nın yaralanma ile ilgili maddelerinde tanımlanan kriterler yönünden araştırılması, bu kriterlerin uluslararası AIS, ISS travma skorlama sistemleri ile karşılaştırılması ve bu skor sistemlerinin adli rapor düzenlemede kullanılabilirliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Anabilim Dalımızca 01.01.2012-31.12.2018 tarihleri arasında rapor düzenlenen tüm olgular retrospektif olarak incelenerek, KDAY nedeniyle başvuran 277 olgu çalışmamıza dahil edilmiştir. Bulgular: Olguların; ortalama yaşının 29.53 olduğu, %47.3'ünün (n=131) 18-30 yaş arasında olduğu, %91.7'sinin (n=254) erkek olduğu, en sık yaz mevsiminde meydana geldiği, %49.8'inin (n=138) çeşitli bölümlere yatırılarak tedavi edildiği tespit edildi. En fazla yaralanan vücut bölgesinin %36.6 (n=133) ile ekstremiteler olduğu, en fazla yaralanan iç organların %3 (n=12) ile kalın bağırsak, %2.7 (n=11) ile ince bağırsak olduğu bulundu. Olguların %36.5'inin (n=101) hayati tehlikeye maruz kaldığı, %60.3'ünün (n=167) basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olmadığı belirlendi. Hayati tehlike varlığını değerlendirme açısından kesme değerleri AIS sisteminde 1.5 olarak, ISS sisteminde 3.5 olarak bulundu. Sonuç: Hastaların yarısında hastane yatışı ihtiyacı olması, %40'a yakınında hayati tehlike arz edecek yaralanmalar ortaya çıkması bu alet yaralanmalarının ciddiyetini ortaya koymakta ve yasal önlemler alınması gerektiğini göstermektedir. Bunun yanında MAIS, ISS değerleri hayati tehlikesi bulunan birçok olguda düşük hesaplanmış olup kullanılan cetveller arasında ciddi farklılıklar olduğu görülmüştür. Dolayısıyla bu skorlama sistemlerinin mevcut halleriyle, penetran yaralanmalı hastaların adli raporlarının standardize olarak düzenlenmesinde kullanılması olası görünmemektedir. Anahtar kelimeler: kesici-delici alet, abbreviated injury scale, injury severity score

Yaralanma ağırlık puanıYaralar ve yaralanmalarYaralar-bıçak+2
Onur Özkan
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri moleküler alt tiplerinin MR görüntüleme özellikleri

Amaç: Çalışmamızda meme kanserinin önemli bir prognostik belirleyicisi olan moleküler alt tiplerinin manyetik rezonans (MR) görüntüleme özelliklerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Patoloji sonucuna göre meme kanseri tanısı bulunan 104 hastanın preoperatif MR tetkikleri 5.Baskı Breast Imaging-Reporting and Data System (BI-RADS) atlasına retrospektif olarak incelendi. BI-RADS'a göre olgular kitle veya kitlesel olmayan kontrastlanma olarak ayrıldı. Olguların arka plan parankim kontrastlanmaları değerlendirildi. Kitlelerin şekil, kontur, kontrastlanma özellikleri; kitlesel olmayan kontrastlanmaların ise dağılım ve internal kontrastlanma paternleri ve tüm olguların kinetik özellikleri,ADC değerleri, multifokal/multisentrik (MFMS) olma durumları, lezyonlara eşlik eden bulgular incelendi. Moleküler alt tipler ile MR bulguları istatiksel olarak Kruskal Wallis testi ve ki-kare testleri kullanılarak araştırıldı. Bulgular: Moleküler alt tipler ile kitle/ kitlesel olmayan kontrastlanma olma arasındaki ilişki istatiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,017). En yüksek kitlesel olmayan kontrastlanma oranına (%70) sahip alt tip HER-2 (+)'ti. Kitlelerin şekil (p=0,001) ve kontur (p=0,002) özelliklerinin moleküler alt tiplere göre farklılık gösterdiği izlendi; Luminal tiplerin daha çok düzensiz şekilli ve düzensiz/spiküle konturlu; HER-2 ve Triple(-) alt tiplerin ise daha çok oval/yuvarlak şekilli ve düzgün konturlu olduğu dikkati çekti. Aksiller lenfadenopati en sık (%64.3) Triple (-) alt tipinde izlendi (p=0,033). Hızlı kontrastlanma oranı en yüksek olan (%71.4) alt tip Triple (-) olup erken faz kinetik eğrileri ile alt tipler arasında anlamlı ilişki bulundu (p=0,048). Sonuç: Bu çalışmada moleküler alt tipler ile birçok MR bulgusu arasında anlamlı ilişki bulunmuş olup daha geniş olgu serilerinde, prospektif olarak yapılacak ileriki çalışmalar bu konudaki bilgi birikimimizi arttıracaktır. Anahtar kelimeler: BI-RADS, meme kanseri, manyetik rezonans, moleküler alt tip, MRG

