Necmettin Erbakan University
Discipline

Pediatrics

Necmettin Erbakan University

2,132

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik rekürren karın ağrılı çocuklarda abdominal migren prevalansının değerlendirilmesi

Abdominal migren, çocukların %0,2-4,1'ini etkileyen fonksiyonel karın ağrısı bozukluğudur. Abdominal migren klinik bir tanıdır.Hastanın işlevselliğini önemli ölçüde etkiler. Tedavi önleyici tedbirlere odaklanır ve çoğunlukla ilaç dışı yaklaşımları içerir.Çocuk gastroenteroloji polikliniğine kronik rekürren karın ağrısı ile başvuran çocuklarda abdominal migren sıklığını değerlendirmeyi amaçladık. Kronik karın ağrısı ile gelen hastalar için abdominal migrenin ayırıcı tanı olarak akla getirilmesine katkıda bulunmak istedik. Araştırmamız Kasım 2021 ile Kasım 2022 tarihleri arasında, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi çocuk gastroenterolojisi polikliniğinde gerçekleştirilmiş prospektif kesitsel bir çalışmadır. Çocuk gastroenterolojisi polikliniğine kronik rekürren karın ağrısı yakınmasıyla başvuran 4-18 yaş arası hastalar dahil edilmiştir. Çalışmanın ilk altı ayında dahil edilme kriterlerini karşılayan hastalar, sonraki altı ayda takip edilerek nihai tanıları kesinleştirildi.Nihai tanılarına göre olgular abdominal migren grubu, abdominal migren dışı fonksiyonel gastrointestinal sistem hastalık grubu ve organik hastalık grubu olarak üç gruba ayrıldı. Gruplar demografik ve klinik özellikler, laboratuvar ve görüntüleme bulguları bakımından değerlendirildi. Dahil edilme kriterlerini karşılayan 160 hastanın %62,50'si (n=100) kız, %37,50'si (n=60) erkek ve yaş ortalaması 138,83±47,86 aydı (min=60, maks=216). Boy z-skoru ortalaması -0,21±0,08, ağırlıkz-skoru ortalaması -0,38±0,09 ve vücut kitle indeksi z-skoru-0,29 (-1,28 -0,69) [ortanca (Q1-Q3)] idi. Çocuk gastroenterolojisi polikliniğine kronik karın ağrısı yakınması ile başvuran hastaların %8,12'si (n=13) abdominal migren tanısı aldı. Hastaların %47,50'si (n=76)abdominal migren dışı fonksiyonel gastrointestinal hastalıklar grubunu ve %44,38'i (n=71)organik hastalık grubunu oluşturmaktaydı.Ağrının lokalizasyonu, abdominal migren dışı fonksiyonel gastrointestinal sistem hastalıkları grubunda sıklıkla periumblikal bölgede, organik hastalık grubunda ise epigastrik bölgedeydi ve fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,000). Karın ağrısının süresi abdominal migren grubunda, diğer iki gruptan istatistiksel olarak anlamlı derecede daha uzundu (p=0,001). Laboratuvar ve görüntüleme bulguları bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi. Organik hastalık grubundaki olguların %26,76'sının, abdominal migren dışı fonksiyonel gastrointestinal hastalık grubundaki olguların ise %14,47'sinin abdominal migren tanı kriterlerinin hepsini karşıladığı tespit edildi. Abdominal migren klinik bir tanıdır. Tanı için belirli bir laboratuvar testi ya da görüntüleme yöntemi yoktur. Bu nedenle kronik rekürren karın ağrısı varlığında abdominal migren ayırıcı tanı olarak akılda tutulmalıdır. Ancak abdominal migren tanı kriterlerini karşılayan olgularda da, diğer fonksiyonel gastrointestinal sistem hastalıkları ve özellikle organik hastalıkların ekarte edilmesi önemlidir. Anahtar kelimeler:Abdominal migren, ağrı, çocuk

AğrıKarın ağrısıMigren hastalıkları+2
Ayşe Büşra Paydaş
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebeliğinde COVİD-19 enfeksiyonu geçiren anne bebeklerinin kardiyolojik açıdan değerlendirilmesi

Coronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19), Ocak 2020'de Çin'in Hubei eyaleti Wuhan'da pnömoni salgını şeklinde başlayıp hızlı şekilde küresel sağlık sorunu haline gelen bir hastalıktır. Hamile kadınların enfeksiyonlara karşı savunmasız oldukları iyi bilinmektedir. Hem hamile kadınlar hem de yeni doğanlar COVID-19 açısından risk altında kabul edilmelidir. Bazı çalışmalarda dikey geçişten söz edilmektedir. Bu nedenle, önleme ve enfeksiyon kontrolüne yönelik stratejiler geliştirmek için COVID-19'un morbidite, mortalite, perinatal, maternal ve fetal açıdan hamile kadınlar ve yenidoğanlar üzerindeki etkisini anlamak çok önemlidir. Bu çalışma ile gebeliğinde COVID-19 enfeksiyonu geçiren anne bebeklerinin kardiyak etkilenmesinin olup olmadığının araştırılması amaçlanmaktadır. Bu çalışmada, 2021-2022 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji ve Neonatoloji Bilim Dalı'na başvuran, gebelikte COVID-19 tanısı alan anne bebekleri kardiyolojik olarak değerlendirilmiştir. Başvuruda fizik muayene, kalp sesleri, ekokardiyografi (EKO) ve elektrokardiyografi (EKG) parametreleri değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizi, SPSS 27,0 paket programı (IBM SPSS, Chicago, IL, USA) kullanılarak yapıldı. İstatistiksel olarak p<0,05 olduğu durumlar anlamlı kabul edildi. Gebeliğinde COVID-19 enfeksiyonu geçiren anneden doğan 31 bebeğin %41,9'u (n=13) kız, %58,1'i (n=18) erkekti. Gebeliğinde COVID-19 enfeksiyonu geçirmeyen anneden doğan 32 bebeğin ise %56,3'ü (n=18) kız, %43,8'i (n=14) erkekti. Cinsiyet açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p=0,256). Gebeliğinde COVID-19 geçiren annelerin bebeklerinin %25,8'i (n=8) prematür, %74,2'si (n=23) matür; gebeliğinde COVID-19 geçirmeyen annelerin bebeklerinin ise %15,6'sı (n=5) prematür, %84,4'ü (n=27) matürdü. Bebeklerin doğum haftası ile annelerin gebeliğinde COVID-19 geçirme durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,318). Yenidoğan dönemde bebeklerde semptom varlığı ve yenidoğan döneminde yoğun bakım ünitesine yatış durumu ile annelerin gebeliğinde COVID-19 enfeksiyonu geçirme durumu arasında fark yoktu. Gruplar arasında bebeklerin doğum ağırlığı açısından fark yoktu (p=0,896). Bebeklerin kilo alım hızları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,123). Bebeklerin yoğun bakım ünitesinde yatış süresi ile annelerin gebeliklerinde COVID-19 geçirme durumu arasında anlamlı fark tespit edilmedi. EKO'da bakılan parametrelerin değerlerinin, gebelikte COVID19 geçiren ve geçirmeyen annelerin bebeklerinde benzer olduğu tespit edildi (p>0,05). COVID-19 geçiren ve geçirmeyen anneden doğan bebeklerin EKG'lerinde ölçülen P dalgasının maksimum değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p=0,048). EKG'de ölçülen diğer değerlerin her iki grupta benzer olduğu, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı tespit edildi (p>0,05). İntrauterin COVID-19 maruziyeti ve dikey geçişle ilgili veriler hala yetersizdir. Literatür taramasında gebeliğinde COVID-19 geçiren anne bebekleri ile ilgili yeterli veriye rastlayamadık. Bu nedenle daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Ancak çalışmamızda intrauterin kardiyak etkilenmeye rastlanmadı.

AnnelerBebeklerCOVID 19+6
Tuba Özdemir Cevizci
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Depresyon ve anksiyete bozukluğu olan çocuklarda mesnevi okumalarının etkileri

Depresyon insanlarda günlerce, aylarca hatta yıllarca süren özgüvende azalma, hayattan zevk almama, umudunu kaybetme ve isteksizlik olmasıdır. Anksiyete bozukluğunun genel olarak tanımlaması bireyin günlük yaşantısında karşılaştığı bir durumu veya nesneyi mevcut halinden çok daha tehlikeli görme, durumdan/nesneden gereğinden çok fazla kaygı duyması durumudur. Bibliyoterapi, okuma materyalinden faydalanılarak ortaya çıkan tedavi sürecini ifade eder. Çocuklar için bu süreç, duygusal, ruhsal ve sosyal kaygılar hakkında düşünmesine, anlamasına ve üzerinde çalışmasına yardımcı olur. Çalışmamızda depresyonu veya anksiyete bozukluğu tanısı olan hastalara Mesnevi okuma terapisi yapılarak kontrol grubu ile arasında fark olup olmadığını tespit etmek amaçlandı. Depresyon veya anksiyete bozukluğu tanısı olan hastalarda okuma terapisinin hastalığın iyileşmesine katkıda bulunması hedeflenmektedir. Çalışmamızın hasta ve kontrol grubu Mart 2022 ve Aralık tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran, klinik olarak hafif depresyon veya anksiyete bozukluğu tanısı konan (13-18 yaş) 40 hastadan oluşmaktadır. Hastaların 20'si Mesnevî okunan grubu, 20'si ise kontrol grubunu oluşturmaktadır. Her iki gruba çalışmaya başlanırken ve bir aylık izlem sonunda; çocuklarda anksiyete ve depresyon ölçeği-yenilenmiş (ÇADÖ-Y), çocukluk çağı kaygı bozuklukları özbildirim ölçeği (KAY-BÖ), çocuklarda depresyon ölçeği (ÇDÖ) testleri yapıldı.Bu çalışmaya yaşları 13 ile 17 yıl (Ort. = 15,13 ± 1,38 yıl) arasında değişen, 35'i (% 87,50) kız ve beşi (% 12,50) erkek olmak üzere 40 hasta dahil edilmiştir. Çalışma grubunun Mesnevî okunduktan sonra ÇADÖ-Y, sosyal anksiyete bozukluğu, OKB, yaygın anksiyete bozukluğu, majör depresif bozukluk ve ÇDÖ ölçekleri puanlarında anlamlı bir düşüş olduğu görüldü (sırasıyla, p<0,01; p<0,001; p<0,01; p<0,01; p<0,05; p<0,01). Çalışma grubunun Mesnevî okunduktan sonra KAY-BÖ ölçeğinde anlamlı değişim saptanmadı (p>00,5).Çalışma ve kontrol gruplarının ÇADÖ-Y, sosyal anksiyete bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk, panik bozukluk ve majör depresif bozukluk sonuç puan ortalamaları kıyaslandığında çalışma grubunun ortalamalarının anlamlı olarak daha düşük olduğu görüldü (sırasıyla, p<0,01; p<0,01; p<0,05; p<0,01; p<0,001). Çalışma ve kontrol gruplarının KAY-BÖ, panik bozukluk, yaygın anksiyete bozukluğu ve sosyal anksiyete bozukluğu sonuç puan ortalamaları kıyaslandığında çalışma grubunun ortalamalarının anlamlı olarak daha düşük olduğu görüldü (sırasıyla, p<0,01; p<0,01; p<0,05; p<0,01). Çalışma ve kontrol gruplarının ÇDÖ sonuç puan ortalamaları kıyaslandığında çalışma grubunun anlamlı olarak daha düşük olduğu saptandı (p<0,01). Kontrol grubunun ÇADÖ-Y, ayrılık anksiyetesi bozukluğu, sosyal anksiyete bozukluğu, OKB, panik bozukluk, yaygın anksiyete bozukluğu, majör depresif bozukluk ve ÇDÖ ölçeklerinin başlangıç ve sonuç puan ortalamalarında anlamlı bir değişim yoktur (p>0,05). Kontrol grubunun KAY-BÖ, panik bozukluk, seperasyon ve sosyal anksiyete bozukluğu başlangıç ve sonuç puan ortalamalarında puanlarında anlamlı bir artış olduğunu göstermektedir (sırasıyla, p<0,001; p<0,05; p<0,01; p<0,001). Sonuç olarak bibliyoterapi yöntemiyle Mesnevi okumanın çocuklarda depresyon ve anksiyete semptomlarını iyileştirmede anlamlı derecede iyileştirici katkısı bulunmaktadır

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıBibliyoterapi+4
Sipil Gençeli
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Brusellozlu çocuklarda serum hepsidin-25 ve anjiogenin (RNASE-5) düzeyleri

Bruselloz, brusella cinsi bakterilerin neden olduğu enfekte inek, keçi, koyun, domuz gibi hayvanların idrarı, doğum materyalleri, vücut sıvıları ile temas veya bu hayvanların iyi pişirilmemiş et, süt ve süt ürünlerinin tüketilmesiyle insanlara bulaşabilen, dünya çapında en sık karşılaşılan zoonotik hastalıklardandır. Mortalitesi düşük bir hastalık olmasına rağmen özellikle bruselloz açısından endemik olan ülkemizde ve gelişmekte olan ülkelerde hem hayvanlarda hem de insanlarda morbiditesi yüksek olması ve gıda güvenliğini etkilemesinden dolayı önemli bir halk sağlığı sorunu ve ekonomik kayıp sebebi olmaya devam etmektedir. Bu çalışma ile antibakteriyel, antifungal, antiviral, antiprotozoal ve antisepsi özelliklerine sahip olan, anjiyogenez, inflamatuar tepkiler, hücre sinyalleşmesi ve yara iyileşmesi gibi hücre içi süreçlerde, yeni ilaçların araştırılmasında ve geliştirilmesinde yeni adaylar olarak görülen antimikrobiyal peptitlerden (AMP) olan hepsidin-25 ve anjiogeninin (Rnase-5) brusellozlu çocuk hastalarda, sağlıklı çocuklara göre serum düzeylerinde değişiklik olup olmadığını belirlemek ve bu antimikrobiyal peptitlerin brusellozdaki rolünün araştırılması amaçlandı. Çalışmamıza Kasım 2021-Eylül 2022 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları ile Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran hastalarda yapılan tetkikler sonucu bruselloz olduğu tespit edilen (hasta grubu) ve kronik herhangi bir hastalığı olmayan, herhangi bir sebeple rutin kan alınacak (kontrol grubu) 36-216 ay arası çocuklar dahil edildi. Hasta grubunda 50 brusellozlu çocuk, kontrol grubunda 40 sağlıklı çocuk olmak üzere toplam 90 çocuk çalışmaya dahil edildi. Hastalardan bu testler için ayrıca kan alınmamıştır. Eğer hastanın tetkiklerinden artan serum örneği yoksa ekstra kan alınmayıp bu hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Tüm hastaların yaş ve cinsiyeti sorgulandı, bunlara ek olarak hasta grubundaki hastaların başvuru şikayetleri, ailede brusella enfeksiyonu varlığı, hayvancılıkla uğraş, almış olduğu brusella enfeksiyonunun tanısı, verilen tedavinin süresi ve tedavi planı incelendi. Hastaların serumlarından hepsidin-25 ve anjiogenin düzeyleri çalışıldı, enfeksiyonun olduğu hastalarda tam kan sayımı, alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), C-reaktif protein (CRP), eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) ile bu antimikrobiyal peptit düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Alınan kanlardan kalan serumlar, çalışma sonunda toplu olarak çalışılmak üzere, hepsidin-25 ve anjiogenin çalışılması için santrifüj edilip eppendorf tüplerine aktarılarak çalışılana kadar -80°C'de saklandı. İstatistiksel analizler için SPSS for Windows version 18.0 programı kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık için tip-1 hata düzeyi %5 olarak kabul edildi. Çalışmaya 90 hasta dahil edilmiş olup olguların %60.0'ı erkek (n=54) ve %40.0'ı kız (n=36) idi. Bruselloz tanısı olan hastaların yaş ortalaması 146,56±53,36 aydı. Grupların yaş dağılımı benzer olarak tespit edildi (p=0,074). Hastaların en sık başvuru şikayetleri eklem ağrısı (%76), ateş (%32), kilo kaybı (%18) ve baş ağrısı (%18) idi. Elli bruselloz hastasının %50,0'ında ailede brusella enfeksiyonu öyküsü vardı, %90,0'ının ailesi hayvancılıkla uğraşmaktaydı. Kan kültürü alınan 32 bruselloz hastasının %31,3'ünde (n=10) üreme saptandı. Hastalarda görülen komplikasyonlar %4 (n=2) nörobruselloz, %14 (n=7) relaps, %2 (n=1) epididimoorşit, %2 (n=1) sakroileit idi. Hastaların %80,0'ına (n=40) ikili, %20,0'ına (n=10) üçlü tedavi verildi. Üçlü antibiyotik tedavisi verilen hastalar nörobruselloz, sakroileit ve relapsı olan hastalardı. Nörobrusellozu olan (n=7) hastaların tedavisine seftriakson da ilave edildi. Hastaların tedavi süreleri %76,0'ısında (n=38) 6 hafta, %18,0'ında (n=9) 8 hafta, %6,0'ında (n=3) 3 aya kadar uzatıldı. Hasta ve kontrol gruplarının hepsidin-25 düzeyleri (p=0,295) ve anjiogenin düzeyleri (p=0,742) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi. Hepsidin-25 ve anjiogenin düzeyleri ile yaş ve laboratuvar parametreleri arasında da istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmedi (p>0,05). Çalışmamızdaki komplikasyonu olan (nörobruselloz, epididimoorşit ve sakroileit) dört hasta ile diğer hastalar arasındaki hepsidin-25 (p=0,618) ve anjiogenin (p=0,681) düzeyleri benzerdi. Aynı şekilde relaps olan yedi hasta ile diğer hastaların hepsidin-25 (p=0,614) ve anjiogenin (p=0,815) düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı. Çalışmamızda sentez yerlerinden birisi karaciğer olan hepsidin-25 ve anjiogenin düzeylerinin brusellozlu ve sağlıklı çocuklar arasında anlamlı bir farkının olmadığı görülmüştür. Bruselloz patogenezinin daha iyi anlaşılmasına yönelik daha fazla hasta sayısının yer aldığı ve diğer antimikrobiyal peptitlerin dahil edildiği daha kapsamlı prospektif çalışmaların yapılması gerektiği kanaatindeyiz.

AngiogeninBrusellaHepsidin+2
Ümmü Seleme Mumcu
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Jüvenil idiyopatik artritli hastalarda tek merkez deneyimi

Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefrolojisi PolikliniğindeOcak 2010 ve Aralık 2021 tarihleri arasında takip edilmiş olan jüvenil idiyopatik artritli (JİA) hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, JİA alt grup dağılımları, klinik özellikleri, laboratuvar bulguları, aldığı tedaviler incelendi. İstatistiksel analizler için SPSS 22.0 programı kullanıldı ve p<0,05 olması anlamlı kabul edildi. Çalışmaya 88 hasta dahil edildi. Hastaların, 36'sı (%40,9) erkek, 52'si (%59,1) kız idi. Erkek/kız oranı 0,69 olarak saptandı. Hastaların yaş ortalaması 97,67±52,62 ay, yaş ortancası 96 (min: 9 – mak: 192) aydı. Hastaların, JİA alt grup dağılımına baktığımızda 31'i (%35,2) sistemik, 35'i (%39,8) oligoartiküler, 19'u (%21,6) poliartiküler, biri (%1,1) psöriatik artrit ve ikisi (%2,3) entezit ilişkili artrit olarak saptandı. Hastaların başvuru anındaki semptom ve bulguları incelendiğinde; hastaların tamamında (%100) artrit saptandı. Hastaların 36'sında (%40,9) ateş öyküsü vardı. Bu hastaların 31'i (%86) sistemik JİA idi. Hastaların 19'unda (%21,6) organomegali (hepatomegali ve/veya splenomegali) olduğu görüldü. Yirmi hastada (%22,7) lenfadenopati mevcuttu. Hastaların 11'inde (%12,5) ilk tanı anında ve/veya takibinde üveit olduğu saptandı. Hastaların 80'ine (%90,9) ekokardiyografi yapıldığı görüldü. Ekokardiyografi yapılan 70 hastanın (%87,5) normal olarak değerlendirildiği görüldü. On hastada (%12,5) ise mitral kapak prolapsusu, mitral yetmezlik veya pulmoner stenoz gibi patolojik bulgular saptandığı görüldü. Hastaların 45'inde (%51,1) anti nükleer antikor (ANA) testi pozitif saptandı. Hastaların diğer laboratuvar bulguları incelendiğinde, eritrosit sedimatasyon hızı (ESH) ortalaması 52,7±33,68 mm/saat, ferritin ortalaması 901,69±2007,89 mg/dl, c reaktif protein (CRP) ortalaması 71,79±67,4 mg/L olarak saptanmıştır. Hastalara verilen tedaviler incelendiğinde, toplam 42 (%52,3) olguda kortikosteroid, 75 (%85,2) olguda metotreksat, sekiz (%9,1) olguda biyolojik ajan kullanıldığı saptandı. JİA, çocukluk çağının en sık görülen kronik romatizmal hastalığıdır ve çocukluk döneminde fonksiyon kayıplarının önemli nedenlerindendir. JİA'da erken tanı koyup, gerekli tedaviyi başlamak, hastalığın kontrol altına alınmasında ve fonksiyon kayıplarının önlenmesinde önem arz etmektedir. Literatür incelendiğinde JİA alt grupları coğrafi bölgelere göre değişik oranlarda dağılım gösterdiği, gelişmekte olan tedavi yöntemleriyle de fonksiyon kayıplarının azaldığı görülmektedir. Çalışmamızda hastanemizde takip edilen JİA hastalarından yola çıkarak bölgemizdeki JİA hastalarının demografik, klinik özelliklerini, alt grup dağılımlarını, verilen tedavileri ve hastaların uzun dönem takiplerinde ortaya çıkan komplikasyonları inceledik. Benzer çalışmaların farklı bölgelerde yapılmasıyla farkındalığın artmasını, JİA dağılımını ve hasta profilinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacağını düşünmekteyiz.

ArtritArtrit-jüvenilÜveit
Hüseyin Çeliktaş
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde izlenen bebeklerde konjenital malformasyon sıklığı

Konjenital malformasyon veya doğum kusuru, doğumda mevcut olan, genetik olarak kalıtsal olabilen, gebelik sırasında edinilmiş veya doğumdan kaynaklanan yapısal veya işlevsel herhangi bir anormallik olarak tanımlanır. Konjenital malformasyonlar yenidoğan ve çocukluk çağı ölümlerinin, kronik hastalıkların ve morbiditenin en önemli nedenlerinden birini oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatarak tedavi gören olgularda konjenital malformasyonları tanımlamak, sıklığını saptamak ve etiyolojide etkili olabilecek faktörleri araştırmaktır. 1 Ekim 2017 – 15 Ekim 2021 tarihleri arasında yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatan 4860 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Bu vakalar arasında malformasyon sıklığı %8.7 olarak saptandı. Organ sistemlerine göre malformasyonların dağılımına bakıldığında en sık etkilenen sistem kardiyovasküler sistemdi (%23,8). Bunu sırayla santral sinir sistemi (%21,6), genitoüriner sistem (%17,7), gastrointestinal sistem (%12,5), baş-boyun-yüz (%11,5), kas-iskelet (%7) ve solunum sistemi (%6) anomalileri izledi. En sık saptanan izole anomali ise hidronefrozdu (%11,5). Çalışma kapsamına giren olgularda ayrıca; cinsiyet, anne-baba akrabalık durumu, anne yaşı, antenatal tanı alıp almadığı, gebelik haftası, doğum ağırlığı, doğum şekli, fetüs sayısı, gebelik sayısı, eşlik eden sendromlar, maternal hastalıklar, maternal ilaç, sigara ve madde kullanımı, gebelik öncesi ve gebelikte folik asit replasmanı, önceki gebeliklerde düşük, malformasyon ve ölüm hikayesi, malformasyonlu bebeklerdeki ölüm oranı, malformasyonun tipi, tekli/çoklu oluşu araştırıldı, bu parametreler arasındaki ilişki arandı. Çalışma sonucunda, idrar yolu enfeksiyonu geçiren gebelerin bebeklerinde GÜS malformasyonları ve Covid-19 enfeksiyonu geçiren gebelerin bebeklerinde santral sinir sistemi malformasyonlarının görülmesi göze çarpmaktaydı. Ayrıca preterm bebeklerde kardiyovasküler ve gastrointestinal sistem anomalilerinin ortaya çıkması ve solunum sistemi malformasyonlarının ise yüksek oranda ölümle sonuçlanması diğer öne çıkan bulgular arasındaydı. Genel olarak konjenital malformasyon sıklığının belirlenmesi ve etiyolojide etkili olabilecek faktörlerin saptanıp buna göre önlemler alınması gerek morbidite ve mortalitenin azalmasında gerekse toplumların sosyoekonomik refahının artmasında önemli bir rol oynayacaktır.

AnomalilerBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+4
Mustafa Öz
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

The effect of music on EEG in children with epilepsy

Epilepsi, çocuklarda oldukça sık görülen nörolojik bozukluklardan biridir. Günümüzde öncelikle çeşitli ilaç terapileri ile tedavi edilmeye çalışılsa da, hastaların bir kısmı mevcut antiepileptik ilaç (AEİ) tedavilerine dirençlidir. İlaç dirençli epilepsi tedavisinde cerrahi müdahale, nöromodülasyon, diyet tedavisi, müzik terapisi ve "Mozart Etkisi", sanat terapisi, yaşam tarzı değişiklikleri, davranışsal müdahaleler ve tıbbi esrar kullanımı gibi pek çok ikincil tedavi seçenekleri uygulanmaktadır. Literatürde müzik terapisi adı altında yapılan çalışmalarda Mozart etkisinin tanımlandığı ve çocuklarda çeşitli çalışmalar yapıldığı görülmektedir; fakat bu çalışmaların sayısı oldukça azdır. Özellikle Mozart'ın "Sonato for two pianos in D major, K448" ile yapılan çalışmalar dikkat çekicidir. Mozart müziği ile birçok müzik çeşidi kıyaslanmış fakat; literatürde Klasik Türk Musikisi/Makam Müziği ile yapılan, hatta doğu müziği ile yapılan herhangi bir çalışma görülmemiştir. Bu çalışmada, epilepsili çocuklarda müzik dinletisinin elektroensefalografi (EEG) üzerindeki etkisini incelemek istedik. Çalışmamız, Klasik Türk Musikisi/Makam Müziği ile literatürde yapılan ilk çalışmadır. Özellikle Anadolu medeniyetlerinde ve Türk Tıp Tarihinde müzikle tedavilerin çeşitli şekillerde yapıldığı bilinmektedir, bu nedenle; çalışmamızın bu konuda öncü olmasını umuyoruz. Çocuk Nörolojisi polikliniğimize 01/02/2022 ve 01/08/2022 tarihleri arasında başvurmuş olan, epilepsi tanısı ile takipli, 5-18 yıl yaş arası hastalar prospektif olarak incelendi. Hastanemiz etik kurulundan 2022/3899 sayılı karar ile etik onay alındı. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaşı, cinsiyeti, nöbet tipleri, kullandıkları AEİ tedavisi, ne kadar süredir epilepsi hastası oldukları ve en uzun nöbetsiz süreleri kaydedildi. Çalışmada, hastaların rutin takibinde planlanmış olan uyku EEG'leri çekildi. EEG çekimi hastalar uyuduktan sonra başlatıldı. Hastalara önce 5 dakika bazal müziksiz EEG çekildi. Ardından 8 dakika Mozart K448 dinletisi esnasında EEG kaydı alındı. Daha sonra 5 dakika müziksiz EEG çekimi yapıldı (1. ara). Ardından 8 dakika Tanburi Cemil Bey'e ait "Hüseyni Oyun Havası" dinletilerek EEG kaydı alındı, son olarak müziksiz 5 dakika EEG çekimi yapılarak (toplam beş bölüm), EEG çekimi sonlandırıldı (son ara). EEG çekimi esnasında dinletilen müziğin şiddeti bir metre mesafeden normal insan konuşma sesi desibeli (dB) olan 58 dB'e ayarlandı, tüm EEG kaydı esnasında standardize edildi. Hastaların çekilmiş olan uyku EEG'leri, aynı Çocuk Nörolojisi uzmanı tarafından değerlendirilerek EEG'lerde mevcut olan diken-dalga kompleksleri sayıldı. Toplam diken-dalga kompleksleri sayısı, saniye cinsinden bölüm süresine bölündü, 100 ile çarpılarak mevcut olan bölümün epileptik aktivite indeksi ( EAİ) % cinsinden hesaplandı. Elde edilen % cinsinden veriler, EAİ olarak adlandırılarak istatiksel analize sunuldu. İstatistiksel analizler için SPSS 27.0 programı kullanıldı ve p<0,05 olması anlamlı kabul edildi. Çalışmaya on beş hasta alındı. Çalışmaya dâhil edilen on beş hastanın yaş ortalaması 8,73±3,34 yıl, yaş ortancası 8,00 yıl (6,00-9,00 yıl), %66,70'si (n=10) erkek, %33,30'ü (n=5) kız idi. Hastaların %80,00'ı (n=12) jeneralize nöbet, %20,0'si (n=3) fokal nöbet nedeniyle takipli, 40,00'ı (n=6) valproik asit, %33,30'ü (n=5) levetirasetam, %26,70'si (n=4) karbamazepin tedavisi almakta idi. Hastaların ortalama 28,06±28,27 ay, ortanca 12,00 aydır (6,00-60,00 ay) epilepsi hastası olduğu, en uzun nöbetsiz geçirdikleri süre ortalamasının 21,40±17,12 ay, ortancasının 16,00 ay (6,00-32,00 ay) olduğu tespit edildi. Hastalarda nöbetsiz geçen en uzun süre ortancası valproik asit kullananlarda 29,00 ay (9,50-40,50 ay), levetirasetam kullananlarda 24,00 ay (10,50-40,00 ay), karbamazepin kullananlarda 6,00 aydı (4,50-9,00 ay). Hastaların kullandıkları AEİ türüne göre nöbetsiz geçen en uzun süreleri benzer tespit edildi (p=0,067). Hastaların müzik öncesi bazal EEG'de meydana gelen EAİ ortalaması 13,12±9,67, ortancası 10,60 (4,07-21,20), Mozart müziği sırasında meydana gelen EAİ ortalaması 17,96±13,75, ortancası 16,00 (8,40-24,00), 1. arada meydana gelen EAİ ortalaması 17,87±15,13, ortancası 10,30 (8,20-25,00), Hüseyni Oyun Havası sırasında meydana gelen EAİ ortalaması 13,30±7,30, ortancası 7,30 (3,90-22,70), Hüseyni Oyun Havası sonrasında son arada meydana gelen EAİ ortalaması 9,79±10,40, ortancası 5,50 (1,30-18,90) idi. Hastaların beş bölümde hesaplanan EAİ değerlerinde anlamlı farklılık olduğu saptandı. Farkın, son aradaki EAİ'nin, Mozart dinlenirken ve Mozart sonrasındaki 1. ara dönemde hesaplanan EAİ'nden daha düşük olmasından kaynaklandığı tespit edildi (p=0,002). Bazal EEG'de hesaplanan EAİ'nin erkek hastalarda ortalaması 11,81±8,93, kız hastalarda ortalaması 15,76±11,63 idi. Mozart dinletilmesi sırasında hesaplanan EAİ'nin ortalaması erkek hastalarda 17,05±15,20, kız hastalarda 19,78±11,60, 1. ara dönemde hesaplanan EAİ'nin ortalaması erkek hastalarda 13,75±9,81, kız hastalarda 26,12±21,39'du. Hüseyni Oyun Havası dinletisi sırasında EAİ ortalamasının erkek hastalarda 10,60±8,82, kız hastalarda 18,70±14,47, son aradaki EAİ ortalamasının ise erkek hastalarda 10,37±9,68, kız hastalarda 8,62±12,85 olduğu tespit edildi. Epilepsi hastalarının EEG çekimindeki her bölümde hesaplanan EAİ'nde cinsiyete göre anlamlı farklılık olmadığı saptandı (p=0,174). Jeneralize nöbeti olan hastaların bazal bölümdeki ortalama EAİ değeri 12,94±10,00, Mozart dinlenirken hesaplanan ortalama EAİ değeri 17,71±14,82, 1. ara dönemde hesaplanan ortalama EAİ değeri, 18,25±16,80, Hüseyni Oyun Havası dinlenirken hesaplanan ortalama EAİ değeri 12,69±11,76, son arada hesaplanan ortalama EAİ değeri 9,35±10,17 idi. Fokal nöbeti olan hastaların bazal bölümdeki ortalama EAİ değeri 13,86±10,20, Mozart dinlenirken hesaplanan ortalama EAİ değeri 18,93±10,63, 1. ara dönemde hesaplanan ortalama EAİ değeri 16,33±6,79, Hüseyni Oyun Havası dinlenirken hesaplanan ortalama EAİ değeri 15,73±10,30, son arada hesaplanan ortalama EAİ değeri 11,52±13,51 idi. Hastaların her bölümde hesaplanan EAİ'nin nöbet türüne göre anlamlı değişim göstermediği belirlendi (p=0,971). Hastaların bazalde, Mozart sırasında, 1. arada, Hüseyni Oyun Havası sırasında ve son arada hesaplanan EAİ değerlerinin, kullanılan AEİ'a göre de anlamlı farklılık göstermediği saptandı (p=0,772). Çalışmamızın sonucunda, literatürden farklı olarak hem Mozart müziği hem de Hüseyni Oyun Havası esnasında EEG'lerde bazal müziksiz EEG'lere göre epileptiform aktivitede azalma saptamadık. Bu literatürde bildirilen sonuçlarla çelişiyordu. Bu konuda, daha geniş örneklemlerin ele alındığı, farklı makam müzikleri ile Mozart'ın kıyaslandığı daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

ElektroensefalografiEpilepsiKlasik müzik+7
Mücahit Taşer
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 enfeksiyonu geçiren çocuk hastalarda asimetrik dimetil arjinin düzeyinin incelenmesi

Koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) çocuklarda daha hafif semptomlarla kendini gösterir. Hastaneye yatış ve hayatı tehdit eden komplikasyon riski daha düşüktür. Bununla birlikte, çocuklarda post-enfeksiyöz multisistem inflamatuar sendrom (MIS-C) adı verilen ve mortal seyredebilen, ciddi hastalık vakaları tanımlanmıştır. Ağır seyreden COVID-19 vakalarında agresif immün yanıtın sonucu olarak endotel hasarı gelişir. Endotel hasarı sonucunda koagülasyon faktörleri artar. Hastaların solunum sıkıntısının esas olarak endotel hasarından dolayı olduğu düşünülmektedir. Endotel aktivasyonu ve disfonksiyonu, COVID-19'un ciddi komplikasyonlarında kritik rol alır. Asimetrik dimetilargininin (ADMA), endotelyal hücrelerde sentezlenen ve insan idrar, plazma ve dokularında bulunan, arginine benzeyen bir maddedir. Nitrik oksit sentazın (NOS) endojen bir inhibitörü olan ADMA, nitrik oksit (NO) sentezini azaltarak endotel bağımlı vazodilatasyonun bozulmasına neden olur. Literatürü incelediğimizde ADMA'nın çocuklarda COVID-19 ve MIS-C hastalığıyla ilişkisine dair bir çalışma bulamadık. Çalışmamızda patogenezlerinde endotel hasarının etkili olduğu COVID-19 ve MIS-C hastalıklarında endotel disfonksiyonunun bir biyobelirteci olan ADMA'nın serum düzeyinin prognozu ve klinik gidişatı öngörmede kullanılıp kullanılamayacağını araştırmayı amaçladık. Çalışmaya Temmuz 2021- Ocak 2022 tarihleri arasında COVID-19 tanısı alan 98 hasta, MIS-C tanısı alan toplam 21 hasta alındı. Kontrol grubu olarak 42 vaka çalışmaya dahil edildi. COVID-19 tanısı alan hastalar ayaktan takip edilenler, servise yatırılanlar ve yoğun bakım ihtiyacı olanlar olarak ayrıldı. MIS-C tanılı hastalarımız ayrı bir grup olarak değerlendirildi. Çalışmamızda ayaktan COVID-19 tanısıyla takipli hastaların ortanca ADMA düzeyi 8097,0 ng/L, servise yatırılarak takip edilen COVID-19 hastalarının ortanca ADMA düzeyi 13195,6 ng/L, MIS-C ile takip edilen hastaların ortanca ADMA düzeyi 15735,5 ng/L, yoğun bakımda takipli COVID-19 hastalarının ortanca ADMA düzeyi 19361,4 ng/L ve kontrol hastalarının ortanca ADMA düzeyi 4081,0 ng/L idi. Çalışma grupları arasında ölçülen ADMA düzeyleri açısından anlamlı fark vardı (p<0,001). Yoğun bakımda yatan COVID-19 hastalarının ve MIS-C hastalarının ADMA düzeyleri ayaktan ve servise yatırılarak takip edilen COVID-19 hastalarına göre anlamlı olarak yüksekti. Ayrıca tüm hasta gruplarında serum ADMA düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Sonuç olarak, çalışmamız COVID-19 ve MIS-C'li çocuklarda ADMA seviyelerini araştıran ilk çalışmadır. ADMA düzeylerinin yoğun bakım ihtiyacı olan COVID-19 hastalarında ve MIS-C hastalarında anlamlı olarak yüksek olduğunu tespit ettik. Serum ADMA seviyesinin 6135,15 ng/L üstünde olmasının endotelyal disfonksiyonu göstermede bir sınır olarak kullanılabileceğini düşünüyoruz. Bu konuda daha kesin yargılara ulaşmak için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: COVID-19, ADMA, endotel hasarı, MIS-C, SARS-CoV-2

ADMACOVID 19Endotel disfonksiyonu+5
Memduha Sarı
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk yoğun bakım ünitesinde kardiyopulmoner resusitasyon yapılan hastaların değerlendirilmesi

Kardiyopulmoner resusitasyonda başarıyı sağlamak, yaş, altta yatan hastalık, kardiyopulmoner arrest ile KPR başlama zamanı, resüsitasyon ekiplerinin hazır ve uygun olma durumları gibi birçok faktöre bağlıdır. Birçok merkez çocuklarda kardiyopulmoner arrestin nedenlerini, risk faktörlerini ve sonuçlarını araştıran çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmada Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde KPR uygulanan hastaların özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu geriye yönelik çalışma 20 Eylül 2016–20 Eylül 2022 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde kardiyopulmoner resüsitasyon uygulanan 0-18 yaş tüm olgular çalışmaya dahil edilerek yapılmıştır. Hastane bilgisayar sistemi ve hasta dosyalarından elde edilen yaş, cinsiyet, başvuru zamanı, başvuru nedeni, altta yatan hastalık, resüsitasyon süresi, resüsitasyon zamanı, başlangıçtaki kalp ritmi, uygulanan adrenalin, noradrenalin, dopamin, dobutamin, kalsiyum, sodyum bikarbonat, serum fizyolojik gibi ilaçlar, kan ürünleri alıp almaması, kan gazında pH, laktat ve bikarbonat değerleri kaydedilmiştir ve kardiyopulmoner resüsitasyon sonucunu etkileyen faktörler araştırılmıştır. KPR uygulanan 200 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların %41'i kız, %59'u erkekti ve yaş ortancası 83 aydı. Kardiyak arrest %98'inde (n=196) mevcuttu. Taburculukta sağkalım oranı %5,5'di. Altta yatan hastalıklar sırasıyla %42,3'ünde (n=66) nörolojik hastalık, %32,1'inde (n=50) akciğer hastalıkları, %24,4'ünde (n=38) hematolojik-onkolojik hastalıklardı. ÇYBÜ'ye yatış nedenleri sırasıyla %66,0'ı akciğer hastalıkları, %11,0 kardiyolojik hastalıklar, %11,0 nörolojik hastalıklar, %5,5 nefrolojik hastalıklardı. Solunum arrestine göre kardiyopulmoner arrestlerde prognoz daha kötü idi. Ölen hastalarda solunum arresti gelişme oranı yaşayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı ve daha düşüktü (p=0,041). Gece veya gündüz KPR yapılması ile son durumları arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Ölen hastaların ortanca pH değeri anlamlı derecede düşüktü (p=0,017) ve PCO2, değerleri yaşayan hastalara göre anlamlı yüksek tespit edildi (p=0,027). Ancak ölen ve yaşayan hastaların PaO2, HCO3, Laktat değerleri benzer olarak saptandı. Ölen hastaların ortanca resusitasyon süresi yaşayan hastalara göre anlamlı ve daha yüksekti (p<0,001). Hastaların son durumları ile cinsiyetleri ve altta yatan hastalık varlığı arasında anlamlı farklılık tespit edilmedi (sırasıyla p=0,504; p=0,332) Bu çalışmada ÇYBÜ'de KPR uygulanan olgularda sağkalım ile taburculuk oranı %5,5 bulunmuştur. Resüsitasyon süresi, kan gazında asidoz varlığı, arrestin çeşidi, sağkalım ile ilişkili faktörlerdendir.

Kardiyopulmoner reanimasyonSağkalımYoğun bakım üniteleri+2
Seda Süer
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kistik fibrozisli çocuk hastalarda bağırsak geçirgenliğinin araştırılması

Kistik fibrozis (KF) otozomal resesif geçiş gösterir. KF'de salgı hücreleri, sinüsler, akciğer, karaciğer, pankreas ve üreme organlarının epitel membranlarında klor kanalı olarak görev yapan; KF transmembran regulatuar (KFTR) proteini mutasyona uğrar. Bu mutasyon KFTR proteininde yapısal veya fonksiyonel bozukluğa neden olur. KF mukus kıvamında koyulaşma ve duktuslarda obstrüksiyona neden olan progresif seyirli kronik bir hastalıktır. Çalışmalar bağırsak bariyerindeki bozulmanın birçok hastalığın etiyopatogenezinde önemli bir risk faktörü olabileceğini göstermektedir. Serum zonulin ve claudin-3 epitel hücreleri arası sıkı bağlantıları düzenleyen proteinlerdendir. Çalışmamıza KF ile takipli hastalar ile kontrol grubu olarak sağlıklı çocuklar dahil edildi. İki grup arasında serum zonulin ve claudin-3 düzeyleri karşılaştırıldı. KF hastalarının antropometrik ölçümleri, cinsiyet, tanı yaşı, hastalık şiddeti ve tanıda kullanılan kan parametreleri, solunum fonksiyon testleri (SFT), genetik mutasyonlar, fekal elastaz ve ter testi sonuçları ile serum zonulin ve claudin-3 düzeyleri arasındaki ilişki gösterildi. Çalışma için Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul Komisyonundan 05.04.2022 tarih ve 2022/3758 sayılı karar ile onay alındı. Çalışmamız Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Göğüs Hastalıkları polikliniğinde KF tanısı ile takipli 44 hasta ve Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Hastalıkları polikliniğine rutin kontrol amaçlı başvuran 54 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan ve çalışmaya katılmayı kabul eden ailelerin çocukları ile oluşturuldu. Çalışmamızda hastaların bağırsak geçirgenliğini değerlendirmek için serum zonulin ve claudin-3 seviyelerini ölçmek amacıyla çocuklardan venöz kan örneği alındı. Serum örneklerini çalışmak için ELISA yöntemi kullanıldı. Yapılan bu araştırmaya toplam 98 katılımcı dâhil edildi. Çalışma grubunun %43,2'si (n=19) kız, %56,8'i (n=25) erkekti. Çalışmaya dâhil edilen 44 KF hastasının yaş ortancası 108,50 ay, kontrol grubundaki 54 hastanın yaş ortancası 92,50 ay olarak tespit edildi. Çalışma ve kontrol grubununun yaşları, boy, kilo, vücut kitle indeksi arasında anlamlı fark saptanmadı. Çalışma grubunda claudin-3 değeri ortancası kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p=0,009). Serum zonulin değeri açısından ise gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (p=0,149). Serum zonulin düzeyinin ortancası çalışmaya dahil edilen tüm katılımcılar arasında kızlarda erkeklere göre anlamlı yüksekti (p=0,043). KF tanılı çocuk hastalarda serum zonulin ve claudin-3 seviyeleri literatürde daha önce çalışılmamıştır. Bulgularımız KF hastalarında bağırsak geçirgenliğininin hastalık etyopatogenezindeki rolü için claudin-3 proteininin önemli bir parametre olabileceğini düşündürmüştür. Bulgularımızın daha kapsamlı çalışmalarla literatüre katkı sağlayacağını düşünüyoruz.

Bağırsak geçirgenliğiBağırsak hastalıklarıBağırsak mukozası+5
Havva Parlatan Özbülüç
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ailevi akdeniz ateşi tanılı çocuklarda bağırsak geçirgenliğinin araştırılması

Ailesel Akdeniz ateşi (AAA); tekrarlayan ateş, karın ağrısı, artralji, erizipel benzeri cilt döküntüleri, peritonit, plörit gibi klinik bulgular ile kendini gösteren ailesel otoinflamatuar sendromların bir parçasıdır. Atakların sıklığı 1 hafta ile 1 yıl arasında değişmektedir. Ataklar 12 ile 96 saat arasında sürmektedir. AAA hastalığında MEFV geninde mutasyonlar saptanmıştır. Otozomal resesif (OR) geçişli bir hastalıktır. Son dönemde yapılan çalışmalar bağırsak geçirgenliğindeki artış ile kronik ve otoinflamatuar hastalıklar arasında ilişki olduğunu göstermiştir. Serum zonulin ve claudin-3 bağırsak yapısındaki sıkı bağlantılarda görev alan ve bağırsak geçirgenliğini göstermede kullanılan iki önemli belirteçtir. Araştırmamızın çalışma grubuna AAA tanılı çocuklar, kontrol grubuna ise rutin muayene için başvuran sağlıklı çocuklar dahil edildi. İki grup arasında serum zonulin ve claudin-3 seviyeleri karşılaştırıldı. AAA tanılı çocukların yaş, cinsiyet, tanı yaşı, antropometrik ölçümler, atak şekilleri, genetik mutasyonlar kan ve idrar parametreleri ile serum zonulin ve claudin3 seviyeleri arasındaki ilişki belirtildi. Yapılan bu araştırma için Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul Komisyonundan 15.04.2022 tarih ve 2022/3757 sayılı karar ile onay alındı. Çalışmamız Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Hastalıkları polikliniğinde AAA tanısı ile takipli 43 çocuk ve Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Hastalıkları polikliniğine rutin muayene için başvuran 53 sağlıklı çocuk ile oluşturuldu. Araştırmamızda çocukların bağırsak geçirgenliğini değerlendirmek amacıyla serum zonulin ve claudin-3 seviyelerini belirlemek için venöz kan örneği alındı. ELISA yöntemi ile alınan kan örnekleri çalışıldı. Çalışma grubunun %69,8'i (n=30) kız, %30,2'si (n=13) erkekti. Çalışmaya dâhil edilen 43 AAA tanılı çocuğun yaş ortancası 133 (95,0-158,0) ay, kontrol grubundaki 53 çocuğun yaş ortancası 104,00 (68,5-153,5) ay olarak tespit edildi. Çalışma ve kontrol grubunun yaş, boy, vücut ağırlığı, beden kitle indeksi değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı. Çalışma grubunun zonulin değeri ortancası kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p=0,004). Serum claudin-3 değeri açısından çalışma ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,751). Literatürde daha önce AAA tanılı çocuklarda serum zonulin ve claudin-3 seviyeleri ile ilgili bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bulgularımız AAA tanılı çocuklarda hastalığın etiyo-patogenezinde bağırsak geçirgenliğininin rolünü göstermede serum zonulin seviyesinin değerli bir parametre olabileceğini düşündürmüştür. Bulgularımız AAA tanılı çocuklarda bağırsak geçirgenliğinin göstermede ilk çalışma olması nedeniyle ileride yapılacak olan çalışmalara ilham verir niteliktedir. Çalışmamız daha geniş kapsamlı çalışmalarla beraber literatüre katkı sağlayacaktır.

