İstanbul University-Cerrahpaşa
Faculty

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi

İstanbul University-Cerrahpaşa

163

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2019-2024 yılları arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Acil Servisine başvuran zehirlenme olgularının adli tıbbi değerlendirilmesi

Amaçlar: Bu çalışma, 01.01.2019-31.12.2024 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne başvuran zehirlenme olgularının adli tıbbi açıdan değerlendirilmesini ve Zehirlenme Şiddet Skoru (PSS), Yeni Zehirlenme Mortalite Skoru (new-PMS) ve TCK Yaralanma Kılavuzunda tanımlanan kriterler arasındaki korelasyonu nesnel olarak ortaya koymayı, klinik sonuçlarla skor uyumunu değerlendirmeyi ve adli raporlamada standart kılavuza katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif çalışmada; İSHOP sistemi üzerinden tanımlanan 42 parametre (yaş/cinsiyet, zehirlenme kökeni, GKS, PSS/new-PMS skorları, tedavi süreci, adli rapor varlığı gibi) analiz edildi. İstatistiksel analizlerde, frekans dağılımı yüzdelik hesaplamaları, değişkenler arasındaki ilişkiler ve dağılımlar arasındaki farkların belirlenmesinde nonparametrik Pearson Ki-Kare analizi yürütülmüştür. İstatistiksel analizlerde anlamlılık p<0.05 alınmıştır. Bulgular: Toplam 553 olgu incelendi. Vakaların %55.2'si kadın (n=305) ve %44.8'i erkek (n=248)'tir. Genel yaş ortalaması 23.27'dir (SS=16.635). En sık görülen zehirlenme tipinin %53.5 (n=296) ile ilaç kaynaklı olduğu, bunu sırasıyla %8.0 (n=44) ile ev temizlik ürünleri, %6.7 (n=37) ile diğer kimyasal maddeler takip etmiştir. Olguların %45.2'sinin (n=250) intihar girişimi, %40.9'unun (n=226) kaza, %11.9'unun (n=66) kötüye kullanım ve %2.0'sının (n=11) istismar amaçlı maruziyet orijinlidir. PSS ve new-PMS skorları, TCKYaralanma Kılavuzu kriterleri ile anlamlı korelasyon göstermiştir (χ2(6)=78.131; p=.000). Sonuç: Zehirlenme olgularından elde edilen verilerin analizi ile birlikte, Avrupa ve Kore'de kullanılan PSS ve new-PMS skorlamasının TCK Yaralanma Kılavuzu ile karşılaştırılması, bu iki skorlamanın kılavuzda yer alan subjektif kriterlere uyarlanabilirliği ve adli tıbbi raporlamada özellikle arada kalınan olgulara yol göstericiliği araştırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Zehirlenme, acil servis, adli rapor, PSS, New-PMS

Zeynep Banu Özkırış
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Makine öğrenmesi yöntemleri ile epikardiyal yağ doku yapısal özellikleri ve koroner arter hastalığı arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Çalışmamızın amacı; koroner arter kalsiyum skorlama protokülüne ait kontrastsız bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri üzerinden epikardiyal yağ dokunun (EYD) segmente edilerek yapısal özelliklerinin çıkarılması ve bu özelliklerin total kalsiyum skoru (TKS) ve kardiyovasküler risk faktörleri ile birlikte makine öğrenmesi yöntemleri kullanılarak; koroner arter hastalığının (KAH) ciddiyetini öngörmedeki değerinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2021 – Mayıs 2025 tarihleri arasında KAH şüphesiyle koroner BTA tetkiki yapılan toplam 417 hastaya ait görüntüler retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmada, kalsiyum skorlama protokolüne ait kontrastsız BT görüntüleri kullanıldı ve bu görüntüler üzerinden EYD manuel yöntemle segmente edildi. Segmentasyon verilerinden elde edilen yapısal özellikler, hastalara ait TKS ve kardiyovasküler risk faktörleri ile birleştirilerek analiz edildi. Bu veriler kullanılarak hem derin öğrenme algoritmaları (tek kipli ve çok kipli modeller) hem de klasik makine öğrenmesi yöntemleri ile tahmin modelleri oluşturuldu. Oluşturulan modellerin tanısal performansları, duyarlılık, özgüllük, doğruluk, F1 skoru ve ROC eğrisi altında kalan alan (AUC) gibi standart metrikler kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: UNet3D mimarisine sahip derin öğrenme modelleri çalışmanın birincil sonlanım noktası olan CAD-RADS ≥ 3 olguları öngörmede yüksek performans göstermiştir. En yüksek performans çok kipli modelde elde edilmiş olup segmentasyon verilerine kardiyovasküler risk faktörleri ve TKS verilerinin eklenmesi model başarısına önemli katkıda bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamız, EYD'ye ait yapısal özelliklerin, TKS ve temel kardiyovasküler risk faktörleriyle entegre edilmesiyle, KAH şiddetini öngörmede yapay zeka temelli modellerin etkili bir şekilde kullanılabileceğini göstermiştir.

