
4,300
Archived Theses
8
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Osmanlı bürokrasi geleneğinde "Kazâyâ" usulü- II. Bâyezid dönemine ait Kaziyye Defterleri
Bu tezde Osmanlı Devleti'nin bürokrasi geleneklerinin henüz gelişim safhasında olduğu bir dönemde "kazâyâ" usulünün mahiyeti incelenmiştir. İlk kez bir araştırmaya konu olan bu mesele ele alınırken doğrudan birinci elden kaynaklara referans verilmiştir. Bu amaçla yüksek mahkeme niteliği de taşıyan Divân-ı Hümâyûn'a sunulmak üzere bir nevî rapor şeklinde tutulan kazıyye defterleri çalışmanın ana kaynağını oluşturmuştur. Bugüne ulaşan en erken tarihli örnekleri II. Bâyezid (1481-1512) dönemine kadar inen bu defterlerin ışığında, bir taraftan merkezî bürokrasinin taşradaki temsilcileri olan kadıların müfettiş vasfıyla taşra ile merkez irtibatının sağlanmasında oynadığı kilit rolün önemi ortaya konulurken; diğer taraftan da devlet mekanizmasının hukukî, idarî, sosyal ve ekonomik olaylara yaklaşım biçimi değerlendirilmiştir. Merkez tarafından görevlendirilen müfettiş kadıların kendi meslektaşlarını ve ehl-i örf sınıfına mensup görevlileri teftişini içeren kayıtların tahlili çalışmanın bel kemiğini oluşturmuştur. Bu kayıtlar incelenirken gerek kadıların gerekse diğer resmî görevlilerin teftişe konu olan yolsuzluklarına ve suistimallerine de dikkat çekilmiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin merkezden uzak mahallerdeki her türlü problemden haberdar olmak için şikâyet mekanizmasını etkin bir şekilde kullandığı, ardından teftiş mekanizmasını harekete geçirerek şikâyet içerikli bilgilerin öncelikle doğruluğunu araştırdığı ve nihayetinde meselelerin çözümüne yönelik girişimlerde bulunduğu saptanmış ve bu konuda devlet mekanizması içerisindeki idarî işleyişin sistematiği anlaşılmaya çalışılmıştır.
Menâkıb-ı İbrâhim-i Gülşenî ışığında İbrahim Gülşenî'ye bağlı bir Akkoyunlu kazaskeri: Kadı İsa Savecî
Bu çalışma Sultan Yakub dönemi (1478-1490) Akkoyunlu Sarayı'nda kazasker olarak görev yapan Kadı İsa Savecî'nin ( ö. 1491) bir portresini ortaya koymayı hedeflemiştir. Bu, Kadı İsa hakkında oldukça sınırlı bilgiler içeren dönemin kronikleri ve tezkireleri ile Menâkıb-ı İbrâhim-i Gülşenî'nin karşılaştırmalı olarak okunması ile mümkün hale gelmiştir. İbrahim Gülşenî Uzun Hasan döneminde geldiği Tebriz'de onun itimadını kazanarak Akkoyunlu Sarayı'nda himaye görmeye başlamış, artan itibarı sonucunda bir takım resmî görevler üstlenmiş ve Halvetî şeyhi Dede Ömer Ruşenî ile tanıştıktan sonra onun müridi ve gözde halifesi olmuştur. Kadı İsa ise Akkoyunlu Sarayı ile ilişkileri güçlü olan Savecî ailesine mensup ilim ehli bir şahsiyet olarak Sultan Yakub'un şehzadeliği döneminde onun hocası olmuş, Yakub'un tahta geçmesi ile birlikte ömrünün sonuna kadar devam ettireceği kazaskerlik görevini üstlenmiş, saraydaki konumu ve saygınlığı gün geçtikçe artmıştır. Kadı İsa'nın Gülşenî'ye olan bağlılığı kazasker olmasında Gülşenî'nin etkisini öğrendiği zaman başlamıştır. Gülşenî'nin Kadı İsa ile ilişkisinin temelinde ise mürşidi Ruşenî'nin Kadı İsa'yı kendisine emanet etmesi yatmaktadır. Ruşenî saray ve çevresinde etkili olan Ehl-i sünnet karşıtı fikirlerden oldukça rahatsızdır ve Sultan Yakub ve devlet erkanının Ehl-i sünnet çizgisinde tutulmasını istemektedir. Bunun için öncelikle Kadı İsa'nın Halvetîyye tarikatına mensubiyeti sağlanmalıdır. Menâkıb'a göre Gülşenî'nin Akkoyunlu Sarayı'ndaki misyonunun Ruşenî'nin ona yüklediği Kadı İsa'yı tarikat içinde tutarak Ehl-i sünnet inancı üzere bulunmasını sağlamak olduğu anlaşılmaktadır. Yine Menâkıb'da nakledilen hikayelerden Şiî-Safevî siyasî oluşumunun güç kazandığı bu dönemde Ehl-i sünnet çizgisi dışındaki fikirlerin karşı kampa itilme sürecinin belirgin hale geldiği, Ruşenî ve dolayısıyla Gülşenî'nin bu sürece katkı sağladıkları sonucunu çıkarmak mümkündür. Diğer taraftan dönemin kaynaklarının aksine Menâkıb'daki bilgiler Kadı İsa'nın Akkoyunlu Sarayı'ndaki diğer güç odakları ile rekabet halinde bulunduğunu, Sultan Yakub döneminin son yıllarında elde ettiği yetki gücüne kazaskerlik süresi boyunca sahip olmadığını göstermektedir. Kadı İsa Sultan Yakub'un son yıllarında elde ettiği mutlak yetkiyi kullanarak Akkoyunlu Devleti'nin toprak düzeni ile ilgili bir reform girişiminde bulunmuştur. İçlerinde Gülşenî'nin de bulunduğu saray içi ve dışından muhalif seslerlerin yükselmesine sebep olan bu girişim Kadı İsa'nın sonunu getirmiştir. Kadı İsa Sultan Yakub'un ölümünden bir ay sonra Ocak 1491'de saraydaki en güçlü rakibi Sufî Halil tarafından asılarak idam edilmiştir.
Abdüllatîf Karamani'nin Adâb-ı Menâzil'ine göre menzil kavramının değerlendirilmesi
16. yüzyılda Abdüllatîf Karamânî'nin aile ve ev hayatına dair fikirleri bu çalışmanın kapsamını oluşturmaktadır. Bir âdâb kitabının sohbet ortamında yazılmış olması daha önce yazılan ahlâk kitaplarına nazaran Karamânî'nin Âdâb-ı Menâzil'ini farklı kılmaktadır. İbn Miskeveyh, Tûsi, Gülşenî, Kınalızâde, Îcî ve Amâsî gibi ahlâk kitabı yazarları menzil konusunu eserlerinin içerisinde bir bölüm olarak ele almışlardır. Karamânî ise bütün bir eseri bu konuyu merkeze alarak yazmıştır. Bu çalışmada Karamanî'nin menzil konusundaki görüşleri değerlendirilip bir menzil tanımı oluşturulmaya çalışıldı. Bir aile içerisinde kadına düşen görevler ve erkeğin ailenin merkezinde yer alması gibi hususlar dikkate alındığında Karamânî'nin menzil hayatını paylaşan bireylerin birbirlerine karşı olan davranış biçimlerini ele aldığı gözlemlenmiştir. Menzil kavramına Karamanî'nin ışık tutması kendi içinde yaşadığı toplumun sosyal ve kültürel özelliklerini betimleyerek anlatmayı tercih etmesinden, menzil hayatını paylaşan bireyleri günlük hayatın içinde göstermesinden ileri gelir. Kadınların bir medrese ortamında ya da okulda eğitim görmediği bilinmektedir. 1570'li yıllar göz önüne alındığında kadınların işlerine yarayacak, bilmeleri gereken şeyleri bir sohbet halkasındaki bir kadından yani Karamanî'nin eşinden öğrendiklerini görüyoruz. Bir âlimin kızı olduğu için Karamanî'nin eşi evine gelen kadınlara tefsir ve hadis ilimlerini de öğretebilmektedir. Sâliha kadın tipolojisi kadınlar içerisinde en mükemmel olan halka olarak görülmüştür. Kadınların ticaret hayatına aktif olarak katıldıkları dokumacılıkla ve iplik eğirmekle uğraştıkları bilinmektedir. Toplumsal yapı itibariyle menzil hayatına kadınların bu uğraşlarının getirisinin ne olduğu anlamlandırılmaya çalışılmıştır.
Arap gazeteci Selim Faris'in hayatı (1826-1908), faaliyetleri ve sosyal çevresi
Bu tezin konusu, II. Abdülhamid döneminde İstanbul, Kahire ve Avrupa'da faaliyet gösteren Arap gazeteci Selim Faris'tir (1826-1908). Faris'in gazeteleri, faaliyetleri ve sosyal çevresi onun on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında aktif olan çok kimlikli bir aydın olduğunu göstermektedir. İlk olarak 1870'lerde İstanbul'da, babası Ahmet Faris'in gazetesi el-Cevâib'in yöneticiliğini üstlenmiştir. Gazetesinin kapatılmasından sonra gittiği Kahire'de (1885-87) ise muhalifliği daha çok ortaya çıkmaya başlamıştır. Daha sonra Londra'da Sultan Abdülhamid karşıtı muhalefete devam etmiştir. Hürriyet (1894-97) gazetesi Londra'daki muhalif yayınların öncüsü olmuştur. Faris ve çevresindekiler Avrupa'da örgütlenmeye başlayan ilk dönem muhalif yapılanmalardan biri olarak kabul edilmektedir. Bu çalışma Selim Faris'in entelektüel çevresi ve ilişkiler ağını da göz önüne alarak onu bütünüyle anlatmayı amaçlamıştır. Birçok çalışma Faris'in meşrutiyeti savunan ve II. Abdülhamid yönetimini eleştiren muhalif tarafının 1890'da Londra'da iken ortaya çıkmış olduğu üzerinde dursa da bu tez, onun Londra'dan evvel de Osmanlı hükümetine muhalif bazı yayın faaliyetleri ve çevrelerle ilişki içerisinde olduğunu göstermektedir.
1853-1856 Kırım Savaşı ve 1876 Bulgar krizi ışığında Şark meselesinin İngiliz kamuoyuna yansıması
Bu tezin ana konusu, İngiliz kamuoyunun Şark Meselesi'nde oynadığı rolün ortaya konmasıdır. Bu doğrultuda 1853-1856 Kırım Savaşı ve 1876 Bulgar Krizi hadiseleri incelemeye tabi tutulmuştur. 19. yüzyılın ilk yarısında sanayileşme ve yoğun şehirleşmeyle ortaya çıkan yeni toplumsal sınıfların siyasi tartışmalarda yer almaya başlaması neticesinde modern kamusal alanın oluşumuyla birlikte kamuoyu müessesesinin siyasette kayıtsız kalınamayan bir güç haline gelmesiyle İngiltere'nin özellikle Şark Meselesi karşısındaki tutumu kamuoyunun görüşlerine göre belirlenmeye başlamıştır. Bu nedenle Şark Meselesi aslında İngiltere'nin bir iç siyaset meselesi haline gelmiştir. Bu yeni süreçte İngiliz siyasetçileri de kamuoyunun yükselişi karşısında kamuoyunu dikkate almak zorunda kalmışlardır. İşbu tezde, Şark Meselesi'nin 1853-1856 Kırım ve 1876 Bulgar krizleri ışığında İngiliz kamuoyunun yapısının ne olduğu, İngiliz kamuoyunda neden 1853'teki Rus, 1876'daki Türk algısının olumsuz olduğu ve her iki hadise sırasında İngiliz hükümetlerinin niçin kamuoyu baskısına boyun eğdikleri sorularının cevapları aranmıştır.