Ailevi akdeniz ateşiBağırsak geçirgenliğiClaudin+4
Hüsna Kalay
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik ürtikerli çocukların retrospektif olarak değerlendirilmesi

Kronik ürtiker (KÜ), ciltte kaşıntı, kızarıklık ve geçici plak veya anjioödemle seyreden, yaşam kalitesini bozan çocukluk çağında nadir görülen bir hastalıktır. Çocukluklarda KÜ'nün klinik özellikleri ve etiyolojileri ile ilgili sınırlı sayıda araştırma bulunmaktadır. Bu çalışmada Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Alerji ve İmmünolojisi polikliniğinde kronik ürtiker tanısı ile izlenen hastaların laboratuvar ve demografik özelliklerinin ortaya konması, hastalığın prognozuna etki eden faktörlerin belirlenmesi planlanmıştır. Çalışmada 2012-2022 tarihleri arasında, kayıtlarda KÜ tanısı bulunan 180 hastanın verileri geriye dönük olarak tarandı. KÜ tanı kriterlerini karşılayan 114 hastanın verilerine hastane dosya kayıtlarından ve hastane bilgi sisteminden ulaşıldı. Kronik ürtiker tanısı konulan hastaların 45'i (% 39,5) kız, 69'u (% 60,5) erkekti. Yaş ortancası 11 (1,5-18) idi. Hastaların 86'sı (%75,4) kronik spontan ürtiker, 28'i (%24,6) kronik uyarılabilir ürtiker olarak değerlendirildi. Hastaların 21'inde (%18,4) en az bir alerjik hastalık, 28'inde (%24,6) ailede atopi öyküsü vardı. Hastaların 32'sinin (%28,1) tamamen düzeldiği, 39'unun (%34,2) lüzum halinde ilaç kullandığı, 24'ünün (%21,1) sürekli antihistaminik ihtiyacı olduğu, 19'unun (%16,7) omalizumab kullandığı ve omalizumab kullanan dokuz hastanın (%47,3) ürtikerinin tamamen gerilediği saptandı. Omalizumab ihtiyacı olan hastaların eozinofil sayısı ve eozinofil yüzdesi ortancası omalizumab ihtiyacı olmayan hastalara göre anlamlı düşüktü (p=0,04). IgE düzeyi ise omalizumab ihtiyacı olan hastalarda diğerlerine göre anlamlı yüksekti (p=0,041). Sonuç olarak kronik ürtiker ile takip edilen hastaların büyük çoğunluğunun tek antihistaminik ilaçla başarıyla tedavi edildiği, yapılan laboratuvar testlerinin ürtikerin etiyolojisi ve prognozuna katkı sağlamadığı, düşük eozinofil değeri ve yüzdesi, yüksek IgE düzeyinin dirençli kronik ürtikere sebep olabileceği belirlendi.

AntihistaminiklerKronik hastalıkRetrospektif çalışmalar+2
Büşra Fatma Kılıç
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan bölümünden çocuk kardiyolojisine konsülte edilen hastaların değerlendirilmesi

Yenidoğan döneminde kardiyovasküler hastalıkların erken tanı ve tedavisi hayati öneme sahiptir. Bu çalışmada hastaların kardiyak değerlendirmelerinin geriye dönük olarak incelenmesi; konsültasyon endikasyonlarının ve sonucu etkileyebilecek olası parametrelerle birlikte konsültasyon sonuçlarının incelenmesi, saptanan kardiyak hastalıkların sınıflandırılması, benzer çalışmalarla kıyaslanması, eksiklik veya farklılıkların göz önüne serilerek yeni çalışmalara ışık tutması amaçlanmıştır. Bu çalışma, Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Haziran 2016-Eylül 2021 tarihleri arasında yenidoğan bölümünden çocuk kardiyolojisine konsülte edilen hastaların (n=804) değerlendirildiği retrospektif bir çalışmadır. Veriler sistem kayıtlarından elde edilmiştir. Konsültasyon sonucunda hasta grupları oluşturulurken öncelikli olarak ekokardiyografik değerlendirme göz önüne alınmış, konjenital kalp hastalıkları (KKH) ve normal değerlendirme şeklinde iki bağımsız grup elde edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics 27.0 programı kullanılmış, p<0,05 olduğunda farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu kabul edilmiştir. Çalışmamızda konsültasyon sonucunda hastaların %52,1'i (n=419) KKH olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca konsültasyon esnasında hastaların %5,1'inde (n=41) aritmi (15'inde aynı zamanda KKH olduğu) ve %0,2'sinde (n=2) miyokardit tespit edilmiştir. Tüm hastaların %46,3'ünün (n=372) kız, %53,7'sinin (n=432) erkek olduğu; %89,6'sının (n=720) tekil, %10,4'ünün ise (n=84) çoğul gebelikten doğduğu tespit edilmiştir. Erkek bebeklerin 5. dk APGAR değeri ve doğum ağırlığı kız bebeklerden istatistiksel olarak anlamlı yüksek (p<0,05) bulunmuştur. Çoğul gebelikten doğan bebeklerin gebelik yaşı ve doğum ağırlığı tekil gebelikten doğan bebeklerden istatistiksel olarak anlamlı düşük (p<0,05) bulunmuştur. Hastaların %18,9'unun (n=152) normal spontan vajinal yolla, %81,1'inin (n=652) sezaryenle doğduğu tespit edilmiştir. KKH tespit edilen hastaların gebelik haftası, doğum ağırlığı, doğum boyu ve doğum baş çevresi ekokardiyografik değerlendirmesi normal olan hastalardan istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur (p<0,05). Annelerin %19,3'ünde (n=155) endokrinolojik hastalık; bu grupta da en sık diyabet ve tiroid hastalıkları olduğu tespit edilmiştir ve en sık kullanılan ilaç (%7,7) levotiroksindir. Sigara-madde kullanımı olan anne bebeklerinde %75,7 oranında (n=25) kardiyak ve/veya non-kardiyak anomali tespit edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %26,9'unun (n=216) anne-babası arasında akrabalık olduğu; ailede 30 yaş altında kardiyak hastalık öyküsü olan hastaların %52,6'sında (n=20) KKH tespit edilmiştir. En sık konsültasyon nedeni %22,1 (n=186) oranında üfürümdür. KKH tespit edilen ve normal hastalar arasında konsültasyon esnasındaki nabız ve SpO2 değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). En sık kardiyak fizik muayene bulgusu %52,8 oranında (n=424) üfürümdür. Ekokardiyografik değerlendirmede en sık ventriküler septal defekt (%24) tespit edilmiştir. Hastaların %4,5'inde (n=36) majör kardiyak bozukluk olup en sık Fallot tetralojisi tespit edilmiştir. Hastaların %23,7'sinde (n=191) ekstrakardiyak anomali olduğu tespit edilmiş olup en sık tanı konan down sendromu (%9,4, n=77) olmuştur. Konsültasyon sonucuna göre hastaların %14,2'sine (n=114) medikal ve/veya cerrahi tedavi önerilmiştir. Çalışma esnasında yapılan taramada hastaların %10,9'unun (n=88) exitus olduğu ve bunların %8'inin (n=7) izole kardiyak nedenli exitus olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: yenidoğan, kardiyoloji, konsültasyon, konjenital kalp hastalığı, aritmi, miyokardit

Aritmi-kardiyakBebek-yenidoğmuşBebekler+6
Ayşe Hümeyra Akgül
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üreteropelvik bileşke darlığında separe böbrek fonksiyonlarını belirlemede MAG-3- DMSA sintigrafik yöntemlerinin karşılaştırılması

Üreteropelvik bileşke darlığı (UPD) klinik olarak anlamlı antenatal hidronefrozların en sık sebebini oluşturmaktadır. İlerleyen dönemlerde kalıcı böbrek hasarına neden olabileceği için UPD' nin doğru yönetilmesi ve uygun zamanda cerrahi tedavi kararı verilmesi önemlidir. Hastaların takibinde semptomatik olması, hidronefroz derecesi ve böbrekte fonksiyon kaybı gibi durumlar yol gösterici olmaktadır. Ancak hastaların izlem veya cerrahi tedavi kararı (zamanı ve endikasyonları) verilmesi açısından henüz net bir kılavuz yoktur. UPD tanı, takip ve tedavi kararında ultrasonografi (USG) en iyi görüntüleme yöntemidir. USG' nin yanında nükleer tıp görüntüleme yöntemleri olan mercaptoasetiltriglisin (MAG-3) ve dimerkaptosüksinik asit (DMSA) sintigrafileri hastaların takibinde kullanılmaktadır. Sintigrafik yöntemler ile radyolojik görüntüleme yöntemlerinden farklı olarak separe böbrek fonksiyonları hesaplanabilmektedir. Separe böbrek fonksiyonu toplam böbrek fonksiyonunun her iki böbreğe göre dağılımıdır. Ancak UPD' de MAG-3 sintigrafisinin separe böbrek fonksiyonlarını olduğundan fazla hesapladığını (supranormal fonksiyon), separe böbrek fonksiyonunu DMSA sintigrafisinin daha doğru gösterdiğini ileri süren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda UPD' de separe böbrek fonksiyonlarının belirlenmesinde MAG-3 ve DMSA sintigrafik yöntemlerinin karşılaştırılması hedeflendi. UPD tanılı hastaların izleminde ve separe böbrek fonksiyonunu belirlemede MAG-3 sintigrafisi ile takibin yeterli olup olmadığı, ek olarak DMSA sintigrafisinin çekilmesinin gerekliliğinin sorgulanması amaçlanmıştır. Kliniğimizde son 10 yılda UPD tanısı ile izlenen ve hem MAG-3 hem de DMSA sintigrafisi çekilen hastalar retrospektif olarak incelendi, separe fonksiyonlar sistemden tekrar okundu ve sintigrafi sonuçları, USG bulguları ve tedavi yöntemleri (izlem, piyeloplasti) ile karşılaştırıldı. Separe böbrek fonksiyonları DMSA ve MAG-3 sonuçlarında karşılaştırıldığında UPD olan böbrekte istatiksel olarak anlamlı pozitif yönde kuvvetli düzeyde ilişki bulunmuştur (p=0,0001, r=0,752). Separe böbrek fonksiyonlarının belirlenmesinde MAG-3 ve DMSA sonuçlarının UPD olan böbrekte sınıflaması (supranormal, normal, düşük fonksiyon) yapıldığında %76 oranında tutarlılık mevcuttu ve korelasyon göstermekteydi. Uyum incelemesi p=0,0001/k=0,456 idi. MAG-3' te 2 hastada supranormal fonksiyon, 13 hastada düşük fonksiyon var iken DMSA' da 5 hastada supranormal fonksiyon, 8 hastada düşük fonksiyon mevcuttu. DMSA' da supranormal fonksiyon oranı MAG-3' e göre daha yüksek idi. MAG-3 ise düşük fonksiyonlu olan böbrekleri DMSA' ya göre daha fazla tespit etmişti. Literatürdekinin aksine MAG-3 sintigrafisinin supranormal ölçüm oranını düşük saptadık. Ayrıca separe böbrek fonksiyonu açısından supranormal fonksiyon ölçülmesi nedenini ve etkileyen faktörler açısından incelenen verilerle (böbrek boyutları, parankim incelmesi, böbrek pelvis anterior-posterior çap) supranormal fonksiyon arasında ilişki değerlendirildi. Artmış böbrek boyutunun DMSA' da ki supranormal fonksiyon ile anlamlı ilişkisi saptanmışken diğer parametrelerin DMSA ve MAG-3 sintigrafisinde supranormal fonksiyon üzerine etkisi saptanmamıştır. Ancak bu durum supranormal ölçülen hasta sayımızın azlığı ile ilişkili olabilir. Çalışmamızın sonuçları bize her UPD' de her iki sintigrafik yöntemin kullanılmasına gerek olmadığını, MAG-3 ile takibin yeterli olabileceğini, DMSA' nın kortikal defekt şüphesi olan ya da operasyon kararı verilen hastalarda bazal kortikal fonksiyonu belirlemek amacı ile operasyon öncesi çekilebileceğini düşündürdü. Anahtar Kelimeler; Üreteropelvik bileşke darlığı, Separe böbrek fonksiyonu, Supranormal fonksiyon, MAG-3, DMSA

Üreteropelvik bileşke darlığı
Hale Özdemir
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ailesel akdeniz ateşi tanılı hastalarda mitokondriyal stres ile ilişkili mitokondriyal derive peptidlerin rolü

Ailesel Akdeniz ateşi (AAA) hastalığından sorumlu MEFV geni Pirin proteinini kodlar. Pirin, NLRP3 (Nod benzeri reseptör proteini 3) ve ASC (Apaptoz ilişkili benek benzeir protein) gibi proteinlerle beraber, inflamatuar yanıtları yoğunlaştıran multiprotein kompleksler olan inflamazomların düzenlenmesinde rol oynar. İnflamazomlar, IL-1β ve IL-18 olgunlaşmasına ve salımına neden olan kaspaz-1'in aktivasyonu sağlar. Mitokondrinin NLRP3 inflamazomuna ve sitokinlerin oluşumuna katkı sağladığı halen tartışma konusudur. Mitokondriyal DNA'da kodlanan ve mitokondriyal stresle ilişkili bir takım mitokondriyal derive peptidlerin (MDP) keşfi bu ilişkiler arasında daha karmaşık bir etkileşim olduğunu düşündürmektedir. MDP'lerden Humanin'in sitoprotektif etkileri olduğu ve NLRP3 inflammasomu, IL-1β ve IL-18 üzerinde ise inhibe edici etkisi gösterilmiştir. Diğer bir MDP olan MOTS-C'nin ise antiinflamatuar özellikte olduğu, TNF-α ve IL-6 seviyelerini azaltıp, IL10 seviyesini arttırdığı gösterilmiştir. AAA hastalarının farklı klinik durumlarında (atak, atak dışı, subklinik inflamasyon) Humanin ve MOTS-C'nin nasıl bir değişim gösterdiğini belirlemeyi amaçlayan bu çalışma, literatürdeki ilk çalışmadır. Çalışmaya çocuk romatoloji ve çocuk acil polikliniğine başvuran AAA tanılı çocuklar dâhil edildi. Çalışmadaki hasta grubu dört alt grup olarak şekillendirilirken (remisyon AAA, yeni tanı AAA, Atak AAA, Subklinik inflamasyonlu AAA) karşılaştırma için kontrol grubu da oluşturuldu. Güç analizi ile incelenecek gruplar arası farkın etki büyüklüğünün orta düzeyde (f=0.3) olabileceği varsayılarak, çalışmaya en az 148 kişi (her hasta alt grubu için en az 37 kişi) alındığında %95 güven düzeyinde %80 güç elde edilebileceği hesaplandı. Başvuruda alınan venöz kandan hemogram ve akut faz göstergeleri çalışıldı. Aynı zamanda, çalışma sonuna kadar -80 derecede saklanan ek 10 cc venöz kandan serum MOTS-C, humanin, IL-1β, IL-18 ve IL-10 düzeyleri analiz edildi. Karşılaştırmalar hasta ve sağlıklı grup dışında hasta grubu içindeki alt gruplar arasında da yapıldı. Çalışmamızda MOTS-c düzeylerinin hasta grupta sağlıklı gruba göre anlamlı derecede yüksek olduğunu tespit ettik (p=0,0001). Humanin düzeylerinin ise sağlıklı grupta hasta gruba göre istatistiksel açıdan anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,024) (Tablo 1). Atak AAA grubunda humanin, yeni tanı AAA, subklinik inflamasyonu olan AAA ve sağlıklı kontrollere göre anlamlı derecede düşüktü (p=0,0001) (Tablo 2). Çalışmamızda hemen tüm gruplarda humanin, IL-1β, IL-10 ve IL-18 arasında istatistiksel anlamlı, pozitif yönde orta-kuvvetli düzeyde korelasyon gösterdiği saptandı (p=0,001). Bu çalışma AAA hastalarında MDP'lerden Humanin'in sağlıklı kontrollerden anlamlı düzeyde düşük olduğu, MOTS-C'nin ise hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düzeyde yüksek olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar AAA hastalarında mitokondriyal stresin daha ileri araştırmalar ile değerlendirilmesi gerektiğinin açık bir örneğidir. AAA'nın mitokondriyal stres ve mitokondriyal derive peptidler ile ilişkisinin daha ileri çalışmalarla ortaya konması otoinflamatuar hastalıkların patogenezinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayabilir.

Ailevi akdeniz ateşiHumaninMitokondriler+3
Safanur Üstündağ
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda akut spontan ürtikerin kronik spontan ürtikere progresyonunda etkili olabilecek faktörlerin araştırılması

Ürtiker fiziksel bir tetikleyici olmadan altı haftadan kısa sürerse akut spontan ürtiker (ASÜ); uzun sürerse kronik spontan ürtiker (KSÜ) olarak tanımlanır. Klinik görünüm olarak aynı, süre olarak farklı olan bu iki tablo patogenez, tetikleyici ve prognoz açısından da farklılık gösterir. Çocuklarda akut olarak başlayan ürtikerin neden bazı çocuklarda altı hafta ile sınırlandığı, bazı çocuklarda kronikleştiği ile ilgili veriler oldukça sınırlıdır. Bu çalışmamızda ASÜ ile başvuran çocuklarda ürtikerin kronikleşme oranının ve bu duruma etki edebilecek klinik ve laboratuvar faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla Pamukkale Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri ve Çocuk Acil Servisine, 1 Mart 2022 ve 1 Mart 2023 tarihleri arasında ürtiker ile başvuran ve ASÜ tanısı alan 18 yaşından küçük hastalar çalışmaya dahil edildi. Başvuruda hastaların tüm demografik ve klinik özelliklerinin yanı sıra süre, tetikleyici, ürtiker aktivite skoru (ÜAS) gibi ürtiker ile ilişkili özellikler kaydedilerek KSÜ patogenezi ve prognozunda etkili olabilecek laboratuvar parametreleri için kan alındı. Başvurudan itibaren birinci ve altıncı haftanın sonunda telefon görüşmeleri ile hastaların ürtikerlerinin devam edip etmediği sorgulandı. Altıncı haftanın sonunda ürtikeri devam eden hastalar KSÜ tanısı aldı. Kronik spontan ürtiker ve ASÜ tanısı alan hastaların başvurudaki klinik ve laboratuvar özellikleri karşılaştırıldı. Toplam 211 (%53 kız) hastanın başvuru yaşları ortanca 6,2 yıldı (çeyrekler arası aralık 3,4-10,3). Başvuruda ÜAS ortanca değeri 3'tü (çeyrekler arası aralık 2-4). Altıncı haftanın sonunda toplam ürtiker süresi altı haftadan kısa süren 204 (%96,7) hasta ASÜ; altı haftadan uzun süren 7 (%3,3) hasta ise KSÜ kabul edildi. Başvuruda ÜAS, KSÜ ve ASÜ grubunda benzerken; antihistamin kullanımı (sırasıyla %85,7 ve %45,1, p=0,034); daha önce benzer şikayetin varlığı (sırasıyla %71,4 ve %19,1, p=0,001); fiziksel ürtikerin spontan ürtikere eşlik etme oranı (sırasıyla %42,9 ve %1, p<0,001); yedinci gün ürtikerin devam etme oranı (sırasıyla %85,7 ve %10,3, p<0,001); anti tiroglobulin otoantikor pozitifliği (sırasıyla %14,3 ve %1, p=0,004), anti nükleer antikor (ANA) pozitifliği (sırasıyla %57,1 ve %22,6, p=0,035) KSÜ grubunda ASÜ grubuna göre belirgin olarak daha fazlaydı. Periferik kan lökosit sayısı ise ASÜ grubunda KSÜ grubuna göre belirgin olarak daha yüksekti (sırasıyla ortanca 9840 ve 7000/µL, p=0,021). Her iki grupta serum trombosit aktive edici faktör (PAF) (sırasıyla ortanca 0,85 ve 0,82 ng/mL, p=0,898) ve interlökin-6 (IL-6) (sırasıyla ortanca 8,53 ve 5,31 IU/mL, p=0,451) düzeyleri benzerdi. Serum triptaz düzeyi ASÜ grubunda KSÜ grubuna göre daha yüksekti ancak fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (sırasıyla ortanca 4,1 ve 2,7 µg/L, p=0,055). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde kronikleşmeyi etkileyen en önemli faktörlerin yedinci gün ürtikerin devam etmesi (OR: 71,7; %95GA: 4,31-1193,76, p=0,003) ve daha önce benzer şikayetin olması (OR: 39,5; %95GA: 1,70-920,21, p=0,022) olduğu görüldü. Sonuç olarak çalışmamız ASÜ ile başvuran çocuklarda kronikleşme oranını gösteren literatürdeki ilk çalışma olup bu oranı çalışma grubunda %3,3 olarak bulmuştur. Ayrıca çocuklarda ASÜ'nün KSÜ'ye progresyonunda etkili olabilecek en önemli faktörün daha önce herhangi bir zamanda ürtiker yaşamış olmak ve başvurunun yedinci gününde ürtikerin hala devam etmesi olduğu bulunmuştur. Çalışma bulgularımızın akut ürtiker ile başvuran çocuklar arasında kronikleşme açısından yüksek riske sahip olanların takibinin daha yakın yapılabilmesi açısından klinisyenlere yararlı olacağını umuyoruz. Anahtar kelimeler: Ürtiker, akut ürtiker, kronik ürtiker, ürtiker aktivite skoru, triptaz, trombosit aktive edici faktör, interlökin-6.

TriptazTrombosit aktivasyon faktörüÇocuklar+3
Ercan Albayrak
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

3-17 yaş akut ve kronik malnütrsiyonlu hastalarda el kavrama gücünün değerlendirilmesi

Giriş: Malnütrisyon, vücut kütlesi ve fonksiyonlarında olumsuz etkilere yol açan bir beslenme bozukluğudur ve çocuklarda erişkinlere göre daha ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Yetersiz beslenmede, tüm vücut protein konsantrasyonları ve hücre kütlesi azalır, proteolitik mekanizmalar uyarıldıkça protein sentezi azalır. Kas fonksiyonu tüm vücut proteini, vücut hücre kitlesi, kol kas kütlesi göstergesi olan üst orta kol çevresi (ÜOKÇ) ve vücut kitle indeksi ile ilişkilidir. El kavrama gücü (EKG), hastanın protein-enerji malnütrisyonundan etkilenen işlevsel yeteneğini ölçmek için standart bir yöntemdir ve malnütrisyonun saptanması için nesnel bir belirteç olarak kullanılabilir. Amaç: Pediatrik malnütrisyonda erken tanının tedaviye ve eşlik edebilecek birçok morbiditeye olumlu etkisi vardır. Bu çalışmada pediatrik malnütrisyonu tanımlamada el kavrama ve parmak kavrama gücünün kullanılabilirliğini ve malnütrisyona yönelik beslenme düzenlenmesi yapılan hastalarda tedaviye yanıtın kısa ve orta-uzun vadede ölçülebilirliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamızda ek olarak el kavrama gücü ve parmak kavrama gücünün antropometrik ölçümler ve nutrisyonun laboratuvar belirteçleri ile ilişkisinin tanımlaması amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Pamukkale Üniversitesi Çocuk Gastroenteroloji polikliniğine ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran 3-17 yaş malnütrisyonu olan hastalar ve aynı yaştaki sağlıklı kontrol grubu prospektif olarak değerlendirildi. Hastaların ve sağlıklı kontrol grubunun antropometrik ölçümleri (boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi (VKİ), boya göre ağırlık, orta kol çevresi, triceps deri kıvrım kalınlığı ölçümü (TDKK)) ve baskın el ve baskın olmayan el için 3'er ölçüm el kavrama gücü ölçümü (NHANES protokolüne göre), parmak kavrama gücü ölçümleri ve kan, idrar tetkikleri alındı. Uygun ve yeterli enteral beslenme açısından tedavisi düzenlenen malnütrisyonu olan grubun 2. ve 8. haftada el kavrama ve parmak kavrama gücü ölçümleri alındı. Sekizinci haftada ek olarak antropometrik ölçümleri ve laboratuvar tetkikleri tekrarlandı. Bulgular: Çalışmamıza 55 malnütrisyonlu çocuk ve 50 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Vücut ağırlığı, VKİ, VKİ SDS, üst orta kol çevresi ve triceps deri kıvrım kalınlığı ölçümleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). Hasta grubunun baskın elde EKG ortalama değerlerinin ortalaması 13,52 ± 7,71 kg, kontrol grubunun 16,92 ± 8,48 kg olarak saptandı. Hasta grubunun baskın olmayan elde EKG ortalama değerlerinin ortalaması 12,51 ± 7,11 kg, kontrol grubunun 16,75 ± 8,63 kg olarak saptandı. Hasta grubunun baskın olmayan elde parmak kavrama gücü ölçüm ortalama değerlerinin ortalaması 3,26 ± 1,49 kg, kontrol grubunun 3,96 ± 1,56 kg olarak saptandı. Bu ölçümlerde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu. Laboratuvar tetkiklerinde albümin, trigliserid, VLDL, 25hidroksi vitamin D3 ve ribonükleaz aktivitesi düzeyleri hasta grubunda düşük, fibronektin düzeyi ise yüksek saptanmıştır (p<0,05). Malnütrisyon grubunda beslenmesi düzenlenen hastaların ilk ölçümlerinden ortalama 16,8±5,43 gün ve 80,63 ± 33,94 gün sonrasında tekrarlanan antropometrik ve kas gücü ölçümlerin arasında başlangıç değerleri ile istatistiksel anlamlı fark saptandı. Sonuç: Çocuklarda malnütrisyonun tanısında ve beslenme düzenlenmesinin erken dönemde yeterliliğinin takibinde el dinamometresi ve pinçmetre kullanımının fayda sağlayacağını düşünmekteyiz.