Bilal Demir
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hasta gözünden anestezi hekiminin değerlendirilmesi ve hasta memnuniyeti

Amaç: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde elektif cerrahi geçiren hastalarda anestezi hekimleriyle etkileşimi üç alt ölçekte (Açıklık, Empati, Saygı) değerlendirmek; memnuniyet önermeleri ile demografik/klinik değişkenler arasındaki ilişkileri ve alt ölçek–memnuniyet korelasyonlarını incelemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu anket çalışması tek merkezli, kesitsel ve müdahalesiz olarak yürütüldü. Anketler 1–21. önermeler muayene, 22–37. önermeler ameliyathane dönemini temsil edecek şekilde ayrı analiz edildi. Alt ölçekler 1–5 Likert üzerinden ortalama±SS ile raporlandı. Cinsiyet, yaş, ASA (I–II), anestezi tekniği, cerrahi branş ve VKİ'ye göre memnuniyet maddeleri karşılaştırıldı; alt ölçeklerle memnuniyet maddeleri arasındaki korelasyonlar hesaplandı. Bulgular: Alt ölçek ortalamaları muayene/ameliyathane için sırasıyla Açıklık 3,76±0,94/3,63±1,11; Empati 4,23±0,83/4,11±0,90; Saygı 4,39±0,70/4,29±0,68 bulundu. Memnuniyet maddeleri açısından cinsiyet, ASA, anestezi tekniği, cerrahi branş ve VKİ arasında fark saptanmadı; yalnızca ameliyathanede 36–55 ve 56–65 yaş grupları 18–35'e göre daha yüksek puan verdi. Korelasyonlar muayenede en güçlü Empati (r=0,816–0,820), ardından Saygı (r=0,740–0,762) ve Açıklık (r=0,630–0,648) yönünde; ameliyathanede aynı hiyerarşi daha küçük katsayılarla izlendi (Empati r=0,678–0,742; Saygı r=0,680–0,718; Açıklık r=0,471–0,490; tümü p<0,001). Beklenti–deneyim uyumunu yansıtan 37. önermede Empati/Saygı ilişkileri 36. önermeye göre daha yüksekti. Sonuç: İlişkisel iletişim bileşenleri olan "Empati" ve "Saygı" memnuniyet maddeleriyle en güçlü ilişkileri göstermiş, "Açıklık" anlamlı ancak görece daha düşük katkı sunmuştur. Öncelikli iyileştirme alanları muayenede "tercih sorma/anlama kontrolü", ameliyathanede "kısa, net ve güven verici" iletişimdir. Empati/Saygı davranışlarını güçlendiren eğitimler ile muayenede standart bilgilendirme–tercih doğrulama ve ameliyathanede yapılandırılmış iletişim şablonlarının kullanımı önerilir. Anahtar Kelimeler: Anestezi; hasta memnuniyeti; iletişim; açıklık–empati–saygı; preoperatif muayene; ameliyathane.

