
410
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Tamamlayıcı tiroidektomi materyalinde histopatolojik sonuca etki eden faktörler
Tiroid kanserleri endokrin kanserleri içinde en sık görülen malignitelerdir. Tiroid kanserlerinin tedavisinde tiroidektomi önemli bir yer tutmaktadır. Ameliyat öncesi klinik değerlendirme, radyolojik görüntüleme, moleküler ve biyokimyasal testlere rağmen tiroid kanserlerinin bir kısmına ancak histopatolojik inceleme ile tanı konulabilmektedir. Tiroid cerrahisindeki ilerlemelere, kullanılan inovatif cerrahi enstrümanlara ve tiroid cerrahisinde uzmanlaşmış cerrahlara rağmen tiroidektomi sonrası ciddi komplikasyonlar görülebilmektedir. Bu komplikasyonları azaltmak için günümüzde, total tiroidektomiden, daha konservatif bir cerrahi yaklaşım olan hemitiroidektomi yönünde bir eğilim mevcuttur. Hemitiroidektomi sonrası hangi hastalara tamamlayıcı tiroidektomi yapılması gerektiği hususunda ise tartışmalar devam etmektedir. Çalışmamızda hemitiroidektomi sonrası tamamlayıcı tiroidektomi yapılmış 60 hasta ile aynı dönem içerisinde total tiroidektomi uygulanmış gruptan seçilen 60 ardışık hastanın(TİİAB: BETHESDA-3,4 veya 5) verileri karşılaştırıldı. Bu çalışmada; 01.01.2014-01.10.2019 tarihleri arasında kliniğimizce 1619 hastaya tiroid cerrahisi yapılmış olduğu belirlendi. Bu hastalardan 1191'ine ''Total tiroidektomi'', 321 hastaya ''Hemitiroidektomi'', 60 hastaya ise hemitiroidektomi patoloji sonucu malign olduğu için 2.cerrahi olarak ''Tamamlayıcı tiroidektomi'' uygulanmıştı. Malignite şüphesi nedeniyle ilk cerrahisinde hemitiroidektomi yapılan hastaların %83,5'inin total tiroidektomi ve onun komplikasyonlarından korunduğunu belirledik. Total tiroidektomi yapılan hastaların tamamlayıcı tiroidektomi yapılan hastalara göre hastanede yatış sürelerinin daha uzun olduğu görüldü ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Total tiroidektomi grubunda, cerrahi patolojisi malign hastaların %17,7'sinde karşı lobda da malignite olduğu görüldü. Hemitiroidektomi sonrası tamamlayıcı tiroidektomi yapılan hastaların %23,3'ünde maligniteye rastlandı. Tamamlayıcı tiroidektomi patoloji sonucunun benign veya malign olması durumunun postop hipokalsemi gelişme oranı üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı belirlendi. İstatistiksel anlamlı olarak, primer cerrahi sonrası 10-90.günler arasında tamamlayıcı tiroidektomi yapılmasının, 90.günden sonra yapılan cerrahiye göre daha yüksek oranda komplikasyona ve daha uzun süre hastanede yatışa neden olduğunu tespit ettik. Hemitiroidektomi yapılan hastalarda, patoloji tipinin, yaşın, tümör çapının ve serum TSH seviyesinin karşı lobda malignite görülmesi üzerine anlamlı ektisinin olmadığı görüldü. Bu çalışma ile hemitiroidektomi yapılan hastalarda karşı lobda malignite durumunu yüksek doğruluk oranıyla tahmin edecek belirteçleri araştırdık. Çalışmamız neticesinde, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da tamamlayıcı tiroidektomi materyalinde malign histopatolojik sonuca etki eden faktörler olarak, erkek cinsiyet ile Papiller tiroid karsinomu(PTC) birlikteliği, 45 yaş üzerinde erkek cinsiyet, ilk cerrahi patolojide ilave risk faktörlerinin erkek cinsiyet ile birlikteliği, tamamlayıcı tiroidektominin sol tarafa uygulanması ve tiroglobulin(TG) düzeyinin 30ng/mL üzerinde olmasını tespit ettik. Yine çalışmamızın sonucunda tamamlayıcı tiroidektominin, total tiroidektomiden daha düşük komplikasyon oranına sahip olduğunu belirledik. Kesin endikasyon olmadıkça, hemitiroidektominin total tiroidektomiye tercih edilebileceğini ve hemitiroidektomi sonrası endikasyon varlığında tamamlayıcı tiroidektominin düşük morbidite ve güvenle yapılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler; Total tiroidektomi, hemitiroidektomi, tamamlayıcı tiroidektomi, zamanlama, komplikasyon.
Fekal peritonitli ratlarda ozonlu su ve ozon uygulamasının intraperitoneal enfeksiyon üzerine etkisi: bir deneysel çalışma
Uçak, M. Fekal Peritonitli Ratlarda Ozonlu Su ve Ozon Uygulamasının İntraperitoneal Enfeksiyon Üzerine Etkisi: Bir Deneysel Çalışma. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Van, 2024. Fekal peritonit, gastrointestinal sistem perforasyonları sonucu geliĢen ciddi bir enfeksiyon türüdür ve yüksek mortalite oranına sahiptir. Ozon tedavisi, antimikrobiyal, antienflamatuar ve antioksidan etkileri nedeniyle enfeksiyonların tedavisinde yardımcı bir tedavi yöntemi olarak araĢtırılmaktadır. Bu çalıĢmanın amacı, fekal peritonit oluĢturulan ratlarda ozonlu su ve ozon uygulamasının intraperitoneal enfeksiyon tedavisi üzerine etkisini araĢtırmaktır. ÇalıĢmada 40 adet Wistar albino rat kullanılmıĢ ve kontrol, antibiyotik, antibiyotik+ozonlu su, ozonlu su ve ozon olmak üzere 5 grup oluĢturuldu. Fekal peritonit, çekal içerik enjeksiyonu ile oluĢturuldu. Gruplara özgü tedaviler 7 gün boyunca uygulandı. Deney süresince ratlar gözlemlendi, 24. saatte ve 7. günde kan ve peritoneal örnekler alınarak hematolojik, mikrobiyolojik ve histopatolojik analizler yapıldı. Analiz sonucunda elde edilen verilerle Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis H Testi ve Pearson Ki-kare testi gerçekleĢtirildi. Hematolojik bulgulara göre, ozonlu su grubunda MCH değeri antibiyotik ve ozon gruplarından anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Antibiyotik grubunda MCHC değeri diğer tüm gruplardan anlamlı olarak daha düĢük saptandı. Ozon grubunda lenfosit sayısı ozonlu su ve antibiyotik gruplarına göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Mikrobiyolojik bulgularda gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. Histopatolojik bulgulara göre kontrol grubunda enflamasyon skorları tedavi gruplarından anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, ozon ve ozonlu su tedavilerinin peritonit modelinde olumlu etkileri olduğu gösterildi. Ozon tedavisi immün sistemi uyararak ve enflamasyonu azaltarak, ozonlu su ise eritrosit fonksiyonlarını destekleyerek enfeksiyona karĢı koruyucu etki gösterebilir. Gelecek çalıĢmalarda daha geniĢ örneklemlerle, daha uzun tedavi protokolleriyle ve daha kapsamlı enfeksiyon göstergeleriyle ozon ve ozonlu su tedavilerinin etkinliğinin araĢtırılması faydalı olacaktır.
Yağlı karaciğer modelinde soğuk iskeminin AMPK regülasyonu üzerine etkileri
Yağlı karaciğer nakli yapıldığında, primer disfonksiyon ve rejeksiyon problemlerinin daha sık görüldüğü gözlemlenmiştir. AMP-activated protein kinaz(AMPK)'ın iskemi sırasında organ koruyucu fonksiyonları mevcuttur. Metformin AMPK'nın hepatositlerde aktiflenmesinde görevi olan bir ilaçtır. Bu çalışmada, metforminli ve metforminsiz farelerin yağlı ve normal karaciğer dokularında, değişik iskemi sürelerindeki AMPK proteininin değişimi ve regülasyonu değerlendirilmiştir. 109 adet, 7 haftalık C7BL56 cinsi fare; randomize olarak yağlı metforminli, yağsız metforminli, yağlı metforminsiz, yağsız metforminsiz olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Yağlı karaciğer modeli oluşturmak için karbonhidrat temelli özel bir diyet 10 hafta boyunca fareler üzerinde uygulandı. Metforminli farelerin diyetine son 4 haftada 0,2 mg/kg metformin, oral gavaj yoluyla eklendi. 10 haftanın sonunda tüm farelere total hepatektomi yapıldı ve çıkartılan dokular UW solüsyon içinde 0-6-12-24 saat boyunca bekletildi. İskemi süreleri tamamlandıktan sonra makrosteatoz yüzdelerini, fibrozisi, inflamasyonu, vakuoler değişikliği, nekroz miktarını hesaplamak için histopatolojik değerlendirme yapıldı. P-AMPK ve AMPK ifadelerini hesaplamak için Western Blot kullanıldı. Karşılaştırma tanımlayıcı istatistikler vasıtasıyla yapıldı. Yağlanmanın metforminle birlikte azaltıldığı istatistiksel olarak gösterildi (%68 ± 24 e karşı %47 ±25 p <0,001). Yağlı gruplarda yağsız gruplara göre daha yoğun nekroinflamatuar odak ve perisantral inflamasyon mevcuttu. Her iki bulgunun metforminle azaltıldığı anlaşıldı. Tüm metforminli gruplarda nekroz bulgusu belirgin şekilde daha az mevcuttu. (%7,4 e karşı %43,5; p <0,001). Yağlı karaciğerde yağsızlara göre daha düşük ve daha geç AMPK yanıtının olduğu, bu farklılığın metforminle giderildiği gösterildi. AMPK karaciğerin iskemi yanıtında önemli bir rol oynamaktadır ve metformin ile yağlı karaciğerin iskemiye karşı direncinin ve nakil başarısının arttırılabilmesi mümkündür.