BeslenmeBeslenme bozukluklarıEl kavrama kuvveti+2
Mehmet Emin Yıldız
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dishormonogenezli konjenital hipotirodi hastalarında yeni nesil dizi analizi ile genetik etiyoloji değerlendirilmesi

Hipotiroidi, hipotalamus-hipofiz-tiroid bezi aksında herhangi bir sorun nedenli tiroid bezi tarafından yetersiz tiroid hormonu üretilmesi olarak tanımlanır. Konjenital ya da edinsel olabilir. Konjenital hipotiroidi yenidoğan döneminde en sık görülen endokrin bozukluk olup önlenebilir mental retardasyonun en önemli sebeplerindendir. Geçici (%40-50) veya kalıcı (%50-60) olarak görülebilir. İyot eksikliği veya fazlalığı, annenin otoimmun tiroid hastalıkları, annenin antitiroid ilaç kullanımı veya yenidoğan dönemi kullanılan bazı ilaçlara bağlı olarak geçiçi hipotroidi nedenleri arasındadır. Kalıcı hipotrodiler ise tiroid bezinin disgenezileri (%60) veya dishormonogenez (%40), hipotalamohipofizer nedenlere bağlı sekonder veya santral hipotroidi ve tiroid hormonlarının transport /metabolizma defektlerine bağlı olarak görülebilir. Doğumsal hipotiroidinin insidansı 1/4000 olarak bilinmektedir ancak son yıllarda görülme sıklığında artış olduğuna dair yayınlar mevcut olup, güncel insidansı 1/2000 olarak bildirilmiştir. Vaka sayısındaki artışın etiyolojisi tam olarak bilinememektedir. Endokrin bozucu ajanlar, hipotroidi tarama testinde kullanılan tirotropin (TSH) eşik değerinin düşürülmüş olması ve tıbbi hizmetlerin daha çok insana ulaşması gibi nedenler bu artışın sebebi olarak düşünülmektedir. Etiyolojik olarak bakıldığında, geçmiş yıllara kıyaslandığında, disgenezi ve ciddi hipotroidi sıklığında artış olmadığı; dishormonogeneze bağlı veya hafif-geçici seyirli vakalarda artış olduğu saptanmıştır. Konjenital hipotiroidi hastalarında %15-40 arasında dishormonogenez sıklığı bildirilmiştir ve artış olduğu düşünülmektedir. Primer konjenital hipotroidi nedenlerinden olan dishormonogenez bağlı hipotroidi, tiroid hormon sentez basamaklarında görevli reseptör veya enzimleri kodlayan genlerin mutasyonları sonucu, sıklıkla otozomal resesif geçişli görülür. Tiroid bezi ötopik (normal) yerleşimli olup, sıklıkla normal büyüklükte veya hafif büyüktür (guatr). Sodyum/iyot simporter (NIS veya SLC5A5), tiroid peroksidaz (TPO), tiroglobulin (TG), dual oksidaz 2 ve reseptörü (DUOX2 ve DUOXA2), pendrin (SLC26A4 veya PDS), IYD/DEHAL1 ve SLC26A7 etiyolojiden sorumlu genler olarak bildirilmiştir. Teknolojinin gelişmesi sonucunda, karşılaştırılmalı genetik hibridizasyon (CGH), yeni nesil dizileme (targeted NGS) ve tüm ekzom sekanslama (WES) gibi yeni yöntemler, konjenital hipotirodili olgularda geniş populasyon çalışmalarını mümkün kılmış, hastalarda hipotroidiye neden olan birden fazla gende varyasyon saptanmış olup, hastalığın oligogenik kalıtım paternini göstermiştir. Konjenital hipotiroidizm ile ilişkili genlerin sayısının artmasına rağmen, konjenital hipotiroidizmin tam olarak ne kadarının bilinen genetik nedenlere atfedilebildiği ve spesifik genlerdeki mutasyonların göreceli prevalansı kesin olarak bilinmemektedir ve çalışmaların sonuçları arasında farklılıklar mevcuttur. Örneğin yapılan çalışmalarda Doğu Asya toplumlarında en çok sorumlu tutulan gen gibi görünen DUOX2, Kore, Japonya ve Çin'de konjenital hipotiroidizm hastalarda %16-32, Avrupa ve Ortadoğu hastalarından oluşan bir grupta % 18 sıklıkta bildirilmiştir. Bu farklılıklar kohortun etnik kökeni ve çalışılan konjenital hipotiroidi tipi (disgenezi/dishormonogenez) seçiminden kaynaklanabilir. Ülkemizde, akraba evliliğinin sık olması ve otozomal resesif geçiş paterninin hakim olduğu dishormonogeneze bağlı hipotroidi grubunda, bilinenden farklı bir genetik yelpazeye katkıda bulunmuş olabilir. Dishormongeneze bağlı hipotiroidinin genetik etiyolojisi ile ilişkili geniş kapsamlı ulusal verimiz oldukça az sayıdadır. Artan konjenital hipotiroidi vakalarından, hafif klinik seyirli olan ve dishormonogeneze bağlı olan konjenital hipotroidilerin sorumlu olduğu düşünülmektedir. Bu artışın nedeni tam olarak bilinmemektedir. Çalışılan konjenital hipotiroidi tipi, etnik köken açısından farklılık gösteren kohort seçimleri nedeni ile dishormonogenez prevalansı ve klinik seyri kesin olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada amaç dishormonogenetik konjenital hipotiroidizm hastalarından oluşan iyi karakterize edilmiş bir kohortta, yeni nesil dizilemeyi kullanarak moleküler nedeni aydınlatmaktır. Çalışmamızda dishormonegeneze bağlı hipotroidi düşünülen çocuk hastalar alınmıştır. Çalışmaya görüntüleme yöntemleri ile tiroid disgenezisi (ektopi, agenezi, hipoplazi, hemiagenezi) dışlanmış ve aşağıdaki kriterlere giren hastalar alınmıştır; 1. Birinci derece akrabalarında (anne, baba veya kardeş) doğumsal hipotiroidi tanısı olan 2. Ebeveynleri arasında akrabalık öyküsü olan 3. L-tiroksin tedavi kesimi denenip, kontrolde TSH değeri ≥10 IU/mL olan hastalar alınacaktır. 4. Subklinik hipotroidi tanısı ile izlenip, tedavi almaz iken TSH değerleri >10 IU/L devam eden hastalar. 5. Konjenital hipotroidi tanısı ile izlenip, üç yaşını doldurmasına rağmen, L-tiroksin ihtiyacı > 2 μg /kg/gün olan ve tedavi kesimi bu nedenle denenmemiş olanlar. 6. Konjenital hipotroidi tanısı ile birlikte guatrı olanlar. Hastalardan yeni nesil dizileme (NGS) yöntemi ile GLIS3, TSHB, THRA, THRB, PAX8, NKX2-5, NKX2-1, FOXE1, TSHR, SLC5A5, SLC26A4, TG, TPO, DUOX2, DUOXA2, IYD, SLC26A7, DUOX1, ZNF607, SLC6A4, DIO1, DIO2, DIO3, TTR, GNAS, TRH, ALB, POR, TRHR, PHEX, SLC16A2, SERPINA7, IGSF1 genlerinden oluşan bir panel taraması yapılmıştır. Sonuç; Çalışmaya kriterleri karşılayan 59 hasta (30 erkek, 29 kız) alındı. Otuzbir (%52,5) hastada herhangi bir gende varyant saptadık. Oligogenik kalıtımdan bağımsız olarak kohortumuzdaki en yaygın olarak varyant saptanan gen TSHR geniydi (16/31). Bunu sırasıyla TG (7/31), TPO (6/31) SLC26A4 (3/31), DUOX2(2/31) THRB(1/31), DUOX1 (1/31) ve DUOXA2 (1/31) izlemekteydi. Altı adet olguda oligogenik kalıtım (TSHR-DUOXA2, TSHR-TG, SLC26A4-TG, TG-TPO, DUOX2-TSHR) söz konusuydu. Bir adet olguda TSHR geninde biallelik varyant mevcuttu. Yirmiki hastada (%71) TSHR, TPO, DUOX1,DUOX2, THRB, SLC26A4 ve TG'de monoalelik varyantlar tespit edildi. Beş adet novel varyant saptandı. Bu çalışma sonucunda elde edilen veriler, ileri dönemlerde dishormonogeneze bağlı konjenital hipotiroidi olguları için tanı, tedavi ve takip protokollerinin geliştirilmesine katkıda bulunabilir; olası muhtemel gen tedavisi için yol gösterici olabilir. Sonraki nesillere verilebilecek prenatal ve postnatal genetik danışmanlıkta da bu verilerin önemli olacağı kanaatindeyiz.

DishormonogenezisDizi analiziHipertiroidizm+1
Ümran Pota
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psödotümör serebri hastalarının demografik verileri, görüntüleme bulguları ve tedavisinin değerlendirilmesi

Giriş-Amaç: Psödotümör serebri sendromu (PSS), beyin omurilik sıvısı (BOS) protein ve hücre içeriği normal, intrakraniyal yer kaplayıcı lezyon, enfeksiyon, hidrosefali, ventikülomegali olmadan kafa içi basınç artışı sendromu belirti ve bulgularının olduğu klinik tablo olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, 2018-2022 yılları içerisinde Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Nöroloji kliniğinde takip edilen Psödotümör serebri tanısı alan çocukların etiyolojisini, klinik prezentasyonunu, tetkiklerini, yönetimini, sonuçlarını açıklamakta ve papil ödem, görsel semptomlar ve baş ağrısındaki iyileşme ile ilişkili faktörleri tanımlamaktadır. Metod: Çalışma için Pamukkale Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurul onayı (E-60116787-020-293710/15.11.2022) alındı. Eylül 2018-Eylül 2022 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Nöroloji Bilim Dalı'nda modifiye Dandy kriterlerine göre PTS tanısı ile takip edilen 18 yaşından küçük 46 hastanın verileri değerlendirildi. Hasta verileri, hasta dosyalarının retrospektif taranmasıyla elde edildi. 2013 Friedman tanı ölçütlerine göre kesin ve olası tanı alan hastalar belirlendi. Hastalar, primer PTC ve birçok faktörün bir araya gelmesi sonucu sekonder PTC olarak iki gruba ayrıldı. 11 yaşından küçük hastalar prepubertal, üstü pubertal olarak kabul edildi. BMI 30 üzerinde olanlar obez olarak değerlendirildi. Frisen derece 1 veya 2 olanlar, "hafif papil ödem", Frisen 3 veya "optik sinir başı yükselmesi" olanlar, "orta derecede papil ödem", Frisen 4 veya 5 olanlar "şiddetli papilödem" olarak kategorize edildi. Tartışma-Sonuçlar: Ortalama başvuru yaşı 11,3 ± 4,5 olarak izlenmiş olup hastaların %30,5'u prepubertal, %69,5' u postpubertal yaş grubundaydı. Prepubertal dönemde postpubertal döneme göre obezite oranı anlamlı düşüktü (p<0,05). En sık görülen belirtiler sırasıyla papilödem, baş ağrısı, geçici görme bozuklukları ve bulantı kusmaydı. Obez olan hastalarda, normal kilodaki hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı baş ağrısı şikâyeti saptandı (p<0,05). Primer/sekonder ve prepubertal/pubertal gruplar arasında BOS açılış basınçları karşılaştırıldığında anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Sadece asetazolamid tedavisine yanıt veren olguların oranı %67,3, kalan hastalarda ek topiramat tedavisine ihtiyaç duyuldu. Papilödemi olan hastalarda olmayan hastalara göre tedavideki asetozolamid dozu anlamlı yüksekti (p<0,05). Asetazolamid yan etkileri primer grupta sekonder gruba göre anlamlı düşük saptandı (p<0,05). Optik sinir kılıfı fenestasyonu (ONSF) yedi hastaya, optik sinir kılıfı fenestasyonu ve lumbo-peritoneal (LP) şant bir hastaya, serebral venöz sinüs stentlemesi bir hastaya uygulandı. Takipte %6,5 (n=3)'unda görme kaybı gelişti.

AğrıBaş ağrısıBelirti ve semptomlar+4
Melike Gümüş Çoban
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 1 diyabet mellitus tanılı pediatrik hastalarda balayı dönemini ön gören klinik belirteçler ve miRNA ekspresyonunun değerlendirilmesi

Pediatrik hasta grubunda en sık görülen endokrin hastalıklardan birisi diyabetes mellitustur. Diyabetes mellitus (DM) insülin sekresyonundaki veya insülin etkisindeki yetersizlik sonucunda ortaya çıkan, glukozun hem enerji kaynağı olarak kullanılamadığı hem de glukoneogenez ve glikojenoliz nedeni ile aşırı şekilde üretildiği ve bunun sonucunda hiperglisemiye neden olan bir grup karbonhidrat metabolizması bozukluğudur. Pediatrik hastalarda tip 1 diyabetes mellitus (T1DM) seyri sırasında balayı dönemi olarak adlandırılan bir evre bulunmaktadır. Bu dönemde hastaların insülin ihtiyaçları azalır ve metabolik parametreleri daha stabil bir hal alır. Bu dönemin önemi, balayı dönemini yaşayan hastalarda, hastalığın uzun dönemde daha dengeli seyretmesi ve diyabete bağlı komplikasyonların daha nadir görülmesidir. Bu çalışmanın amacı, balayı döneminin moleküler mekanizmalarını daha iyi anlayabilmek ve hastaların bu döneme girip girmeyeceklerini ön görebilecek olası moleküler biyobelirteçleri saptamaktır. Çalışmaya pediatrik yaş grubundan yeni tanı almış 40 adet T1DM hastası ile yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 40 sağlıklı kontrol bireyi dahil edilmiştir. Çalışmanın başlangıcında hastaların ve kontrol grubunun oksolojik ve demografik verileri kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen T1DM tanılı hastalardan; tanı anında biyokimyasal, immünolojik ve moleküler analizler yapılmak üzere örnekler alınmıştır. Çalışma ve kontrol grubundan çalışmanın başlangıcında miRNA 23a-3p, miRNA 23b-3p, miRNA 24-3p, miRNA 27a-3p, miRNA 27b-3p, miRNA 3187-3p, miRNA 4723-5p, miRNA 103a-3p ve miRNA 375 düzeyleri analiz edilmiştir. Hasta grubu tanı sonrasında 6 ay boyunca takip edilmiş, 3. ve 6.aylarda poliklinik kontrollerine çağrılmışlardır. 3. ve 6.ay poliklinik kontrollerinde HbA1c, C-peptid, glukoz ve miRNA düzey analizleri yapılmıştır. Çalışmamızın sonunda hasta ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet dağılım ve oksolojik veriler açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. 40 hastanın 23 tanesi (%57,5) balayı dönemine girmiştir. Balayı dönemine giren hastalar ile balayı dönemine girmeyen hastalar arasında yaş, cinsiyet, oksolojik veriler ve antikor düzeyleri bakımından anlamlı bir fark saptanmamıştır. T1DM'li hasta grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında miRNA 24-3p ve miRNA 27a-3p ekspresyon düzeylerinde anlamlı fark saptanmıştır. T1DM grubunda miRNA 27a-3p, kontrol grubunda miRNA 24-3p ekspresyonları anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Balayına giren ve girmeyen hastalar arasında tanı anı, 3. ve 6.ay miRNA ekspresyonu açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır. T1DM hasta grubunda 6 aylık takip süresince miRNA 23a-3p, miRNA 24-3p ve miRNA 27a-3p'nin zamana bağlı ekspresyon düzeylerinde anlamlı değişiklikler olmuştur. miRNA 23a-3p ve miRNA 24-3p'nin ekspresyon düzeyleri giderek artarken, miRNA 27a-3p'nin ekspresyon düzeyi giderek azalmıştır. Sonuç olarak yeni tanı T1DM hastalarında miRNA 24-3p ekspresyonu başlangıçta düşük olup, hastalık seyrinde artış gösterirken; miRNA 27a-3p ekspresyonu ise başlangıçta yüksek olup hastalık seyrinde azalmıştır. Bu sonuçlara göre miRNA 24-3p ve miRNA 27a-3p'nin diyabetin erken ve ilerleyen dönemlerinde farklı düzenleyici roller üstlendiğini düşünebiliriz.

Barış Orhan
Pamukkale University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut böbrek hasarını erken dönemde belirlemede MOTS-C biyobelirteç olabilir mi?

Amaç: Akut böbrek hasarı (ABH) mortalite ve morbiditesi fazla, maliyeti ve komplikasyonları yüksek renal replasman tedavisi gerektiren bir durumdur. Günümüzde hala ABH'ı göstermede rutin olarak kreatinin, sistatin C gibi böbrek disfonksiyonu ortaya çıktıktan sonra yükselen parametreler kullanılmaktadır. ABH gelişmeden ABH riskini belirlemek ve böbrek disfonksiyonu gelişmeden önceki subklinik evrede ABH'ı saptamak için renal anjina indeksi, idrarda ve serumda yükselen biyobelirteçlerle ilgili çalışmalar güncelliğini korumaktadır. Son yıllarda mitokondriyal disfonksiyon ve böbrek hasarı ilişkisi araştırmacıların ilgisini çekmektedir. Özellikle hastanede ve yoğunbakımda yatan malignite, travma, kardiyak cerrahi geçiren hastalarda oksidan ve antioksidan dengenin bozulması sonucu gelişen oksidatif stres sonrası mitokondrilerde reaktif oksijen radikali (ROS) üretimi artar. Böbrek mitokondriden zengin olup, özellikle mitokondriyal disfonksiyon sonrası gelişen reaktif oksijen ürünlerine hassastırlar. MOTS-C mitokondriyal DNA tarafından kodlanan, hücresel metabolik homestazı düzenleyen mitokondriyal bir peptidtir. MOTS-C ve böbrek hasarı ile ilgili tek çalışma kronik BH'da yapılmış olup bu hastalarda serum MOTS-C düzeyleri düşük saptanmıştır. Çalışmamızda amacımız; MOTS-C'nin ABH'lı hastalarda düzeyini belirlemek, ABH evrelerinde ve ABH etyolojik sınıflamasında farklı düzeylerde olup olmadığını belirlemek, erken biyobelirteçlerden idrar ve serum NGAL düzeyleri ile karşılaştırmaktır. Yoğunbakıma yatan ABH açısından riskli çocuklarda ilk 12 saatte RAI skoru ile birlikte serum MOTS-C düzeyinin ABH gelişimini tahmin edip etmeyeceğini göstermeyi amaçladık. Yöntem: Kliniğimizde ABH tanısı alan 46 hasta ve 32 sağlıklı çocuğun serum MOTS-C, serum ve idrar NGAL düzeyleri karşılaştırıldı. ABH'lı hastaları KDIGO evrelemesine ve etyolojilerine göre alt gruplara ayrıldı. ÇYBÜ'ne yatırılan 42 çocuk hastaya ilk yatış gününde RAI skorlaması yapılarak bakılan serum MOTS-C, serum xiii ve idrar NGAL parametrelerinin 3. günde ABH gelişimini öngörüsü değerlendirildi. Biyobelirteçlerin ve RAI'nin ABH'ı öngörmedeki etkisi için ROC eğrileri kullanıldı. Bulgular: ABH'lı çocuklarda serum MOTS-C düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük, idrar NGAL düzeyi anlamlı derecede yüksek saptandı. KDIGO evrelemesinde E1, E2, E3 grupları arasında serum MOTS-C, idrar NGAL düzeyleri benzer, sistatin C düzeyi ise E3 hastalarda anlamlı yüksek saptandı. Yoğunbakıma yatış sırasında alınan serum ve idrar NGAL düzeylerinin tek başına ABH ön görücülüğü düşükken, serum MOTS-C düzeylerinin ABH tahmin etmede AUC değeri (0,71) diğerlerine göre daha yüksek saptandı. RAI≥8 olmasının ABH gelişimindeki öngörüsünde AUC değeri 0,81, RAI≥8+idrar NGAL birlikteliğinin AUC değeri 0,95, RAI≥8+ serum MOTS C birlikteliğinin ABH öngörüsünde AUC değeri 0,86 saptandı. Tartışma: KDIGO evrelemesinde tüm evrelerde serum MOTS-C, idrar NGAL düzeylerinin benzer, sistatin C düzeyinin ise E3 hastalarda anlamlı yüksek saptanması ABH'da serum MOTS-C ve idrar NGAL'inin erken dönemde saptanan belirteçler olduğunu düşündürmüştür. Yoğunbakıma yatış sırasında alınan serum ve idrar NGAL düzeylerinin tek başına ABH öngörüsü düşükken serum MOTS-C düzeylerinin ABH tahmin etmede AUC değerini daha yüksek saptadık. RAI≥8+MOTS C birlikteliğinin ABH öngörüsünü iyi düzeyde, RAI≥8+idrar NGAL birlikteliğinin ABH öngörüsünü mükemmel saptadık. Bu sonuçlar bize ABH'da özellikle erken dönemden itibaren mitokondriyal disfonksiyonun başladığını, mitokondriyal disfonksiyonun patogenezde rol oynadığını ve MOTS-C düzeylerinin riskli hastalarda ABH tahmininde kullanılabileceğini göstermiştir. Çalışmamızın; deneysel çalışmalarda diyabet ya da metabolik homeostazda faydalı etkileri olan MOTS-C'nin ileride yapılacak ABH deneysel tedavi çalışmaları için başlangıç niteliğinde olduğunu düşünmekteyiz.