Gizem Nerminer Daban
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserlerinde hormon reseptör durumunun nükse ve perop re-eksizyon oranlarına etkisi

ÖZET Amaç: İnvaziv meme kanserinde hormon reseptörü (HR) durumunun lokal/lokorejiyonal nüks (LR/LRR) ve peroperatif (intraoperatif) reeksizyon gereksinimiyle ilişkisinin değerlendirilmesi. Yöntemler: 2007-2025 arasında tek merkezde ameliyat edilen 137 olgu retrospektif olarak analiz edildi. Klinik-patolojik değişkenler (yaş, tümör boyutu, histolojik derece, LVI/PNI, Ki-67, alt tip), cerrahi sınır durumu/genişliği ve cerrahi tip kaydedildi. Zaman-bağımlı sonlanımlar Kaplan-Meier ile; belirleyiciler çok değişkenli lojistik/Cox modelleriyle değerlendirildi (p=0,05). Bulgular: Ağırlıklı olarak postmenopozal, küçük boyutlu ve HR-pozitif NST tümörlerden oluşan kohort çalışmamızda medyan yaş 53,5; ortalama tümör boyutu 23,0±14,2 mm (medyan 20 mm) idi. Alt tipler: Lüminal B %50, Lüminal A %35, TNBC %10.6, HER2-zengin %4.4. Ki-67 ortalama %27,3 (medyan %20). LVI %50,4; PNI %33. Cerrahi: MKC %58,4; MRM %23,4; basit mastektomi %18,2. Nüks %33; mortalite %26. Ki-67 artışı nüks için bağımsız riskle ilişkiliydi (OR 1,05/%1, %95 GA 1,00–1,11; p=0,047). Radyolojik tümör boyutu mortalitenin bağımsız belirleyicisiydi (OR 1,12/mm, %95 GA 1,03–1,29; p=0,041). HR alt grupları ve cerrahi sınır genişliği çok değişkenli modellerde bağımsız öngördürücü değildi. MKC ile MRM arasında nüks/reeksizyon açısından anlamlı fark izlenmedi. Reeksizyon oranı %40 olup ileri yaşla artış gösterdi (OR 1,05/yıl; p=0,050); MRM, basit mastektomiye kıyasla daha düşük reeksizyon riski ile ilişkiliydi (OR 0,06; p=0,041). Kaplan-Meier eğrileri 2-5 mm'lik cerrahi sınır durumunda daha elverişli seyir gösterse de anlamlılık sağlanmadı (p=0,112). LVI sağkalımı univaryantta olumsuz etkiledi (p=0,005), çok değişkenli analizde doğrulanmadı. Sonuç: HR durumu tek başına nüks veya reeksizyonu öngörmemektedir. Nüks için proliferasyon (Ki-67), sağkalım için tümör boyutu bağımsız ve klinik açıdan belirgin belirleyicilerdir. Negatif cerrahi sınır sağlandıktan sonra daha geniş eksizyonun ek faydası sınırlıdır. Özellikle PR-negatif ve/veya yüksek Ki-67'li Lüminal olgular için takip ve adjuvan stratejiler biyolojik agresiflik temelli kişiselleştirilmelidir. Tek merkezli, retrospektif tasarım ve örneklem büyüklüğü genellenebilirliği sınırlayabilir; çok merkezli, zaman-bağımlı modellemeyi önceleyen doğrulama çalışmaları gereklidir. Anahtar Kelimeler: Meme neoplazileri; hormon reseptörleri; Ki-67; lokorejiyonal nüks; cerrahi sınır; reeksizyon.

Fuad Huseynlı
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntradermal nevüslerin total cerrahi eksizyonu sonrası skar gelişiminin önlenmesinde amniyotik membran etkinliğinin klinik ve radyolojik olarak değerlendirildiği tek kör randomize kontrollü prospektif çalışma