Yapay zeka ve makine öğrenimi ile pankreas tümörlerinin saptanması
Giriş: Pankreas kanserleri, klinik belirtileri geç izlenmesi ve tarama testlerinden yoksun olmaları nedeniyle kötü prognozlu tümörlerdir. Yapay zeka teknolojileri, büyük veri setlerinin incelenmesi alanında çığır açmaktadır. Hızlı bölgesel evrişimsel sinir ağları, görüntü tanıma algoritmaları arasında obje tanıma alanında yüksek doğruluk, senstivite ve spesifite skorlarıyla dikkat çekmektedir. Amaç: Çalışmamızda, merkezimizde kaydedilmiş pankreatik tümörlü hastaların bilgisayarlı tomografi görüntüleri, yapay zeka modeline eğitilerek pankreas tümörlerinin erken tanısının koyulması; doktora ulaşımın zor olduğu bölgelerde sürecin otomatize edilip uzmanların iş yükünü hafifletmeleri ve mevcut sağlık sistemine olan yükü azaltmayı amaçlanmıştır. Yöntem ve Gereçler: İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda 2016-2024 yılları arasında patolojileri pankreas tümörüyle uyumlu 350, pankreas görüntülemeleri sağlıklı 360, toplam 710 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Faster rCNN (Hızlı Bölgesel Evrişimsel Sinir Ağları) derin öğrenme aracı kullanılarak etiketlenmiş Bilgisayarlı Tomografi görüntüleri, denetimli öğrenme ile yapay zeka modeli oluşturulmuştur. Bulgular: Modelimiz, test setinde kullanılan görüntülemelerinde ve patolojilerinde pankreatik tümörü pozitif 50 hastanın 48'inde tümörü lokalize edip tanıyabilmiş, 200 sağlıklı pankreas rapor edilen bireyin 197'sini sağlıklı olarak kategorize etmiştir. Modelin doğruluğu %98,4, duyarlılığı %98 ve özgüllük %98,5 olarak ölçülmüştür. Pozitif olasılık oranı 65,33, negatif olasılık oranı 0,02 bulunmuştur. Modelin F1 skoru %95,04 olarak hesaplanmıştır. Test setinde, pankreatik tümörü öngören sınıflandırma CNN pozitif OO ile pozitif ilişkili bulunmuştur. (P = 0,04). Eğri altında kalan alan 0.998 hesaplanmıştır. Sonuç: Model, Bilgisayarlı Tomografi görüntü taramalarındaki pankreatik tümörleri tespit etmede yüksek doğruluk, duyarlılık ve özgüllük göstermiştir. Yüksek Dice Skoru, F1 skoru, EAA metrikleri, geliştirdiğimiz modelin şüphesiz yararlılığının göstergesidir.
Gastroenteropankreatik nöroendokrin tümör nedeniyle ameliyat olmuş hastalarin klinikopatolojik özelliklerinin nüks ve sağkalım üzerine etkisi
Amaç: Gastroenteropankreatik nöroendokrin tümörler (GEP-NET) gastrointestinal kanal ve pankreasın nadir görülen neoplazileridir. Bu çalışmanın amacı GEP-NET nedeniyle ameliyat edilen hastaların klinikopatolojik özelliklerinin tümör nüksü ve genel sağkalım ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve yöntem: 2016-2023 yılları arasında ameliyat edilen 79 GEP-NET hastası retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, tümör özellikleri, metastaz ve nüks durumu kaydedildi. Veriler SPSS 25.0 programı ile analiz edildi. Hastaların sağ kalımlarında Kaplan Meier ve Cox regresyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 54,43 olup, 60 yaş üstü hastalarda mortalite yüksek bulundu (p:0,02). Erkek ve kadın hastalar arasında sağkalım ve nüks açısından anlamlı fark bulunmadı (p:0,456). En sık semptom karın ağrısıydı. Karsinoid sendromu olanlarda sağkalım daha kötüydü (p<0,001). Midgut kökenli vakalar daha iyi sağkalıma sahipti (p:0,014). Tümör çapı >3 cm olanlarda mortalite ve nüks oranları yüksek bulundu (p<0,01). Nöröendokrin karsinom (NEK) olanlarda mortalite ve nüks yüksek bulunmuştur (p<0,01). Lenfovasküler invazyon ve bölgesel lenf nodu tutulumu mortalite ve nüks ile anlamlı korelasyon göstermiştir (p<0,001). Yüksek mitoz sayısı olanlarda mortalite ve nüks oranları yüksek bulunmuştur (p<0,05). Kromogranin pozitif vakalarda daha iyi sağkalım gözlendi (p:0,030), Ki67 indeksi %20 altı olanlarda sağkalım daha iyi ve nüks oranları daha düşüktü (p<0,001). Uzak organ metastazı en sık karaciğerde görülüp sağkalım ile ilişkili bulundu (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızda yaş, tümör çapı, metastaz ve Ki 67 indeksi önemli prognostik faktörler olarak belirlendi ve literatürle uyumlu olarak değerlendirildi. Anahtar Sözcükler: nöröendokrin tümör, sağkalım, nüks, prognoz
Serum omentin-1, chemerin ve vaspin'in pankreas duktal adenokarsinom ile ilişkisi
Giriş ve Amaç Pankreas kanseri, gelişen teknoloji ve tedaviler ile multidisipliner yaklaşıma rağmen agresif ilerleyişi ve kötü seyri nedeniyle mortalite ve morbiditesi yüksek bir hastalıktır. Pankreas kanserine neden olan çeşitli genetik sendromlar, yaş, sigara kullanımı, diyabet, alkol, obezite ve çeşitli moleküler yollar gibi birçok risk faktörünün pankreas kanseri ile ilişkili olduğu tespit edilmiştir ve kesin mekanizma hala net bilinmemektedir. Bu nedenle önleme, erken tanı ve hızlı tedavi klinik olarak zordur. Omentin-1 inflamatuar tepkimelerde ve hücre farklılaşmasında kritik bir rol aldığı, aynı zamanda kanser hücrelerinin apoptozunu teşvik edebileceği düşünülmektedir. Chemerin ise, glukoz dengesinde, inflamasyon ve yağ dokusu gelişiminde önemli işlevleri bulunan çok yönlü bir adipokindir. Vaspin ise yeni keşfedilen apiokinlerdendir ve endometrial kanserli ve kolorektal kanserli hastalarda yüksek serum vaspin seviyesinin malignite derecesi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında serum omentin 1, chemerin ve vaspin seviyelerinin pankreas duktal adenokarsinom (PDAK) ile ilişkisinin tanısal değerlendirmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem Bu tez çalışmasında Genel Cerrahi Polikliniği'ne başvuran, çalışmaya katılmayı kabul eden, PDAK tanısı alan 23 rezektabl ve 21 metastatik hasta ile rutin kontrol için polikliniğe başvuran ek hastalığı olmayan 40 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Sağlıklı gönüllülerde ve hasta gruplarında sabah açlık kan örneklerinde Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) tekniği ile serum omentin-1, chemerin ve vaspin düzeyleri ile CA19-9 ve CEA değerleri ölçüldü. İstatistiksel analizlerde p<0.05 olan sonuçlar anlamlı olarak değerlendirildi. Bulgular Bu tez çalışmasında hasta grubu ile sağlıklı grup arasında serum omentin-1, chemerin ve vaspin düzeyleri açısından anlamlı farklılık olduğu saptandı. Sağlıklı grupta omentin-1 düzeyi ortalaması 123,56±35,77 ng/L, pankreas kanseri grubunda 65,65±10,41ng/L bulundu. Serum omentin-1 düzeyleri pankreas kanseri grubunda önemli ölçüde düşük bulundu (p:<0,001). Sağlıklı grupta serum chemerin düzeyi ortancası 447,81(383,92-483,64) ng/L, pankreas kanseri grubunda 1086,61(839,94-1617,74) ng/L bulundu. Pankreas kanseri grubunda serum chemerin seviyeleri belirgin düzeyde artmış olarak bulundu (p:<0,001). Sağlıklı grupta serum vaspin düzeyi ortalaması 0,78±0,11 ng/mL, pankreas kanseri grubunda 1,39±0,34 ng/mL bulundu. Pankreas kanseri grubunda serum vaspin düzeyleri önemli ölçüde artış gösterdi (p:<0,001). Rezektabl pankreas kanseri grubu ile metastatik grubu arasından anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla p:0,405, p:0,216, p:0,626). Sonuç Serum omentin-1 düzeyinin azalması ile chemerin ve vaspin düzeylerinin artması pankreas kanserini tanısal olarak saptamada ve metastatik durumu öngörmede rol gösterebilir. Serum omentin-1, chemerin ve vaspinin PDAK'ı öngörmede klinik kullanımda önemli tanısal destek sağlayabilir. Bu biyobelirteçlerin rezektabl pankreas kanserini metastatik pankreas kanserinden ayırımında kullanılamayacağı sonucuna varıldı.