Hanife Bayramoğlu
Pamukkale University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatri asistanlarının ve pediatri uzmanlarının çocuk palyatif bakım ve yaşam sonu bakım konusundaki bakış açıları ve bilgi düzeyleri

Amaç: Çocuk Palyatif Bakım (ÇPB) ülkemizde yeni gelişen bir alan olmakla birlikte her geçen gün ÇBP ihtiyacı olan hasta sayısı da hızla artmaktadır. Bu hasta grubundaki hasta ve hasta yakınlarına gereken destek ve tedavinin verilebilmesi için hekimlerin özellikle de pediatristlerin bu konuda yeterli donanıma sahip olması gerekir. Bu araştırmanın amacı, özellikle bünyesinde bir çocuk palyatif merkezi de bulunduran üçüncü basamak iki eğitim ve araştırma hastanesinde görev yapan pediatri asistanları ve uzmanlarının ÇPB ve palyatif bakımın önemli bir parçası olan yaşam sonu bakım konularındaki bilgi düzeylerini, yaklaşımlarını değerlendirmektir. Böylece ÇPB'nin gelişmesinde ve uygulanmasındaki hekim yönündeki eksiklikleri belirleyip sonraki aşamalarda bu eksikliklerin giderilmesidir. Yöntem: Araştırma, kesitsel tanımlayıcı nitelikte bir anket çalışması olup, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi ve Etlik Şehir Hastanesinde görev yapan toplam 300 pediatri asistanı ve uzmanını içermiştir. Katılımcılara, demografik veriler ile palyatif bakım, yaşam sonu bakım ve yaşam sonu bakımın bir parçası olan DNR (resüsitasyon uygulamayınız) uygulamalarına ilişkin bilgi ve tutumlarını ölçmeye yönelik 33 sorudan oluşan yapılandırılmış bir anket uygulanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ve Ki-Kare testi kullanılmış, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların bilgi düzeyleri cinsiyet, palyatif bakım eğitimi alma durumu ve ilgili kliniklerde çalışma deneyimi ile anlamlı ilişki göstermiştir. Kadın hekimlerin doğru yanıt oranları erkek hekimlerden anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,004). Palyatif bakım kliniğinde çalışan ve bu alanda eğitim almış katılımcıların bilgi düzeyi anlamlı şekilde daha yüksektir (p<0,001). Yaşam sonu bakım bilgisi özellikle klinik deneyimle ilişkili bulunmuş; eğitimin bu konuda etkisi istatistiksel olarak anlamlı olmamıştır (p=0,486). DNR kararlarında en anlamlı etken, palyatif bakım alanında klinik deneyime sahip olmaktır (p=0,010). DNR uygulamasına karşı çıkanların en yaygın gerekçesi ise uygulamanın "yasalara aykırı" olduğuna dair düşünceleridir (%79). Sonuç: Pediatri hekimlerinin çocuk palyatif bakım ve yaşam sonu bakım konularındaki bilgi düzeyleri arasında anlamlı farklılıklar bulunmakta olup, bu durum cinsiyet, klinik deneyim ve eğitim geçmişi ile ilişkilidir. Ancak, yaşam sonu kararlar ve DNR gibi kritik etik konularda yalnızca eğitim verilmesi yeterli olmamakta; klinik uygulama ve yasal çerçeve bilgisi eksiklikleri dikkati çekmektedir. Pediatri uzmanlık eğitimine, etik, iletişim ve yasal boyutları da içeren kapsamlı palyatif bakım modüllerinin entegre edilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Pediatrik Palyatif Bakım, Yaşam Sonu Bakım, DNR, Pediatri Uzmanlığı, Bilgi Düzeyi, Etik Karar, Tıp Eğitimi

Berkay Uysal
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Williams sendromlu hastalarda klinik ve genetik bulguların değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Williams Sendromu, ilk kez 1961 yılında kardiyolog J.C.P. Williams ve meslektaşları tarafından, supravalvüler aort stenozu, zihinsel gerilik ve karakteristik yüz özellikleri ile tanımlanmıştır. Bir yıl sonra, A.J. Beuren benzer özelliklere sahip olan hastaları tanımlamıştır ve sendrom "Williams-Beuren sendromu" olarak anılmaya başlanmıştır. Williams Sendromu yaklaşık 20.000'de 1 oranında görülen nadir bir nörogelişimsel bozukluktur. Tanı, kromozom 7q11.23 bölgesinde elastin genini içeren delesyonun genomik testlerle saptanmasıyla konulmaktadır. Williams Sendromu tanısı, tipik yüz özellikleri, gelişimsel gerilik, boy kısalığı, bağ dokusu sorunları, karakteristik bilişsel ve davranışsal özelliklerin bütüncül değerlendirilmesine dayanır. Etkilenmiş bireylerde bu delesyon büyük çoğunlukla sporadik olarak ortaya çıkmaktadır. Gelişmiş genetik test teknikleri, erken tanı koyma oranlarını yükseltmiştir. Multidisipliner tedavi yaklaşımları ise hastaların yaşam kalitesini iyileştirmektedir.Bu çalışma ile Williams Sendromu tanılı hastaların demografik, fenotipik, sistemik, klinik, biyokimyasal, radyolojik, sitogenetik ve moleküler genetik bulgularını saptamak ve bunlara eşlik eden genetik anomalileri değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Hastanesi Çocuk Genetik bölümüne 01 Mart 2018 ile 31 Aralık 2023 tarihleri arasında başvuran, Williams Sendromu tanısı alan ve takip edilen 45 hastanın öykü ve fizik muayene bulgularının, laboratuvar değerlerinin ve görüntüleme tetkik sonuçlarının geriye dönük olarak hastane tabanlı elektronik kayıt sisteminden elde edildiği retrospektif bir araştırmadır. Bulgular: Klinik ve moleküler bulguları ile Williams Sendromu tanısı konulan ve 18 yaş altında olan 45 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalarımızın 24'ünün (%53,3) kız, 21'inin (%46,7) erkek cinsiyette olduğu, tanı yaşı ortalamasının ise 2,5 yaş olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızdaki hastaların %86,7'sinde kardiyovasküler sistem patolojileri, %37,8'inde ürogenital anomaliler, %42,2'sinde kas iskelet sistemi patolojileri, %37,5'inde renal anomaliler, %42,2'sinde endokrinolojik sorunlar, %40'ında gastrointestinal sistem sorunları, %32,5'inde oküler patolojiler ve %17,8'inde nörolojik anomaliler olduğu saptanmıştır. Hastaların %81'i floresan in situ hibridizasyon yöntemi ile %26,2'si mikrodizin yöntemiyle tanı almıştır. 1 hastamız takip sırasında yaşamını yitirmiştir. Sonuç: Williams Sendromu tanısı genellikle klinik kriterlere dayanmakla birlikte hastalık belirtilerinin yaşa bağlı değişkenlik göstermesi nedeniyle genetik testler tanıda önemli bir tamamlayıcıdır. Genetik tanı, Williams Sendromu tanısını kesinleştirerek hastalığın seyrini ve olası komplikasyonları izlemeyi kolaylaştırır ve özellikle atipik vakalarda tanıya yardımcı olmaktadır. Genotip-fenotip ilişkilerinin belirlenmesi ise hastalığın ilerleyişini daha iyi öngörmeyi sağlamaktadır. Tanı alan hastaların yaşamlarının farklı dönemlerinde çeşitli sorunlarla karşılaşabilecekleri göz önünde bulundurularak hasta ve ailesine yeterli bilgilendirme yapılmalıdır. Destekleyici tedaviler, hastaların yaşam kalitesini iyileştirmektedir. Anahtar Kelimeler: Williams Sendromu, 7q11.23 delesyonu, Williams Beuren Sendromu

Ayça Gökçe Coşkun
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Bilkent Şehir Hastanesi
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Graves hastalığı tanısı ile takip edilen hastaların klinik özellikleri

Giriş ve Amaç: Graves hastalığı (GH), çocukluk ve adolesan döneminde en sık görülen hipertiroidi nedenidir ve otoimmün bir mekanizma ile tirotoksikoz tablosuna yol açar. Hastalık, tiroid stimülan hormon reseptör antikorlarının (TRAb), tiroid hücrelerindeki tiroid sitümülan hormon reseptörlerine (TSHR) bağlanarak hormon üretimini kontrolsüz biçimde artırması sonucu gelişir. Klinik olarak çarpıntı, taşikardi, kilo kaybı, terleme, huzursuzluk gibi semptomlarla seyreder. Tanı, klinik bulguların yanı sıra tiroid fonksiyon testleri ve otoantikor düzeylerinin değerlendirilmesi ile konur 1,2. Tedaviye genellikle antitiroid ilaçlarla başlanır. Hastalığın remisyon oranları düşüktür ve relaps riski yüksektir. Trab düzeyi, hastalık şiddeti, tedaviye yanıt ve relaps olasılığını öngörmede önemli bir belirteç olarak değerlendirilmekle birlikte, çocukluk yaş grubunda bu ilişkinin netliği tam olarak ortaya konmamıştır. Ayrıca, çocukluk çağı GH'nin remisyon ve relaps gelişimini etkileyen diğer klinik ve laboratuvar parametrelerle prognoz arasındaki ilişkiler de yeterince aydınlatılamamıştır 3. Bu nedenle, bu yaş grubunda hastalık seyrini etkileyebilecek belirteçlerin tanımlanmasına yönelik araştırmalar önem taşımaktadır. Bu doğrultuda, GH tanısı ile izlenen pediatrik olguların klinik, laboratuvar ve radyolojik özelliklerinin yanı sıra uygulanan medikal tedavi süreçleri, tedaviye yanıt süresi, düzeyleri ve tedaviye bağlı yan etkiler retrospektif olarak incelenmiştir. Ayrıca remisyon ve relaps gelişimi ile ilişkili olası belirleyicilerin tanımlanması ve bu doğrultuda çocukluk çağı GH'ya yönelik daha etkili ve bireyselleştirilmiş tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sunulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Endokrinoloji Kliniği'nde 1 Ağustos 2019 ile 31 Aralık 2023 tarihleri arasında GH tanısı almış ve en az 6 ay takip edilmiş, 1 ay–18 yaş arası 88 hastanın öykü ve fizik muayene bulgularının, laboratuvar ve görüntüleme sonuçlarının, tedavi süreci ve ilaç yan etkilerinin geriye dönük olarak hastane tabanlı elektronik kayıt sisteminden elde edildiği retrospektif bir araştırmadır. Bulgular: Graves hastalığı tanısı alan 88 pediatrik hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların %79,5'i kız, %20,5'i erkek olup, ortalama tanı yaşı 13,6±3,48 yıl olarak saptanmıştır. En sık başvuru nedenleri çarpıntı, tremor, terleme, kilo kaybı ve sinirlilik gibi hipermetabolik semptomlar olmuştur. Fizik muayenede hastaların %27,3'ünde egzoftalmus, %60,2'sinde palpe edilebilir guatr mevcuttu. Hastaların %48,9'unda taşikardi, %28,4'ünde ise hipertansiyon saptanmıştır. Pubertal evrelemeye göre hastaların çoğunluğunun (%71,6) Tanner evre 5 düzeyinde olduğu görülmüştür. Tanı anında TRAb pozitifliği %96,6, anti-tiroid peroksidaz antikoru (anti-TPO) pozitifliği %89,8 ve anti-tiroglobulin antikoru (anti-Tg) pozitifliği %60,2 olarak tespit edilmiştir. Tiroid ultrason (USG) bulgularında %76,1 hastada tiroid volümü +2 standart sapma skoru (SDS) üzerinde, %95,5'inde parankim heterojenitesi, %63,6'sında hipoekojenite ve %34,1'inde pseudonodüler görünüm mevcuttu. Tedaviye tüm olgularda metimazol ile başlanmış olup, %89,8'inde doz titrasyonu, %10,2'sinde ise blokaj ve replasman yöntemi uygulanmıştır. Ortalama tedavi süresi 24,5±14,4 ay, serbest tiroksin (sT4) düzeyinin normalleşme süresi ise 2,55±1,99 ay olarak saptanmıştır. Metimazol tedavisine bağlı yan etki oranı %17 olarak belirlenmiştir. Propranolol tedavisi %72,7 hastada başlanmış, yalnızca bir hastada steroid tedavisi uygulanmıştır. Cerrahi uygulama oranı %3,4 olup, iki hastaya tiroidektomi, bir hastaya biyopsi yapılmıştır. Remisyon oranı %19,3, relaps oranı ise %4,5'tir. Remisyon; düşük TRAb, serbest triiyodotironin (sT3) ve sT4 düzeyleri, yüksek tiroid stimülan hormon (TSH) düzeyi, küçük tiroid hacmi, egzoftalmus ve guatr bulunmaması, yüksek başlangıç ilaç dozu, uzun tedavi süresi, aile öyküsünün olmaması ve ileri yaş ile ilişkilendirilmiştir. Relapsla en güçlü ilişki kısa tedavi süresiyle gözlenmiş; ayrıca relaps gelişen grupta yaş ortalamasının daha düşük olduğu izlenmiştir. Sonuç: Pediatrik Graves hastalığı olgularında antitiroid ilaçlarla sağlanan remisyon oranının düşük ve relaps oranının belirgin olduğu saptanmıştır. Remisyona ulaşan hastalarda; düşük TRAb, sT3 ve sT4 düzeyleri, yüksek TSH seviyesi, küçük tiroid hacmi, egzoftalmus ve guatr yokluğu, uzun tedavi süresi, yüksek başlangıç ilaç dozu, aile öyküsünün olmaması ve ileri yaş gibi faktörler ön plandadır. Özellikle TRAb düzeyinin remisyon ve relaps öngörüsünde önemli bir belirteç olduğu görülmektedir. Relaps gelişimi yalnızca kısa tedavi süresi ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişkilendirilmiştir. Yaş ortalaması açısından anlamlı bir fark saptanmasa da relaps gelişen grupta yaşın daha düşük olduğu gözlenmiştir. Bu bulgular, çocukluk çağı GH'da bireyselleştirilmiş ve uzun süreli medikal tedavinin önemini ortaya koymakta; tedaviye yanıt alınamayan ya da relaps gelişen olgularda alternatif tedavi yaklaşımlarının değerlendirilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Graves hastalığı, çocuk, adolesan, TRAb, remisyon, relaps

Nihan Koçer
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Bilkent Şehir Hastanesi
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk acil servisinde akut bronşiolit tanısı alan çocuklarda saptanan etkene göre klinik durumun değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Akut bronşiolit, iki yaş altı çocuklarda, özellikle yaşamın ilk yılında görülen, küçük hava yollarında inflamasyonla seyreden viral kaynaklı bir alt solunum yolu enfeksiyonudur. Genellikle burun akıntısı ve öksürük gibi üst solunum yolu semptomlarıyla başlamakta; ardından bronşiollerde gelişen inflamasyon sonucu takipne, hışıltı ve retraksiyon gibi alt solunum yolu bulguları ortaya çıkmaktadır. En sık etken respiratuvar sinsityal virüs olmakla birlikte; rinovirüs, bokavirüs ve koronavirüs gibi çeşitli solunum yolu virüsleri de etiyolojide yer almaktadır. Klinik seyir değişkenlik gösterebilmekte; bazı hastalarda bronşiolit süresi uzamakta, yoğun bakım izlemi ve mekanik ventilasyon gereksinimi ortaya çıkabilmektedir. Çalışmamızda, akut bronşiolit tanısı almış çocuk hastalarda solunum yolu viral panel testi ile saptanan viral etkenin; hastalığın klinik şiddeti, tedavi yaklaşımı ve izlem yeri (servis veya yoğun bakım) ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda, viral etkenlerin klinik seyir üzerindeki belirleyici rolünün ortaya konması ve solunum yolu viral panel testlerinin hasta yönetimine katkısının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, tek merkezli, retrospektif ve gözlemsel bir araştırmadır. Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Acil Kliniği gözlem alanları ile ikinci seviye yoğun bakım ünitesinde, 01.10.2023 – 30.04.2024 tarihleri arasında "akut bronşiolit" tanısıyla takip edilen ve solunum yolu viral panel testinde etken saptanan, 1-24 ay yaş aralığındaki hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların viral etkenlerine göre demoŞekil verileri, klinik bulguları, laboratuvar ve görüntüleme sonuçları ile tedavi yaklaşımları karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışma, bronşiolit sezonunu kapsayan Ekim 2023 – Nisan 2024 tarihleri arasında gerçekleştirildi ve toplam 414 çocuk hasta (277 erkek, %66,9; yaş ortalaması 7,6 ± 6,3 ay) değerlendirildi. Hastaneye yatışların %40,6'sı aralık ayında gerçekleşti. En sık başvuru semptomu öksürük (%95,4), en sık fizik muayene bulgusu ise takipne (%93,5) olarak saptandı. Solunum yolu viral panelinde en sık RSV A/B (%42,5) tespit edildi; bunu sırasıyla rinovirüs (%18,6), SARS-CoV (%10,1) ve bokavirüs (%8,2) izledi. Tüm hastaların %79,4'ü bu dört etken grubuna aitti ve ileri analizler bu gruplar üzerinden yapıldı. RSV A/B bronşioliti olan hastaların çoğunda bronşiolit orta şiddette seyretti (%77,3). Rinovirüs veya bokavirüs saptanan hastaların tamamı orta veya ağır şiddetli bronşiolitti. SARS-CoV bronşiolitinde ise hafif bronşiolit oranı diğer etkenlere göre daha yüksek bulundu (%9,5). Viral etken ile bronşiolitin klinik şiddeti arasında anlamlı ilişki vardı (p=0,047). Yoğun bakım ihtiyacı bokavirüs (%47,1) ve rinovirüs (%32,5) bronşiolitinde daha yüksekti ve viral etkenle yoğun bakım gereksinimi arasında anlamlı fark saptandı (p=0,032). Antibiyotik kullanımı en fazla bokavirüs bronşiolitinde izlendi (%70,6) (p=0,038). Steroid kullanımı RSV A/B, rinovirüs ve bokavirüs bronşiolitinde %70'in üzerindeyken, SARS-CoV grubunda %57,1 düzeyindeydi (p=0,033). Nötrofili, rinovirüs (%36,5) ve bokavirüs (%32,4) bronşiolitinde daha sık görüldü (p<0,001); lökopeni ise RSV (%15,8) ve SARS-CoV (%17,1) bronşiolitinde daha yaygındı (p=0,008). Burun akıntısı rinovirüs bronşiolitinde daha sık izlendi (p=0,014); retraksiyon bulgusu RSV A/B, rinovirüs ve bokavirüs bronşiolitinde anlamlı düzeyde daha yüksek oranda görüldü (p<0,001). Wheezing en sık rinovirüs bronşiolitinde saptandı (p=0,009). Ayrıca, tekrarlayan akciğer enfeksiyonu öyküsü rinovirüs (%54,5) bronşiolitinde anlamlı olarak daha sık izlendi (p<0,001). Sonuç: Bronşiolit, bebeklik döneminde özellikle kış aylarında sık karşılaşılan, çoğunlukla viral etkenlerle gelişen ve dikkatli klinik izlem gerektiren yaygın bir alt solunum yolu enfeksiyonudur. Çoğu olguda kendini sınırlayıcı bir seyir izlese de bazı durumlarda hastane yatışı, oksijen desteği ya da nadiren yoğun bakım ihtiyacına yol açabilmektedir. Hastalığın bu değişken seyri, yönetim sürecinde hem etken virüs tipinin hem de hastaya özgü faktörlerin birlikte değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu çalışmada da ortaya konduğu üzere, bronşiolitin klinik seyrinde yalnızca etkenin türü değil; komorbiditeler, çevresel faktörler ve bireysel risk profili belirleyici olmaktadır. Bu nedenle, tanı aşamasında viral etkenin saptanması değerli olmakla birlikte, tedavi yaklaşımı hastanın bütüncül klinik durumu temel alınarak planlanmalıdır. Ayrıca, anne sütüyle beslenmeme, pasif sigara maruziyeti ve ev içi kalabalık gibi değiştirilebilir risk faktörlerinin azaltılması, hastalık insidansını ve klinik şiddetini düşürme açısından önem taşımaktadır. Etken dağılımına dayalı klinik yaklaşımın bireyselleştirilmiş ve kanıta dayalı tedavi stratejileriyle birleştirilmesi hem klinik sonuçların iyileştirilmesine hem de sağlık hizmetlerinin verimli ve sürdürülebilir kullanımına katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Akut Bronşiolit, Solunum Yolu Viral Paneli, PCR

Seçil Dumanlı
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk acil servisinde laktat yüksekliği insidansı ve nedenlerinin saptanması

Giriş ve Amaç: Laktat doku oksijen ihtiyacını gösteren, hızlı ve kolay ulaşılabilen bir tetkiktir. Laktat, dokuların oksijenlenme durumunu ve metabolik süreçlerin yeterliliğini yansıtan önemli bir biyobelirteçtir. Dokulara yetersiz oksijen gitmesi, dokuların oksijen ihtiyacının artması veya dokularda oksijen kullanımında yetersizlik olması durumunda laktat düzeyi yükselir. İnsan vücudundaki dokuların çoğunda (iskelet kası, eritrositler, beyin) günlük yaklaşık 20 mmol/kg laktat üretilir. Sağlıklı, istirahat halindeki insanlarda ölçülen kan laktat düzeyi genel olarak 2 mmol/L altındadır. Laktat düzeyi yüksekliğinin farklı hastalıklardaki durumu gösterilmiştir ancak laktat yüksekliği saptanan hastalardaki sık görülen etiyolojik nedenlerin birlikte incelendiği yayınlar kısıtlı sayıdadır. Çocuk hastalarda hiperlaktatemiye yol açan etiyolojik nedenlerin tanımlanması, klinik yönetimde ve prognozun değerlendirilmesinde yol gösterici olmaktadır. Bu çalışmanın amacı Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Acil Kliniği'ne başvuran çocuk hastalarda laktat yüksekliğinin insidansını ve nedenlerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma, 1 Ocak 2023–31 Aralık 2023 tarihleri arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Acil Kliniği'ne başvuran ve kan gazı incelemesinde laktat düzeyi ≥2 mmol/L saptanan hastaların dahil edildiği tek merkezli retrospektif bir çalışmadır. Hastaların demografik özellikleri, başvuru şikayetleri, laboratuvar ve kan gazı değerleri ile nihai tanıları hastane bilgi yönetim sistemi üzerinden elde edilmiştir. Laktat klirensi hesaplaması, başvuruda laktat değeri ≥4 mmol/L olan ve 6–24 saat aralığında kontrol ölçümü yapılan hastalarda gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler SPSS 27.0 programı ile analiz edilmiştir; p<0,05 değeri istatistiksel anlamlılık sınırı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 6340 hastanın 7128 kan gazı laktat sonucu incelendi. Hastaların cinsiyet dağılımında 3639'u (%57,4) erkek, 2701'i (%42,6) kızdı. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaşlarının ortanca değeri 33,2 ay (çeyrekler arası aralık 80,1 ay) bulundu. Hastalar yaş gruplarına göre en fazla hasta sayısı %43,7 (3114 hasta) ile 2–12 yaş grubunda yer alırken, en az hasta sayısı %5 (355 hasta) ile yenidoğan grubunda izlendi. Çalışmaya dahil edilen 6340 hastanın 5350'sinin (%84,3) bilinen kronik hastalığı yoktu. Tüm başvurularda en sık şikayet solunum sıkıntısıydı. En az bir sistemde patolojik fizik muayene bulgusu olan 3073 (%43,1) başvuru vardı. Vital bulgu ölçümlerinde en az bir tane patoloji saptanma oranı %23,8 idi. Nihai tanılar sıklık sırasıyla alt solunum yolu enfeksiyonu, akut gatroenterit ve konvülziyonlardı. Hiperlaktatemi yapan nedenler hipoksik olan ve olmayan şeklinde gruplandırıldığında 4795 (%67,3) başvuru hipoksik olan, 658 (%9,2) başvuru hipoksik olmayan grubundaydı. Yaş ortalaması hipoksik olan ve olmayan grupta sırasıyla 49,2 ± 54,9 ay ve 95,1 ± 73,0 aydı, aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Hipoksik grupta en sık solunum sistemi, hipoksik olmayan grupta en sık baş boyun muayenesi patolojileri saptanmıştı. Vital bulgularının karşılaştırılmasında tüm vital bulgu sonuçları gruplar arasında anlamlı düzeyde farklı, taşikardi, takipne ve satürasyon düşüklüğü hipoksik grupta fazlaydı. Başvuru laktat düzeyi ve laktat klirens açısından gruplar arasında fark yoktu. Korelasyon analizlerinde laktat değeri ile yaş arasında anlamlı ilişki olmadığı saptandı. Kan tetkikleriyle karşılaştırmalarda zayıf düzeyde olmak üzere glukoz, beyaz küre sayımı ve trombosit sayımı ile pozitif korelasyon, pH, bikarbonat ve baz açığı ile negatif korelasyon saptandı. Sonuç: Çocuk acil servisine başvuran hastalarda laktat yüksekliği, çok çeşitli hipoksik ve hipoksik olmayan nedenlerle ortaya çıkabilmektedir. Laktat yüksekliğinin klinik ve prognostik önemi hastalık durumuna göre büyük ölçüde değiştiğinden, klinisyenlerin laktat yükselmesinin birçok olası nedeninin farkında olması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, Çocuk, Hipoksi, Hiperlaktatemi, Kan gazı, Laktat

Songül Açıkgöz
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orta/ağır zihinsel yetersizliği olan ergenlerin mensturasyon sikluslarının ve zorluklarının değerlendirilmesi

Giriş: Zihinsel yetersizliği olan ergenlerde mensturasyon döneminin yönetimi hem birey hem de bakım veren açısından karmaşık bir süreçtir. Mensturasyonun fark edilmemesi, hijyen yönetiminde karşılaşılan zorluklar ve davranışsal değişiklikler bakım veren yükünü artırabilir. Bu çalışma, yıllık hasta kabul sayısı yüksek olan Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Nöroloji polikliniklerine başvuran orta ve ağır zihinsel yetersizliği olan ergenlerde mensturasyon özelliklerinin ve mensturasyon dönemlerinde kendilerinin ve bakım verenlerinin yaşadıkları zorlukları araştırmayı amaçlamaktadır. Yöntemler: Bu kesitsel çalışmaya, Haziran 2024-Haziran 2025 tarihleri arasında Çocuk Nöroloji polikliniklerine başvuran, orta-ağır düzeyde zihinsel yetersizlik tanısı alan, 10-19 yaş arası 116 kız ergen dahil edilmiştir. Veriler araştırmacılar tarafından hazırlanan veri toplama formu ile bakım verenlerden 1 yıl içerisinde , prospektif olarak toplanmıştır. Hastaların bedensel yetersizlik düzeyleri Kaba Motor Fonksiyon Sınıflandırma Ölçeği (GMFCS) ile, bakım verenlerin depresyon düzeyleri Hasta Sağlık Anketi (PHQ-9) ile belirlenmiştir. Hastaların yaş, vücut ağırlığı (VA), boy, vücut kitle indeksi (VKİ) gibi antropometrik verileri ve klinik bulguları, mensturasyon dönemi özellikleri , mensturasyon döneminde görülen davranış değişiklikleri, bakım verenlerin sosyodemografik verileri, mensturasyon dönemi ile ilgili düşünceleri ve yaşadıkları zorluklar kaydedilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre bakım veren annelerin depresyon düzeyleri karşılaştırılmıştır. Veriler SPSS programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Toplam 116 hastanın, 74'ü (%63,7) menarş sonrası , 42'si (%36,3) menarş öncesi dönemdeydi. Mensturasyon sıklığına göre değerlendirildiğinde, menarş sonrası dönemdekilerin 47'si (%63,5) düzenli , 27'si (%36,5) düzensiz mensturasyon görmekteydi. Menarş sonrası dönemdekiler içerisinde bakım verenlerin 15'i (%20,3) mensturasyonun durdurulmasını istemekte, 59'u (%79,7) durdurulmasını istememekteydi. İsteyen 14 (%93,3) bakım veren, mensturasyonun hastasının konforunu olumsuz yönde etkilediğini belirtti. 1 (%6,7) bakım veren ise hastasının akran zorbalığına uğramasından çekindiğini söyledi. Durdurulmasını istemeyen 31 (%52,5) bakım veren bu durumun doğal bir süreç olduğunu belirtti. 20 (%33,9) bakım veren durdurulmasının hastasına zarar vereceği endişesi taşımaktaydı. Mensturasyon döneminde görülen davranışlar içerisinde, 22 (%29,7) katılımcının davranışlarında değişiklik yoktu, 21 (%28,4) katılımcı sadece daha sinirli oluyordu. Diğer 31 (%41,9) katılımcıda uyku bozuklukları, iştah bozuklukları, çevresindekilere şiddet uygulama, pedini/bezini çıkarmak isteme, nöbet sıklığında artış gibi davranış değişiklikleri görülmüştür. Menarş öncesi ve sonrası dönemdeki hastaların bakım verenlerinin PHQ-9 değerleri karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,643). Kendini sözel ifade edemeyen hastaların ebeveynlerinde ve gaita kaçıran hastaların ebeveynlerinde PHQ-9 depresyon puanları daha yüksekti (Sırasıyla; p=0.005, p=0,040). Sonuç: Mensturasyon yönetimi, orta ve ağır zihinsel yetersizliği olan ergenlerde bakımın önemli ancak yeterince değinilmeyen bir yönünü temsil etmektedir. Bu çalışmada, bakım verenlerin çoğu mensturasyonun durdurulmasını tercih etmemiş; sıklıkla menstruasyonu doğal bir fizyolojik süreç olarak belirtmiş ve durdurulmasının olası zararlarına ilişkin kaygılarını dile getirmiştir. Bununla birlikte, bakım verenlerin önemli bir bölümü mensturasyon sırasında irritabilite, uyku bozuklukları ve nöbet sıklığında artış gibi davranışsal değişiklikler bildirmiş olup, bu durum mensturasyonun bu hasta popülasyonunda klinik ve davranışsal problemleri alevlendirebileceğini düşündürmektedir. Mensturasyonun durdurulmasını talep eden bakım verenler ise öncelikli olarak mensturasyonun hastanın konforu üzerindeki olumsuz etkisini gerekçe göstermiştir. Bu bulgu, mensturasyona bağlı güçlüklerin bakım veren tercihlerini etkileyebileceğini göstermektedir. Her ne kadar bakım verenlerin depresyon puanları premenarş ve postmenarş grupları arasında farklılık göstermemiş olsa da, kendini ifade edemeyen hastaların ebeveynlerinde ve fekal inkontinansı olan hastaların ebeveynlerinde daha yüksek depresyon puanlarının saptanması; iletişim ve kontinans güçlüklerinin ek bakım yükü oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgular, nörolojik yetersizlikleri olan ergenlerde mensturasyon yönetiminin bireyselleştirilmiş ve multidisipliner yaklaşımlarla ele alınmasının gerekliliğini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Zihinsel yetersizlik, ergen, mensturasyon, bakım veren, depresyon.