Amaçlar: Çalışmanın amacı, intradermal nevusların total cerrahi eksizyonu sonrası gelişebilecek sikatris oluşumunu önlemede amniyotik membranın (AM) etkinliğini araştırmak ve elde edilen sonuçları standart cerrahi pansuman yöntemi ile karşılaştırmaktır. Ayrıca, sikatris değerlendirmesinde kullanılan Vancouver Sikatris Skalası (VSS) ile Shear Wave Elastografi (SWE) ölçümleri arasındaki uyumu ortaya koymak hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, histopatolojik olarak intradermal nevus tanısı doğrulanan toplam 52 hasta dâhil edilmiştir. Randomizasyon ile hastalar iki gruba ayrılmıştır: kontrol grubunda (n=27) standart cerrahi sonrası povidon-iyot pansumanı uygulanmış, müdahale grubunda (n=25) ise eksizyon hattı amniyotik membran ile kapatılmıştır. Sikatris değerlendirmeleri 0. gün ve 4. ayda iki ayrı zamanda yapılmıştır. Klinik değerlendirmeler VSS, radyolojik değerlendirmeler SWE kullanılarak gerçekleştirilmiş; gruplar arası farklar ve zaman içindeki değişiklikler istatistiksel analiz edilmiştir. Bulgular: Her iki grupta da 0. gün ile 4. ay arasında VSS ve SWE değerlerinde anlamlı azalma saptanmıştır (p<0,05). Ancak, amniyotik membran grubunda bu iyileşme daha belirgin bulunmuştur. Standart pansuman grubunda 0. gün ortalama VSS skoru 5,96±1,16 iken 4. ayda 4,30±1,44'e; amniyotik membran grubunda ise 4,48±1,29'dan 2,36±0,95'e gerilemiştir. SWE ölçümleri de benzer şekilde AMG'de daha güçlü azalmayı göstermiştir. VSS ve SWE arasında orta–iyi düzeyde korelasyon elde edilmiş, cihaz temelli objektif ölçümlerin klinik gözlemleri desteklediği ortaya konmuştur. Sonuç: Amniyotik membran, intradermal nevus eksizyonu sonrası sikatris gelişimini azaltmada standart cerrahi pansumana kıyasla daha etkin bulunmuştur. Klinik ve radyolojik yöntemlerin uyumlu sonuçları, amniyotik membranın kozmetik açıdan daha iyi sonuçlar sağladığını göstermektedir. Bu nedenle, amniyotik membran, sikatris oluşumunu önlemede güvenilir bir biyolojik materyal olarak öne çıkmakta, daha geniş örneklemlerle ve uzun dönem takiplerle yapılacak çalışmalarla etkinliğinin desteklenmesi gerekmektedir.

Emre Bayındır
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gelişimsel kalça displazisine sekonder kalça artrozunda total kalça artroplastisinin pelvik parametrelere ve lomber lordoza etkileri

Amaç: Bu çalışmanın amacı, gelişimsel kalça displazisine (GKD) sekonder artroz nedeniyle tek taraflı total kalça artroplastisi (TKA) uygulanan hastalarda TKA'nın orta-uzun dönem spinopelvik sagittal dizilim üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Yöntem: 2015–2022 yılları arasında tek taraflı GKD'ye bağlı artroz nedeniyle TKA yapılan 187 hastadan, kriterleri karşılayan 47'si çalışmaya dahil edildi. Hastalar Crowe sınıflamasına göre gruplandırıldı: 27 hasta tip 1–2 (Grup A), 20 hasta tip 3–4 (Grup B). Ortalama yaş 47 (18–70) ve ortalama takip süresi 3,4 yıl idi. Preoperatif ve son kontrollerde çekilen ayakta lateral grafiler üzerinden lomber lordoz, sakral slope, pelvik tilt, pelvik oblisite ve pelvik insidans ölçümleri yapıldı. Klinik değerlendirme için bel ve kalça VAS, Back Pain Index, Oswestry ve Harris Kalça Skorları kullanıldı. Bulgular: Grup B'de pelvik tilt postoperatif olarak anlamlı şekilde azaldı (25°→13°, p=0,04); diğer parametrelerde anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Tüm gruplarda bel ve kalça VAS değerleri anlamlı azalırken, fonksiyonel skorlar belirgin şekilde iyileşti (p=0,0001). Spinopelvik parametreler arasında pozitif korelasyon, bu parametrelerle VAS skorları arasında negatif korelasyon bulundu (p<0,05). Sonuç: GKD'ye sekonder artrozda uygulanan TKA, özellikle Crowe tip 3–4 olgularda artmış pelvik anteversiyonu düzeltmekte, ancak lomber lordozu değiştirmemektedir. Buna rağmen tüm hastalarda ağrı ve fonksiyonel iyileşme belirgindir. Pelvik insidansın stabil kalması, TKA sonrası spinopelvik dengenin korunmasında belirleyici bir parametre olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Gelişimsel Kalça Displazisi, Total Kalça Artroplastisi, Pelvik Parametreler, Sagittal Denge, Crowe Sınıflaması.

