
4
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Nötrofil lenfosit oranının, sepsisin şiddetinin belirlenmesinde prokalsitonin ile karşılaştırılması
Giriş ve Amaç Sepsis önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir ve her yıl dünya çapında milyonlarca insanı etkilemektedir. Sepsisin erken tanınması ve kısa zamanda tedavisinin başlanması, morbidite ve mortalite oranını düşürmek açısından oldukça önemlidir. Çalışmamızda sepsisin şiddetinin belirlenmesinde, daha ulaşılabilir ve hızlı sonuç elde edilebilen nötrofil lenfosit oranının, prokalsitonin ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Bu çalışma retrospektif olarak 01.01.2019 ile 01.11.2022 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Acil Servis Yoğun Bakım Ünitesinde takip ve tedavisi yapılmış olan sepsis tanılı hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, başvurudaki vital bulguları, mevcut hastalıkları, laboratuvar değerleri, yoğun bakım kalış süreleri ve hastane içi sonlanım bilgileri kaydedilerek analiz edildi. Bulgular Sepsis tanısı almış olan 763 hastadan, dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 522 hasta çalışmaya alındı. Çalışmamızdaki yaş ortalaması 71,9 ± 14,9 (18-100 yaş aralığında) idi. Olguların %60'ı erkekti. Hastaların %87,1'inde komorbidite mevcuttu. Olguların %45,8'inde sepsis odağı saptanamamıştı. Sepsis odağı saptananlar ise sırasıyla pnömosepsis (%28,7), ürosepsis (%13,2), kolanjiyosepsis (%8,4) ve ensefalit (%3,8) şeklindeydi. Hastaların %23'ünde ilk 24 saat içerisinde inotrop ihtiyacı mevcuttu. Yoğun bakımda kalış süresi median 6 gün idi (1-90 gün). Olguların hastane sonlanımında %66,3'ünün exitus (n=346), %33,7'sininde (n=176) taburcu olduğu görüldü. Başka bir merkeze sevk edilen (n=26) ve kendi isteği ile taburcu olan (n=3) hastaların verileri çalışmaya dahil edilmedi. Hayatını kaybeden hastaların ilk 24 saat içerisinde inotrop ihtiyacının daha fazla (p<0,001), yoğun bakım kalış süresi ise daha uzundu (p<0,001). Kaybedilen hastaların laktat seviyesi anlamlı derecede daha yüksek izlenirken (p<0,001), nötrofil, lenfosit, NLO ve prokalsitonin seviyeleri açısından anlamlı farklılık izlenmedi. Septik şok olgularında olmayanlara göre NLO (p=0,030), V prokalsitonin (p<0,001) ve laktat (p<0,001) seviyelerinin daha yüksek olduğu izlendi. Mortaliteyle ilişkili faktörler ROC analizleri ile değerlendirildi. Mortalitede en belirleyici parametrelerin sırasıyla YBÜ kalış süresi (AUC=0,650, p<0,001), laktat (AUC=0,639, p<0,001), SKB (AUC=0,589, p<0,001), OAB (AUC=0,587, p<0,001) ve DKB (AUC=0,575, p=0,004) olduğu izlendi. Bununla birlikte NLO, nötrofil ve lenfosit seviyesi mortalitede belirleyici değildi. NLO'nun AUC değeri prokalsitoninden kısmen yüksek olmasına rağmen, iki parametrenin de mortalitedeki belirleyiciliği düşüktü. Sepsis hastalarında, NLO'nun 12,5'in üzerinde olması ise mortalitede %21,6 sensitivite, %53,1 spesifite göstermekteydi. Prokalsitonin seviyesinin 49 ng/mL üzerinde olması ise %7,5 sensitiviteye, %82,3 spesifiteye sahipti. Septik şoklu hastalarda, Prokalsitonin seviyesinin 4,1 ng/mL üzerinde olması ise %61,9 sensitivite, %68,8 spesifite göstermekteydi. NLO'nun 20'nin üzerinde olması ise septik şokta %48,9 sensitiviteye ve %71,1 spesifiteye sahipti. Demografik ve klinik faktörler arasındaki korelasyon analiz edildi. YBÜ kalış süresi ile prokalsitonin seviyesi negatif yönde koreleydi (p<0,001). NLO ile prokalsitonin (p<0,001) ve laktat (p<0,001) pozitif yönde koreleydi. Prokalsitonin seviyesi ile laktat seviyesi pozitif yönde (p<0,001) köreleydi. Sonuç Çalışmamızda sepsis şiddetinde NLO'nun belirleyici olduğu görüldü. Prokalsitonin sepsis şiddetinde daha iyi bir belirleyici olmasına rağmen, NLO'nun daha hızlı hesaplanması ve daha ucuz bir tetkik olması önemli avantajlarındandır. Özellikle septik şok olgularında NLO, YBÜ ortamında kullanışlı olabilir. Ayrıca NLO'nun prokalsitonin seviyeleriyle arasında güçlü korelasyon olmasa da prokalsitonine iyi bir alternatif olarak düşünülebilir. Mortalite açısından NLO'nun tanısal performansının yeterli olmadığı görüldü. Bu nedenle NLO'nun APACHE-II, SOFA gibi şiddet skorlamaları, klinik değerlendirme veya prokalsitonin gibi diğer inflamatuvar belirteçlerle birlikte kullanılması ile daha doğru sonuçlar elde edilebilir.