Kanuni Sultan Süleyman'ın Veziri Mustafa Paşa hayatı ve Mısır Beylerbeyliği
16. yüzyılda Doğu- Batı ekseninde şekillenen Osmanlı politikalarında aktif rol alarak Doğu'yu ve Batı'yı kendi siyasi karakteri üzerinde birleştiren ikinci vezir Mustafa Paşa'nın Mısır Beylerbeyliği sürecinde yapmış olduğu faaliyetler bu tezin ana konusunu oluşturmaktadır. Hayır Bey'in vefatı ile merkezden tayin edilen ilk beylerbeyi olması Osmanlı yönetimi açısından Mısır için bir "geçiş süreci" idi. 16. yüzyıl Osmanlı siyasi gerçekliği içinde Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi, Rodos Serdarı, ikinci vezir ve Mısır Beylerbeyi olarak boy göstermiş olan Mustafa Paşa'ya dair Osmanlı kaynaklarının bir çoğu dilsizdir. Nitekim döneminin çağdaş kronik yazarlarının eserleri incelendiğinde özellikle Mustafa Paşa'nın Mısır Beylerbeyliği'ne dair yüzeysel ve birbirini tekrar eden bilgilerin yer aldığı görülmektedir. Bu kaynakların çoğunun onun beylerbeyliği süresi ve Mısır'da gerçekleştirmiş olduğu faaliyetlere yönelik eksik veya yanlış bilgiler vermesi, literatürde Mustafa Paşa'ya dair var olan çalışmaların da sıhhatinin sorgulanmasına sebep olur. Mevcut kaynaklar arasında ünlü Memlük Tarihçisi İbn İyas'ın "Bedâyi'ü'z-zühûr fî- Vekâyi'i'd-duhûr" adlı eserinin, son cildinin son bölümünde Mustafa Paşa'nın Mısır Beylerbeyliği'nin ilk iki ayına dair detayların varlığı dönemin karanlık yüzüne ışık tutar niteliktedir. Kendi dönemindeki tüm kaynaklar incelendiğinde Mustafa Paşa'nın Mısır'daki 9 aydan 1 gün eksik beylerbeyliği sürecinde askeri, siyasi ve hukuki faaliyetlerine dair gün gün detay veren eser, Dimyat Kadısı Abdussamed b. Seyyid Ali b.Davut Diyarbekrî'nin Mısır tarihi üzerine hazırlamış olduğu "Tercümetü'l-nüzhe es-seniyye fi-zikr el- hulefâ ve'l-mülük el-Mısriyye" adlı eseridir. Daha önce bu konuya dair yapılmış çalışmalarda kullanılmayan "Tercümetü'l-nüzhe es-seniyye fi-zikr el- hulefâ ve'l-mülük el-Mısriyye" isimli eserin "Nevâdirü't-Tevârih" başlıklı İstanbul nüshası baz alınarak literatürde var olan mevcut bilgiler ile çarpmaz okuma eşliğinde hazırlan bu tez, Mustafa Paşa'nın Mısır Beylerbeyliği'ne dair birtakım kanaatlere yeni açılımlar getirmektedir. Anahtar Kelimeler: Mustafa Paşa, Mısır, Mısır Beylerbeyi, Vezir, Diyarbekrî, Nevâdirü't-Tevârih, İbn İyas, Bedâyi'ü'z-zühûr fî-Vekâyi'i'd-duhûr
Molla Arab (Ö. 901 / 1496) ve fetva mecmuasının incelenmesi
Bu çalışmada Molla Arab (ö. 901/1496)'ın şeyhülislamlık döneminde verdiği fetvaların derlenmesiyle ortaya çıkan fetva mecmuası tarihi bir metin olarak ele alınıp incelenmiştir. Bu mecmua şu ana kadar tespit edilen Osmanlı şeyhülislam fetva mecmuaları içerisinde en erken tarihli mecmua olma özelliğine sahiptir. Fetvanın unsurları, dili vb. biçimsel özellikleriyle XVI. yüzyıldan itibaren derlenen mecmualardan ayrılan bu mecmua Osmanlı fetva bürokrasisinin sistemli hale gelmeden önceki dönemini göstermektedir. Bu özelliğinden dolayı Molla Arab mecmuası fetva mecmuaları esas alındığında geçiş dönemi eseri olarak da nitelendirilebilir. Mecmuanın Osmanlıca-Arapça şeklinde iki dilli olması, fetvaların formu, cevapların uzunluğu ve konu başlıklarının sistemli bir şekilde verilmemesi geçiş döneminin izlerini yansıtan örneklerdir. Birincil kaynak üzerinden yapılan bu çalışmada mecmuanın Süleymaniye nüshası esas alınarak tamamı incelenmiştir. Molla Arab'ın hayatı, mecmuanın biçimsel özellikleri, fetvaların içeriği ve mecmuanın şahsiyeti bu çalışmanın ana bölümleridir. Mecmuanın şahsiyetini ortaya koyarken fetvalardaki tarihi figürler, mekan kullanımı, sosyal olaylar, ailevî mes'eleler ve iktisadî ilişkiler dikkate alınmıştır. Bu başlıklar altında verilen fetvaların mes'eleleri ve içerisindeki kavramlar yorumlanarak okuyucuya sunulmuştur. Bu çalışma neticesinde Osmanlı fetvası ve Osmanlı şeyhülislam mecmualarının XV. yüzyıldaki örneğini görmek mümkün olmuştur.
Şeyhülislam Saʻdi Çelebi'nin (Ö. 1539) yapışdırma Fetva mecmualarının değerlendirilmesi
Bu tezde Kanunî Sultan Süleyman devrinde 1534-1539 yılları arasında şeyhülislamlık yapmış olan Saʻdi (Sadullah) Çelebi'nin (ö. 1539) verdiği imzalı fetvalarının toplandığı iki mecmua incelenmiştir. Bu mecmular orijinal fetvalardan oluşan yapışdırma türündedir. Diğer yapışdırma fetva mecmualarında birden fazla şeyhülislamın fetvaları toplanmışken bu iki mecmuada sadece Saʻdi Çelebi'nin fetvaları yer almaktadır. Fetva mecmuaları iki yönüyle incelenmiştir. İlk olarak Saʻdi Çelebi'nin orijinal fetvalarının unsurları fetva diplomatikası açısından tahlil edilmiştir. Bunun sonucunda 16. yüzyılın ilk yarısında fetva makamında uzmanlaşmış görevlilerin bulunduğuna ve fetva bürokrasisinin yoğun olduğuna dikkat çekilmiştir. Ardından yapışdırma fetva mecmualarının nasıl ve neden düzenlendiği ile kimler tarafından okunduğu soruları etrafında 16. yüzyılda icra ettikleri fonksiyon anlaşılmaya çalışılmıştır. Mecmuadaki fetvaların aslî unsurlarının yanı sıra üzerlerinde yer alan okuyucu notlarından yola çıkılarak mecmualarının düzenlenme amacının, uygulamaya dönük bir niyetle kazâ veya iftâ görevlilerinin yararlandıkları bir kaynak oluşturmak olabileceğine dikkat çekilmiştir. Anahtar Kelimeler: Şeyhülislam Saʻdi Çelebi, Fetva, Fetva mecmuaları, Yapışdırma fetva mecmuaları, Fetva bürokrasisi, Fetva diplomatikası, Osmanlı hukuku, Osmanlı Elyazmaları, 16. yüzyıl.
Erken dönem Osmanlı tarihi'nde ilim ve tasnif anlayışı: Abdurrahman Bistâmî'nin el-Fevâʾihü'l-Miskiyye fî'l-Fevâtihi'l-Mekkiyye adlı eseri ve etkileri
Bu tez, erken Osmanlı tarihindeki ilim ve tasnif anlayışlarını II. Murad dönemini ve Abdurrahman Bistâmî'yi merkeze alarak incelemektedir. Nazarî/Amelî ve Zâhir/Bâtın olmak üzere iki ana başlık altında tespit edilen bu anlayışlar İslam düşüncesinin devamı niteliğinde olup mezkûr dönemde de varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bu iki anlayış Abdurrahman Bistâmî'nin tasnifinde birleştirilmiş ve böylece siyasi olarak bütünlük arz etmeyen İslam dünyasında ilmî düşünce için bir zemin oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu zemin aynı zamanda özellikle XV. yüzyılda yaygınlaşan ve Bistâmî'de de gördüğümüz gizli ilimler marifetiyle geleceğe yönelik çıkarımlar yapmaya da olanak sunmaktadır. Kendi dönemindeki konumunun yanında Bistâmî'nin eserlerinin XVI. yüzyılda da dolaşımda olması ve hassaten Taşköprîzâde Ahmed Efendi ile olan irtibatının tespiti Osmanlı ilmî düşüncesindeki Bistâmî'nin yerini göstermesi açısından oldukça önemlidir.
1826 Akkirman Antlaşması (sebepleri-müzakereleri-tahlili-tatbiki)
Bu tezin konusu, 7 Ekim 1826'da Rusya ile Osmanlı Devleti arasında imzalanan Akkirman Antlaşması'nın meydana gelişindeki sebepler, müzakere faaliyetlerinin yürütülüşü ve bunun sonucunda imzalanan antlaşma metninin tahlili ve tatbikidir. Bu doğrultuda, Osmanlı Devleti'nin 18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başlarındaki zafiyet hali değerlendirme konusu olacak ve zaman aralığı olarak 1792 Yaş Antlaşması'ndan 1829 Edirne Antlaşması ile biten süreç ele alınacaktır. 5 Nisan 1826'da Çar Nikola tarafından gönderilen ültimatomla Rusya, 1812 Bükreş Antlaşması maddelerinin yerine getirilmediğini, bu maddelerin görüşülmesi amacıyla sınıra murahhaslar gönderilmesini talep etti. İç ve dış sorunlarının yoğunluğu sebebiyle, Rusya'nın bu taleplerini kabul etme dışında başka seçeneği kalmayan Osmanlı Devleti, Akkirman'a murahhas olarak Hadi Efendi ve İbrahim İffet Efendi'yi gönderdi. Akkirman'da Rus murahhaslar Vorontsov ve Ribeaupierre ile iki ay boyunca devam eden müzakerelerin sonunda şartları Bükreş Antlaşması'ndan daha ağır yeni bir antlaşma imzalandı. Bizzat II. Mahmud'un Akkirman Antlaşması'nın zaman kazanmak amacıyla yapıldığını belirtmesi, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nın sebeplerinden biri sayıldı. 6 Temmuz 1827 Londra Protokolü ve 20 Ekim 1827 Navarin Faciası neticesinde Osmanlı tarafından fesih olunan ve tam olarak uygulanamayan Akkirman Antlaşması'nın tamamen uygulanması 1829 Edirne Antlaşması ile oldu. Nitekim Edirne Antlaşması'nın ana maddeleri doğrudan Akkirman'a atıfla düzenlenmekteydi. Burada özet olarak sunulan olaylar tamamen arşiv belgeleri, çoğunlukla da Hatt-ı Hümâyûn tasnifi kullanılarak açıklanmıştır. Kullanılan bu arşiv belgelerinin yanında konuya ilişkin çalışmalardan da yararlanılarak, eksikler itmam ve yanlış bilgilerin de tashih edilmesi cihetine gidilmiştir. Anahtar Kelimeler: Akkirman Antlaşması, Çar I. Nikola, II. Mahmut, Bükreş Antlaşması, Hadi Efendi, İbrahim İffet Efendi, Mihail Semenovich Vorontsov, Alexander de Ribeaupierre, Navarin Faciası
Bir aile işletmesi olarak Gelibolu Peksimethanesi Bulgaroğulları ailesi (1710-1861)
18. yüzyılın ilk yarısı Osmanlı coğrafyasında iktisadi refahın yaşandığı bir dönem olmuştur. Bulgaroğulları da Gelibolu'da böyle bir zaman diliminde 1710 yılına ilk izlerine rastlanılan bir Rum ailesidir. Diğer gayrı müslim esnaf gibi devlet donanması için peksimet üretimi yaparken zamanla diğer esnaftan ayrılarak belli bir itibar kazanmış ve Gelibolu peksimethanesini kendi tekellerine almışlardır. 19. yüzyıla gelindiğinde ise ailenin elinde yüksek miktarda bir sermaye birikiminin olduğu görülmektedir. En azından 1861 yılında işi kaybedişlerine kadar ellerindeki kapital hacmini genişlettikleri anlaşılan aile bu yıldan sonra farklı alanlara yatırım yapmıştır. Bu tez kapsamında iktisat tarihi ve mikro tarihin kesiştiği bir alanda, Bulgaroğulları örneğinden hareketle Osmanlılarda sermaye birikimi meselesi ele alınmıştır. Sermaye-devlet ilişkisinin karakterine dair bazı çıkarımlar yapılmış ve nihayetinde bunun niteliğini tanımlamak için ileri sürülen "Osmanlı tipi sermaye birimi" kavramı desteklenmiştir. Ailenin üretimleri incelenirken kaynakların el verdiği ölçüde bir aile tarihi çalışması da yapılmıştır. Bunun haricinde Osmanlılardaki peksimetçilik mesleğine dair bazı çıkarımlarda bulunulmuştur.