Mahmut Görkem Gürçınar
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin ağır hemofili A ve B hastalarında eklem sağlığının karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Amaç: Hemofili A (HA) ve B (HB), sırasıyla FVIII ve FIX eksikliğine bağlı, ön planda eklem içi kanamalar ile seyreden nadir kalıtsal kanama bozukluklarıdır. Hemofilik artropati, ağır hemofili hastalarında en önemli uzun dönem morbidite nedenidir. Eklem sağlığının korunması için düzenli profilaktik faktör replasman tedavisi ile eklem kanamalarının önlenmesi kritik öneme sahiptir. Literatürde eklem kanamalarının ve dolayısıyla eklem hasarının ağır HA ve HB hastalarında görülme sıklıkları ile ilgili çelişkili sonuçlar vardır. Bu çalışmada, söz konusu soruya yanıt aramak amacıyla erişkin ağır HA ve HB hastalarının kanama sıklıkları, yıllık faktör tüketimleri ve eklem sağlıkları karşılaştırılmıştır. Yöntem: Çalışmaya Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hematoloji Polikliniği'nde faktör düzeyi <%1 olan toplam 45 erişkin ağır hemofili hastası (30 Hemofili A, 15 Hemofili B) dahil edildi. Demografik veriler, yıllık kanama sıklığı, yıllık faktör tüketimi, eklem cerrahisi öyküsü ve komorbiditeler hasta dosyalarından kaydedildi. Eklem sağlığı, HJHS ve HEAD-US yöntemleri kullanılarak değerlendirildi. Toplam 244 eklem incelendi; 26 eklem (2 diz ekleminde protez, 24 ileri kontraktür nedeniyle) analiz dışı bırakılarak ve istatistiksel değerlendirmelere dahil edilmedi. Fiziksel aktivite düzeyleri, IPAQ kısa formu ile ölçülerek düşük, orta ve yüksek olmak üzere üç kategoriye ayrıldı. İstatistiksel analizler SPSS v25.0 programı ile yapıldı; p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bu çalışma İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından 08.10.2024 tarih ve 1114422 sayılı karar ile onaylanmıştır. Bulgular: Çalışmaya 45 ağır hemofili hastası (30 HA, 15 HB) dahil edildi. Yaş ortancası 35 yıl (IQR: 29,5–41), BMI ortancası 25,6 kg/m² idi. Hastaların %93'ü profilaksi, %7'si kanadıkça (on-demand) tedavi almaktaydı. Yıllık kanama sıklığı HA'da ortanca 3,5 [2–24], HB'de 2 [0–12] olup fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.052). HJHS skorları HA'da 21,2±13, HB'de 30±18,7 (p=0,115), HEAD-US skorları ise sırasıyla 12±6,1 ve 16,5±15 (p=0.437) bulundu. Eklem bazında HEAD-US analizinde de anlamlı fark saptanmadı (tümü p>0,05). HEAD-US ve HJHS skorları arasında tüm grupta güçlü pozitif korelasyon izlendi (ρ=0.652, p<0.001); bu ilişki HA'da (r=0.641, p=0.003) ve HB'de (r=0.703, p=0.011) de anlamlıydı. HEAD-US skorları yaş (r=0.607, p<0,001) ve tanı süresi (r=0.490, p=0.005) ile pozitif korelasyon gösterdi. Hepatit B (p=0.017) ve C (p=0.030) taşıyıcılarında HEAD-US skorları anlamlı olarak daha yüksekti. Sonuç: Erişkin HA ve HB hastalarının eklem sağlığı skorları (HJHS ve HEAD-US), faktör tüketimi ve kanama sıklıkları açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Bu bulgu, özellikle ağır hemofili B hastalarının da ağır hemofili A hastaları kadar yakından takip edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Çalışmamızda HJHS ve HEAD-US skorları arasında güçlü korelasyon izlenmesi, ultrasonografi temelli HEAD-US yönteminin, fizik muayene temelli değerlendirmeleri tamamlayan değerli bir araç olduğunu göstermektedir. Ayrıca, hemofili A grubunda fiziksel inaktivite oranının daha yüksek bulunması dikkat çekici olup, yaşam tarzı ve egzersiz alışkanlıklarının eklem sağlığındaki rolünü vurgulamaktadır. Sonuç olarak; standart yarı ömürlü faktörlerle profilaksi alan ağır hemofili A ve B hastalarının eklem sağlığı benzer düzeyde bozulmakta ve her iki grup da yakından izlenmeyi gerektirmektedir. Hem klinik muayene hem de ultrasonografi temelli değerlendirmeler eklem hasarının erken tanınması ve takibi için birlikte kullanılmalıdır. Anahtar Sözcükler: Hemofili A, Hemofili B, Artropati, Hemofilik Artropati, Ultrasonografi