Enes Furkan Arıca
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Bilkent Şehir Hastanesi
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut gastroenteritli çocuklarda dehidratasyon derecesi ile periferik perfüzyon indeksinin ilişkisi

Amaç: Çocuklarda akut gastroentritle (AGE) ilişkili dehidratasyonun değerlendirilmesinde periferik perfüzyon indeksi (PI) ölçümlerinin, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) Dehidratasyon Ölçeği ile karşılaştırılması, buna göre elde edilen değerlerden dehidratasyonda kullanılabilecek ayırt edici cut-off değerlerinin bulunması ve intavenöz sıvı tedavisine yanıtın objektif göstergesi olarak perfüzyon indeksinden faydalanabilmenin mümkün olup olmayacağının araştırılması planlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniklerine ve Çocuk Acil Servisine başvuran 5 yaş altı AGE'li çocuklar (hasta grubu) ve rutin çocuk izlemi amacıyla polikliniklere başvuran 5 yaş altı sağlıklı çocuklar (kontrol grubu) dahil edilmiştir. AGE'li çocuklar DSÖ Dehidratasyon Ölçeğine göre hafif, orta ve ağır dehidrate olarak gruplandırılmıştır. Standart sıvı tedavisi protokolü öncesi, tedavi sürerken ve tedavi sonrası hastaların periferik PI, ateş, nabız, saturasyon, kan basıncı, solunum sayısı, kapiller dolum zamanı ve venöz kan gazına bakılmıştır. Hastaların takipleri 4 saat boyunca kayıt altına alınmıştır. Kontrol grubunun da periferik PI, nabız ve saturasyon değerlerine bakılarak kayıt altına alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya 38 AGE'li hasta, 47 sağlıklı çocuk dahil edildi. 38 hastanın %47,3'ü (18) kız, %52,7'si (20) erkek, kontrol grubunun %46,8'i (22) kız, %53,2'si (25) erkekti. Hasta grubunun yaş ortalaması 24,7±19,4 ay, kontrol grubunun yaş ortalaması 27,3±21,3 ay idi. Hastaların %47,4'ü (18) hafif dehidrate, %26,3'ü (10) orta dehidrate ve %26,3'ü (10) ağır dehidrate idi. AGE'li hastaların tedavi öncesi PI değerleri kontrol grubundan anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Ağır dehidrate hastaların PI değeri sıvı tedavisi ile anlamlı bir şekilde yükselmiştir. PI'nın dehidratasyonu tahmin etme yeteneğinin ROC analizine göre istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi. Ağır dehidrate olan hastalar için cut off periferik PI değeri ≤ 1,15, orta dehidrate hastalar için ≤ 1,60 ve hafif dehidrate olan hastalar için ise ≤ 2,0 bulunmuştur. Sonuç: Perfüzyon indeksi, çocuklarda periferik perfüzyonu sürekli izlemek, gastroenterit ile ilişkili dehidrasyonu tespit etmek ve tedavinin etkinliğini anlamak için noninvaziv bir parametre olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Perfüzyon indeksi, Gastroenterit, İshal, Pulse Oksimetre, Dehidratasyon

DehidratasyonDiyareGastroenterit+3
Muhammed Eltaş
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epilepsi tanılı çocuk hastaların ebeveynlerindeki anksiyete durumunun nöbet sıklığına etkisi

Giriş ve Amaç: Epilepsi, tekrarlayan nöbet ile karakterize pediatrik yaş grubunda en sık görülen kronik nörolojik hastalıdır. Nöbetler hastalığın temel belirtisi olup epilepsi tedavisinin başarısını belirleyen temel faktörlerden biridir. Bu çalışmadaki amacımız, epilepsili çocuk hastaların ebeveynlerinde anksiyete bozukluğu sıklığını ve ebeveynlerdeki bu anksiyete bozukluğunun çocuklarının epilepsi tedavisi üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz çocuk nöroloji polikliniğine başvuran, 1-18 yaş aralığında ve en az 6 ay epilepsi tanısı ile takip edilen hastalar çalışma grubuna alındı. Hastaların epidemiyolojik özellikleri, fizik muayene bulguları, epilepsi tipi, EEG bulguları, radyolojik bulguları, kullandığı ilaçlar, başlangıçta nöbet sıklığı ile şu anki nöbet sıklığı geriye dönük olarak incelenip kayıt altına alındı. Ebeveynlerdeki psikopatolojiyi tanımlamak için ebeveynlere Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı. Bulgular: Hastalarımızın %54,2'si kız, %45,8'i erkek ve yaş ortalaması 8,46±4,41 yıl ve epilepsi süresi ortalama 3,81±3,5 yıl bulundu. Beck Anksiyete Ölçeği sonuçlarına göre ebeveynlerin %69'unda anksiyete mevcuttu. Ayrıca annelerdeki anksiyete düzeyinin babalara göre anlamlı yüksek olduğu görüldü (15,81±11,73 p=0,033). Ebeveynlerdeki anksiyete düzeyi ile nöbet sıklığı arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p=0,475). Sonuç: Çalışmamızda epilepsi tanılı çocukların ebeveynlerinde anksiyete düzeyinin normal popülasyona göre yüksek olduğu ve annelerin babalara nazaran daha fazla kaygı bozukluğu yaşadığı saptandı. Sonuç olarak; epilepsi tanılı çocuk hastanın yönetiminde epileptik çocuğa sahip ebeveynlerin ruhsal açıdan desteklenmesi ve bu durumun olguların tedavisinin yönetimindeki etkisinin göz ardı edilmemesinin hem daha başarılı hem de daha ekonomik bir yaklaşım olacağı kanısındayız. Anahtar Sözcükler: Anksiyete, ebeveyn, epilepsi,

Ana-babaAnksiyeteEpilepsi+2
Süleyman Mengüllüoğlu
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi'nde ventilatör ilişkili pnömoni tanısı alan hastaların geriye dönük değerlendirilmesi

Sağlık hizmeti ilişkili enfeksiyonlar (SHİE) hastaneye yatan hastalarda en sık görülen enfeksiyonlardır. Ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) bu enfeksiyonlar içerisinde 4.sıradadır. Ventilatör ilişkili pnömoni öncesinde akciğer enfeksiyonu bulunmayan hastalarda mekanik ventilasyon desteğine alındıktan 48 saat ve sonrasında alt solunum yolu enfeksiyonu semptomları ile tanı alan pnömonidir. Ventilatör ilişkili pnömoni, hastaların mekanik ventilatöre bağlı kalma süresini uzatması; morbiditeyi ve mortaliteyi belirgin şekilde arttırması nedeniyle erken tanı ve tedavisi önemli bir durumdur. Klinik, laboratuvar, görüntüleme ve mikrobiyolojik etken tespiti ile tanı alabilir. Bu çalışmanın amacı VİP tanısıyla izlenen hastaların demografik ve klinik özelliklerini, laboratuvar ve görüntüleme bulgularını retrospektif değerlendirmedir. Çalışmamıza Aydın Adnan Menderes Üniversitesi yenidoğan (YYBÜ) ve çocuk yoğun bakım ünitesinde (ÇYBÜ) yatan VİP tanısı alan yenidoğan döneminden 18 yaşına kadar olan yaş grubundan toplam 60 hasta alınmıştır. Tekrarlayan VİP atağı geçiren hastaların sadece tek VİP atağı çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %88,3'ü (n=53) YYBÜ'de, %11,7'sinin (n=7) ÇYBÜ'de yatmaktadır. Hastaların 33'ü (%55,0) kadın, 27'si (%45,0) erkek olduğu görülmüştür. Yenidoğan yoğun bakımda izlenen hastaların yaş ortalaması 45,7±39,4 gün, ÇYBÜ'dekilerin yaş ortanca değeri 54,8 (2,3-182.5) ay olarak bulunmuştur. Hastaların %95,0'ında (n=57) kronik hastalık mevcuttur; bunlar içinde en sık (n=44, %38,6) kronik akciğer hastalığı görülmüştür. Hastaların VİP tanısı aldığında ortalama 46,2±38,1 gündür hastanede yattığı ve ortalama 45,4±37,7 gündür mekanik ventilatör (MV) desteği aldığı görülmüştür. Hastaların %85'inin (n=51) doğum şeklinin C/S olduğu görülmüştür. Gestasyonel yaşı <28 hafta olanların oranı %53,3 (n=32) bulunmuştur. Doğum ağırlığının %61,7'sinde (n=37) <1000 gr olduğu tespit edilmiştir. Hastaların %95'inde endotrakeal tüp (ETT), %5'inde trakeostomi mevcuttur. Orogastrik sonda (OG) %88,3'ünde, nazogastrik sonda (NG) %10'unda, foley sonda %1,7'sinde, umblikal venöz kateter (UVK) %6,7'sinde mevcuttu. Hastaların %83,3'ünde periferik damaryolunun, %10'unda santral venöz kateterin (SVK) mevcut olduğu tespit edilmiştir. Çalışmadaki hastaların %63,3'ünde (n=38) kültür üremesi saptanmıştır. Bu üremelerin %62,5'inde (n=25) Pseudomonas türleri, %10'unda (n=4) Stenotrophomonas maltophilia, %7,5'inde (n=3) Acinetobacter spp olduğu görülmüştür. Çalışmaya alınan hastaların %10'unda (n=6) periferik kan kültürü üremesinin olduğu görülmüş olup hiçbir hastada kateter üremesi saptanmamıştır. Hastaların tümünde akciğer grafisi bulgusu olup %90'ınında akciğer grafisinde infiltrasyon olduğu saptanmıştır. Lökosit sayısı ortalaması 15169±8188, nötrofil sayısı ortalaması 8873±6528 ve lenfosit sayısı ortalaması 4081±1845 olup CRP 36 (%60) hastada pozitif görülmüştür. CRP ortanca değeri 7,3(2-311) bulunmuştur. Çalışmamızda hastalara tanı anında sıklıkla ikili kombine antibiyotik tedavisi başlanmış, en sık kullanılan antibiyotiklerin piperasilin-tazobaktam, sefoperazon-sulbaktam, meropenem, vankomisin, amikasin ve gentamisin antibiyotiklerinin olduğu gözlenmiştir. Yoğun bakım ünitesinde yatış süresinin ortalama 133,9±77,3 gün, MV desteğinde yatış süresinin ortalama 112,9±111,8 gün olduğu görülmüştür. Hastaların %68,3'ü (n=41) tamamen iyileşirken, %16,7'sinin (n=10) iyileşip bir ay içinde tekrar VİP atağı geçirdiği, %10'unun (n=6) ise bu süre içerisinde vefat ettiği görülmüştür.

Duygu Yardım Eşiyok
Aydın Adnan Menderes University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik maligniteli hastalarda akut febril nötropenik atak sırasında ve sonrasında kardiyak fonksiyonların değerlendirilmesi

Febril nötropeni atakları (FNA), enfeksiyonlar ve sepsis; maligniteli çocuklarda özellikle yoğun kemoterapi protokollerinin uygulanması sonrasında en sık karşılaşılan komplikasyonlardandır. Biz çalışmamızda FNA sırasında kardiyak disfonksiyon olup olmadığını araştırdık. Çalışmamıza 36 febril nötropeni atağı (%41,7'si (n=15) kadın ve %58,3'ü (n=21) erkek) dahil edilmiştir. FNA'ların kardiyak değerlendirmesi; atağın 1. ve 7. günlerinde 2 boyutlu, M mode, doku Doppler ve pulsed-wave ekokardiyografi (EKO) ile sistolik ve diyastolik fonksiyonların ölçülmesi ile yapıldı ve 1., 3. ve 7. günlerde ölçülen inflamasyon belirteçleri (CRP, prokalsitonin) ve kardiyak biyomarkerlar ile (Troponin T, CK-MB, NT-proBNP) ilişkileri araştırıldı. EKO incelemelerinde diyastolik disfonksiyonu gösteren transmitral A (67,76±16,73 cm/sn'den 59,58 ± 12,58 cm/sn'e), transtriküspit A (54,60±12,38 cm/sn'den 48,46±11,97 cm/sn'e) ve triküspit anulus A' velositelerinin (14,53±6,87 cm/sn'den 11,07±4,09 cm/sn'e) 1. günden 7. güne anlamlı olarak gerilediği görüldü (p<0,05). Nötropenik ateşi 48 saatten kısa süren grupta 1. gündeki mitral anulus E/E' oranı (5,77 ± 1,23), 48 saatten uzun süren gruba göre (6,82 ± 1,79) anlamlı olarak daha düşük saptandı (p<0,05). İlk 24 saat içerisinde CRP değeri ile; Mitral A', Septal E', Septal A' ve Septal S velositeleri arasında anlamlı bir negatif korelasyon olduğu görüldü. Üçüncü günde CRP ve prokalsitonin düzeyleri ile NT-proBNP düzeyi arasında anlamlı bir pozitif korelasyon saptandı. Sonuç olarak, FNA'da özellikle ateş yüksekliğinin ve inflamasyonun yoğun görüldüğü ilk 24 saatteki ekokardiyografi bulgularımızın, diyastolik disfonksiyonun erken evresi olan bozulmuş relaksasyonun varlığını işaret ettiği saptandı. NT-proBNP düzeylerinin bu diyastolik etkilenmeyi, bir laboratuvar bulgusu olarak yansıtabileceği düşünüldü.

DiastolEkokardiyografiFebril nötropeni+7
Ali Tugay Çelik
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Neonatal dönem üriner sistem infeksiyonlarının yönetiminde idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin düzeylerinin değerlendirilmesi

İdrar yolu enfeksiyonu (İYE) yenidoğanda sık görülen enfeksiyonlardandır. Yenidoğanda uygun tedavi yapılmayan İYE akut mortalite ve morbiditenin yanısıra uzun dönemde kronik böbrek hastalığına yol açabilmektedir. İYE'nin hızlı tanısına yönelik yeni belirteçler, tedavinin erken başlatılmasına yardımcı olacaktır. İYE'nin erken bir belirteci olarak genitoüriner epitel hasarında spesifik olarak yükselen idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalinin (uNGAL) kullanımını araştırdık. Bu çalışma, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, 1 Mart 2022-1 Mart 2023 tarihleri arasında İYE olabileceği düşünülen 80 yenidoğan bebekte tek merkezli prospektif kohort çalışma olarak gerçekleştirildi. İdrar kültürü alındığı anda postmenstrüel 37 haftanın altında kalanlar, postmenstrüel 44 haftanın üzerinde kalanlar ve asfiksi öyküsü olan yenidoğan bebekler çalışma dışı bırakıldı. 80 hastanın 50'sinde İYE tanımlanarak hasta grubunu, idrar bulguları normal olan 30 hasta kontrol grubunu oluşturdu ve gruplar arası uNGAL düzeyi karşılaştırıldı. İYE saptanan grupta (839,14 ng/ml), İYE saptanmayan gruba (718,14 ng/ml) göre istatistiksel olarak daha yüksek uNGAL düzeyi saptandı (p=0,001). ROC analizi sonuçlarına göre İYE tanısı koymak için uNGAL kesme değeri 973,43 ng/ml (güven aralığı %95 ve AUC 0,741) olarak belirlendi. İYE tanısı koydurucu uNGAL kesme değerinin üzerinde kalan ve tam idrar tetkikinde lökosit esteraz pozitifliği olan 5 hastanın tamamı İYE tanımlanan grupta idi. İYE tanımlanmayan 30 hastanın 27'sinin uNGAL düzeyi İYE tanısı koydurucu uNGAL kesme değerinin altında idi. İYE'li olgularda ortalama uNGAL düzeyi yüksek saptanmış olsa da yenidoğan döneminde etkileyebilecek morbiditelerin çokluğu nedeniyle tek başına uNGAL düzeyinin İYE'nin tanısında altın standart olan idrar kültürünün yerini alamayacağı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: uNGAL, Üriner sistem enfeksiyonu, Yenidoğan

EnfeksiyonlarNGALÜriner sistem+2
Meltem Önder
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuvar bağırsak hastalığı olan çocukların klinik, laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi ve histopatolojik bulgularının incelenmesi

İnflamatuvar bağırsak hastalıkları (İBH), gastrointestinal sistemin multifaktöriyel kronik idiyopatik inflamasyonu ile tanımlanan bir grup hastalıktır. Crohn hastalığı (CH), ülseratif kolit (ÜK) ve sınıflandırılamayan kolit (SK) olarak üçe ayrılmaktadır. Pediatrik İBH tanısı almış hastaların klinik, laboratuvar ve endokolonoskopik verilerini değerlendirmeyi amaçladık. Tanı anındaki histopatolojik örneklerde CD30+ boyanan T yardımcı lenfositlerinin ÜK, CH ve SK ayırımındaki rolünü inceledik. Güçlü inflamasyon gösteren bölgeler CD30 boyaması için seçilmiştir. Ayrıca, 33 İBH hastasının rektum biyopsi örnekleri de CD30 boyaması için değerlendirilmiştir. Çalışma, tanı anında terminal ileum biyopsisi yapılan 110 İBH hastasından 88'ini içermiştir. Bu hastalardan 50'sine (%56,8) ÜK, 30'una (%34,1) CH ve 8'ine (%9,1) SK tanısı konulmuştur. İBH grupları arasında cinsiyet veya büyüme geriliği açısından anlamlı farklar bulunmamıştır. Histopatolojik örneklerde CD30 ile pozitif boyanan lenfositlerin ortalama sayıları mide için 3,9 (0-20), terminal ileum için 4,78 (0-28) ve kolon için 11,43 (0-80) olarak saptanmıştır. CH hastalarının terminal ileumda CD30(+) lenfosit sayıları, ÜK hastalarına kıyasla anlamlı derecede yüksektir (7,53'e karşı 3,14, p=0,007). Elli altı hasta ileal inflamasyona sahipti ve ileiti olan ve olmayan hastalar arasında CD30 sayıları farklılık göstermemiştir. İBH grupları arasında mide ve kolon örneklerinde CD30 sayıları anlamlı farklılık göstermemiştir. Rektumda CD30(+) lenfosit sayıları, CH olan hastalarda, ÜK olanlara kıyasla anlamlı derecede düşüktür (8,1'e karşı 14,4, p=0,047). İleum ve rektumda CD30(+) hücreler, CH ve ÜK arasında ayrım yapmada kullanışlı olabilir. CD30 sayıları, ileal inflamasyon etkilemeyerek, ÜK'yi ileal inflamasyonu olan CH'den ayırmada kullanışlı olabilir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuvar bağırsak hastalıkları, Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, CD30

Crohn hastalığıGastrointestinal hastalıklarHistopatoloji+4
Uygar Erkan
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prematüre doğan 7-11 yaş çocukların kardiyak fonksiyonlarının ekokardiyografik olarak değerlendirilmesi

Preterm doğum, dünya çapındaki doğumların %10'undan fazlasını oluşturmakta ve uzun dönemde kardiyovasküler hastalık riskinde artış ile ilişkilidir. Bu çalışma preterm doğum öyküsü olan 7-11 yaş çocukların kardiyak fonksiyonlarının ekokardiyografik olarak değerlendirilmesi ve neonatal faktörlerle ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 7-11 yaş aralığında ve prematüre doğum öyküsü olan 32 çocuk, yaş ve cinsiyet uyumlu sağlıklı 32 çocuk olmak üzere toplam 64 çocuk dâhil edilmiştir. Prematüre ve sağlıklı kontrol grubunun yaş, boy ve vücut ağırlıkları arasında anlamlı fark saptanmazken ekokardiyografik verileri karşılaştırıldığında pulse wave doppler ile mitral E, mitral A, triküspit A, Doku doppler ile septal E, değerleri kontrol grubundaki çocuklara göre daha yüksekti (p<0,05). Ayrıca prematüre grubundaki çocukların sol ventrikül global longitudinal pik strain, sağ ventrikül serbest duvar ve sağ ventrikül4 boşluk, IVRT, MPI, MAPSE, LVESV değerleri kontrol grubundaki çocuklara göre daha düşüktü (p<0,05). Strain ekokardiyografi ile sol ventrikül longitudinal strain prematüre grupta -21,23 ± 1,88 iken, kontrol grubunda -22,70 ± 1,87 idi ve anlamlı fark tespit edildi (p= 0,003). Sağ ventrikül strain ölçümleri prematüre grupta anlamlı düşük bulundu (p= 0,001). Perinatal faktörler ile ekokardiyografik verilerin ilişkisi değerlendirildiğinde bronkopulmoner displazi varlığında IVRT, MAPSE, IVSd, LVEDd, LVESd, LVEDV, LVESV, LV global ve RVFWS ölçümleri daha düşük saptanmıştır. Diğer neonatal faktörlerin varlığı belirgin ekokardiyografik farklılığa neden olmamıştır. Preterm doğum öyküsü olan çocuklarda okul çağında konvansiyonel ekokardiyografik incelemelerde belirgin patolojik bulgular saptanmasa bile ileri ekokardiyografik incelemelerde özellikle diyastolik fonksiyonlarda, sağ ve sol ventrikül longituinal strain incelemelerde sağlıklı kontrollere göre etkilenmeler gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Prematürite, Strain Ekokardiyografi, Bronkopulmoner Displazi, Doku Doppler Ekokardiyografi

Nidai Dalokay
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kawasaki hastalığı geçiren hastalarda uzun dönemde endotelyal ve miyokardiyal fonksiyonların değerlendirilmesi

Bu çalışmaya; 2000-2022 yılları arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Çocuk Kardiyoloji Bölümü tarafından takip edilen, en az 6 ay önce Kawasaki Hastalığı geçirmiş, şu an 7 yaş ve üzerinde olan 26 hasta ve çeşitli semptomlarla başvurup patolojik bulgu saptanmayan 24 çocuk dahil edilmiştir. Hasta grubunun tanı yaşı, tanı anındaki pozitif tanı kriterleri, tanı anında ateşin kaçıncı gününde olduğu, tanı anındaki ekokardiyografi bulguları, kullanılan tedavileri, izlemde koroner tutulumun devam edip etmediği bilgileri toplanmıştır. Olguların tamamına konvansiyonel ekokardiyografi, speckle tracking ekokardiyografi (STE) ve nabız dalga analizi (PWA) yapılmıştır. Hasta grubuna egzersiz testi uygulanmış ve ardından tekrar STE yapılmıştır. Hasta grubundan lipit profili çalışılmıştır. Cinsiyet ve yaş dağılımı, koroner tutulum oranı ve yeri, tanı anı pozitif tanı kriterleri ve ateşli gün sayısı literatürle uyumlu bulunmuştur. PWA'da nabız dalga velositesi hasta grubunda daha yüksek saptanmış, uzun dönemde gelişen arteriyel sertliğin göstergesi olarak değerlendirilmiştir (p=0,043). İki grubunun strain verileri karılaştırıldığında longitudinal segmentlerde anterior middle (p=0,007), anterior apikal (p=0,042), anteroseptal middle (p=0,006), inferior middle (p=0,036), inferior apikal (p=0,040), inferolateral apikal (p=0,005) segmentlerin ve global strain (p=0,001) değerlerinin hasta grubunda düşük olduğu saptanmıştır. Bu da uzun dönemde hastalarda miyokardiyal disfonksiyonun geliştiğinin göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Hasta grubunun egzersiz öncesi ve sonrası strain verileri değerlendirildiğinde; longitudinal anteroseptal bazal (p=0,021), anterolateral bazal (p=0,024) ve inferoseptal bazal (p=0,001) segmentlerdeki değerlerinin, egzersiz öncesine göre arttığı saptanmıştır. Sonuç olarak; hastaların uzun dönem izlemlerinde PWA'nın ve strain ölçümünün endomiyokardiyal disfonksiyonu subklinik iken saptamada ve koroner arter hastalığını öngörmede oldukça değerli olduğu gösterilmiştir.