Manyetik rezonans görüntülemeMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+2
Ayça Seyfettin
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kemik kırık ve çıkıklarının adli tıp açısından değerlendirilmesi

Giriş: Adli travmatoloji alanında kemik kırıkları sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Kemik kırıklarının değerlendirilmesi TCK'nın ilgili maddelerinde ceza artırıcı unsur olarak önem taşımaktadır. Ülkemizde iskelet sistemi travmalarını değerlendiren adli travmatoloji çalışmasına çok fazla rastlanmamaktadır. Bu çalışmada hem anatomik hem de etiyolojik değerlendirmelere yer verilmiş olup olgulara ilişkin demografik bilgiler de bu çerçevede ayrıca değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Adli Tıp Anabilim Dalımızca 01.01.2016-31.12.2018 tarihleri arasında rapor düzenlenen tüm olgular retrospektif olarak incelenerek, yaralanma sonucu kemik kırık veya çıkığı meydana gelmiş 606 olgu çalışmamıza dahil edilmiştir. Bulgular: Olguların; ortalama yaşı 32.71 olup, %52.5'inin (n=318) 18-39 yaş arasında olduğu, %80.2'sinin (n=486) erkek olduğu, olay türleri arasında en sık trafik kazası (%59.9, n=363) sonrası başvuru yapıldığı, en sık %34.5 (n=209) ile alt ekstremitede kırık oluştuğu, bunu %26.6 (n=161) ile üst ekstremite kırıklarının takip ettiği, %27.9'unda (n=169) hayati tehlike, %12.7'sinde (n=77) merkezi sinir sistemi yaralanması oluştuğu, tüm olgular için ortalama kemik kırık sayısının 2.40 olduğu (min=1, maks=18), ortalama kırık ağırlık derecesinin 3.54 (min=1, maks=6) olduğu görüldü. Sonuç: Olguların yarısından fazlasının hayatın aktif çalışma döneminde yer alması, dörtte birinden fazlasında hayati tehlike oluşması, ortalama kırık ağırlık düzeyinin yüksekliği, kemik kırıklarının önemini ortaya koymakta, etiyolojiye ilişkin bulgular ışığında gerekli önleyici tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir. Anahtar kelimeler: adli travmatoloji, kemik kırıkları, iskelet sistemi travmaları.

Adli tıpKemik ve kemiklerKırıklar-kemik+2
İsmail Mehmet Demirci
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lohusaların aldıkları postpartum izlemleri ve izlemlerin yaşam kalitesine etkisi