Yüksek riskli evre II kolon adenokarsinomlu hastaların histopatolojik özelliklerinin evre III hastalıkla karşılaştırılması ve prognostik önemi
Amaçlar: Kolon kanseri rekürrensi ve mortaliteyi artıran özellikler yüksek risk özellikleri (YRÖ) olarak adlandırılır. NCCN yönergelerinde YRÖ, farklılaşmamış tümörler, lenfovasküler/perinöral invazyon, obstrüksiyonu/perforasyon, <12 lenf nodu (LN) çıkarılması, T4 hastalık ve pozitif cerrahi sınır içerir. Gereç ve Yöntem: 2016 –2020 arasında tek merkezde evre II/III kolon adenokarsinomlu 377 hastaya retrospektif çalışma yapıldı. Hastalar evre II (<3 YRÖ veya ≥3 YRÖ) ve evre III olmak üzere üç gruba ayrıldı. Bulgular: Evre II ≥3 YRÖ hastalar (n=88), evre III hastalara (n=187) kıyasla daha yüksek lenfatik, pleksus, perinöral invazyon ve 90-günlük mortalite eğilimindeydi (p<0.05). Evre III hastalar daha yüksek vasküler invazyon, düşük peritümoral Crohn benzeri lenfoid reaksiyon, yüksek preoperatif CEA ve CA 19-9 eğilimindeydi (p<0.05). Evre II <3 YRÖ hastalarda 5 yıllık genel sağkalım (SK) ve hastalıksız sağkalım süresi (HSK) oranları %79,4 ve %74,5, evre II ≥3 YRÖ'de %58,9 ve %58,9 ve evre III'de %71,2 ve %61,3 idi (p=0,037 ve p=0,040). Alt grup analizinde evre II ≥3 YRÖ ile evre III arasında SK (p=0,126) ve HSK (p=0,600) açısından anlamlı fark yoktu. Cox regresyon modeli çok değişkenli analizinde SK'ı etkileyen faktörler, ≥ 65 yaş, kolostomi, <12 LN ve yüksek CEA iken HSK'ı etkileyen faktörler, ≥ 65 yaş, kolostomi, büyük tümör hacmi, <12 LN, yüksek CEA ve evre III hastalıktı. Sonuç: Evre II ≥3 YRÖ kolon adenokarsinomları, evre II <3 YRÖ ve evre III'e göre daha kötü seyretti ancak alt grup analizinde evre II ≥3 YRÖ ve evre III arasında sağkalım farkı yoktu. Bu durum, evre II ≥3 YRÖ kanserlerin evre III hastalığa benzer davranabileceğini düşündürmektedir. Anahtar sözcükler: Kolon kanseri, yüksek riskli özellik, adenokarsinom
Tiroidektomi sonrası boyun eklem hareket açıklığı ve izometrik kuvvetlendirme egzersizlerinin boyun ağrısı ve erken dönem yaşam kalitesi üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, tiroidektomi uygulanan hastalarda ameliyat sonrası dönemde boyun eklem hareket açıklığı ve izometrik kuvvetlendirme egzersizlerinin boyun ağrısı ve erken dönem yaşam kalitesi üzerine olan etkilerini değerlendirmek ve bu etkinin istatistiksel olarak anlamlı olup olmadığını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Kasım 2024 – Nisan 2025 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Prof. Dr. Murat Dilmener Hastanesi'nde multinodüler guatr, Graves hastalığı ve İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi sonucunda Bethesda evrelemesine göre AUS, FLUS, foliküler lezyon, malignite şüphesi ya da malignite (Bethesda 3,4,5,6) tanısı ile tiroidektomi yapılan 93 hasta çalışmaya dahil edildi. Rastgele belirlenen 48 hasta çalışma grubunu, 45 hasta kontrol grubunu oluşturdu. Çalışma grubuna postoperatif 1–10. günler arasında boyun eklem hareket açıklığı ve izometrik kuvvetlendirme egzersizleri uygulandı. Kontrol grubuna ise egzersiz uygulanmadı. Her iki grup postoperatif 1. ve 10. günlerde Visual Analog Skala (VAS) ile ağrı; Boyun Ağrı Rahatsızlık ve Erken Dönem Yaşam Kalitesi Ölçeği (BAREDYKÖ) ile de yaşam kalitesi açısından değerlendirildi. Elde edilen veriler prospektif olarak analiz edildi. Bulgular: Egzersiz uygulanan çalışma grubunda ağrı düzeyinde daha belirgin azalma ve yaşam kalitesinde anlamlı artış saptandı (p<0,05). Her iki grupta ağrı zamanla azalsa da, egzersiz yapılan gruptaki iyileşme daha belirgindi. Sonuç: Tiroidektomi sonrası erken dönemde yapılan boyun egzersizlerinin, ağrı kontrolü ve yaşam kalitesinin artırılmasında etkili olduğu görülmüştür. Egzersizlerin rutin takibe entegrasyonu önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: tiroidektomi, post-operatif boyun ağrısı, yaşam kalitesi, boyun hareket açıklığı, izometrik egzersiz
FDG-PET görüntülemede insidental saptanan tiroid lezyonlarının suvmax değerlerinin maligniteyle ilişkisi
Amaç: Florodeoksiglukoz Pozitron Emisyon Tomografisi (FDG-PET) kanserlerin tanı, evreleme ve tedavi etkinliğinin değerlendirmesinde yaygın olarak kullanılan bir görüntüleme yöntemidir. FDG-PET çekimlerinde tiroid bezinde rastlantısal olarak saptanan lezyonlar giderek artan bir sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı, FDG-PET görüntülemesinde rastlantısal saptanan tiroid lezyonlarının SUVmax değerlerinin malignite ile olan ilişkisini incelemektir. Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde 2016-2023 yılları arasında çekilen FDG-PET/BT görüntülemeleri sırasında insidental tiroid nodülü saptanan 284 hasta dahil edilmiştir. Nodüllerin Maksimum Standartlaştırılmış Alım Değeri (SUVmax), laboratuvar bulguları ve patoloji sonuçları karşılaştırıldı. Hastalar hem ince iğne aspirasyon biyopsi (İİAB) sitopatoloji sonuçlarına göre Bethesda Tiroid Sitopatolojisi Raporlama Sistemi sistemiyle hem de ameliyat sonrası patoloji sonuçlarına göre malign ve benign olarak sınıflandırılarak SUVmax değerlerinin maligniteyle ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların demografik verileri, nodül boyutları, tiroid fonksiyon testleri, SUVmax değerleri, İİAB ve postoperatif patoloji sonuçları analiz edildi. SUVmax değerleri ile postoperatif patolojilerdeki malign/benign ayrımında anlamlı bir ilişki saptanmadı. İİAB sonucunda ise malign benign ayrımında orta derecede duyarlı, yüksek özgüllüğe sahip olarak değerlendirilebilen bir cut-off değeri (≥12.125) elde edilmiştir. Sonuç: FDG-PET/BT görüntülemesinde rastlantısal tespit edilen tiroid lezyonlarındaki SUVmax değerleri malignite için önemli bir gösterge olarak hizmet edebilir. Ancak, kesin tanı için histopatolojik doğrulama hala altın standarttır.