Ankara vilâyetine yapılan sürgünler (1895-1912)
Bu tez, Ankara Vilâyeti'ne 1895-1912 yılları arasında sürgün edilmiş olan bireyleri ve Dürzi topluluğunu incelemektedir. Sürgünlerin Ankara'ya geldikleri tarihten itibaren şehirle nasıl bir etkileşim içindeki oldukları ve kentin sorumlu memurlarının sürgün sürecini nasıl idare ettikleri sorgulanmaktadır. Osmanlı şehirleri üzerine yapılan monografik çalışmalar son zamanlarda artmasına rağmen, insanları veya grupları merkeze alarak şehri irdeleyen araştırmaların sayısı son derecede sınırlı kalmıştır. Özellikle XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın başına odaklanmış incelemelerde bu durum iyice belirgindir. Bundan dolayı Osmanlı vilâyetlerindeki sürgünleri şehir üzerinden anlamak amacıyla, Ankara'ya sürülme vakaları üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde, Ankara nasıl bir mekândı sorusunu yanıtlamak için, vilâyetin fiziki ve beşerî özellikleri açıklanmıştır. İkinci bölümde, sürgün cezasının tanımı, kanun metinlerinde ve hatıratlarda nasıl yer aldığından bahsedilmiştir. Üçüncü bölümde, Ankara'daki bireysel sürgün vakalarından olan Kudüslü Hüseyni ailesinden eski müftü Mehmed Hanefi, Ahmed Arif ve Abdülhay, imam Mehmed Vehbi, muhalif gazeteciler İsmail Faik ile Hamid Subhi ve talebe Naciye örnekleri irdelenmiştir. Dördüncü bölümün ilk kısmında, Suriye'deki Havran İsyanı'nın zanlıları olmalarından dolayı 1896-1900 aralığında Ankara'da ikamet etmiş Dürziler incelenmiş ve ikinci kısımda ise, 1910 yılında Havran'daki Dürzi ayaklanmasına sebebiyet verdikleri için, 1911-1913 zaman aralığında Ankara'da sürgünde bulunmuş kişiler tetkik edilmiştir.
Osmanlı maliye teşkilatında Mîrî Kâtibi Mahkemesi
Bu tezde Osmanlı Devleti'nin iktisadi yenileşme döneminde yaşanan değişmelere bağlı olarak ortaya çıkan mîrî kitâbeti ve mahkemesi incelenmiştir. İlk kez detaylı bir araştırmaya konu olan bu kurum ele alınırken mahkemeye havale edilen konuları yansıtan dava kayıtlarından yararlanılarak örneklem oluşturma yoluna gidilmiş, borç ve denetim meseleleri çerçevesinde bu kayıtlar incelenmiştir. Teşkilat yapılanması açısından Rumeli kazaskerine bağlı olarak görev yapan mîrî kâtibi, görevlendirilmesi durumunda mali işlemleri hukukî açıdan inceler, devleti ilgilendiren mali problemlerde uygun kararın alınmasına çalışırdı. Mîrî kâtibi mahkemesine havale edilen konuların ekseriyetle devletin borç tahsildarı durumunda olan başbâki kulu işlemleriyle alakalı olduğu göze çarpmaktadır. Nitekim mahkeme mekânı olarak kullanılan yer istinalar dışarıda tutulursa başbâki kulunun Topkapı Sarayı'nda yer alan odasıdır. Mîrî kâtibi mahkemesine yansıyan meseleler genellikle muhallefât, iltizâm, mâlikane sistemi gibi dönemin iktisadi ögeleriyle ilişkilidir. Mîrî kâtibi mahkemesi aynı zamanda şikâyet hakkının kullanımıyla yakından alakalıdır. İddia sahibi eğer devlet değil ise kişiler arzuhal yoluyla mali işlemlere dair taleplerini, şikâyetlerini ifade ederler, gerekli görüldüğü takdirde konu başbâki kulu ve mîrî kâtibine havale edilirdi. Bu şekilde toplumun her kademesinden kişiler, hukukî olarak devletten veya özel şahıslardan taleplerini dile getirebilirlerdi. Bahsedilen usulle bir mali denetim ögesi olan başbâki kulunun hukukî üst denetimi sağlanabilmişti. Anahtar Kelimeler: Mîrî kâtibi, başbâki kulu, merkez maliyesi, mahkeme, borç, şikâyet hakkı
Abdürrezzak Bâhir Paşa'nın hayatı ve siyasi faaliyetleri (1730?-1781)
Bu tez, XVIII. yüzyılın sonlarında ilki 1772-1774, ikincisi 1779'da olmak üzere iki kez Reisülküttaplık yapmış olan Abdürrezzak Bâhir Efendi/Paşa'nın (1730?-1781) siyasî kariyeri üzerine bina edilmiştir. Dönemindeki olaylara müdahil olmuş önemli bir şahsiyet olmasına karşın birincil kaynaklar ve arşiv vesikalarında kaybolmuş olan Bâhir Paşa'nın üzerindeki gölgeyi kaldırma teşebbüsü olan bu çalışma, aynı zamanda XVIII. yüzyılı sona erdiren çalkantılı yılları, bu döneme bizzat şahitlik etmiş bir tarihsel şahsiyetin merceğinden okuma girişimidir. Muhtemelen 1730 yılında kalemiye sınıfına mensup bir bürokratın oğlu olarak İstanbul'da dünyaya gelen Abdürrezzak, babasının kariyer yolunu takip ederek kalemiye sınıfına dahil olacak ve yine babası gibi iki kez reisülküttaplık görevine yükselecektir. Yarım asırlık hayatının önemli bir kısmında (1739-1768) savaşı tecrübe etmemiş olduğu için 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı hayatının bir dönüm noktasını teşkil edecektir. Savaşla tanışacak, cepheye giderek savaş alanında farklı zamanlarda düşman ile hem savaşacak hem de müzakere masasına oturacaktır. Padişahın huzurunda padişahın kararını sorgulayacak kadar pervasız, ancak padişaha yakın isimlerden çekinen ve bazen korkan, cephede müzakere masasında ve savaş sonrası İstanbul'unda üçlü ittifak teşebbüsü ile padişahtan habersiz iş çevirecek kadar aktif bir şahsiyet portresi çizecektir. Bâhir Paşa, bir yönüyle tipik diğer yönüyle ise alışılagelmişin dışındaki kariyeri ile Osmanlı diplomasisinde yaşanan dönüşümü de simgeleyen bir isim olarak karşımıza çıkacaktır.
Sultan Abdülmecid'in kızı Behice Sultan'ın hayatı (1848-1876)
Bu çalışmada 19. yüzyılın ortalarında kısa bir süre yaşamış Sultan Abdülmecid'in kızı Behice Sultan'ın biyografisi dönemiyle irtibatlı bir şekilde ele alınmıştır. Bu bağlamda dönemin saray teşrifatı, gelenekleri, Osmanlı modernleşmesinin ve ekonomik krizin elit kesimin hayatına etkileri, saraylıların sosyo-kültürel yaşantıları, moda, tüketim alışkanlıkları ve borçları gibi konular Behice Sultan'ın hayat hikayesi üzerinden işlenmiştir. Bunlar arasında önemli bir tarihsel olay sayılabilecek olan Sultan Abdülmecid dönemi saraylıların aşırı harcamaları ve hazineyi tehlikeye atacak boyuta varan borçları meselesi üzerinde ayrıca durulmuştur. O yıllarda çocuk yaşta olan Behice Sultan'ın söz konusu olaylara dahil olup olmadığı ve bundan sonra nasıl bir tüketim alışkanlığına sahip olduğu incelenmiştir. Neticede hem bu olay özelinde hem de hayatının genelinde sultanın zamanının genel haline uyum sağlayıp sağlamadığı ortaya konulmuştur.
18. yüzyılda İstanbul Unkapanı tüccarları
İstanbul'un iaşesi birçok açıdan ele alınmıştır. Ancak, iaşe işinin ticari tarafı çok işlenmemiştir. Bu tez İstanbul'a getirmek amacıyla hububat ticareti yapan grupların en önemlisi olan Unkapanı tüccarlarını konu edinip Unkapanı tüccarlarının bir nevi tüccar loncası olduğunu iddia etmektedir. Bu iddia üç ayrı bölümde ele alınmıştır. Avrupa İktisat Tarihi'ndeki tüccar loncalarının hepsinin siyasî yapılardan piyasadaki pozisyonlarını kuvvetlendirmek için tekelciliğe varan imtiyaz taleplerinden hareketle tezin ilk bölüm Unkapanı tüccarlarının faaliyet gösterdikleri hububat piyasasında devletten imtiyaz elde edip etmediğini inceliyor. Tüccarların imtiyazları, kullandıkları ticaret güzergâhları, ticaret üzerinden ödedikleri vergiler ve fiyat belirleme hususları açısından ele alınıyor. İkinci bölüm ise Unkapanı tüccarlarının iç yapısını, hiyerarşilerini irdeliyor. Reisler kethüdasının Unkapanı tüccarlarının başı, gemiciler yiğitbaşısının ise onun yardımcısı olduğunu ileri sürülüyor. Lonca üyeliği konusunun ise Osmanlı esnaf loncalarında olduğu gibi Unkapanı tüccarları için de belli bir esnekliğe sahip olduğu ifade ediliyor. Üçüncü ve son bölüm ise Unkapanı tüccarlarının imtiyaz sahibi bir tüccar örgütü olarak hububat ticaretinde kullandıkları araçları, nakliye işlerini ve toplu yatırımlarını işliyor. Bu ticaretin kârlılığı ve tüccarların kullandıkları iş ortaklıkları kapan tezkiresi belgeleri ışığında ele alınıyor. Tez, bu iddialarla Tanzimat dönemi öncesi Osmanlı iç ticareti ve Osmanlı tüccar örgütlerine konularına katkı yapmayı amaçlıyor.
Bedâyiü's-Sukûk: Bir Osmanlı kadısının hukuk pratiği
Bu tezde Mehmed Sâdık b. Mustafa Şânîzâde'nin (ö. 1791) Bedâyiü's-Sukûk adlı sakk mecmuası tarihî bir metin olarak incelenmiştir. 18. yüzyılda kaleme alınan mecmuanın mukaddimesinde, nadir olan davalara da yer verildiğinin belirtilmesi bu mecmuayı diğer sakk mecmualarından ayırmaktadır. Şânîzâde'nin olağan davaların dışında, benzerine çok da rastlanamayacak davalara yer vermesi, kadılara yol gösterme konusundaki gayretinin bir sonucudur. Hem içerik hem de şekil bakımında oldukça özenli derlenmiş bu mecmuada ilâmlar çoğunlukta olmak üzere, hüccet ve vakfiye örnekleri ile elkâb suretleri, davet tezkireleri ve vakfiye imza suretlerine yer verildiği görülmektedir. Mecmuanın Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Beyazıt nr. 2675'te bulunan yazma nüshası üzerinde yapılan bu çalışmada tamamı incelenmiştir. Mecmuada bulunan nadir davalar, devlet adamlarıyla ilgili davalar ile elkâb suretleri, davet tezkireleri ve vakfiye imza suretleri bu çalışmanın ana bölümleridir. Her bir kayıt kadı için neden önemli olabileceği sorusu üzerine değerlendirilerek, Osmanlı kadısının çalışma şekli hakkında çıkarımlarda bulunulmuştur. Yapılan bu çalışma sonucunda sakk mecmualarının kadı için meslekî bir kılavuz olmasının yanı sıra, içinde bulunan dava konularının çeşitliliği dolayısıyla pek çok alanda tarihi tamamlayıcı bir kaynak niteliğinde olduğu ve tarih çalışmalarında önem arz eden birincil kaynaklar olduğu görülmüştür.