ETCo2, ETCo2/PaCo2 ve alveolar ölü boşluk alanının pulmoner emboli tanı ve şiddetini değerlendirmedeki rolü
Amaç: Pulmoner tromboemboli (PTE) hafif semptomlardan, hayatı tehdit eden sağ kalp yetmezliği gibi ciddi durumlara kadar değişen klinik sunumlarla karşımıza çıkabilen tromboembolik bozukluktur PTE evrensel bir sorundur ve batı dünyasında kardiyovasküler ölüm sebeplerinin ilk sıralarında yer alır Bu hastalığa özgü klinik bulgu ve semptom olmadığı için tanının atlanması kolay tanı koymak ise zordur. Bu sebeble pulmoner emboli şüphesi olan hastalarda ETCO2, ETCO2/PaCO2(parsiel karbondioksit)'in ve ADSF'nin genel tanısal performansını karakterize etmek ve farklı ETCO2 ADSF ve ETCO2/PaCO2 kesimlerinde; hassasiyet, özgüllük, olabilirlik oranlarını belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler : Çalışmamız, maddi finansman ile desteklenmemiş olup 5 Kasım 2021-28 Eylül 2022 tarihleri arasında prospektif olarak yapıldı. Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Yetişkin Acil Servisi'ne dispne, göğüs ağrısı, hemoptizi, tek taraflı bacak ağrısı gibi değişik şikayetler ile başvuran pulmoner emboliden şüphe edilen ve çalışma hakkındaki bilgilendirme formunu imzalayan 94 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan hastaların başvurudan herhangi bir tedavi alma anına kadar geçen süre içinde AKG'dan elde edilen PaCO2 değeri, PE'den şüphelenilen hastalardan kan gazı alındığı sırada EMMA marka kapnografi ve EMMA Airway Adaptör kullanılarak ağızdan mainstream (santral akım) yöntemi ile soluması istendi ve 1 dakika içinde 3 nefes ölçümünün ortalaması alınıp kaydedildi. Bu ölçülen ETCO2 ve PaCO2 verilerinden elde edilen ETCo2/PaCo2 ve ADSF verileri kaydedildi. ADSF Kararlı durum sonu-tidal alveolar ölü boşluk fraksiyonu, Bohr denkleminden türetilen formülle hesaplandı; (PaCO2-ETCO2)/PaCO2. Bulgular : Hastaların yaş ortalamasının 66,68 ± 16,67 yıl olduğu %57,4'ünün (n=54) erkek olduğu tespit edildi. Komorbit hastalıklardan en sık saptananlar %28,7 (n=27) ile malignite, %28,7 (n=27) ile hipertansiyon ve %20,2 (n=19) ile obstrüktif akciğer hastalığı olarak belirlendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların % 13,8'inin (n=13) yakın zamanda ameliyat olma öyküsü vardı. En sık acil servise başvuru şikâyetleri %54,3 (n=51) ile dispne, %23,4 (n=22) göğüs ve sırt ağrısı, %8,5 (n=8) ile hemoptizi olarak kaydedildi. Sistolik kan basıncı, saturasyon, ETCO2, PaCO2, ETCO2/PaCO2 düzeyleri BT'de pulmoner emboli tespit edilen hastalarda daha düşük, ADSF ve Wells skoru düzeyi daha yüksek tespit edildi (p değerleri sırasıyla; 0,024; 0,002; 0,003; 0,018; 0,031; 0,041,<0,001). Sonuç : Semptom ve şikayetleri ile klinik sunum nedeniyle PE'den şüphe edilen ve wells skoru ve d-dimer yüksekliği ile PE ön tanısı desteklenen hastalarda kapnoğraf ile ölçülen düşük ETCO2 sonucu ve arterial kan gazından ölçülen PaC02 yardımıyla hesaplanan , düşük ETCO2/PaCO2 oranı ve artmış ADSF sonuçları PE' yi öngörücü olarak kullanılabilir. Fakat bu sonuçlar tek başlarına tanı koyma ve dışlama kriteri olarak yetersizdir. Klinik tahmin kuralları ile beraber kullanılması ileri test gerekliliğini azaltabilir.