Meme kanserlerinde hormon reseptör durumunun nükse ve perop re-eksizyon oranlarına etkisi
ÖZET Amaç: İnvaziv meme kanserinde hormon reseptörü (HR) durumunun lokal/lokorejiyonal nüks (LR/LRR) ve peroperatif (intraoperatif) reeksizyon gereksinimiyle ilişkisinin değerlendirilmesi. Yöntemler: 2007-2025 arasında tek merkezde ameliyat edilen 137 olgu retrospektif olarak analiz edildi. Klinik-patolojik değişkenler (yaş, tümör boyutu, histolojik derece, LVI/PNI, Ki-67, alt tip), cerrahi sınır durumu/genişliği ve cerrahi tip kaydedildi. Zaman-bağımlı sonlanımlar Kaplan-Meier ile; belirleyiciler çok değişkenli lojistik/Cox modelleriyle değerlendirildi (p=0,05). Bulgular: Ağırlıklı olarak postmenopozal, küçük boyutlu ve HR-pozitif NST tümörlerden oluşan kohort çalışmamızda medyan yaş 53,5; ortalama tümör boyutu 23,0±14,2 mm (medyan 20 mm) idi. Alt tipler: Lüminal B %50, Lüminal A %35, TNBC %10.6, HER2-zengin %4.4. Ki-67 ortalama %27,3 (medyan %20). LVI %50,4; PNI %33. Cerrahi: MKC %58,4; MRM %23,4; basit mastektomi %18,2. Nüks %33; mortalite %26. Ki-67 artışı nüks için bağımsız riskle ilişkiliydi (OR 1,05/%1, %95 GA 1,00–1,11; p=0,047). Radyolojik tümör boyutu mortalitenin bağımsız belirleyicisiydi (OR 1,12/mm, %95 GA 1,03–1,29; p=0,041). HR alt grupları ve cerrahi sınır genişliği çok değişkenli modellerde bağımsız öngördürücü değildi. MKC ile MRM arasında nüks/reeksizyon açısından anlamlı fark izlenmedi. Reeksizyon oranı %40 olup ileri yaşla artış gösterdi (OR 1,05/yıl; p=0,050); MRM, basit mastektomiye kıyasla daha düşük reeksizyon riski ile ilişkiliydi (OR 0,06; p=0,041). Kaplan-Meier eğrileri 2-5 mm'lik cerrahi sınır durumunda daha elverişli seyir gösterse de anlamlılık sağlanmadı (p=0,112). LVI sağkalımı univaryantta olumsuz etkiledi (p=0,005), çok değişkenli analizde doğrulanmadı. Sonuç: HR durumu tek başına nüks veya reeksizyonu öngörmemektedir. Nüks için proliferasyon (Ki-67), sağkalım için tümör boyutu bağımsız ve klinik açıdan belirgin belirleyicilerdir. Negatif cerrahi sınır sağlandıktan sonra daha geniş eksizyonun ek faydası sınırlıdır. Özellikle PR-negatif ve/veya yüksek Ki-67'li Lüminal olgular için takip ve adjuvan stratejiler biyolojik agresiflik temelli kişiselleştirilmelidir. Tek merkezli, retrospektif tasarım ve örneklem büyüklüğü genellenebilirliği sınırlayabilir; çok merkezli, zaman-bağımlı modellemeyi önceleyen doğrulama çalışmaları gereklidir. Anahtar Kelimeler: Meme neoplazileri; hormon reseptörleri; Ki-67; lokorejiyonal nüks; cerrahi sınır; reeksizyon.
Sıçanlarda %70 hepatektomi sonrası karaciğer rejenerasyonunun homeostazisinde Endokan'ın regülasyonu
Amaç: Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda %70 hepatektomi sonrası endokan ile karaciğer rejenerasyonu, anjiogenez ve endostatin arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 64 adet sıçanda %70 hepatektomi sonrası geride kalan karaciğerde doku vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), prolifere hücre nükleer antijeni (PCNA), endostatin ve endokan düzeyleri ile serum endokan, endostatin düzeyleri 0, 1, 2, 3, 5, 7, 10, 14. günlerde değerlendirildi. Bulgular: Prolifere hücre nükleer antijeni (PCNA) ve vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF)' nin 3. günde zirve değere ulaştığı (PCNA- ortanca: %80, p=0,049 ve VEGF- ortanca: 3, p=0,003), VEGF'in 5. günde bazal değere indiği (p=0,126) ve PCNA'nın 10. günde bazal değere ulaştığı (ortanca: %20, p=0,005) tespit edilmiştir. Serum endostatin düzeyinin 1. günde zirve değere ulaştığı (p<0,0001), 10. günde bazal değere ulaştığı (p>0,1) ve serum endokan aktivitesindeki zirve değerin 2. günde olduğu (p<0,01), bazal değere ise 10. günde ulaştığı tespit edildi (p>0,1). Sonuç: Serum endokan protein düzeyinin VEGF ve PCNA ile paralel seyretmesi ve rejenerasyonun tamamlandığı günde endokan'ın bazal değere ulaşması; endokan'ın anjiogenezde ve rejenerasyonda rol alabileceğini düşündürdü. Anahtar Kelimeler: Karaciğer, Rejenerasyon, Anjiogenezis, Endokan, Endostatin
Sıçanda kolon anastomozu modelinde E vitamininin yara iyileşmesi üzerine erken dönem etkileri
Amaç: Gastrointestinal sistem cerrahisi sonrası görülen anastomoz kaçağı ve anastomoz darlığı gibi komplikasyonlar önemli morbidite ve mortalite nedenleri olup, hastanede kalış süresini ve tedavi maliyetini belirgin şekilde etkilemektedir. Bu komplikasyonların gelişmesinde yara iyileşmesi sürecinin etkinliği son derece önemlidir. Vücutta bilinen en güçlü antioksidanlardan biri E vitaminidir. E vitaminin gerek genel anlamda yara iyileşmesi üzerine gerekse spesifik olarak gastrointestinal sistemde yara iyileşmesi üzerine etkileri konusunda yeterli bilgi yoktur. Bu deneysel çalışmada sıçanda kolon anastomozu modelinde E vitamininin kolon anastomozu iyileşmesi üzerine erken dönem etkilerinin araştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 48 adet Wistar-albino cinsi sıçan dört gruba ayrılarak ketamin anestezisi altında kolon anastomozu yapılmış, tedavi gruplarına iki farklı dozda E vitamini verilmiş, kontrol grubuna zeytinyağı verilmiştir. Anastomozdan sonra 7. günde anastomoz yapılan segment rezeke edilerek gruplar anastomoz patlama basınçları, doku hidroksiprolin düzeyleri ve oksidatif stres indeksleri açısından karşılaştırılmıştır. Ayrıca gruplar arasında anastomoz kaçağı sıklığı da karşılaştırılmıştır. Sonuçlar: Gruplar arasında kolon anastomozu patlama basıncı (p=0.245), anastomoz sonrası doku hidroksiprolin düzeyi (p=0.163) ve anastomoz kaçağı sıklığı (p=0.517) açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Çıkarım: Bulgular E vitamininin yara iyileşmesinin erken döneminde kolon anastomozu iyileşmesi üzerine olumsuz bir etkisi olmadığına işaret etmektedir. E vitamininin antioksidan etkileri dışında farklı mekanizmalarla da etki gösteriyor olma olasılığı yanında daha yüksek dozlarda uygulanmasının gerekebileceği sonucuna varılmıştır.