Amaç: Bu çalışmada lohusaların aldıkları postpartum izlemlerinin belirlenmesi ve izlemlerin yaşam kalitesi üzerine olan etkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı tasarıma sahip olan bu çalışma, Ekim 2018-Mart 2019 tarihleri arasında lohusalık döneminde olan ve takipleri 4 ASM'de yapılan 18-49 yaş arası kadınlara sosyodemografik verileri ve postpartum izlemlerini sorgulayan anket ve 'Doğum Sonu Yaşam Kalitesi Ölçeği' gözlem altı anket uygulama yöntemiyle yapılmıştır. Çalışma süresince kriterlere uyan toplam 142 kişiye anket uygulandı. Anket ve Ölçeği tam doldurmayanlar ve soru içeriği ile uyumsuz yanıtlayanlar dahil edilmeyerek geriye kalan 118 anket değerlendirmeye alındı. Elde edilen veriler SPSS 21.0 paket programı kullanılarak analiz edildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyinde p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 118 lohusanın yaş ortalaması 29,04±5,55 (min:19-max:43) idi. Tüm katılımcıların DSYKÖ skor ortalaması 19,70±3,90 idi. Sosyodemografik ve obstetrik verilerden sadece gelir durumu ve doğum yerinin DSYKÖ ile arasındaki ilişki anlamlı bulundu (p<0,05). Bu çalışmada; diğer sosyodemografik (yaş, eğitim durumu, çocuk sayısı, meslek) ve obstetrik verilerde (gebelik sayısı, doğum sayısı, son doğum şekli, son doğumda gidilen kontrol sayısı, postpartum izlem sayısını bilme) ile DSYKÖ puan ortalaması arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Postpartum izlemlerle DSYKÖ arasındaki ilişki de incelenmiştir. Birinci izlemdeki genel durum değerlendirme -15 dakikada bir vital takibi ve 15 dakikada bir rahim muayenesi, ikinci izlemdeki saatte bir kanama muayenesi-rahim kontrolü ve Hb ölçümü, dördüncü izlemdeki genel vücut muayenesi, beşinci izlemdeki yakınmaların sorgulanması ve genel vücut muayenesi, altıncı izlemdeki kontrasepsiyon hakkında bilgilendirme ile yapılan izlemlerde DSYKÖ skoru arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Diğer izlem basamakları ile DSYKÖ puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuçlar: Bu çalışmaya katılan lohusaların yaşam kalitesi DSYKÖ'ne göre orta-yüksek düzeyde saptanmıştır. Lohusaların geç postpartum dönemdeki izlemlere daha az katıldıkları görülmüştür. Düşük olan izlemlerin tümüne katılım oranını yükseltmek ve izlemlerde nitelik artışı sağlayarak izlemlerin yaşam kalitesine etkisini artırmak için sağlık çalışanlarının izlemlerle ilgili bilgi ve yeterliliğinin arttırılması gerekmektedir. Bunun da mezuniyet öncesinde müfredatta postpartum izlemin daha fazla yer almasıyla ve mezuniyet sonrasında ise izlemlerle ilgili eğitim verilmesiyle sağlanabileceği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Postpartum, Yaşam Kalitesi, Lohusa

Hasta takibiPostpartum dönemYaşam kalitesi
Ömer Kerim Topakkaya
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci derece yakınlarında kolorektal kanser tanısı olan ve olmayan hastaların kanserden korunmaya yönelik bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi ve karşılaştırılması

Amaç: Kolorektal kanser (KRK) tanılı hastaların yakınlarının ve yakınında kolorektal kanser tanısı olmayan hastaların kanserden korunmaya yönelik bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Onkoloji Polikliniği'ne başvuran KRK hasta yakınları ile Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran ailesinde KRK olmayan hastalar ile yapıldı. Tanımlayıcı, kesitsel tipte araştırma olup Mayıs 2019- Ağustos 2019 tarihleri arasında yürütülmüştür. Veri toplamada, araştırmaya katılan bireylerin kişisel özelliklerini belirlemeye yönelik araştırmacı tarafından hazırlanan anket ve sağlık inançlarını belirlemeye yönelik "Kolorektal Kanserden Korunmaya Yönelik Sağlık İnanç Modeli Ölçeği" kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 60 vaka 60 kontrol grubu olmak üzere katılanların yaş ortalaması 36,59±12,7 yıl, %55,8'i (n=67) kadın, %22,5'i (n=27) ev hanımı, %65,8'i (n=79) evli olup %69,2'si (n=83) kentte yaşamaktadır. %52,5'i (n=63) gelirini giderinden az bulmakta, %36,7'si (n=44) üniversite mezunu ve %10,8'inde (n=13) komorbid hastalık olarak diyabet mevcuttur. KRK taraması ile erken tanı konulması açısından vaka ve kontrol grubu arasında fark bulunmadı. Gruplar arasında tarama yöntemleri bilgisi açısından fark saptanmadı. KRK taraması yaptırma oranı vaka grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,004). Bilgisizlik (%38,3) en sık bildirilen tarama yaptırmama nedeniydi. Kontrol grubunun güven yarar algısı puan ortalaması vaka grubunun puan ortalamasından anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,018). Gruplar arasında duyarlılık algısı, engel algısı, sağlık motivasyonu ve ciddiyet algısı puan ortalamaları benzer bulundu. Sonuçlar: Birinci derece yakınında KRK olan ve olmayan hastaların kanser risk faktörleri ile alakalı bilgi düzeyleri yüksekti. Buna rağmen katılımcıların sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıkları ve tarama yaptırma oranları düşüktü. Tarama kriterlerinin neler olduğu ve koruyucu risk faktörlerini hayatlarında nasıl uygulayabilecekleri hakkında bireylerin eğitime ihtiyacı vardır. Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser taraması, bilgi, tutum, davranış, sağlık inanç modeli

BilgiDavranışKolorektal neoplazmlar+4
Hande Bölükbaşı
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00