Tanzimat'ın Bursa'da uygulanması (1839-1863)
Bu tezin temel amacı Tanzimat'ın ilanından 1863 yılına kadar Osmanlı merkezinin taşrada gerçekleştirdiği uygulamalar Bursa örneği üzerinden incelemektir. Tezin ilk bölümünde 1839-1850 yılları arasında taşrada ekonomik reformun nasıl yürütüldüğü; ikinci bölümünde 1857-1859 yılarında Bursa'da gerçekleştirilecek olan emlak sayımın nasıl yapıldığı; son bölümünde ise Tanzimat'ın altyapı yarımlarından olan Gemlik-Bursa yolunun nasıl meydana getirildiği ortaya çıkarıldı. Yapılacak incelemelerde merkez ve taşra ayrı ancak birbiriyle bağımlı birer mevcudiyet olarak düşünüldü. Tez boyunca reformların merkezde nasıl planlandığı ve taşrada zaman içinde nasıl şekillendirildiği ayrıntılarıyla ortaya konuldu ve reformların Osmanlı taşrasının dünya kapitalist ekonomisiyle nasıl bütünleştirdiğini tartışıldı.
Mehmed Esad Safvet Paşa'nın hayatı ve faaliyetleri (1815-1883)
1815-1883 yılları arasında yaşamış olan Mehmed Esad Safvet Paşa'nın biyografisi ihmal edilen araştırma konularından biridir. Tanzimat döneminde kritik görevler üstlenen Paşa'nın hayatı ve faaliyetlerini bir bütün halinde inceleyen çok az yazı kaleme alınmıştır. Bu tez bu bakımdan Safvet Paşa'nın kendisine ve ailesine ait olan evrak-ı metrukesinin izini sürerek yerli ve yabancı kaynaklarla mukayeseli bir biçimde söz konusu boşluğu doldurmayı amaçlamıştır. Tez, analitik bir yöntemle Safvet Paşa'nın yaşamını ve kamu görevlerini tarihsel bağlamda inşa etmekte ve bu konu hakkında yapılan tartışmalara dâhil olarak Paşa'nın içerisinde yaşadığı muhiti kendisini ilgilen-dirdiği kadarıyla açıklığa kavuşturmayı hedeflemektedir. 1831 yılında devlet hizmetine girip süratle yükselerek II. Abdülhamid devrinde sadrazam olan Safvet Paşa'nın hayatı ve faaliyetlerinin araştırılması Tanzimat devrine ait bazı ezberlerin bozulması ve dönem olaylarının daha iyi anlaşılabilmesi için elzemdir. Bu nedenle bu tez Safvet Paşa'nın evrak-ı metrukesini sistematik bir eleştiri süzgecinden geçirdikten sonra söz konusu faaliyetlerin çözümlenmesine odaklanmıştır.
Tuna ötesi'nde Osmanlı hakimiyetinin nihâi noktası Kanije Kalesi'nin fethi (1566-1606)
Osmanlı tarihi incelendiğinde, kuşatma savaşlarının Macaristan'daki Osmanlı yayılmasının temel aracı olduğu görülmektedir. Mohaç Savaşı (1526) ile II. Viyana Kuşatması (1683) arasındaki 157 yıllık dönemde Osmanlılar tüm Macaristan'ı kuşatmalarla fethetmiş, buna karşın yalnızca üç meydan savaşına girmişlerdi. Bu çalışma erken modern dönemde yaşanan askerî gelişmelerin Osmanlı ordusu üzerindeki tesirini görme amacıyla Sigetvar'ın fethi (1566) ile başlayan yayılma süreci neticesinde gerçekleşen Kanije Kalesinin fethini (1600) inceleyecektir. Anahtar Kelimeler: Askeri Devrim, Kuşatma, Macaristan, Kanije, Grand Strateji
II. Abdülhamid'in hususi mektup ve telgrafları
Bu çalışmada Sultan II. Abdülhamid'in siyasi-politik gelişmeler ışığında kendi kaleminden çıkmış mektup ve telgraflar ile diplomatik kişiliği açıklanmaya çalışılmıştır. Sultan II. Abdülhamid sancılı bir süreçte tahta geçmiş, dahilȋ ve harici meselelerle ilgili yoğun mesai sarf etmiştir. Siyasi ve politik meseleleri tek elden yönetme stratejisini hedefleyen II. Abdülhamid bu anlamda Yıldız Sarayı'nı devletin bürokratik merkezi haline getirmiş, iç ve dış meseleler ile bizzat ilgilenmeye çalışmıştır. Bu bağlamda uluslar arası ilişkilerde ince diplomasi yolunu elden bırakmadan özellikle birçok devlet liderinin özel ve hususi günlerini kutlamaktan ve böylece onlarla yakın bir ilişki kurmaktan geri kalmamıştır.
Bir Osmanlı aydın ve bürokratı: Azmzade Sadık el-Müeyyed Paşa'nın hayatı ve faaliyetleri (1860-1910)
Bu tez, II. Abdülhamid'in yaverlerinden Azmzade Sadık el-Müeyyed Paşa'nın hayatı, devlet adamlığı ve meslekî kariyerini mercek altına alan bir biyografik araştırmadır. Döneminin önemli simalarından biri olmakla birlikte günümüze kadar meşâhir-i meçhûleden olan Sadık el-Müeyyed, Doğu ve Batı kültürüne aşina, iyi eğitimli, eli kalem tutar, dil bilir bir Osmanlı aydınıdır. Yarım asırlık ömrünün yarısında, imparatorluğun dört bir köşesiyle Afrika, Avrupa ve Rusya gibi farklı coğrafyalarda yerine getirdiği idarî, mülkî ve diplomatik görevleri ile teftişler, bu tarihî biyografi çalışmasının ana omurgasını oluşturur. Tezde, bazı karinelerden hareketle paşanın fikir dünyası, şahsiyeti ve sosyal arkaplanı hakkında da birtakım sonuçlara varılmış, ayrıca bu dönemde başarılı olma ve yükselmede aile bağlarının yanı sıra bilgi ve eğitimin de etkili olduğu vurgusu yapılmıştır. II. Abdülhamid'in saltanat dönemi, Osmanlı tarihçiliğinin en popüler çalışma alanlarından biri olma özelliğini sürdürse de bu dönemde yaşamış devlet adamı, sanatkâr, saraylı ve entelektüellerin kapsamlı biyografilerinin aynı nispette ortaya konulduğu söylenemez. Oysa bu tür çalışmalar, tarihî dönem ve meselelerin karanlıkta kalan yönlerine bir hayat üzerinden ışık tutabilme potansiyeli olması bakımından önemlidir. Bu çerçevede, Sadık'ın eserlerinin yanı sıra arşiv belgeleri, yerli ve yabancı basın, hâtıratlar, salnameler ve mevcut literatür eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirilerek kaleme alınan biyografisi, müstakbel çalışmalar için II. Abdülhamid idaresinin işleyiş biçiminin, krizlerle başa çıkma yöntem ve becerisinin, mahallî ve beynelmilel aktörlerle ilişkilerinin ve sömürge çağının meydan okumasına karşı üretilen imparatorluk politikalarının bazı karanlık noktalarının aydınlatılması hususunda birtakım örnekler sunabilir. Bu tez, yaverliğe seçilişinin hayat hikâyesindeki en belirleyici unsur olduğu iddiasından hareketle, söz konusu teşkilâtın Osmanlı siyaset ve bürokrasisindeki ağırlığının gittikçe arttığını vurgular ve bu dönemde geçirdiği dönüşüm ile II. Abdülhamid'in oluşturduğu saray merkezli yeni idarî yapılanmada hayatî bir role sahip olduğunu öne sürer.
Mühendishane-i Berri-i Hümayun Nazırı Ahmed Sırrı Paşa'nın "hatıratı", hayatı ve faaliyetleri (1826/1827-1895)
Bu çalışma ile Mühendishane-i Berri-i Hümayun Nazırlarından Ahmed Sırrı Paşa'nın hatıratının yayımlanması hedeflenmiştir. Paşa'nın hatıratı hayatına dair renkli bir anlatıma sahip olmasının yanı sıra Mühendishane-i Berri-i Hümayun'a ve Paşa'nın nezareti dönemindeki faaliyetlerine dair bilgiler barındırması bakımından hayli önemlidir. Osmanlı modernleşme döneminin önemli bir müessesesi olan Mühendishane-i Berri-i Hümayunda yetişen Ahmed Sırrı Paşa, İstanbul, Bursa, Rodos ve Rumeli'nin çeşitli yerlerinde devlet adına birçok önemli mühendislik işini gerçekleştirmiş ve zamanla öğrencilikten hocalığa ardından Mühendishane-i Berri-i Hümayun Nazırlığı'na atanmıştır. Çalışmada bizzat kendisinin kaleme aldığı Sergüzeşti ile Yenişehr-i Fener Seyahati'nden hareketle ve arşiv kaynaklarından yararlanılarak hayatı ve faaliyetleri de kısaca ele alındı.
Hünkâr İskelesi Antlaşması ve Osmanlı Rus münasebetleri (1832-1841)
Bu çalışma, 1832-1841 yılları arası Osmanlı-Rus münasebetlerini Hünkâr İskelesi Antlaşması'nı merkeze alarak incelemektedir. Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa isyanı, Aralık 1832 Konya Savaşı'nda Osmanlı ordusunun Mısır kuvvetleri karşısında bozguna uğramasıyla birlikte doğrudan imparatorluğun varlığını tehdit eder hâle gelmişti. Bu durum karşısında Bâbıâli'nin ısrarlı müracaatlarına rağmen İngiltere ve Fransa'dan umulan desteğin alınamaması, isyanın başından itibaren Osmanlı Devleti'ne müdahale için fırsat kollayan Rusya'nın, Doğu Sorunu'nda en önemli aktör hâline gelmesine sebep olmuştu. Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne teklif ettiği askerî yardımın kabulüne giden süreç, Bâbıâli'de faaliyet gösteren diplomatlar arasında sıkı bir rekabet ortamı yaratmıştı. Tezin izini sürdüğü meselelerden biri, bu çekişmenin tam ortasında bulunan Bâbıâli'nin Rusya ve Avrupa devletleri arasında izlediği siyaseti tespite çalışmaktır. Zayıf ve güçsüz bir durumda bulunması dolayısıyla, kendisi için bir tehdit olmaktan çıkan Osmanlı Devleti'nin varlığının muhafazası, Rus dış politikasının temel kaidesi haline gelmişti. Rusya, bu sebeple ciddi bir tehdit olarak gördüğü Mehmed Ali Paşa karşısında son derece kararlı bir siyaset izleyecekti. Çalışmada, Rusya'nın bu dönemde İstanbul'a gönderdiği diplomatların faaliyetleri ve kendilerine verilen talimatların ne ölçüde başarıya ulaştığı sorgulanmıştır. Çalışmanın başlıca tespitlerinden biri, Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne teklif ettiği askerî yardımın, Avrupa devletlerini harekete geçirmek maksadıyla, Bâbıâli tarafından bir tahrik unsuru olarak kullanılmış olmasıdır. Askerî yardımın kabulünün ardından, Rusya ile Osmanlı Devleti arasında 8 Temmuz 1833'te imzalanan Hünkâr İskelesi Antlaşması'nın müzakere süreci, tartışma noktaları, antlaşma maddeleri ve antlaşmanın uluslararası etkileri mercek altına alınmıştır. Hünkâr İskelesi Antlaşması, Rusya'nın Edirne Antlaşması'ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu ve Boğazlar üzerindeki emelleri için önemli bir kazanım olmuştur. Çalışmanın temel sorularından bir diğeri ise Rusya'nın Hünkâr İskelesi Antlaşması'yla elde ettiği menfaatlerin neler olduğu, antlaşmadan hangi ölçüde yararlanabildiği ve Bâbıâli'nin ilerleyen süreçte takip ettiği siyasette antlaşmayı nasıl konumlandırdığıdır. Rusya, Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Bâbıâli üzerindeki nüfuzunu arttırmış, Bâbıâli'nin İngiltere ve Fransa ile kurduğu münasebetlere ve alınan kararlara bu antlaşmadan doğan hukukunu kullanarak müdahale etmeye çalışmıştır. Hünkâr İskelesi Antlaşması'nın bir gereği olarak, olası bir savaş durumunda Rusya'nın müdahalesinden endişe duyan Avrupa devletleri de Mehmed Ali Paşa'nın ikinci bir isyan hareketine girişmesini önlemeye çalışmışlardır. Hızla değişen dengeler, Hünkâr İskelesi Antlaşması'na gösterilen tepkiler ve antlaşmayı ölüme mahkum eden 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi'ne giden süreç, ağırlıklı olarak Osmanlı Arşivi ve Rus kaynakları olmak üzere dönemin birincil kaynaklarına istinaden incelenmiştir. Bu yönüyle çalışma, Boğazlar Meselesi'nin söz konusu zaman dilimindeki seyrine uluslararası perspektiften bakmayı hedeflemektedir. Çalışmada, diplomatik münasebetlerin yanısıra yaklaşık beş ay boyunca İstanbul'da misafir edilen Rus askerî kuvvetleri hakkında bilgi verilmekte, başta I. Nikolay ve II. Mahmud arasındaki mektuplaşmalar olmak üzere, iki ülkenin devlet adamları arasında kurulan dostluk ilişkilerine yakından bakılarak dönemin atmosferine dair farklı manzaralar sunulmaya çalışılmaktadır.