Deneysel yanık modelinde kültüre edilmemiş hücre spreyi hazırlanmasında kullanılan farklı greft boyutlarının tedavi sonuçlarına etkisi
Derin yanıkların cerrahi tedavisinde günümüzde kısmi kalınlıkta otogreft standart tedavi olarak kullanılmaktadır. Yakın zamanda kültüre edilmemiş otolog hücrelerinin yanık tedavisinde deri grefti uygulaması kadar etkili olduğu gösterilmiştir. Bu araştırmada kültüre edilmemiş hücre spreyi ile tedavi edilecek derin ikinci derece yanıklarda, ideal donör/yanık alanı oranını belirlemek amaçlandı. Çalışmada toplam yirmi dört adet Wistar-albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Bunlar her birinde 8 adet sıçan içeren A, B ve C olarak 3 gruba ayrıldı. Her hayvanın dorsal kısımında her birinin boyutu 2 cm² olan iki faklı derin ikinci derece yanık alanı oluşturuldu. Deneyin beşinci gününde yanık alanına planlanan işlemler uygulandı. A grubundaki hayvanların ilk yanık alanına herhangi bir tedavi uygulanmadı (birinci grup), ikinci yanık alanına sadece debridman (tanjansiyel eksizyon) uygulandı (ikinci grup). Sırasıyla 2 cm2, 1 cm2, 0.5 cm2 ve 0.25 cm2 alanlardan alınan greftten hazırlanan otolog hücre spreyi B grubunun birinci ve ikinci yanık alanına ve C grubunun birinci ve ikinci yanık alanına sırasıyla uygulandı. Tedaviye yanıt işlemin on dördüncü gününde değerlendirildi; tüm denekler sakrifiye edildi ve yara bölgeleri makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Makroskopik olarak nekroz yüzdesi hesaplandı. Histopatolojik olarak ülser boyutu (mm) ve inflamasyon (skor 0-3) değerlendirildi. Nekroz yüzdesi, ülser boyutu ve inflamasyon açısından istatiksel olarak anlamlı en iyi sonuçlar yanık alanına göre 1:2 oranında küçültülmüş donör alan kullanılan grupta gözlendi (p=0.007, p=0.041, p=0.043). Yanıkların kültüre edilmemiş otolog hücre spreyi ile tedavisinde donör alanının daha da küçültülmesi ve insanlarda standart yöntem olan otogrefte alternatif bir tedavi yöntemi olarak kullanılması için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Deneysel ikinci derece derin yanık modelinde kültüre edilmemiş hücre spreyi kullanımı
Yanık yaralanmalarının çoğu ayaktan tedavi edilebilirken %10'luk bir hasta grubunda yanık ünite veya merkezinde izlem ve tedavi gerekir. Bu tedavi süreci bazen komplike olabilir ve sekel/fonksiyon kaybı ile sonuçlanabilir. Birinci ve yüzeyel ikinci derece yanık yaraları sadece yara bakımı ile iyileĢebilirken; derin ikinci ve üçüncü derece yanıklar cerrahi tedavi gerektirir. Bu hastalarda otogreft kullanımı ile yanık yaralarının kapatılması standart tedavi yöntemidir. Ancak uzun süreli yara bakımı gerektirmesi, enfeksiyon, donör saha bakımı ve komplikasyonları gibi sorunlar nedeniyle ideal cerrahi tedavi arayıĢı sürmektedir. Kültüre edilmiĢ epidermal otogreftler bir süredir kullanılmasına rağmen; ideal bir yara tedavi yöntemi olamamıĢtır. Öte yandan erken dönem otolog hücre spreyinin mesh grefte göre re-epitelizasyonu hızlandırdığı düĢünülmektedir. Bunun üzerine iki aĢamalı enzim etkisiyle keratinosit izolasyonuna dayanan, daha hızlı uygulanılabilen kültüre edilmemiĢ hücre spreyi kullanımı gündeme gelmiĢtir. Bu araĢtırmanın amacı, sıçanlarda oluĢturulan derin ikinci derece yanıklarda kültüre edilmemiĢ hücre spreyi kullanımının deneysel modelini oluĢturmak ve bu yöntemin etkinliğini klasik kısmi kalınlıkta deri grefti ile karĢılaĢtırmaktır. Deney için 24 adet Wistar Albino cinsi erkek sıçan 4 gruba ayrıldı. Ġlk grup iĢlem sonrası 3., ikinci grup iĢlem sonrası 7., üçüncü grup iĢlem sonrası 14. ve dördüncü grup iĢlem sonrası 21. gün makroskopik ve histolojik olarak değerlendirilecek deneklerden oluĢuyordu. Hepsinin dorsal derisine farklı lokalizasyonda iki adet derin ikinci derece yanık oluĢturuldu. Yanık yarasının 5.gününde iĢleme alındı. Tanjansiyel eksizyon sonrası yanık yarasının birine kısmi kalınlıkta deri grefti uygulandı. Alınan donör greftinin diğer yarısına iki aĢamalı enzim uygulaması yapıldı ve keratinositler açığa çıkarıldı. Bu hücreler diğer tanjansiyel eksizyon yapılan yanık yarasına sprey olarak uygulandı. ĠĢlem sonrası 3., 7., 14. ve 21.gün denekler sakrifiye edildi ve fotoğrafları çekilerek doğrudan gözlemle makroskopik olarak incelendi, biyopsiler alındı. Spesimenlerde epitelize olmayan alan, inflamatuar yanıt ve neovaskülarizasyon incelendi. Doğrudan gözlem yöntemi ile yapılan makroskopik incelemede deri grefti grubu ile sprey grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. Ancak histopatolojik incelemede, inflamatuar yanıt ve neovaskülarizasyon açısından deri grefti ve sprey grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Ayrıca bakılan korelasyon testlerinde makroskopik inceleme yüzdesi ile epitelize olmayan alan, inflamatuar yanıt ve neovaskülarizasyon arasında istatistiksel olarak ters yönde orta kuvvette anlamlı bir iliĢki saptandı. Bu çalıĢmanın sonucunda klasik otolog deri grefti ile kültüre edilmemiĢ hücre spreyinin yara iyileĢmesi üzerine etkilerinin benzer olduğu saptandı. Elde edilen sonuçlar kültüre edilmemiĢ hücre spreyi yönteminin yanık tedavisinde kullanılabilecek etkili bir greft yöntemi olabileceğini göstermektedir. Ancak bu yöntemin insanlarda kullanımı ve daha net sonuçlar elde etmek için ileri çalıĢmalara gereksinim vardır. Tanımladığımız bu hayvan modeli gelecekteki çalıĢmalarda kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Derin ikinci derece yanık, cerrahi tedavi, otolog hücre, kültüre edilmemiĢ hücre spreyi
Abdominal rekonstrüktif aort cerrahisi sonrası gelişeninsizyonel hernilerde risk faktörlerinin retrospektifolarak belirlenmesi
İnsizyonel herniler abdominal cerrahi sonrası gelişen ve çok iyi bilinen %7 -%26 arasında değişen oranlarda görülen komplikasyonlardan biridir. Yapılan az sayıda çalışmada abdominal aort anevrizması operasyonu sonrası gelişen insizyonel herni riskinin diğer aortaoklüziv vaskuler cerrahilerden anlamlı olarak daha yüksek risk içerdiği ortaya konmuştur. Hipotezlerden biri hem aort anevrizma gelişiminin hem de insizyonel herni gelişiminin patogenezinin bağ dokusu metabolizma bozukluğu ile ilişkili olabileceğidir. Bu patogenez henüz aydınlatılmış değildir. Herni gelişiminde vücut kitle indeksi, ASA skoru, sigara kullanımı gibi diğer risk faktörlerinin de rol oynayabileceği unutulmamalıdır. Çalışmamızda risk faktörlerini ortaya koymak ve bahsettiğimiz anevrizma ve herni arasındaki olası ortak yatkınlık durumunu bulmak amaçlanmıştır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp-Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda OCAK 2005- ARALIK 2016 tarihleri arasında aortaokluziv hastalık yada abdominal aort anevrizması sebebiyle açık batın cerrahisi geçiren 18 yaş üzeri (18-89) 110 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Hastaların perioperatif ve postoperatif kaydedilmiş olan verileri öncelikle aortookluziv hastalıklar nedeniyle opere olanlar ve abdominal aort anevrizması sebebiyle opere olanlar şeklinde 2 farklı gruba ayrıldı. 2 grupta uygulanan cerrahi prosedürler, cinsiyet, yaş, ASA skoru (ASA 1 , ASA 2, ASA 3) , VKİ (VKİ <25, VKİ>25) , sigara içiciliği (Hiç içmeyen, <1pk/gün içen, >1 pk/gün içen.) , insizyonel herni gelişim süresi karşılaştırıldı. Veriler istatistiksel analizlerle değerlendirilerek bağımlı ve bağımsız risk faktörleri araştırıldı. Toplamda 110 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların 42 (%38.16) ' si aortaokluziv hastalık tanısıyla opere edilenler ; 68 (61.82)'i ise abdominal aort anevrizması tanısıyla opere edilenlerdi. Cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksleri, sigara içicilik durumları, uygulanan cerrahi prosedürler her 2 grup için de benzer özellikteydi. (sırasıyla p:0.928, p:0.643, p:0.713, p:0.091, p:0.061 ) Yani gruplar homojen dağılmıştı. İnsizyonel herni gelişim oranlarına bakıldığında aortaokluziv diğer hastalıklar tanısıyla opere edilen hastaların % 14.3 ünde insizyonel herni görülürken, abdominal aort anevrizması tanısıyla opere edilen hastaların %17.6 sında insizyonel herni gözlendi. Anevrizma nedenli operasyon geçirenlerde herni oranı daha yüksek gözlenmekle birlikte rakamlara bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Yaş, cinsiyet, sigara iv içiciliği, cerrahi prosedürler, aort cerrahisiyle herni gelişimi arasında geçen süre, ASA skoru gibi bağımsız değişkenlerde istatistiksel anlamlı fark bulunmadı BMI <25 olan 53 hastanın 3 ünde(%5.7) insizyonel herni görülürken BMI >25 olan 57 hastanın 15 inde (%26.3) insizyonel herni geliştiği görüldü. BMI ın yüksek olması insizyonel herni için istatistiksel anlamlı önemli bir risk faktörü olduğu görüldü. Sonuç olarak çalışmamızda vücut kitle indeksinin yüksek olması insizyonel herni gelişimi açısından istatistiksel olarak anlamlı ve çok önemli risk faktörü olarak görüldü. Abdominal aort anevrizması tanısıyla opere edilmesi ise aortaokluziv diğer hastalıklarla karşılaştırıldığında yine yüksek görüldü fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuçlar yorumlanırken son yıllarda girişimsel endovaskuler tedavi yöntemlerinin çok sık uygulanıyor olduğu gözönünde bulundurulmalıdır. Bu açıdan bakıldığında anevrizma tanısının hala insizyonel herni gelişimi için çok önemli bir risk faktörü olduğu düşünülmektedir.