Gökçe Altıparmak
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

Evaluation of telomere length in children with epilepsy

Epilepsy is a chronic disease characterized by recurrent unprovoked seizures. Telomere length (TL) is a biological marker for stress and cellular ageing and is essential for maintaining the stability of genetic material. Understanding telomeres can unveil new opportunities for innovative molecular targets and significant implications for diagnosis and treatment. To our knowledge, this is the first study to evaluate an association between telomere length in children with epilepsy. This is a single-center, cross-sectional study with 100 participants, which was carried out between December 2021 and September 2023 in Eskisehir Osmangazi University Hospital, Department of Pediatric Health and Diseases. The epilepsy group consisted of 54% males and the control group consisted of 52% males. The median age of children in the epilepsy group was 144 months. Eight (16%) children in the epilepsy group and twenty-one (42%) children in the control group were born preterm. Forty-six (92%) children with epilepsy presented with generalized seizures. Thirty-two (64%) children had pathological EEG results. Nine (18%) children were considered as drug resistant epilepsy (DRE) patients. The results of the study did not demonstrate a correlation between TL in children with epilepsy. Although statistically unsignificant, the total telomere length (TTL) (0,73 [0,36–2,32] Mb) and the end of chromosome telomere length (CTL) in the epilepsy group (7,94 [3,91–25,11] kb) was shorter than the control group (0,87 [0,39–2,31] Mb, 9,41 [4,24–25,11] kb respectively). The difference in TL between children with DRE was not statistically significant. The TTL and CTL values of the females were longer (p<0.05). The TTL and the CTL values of children with a family history of epilepsy were longer (p<0.05). Despite being statistically unsignificant, those who were breastfed for more than 6 months, born preterm, and born via NSVD had longer TTL and CTL values. Additional studies are essential to evaluate and explore the factors influencing the rate of telomere attrition and the relationship of TL in children with epilepsy. Key words: Epilepsy, Telomere, Telomere Length, Drug Resistant Epilepsy, Children

Berra Nur Aksakal
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol sağ şantlı doğumsal kalp hastalıklarına bağlı kalp yetersizliği tedavisinde digoksin etkinliğinin serum NT-PRO BNP düzeyi ile değerlendirilmesi

GİRİŞSoldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığına sekonder kalp yetersizliği tanısı almış ve tedavide digoksin, enalapril ve furosemid ya da enalapril ve furosemid şeklinde iki farklı ilaç kombinasyonu verilen hastalarda tedavinin etkinliğini klinik olarak Ross puanı ile ve NT-pro BNP düzeyi ile değerlendirmek.GEREÇ VE YÖNTEMLERÇalışmamız, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında 2010?2011 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Pediyatri polikliniğine başvuran ve yapılan muayene ve tetkikler sonucunda soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığına sekonder kalp yetersizliği tanısı alan, yaşları 10 gün ile 24 ay arasında değişen 37 hasta (grup-1 ve grup-2) ve 20 sağlıklı çocuk (grup-3) kontrol grubu olarak belirlenerek prospektif olarak değerlendirildi. Fizik muayene ve ekokardiyoğrafi bulgularına göre KY bulguları olan 19 hastaya (grup 1) digoksin, enalapril ve furosemid; 18 hastaya (grup 2) enalapril ve furosemid tedavisi verildi. Hastalar yaklaşık bir ay sonra tekrar değerlendirildi. Hastalardan tedavi öncesi ve sonrası NT-proBNP çalışıldı. Yine tedavi öncesi ve sonrası ekokardiyografik verileri ve Ross klasifikasyonuna göre evreleri kaydedildi.BULGULARGrup 1, 6 (%31,6) kız, 13 (%68,4) erkek; Grup 2, 10 (%55,6) kız, 8 (%44) erkek hastadan oluşuyordu. Grup 3 ise 9 (%45,0) kız, 11 (%55,0) erkek sağlıklı çocuktan oluşuyordu. Grup I'de bulunan hastaların yaş ortalaması 3,7 ± 4,4 ay, grup II'de bulunan hastaların yaş ortalaması 3,4 ± 3,5 ay, grup III'de bulunan hastaların yaş ortalaması ise 5 ± 3,7 ay bulunduKontrol grubunda yaşa ve cinsiyete göre NT-proBNP değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi. Hasta grubunda tedavi öncesi ve tedavi sonrası ölçülen NT-proBNP düzeyleri karşılaştırıldığında NT-proBNP'nin düşüş sergilediği görüldü. Her iki gruptaki NT-proBNP düşüşü arasında fark saptanmadı (p=0,372). Grup 1 ve grup 2'nin tedavi sonrası NT-proBNP düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırıldığında grup 1 ile istatiksel olarak anlamlı fark (p=0.045) saptanırken kontrol grubunun grup 2 ile istatiksel olarak anlamlı farkı (p=0,003) olmadığı tespit edildiSONUÇÇalışmamızdaki bulgulara göre soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığına sekonder kalp yetersizliği tanısı alan, digoksin, enalapril ve furosemid ya da enalapril ve furosemid tedavisi verilmiş çocukların tedavi sonrası değerlendirilmelerinde NT-proBNP düzeyi açısından iki grup arasında farklılık saptanmadı. Her iki tedavi de etkin bulunmuş olup, digoksinin bu hastalarda kullanılmasının ek bir yarar getirmediği görüldü.Anahtar Kelimeler: Soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığı, kalp yetersizliği, NT-proBNP, çocuk, tedavi

Kalp defektleri-konjenitalKalp yetmezliğiMalformasyonlar+3
Ayşe Sandıkkaya
İnönü University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2006-2010 yılları arasında takip edilen febril nötropeni ataklarındaki kültürlerde üreme oranları, antibiyortik duyarlılıkları antibiyotik dirençleri

2006-2010 Yılları Arasında Takip Edilen Febril Nötropeni Ataklarındaki Kültürlerde Üreme Oranları,Antibiyotik Duyarlılııkları Antibiyotik Dirençleri

AntibiyotiklerHücre kültürüNötropeni+1
Süleyman Aksoy
İnönü University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğanlar ve süt çocuklarında kardiyak fonksiyonların değerlendirilmesinde doku doppler görüntüleme, strain ve strain rate ölçümleri

AmaçÇalışmamızda, sağlıklı yenidoğanlar ve süt çocuklarında sol ventrikül doku Doppler ekokardiyografi, strain ve strain rate ölçümleri yapılarak bu dönemdeki kardiyak hemodinamik değişimlerin saptanması ve normal referans değerlerin belirlenmesi amaçlandı.Gereç ve yöntemlerBu çalışma Ekim 2010-Nisan 2011 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Kardiyoloji bölümünde gerçekleştirildi. Hastanemiz yenidoğan bölümü tarafından takip edilen sağlıklı bebekler ile Pediatrik Kardiyoloji polikliniğinde masum üfürüm saptanan, yaşları 1 gün ile 3 ay arasında değişen toplam 149 bebek çalışmaya alındı. Bebekler, 32 prematür (gestasyonel yaş 36-37 hafta arasında, grup1), 32 term (gestasyonel yaş ? 38 hafta, grup 2), 47 infant (1. ayını dolduran, grup 3) ve 38 infant (3.ayını dolduran, grup 4) olmak üzere dört gruptan oluşmakta idi.Standart ekokardiyografik çalışma, PW Doppler ve doku Doppler, strain ve strain rate çalışmaları Mylab 50 (Esaote, Florence) Eko cihazı kullanılarak aynı kişi tarafından yapıldı.BulgularGrup 1, 18 (%56,3) kız, 14(% 43,8) erkek; grup 2,14 (%43,8) kız, 18 (%56,3) erkek; grup 3, 18 (%33,8) kız, 29(%61,7) erkek; grup 4, 22 (%57,9) kız, 16 (%42,1) erkek bebekten oluşuyordu. Apgar skorları açısından gruplar arasında fark saptanmadı (p>0.05).Konvansiyonel ekokardiyografik incelemede grupların sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları normal sınırlarda idi Gruplar arasında EF ve FK açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05)Sol ventrikül pulsed Doppler ekokardiyografik incelemede diyastolik erken doluş velositesi (E) ve diyastolik geç doluş velositesi (A) değerlerinde grup 1'den, grup 3'e doğru artış olduğu bulundu. Bu artış, grup 1 ve 2 arasında (sırasıyla p=0.02; p=0.004), grup 2 ve 3 arasında (sırasıyla p=0.001; p=0.001), grup 2 ve 4 arasında (sırasıyla p=0.001; p=0.01;), grup 1 ve 3 arasında (sırasıyla p<0.001; p<0.001), grup 1 ve 4 arasında (sırasıyla p=0.001; p=0.001) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grup 4 de mitral E/A oranının grup 2'ye göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü (p=0.005). Diğer gruplar arasında mitral E/A oranları açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0.05).Sol ventrikül doku Doppler ekokardiyografi ile değerlendirilen pik erken relaksasyon velositesi ( E') değerlerinde grup 1'den, grup 4'e doğru artış olduğu görüldü. Bu artış grup 2 ve grup 3 (p=0.001), grup 2 ve grup 4 (p=0.001), grup 3 ve 4 (p=0.001), grup 1 ve 3 (p=0.001), grup 1 ve 4 (p=0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Pik geç relaksayon velositesi (A') değerlendirildiğinde grup 2 ve 3 (p=0.005), grup 1 ve 3 (p=0.001), grup 1 ve 4 (p=0.001) arasında arasında anlamlı artış saptandı.Sol ventrikül dört boşluk, iki boşluk, üç boşluk görüntülemelerden elde edilen longitidunal ve kısa eksen görüntülemelerden elde edilen sirkumferansiyal sistolik velositeler, sistolik strain ve SR değerlerinin tüm gruplarda bazalden apekse doğru azalmış olduğu bulundu (p<0.001).SonuçÇalışmamızdaki bulgulara göre, yenidoğan ve erken süt çocukluğu döneminde kardiyak açıdan önemli hemodinamik değişiklikler olmakta ve bu değişiklikler doku Doppler ekokardiyografi, strain ve strain ekokardiyografi ile saptanabilmektedir. Ancak bu konuda yapılan çaılışmaların az sayıda olması nedeni ile daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

Bebek-yenidoğmuşEkokardiyografi-dopplerFetal kalp+2
Özlem Elkıran
İnönü University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda helicobacter pylori gastritinde virülans faktörleri ve antibiyotik direnci

Amaç:Helicobacter pylori (Hp) dünya nüfusunun yarısından fazlasını kronik olarak enfekte eden bir patojendir. Hp gastrit, peptik ülser, gastrik mukoza ilişkili lenfoit doku lenfoması ve mide kanserinin en önemli sebebidir.Helicobacter pylori, genetik olarak farklı virulansa sahip suşları bulunan ve belli suşların daha ağır hastalığa yol açabildiği bir mikroorganizmadır. Taşıdıkları cagA, cagE, babA, iceA ve vacA gibi virülans faktörleri mide mukozasında oluşan inflamasyonun derecesinde etkilidir. Helicobacter pylori virülans faktörleri ve klinik önemleri, erişkin hastalarda yoğun olarak araştırıldığı halde çocuklarda yapılmış çalışmalar azdır.Helicobacter pylori tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı tüm dünyada giderek artan bir direnç mevcuttur. Türkiye'de ve özellikle de çocuklarda Hp'nin antibiyotik direnci ile ilgili bilgiler sınırlıdır. Bu nedenle Hp suşlarının antimikrobiyal direnç durumunu belirlemek tedavinin başarısını öngörmede önemlidir.Çalışmamızda Türkiye'nin doğusunda Hp gastriti bulunan çocuklarda virülans faktörlerinin durumunu, antibiyotik dirençlerini, gastrit tablosu ve antibiyotik direncinin Hp genotipleri ile ilişkisini belirlemeyi amaçladık.Hastalar ve Yöntem:Tekrarlayan karın ağrısı şikayeti bulunan 159 hastaya üst gastrointestinal endoskopi yapılarak her hastadan iki adet antral biyopsi alındı. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR), kültür ve histopatolojik inceleme ile Hp enfeksiyonu saptanmaya çalışıldı. Antibiyotik duyarlılıkları disk difüzyon yöntemi ile araştırıldı. Virülans faktörlerinin tespit edilmesi için PCR kullanıldı. Histopatolojik olarak gastritin değerlendirilmesinde güncellenmiş Sydney sınıflanması kullanıldı.Bulgular:Helicobacter pylori sıklığı kültür ile %32,1, histopatoloji ile %40,9 ve PCR ile % 61,6 olarak tespit edildi. Hastaların %76,5'inde antral nodülarite görüldü. PCR sonuçlarına göre histopatolojik incelemenin duyarlılık ve özgüllüğü sırasıyla %66,3 ve %100, kültürün duyarlılık ve özgüllüğü %52 ve %100 idi.Kültürde Hp üremesi tespit edilen 51 olgunun antibiyogram sonuçlarına göre antibiyotik direnç oranları; Klaritromisinde %23,5, metronidazolde %11,7 ve amoksisilinde %3,9 idi.Hastaların %51'inde cagA, %70,4'ünde cagE, %49'unda babA2, %34,7'sinde iceA1 ve %25,5'inde iceA2 pozitif saptandı. PCR pozitif tüm hastalarda vacA da pozitif iken, %81,6'sı vacAs1, %19,4'ü vacAs2, %38'i vacAm1 ve %62'si vacAm2 idi. VacA subtipleri arasında en sık rastlananlar; s1am2 (%32,7), s1am1 (%14,3) ve s2m2 (%12,) idi.CagA pozitif olgularda antral nodülarite anlamlı olarak daha fazla görüldü (p<0,05). IceA2 pozitiflerde ülser sıklığı yüksek iken lenfoid aggregat, inflamasyon ve Hp yoğunluğu anlamlı olarak düşük saptandı. VacAs1a pozitif olanlarda histopatolojik aktivasyon ve kronik aktif gastrit daha sık görülmekte idi (p<0,05). VacAs1c pozitif olanlarda nötrofil aktivasyonu ve özofajit daha az idi (p<0,05). CagE, iceA1, babA2 ve vacAs1c pozitifliğinde klaritromisin direnci sıklığının, vacAs1 ve vacAs1c pozitif olanlarda ise metronidazol direnci sıklığının arttığı görüldü.Helicobacter pylori pozitifliğini etkileyebilecek çevresel koşullara bakıldığında; sosyoekonomik düzeyi düşük olanlarda, ailede fert sayısı dörtten fazla olanlarda ve pasif sigara içiciliğinde anlamlı olarak Hp sıklığında artış saptandı (p<0,05).Sonuç:Helicobacter pylori enfeksiyonu bölgemiz için önemli bir problemdir. Bölgemizde ve dünyada giderek artan bir oranda klaritromisin direnci görülmektedir. Kültür ve PCR yöntemleri ile klaritromisin direncinin saptanması başarılı Hp eradikasyonu için gereklidir.Tekrarlayan karın ağrısı ve Hp gastriti bıulunan Türk çocuklarında ağırlıklı bulunan Hp genotipleri cagE ve vacA s1a/m2'dir. Hastalarda cagA, vacAs1a ve iceA2 genotiplerinin bulunması gastrit belirtilerinin ağırlığı ile ilişkilidir.

AntibiyotiklerGastritHelicobacter pylori+3
Hamza Karabiber
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malatya ve çevresinde çocukluk çağında akut romatizmal ateş

Giriş: Akut romatizmal ateş A grubu beta hemolitik streptokoklar tarafından oluşturulan üst solunum yolu enfeksiyonunu takiben geç dönemde gelişen enflamatuvar bir hastalıktır. Gelişmekte olan ülkelerde edinilmiş kalp hastalıklarının en önemli nedenidir. Yıllık insidansı gelişmiş ülkelerde 100 000'de 0,5-1 iken, gelişmemiş ülkelerde 100 000'de 100-200'e kadar çıkmaktadır. Türkiye ile ilgili insidans çalışmaları sınırlı sayıdadır.Yöntem: Bu çalışmada Malatya ve çevresinde akut romatizmal kardit sıklığını belirlemek amacıyla Ocak 2007- Aralık 2011 yılları arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediyatrik Kardiyoloji Bölümünde akut romatizmal kardit tanısı alan hastalar çalışmaya alınmıştır. Tüm hastaların kayıtları geriye dönük olarak değerlendirildi. Modifiye Jones kriterlerine göre 2 major veya 1 major ve 2 minor kriter kullanılarak ve DSÖ tarafından hazırlanmış olan 2002-2003 ARA ve RKH tanı kriterlerine göre akut romatizmal ateş tanısı konuldu. Hastaların EKG, telekardiyografi, ekokardiyografi, boğaz kültürü, ASO, sedimantasyon ve CRP sonuçları kaydedildi.Sonuçlar: Çalışmamız süresince 132 hastanın ARA tanısı almış olduğu belirlenmiştir. Kardit (% 83,3) en sık majör bulgu olarak saptanmış olup, sırasıyla onu artrit (% 47), kore (% 13,6), ve eritema marginatum (% 0,8) izlemiştir. Mitral kapak (% 76,5) en sık tutulan kapak olup, onu aortik kapak tutulumu (% 25,8) takip etmekteydi. Bu çalışmada Malatya ve çevresinde akut romatizmal kardit sıklığının 100 000'de 42,3 ile 104,8 arasında değiştiği saptanmıştır.Sonuç: Ülkemizde daha önce yapılmış olan birçok çalışmanın gerçek akut romatizmal kardit prevalansını yansıtmamaktadır. Ülkemizin nisbeten geri kalmış bölgelerin akut romatizmal ateş sıklığının diğer bölgelerden daha yüksek olduğuna inanmaktayız.Anahtar Kelimeler: Romatizmal ateş, kardit, Malatya

Kalp hastalıklarıKalp kapakçıklarıMalatya+2
Habip Almiş
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperbilirubinemi nedeniyle 2009-2011 yılları arasında kan değişimi uygulanan yenidoğanların retrospektif analizi

7.ÖZETAmaç: Sarılık yenidoğan bebeklerin çoğunluğunda fizyolojik olarak da görülebilen problemlerden biridir. Erken tanı ve tedavi BIND gelişimini engellenmede önemlidir. İndirekt hiperbilirubineminin acil tedavisinde yer alan kan değişimi etkili bir tedavi yöntemi olmasına rağmen işleme bağlı birtakım komplikasyonlar görülebilir. Bu çalışmada, hastanemizde hipebilirubinemi nedeniyle KD yapılan hastaların klinik özellikleri, risk faktörleri, sarılık nedenleri ve KD'ye bağlı komplikasyonlar araştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Mayıs 2009 ile Aralık 2011 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği Yenidoğan Yoğun Bakım 1-2-3 servislerinde sarılık nedeniyle yatırılarak APA 2004 kriterlerine göre KD uygulanan 25 hastanın, yapılan 35 işlem kayıtları ve hasta dosyaları retrospektif olarak incelendi. İstatiksel analiz SPSS 16.0 (Statistical Program in Social Sciences) yazılım programı kullanılarak yapıldı.Bulgular: Kan değişimi uygulanan hastaların 16'sı (%64) erkek, 9'unu (%36) ise kızdı. Hastalardan 6 (%24) tanesinde ABO uyuşmazlığı, 2 (%8) tanesinde ABO uyuşmazlığı ve hipotiroidi, 7 (%28) tanesinde Rh uyuşmazlığı tespit edilmiş olup 5(%20) etiyoloji aydınlatılamadı. Rh uyuşmazlığı olan 7 bebeğin annelerinden sadece 2 tanesine RhIG uygulanmıştı. Komplikasyonlardan en sık biyokimyasal bozukluklar tespit edildi.Sonuç: Kan değişimi indirekt hiperbilirubineminin acil tedavisinde etkili bir yöntem olmasına rağmen, indirekt hiperbilirubinemiye bağlı nörolojik sekellerin önlenmesinde en iyi tedavi yöntemi taburculuk öncesi riskli bebekleri belirleyerek, belirli aralıklarla kontrol edip erken müdahele etmektir.Anahtar kelimeler: hiperbilirubinemi, kan değişimi, komplikasyon, ABO uyuşmazlığı

ABO kan grup sistemiBilirubinHiperbilirubinemi+4
Halime Dağgez
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Respiratuar distres sendromlu prematür bebeklerde akut böbrek hasarının idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin ile değerlendirilmesi

Amaç; Böbrek hasarı prematüre bebeklerde sık görülmektedir. Kreatinin, glomerüler filtrasyon hızının azalmış olduğunu gösteren geç bir belirteçtir. Bu yüzden ABH tanı ve tedavisi gecikmektedir. Akut böbrek hasarını erken dönemde saptayabilmek için NGAL gibi yeni tanısal belirteçler kullanılmaya başlanmıştır. Çalışmamızda; prematüre bebeklerde böbrek fonksiyonlarını değerlendirmek amacıyla idrarda NGAL düzeylerini RDS'li ve RDS'li olmayan hastalarda saptayarak, böbrek fonksiyonlarını karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem; Bu çalışmaya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi YYBÜ'nde takip edilen, gebelik haftası 28-34 olan 51 prematüre bebek alındı.Hastalar RDS gelişen ile RDS gelişmeyen kontrol grubu olarak 2 gruba ayrıldı.Grup 1: RDS gelişen hasta grubu (21 olgu),Grup 2: RDS gelişmeyen kontrol grubu (30 olgu),Hastaların klinik, laboratuar özellikleri, postnatal komplikasyonları kaydedildi. 1. ve 7. gün idrar NGAL değerleri ELİSA yöntemi ile çalışıldı. İstatiksel analiz SPSS 16.0 yazılım programı kullanılarak yapıldı.Bulgular; Çalışmamızda RDS gelişen ve gelişmeyen hastaların idrar NGAL seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmamasına rağmen, 1. gün idrar NGAL değerinin 7. gün değerine göre daha yüksek olduğu tespit edildi.Sonuç; Çalışmamızda 1. ve 7. gün bakılan idrar NGAL düzeylerinde yükselme tespit edilmedi. RDS gelişen ve gelişmeyen olgularda neonatal ABH sınıflandırmasına uygun ABH tespit edilmediği için idrar NGAL düzeylerinde yükselme tespit edilmemiş olabilir. Bundan dolayı çalışmamızda idrar NGAL'inin ABH gelişimini erken evrede göstermede değerli olup olmadığını belirleyemedik. Bu çalışmamızdaki verilerimizin daha geniş serilerde yapılacak benzer çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.Anahtar kelimeler; NGAL, RDS, akut böbrek hasarı, prematürite