Osmanlı ordusu geri hizmet birlikleri'nde teşkilat ve dönüşüm: Cebeci ocağı
"Buhran" ya da "dönüşüm" dönemi kabul edilen XVI. yüzyılın son çeyreği ile XVII. yüzyılın ilk yarısını inceleyen Osmanlı tarihi araştırmalarında odak noktası Osmanlıların ordu organizasyonu, savaşma biçimleri ve sosyal yansımaları üzerine olmuştur. Bu çalışmalar konuyu muharip sınıflar olan yeniçeriler, tımarlı sipahiler, sekban/levent taifesi, ümera kapısı gibi zümreler üzerinden okumaya çalışmıştır. Ancak Osmanlı ordusunun geçirdiği dönüşümün ve toplumsal yansımalarını daha doğru analiz edebilmek için ordu terkibi içerisinde nitelik ve nicelik olarak önemli yer tutan muharip olmayan sınıfları da incelemek elzemdir. Literatürdeki söz konusu eksiklik nedeniyle bu araştırma, muharip olmayan sınıfların başında gelen Cebeci Ocağı'nın XVI. yüzyıldaki teşkilatını dönemin kaynakları ışığında ortaya koyarak yüzyılın sonlarından itibaren yaşanan gelişmelerle beraber nasıl bir dönüşüm yaşadığı ortaya konacaktır. Böylece hem muharip olmayan sınıflara dair oldukça kısıtlı bulunan literatüre katkı yapılmakla beraber Osmanlı ordusunun ve toplumunun yaşadığı dönüşüme daha geniş bir perspektifle bakma imkanına sahip olunacaktır.
İstanbul'da fahişe bedenlerinin ve fuhuş mekânlarının kamusallaştırılması (1908-1922)
Bu çalışma, 1908-1922 yılları arasında İstanbul'da fahişe bedeni ve fuhuş mekânları üzerinde durmaktadır. Tez kapsamında son dönem Osmanlı İstanbul'unun siyasî, ekonomik ve sosyal yönleri göz önünde bulundurularak toplumun aykırı öznelerinden olan fahişelerin ve fuhuş mekânlarının konumu, sınıflandırışı ve algılanışı Osmanlı Arşivi ve diğer dönem kaynakları temel alınarak irdelenecektir. Tüm bunlar yapılırken fahişe bedeninin ve fuhuş mekânlarının resmî ve toplumsal aygıtlar tarafından kamusallaştırılma biçimleri ön plana çıkartılarak konunun toplumbilimsel tarafının da aydınlatılmasına gayret edilecektir.
Taşradan payitahta Şehzade Murad'ın (III.) kapu halkı
Bu tezde, sancağa gönderilen son Osmanlı şehzadelerinden Şehzade Murad'ın (III.) Manisa'daki kapu halkı'nın organizasyonu ve bu kapudaki görevlilerin gelirleri, görevleri ve ilişki ağları ile Şehzade Murad'ın 22 Aralık 1574'teki (8 Ramazan 982) cülusundan sonra, Manisa'daki kapu halkının padişah kapusuna intikali incelenmektedir. Bu minvalde Manisa'daki şehzade kapusundan payitahta geçişleri sağlanan hizmetlilerin görev ve maaşlarındaki terakkiler nispetince 16. yüzyılda bir Osmanlı şehzadesinin, kendi kapusunu merkez teşkilatına hangi oranda dahil edebildiği sorusuna cevap aranmaktadır.
Çağdaş bir tarihçi Diyarbekrî'nin gözünden Ahmed Paşa'nın Mısır Beylerbeyliği ve isyanı (1523-24)
Ahmed Paşa 16. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı Devleti'nde Müslüman bir ailenin oğlu olarak doğmuş, erken yaşlarda Osmanlı hizmetine girmiş bir devlet adamıdır. I. Selim döneminde Rumeli beylerbeyliğine yükselmiş, Sultan Süleyman tahta çıktığında divanında bulunmuştur. Sultan Süleyman'ın ilk çıktığı sefer olan Belgrad Seferinde önemli başarılara imza atmış ve sonrasında vezirliğe yükselmiştir. İkinci büyük seferi olan Rodos seferinde ise serdar olarak görevlendirilmiş ve seferin gidişatını etkileyen en önemli isimlerden biri olmuştur. Sultanın divanında Piri Paşa gibi deneyimli bir veziriazamın karşısında duran hizbin başını çekmiş, Piri Paşa'nın en büyük rakiplerinden biri haline gelmiştir. Kendisi Piri Paşa'dan sonra veziriazamlığa en uygun aday olarak görülmüş fakat onun yerine İbrahim Paşa tayin edilmiştir. Daha sonra ise Mısır beylerbeyi olarak görevlendirerek İstanbul'dan ayrılmış ve bir daha da merkeze dönmemiştir. Mısır beylerbeyliği Memlükler'den Osmanlılar'a geçiş sürecinin önemli bir parçasını teşkil etmektedir. Bu tezde Abdussamed Diyarbekrî'nin Tercüme en-nüzhe es-seniyye fi zikr el-hulefa ve'l-müluk el-mısriyye adlı eseri ışığında bu geçiş sürecinde Ahmed Paşa'nın Mısır'daki ajandasının ortaya koyulması amaçlanmaktadır. Bunun yanında devlete en üst makamlarda hizmet etmiş bir paşanın Mısır'a tayin olduktan yaklaşık beş ay sonra burada isyan etmesinin ve bağımsız bir idare kurma teşebbüsünün arkasında yatan sebeplerin incelenmesi hedeflenmektedir. Mısır'da Ahmed Paşa'yı isyana götüren olaylar, isyanına hangi grupların katıldığı, yerel güçler ile kurduğu ilişki ağları araştırmamızın odak noktalarından birkaçıdır. İsyan sonrasında Osmanlı kaynaklarında paşaya dair oluşturulan olumsuz imaja karşı alternatif bir anlatı sunmayı hedefleyen bu çalışma aynı zamanda Osmanlı tarih yazımına katkıda bulunuyor.
Viyana'dan Zenta'ya: Osmanlı büyük stratejisi bağlamında Habsburg Savaşları (1683-1697)
1683-1699 yıllarında cereyan eden Büyük Türk Savaşları'nda Macaristan cephesi bu tezin ana konusunu oluşturmaktadır. Bu tez, Osmanlıların Büyük Türk Savaşları yılları boyunca ricattan ziyade belirli bir strateji dahilinde hareket ettiklerini ileri sürer. Bu iddia üç farklı alan incelenerek desteklenmeye çalışılmıştır. Osmanlı büyük stratejisini yorumlamak adına öncelikle Avrupa devletlerinin durumu ve Osmanlılar ile münasebetleri ele alınmıştır. Devamında ise cephedeki duruma doğrudan etkisi olan Osmanlı iç siyasi meseleleri irdelenmiştir. Son olarak ise Habsburglara karşı mücadele edilen Macaristan cephesinde yaşanan gelişmeler incelenmiş ve tüm bunların sonucunda uygulanan Osmanlı stratejileri yorumlanmıştır. Fiili olarak on dört, resmi olarak on altı yıl süren Büyük Türk Savaşları'nın tek bir süreç dahilinde ele alınması beklenemez. Bundan dolayı tez, savaşın gidişatını doğrudan etkileyen gelişmeler ve şahıslar nedeniyle üç ana bölüme ayrılmıştır. Birinci bölümde Osmanlıların 1683'te Kahlenberg'de uğradıkları mağlubiyet ile Belgrad'ın 1688 yılında ellerinden çıkması arasında yaşanan gelişmeleri ele alır. Osmanlıların bu dönemde mağlubiyetler yaşamasına rağmen savaşa devam etme çabaları incelenir. Özellikle Yeğen Osman Paşa'nın Macaristan serdarı olarak Habsburglara karşı yürüttüğü başarısız mücadele savaşın gidişatını değiştirir. İkinci bölümde 1688 yılında Belgrad'ın el değiştirmesi neticesinde Osmanlı topraklarına yönelen Habsburg akınları ile başlar ve Fâzıl Mustafa Paşa'nın sadrazam olmasıyla birlikte Osmanlı karşı saldırısını konu edinir. Aynı zamanda Avrupa devletleri arasında 1688 yılında başlayan Dokuz Yıl Savaşları'nda yaşanan gelişmeler de bu bölümde yer alır. İkinci bölüm Osmanlıların mağlubiyet yaşadıkları 1691 tarihli Salankamen Muharebesi sonucunda 1692 tarihinin başlangıcında noktalanır. Üçüncü bölüm 1692-1697 yıllarını kapsar. Bu bölümde II. Mustafa'nın padişah olmasıyla birlikte yeniden şekillenen Osmanlı stratejisi ve seferleri incelenir. Bu bölüm, taraflar arasındaki savaşı fiili olarak bitiren ve Osmanlı mağlubiyeti ile neticelenen 1697 tarihli Zenta Muharebesi ile noktalanır. Tüm bu gelişmeler neticesinde ortada Osmanlı geri çekilmesinden ziyade belirli bir stratejinin varlığından bahsedilmesi tezin ortaya çıkardığı başlıca argümanlardandır.