Bariatrik cerrahi uygulanan hastalarımızda preoperatif RDW yüzdesinin kilo kaybı tahmini ile olan ilişkisinin retrospektif incelenmesi
Giriş: Morbid obezite tüm dünyada yaygın bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çağımızda, sosyokültürel hayatı engelleyip, mortalite ve morbiditeyi arttıran, bireylerin yaşam kalitesini düşüren önemli bir problemdir. Diyet, egzersiz ve medikal tedavi ile kalıcı başarılı sonuçlar alınamamıştır. Bu nedenle obezite cerrahisi gündeme gelmiştir. Fakat hangi hastanın bu cerrahiden fayda sağlayacağı açık değildir. Bununla ilgili net bir prediktif değer henüz ortaya konmamıştır. Biz de çalışmamızda eritrosit dağılım hacminin (RDW) kilo kaybı üzerine prediktif bir değer olup olmadığını değerlendirdik. Metot: Çalışma öncesinde etik kurul onayı alınmış olup, Haziran 2011 – Haziran 2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda morbid obezite nedeniyle bariatrik cerrahi uygulanan hastalar retrospektif olarak ele alındı. Daha önce başka bir bariatrik cerrahi prosedür uygulanıp revizyon uygulanan hastalar ile intragastrik balon uygulaması yapılan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Yaş, cinsiyet, komorbidite durumu, preoperatif ve kontrollerdeki vücut kitle indeksi (VKİ), operasyon türü, ve tekrar kilo alımı değerlendirildi. VKİ değerleri ile Fazlalık VKİ Kaybı (FVKİK) hesaplandı. RDW değeri ile olan ilişki istatistiksel olarak incelendi. İstatistiksel analiz için SPSS v25.0 programı kullanıldı. p değeri 0,05'in altında anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 143 hasta katıldı. 32 hasta erkek, 111 hasta kadın idi. VKİ'ne bakıldığında ortanca değer erkekler için 46,2 kg/m2 (35,6-59,1 kg/m2), kadınlar için 47,2 kg/m2 (36-57,6 kg/m2) olarak saptandı. Hastaların ortanca yaş değeri 38 (17-68), ortanca RDW değeri %14,2 (%12-%19,7) idi. RDW ile FVKİK değerleri arasındaki ilişki Spearman Korelasyon Analizi ile değerlendirildi. Bunun sonucunda FVKİK1, FVKİK3, FVKİK6, FVKİK18 ve FVKİKm ile RDW arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı (sırasıyla p=0,024, p=0,023, p=0,002, p=0,027, p=0,001). Korele olan değerler ile RDW yüzdeleri gruplandırılarak tekrar incelendi. FVKİKm, FVKİK3 ve FVKİK6'da RDW değeri 14,5 üstünde olan hastaların oranlarında istatistiksel anlamlılık saptandı. FVKİKm için anlamlılık değeri p=0,011, FVKİK3 için p=0,007 ve FVKİK6 için p=0,013 idi. Sonuç: Hastalarımızda bariatrik cerrahi başarı ile uygulanmış olup, tüm hastalarımızda kilo kaybı sağlanmıştır. RDW, bariatrik cerrahi sonrası takip eden yıllarda maksimum kilo kaybına ulaşma oranının (FVKİKm) bir öngörüsüdür. Klinik olarak faydalı, prognostik bilgi sağlayabilen, yeni bir preoperatif biyobelirteçtir. Fakat RDW, sadece prediktif olarak kullanılabilir. RDW ile kilo kaybı arasında mekanizma açık değildir. Bununla ilgili daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Transplantasyon sonrası erken dönemde renal allograftlerin fonksiyonlarının takibinde difüzyon ağırlıklı görüntülemenin (DAG) kullanılabilirliği
Amaç: Transplantasyon sonrası erken dönemde renal allograftlerin fonksiyonlarının takibinde ve gelişebilecek olası erken komplikasyonların (ATN ve AR gibi) tanısında DAG'nin kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Organ Nakli Kliniği'nde 1998-2016 yılları arasında canlı vericili veya kadaverik olarak yapılan 24 renal transplantasyonlu hasta çalışmaya prospektif olarak alındı. Çalışma grubu olarak Renal transplant uygulanmış klinik ve laboratuar olarak rejeksiyon ve ya akut tübüler nekroz tablosu olan 14 adet hasta hasta grubunda değerlendirildi. Kontrol grubu oluşturulmasında Renal transplant uygulanmış klinik ve laboratuar olarak rejeksiyon ve ya akut tübüler nekroz tablosu olmayan 10 adet hasta kontrol grubunda değerlendirildi. Hastalar işlem öncesinde ayrıntılı şekilde bilgilendirilip, aydınlatılmış onam formları verilerek okumaları sağlandı, işlemler ile ilgili sordukları sorular cevaplandırıldı. Hastalar klinikte yatmakta idi. Randomize olarak seçildi. Radyoloji anabilim dalında böbreklere yönelik difüzyon MR görüntüleme tekniği uygulandı. MR çekim süresi 11 dakika, 56 saniye olarak belirlendi. Aksiyel DAG single shot eko-planar görüntüleme tekniği ile sağlandı. Difüzyon gradient b değerleri 50, 400 ve 800 s/mm2 kullanıldı. Transplante böbrek üst pol, orta kesim ve alt pol düzeylerinden korteks ve medulla kesimlerinden dairesel ROI (region of interest) kullanılarak ADC ölçümleri yapıldı. Çalışmada toplanan verilerin analizi, istatistiksel yazılım paketi SPSS 23 (Statistical Package for the Social Sciences – IBM®) kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyini belirlemek için, %95 güven aralığında ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışma kriterlerine uyan 24 Renal Transplantlı hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta grubunda yeralan 14 olgunun yaş ortalaması 44,6±13,65 yıl olarak bulunurken, kontrol grubunda yeralan olguların yaş ortalaması ise 41,8±18,3 yıl olarak saptanmıştır. En küçük yaş 14 olurken en büyük yaş 64 olarak bulunmuştur. Çalışma kapsamında yeralan hasta grubu olguların 7'si (%50) kadın hastalardan oluşurken, 7'si (%50) erkekdi. Kontrol grubunda bulunan olguların ise 7'si (%70) kadın hastalardan oluşurken, 3'ü (%30) erkeklerden oluştuğu tespit edildi. Ayrıca hasta grubu olguların 7'si (%50) ve kontrol grubu olguların 4'ü (%40) canlıdan alınan böbrek ile transplant olurken, hasta grubu olguların 7'si (%50) ve kontrol grubu olguların 6'sı (%60) kadavradan alınan böbrek ile transplant yapıldığı tespit edildi. Çalışmamızda hasta grubunda yeralan 14 olgunun idrar protein ortalaması 63,1±51,7olarak bulunurken, kontrol grubunda yeralan olguların idrar protein ortalaması ise 10,3±3,05 olarak saptanmıştır. Bunun yanı sıra hasta grubunda yeralan 14 olgunun eGFR ortalaması 23,31±13,6 olarak bulunurken, kontrol grubunda yeralan olguların eGFR ortalaması ise 65,97±12,3 olarak saptanmıştır. Hasta ve control grupları arasında bütün böbrek pollerinde istatistiksel olarak anlamlı ve kuvvetli bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Klinisyenin ATN ve Red cevapları arasındaki ilişki incelendiğinde; sadece Korteks üst pol ile Medulla Üst polde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Fakat diğer bütün böbrek pollerinde istatistiksel olarak anlamlı ve kuvvetli bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda sonucunda, renal transplantasyonlu hastalarda renal kortikal ADC değerleri kontrol grubuna göre azalma göstermektedir. Kantitatif renal DAG incelemesi, renal transplantasyonlu hastalarda renal hasarı belirlemede ve evrelemede yardımcı bir yöntem olabilir.