Bebek-prematürBöbrek yetmezliği-akutNGAL+3
Sevcan İpek
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malatya yöresinde yetişen kayısı tohumlarında amigdalin miktarının HPLC yöntemiyle belirlenmesi

Amaç: Kayısı tohumu yenmesiyle ilgili toplumuzda iki farklı görüş mevcuttur. Bunlardan ilki tüm kayısı tohumları faydalıdır, zehirlenme yapmaz görüşüdür. Diğeri ise bütün kayısı tohumları zehirlidir, yenmesi zararlıdır düşüncesidir. Çalışmamızda bu iki görüşün doğruluğunu değerlendirmek amacı ile farklı kayısı çeşitlerinin tohumlarındaki amigdalin miktarını ölçmeyi planladık. Kayısı tohumunun yenmesi ile alınan amigdalin vücudumuzda HCN?e hidrolize olur ve akut siyanür zehirlenmesine neden olabilir. Çocuklar erişkinlere göre daha yatkın oldukları için akut siyanür zehirlenmesi ile klinikte karşımıza daha çok çıkmaktadır. Ancak hangi kayısı tohumunun ne kadar yenilmesiyle zehirlenme gözlenebileceği bilinmemektedir. Çalışmamızın amacı bu konuya açıklık getirerek toplum ve sağlık çalışanlarında farkındalık yaratmaktır. Gereç yöntem: Araştırmada 13 farklı kükürtsüz kayısı çeşit (Hacıhaliloğlu, Hasanbey, Kabaaşı, Çöloğlu, Çataloğlu, Soğancı, Şekerpare, Turfanda Eskimalatya, Alyanak, Paviot, Hungarian Best, Ninfa, Roksana) tohumu ve 2 kayısı çeşit (Hacıhaliloğlu, Kabaaşı) tohumunun kükürtlü, kavrulmuş, kükürtlü kavrulmuş şekillerinde HPLC yöntemi ile g başına düşen mg cinsinden amigdalin miktarı belirlenmiştir. Kayısı tohumları İnönü Üniversitesi Kayısı Araştırma Merkezinden alınmıştır. Literatürdeki verilere dayanarak bu miktardan salınacak olan HCN miktarı ve 6 yaşında vücut ağırlığı ortalama 20 kg olan bir çocukta akut siyanür zehirlenmesine neden olabilecek tohum adedi belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda acı kayısı tohumlarında tatlı tohumlara oranla amigdalin içeriği anlamlı olarak fazla bulundu. Acı tohumların ortalama amigdalin içeriği 26,27 ±14,4 mg/g olarak hesaplandı. Tatlı tohumların ortalama amigdalin miktarı ise 0,16 ±0,09 mg/g olarak tespit edildi. İki grup arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0,03). Tüm tohumların içinde Paviot kayısı çeşidinin acı tohumunda amigdalin miktarı en yüksek oranda 44,41 mg/g tespit edildi. Bu miktar amigdalinden oluşacak HCN miktarı 2,5 mg/g olarak hesaplandı. Altı yaşında vücut ağırlığı ortalama 20 kg olan bir çocukta akut siyanür zehirlenmesine neden olacak ortalama kayısı tohum adedi (ZNOTA) 7 olarak tespit edildi. Acı tohumların en düşük amigdalin içeriği bulunan çeşidi ise Turfanda Eskimalatya olarak belirlendi. Bu çeşitte amigdalin içeriği 13,96 mg/g olarak tespit ettik Tatlı tohumu bulunan kayısı çeşitlerinin içinde en yüksek amigdalin miktarını 0,4 mg/g olarak sofralık tüketimi fazla olan ve Malatya?da üretimi fazla olan Hasanbey çeşidinde tespit ettik. Bu çeşitten ortalama 852 adet (yaklaşık 680g) yenmesi ile zehirlenme gözlenebilir. Tüm tohumların içinde ölçülebilen en düşük amigdalin miktarı (0,09 mg/g) Kabaaşı çeşidinin kükürtsüz kavrulmuş şeklinde tespit edildi. Kabaaşı kükürtlü, Çataloğlu, Çöloğlu ve Şekerpare çeşitlerinin tatlı tohumlarında amigdalin düzeyinin kullandığımız yöntemle tespit edilemeyecek kadar (<0,08 mg/g) düşük olduğu gözlendi. Sonuç: Çocuklarda acı kayısı tohumu yenilmesine bağlı görülen ölümle sonuçlanabilen akut siyanür zehirlenmesinin önlenmesi önemlidir. Bunun için kayısı tohumlarının acı türlerinin yenilmemesi ve bu tohumlar için zehirli madde güvenliği kuralları uygulanması önerilir. Tatlı tohumların ise zehirli olduğuna dair mevcut olan algı düzeltilmelidir.

AmigdalinKayısıKromatografi-yüksek basınçlı-sıvı+2
Nazan Poyraz
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut gastroenteritli çocuklarda sekiz farklı viral etkenin araştırılması

Giriş ve Amaç: Viral gastroenteritler, çocukluk çağında görülen gastroenteritlerin en sık nedenidir. Bu çalışmada, bölgemizde 1 ay - 17 yaş grubu ishalli çocuklarda Astrovirus, Rotavirus, Adenovirus, Enterovirus, Norovirus, Parechovirus, Aichivirus ve Sapovirus enfeksiyonlarının prevalansının saptanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, akut gastroenterit tanısı alan, 1 ay ? 17 yaş grubu çocuklar alındı. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı?nın çocuk acil birimi ile çocuk polikliniklerine Ocak 2012 ? Ocak 2013 tarihleri arasında, ishal yakınması ile başvuran 240 çocuktan alınan dışkı örnekleri, PCR yöntemi ile Astrovirus, Rotavirus, Adenovirus, Enterovirus, Norovirus, Parechovirus, Aichivirus ve Sapovirus yönünden incelendi. Bulgular: Numuneler çalışıldığında 131 (%54,58) hastada viral etken tespit edildi. Etken pozitif hastaların 56?sında (%42,75) Norovirus, 44?ünde (%33,59) Rotavirus, 29?unda (%22,14) Enterovirus, 21?inde (%16,03) Adenovirus, 21?inde (%16,03) Parechovirus, beşinde (%3,82) Sapovirus ve birinde (%0,76) de Aichivirus izole edildi. Astrovirus hastaların hiç birinden izole edilmedi. Hastaların %38,75?inde tek viral etken,%15,83?ünde çoklu viral etken saptandı. Çoklu viral etken varlığı olan hastalarda yatış yüksek gözlenmiştir. Hastaların yaşlara göre dağılımında Rotavirus, Adenovirus, Norovirus, Parechovirus en sık 7-24 ay arası, Enterovirus 7-24 ay ve 24 ay üstü eşit oranda, sapovirus 0-6 ay ile 7-24 ay arası eşit oranda görülmüştür. Hastaların mevsimsel dağılımında Rotavirus enfeksiyon oranı en yüksek aralık-ocak ayında ve kış mevsiminde, Norovirus en yüksek temmuz-haziran ayında ve yaz mevsiminde, Enterovirus en yüksek temmuz ayında, Sapovirus en yüksek eylül ekim ayında sonbaharda tespit edilmiştir. Parechovirus temmuz ve aralık ayları arasında tespit edilmişken diğer aylarda görülmemiştir. Aichivirus temmuz ayında bir hastada görülmüştür. Adenovirus enfeksiyonlarında mevsimsel dağılımda bir fark görülmemiştir. Sonuç: Çalışmamız, bölgemizdeki çocuk gastroenteritlerinde viral etkenlerin olguların yarısının çoğundan sorumlu olduğu, Norovirus ve Rotavirus?ün oldukça sık rastlanan etkenler olduğunu belirlemiştir. Anahtar sözcükler: Astrovirus, Rotavirus, Adenovirus, Enterovirus, Norovirus, Parechovirus, Aichivirus, Sapovirus, Gastroenterit, PCR.

AdenovirüslerAstrovirüslerEnterovirüsler+7
Derya Bozkurt
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi'nde lenfadenopati ile takip edilen çocukların malignite potansiyeli açısından değerlendirilmesi

Amaç: Lenf nodu büyümesinin patolojik olup olmaması, hastanın yaşı, büyümüş lenf nodlarının boyut ve lokalizasyonu ile ilgilidir. Bununla birlikte, genel olarak 10 mm?den büyük çaptaki lenf nodları için lenfadenopati tanımı kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı; 1 Ocak 2009-1 Kasım 2012 tarihleri arasında hastanemizde lenfadenopati nedeni ile takip edilen hastaların epidemiyolojik özelliklerinin, öykü, klinik ve laboratuar bulgularının ve etiyolojik dağılımının malignite potansiyeli açısından değerlendirilmesi, maligniteyi arttıran risk faktörlerinin belirlenmesidir. Hastalar ve yöntem: Çalışmaya 1 cm ve üzerindeki boyutlarda lenfadenopatisi olan 3 ay-18 yaş arası 530 hasta dahil edildi. Hastaların en az üç ay takip edilmiş olmaları şartı arandı. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Öykü, fizik muayene, laboratuvar verilerinin benign ve malign lenfadenopati ayrımındaki etkinliği araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 530 hastanın 347?si erkek, 183?ü kız idi. En çok hasta 6-11 yaş aralığında idi. Hastaların 31?inde (%5,8) malignite tespit edildi. 12 yaş üzerinde olan, gece terlemesi, kilo kaybı gibi semptomları olan, yaygın lenfadenopatisi olan, boyunda arka servikalde, boyun dışında supraklaviküler, mediastinal, abdominal LAP'ı olan, 2 cm'nin üzerinde LAP'ı olan, anemi, trombositopeni, lökopeni, ESH yüksekliği, CRP yüksekliği, LDH yüksekliği olan hastalarda malignite sıklığının arttığı belirlendi. Anamnez, fizik muayene, laboratuar bulgularından birden fazla bulgusu olan hastalarda malignite sıklığının %60?a varan oranlara yükseldiği tespit edildi. Sonuç: Lenf bezi büyüklüğü nedeni ile başvuran hastaların malignite için ipucu olacak bulguları değerlendirilmelidir. Bu bulguları olan hastalarda ileri tetkikler geciktirilmeden yapılmalıdır. Özellikle malignite riskinin arttığı birden fazla anamnez, fizik muayene ya da laboratuvar bulgusu olması halinde zaman kaybetmeden maligniteyi ekarte etmek amacı ile biyopsi yapılmalıdır. 0-5 yaş arası, boyunda LAP?ı olan, 2 cm?nin altında LAP?ı olan, tedavi ile lenfadenopatide küçülme olan, USG?de benign yapıda LAP bulguları olan hastalar gereksiz tetkikten kaçınılarak, erken dönemde biyopsi yapılmadan takip edilebilir.

LenfLenf nodlarıLenfatik hastalıklar+3
Gülsüm Demirtaş
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek taraflı displastik, hipoplastik, agenetik ve atrofik böbrek hastalığı olan çocuklarda hipertansiyonun yaşam içi kan basıncı izlemi ile değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada displastik/agenezik veya atrofik böbreğe sahip çocuklarda YİKBİ ile hipertansiyonun erken tanınması, gerekli önlemlerin alınması ve tedavilerin başlanması sayesinde ileride doğacak ciddi sorunlardan korunulmasına katkı sağlamak amaçlandı. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada; İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalında 1995-2013 yılları arasında takip edilen 9 MKDB?li, 25 URA?lı, 10 atrofik böbrekli ve 5 nefrektomili olup, yaşları 5-18 arasında değişen toplam 49 hasta grubu ve bu gruba yaş, cins, kilo ve boy olarak benzer olup yaşları 6-16 arasında değişen böbrekle ilgili hastalığı olmayan ve hipertansiyon semptomları bulunmayan 30 kontrol grubu seçildi. Her iki grubun da yaş, cins, kilo, boy, BMI?leri kaydedildi. Poliklinikte takipli olan hasta grubunun dosyaları retrospektif olarak incelendi. Gerekli laboratuar verileri ve radyolojik sonuçları kaydedildi. Eksik labaratuar verileri ve radyolojik görüntülemeler yapılarak kaydedildi. Kontrol grubunda yer alan çocuklardan kan, idrar ya da radyolojik görüntüleme istenmedi. Her iki grubun poliklinik şartlarında ölçülen KB değerleri ve YİKBİ ile ölçülen KB değerleri karşılaştırıldı. İstatistiksel analiz SPSS (Statististical Program in Social Sciences) 17.0 yazılım programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Hasta grubundaki kız sayısı 22 (%44,9) erkek sayısı 27 (%55,1) ,kontrol grubunda ise kız sayısı 15 (%50), erkek sayısı ise 15 (%50) idi. YİKBİ?ye göre MKDB?li toplam 9 hastanın 5?inde (%55,5), RA?li hastaların 25`inin 10?unda (%40) , atrofik böbrekli hastaların 10?unun 4?ünde (%40) ve nefrektomili toplam 5 hastanın 2?sinde (%40) hipertansiyon saptandı. Gruplar kendi içlerinde karşılaştırıldı. MKDB?li grubun gece SKB yükü ve 24 saat boyunca ölçülen DKB yükü kontrol grubundan yüksek çıkmıştır. RA?li hastaların gece SKB yükü kontrol grubundan yüksek çıkmıştır. Atrofik/hipoplazik böbrekli hastaların 24 saat boyunca ölçülen DKB yükü kontrol grubundan yüksek çıkmıştır. YİKBİ sonuçlarına göre hasta grubunda maskeli hipertansiyon, kontrol grubunda ise beyaz önlük hipertansiyonu olduğu sonucuna varılmıştır. Sonuç: Çalışmamızda displastik/agenezik veya atrofik böbreğe sahip çocuklarda hipertansiyon sıklığı yüksek bulunmuş olup, gerek hipertansiyonun erken dönemde belirlenip önlem alınması adına gerekse de maskeli hipertansiyon ve beyaz önlük hipertansiyonun tespit edilmesinde YİKBİ?nin önemini bir defa daha göstermiş olduk. Anahtar kelimeler: Agenetik, atrofik, displastik, hipertansiyon, hipoplastik, tek böbrek, YİKBİ.

AtrofiBöbrek hastalıklarıHipertansiyon+2
Özlem Aksoy
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel hepatik ensefalopati oluşturulan sıçanlarda saccharomyces boulardii kullanımı

Giris ve Amaç : Hepatik ensefalopati, akut veya kronik karaciger hastalıgısonucu anormal bilinç durumu ile gelisen nöropsikiyatrik bir durumdur. Hepatikensefalopati psikomotor bozukluklardan agır derecede koma seklinde degisik evrelerdeseyredebilir. Hepatik ensefalopati patogenezi kesin olarak bilinmemekle birlikte,bagırsak flora metabolizması sonucu olusan amonyagın en önemli etken oldugudüsünülmektedir. Hepatik ensefalopati tedavisinde kullanılan laktuloz ve antibiyotikleristenmeyen etkileri nedeniyle ideal tedavi yöntemi degildir. Bagırsak florası üzerindedüzenleyici etkisi olan canlı mikroorganizmaların HE patogenezindeki mekanizmalarıetkileyerek ideal tedavi seçenegi olabilecegi düsünülmektedir.Gereç ve Yöntem : Wistar cinsi otuz bes adet disi sıçan 7'ser adetlik 5 grubaayrıldı. 1. grup kontrol grubu olarak belirlendi, diger gruplara 600 mg/kg TAA 0. ve24. saatte periton içine verilerek deneysel HE olusuruldu. Thioacetamid verilensıçanlardan bir gruba laktuloz, diger bir gruba Sacharomyces boulardii ve son grubalaktuloz ve Sacharomyces boulardii tedavisi verildi. Çalısma öncesi ve sonrasıamonyak, AST ve ALT düzeyleri için kan örnegi alındı. Çalısma sonrası kan kültürü,ileal içerik, MLN, dalak doku kültürü ve karaciger biyopsisi alındı.- 59 -Bulgular : Tioacetamid ile deneysel olarak HE olusturuldu. Laktuloz veSacharomyces boulardii tedavisi ile amonyak, AST ve ALT düzeylerinde istatistikselolarak anlamlı düsüs saptandı (p<0.05). Laktuloz ve Sacharomyces boulardii tedavisiile bagırsakta bakteriyel çogalmada istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı(p<0.05). Bakteri göçünde laktuloz tedavisi ile %43, Sacharomyces boulardii tedavisiile %58 azalma tespit edilmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı saptanmadı.Hepatik ensefalopati seyri ve mortalite üzerine laktuloz ve Sacharomyces boulardiitedavisinin olumlu etkileri saptanmadı. Laktuloz ve Saccharomyces boulardii'nin tekliveya ikili kullanımı arasında fark gözlenmedi.Sonuç : Sacharomyces boulardii'nin agır karaciger yetmezliginde transaminazlarıve amonyagı düsürmede olumlu etkisi vardır.Anahtar Kelimeler : Hepatik ensefalopati, bakteriyel overgrowth, bakteriyeltranslokasyon, probiyotik, Saccharomyces boulardii.

Yüksel Işık
İnönü University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kütahya ili okul çocuklarında kan ağır metal ve arsenik düzeylerinin saptanması

Son yıllarda artan nüfus, sanayileşme ve kentleşme sonucu tüm canlıların ağır metaller ile teması önemli ölçüde artmıştır. Sanayileşme ile birlikte giderek artan kullanımları, ağır metalleri çevre kirliliğinin en önemli nedenlerinden biri yapmıştır. Agency for Toxic Substances And Disease Registry (Amerikan Toksik Madde ve Hastalık Kayıt Ajansı) 2015 yılı değerlendirmesine göre arsenik, kurşun, cıva ve kadmiyum en tehlikeli elementler listesinde ilk 7 element içerisinde yer almaktadır. Kütahya termik santralleri, çini ve seramik üretimi, küçük sanayi ve kömür, bor gibi madenleri ile ağır metal kirliliği açısından risk altındadır. Ağır metaller özellikle çocukluk çağında nörolojik gelişim ve bilişsel fonksiyonlar üzerinde olumsuz etkilere yol açmaktadır. Daha önce bölgede yapılmış pek çok çalışmada su kaynakları, toprak, bitki ve balıklarda ağır metal düzeylerinin kabul edilebilir sınırların üzerinde olduğu bildirilmiştir. Bu durumun çocuk sağlığı üzerine etkilerinin saptanması amaçlanmıştır. Materyal Ve Metot: Etik kurul onayı alındıktan sonra Kütahya İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Halk Sağlığı Kurumu'ndan gerekli izinler alınmış, sonrasında Kütahya il merkezinde yer alan okullara gidilerek 10-11 yaş aralığındaki öğrencilerin velileri ile bilgilendirme toplantıları yapılarak gönüllü olan velilere gönüllü onam formları dağıtılmıştır. Gönüllü olan 304 öğrenciden kan numuneleri alınmıştır. Alınan numunelerde Dumlupınar Üniversitesi İleri Teknoloji Araştırma, Geliştirme ve Uygulama Merkezi bünyesindeki laboratuvarda atomik absorpsiyon spektrometre cihazı ile cıva, kadmiyum, kurşun, bakır ve arsenik düzeyleri çalışılmıştır. Bulgular: Analiz sonucu ortalama kurşun düzeyi 2,743299±0,3098256 µg/dl saptanmıştır. En yüksek kurşun düzeyi 5,041 µg/dl bulunmuştur. Ortalama bakır düzeyi 88,069329±10,4125175 µg/dl saptanmıştır. En yüksek ve en düşük bakır düzeyleri sırası ile 140,0030 µg/dl ve 70,0320 µg/dl saptanmıştır. Yapılan analizde cıva, arsenik ve kadmiyum düzeyleri 0,1 µg/dl'nin altında saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamız sonucunda Kütahya ilinde okul çocuklarında ortalama kan kurşun, cıva, kadmiyum, arsenik ve bakır düzeyleri normal sınırlarda saptanmıştır. Sadece bir çocuktan alınan kan örneğinde kurşun düzeyi Dünya Sağlık Örgütü'nün önerdiği üst limit olan 5 µg/dl'nin üzerinde saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Kütahya, çocuk, ağır metal, kurşun, cıva, kadmiyum, arsenik, bakır

ArsenikAğır metallerBakır+5
Turgay Öztürk
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nefrotik sendrom oluşturulan sıçanlarda resveratrol ve metformin tedavilerinin böbrek dokusundaki anti-apoptotik proteinlere etkileri

Nefrotik sendrom (NS) çocukluk çağı böbrek yetmezliğinin önemli bir nedeni olmakla birlikte patogenezi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Apoptozis NS'de önemli bir hasar mekanizması olarak görülmektedir. Ancak NS'de ortaya çıkan apotozis ile ilişkili anti-apoptotik proteinlerin böbrek doku düzeyleri ve bu proteinlere etkili olabilecek tedavi yöntemleri ile ilgili yeterli bilgi bulunmamaktadır. Çalışmamızda adriamisin ile oluşturulan deneysel NS modelinde, pro-apoptotik kaspaz-3 ve anti-apoptotik proteinler olan XIAP ve survivin'in serum ve böbrek doku düzeyleri ölçülerek, potansiyel anti-apoptotik özelliklere sahip resveratrol ve metformin tedavilerine olan yanıtları araştırılmıştır. NS oluşturulmak üzere intra-peritoneal adriamsin verilen sıçanlar rasgele 3 gruba ayrıldı. Grup 1'deki sıçanlara (n=11) hiçbir tedavi verilmedi. Adriamisin verilmesini takip eden ikinci haftanın sonunda, dört hafta süre ile Grup 2'deki sıçanlara (n=8) resveratrol; Grup 3'teki sıçanlara (n=7) da metformin tedavileri verildi. Grup 4'teki sıçanlar (n=10) ise kontrol grubu olarak izlendi. Altıncı hafta sonunda elde edilen serum ve böbrek doku lizatında kaspaz-3, XIAP ve survivin düzeyleri ELİSA yöntemi ile ölçüldü. Deney gruplarındaki sıçanlara ait böbrek dokularında glomerüler, tübüler ve interstisyel hasarları belirlemek üzere skorlama yapılarak patolojik değerlendirme yapıldı. Survivin, XIAP ve kazpaz-3'ün renal doku düzeyleri tedavi edilmeyen sıçanlarda konrol grubu ile benzerdi. Resveratrol ve metformin ile tedavi edilen sıçanların renal doku survivin değerleri, tedavisiz gruba göre, istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi. Nefrotik sendromlu sıçanların serum survivin ve XIAP düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Serum kazpaz-3 düzeyleri ise kontrol grubuna göre düşüktü istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü. Resveratrol ve metformin tedavileri, eşit derecede olmak üzere, tedavisiz sıçanlara göre serum kaspaz-3 düzeylerini artırarak kontrol grubu ile benzer hale getirdi. Tedavisiz izlenen sıçanların böbrek dokusundaki iskemik kollapsın, resveratrol ve metformin tedavileri ile tedavi edilen hiçbir nefrotik sıçanda görülmedi. Serum total kolesterol ve trigliserid düzeyleri resveratrol ve metforminin tedavilerinden etkilenmedi. Resveratrol ve metformin ile glomerular hasarın istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldığı saptandı. Metformin tedavisi ile ayrıca interstisyel hasarlanma da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldı. Resveratrol ve metformin tedavilerinin tubuler hasarı azaltmadığı görüldü. Resveratrol ve metformin tedavileri ile deney sonucunda ölçülen proteinüri düzeylerinde 4.haftaya göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma olduğu saptandı. Tedavi edilmeyen sıçanlarda ise proteinürinin artmaya devam ettiği belirlendi. Sonuçlarımız resveratrol ve metforminin, halen kullanılan immunsupresif ilaçların yanında destek tedavileri olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Metformin ve resveratrol tedavilerinin nefrotik sendromlu hastalardaki etkinliğinin gösterilebilmesi için daha geniş çapta klinik ve laboratuvar çalışmalarına ihtiyaç vardır.

ApoptozisBöbrekHayvan deneyleri+6
Belçim Hazar
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00