I. Meşrutiyet dönemi Osmanlı mebuslarıyla ilgili prosopografik bir inceleme
Osmanlı İmparatorluğunun ilk parlamento denemesi olan I. Meşrutiyet döneminin baş aktörleri olan mebuslar bu çalışmanın odak noktasını oluşturmaktadır. Bu tez ile Meclis-i Mebusana seçilmiş üyelerin hayat hikâyelerinden, kimliklerinden, faaliyetlerinden, eserlerinden ve sosyal çevrelerinden yola çıkarak prosopografik bir çalışma ortaya konulmaya çalışılacaktır. Aynı zamanda bu çalışma literatürde yer alan birçok ön kabule bir karşı çıkışın da çabası olacaktır. Yeni Osmanlılar Cemiyeti ve Midhat Paşa'nın özel çabaları sayesinde ve konjonktürün de uygun olması sebebiyle ilan edilen Kanun-ı Esasiyle birlikte devletin yönetim tarzında önemli bir değişiklik yapılmış, padişah ve merkez bürokrasisinin yanında onları denetleyecek ve üyeleri halk tarafından seçilecek bir meclis açılmıştı. Parlamento olgusu teoride Osmanlıların ulusal çapta ilk denemesi gibi gözükse de aslında zaman içinde buna hazırlık aşaması olarak sayılabilecek aşamalardan geçilmiş; özellikle Tanzimat döneminden itibaren seçim ve meclis işleyişi açısından tecrübeler edinilmişti. Çünkü yurtdışı ile kurulan irtibatın artması sonrası dünyadaki diğer yönetim tarzları artık biliniyordu. Ayrıca taşra teşkilatı yeniden düzenlenirken birimlere ayrılan vilayetlerin her birinde önemli bir kısmı halkın temsilcileri tarafından seçilen üyelerden oluşan meclisler açılmıştı. En yaşlısından en gencine kadar Tanzimat döneminin yetiştirdiği bir nesil olan I. Meşrutiyet mebuslarının önemli bir kısmı bahsi geçen bu meclislerde görev almış veya bunların yönettiği vilayetlerde bulunmuş olması itibariyle bu tecrübeyi en yakından yaşamışlardı. Nitekim bu birikim meclise girdikleri andan itibaren kendisini gösterecek gerek yerli gerekse de yabancı müşahitlerce mebusların meclis işleyişindeki yetkinliği hayretle ve takdirle karşılanacaktı. En zengin bankerlerden nispeten orta dereceli tüccarlara ve ünlü ailelerin üyelerinden yereldeki orta halli memurlara kadar toplumun neredeyse her kesiminden üyenin bulunduğu I. Meşrutiyet Mebusan Meclisi, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğunun çok dinli ve dilli yapısının da bir toplamıydı. Tüm bu farklılıklara rağmen Osmanlıcılık ve Türkçe dili ortak paydasında bir araya gelen meclis üyeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede devlet işlerine dahil olmuş ve gerektiği zamanlarda merkez bürokrasisine sert muhalefet yapmaktan geri kalmamıştı. Nitekim bu sert muhalefet meclisin kapatılmasında en önemli nedeni oluştururken onların ortaya koyduğu bu ilk parlamento performansı Jön Türkler ve İttihad ve Terakki için ilham kaynağı olmuş ve II. Meşrutiyet'e giden yolun yapı taşlarını oluşturmuştu.
1865 Hocapaşa Yangını ve etkileri
Hocapaşa, yangınlar tarihinde büyük çapta etkiye sahip birçok yangın yaşamıştır. Bunlardan en büyüğü ise 1865 yılında yaşanan yangındır. Yangın sürecinde yaşanan başarısızlık ve tahribatın büyüklüğü hükümetin mevcut teşkilatlarının eksiklerini bir kez daha ortaya koyar. Yangından sonra ihtiyaç sahiplerine yardım yapılır. Bu amaçla hükümet tarafından bir yardım kampanyası başlatılarak sosyal bir yardım ağı oluşturulur. İane çalışmaları sırasında yurt içinden ve yurt dışından destekler söz konusu olur. Yangın çok geniş bir alana yayılmıştır. Bu durumu fırsata dönüştürmek amacıyla hükümet tarafından bir mimari dönüşüm planı uygulamaya konulur. Hocapaşa Yangını sonrasında yangın alanında imar faaliyetleri Islahat-ı Turuk Komisyonu tarafından yürütülür ve bu süreçte yangın alanında ahşap bina inşası yasaklanarak kâgir yapı devlet tarafından teşvik edilir. Yangın alanında başlayan dönüşüm planı zamanla tüm şehre yayılır. Bu çalışma ile şehirde yapısal bir dönüşüm sağlanmak istenir. Altyapı ve yol düzenleme çalışmaları, Avrupa modeline göre kamusal alanlar oluşturulmaya çalışılır. Ayrıca tarihî eser ve binalar korunarak şehir yapısı düzenlenir.
Nizam-ı Cedid Ordusu'nun finansmanı: İrad-ı Cedid hazinesi
Sultan III. Selim dönemi (1789-1807) genelde Osmanlı İmparatorluğu'nda modernleşme serüveninin başlangıcı olarak kabul edilir. Hükümdarlığı döneminde bir dizi savaşla ve devletin askerî alandaki teknolojik eksikliği ile karşı karşıya kalmış olan III. Selim, başta askerî alan olmak üzere reform girişimleriyle devletin ikamesine yönelmişti. 1793'ten 1807'ye kadar idarî, malî ve askerî alanda muhtelif uygulamaları içeren Nizam-ı Cedid programı ile kurulacak yeni nizamın finansmanını sağlamak için mahallî vergilendirme konusunda çeşitli düzenlemelerin yanı sıra çoklu hazine sistemini de içeren reform girişimleri ilan edilmişti. Ancak reform teşebbüsleri içerisinde en dikkat çekici olanı askerî reformlardı. Yeni askerî tekniklerle kurulacak olan eğitimli ve düzenli Nizam-ı Cedid piyade birliklerini finanse etmek için merkezî hazineden aktarılan bazı mukataa ve dirlik gelirlerinin yanı sıra ihdas edilecek yeni vergilerle kaynak yaratılarak İrad-ı Cedid Hazinesi kurulmuştu. Bu tezde, İrad-ı Cedid Hazinesi'nin aylık ve yıllık bütçeleri detaylıca analiz edilerek dönemin malî ve iktisadî gelişmeleri ele alınmıştır. Ayrıca İrad-ı Cedid Hazinesi'nin finansal kapasitesi, diğer merkezî hazineler arasındaki kritik konumu ve Sultan III. Selim döneminin öncü malî politikaları bağlamındaki önemi vurgulanmıştır.
Askeri dönüşüm çağında Osmanlı timar sistemi (1645-1739)
Bu tez Osmanlı timar sisteminin, son fetih dönemi olan 1645-1739 yılları arasındaki nicelik, nitelik ve yayılımını inceleyen monografik bir araştırmadır. Timar sistemi Osmanlı'nın ilk dönemlerinden beri var olan, Osmanlı'yla beraber genişleyen ve XVII. yüzyıla dek ordu ve maliyenin yarıya yakın bir kısmını kuşatan temel bir kurumdur. Askeri dönüşüm olgusunun şekillendirdiği XVII. yüzyılda sistemin büyüklüğü ve işlevi sorgulanır hale gelmiştir. Diğer yandan sistemin XIX. yüzyıla dek yaşamına devam ettiği bilinmektedir. Dolayısıyla timarın XVII. yüzyılın çetin sınavlarından ne kadar ve nasıl çıktığı büyük bir soru olarak ortaya çıkar. Bu sorunun çeşitli yönlerinin tetkik edilmesi tezin ana omurgasını oluşturur. Bu minvalde tezin ağırlıklı bir kısmı, timarın XVIII. yüzyılın hemen başındaki mali büyüklüğünü bölge-bölge takip eder. Mali açıdan timarın konumlandırılması, askeri dönüşümün parasallaşmayla ilişkisi ve taşra idaresinin bağlamsal dinamikliğiyle ilgili sonuçlar barındırması noktasında önemlidir. Tezin incelediği bir başka mesele, 1645-1739 arasında timarlı askerlerin ordudaki kemiyet ve keyfiyetidir. Çalışma, bu konular üzerindeki çabanın ürünü olarak, timarın askeri büyüklüğü ve gücüyle ilgili çeşitli bulgulara ulaşmıştır. Bu devrin timar askerlerinin savaş şekilleri, finansal güçleri ve bireysel araç ve teçhizatlarının incelenmesi, zihinlerdeki timarlı sipahi resminin netleşmesi ve timarın askeri dönüşüm meselesinin içerisinde konumlandırılması açısından kayda değerdir.
Erken Dönem Osmanlı timar bürokrasisi ve Ruznamçe Defterleri (1481-1531)
Bu çalışmada 1481-1531 yılları arasındaki elli yıllık zaman zarfında Osmanlı timar bürokrasisinin umumî yapısı ve timar tevcih sistemi ele alınmıştır. İstanbul'da, beylerbeyilik merkezlerinde ve sancaklarda yürütülen rutin timar tevcih muamelelerinin yanı sıra askerî seferler sırasında yapılan bürokratik işlemler hakkında da bilgi verilmiştir. Bu işlemleri yürüten çeşitli vazifelilerin bürokrasideki rollerine temas edilmiş ve üretilen defter ve evrak cinsinden belgeler tanıtılarak bunların diplomatik hususiyetleri incelenmiştir. Kaynakların el verdiği ölçüde timar bürokrasisinin iş yoğunluğu üzerine değerlendirmelerde bulunulmuştur. Ayrıca bu dönemde yapılan umumî tahrirlere, bilhassa Yavuz Sultan Selim devrindeki seferlerin timar bürokrasisi üzerindeki tesirlerine ve fethedilen memleketlerde Osmanlı timar sisteminin tatbiki gibi meselelere de yer verilmiştir.
Osmanlı Devleti'nde Çerkes Kırsal Köleliği (1866-1914)
Bu çalışma, 19. yüzyılın ikinci yarısında kitleler halinde Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden Çerkesler arasındaki kırsal köleliği konu edinmektedir. Tez boyunca Osmanlı hükümetinin kırsal köleliğe yönelik politikaları incelenmekte ve hükümetin muhacir köleler arasında uygulatmak istediği çeşitli mükâtebe usulleri ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Yaklaşık 60 yıllık sürecin ele alındığı bu çalışmada köle itaatsizliklerinin ardındaki sebepler, köle ve beylerin örgütlenme çabaları ve bunun taşrada ortaya çıkardığı asayişsizlik problemi de aynı zamanda tartışılan konular arasındadır.
Savaş ve cihâd: Molla Arab (ö. 1531) ve es-Sedâd fî fazli'l-cihâd adlı eseri (Tercüme-değerlendirme)
Bu tez, 1531 tarihinde vefat eden Molla Arab el-Antâkî'nin es-Sedâd fî fazli'l-cihâd adlı eserin telif edildiği dönemi, eserin değerlendirmesini ve tercümesini içermektedir. Müellifin yaşadığı ve eserin telif edildiği dönem Osmanlıların hem Avrupa hem de Doğu'da çeşitli düşmanlarla mücadele ettiği ve müşkül durumda kaldığı bir döneme denk düşer. Bu düşmanlar arasında Osmanlıları en büyük tehdit altında bırakan Safeviler idi. Safevi problemi Yavuz Sultan Selim'in tahtını sağlamlaştırdıktan sonra ilk odaklandığı mesele olacaktır. Eserin müellifi Molla Arab II. Bayezid'in maiyetinde bulunur ve bizzat seferlere iştirak eder. Halep civarında Safevi aleyhine verdiği vaazlarla bölgede şöhret kazanır. Safeviler tarafından Memlüklere gönderilen bir elçilik heyetindeki birinin Molla Arab'ın Safeviler aleyhindeki vaazlarını duyup ona bir suikast teşebbüsünde bulunması müellifin hayatı için bir dönüm noktasıdır. Bu başarısız suikast girişiminden sonra Molla Arab Osmanlı topraklarına sığınmış ve Yavuz Sultan Selim'i Safevilere karşı cihada teşvik etmek maksadıyla es-Sedâd fî fazli'l-cihâd adlı eserini kaleme almıştır. Ordu vaizliği yapması, Safeviler aleyhindeki vaazları sebebiyle kendisine bir suikast teşebbüsünde bulunulması ve bu teşebbüsün ardından Yavuz Sultan Selim'i bir cihad risalesi yazmak suretiyle cihada teşvik etmesi gibi yönleriyle alışılagelmişin dışında bir âlim portresi çizmektedir.
Osmanlı Devleti ve Bulgar meselesi (1867-1878)
Bulgar Meselesi ve 1867-1876 yılları arasındaki Bulgar isyanları Bulgaristan'ın geri dönülemez bir şekilde Osmanlı hakimiyetinden ayrılmasına neden olan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na giden yoldaki en önemli hadiselerden ikisidir. Bu iki konu hakkında mevcut literatür dönemin aktif taraflarının belgelerini bütüncül bir bakış açısı içinden değerlendirmez. Bulgar Meselesi hakkındaki Osmanlıca, Bulgarca ve İngilizce birincil kaynakların kullanıldığı bu çalışmanın ve değerlendirmenin kaleme alınmasındaki esas hedef bu noksanlığı gidermek, Bulgar meselesini ve isyanını tüm boyutları ile ele almaktır. 19. yüzyılın ilk yarısında İstanbul'da yaşayan Bulgar cemaatinin anadilde ibadet ve bağımsız bir kiliseye sahip olmak hedefiyle başlayan mücadelesi sadece 25 yıllık bir dönemde Bulgaristan coğrafyasını bir savaş alanına çevirir. "Şark Meselesi"nin en kritik düğümlerinden olan ve 1840'larda bir kilise mücadelesi olarak başlayan "Bulgar Meselesi" 1860'lı ve 1870'li yıllardaki Bulgar komitacı faaliyetleri ile siyasi bağımsızlığı hedefleyen bir aşamaya evrilir. Komitacıların örgütlediği isyanın başarı kazanmaması, imparatorluğun maddi, manevi ve coğrafi bakımdan ağır kayıplara uğramasına yol açacak 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi'ne sebebiyet verecektir.