Tiroidektomi sonrası ses ve yutma fonksiyonlarının objektif verilerle değerlendirilmesi
Amaç: Tiroidektomi sonrasında hastaların yutma ile ilişkili yakınmaları nadir değildir. Bu çalışma ile, yutma fonksiyonlarının tiroidektomi sonrasında, objektif olarak etkilenip etkilenmediğini ortaya koymayı amaçladık. Gereç - Yöntem: Aralık 2012 - Mart 2014 tarihleri arasında tiroid cerrahisi geçiren ve reküren sinir hasarı oluşmayan, 32'si bayan (%80), 8'i erkek (%20) toplam 40 hasta (yaş :27-78), prospektif olarak, pre-operatif (1) ve post-operatif (3), toplamda 4 kez değerlendirmeye alındı. Hastalara subjektif değerlendirme için 'Subjektif Yutma Değerlendirme Anketi', 'SIS (swallowing impairment score) Anketi' ve 'MD Anderson Disfaji Anketi' uygulandı. Objektif veriler için ise ''Kaypentax yutma çalışma modülü" kullanıldı ve yutma fonksiyonlarının fizyolojik sinyal kayıtları ve videolaringoskopiyle rezidü-aspirasyon-penetrasyon değerlendirmesi yapıldı. Ayrıca hastaları duygu durumlarının değerlendirmesi için Beck Depresyon Anketi uygulandı. Objektif ve subjektif veriler; çoklu analiz ile kendi arasında ve hastaların yaş, cinsiyet, patoloji ve post-op 6.ay TSH düzeyleriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Subjektif yutma değerlendirme anketine göre; 2 hastada yutma güçlüğünün (disfaji- bolus kontrol-boğulma hissi) cerrahi sonrasında gerilediği görülürken yeni gelişen yutma güçlüğü yakınması saptanmadı. Ancak operasyon öncesine göre karşılaştırıldığında; SIS skorlarında ve MD Anderson skorlarında disfaji yönünde artış görüldü. Subjektif skorlar arasında anlamlı korelasyon izlenmedi(p>0,05). Objektif değerlendirmede; skorlar arasında sıvı gıda alımında ve yarı-katı gıda (yoğurt) alımında sorun izlenmedi (p>0.05). Katı gıda alımında preoperatif döneme kıyasla orta düzeyde rezidü saptandı (p=0,013). Yutma frekanslarında, fonksiyonel alım skalasında ve fonksiyonel yutma skalasında anlamlı bir değişiklikler kaydedildi. (p=0,034). Subjektif yakınmaların objektif bulgularla korelasyon göstermediği görüldü. Ses değerlendirme verilerine bakıldığında std (standard deviation of avarage fundamental frequency) ve dsh (degree of subharmonics) anlamlı bir artış izlendi (p<0,01).Beck Depresyon Ölçeği'ne göre, preoperatif orta düzey depresif yakınmaları olan 3 hastanın postoperatif dönemde yakınmalarının gerilediği görüldü (p>0,05). Sonuç: Reküren sinir hasarı olmaksızın yapılan total tiroidektomi sonrasında hastaların yaklaşık % 30'u yutma güçlüğünden yakınırken, objektif açıdan ele alındığında yutma fonksiyonları % 2.5-10 oranında etkilenmektedir.
Non-travmatik dalak hastalıklarında tek port laparoskopik, çoklu porttan laparoskopik ve açık splenektomin perioperatif sonuçlarının karşılaştırılması
Giriş-Amaç: Minimal invaziv cerrahi birçok alanda olduğu gibi genel cerrahi pratiğinde de daha fazla hasta memnuniyeti ve daha az perioperatif komplikasyon nedeniyle son yıllarda cerrahlar tarafından artan bir oranla tercih edilmektedir. Splenektomi için de cerrahi tipi endikasyona göre farklılık göstermekle birlikte minimal invaziv cerrahiye doğru yönelim artmıştır. Tek porttan girişim görece yeni bir tekniktir ve konvansiyonel laparoskopiye ve açık girişime oranla perioperatif komplikasyonların daha az olduğu bildirilmiş olsa da her 3 tekniğin perioperatif sonuçlarını karşılaştıran çalışma sayısı fazla değildir. Bu çalışmada belirtilen 3 teknikle non-travmatik hastalıklarda uygulanan splenektominin perioperatif sonuçlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Ege Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda Haziran 2011- Aralık 2016 yılları arasında non-travmatik nedenlerden dolayı hastanemizde splenektomi uygulanan 18-72 yaş aralığındaki 82 hastanın dosyaları rektospektif olarak incelendi. Bu hastaların perioperatif ve post-operatif kaydedilmiş olan verileri; tek port splenektomi, konvansiyonel laparoskopik splenektomi, açık splenektomi uygulanmış olanlar olarak 3 gruba ayrıldı. Bu 3 grup için de ameliyat endikasyonu, ASA skoru, intraoperatif komplikasyon, operasyon süresi, hastanede kalış süresi, cerrahi post-operatif komplikasyon, genel post-operatif komplikasyonlar istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: AS uygulanan (grup 1) 38 hasta, LS uygulanan (grup 2) 34 hasta, TPLS uygulanan (grup 3) 10 hasta karşılaştırıldı. Her 3 grupta da cinsiyet, ortalama yaş ve ASA skorları arasında anlamlı fark yoktu. Yine her 3 grupta da intraoperatif kanama ve post-op komplikasyonlar arasında anlamlı fark yoktu. ITP nedeniyle opere olan hastalar : Grup 1'de : %26.4, Grup 2: %91.2, Grup: 3'te %80 idi. ( p1 ve p3 < 00.5). Grup 1 de ortalama ameliyat süresi 81 dk ± 17, grup 2 de 81 dk ±22 ve grup 3 te 97 dk ± 22 idi. ( p1 ve p3 >0.05 p2 <0.05) Hastanede kalış süresi grup 1 de 3.4 gün (±0.72), grup 2 de 3.1 gün ( ± 1.10) ve grup 3 te 2.5 gün ± (0.7) idi. ( p1 <0.05, p2 <0.05 ve p3< 0.05) Grup 2'de ki 2 hastada intraoperatif splenik ven yaralanması nedeniyle açık splenektomiye geçildi. Grup 3'teki 1 hastada diseksiyon zorluğu nedeniyle laparoskopik splenektomiye geçildi. Grup 2'deki bir hastada marsupializasyon sırasında ince barsak yaralanması gerçekleşti ve açık prosedüre geçildi. Tartışma ve Sonuç: Tek porttan laparoskopik splenektomi hem standart laparoskopik hem de açık splenektomiye güvenli ve alternatif bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: tek port splenektomi, laparoskopik splenektomi, açık splenektomi
Rektum kanserlerinde preoparatif radyokemoterapi ile postoperatif radyokemoterapi tedavisinin hastalık rekürrensi ve sağkalım açısından karşılaştırılması
AMAÇ Lokal ileri rektum kanserinde (LİRK) preoperatif uzun dönem kemoradyoterapi ile postoperatif kemoradyoterapiyi karşılaştıran 2 prospektif randomize çalışma mevcut olup, lokoregional rekürrens (LR) ve sağ kalım sonuçları çelişmektedir. Çalışmanın temel amacı LİRK de preoperatif ve postoperatif kemoradyoterapinin hastalık rekürrensi ve sağkalımlara etkilerini karşılamaktır. MATERYAL METOD Klinik olarak LİRK tanısı alan 336 hasta prospektif olarak preoperatif veya postoperatif (177 vs 159 hasta) kemoradyoterapi gruplarına ayrıldı. Preoperatif gruptaki hastalara total 50.4 Gy (28 fraksiyon) radyoterapi ve eş zamanlı 2 siklus KT yi (5-florourasil- lökoverin) takiben küratif TME uygulandı. Postoperatif gruba operasyondan 4 hafta sonra benzer protokol verildi. Gruplara 4 kür adjuvant KT eklendi. BULGULAR Ortalama 60,4 ay takip sonrası, LR'nin 5 yıllık kümülatif indeksi preoperatif grupta % 7.4 ve postoperatif grupta % 13.4 idi (p= 0.021). 5 yıllık kanser spesifik sağkalım preoperatif grupta % 87.5 ve postoperatif grupta % 80 idi (p= 0.022). Total sağkalım % 79.5 vs %74.7 (p= 0.064), hastalıksız sağkalım % 75.2 vs % 64.8 (p= 0.062), KRT ye bağlı geç toksisite % 7.4 vs % 13.2 (p= 0.002) idi. Tedaviye uyum preoperatif grupta yüksektir (p< 0.001). SONUÇ Preoperatif kemoradyoterapi, postoperatif kemoradyoterapi ile karşılaştırıldığında lokal kontrol, tedavi uyumluluğu, kanser spesifik sağkalım ve geç toksisite açısından belirgin olarak iyileşme sağladı. Sonuçlar aynı zamanda, preoperatif tedavi için olası bir genel ve hastalıksız sağkalım fayda öneriyordu. Patolojik tam yanıt sağlanan hastalarda hastalıksız sağ kalım anlamlı oranda artmaktadır.