Pelin Öztürk
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lucı̇lı̇a serı̇cata larva salgısının ı̇n vı̇tro kondroblast hücre kültürü üzerı̇ne etkı̇nliğinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı , Lucilia sericata (LS) larvalarından elde edilen salgının insan kondroblast hücreleri (CHON-001) üzerindeki etkileri in vitro koşullarda incelemektir. Kıkırdak dokusunun sınırlı kendini yenileme kapasitesi ve osteoartrit gibi dejeneratif eklem hastalıklarının artan önemi, LS'nin potansiyel biyolojik ajan olarak araştırılmasını değerli kılmaktadır. Yöntem: CHON-001 hücreleri farklı LS dozlarında 1, 6, 12, 24 ve 48 saat aralıklarında muamele edilmiştir. Oksidatif stres oluşturmak için hücrelere hidrojen peroksit (H₂O₂) uygulanmış ve LS ile kombinasyon etkileri değerlendirilmiştir. Hücre canlılığı MTT testi ile belirlenmiş; veriler normal dağılım göstermediğinden Kruskal–Wallis ve Bonferroni düzeltmeli analizler kullanılmıştır. Bulgular: LS uygulaması, kondroblast canlılığında doz bağımlı bir artış göstermiştir. Düşük ve orta konsantrasyonlar hücre canlılığını artırırken, yüksek dozlar sitotoksik etki oluşturmuştur. H₂O₂'ye maruz bırakılan hücrelerde LS özellikle orta dozlarda koruyucu etki göstermiş ve oksidatif hasarı anlamlı düzeyde azaltmıştır (p<0,01). Sonuç: LS'nin insan kondroblastları üzerinde canlılığı destekleyici ve oksidatif stresi azaltıcı özellikler sergilediği belirlenmiştir. Bu bulgular, LS'nin kıkırdak rejenerasyonunda adjuvan biyolojik ajan olarak kullanılabileceğini ve osteoartrit tedavisine yönelik yeni rejeneratif yaklaşımlar için bilimsel temel oluşturabileceğini göstermektedir.