III. Ahmed döneminde İstanbul'un hububat iaşesi: Aktörler, organizasyon ve problemler
Erken modern dönemde İstanbul'un iaşesini doğrudan ya da dolaylı inceleyen birçok çalışma mevcuttur. Fakat 1703-1730 senelerinde devletin, İstanbul'un hububat iaşesinin sağlanması için uyguladığı çözümlerin niteliği araştırmaların konusu olmamıştır. Söz konusu bu dönemde iç ve dış siyasi yapıların değişimi merkezi gücün paşa kapıları gibi hanedan dışı kuvvetlerin öne çıkması, Saray ve sadaret makamında tüketimlerin toplumsal olarak daha fazla gözlenir hâle gelmesi gibi neticeler meydana getirmiştir. Payitahtın iaşesi bu bağlamda yeni bir siyasi mana kazanmış, 1703 ve 1730 isyanlarında ortaya çıktığı üzere birtakım toplumsal hareketlerin bazen sebebi bazen de sonuçları arasında gözlemlenir olmuştur. İstanbul'un özellikle hububat iaşesini sağlama konusunda birtakım değişikliklerin yapılması bu dönemde ortaya çıkmıştır. Tezde ileri sürülen bu görüş üç ayrı bölümde argümanlar genişletilerek derlenmiştir. İlk olarak, 1703 öncesinde İstanbul için uygulanan iaşe sistemini ve 1703 senesinden itibaren -bu dönemi değiştiren unsurlar çerçevesinde- İstanbul'un iaşesinin nasıl bir dönüşüm geçirdiği önceki dönemler ile mukayeseli olarak ele alınmıştır. İkinci olarak, İstanbul'un hububat iaşesini siyasi manada idare eden padişah, sadaret makamı, İstanbul kadısı, muhtesip ve esnaf birliklerinin iaşe temelinde rollerinin değişiminden bahsedilmiştir. Son olarak, İstanbul'un hububat iaşe organizasyonuna, bu organizasyonda rol oynayan ve iaşeyi pratik manada idare eden tedarik aktörlerine, naklin nasıl gerçekleştiğine ve bu süreçte meydana gelen problemlerin nedenleri ile çözümlerin niteliğine ve İstanbul'un hububat iaşesine katkı sağlayan bölgelere değinilmiştir. Bu tez, 1703-1730 senelerinde iktisadi, sosyal ve siyasi açıdan yaşanan gelişme ve beraberindeki sorunların iaşe meselesini farklı bir noktaya taşıdığını göstermeyi amaçlamaktadır.
Rūmī bir ḥurūfī: İbn Firişte ve erken 9./15. yüzyıl Rūm dünyasında ḥurūfiliğin yeniden inşası
Bu tezin ana konusu erken 9./15. yüzyılda Rūm'da Türkçe Ḥurūfi literatürünün ilk düzyazı eserlerini üretmiş Ḥurūfī davetçisi İbn Firişte'nin Ḥurūfilik anlayışıdır. Araştırmacıların İbn Firişte'nin eserlerine olan ilgisi metin neşri düzeyinde kalmıştır. Ayrıca, araştırmacılar Ḥurūfiliğin monolitik bir hareket olduğu kabulü temelinde İbn Firişte'nin eserlerini Farsça Ḥurūfi eserlerinin mot à mot Türkçe tercümeleri olarak değerlendirmiştir. Bu sebeple İbn Firişte'nin görüşleri ayrı ve bütünsel bir inanç sistemi olarak incelenmemiştir. Bu tezde İbn Firişte'nin eserleri bütünsel ve ayırt edici bir perspektifle değerlendirilecektir. İbn Firişte Cevat Sucu'nun yerel entelektüel olarak kavramsallaştırdığı entelektüel modelinin bir örneğidir. İbn Firişte belirli bir inanç dizisini Farsça'dan Türkçe'ye aktaran pasif bir tercüman değil, inanç sistemini yaymasına yardımcı olacak tercümeler üreten bir davetçi-tercümandır. Davet programıyla uyumlu olarak, Ḥurūfiliği erken 9./15. yüzyıl Rūmu'nun kültürel, politik-dinsel, sosyo-dinsel bağlamlarına ve entelektüel çevresine uygun bir hâle getirebilmek için yeni bir teknik vokabüler geliştirmiştir. Ayrıca, hangi metinlerin Türkçe'ye tercüme edileceğini belirleyen yüksek seçiciliği de bu programın bir parçasıdır. Bu sebeple İbn Firişte'nin eserleri Ḥurūfiliğin yeniden inşa edildiği birbiriyle ilişkili ve orijinal eserlerdir. Bu tezde İbn Firişte'nin eserleri kozmogoni-kozmoloji, antropoloji-profetoloji ve eskatoloji olmak üzere üç kategoride incelenecektir. İbn Firişte eserlerini 819/1416'da Bedrü'd-dīn-Börklüce Muṣtafā hareketinin yenilgisinden sonra Aydın bölgesinde üretmeye başlamıştır. Eserlerinin hedef alıcısının bu hareketle ilişkili olan ve ābdāl olarak adlandırılan derviş toplulukları olması güçlü bir ihtimaldir. İbn Firişte 'Alī figürünü vurgulayarak ve Ekberi bir vokabüler kullanarak 'Alī bağlısı ve Ekberi inançlar taşıyan bu topluluklara hitap etmeye çalışmaktadır. Ayrıca, İbn Firişte bu dönemde Rūm'daki Hristiyanlara ve Müslümanlaşan Hristiyanlara hitap etmek için Hristiyanlığa ait unsurları da kullanmaktadır. Ankara Muhârebesi sonrasında çözülen Osmanlı politik iktidârı 822'ler/1420'ler boyunca etkinliğini arttırmaktadır. Bu dönemde velī-ḳuṭb modeli aracılığıyla politik faktörler olarak ortaya çıkan ṣūfi liderlerin Osmanlı hânedânına yönelik tehdidi zayıflamaktadır. Ḥurūfīlerin Fażlullāh'ın kurtarıcı olarak gelişiyle ilişkilendirdikleri Ḳıyāmet'in bu politik bağlamda yazılmış İbn Firişte'nin eserlerinde politik yönü olan ve yakında gerçekleşecek bir son dönemden soyut, manevî-entelektüel ve gerçekleşmiş bir kurtuluşa evrildiği görülmektedir. Sonuç olarak bu çalışmanın ana iddiası İbn Firişte'nin Ḥurūfiliğinin 819/1416 sonrası Rūm dünyasının sosyopolitik ve sosyo-dinsel bağlamına uygun olarak geliştirilmiş bütünsel ve orijinal bir inanç sistemi olmasıdır.
18. yüzyılda bir iktidar çatışması: Moralı Beşir Ağa hizbi ve 1752 tasfiyeleri
1746'dan beri dârüssaâde ağalığı makamını işgal eden Moralı Beşir Ağa 1752 yılında idam edilir. Moralı Beşir'in siyasi gücü ve kuvvetli patronajına rağmen Köse Bâhir Mustafa Paşa'nın sadaret makamına gelmesinden on gün sonra meydana gelen bu idam 18. yüzyıl Osmanlı siyasi tarihinde önemli bir andır. Ağa'nın idamının ardından yakın çevresindekileri kapsayan bir tasfiye süreci başlatılır. Tasfiye süreci, ortaya Ağa'nın başında olduğu, siyasi ve mali gücü olan bir hizbi ortaya çıkartır. Moralı Beşir Ağa hizbini tanımlayan bu tez, Moralı Beşir Ağa'nın idamı hadisenin, onun idamının ardından sürgün ya da idam edilen adamlarının geçmişteki faaliyetlerinden bağımsız düşünülemeyeceğini iddia eder. Önceki yüzyıldan itibaren siyasi manzarayı kuşatan paşa kapılarından farklı bir yapıya sahip olan bu hizbin faaliyetleri, hizip mensuplarının mal varlıkları ve bu hizbin Osmanlı 18. yüzyılındaki yeri bu tez çalışmasının öncelikli araştırma sorularındandır.
19. yüzyıl Osmanlısında kadın esirciler: Ayşe Sıdıka ve işbirliği ağları
Bu çalışma, 19. yüzyıl Osmanlı Devleti'ndeki köle ticaretinin faillerinden olan kadın esircileri konu edinmektedir. Tez boyunca, Osmanlı Devleti köle ticareti bağlamında kadın esircilerin kim oldukları ve 19. yüzyıl İstanbul'unda bulunan bir grup kadın esircinin işbirliği ağı incelenmektedir. Çalışma, Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bulunan bir istintakname üzerinden yapılmıştır. Ayşe Sıdıka, Zeynep ve Şirin adlı bir grup kadın esircinin şikayet üzerine sorgulanmasıyla hür kökenli kız çocuklarını bir işbirliği ağıyla sattıkları ortaya çıkmıştır. İçinde sarayın adının da geçmesiyle mesele çok daha karmaşık bir vakaya dönüşmüştür. Osmanlı'daki kölelik ve kadınların sosyo-ekonomik ilişkileri konularında derinlemesine bir analiz sunan bu tez, üç kadın esirci etrafında kadınların köle ticaretindeki failliklerine ve önemlerine bir pencere açmaktadır. Sonuç olarak bu tez kadın esircilerin geçimlerini sağlamak ve sürdürmek, hatta ailelerinin geçimini sağlamak için dönemin köle ticaretindeki boşluklardan yararlanarak faillik alanları yaratabildiklerini göstermektedir. Bunu, özellikle kadın olarak hanelere kolaylıkla girip çıkabilme becerilerini kullanarak ve genç kızların bulunup satılması sürecinde çeşitli roller üstlenerek bir işbirliği ağı kurarak yapmışlardır.
Tüfengiyan-ı Hazret-i Şehriyârî ve Sertüfengî Arnavut Tahir Paşa
Bu çalışmada, II. Abdülhamid devri saray teşkilâtının önemli bir birimi olan Tüfengiyan-ı Hazret-i Şehriyârî'nin tarihi ve bu birimle adeta özdeşleşen Sertüfengî Arnavut Tahir Paşa'nın yaşamı ele alınmıştır. Yıldız Sarayı'nda ve çevresinde güvenliği sağlamak üzere vücuda getirilen tüfekçiler, II. Abdülhamid döneminin yönetim anlayışı doğrultusunda şekillenmiş ve İstanbul'un sosyal hayatının yanı sıra, memleketlerinin siyasî ve toplumsal dinamikler söz konusu olduğunda da kayda değer bir varlık göstermişlerdir. Çalışma, tüfekçilerin bir sosyal grup olarak etkilerini ve asgarî düzeydeki bürokratik denetim altında faaliyet göstererek saray güvenliğini sağlamadaki rollerini incelemektedir. Birimin kuruluşundan dağılışına değin amirliğini üstlenen ve Yıldız Sarayı'nda önemli bir otoriteye sahip kilit bir figür olarak karşımıza çıkan Tahir Paşa'nın biyografisine de ayrıca odaklanılmıştır. Kurumsal ve toplumsal tarihi biyografik analizle bir araya getiren bu çalışma, II. Abdülhamid yönetiminin güvenlik düzeni içindeki yeri ve dönemin sosyo-politik sahnesine olan etkisi bağlamında Tüfengiyan-ı Hazret-i Şehriyârî'nin derinlikli bir şekilde değerlendirilmesini amaçlamaktadır.