Acil servise başvuran COVID-19 tanısı alan hastalarda; hematolojik, biyokimyasal, kardiyak parametrelerin radyolojik bulgular ile ilişkilendirilmesi
Arka plan-hedef: Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinde başlayan SARS-CoV2 tip COVİD-19 hastalığı kısa sürede bütün dünyaya yayılıp pandemi halini almıştır. COVID‐19 enfeksiyonu tanısı için mikrobiyolojik ve radyolojik incelemeler kullanılmaktadır. Biyokimyasal ve hematolojik testler hastalık risk derecelendirmesi, hastalık ile tedavinin takibinde faydalıdır. COVID‐19 tanısı koymada RT‐PCR (Realtime Revers-Transkriptaz Polimeraz Zincir Reaksiyonu) testi güvenilir bir tanı testidir ancak istem‐sonuç süresinin uzun olması nedeniyle özellikle acil servis başvurularında hızlı karar vermek için uygun olmayabilir. Bu çalışmada hastanemiz acil servisine başvuran COVID-19 tanısı alan hastaların hematolojik, biyokimyasal, kardiyak parametrelerinin radyolojik bulgular ile ilişkilendirdik. Tüm bunların taburculuk ya da yatış kararı vermede rolünü araştırdık ve bu parametrelerin hastalığın prognozunu öngörmede etkili olup olmayacağını tartıştık. Gereç-yöntem: Araştırmamız retrospektif bir çalışma olup çalışmaya Eylül 2020-Eylül 2021 arası Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi acil servisine başvuran COVID-19 PCR testi pozitif çıkan ve COVID-19 tanısı alan 18 yaş üstü erişkin hastalar dahil edilmiştir. Tüm parametreler Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) üzerinden hasta dosyaları taranarak kaydedilmşitir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 400 olgudan 217'si(%54,2) erkektir. Kronik hastalığı olan 193 hastanın 94'ü(%48,7) diyabet, 113'ü(%58,5) hipertansiyon, 10'u(%19,3) astım, 29'u(%15) KOAH, 44'ü(%22,8) KAH hastasıdır. 115 akciğer grafisi çekilen hastanın 96(%83,5) tanesinin akciğer grafisi bulguları normal saptanmış olup, 9(%7,8) olguda fokal konsolidasyon, 8(%7) olguda ise yaygın alveoler değişim saptanmıştır. Toraks Bilgisayarlı Tomografisi (BT) bulgusu olan 283 hastanın 19'unun(%6,7) Toraks BT bulguları çok düşük şüpheli, 18'inin(%6,4) düşük şüpheli, 60'ının(%21,2) şüpheli, 104'ünün(%36,7) yüksek şüpheli, 82'sinin(%29) çok yüksek şüpheli olduğu görülmüştür. Toraks BT ile taburculuk durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (χ2=22,913; p=0,000). Taburculuk grubunda olan hastaların 76'sı(%55,9) kadın, yatış yapılan 157 hastanın (%59,5) erkek olduğu belirlenmiştir. Gruplara göre üre, ürik asit, kreatinin, LDH, CRP, glikoz, CK, albümin, globulin, ferritin, Na, Cl, Ca, PZ, APTZ, fibrinojen, D-dimer, troponin ve CK-MB değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir(p<0,05). Kronik hastalığı olanların hastaneye yatış riski 4,426 kat daha fazladır (OR=4,426). Servis yatışı olan 92 hastanın (%47,7) toraks BT'sinde yüksek şüphe olduğu, yoğun bakım yatışı yapılan 29 hastanın (%60,4) toraks BT'sinde çok yüksek şüphe olduğu belirlenmiştir. Servis yatışı olanların toraks BT'sinde ağırlıklı olarak yüksek şüphe olduğu, yoğun bakım yatışı yapılanlarda ise ağırlıklı olarak çok yüksek şüphe olduğu belirlenmiştir. Yoğun bakım yatışı yapılanların üre, kreatinin, LDH, CRP, glikoz, ferritin, K, PZ, D-dimer, troponin ve CK-MB değerleri, servis yatışı olanlara göre anlamlı düzeyde daha yüksektir. Kronik hastalığı olanların, kronik hastalığı olmayanlara göre yoğun bakım yatış riski 10,954 kat daha fazladır (OR=10,954). Toraks BT'si yüksek şüphe olanların Hgb, Hct, PLT, Lenfosit, Monosit değerleri, düşük olanlara göre anlamlı düzeyde daha düşüktür. Sonuç: Kronik hastalığı olanların çoğunluğunun hipertansiyon ve diyabet tanılı hastalar olduğu ve bunun yoğun bakım yatışını etkileyen önemli bir parametre olduğu tespit edilmiş. Pandemi gibi hasta yoğunluğunun fazla olduğu dönemlerde acil servisteki iş yükünün azaltılması ve hastaların daha hızlı sonuçlandırılması açısından RT-PCR testine ek olarak radyolojik görüntülemeler ile laboratuvar bulguları birleştirilerek değerlendirilmelidir. Bu parametrelerin hastalığın prognozu hakkında yol göstericiliği kanıtlanmıştır. Anahtar kelimeler: COVID‐19, Bilgisayarlı Toraks Tomografisi, CO-RADS sınıflaması, servis, yoğun bakım
Batın travmalarında (künt/penetran) acil servis doktorları tarafından yapılan fast uygulamasının çekilen batın BT sonuçları ve cerrahi girişimlerin (DPL, laparotomi) sonuçlarının retrospektif karşılaştırılması
AMAÇ: Travma sonrası ölüm veya kalıcı sakatlık oranlarının azaltılmasındaki en önemli etken yaralının hızlı bir şekilde değerlendirilip var ise hayatı tehdit eden durumların ortaya konması ve buna yönelik tedavinin bir an önce planlanıp başlanmasıdır. Bu klinik çalışmayı yapmamızdaki asıl amaç acil servislerde önemli bir tanısal sorun oluşturan travmatik karın içi yaralanmalarının erken, doğru ve hızlı tanısında önemli avantajlar sağlayan ultrasonografik görüntüleme FAST yönteminin acil tıp hekimlerince gerçekleştirilmesinin etkinliğini değerlendirmek ve acil tıp uzmanlarının eğitiminin önemli bir unsuru haline gelen bu tanı yönteminin diğer tanı yöntemleri ile karşılaştırarak etkinliğini belirlemektir. YÖNTEM: Çalışmamıza Eylül 2012 – Eylül 2014 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Acil Servis bölümüne künt/penetran batın travması ile başvuran FAST bakısı yapılmış aynı zamanda batın tomografisi çekilmiş çocuk ve erişkinlerden oluşan toplam 180 hasta alındı. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların geçirdiği travma tipleri, geliş anındaki vital, fizik muayene, geliş anındaki laboratuar, FAST bakı, bilgisayarlı tomografi ve yapılmış ise DPL ve cerrahi operasyon bulguları olgu rapor formlarına kaydedilmiştir. Bulgulardan vital parametre olarak tansiyon ve nabız, laboratuar parametrelerinden hemoglobin, lökosit, trombosit, üre, kreatinin, aspartat aminotransferaz (AST) ve alanin aminotransferaz (ALT) değerleri not edildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan 180 hastanın 39'u (%21,7) kadın, 141'i (%78,3) erkekti. Çalışmaya alınan kadın hastaların yaş ortalaması 39,28±23,221 ve erkek hastaların yaş ortalaması 40,21±18,358 olarak saptanmıştır. Çalışmamızda sensitivite %20,83 ve spesifite %98,71 olarak bulunmuştur. Pozitif prediktif değeri %71,42 ve negatif prediktif değeri ise %89,01 olarak bulunmuştur. Testin güvenilirliği ise %88,33 olarak bulunmuştur. SONUÇ: Sonuç olarak FAST hasta başı uygulanabilir olması nedeniyle hızlı, hasta konforu açısından uygun, batın içi kanaması miktar olarak çok olan hastalarda oldukça güvenilir olması sebebiyle acil hekimlerince uygulanmalıdır. Ayrıca FAST negatif saptanan hastalarda da ek bir görüntüleme yöntemi ya da seri FAST muayenesinin mutlaka yapılması gerektiğini öneriyoruz. Anahtar Kelimeler: Acil servis doktorları, Künt / Penetran batın travması, FAST, Ultrason