Derya Akbaba
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yutma güçlüğü ile 3.basamak gastroenteroloji kliniği'ne refere edilen hastalarda özofagus motilitesinin yüksek çözünürlüklü manometri ile değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Disfaji; katı veya sıvı gıdaların ağız boşluğundan mideye geçişini engelleyen, yapısal bir lezyon ya da nöromüsküler bir anormallik nedeniyle ortaya çıkan yutma güçlüğüdür.Nöromüsküler disfonksiyona bağlı gelişen özofagus motilite bozukluklarının değerlendirilmesinde yüksek çözünürlüklü manometri(YÇM) parametrelerini esas alan Chicago Sınıflaması v4.0 kullanılmaktadır.Çalışmamızın amacı, organik patoloji saptanmayan disfajili hastaları YÇM ile değerlendirmek, YÇM'nin endoskopi ve özofagus pasaj grafisi sonuçlarıyla olan uyumunu incelemek ve merkezimizdeki motilite bozukluklarının dağılımını ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Haziran 2022-Nisan 2025 tarihleri arasında disfaji nedeniyle YÇM yapılan tüm hastalar çalışmaya dahil edildi.Hastalara ait sosyodemografik bilgiler, disfaji tipi, gıdalarla ilişkisi, eşlik eden semptomlar, sistemik hastalıklar, fundoplikasyon ve motilite bozukluğu öyküsü, radyolojik ve endoskopik veriler hasta dosyalarından ve hastane otomasyon sisteminden retrospektif olarak elde edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 126 hastanın %62'si kadın olup yaş ortalaması 53±15 yıldı. En sık disfaji tipi özofageyal disfajiydi (%87). YÇM bulgularına göre 46 hasta (%37) akalazya tanısı aldı; en yaygın alt tip Tip II akalazya (%33) olarak belirlendi. Normal motilite %34, İEM %25 oranında saptandı. Tanı kriterleriyle uyumlu olarak akalazya grubunda IRP, panözofageal basınçlanma ve etkisiz yutma oranları anlamlı yüksek, intakt yutma oranları ise anlamlı düşük bulundu (p<0,001). Chicago algoritmasında yer almayan ancak YÇM'de raporlanan AÖS dinlenme basıncı ve gevşeme yüzdesi de akalazya grubunda anlamlı derecede farklı saptandı (p<0,001). Akalazya tanısı alan hastaların gastroskopilerinde tipik akalazya bulguları %54, pasaj grafilerinde tipik akalazya bulguları %57 oranında gözlendi. Sonuç: Merkezimizde en sık saptanan motilite bozukluğu Tip II akalazya olmuştur. Gastroskopi ve pasaj grafisi gibi geleneksel yöntemler tanıya katkı sağlasa da, YÇM'nin tanısal doğruluğu ve ayırıcı gücü belirgin olarak üstündür. Sonuç olarak, organik patoloji saptanmayan disfajili hastalarda YÇM, vazgeçilmez bir tanı aracı olarak öne çıkmaktadır

Bahar Bayrakdar
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis suppurativa'da sistemik tedavilerin serum inflamatuar biyobelirteçlerine etkisi

Amaç: HS'deki heterojen seyir, hastalık aktivitesini objektif yansıtan güvenilir biyobelirteçlere olan ihtiyacı artırmaktadır. Bu çalışma, HS patogenezinde rol oynayan katelisidin, LL-37,S100A7 ve S100A15 serum düzeylerini, (i) sağlıklı kontrollerle karşılaştırarak, (ii) tedavi sonrası değişimlerini inceleyerek ve (iii) klinik hastalık şiddetiyle ilişkilerini değerlendirerek potansiyel biyobelirteç değerlerini araştırmayı amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, vaka-kontrol tasarımı ve 3 aylık prospektif bir takip içermektedir. Serum biyobelirteç düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Hastalık şiddeti Hurley evresi ve IHS4 ile, tedavi yanıtı ise HiSCR kriterleriyle değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 40 HS ve 16 sağlıklı bireyden oluşan 56 katılımcı dahil edildi. İncelenen biyobelirteçlerin serum düzeyleri, HS hastalarında sağlıklı kontrollere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur (p<0.001). Buna karşın, HS hastalarında yalnızca katelisidin düzeyleri, Hurley / IHS4'le anlamlı ve pozitif korelasyon göstermiştir. (p = 0.042, r= 0.32 / (p = 0.016, r= 0.38) Üç aylık tedavi sonunda, serum katelisidin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptanmış (p<0.001) ve bu etki özellikle biyolojik tedavi alan grupta gözlenmiştir. Sonuç: Serum katelisidin, HS'de hastalık şiddetiyle korele olan ve özellikle biyolojik tedavilere yanıt olarak anlamlı şekilde modüle olan dinamik bir biyobelirteç olarak görülmektedir. LL-37, S100A7 ve S100A15'in serum düzeyleri ise HS varlığını göstermede anlamlı farklar sunsa da, hastalık aktivitesini veya tedavi yanıtını izlemede katelisidin kadar tutarlı bir performans sergilememiştir. Bulgularımız, katelisidinin HS'de hastalık aktivitesinin takibi ve tedavi yanıtının değerlendirilmesinde umut verici bir aday olduğunu göstermekte ve bu potansiyelin doğrulanması için daha geniş, prospektif ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç olduğunu vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: hidradenitis suppurativa, katelisidin, antimikrobiyal peptidler, biyobelirteç, IHS4, biyolojik tedavi

Muhammed Melikşah Taner
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00