İstanbul'da Halidîlik (1811-1876)
Bu tez, Nakşibendi tarikatının Halidiye kolunun 1811 ile 1876 yılları arasında İstanbul'un toplumsal, kültürel ve siyasî yaşamı üzerindeki etkilerini incelemektedir. Mevlâna Halid-i Bağdadî'nin kısa biyografisiyle başlayarak Halidiye'nin İstanbul'a giriş sürecini, dönemin tasavvufî ortamını ve ilk Halidiye temsilcilerini ayrıntılı bir şekilde analiz etmektedir. Sultan II. Mahmud döneminde 1826 Bektaşiliğin lağvı ve 1828 Halidî sürgünü gibi olaylar; Sultan Abdülmecid döneminde sarayın ve bürokrasinin tarikata olan desteği, Tanzimat Hatt-ı Hümayunu'nu hazırlayan Meşveret Meclisi mazbatasında mühürleri yer alan üst düzey Halidî bürokratlar ve ulema incelenmiştir. 1859 Kuleli Vakası özel bir inceleme konusu olarak ele alınmış; önemli Halidî figürlerinin olaydaki rolleri ve olayın sonuçları değerlendirilmiştir. Sultan Abdülaziz döneminde ise Halidiye'nin Osmanlı merkezi yönetimiyle ilişkileri ve bu dönemde kurulan Meclis-i Meşayih'in tarikat üzerindeki etkisi mercek altına alınmıştır. Halidî şeyhlerinin devletle olan bağları, aldıkları ihsanlar, maaşlar, taamiyeler gibi konular detaylı bir şekilde analiz edilmiştir. Osmanlı başkentinde Halidiye tarikatını temsil eden tekkeler ve bu tekkelerin öne çıkan postnişinleri kısaca ele alınmıştır. Bu bağlamda çalışma, Halidiye tarikatının Osmanlı siyasî ve sosyal hayatındaki yerini kapsamlı bir şekilde ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Fetret'ten Fetih'e Osmanlı zihniyetinin teşekkülü
Bu tez, Fetret devri ile İstanbul'un fethi arasındaki tarihi aralıkta Osmanlı Zihniyetinin teşekkülünü Türkçeyi merkeze alarak Tarih, Siyaset ve Gizli İlimler özelinde incelemektedir. Osmanlı Devleti, 15. yüzyılın ilk yarısında Arapça ve Farsça literatürün yanında kendisine kuvvetli bir şekilde yer edinen Türkçe literatür ile İslam dünyasında her açıdan kurumsallaşmış İran (Farsça) ve Mısır (Arapça) dünyasından ve kültürel havzasından ayrılmıştır. Bu tarihi aralıkta, mezkûr üç disiplin bağlamında üretilen literatür, Osmanlı Zihniyetinin Teşekkül ettiğini müdellel bir şekilde göstermektedir. Böylece bir yandan İslam dünyasındaki mevcut birikim yerelleştirilerek üstlenilmiş, diğer yandan aynı zamanda yeni bir teklifte de bulunulmuştur. Bu süreç kendini hulasa ve zübde kavramları ile göstermiş, neticede Osmanlı Devleti kendinden önce gelen birikimi dönüştürerek üstlenmiştir. Geçmiş, şimdi ve gelecek tasavvurları üzerinden tesis edilen bu zihin dünyası, hassaten devletin politik varlığını merkeze alarak inşa edilmiştir.
Kaleden kente: Osmanlı Döneminde Rize'nin tarihsel dönüşüm süreci
1461 yılında Trabzon'un fethi ile Osmanlı topraklarına dâhil olan Rize'nin tarihî süreç içerisinde zamanla bir Türk şehrine dönüşmesi bu tezin ana konusudur. Burada, Trabzon Rum Devleti'nin bir parçası olan Rhizaion'un Osmanlı fethi ile birlikte ilk alındığında Trabzon eyaletine bağlı bir kaza olarak demografik, sosyal ve dinî yapısı, sahip olduğu arazi ve gelirleriyle ne durumda olduğu, kazanın kasabaya dönüşme sürecinde Müslümanlaşma ve Türkleşmenin nasıl bir seyir izlediği, XVI. yüzyıldan XVIII. yüzyıla kadar Rize'de inşa edilmiş olan cami ve mescitlerle birlikte genişleme gösteren kasabanın mahal ve mahalleleri ele alınmıştır. Bu çerçevede tahrir defterleri, cizye kayıtları, şer'iyye sicilleri, mühimme ve ahkâm defterleri gibi arşiv kaynakları değerlendirilmiş; belgeye dayanan fakat bağlamı ihmal etmeyen bir yaklaşım benimsenmiştir. Yer adları ve aile isimlerinden hareketle yapılan çözümlemelerle toplumsal süreklilik takip edilmiş, mahallî yerleşim yapısı ve kamusal mekânın zaman içinde aldığı biçim, tarihî şartlar içinde anlaşılmaya çalışılmıştır. Böylece sadece idarî teşkilatlanma değil, aynı zamanda bir kasabanın hafızasını ve kimliğini biçimlendiren dinamikler, çok katmanlı bir bakışla ele alınmıştır.
Mütareke dönemi reklamcılık ve ilânât örneği: Alemdar Gazetesi (15 Aralık 1918-31 Aralık 1919)
Alemdar Gazetesi, hem ilk dönemi 1912-1913 yılları arasında hem de Mütareke Dönemi 1918-1922 yılları arasında yazılarıyla ve muhalif kimliğiyle kendinden söz ettiren bir gazete olmuştur. Araştırmacılar, öncelikli olarak Mütareke Dönemi Alemdar Gazetesi'nin basın-siyaset ilişkileri ve Refi Cevat Ulunay'ın siyâsî yazıları üzerinde durmuşlardır. Gazetenin ilân ve reklamcılık politikalarına dair bir değerlendirme ise yapmamışlardır. Bu tez, Mütareke Dönemi Alemdar Gazetesi'nin ilân ve reklamcılık politikalarını değerlendirmeyi amaçlamıştır. Bu çalışma, şu sorulara cevap arar: Dönemin sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik ilişkileri, Mütareke Dönemi Alemdar Gazetesi'nin reklam ve ilanlarına nasıl yansıdı? Dönemin siyâsî yapısıyla yayımlanan ilanlar arasındaki ilişki nedir? Hangi ilân türleri yayımlanmıştır? Bu tez çalışmasının ele aldığı başlıca konular bunlardır.
Muṣliḥ Al-dīn Lārī " (d. 979 /1572) "An intellectual of three empires"
This thesis examines the intellectual legacy of the sixteenth-century polymath Muṣliḥ al-dīn Lārī (d. 1572), focusing on his historical work Mir'atu'l-Advār wa Mirḳātu'l-Aḫbār (The Mirror of Epochs and the Staircase of Historical Reports). Though better known for his contributions to philosophy, theology, mathematics, and astronomy, Lārī's historical work has received little academic attention. Written in his later years, it reflects his educational background, worldview, and intellectual vision. The study explores Lārī's perspective by analyzing his writings on the Safavid, Timurid, and Ottoman empires, contributing to Persian historiography, particularly the transition from Timurid to Safavid rule. Positioning him within the Persian historiographical tradition, it argues that he was a key figure in this intellectual framework. It also examines his decision to write a universal history for Sultan Selim II and the interplay between literature and history in his work. This thesis critically evaluates Lārī's historiographical approach, highlighting its lasting influence. While his historical role may seem secondary to his philosophical pursuits, his work preserves and transmits knowledge, shedding light on Persian literary traditions in Ottoman historiography.
Between allegiance and critique: Hasan Bīg Rūmlū's defense of the Qizilbāsh in Aḥsan al-Tavārīkh
This thesis examines Ḥasan-i Rūmlū's Aḥsan al-Tavārīkh within the context of Shāh Ṭahmāsb I's reign in the Safavid state, investigating the role of historical texts in reflecting and interpreting sociopolitical dynamics. Considering that historiography in the early modern Islamic world functioned not only as a record of events but also as a tool for contesting identity and power, this study aims to address a significant gap by exploring the ideological dimensions of Rūmlū's text and the power dynamics within Safavid society. The primary objective of this research is to uncover Rūmlū's motivation for writing Aḥsan al-Tavārīkh -namely, whether he employed historiography not merely as a tool for chronicling events, but also as a means to advocate for the Qizilbāsh's centrality within the Safavid state. Qualitative methods were employed, utilizing textual analysis, discourse analysis, and historical contextualization to deeply examine the content of the work and Rūmlū's narrative strategies. The findings reveal that Rūmlū strategically positions the Qizilbāsh, the Safavid dynasty, and the sayyids, employing selective language and identity framing to deliver an ideological message that emphasizes the Qizilbāsh's indispensable role. The text's qualities -conceptualized as interconnected layers, including its historiographical function, its role in identity formation, its inclusion of personal interpretations, and, fundamentally, its function as a reminder- are intricately connected in advocating for Qizilbāsh legitimacy. This thesis contributes to the humanities by enhancing the understanding of the relationship between historiography and power, highlighting the function of historical texts as political artifacts and the complexity of identity preservation in the nascent Safavid society. Theoretically, it exemplifies the use of historiography as an ideological tool, while socially, it provides deep insights into the power dynamics of the Safavid state. Ultimately, Rūmlū's work demonstrates that historical narratives in the early modern period not only recorded the past but also shaped struggles for belonging and legitimacy.
Imperial governance and educational reforms: The darulmuallimat, mobility of female teachers and students in the Ottoman Empire (Late 19th–early 20th century), with special reference to Libya
With the declaration of the Tanzimat Edict (1839), reform movements in education gained momentum in the Ottoman Empire. These reforms aimed to expand educational activities to the empire's remote provinces, leading to the training of new teachers as well as the mobilization of both teachers and students between the center and the periphery. However, the political, social, and economic conditions of the time changed so rapidly that there was little opportunity to assess the outcomes of these reforms and the accompanying educational mobility. The 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi (Public Education Code) created a demand for female teachers and led to the establishment of Darülmuallimat (Female Teachers Training College). This resulted in the appointment of female teachers between the center and the provinces, fostering a dynamic and active educational mobilization. However, since some graduates of Darülmuallimat refrained from working in distant provinces, the Leyli (boarding) section of Darülmuallimat was introduced as a practical solution. Female students from the provinces were educated in Istanbul and then returned to their hometowns to begin their teaching careers. This study analyzes the mobilization of female teachers and students in the province of Trablusgarb (present-day Libya) during the post-Tanzimat period, the mobility process triggered by educational reforms, and its lasting effects in the post-Ottoman period. The research findings reveal that the effects of this educational mobility continued after the collapse of the empire and that graduates continued their educational activities in their hometowns. In light of the archival documents analyzed, the structure and consequences of this mobility are evaluated, and a comprehensive analysis is presented, with a particular focus on female teachers and students. This analysis offers a new perspective on understanding the educational mobilization paved by Ottoman educational reforms and their impact at the provincial level, while also emphasizing the role of women in the education field during the late empire. Keywords: Darülmuallimat (Female Teachers Training College), Female Teacher- Student Mobility, Girls' Education, Province of Trablusgarb.
Benoy Kumar Sarkar and the genealogy of Indian nationhood
I offer an intellectual history of the idea of 'Indian nationhood' as reflected in the oeuvre of Benoy Kumar Sarkar (1887 - 1949) which prefigures with the construction of 'Indian sociology' during the early twentieth-century British India. I argue that Sarkar's idea of the 'Indian nation' was an exercise of sociological knowledge production in relation to history that unites three underlying paradigms. Firstly, Sarkar elucidates the episteme of Indian nation with 'Indian race' as its elemental substrate. 'Race' was to function as the foundational premise of the 'Indian worldview'. Secondly, martial valor remains the most sublime expression of ethos in his view of the 'Indian nation'. According to Sarkar, a predisposition for war had to be the prime axis of internationalist outlook of the 'new India'. Finally, Sarkar firmly defends the unitary state as central to the national expression for the Indian polity. I underscore that Sarkar and his imaginarium demonstrate a pivotal case-study of how a closer understanding of 'worldview', as a 'patchwork' in progress, is foundational for appreciating a 'pre-history' of post-colonial nationalisms.