Laparoskopik kolon cerrahisinde böbrek tübül hasarının KIM-1 molekülü ile değerlendirilmesi
Amaç: Kolon kanseri ülkemizde erkek ve kadınlarda en sık görülen 3. kanser türüdür. Kolon kanseri ameliyatlarında teknolojinin gelişmesiyle minimal invaziv tedavi seçenekleri ön plana çıkmıştır. Bu çalışmanın amacı laparoskopik kolon cerrahisinde oluşturulan artmış karın içi basıncında, böbrekte meydana gelebilecek hasarlanmaya en hassas cevap olan ve böbrek tübüllerinden salgılanan KIM-1(Kidney Injury Molecule-1) molekülü kullanılarak, açık prosedürler ile karışılaştırılması planlanmıştır. Materyal ve Metod: Çalışmamızda hastanemiz genel cerrahi kliniğine Kasım 2021-Mayıs 2022 tarihleri arasında başvuran, kolon kanseri tanısı konulup laparoskopik ve açık prosedürler ile opere edilen toplam 46 hasta dahil edilmiştir. Hastalar randomize prospektif olarak 10 laparoskopik sağ hemikolektomi (Grup 1), 8 açık sağ hemikolektomi (Grup 2), 8 laparoskopik anterior rezeksiyon (Grup 3), 11 açık anterior rezeksiyon (Grup 4) ve 9 laparoskopik low anterior rezeksiyon (Grup 5) olmak üzere beş gruba ayrılmıştır. Hastalardan preoperatif, postoperatif 4. saat ve postoperatif 14. gün idrar numuneleri alınarak idrar KIM-1 düzeyleri ve idrar kreatinin değeri ölçülmüştür. Daha sonra idrar KIM-1/Cr oranları hesaplanmıştır. Araştırma sonucu elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Sonuçlar: Opere edilen hastaların %50,0'ı (n=23) erkek, %50,0'ı (n=23) kadın hasta idi. Hastaların yaş ortalaması 61,65±11,94 yıl, VKI (vücut kitle indeksi) ortalaması 26,26±5,34 kg/m2 olarak saptandı. Çalışmaya dahil edilen hastaların %58,7'sine (n=27) laparoskopik cerrahi uygulanmıştı. Laparoskopik cerrahi uygulanan her hastada intraabdominal basınç 12 mmHg olarak belirlendi. Hastalara aynı anestezik ilaçlar operasyon süreleri ile korele olarak verildi. Açık cerrahi ve laparoskopik cerrahi uygulanan hasta gruplarında yaş, preop, postop 4. saat ve postop 14. gün idrar KIM-1/Cr düzeyleri, operasyon süreleri ve cinsiyet oranlarının benzer olduğu belirlendi (p>0,05). Çalışmaya dahil edilen laparoskopik cerrahi uygulanan hastalarda preop idrarda ölçülen KIM-1/ Cr düzeyi ile hasta yaşı arasında pozitif yönde düşük-orta düzeyde, postop 4.saatte idrarda ölçülen KIM-1/ Cr düzeyi ile hasta yaşı arasında ise pozitif yönde orta derecede korelasyon olduğu saptandı (r değerleri sırasıyla; r=0,365, r=0,477, p değerleri sırasıyla; p=0,047, p=0,008). LAR (laparoskopik anterior rezeksiyon) operasyonu geçiren hastaların postop 14. günde idrarda ölçülen KIM-1/Cr düzeyleri diğer laparoskopik operasyon geçiren hasta gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,022). LSH (laparoskopik sağ hemikolektomi) operasyonu geçiren hastalarda postop 4. saatte idrarda ölçülen KIM-1/Cr düzeyi ile operasyon süresi arasında pozitif yönde iyi derecede istatistiksel olarak anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,673, p=0,033). LLAR (laparoskopik low anterior rezeksiyon) geçiren hastalarda SH (sağ hemikolektomi), AR (anterior rezeksiyon), LSH ve LAR geçiren hastalara göre preop idrarda çalışılan KIM-1/Cr düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı (p=0,022). LAR geçiren hastalarda SH, AR, LSH ve LLAR geçiren hastalara göre postop 14. gün KIM-1/Cr düzeyi istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,038). Tartışma: Çalışmamız sonucunda açık prosedür ve laparoskopik prosedür ile yapılan ameliyatlarda post operatif 4. saatte idrarda çalışılan KIM-1/Cr düzeyleri artmaktaydı. Post operatif 14. Günde ise LAR hariç diğer gruplarda pre operatif dönemden daha düşük idrar KIM-1/Cr düzeyleri olduğu görüldü. LAR grubunda idrar KIM-1/Cr değerinin yüksek olması hastaların preop dönemde de idrar KIM-1/Cr değerinin yüksek olduğu görülerek altta yatan renal patolojilere bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Bu hastalar haricinde idrar KIM-1/Cr değerleri tüm gruplarda benzer çıkmış olup 5 grup arasında istatistiksel anlamlılık saptanmadı. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik Kolon Cerrahisi, KIM-1, Renal Tübüler Hasar
Ratlarda deneysel mezenter iskemi/reperfüzyon hasarı modelinde erken dönem DMAH/ alfa lipoik asit uygulanmasının nekroz seviyesi ve biyokimyasal parametreler ile korelasyonu
Amaç: Ratlarda deneysel mezenter iskemi/reperfüzyon modeli oluşturularak erken dönemde DMAH /ALA uygulamasının nekroz seviyesi ve parametrelerle korelasyonunu değerlendirmektir. Materyal ve Metod : Randomize kontrollü çalışma olarak planlanan deneysel modelimizde 24 adet dişi Wistar Albino cinsi rat kullanıldı. Ratlar rastgele 3'erli gruplara ayrıldı. Denekler anestezi uygulanmasının ardından supin pozisyona getirilip operasyon tablasına tespit edildiler.Operasyon alanı traş edilip dezenfeksiyon yapıldı.Ksifoidden başlayan vertikal insizyon ile laparatomi yapıldı.İntestinal yapılar retrakte edildikten sonra SMA Aortadan çıktığı yerden bulunup bağlandı.45 dk iskemi sonrası SMA ' daki ligasyon açılarak 60 dk reperfüzyon sağlandı.Reperfüzyon sonrası ileoçekal valv 10 cm proksimalinden 3 cm uzunlukta ileum segmenti rezeke edildi.İntrakardiyak kan alınmasının ardından denekler sakrifiye edildi.1.grup kontrol grubu olarak belirlendi ve sadece iskemi/reperfüzyon modeli oluşturuldu..2.grupta yer alan deneklere laparatomiden 4 saat önce DMAH (Düşük Molekül Ağırlıklı Heparin) subkutan uygulandı.3.grupta yeralan deneklere laparatomiden 4 saat önce DMAH (subkutan )ve ALA (Alfa Lipoik Asit) intraperitoneal yolla uygulandı.Deneyin devamı 1.grupla aynı şekilde tamamlandı.Histopatolojik inceleme Chiu skorlaması klavuzluğunda nekroz seviyeleri ortaya konularak yapıldı.Biyokimyasal inceleme; LDH,Fosfor,Laktat , Tamkan sayımı ,TAS/TOS/OSİ parametreleri kullanılarak yapıldı. Sonuç: Bu çalışmada ALA 'in enflamasyonu artırıcı yönde etki edebileceği ,DMAH ' in antikoagülan etkinliğinin yanısıra antioksidan işlev görüp organizmadaki etkin oksidan yükü azaltabileceği ,DMAH ve ALA birlikte kullanımının ileumda oluşabilecek hasar üzerinde azaltıcı yönde etki gösterdiği sonucuna varıldı. Tartışma : Bu çalışmada DMAH ile ALA birlikte kullanımının iskemi parametreleri ,oksidasyon parametreleri ve nekroz seviyesi üzerine olumlu yönde etkili olabileceği ancak DMAH uygulanan ve DMAH+ALA uygulanan grup arasında etkinlik açısından anlamlı fark olmadığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Akut Mezenter İskemi , Alfa Lipoik Asit , DMAH
Canlı böbrek donörlerine ilişkin psikososyal değerlendirme
Organ bağışı ne yazık ki Türkiye'de istenilen oranlara ulaşabilmiş durumda değildir. Hastalar için gerekli tüm doku ve organları kadavra donörden temin edebilen hiçbir ülke yoktur. Bununla beraber gelişmiş ülkelerde kadavra kaynaklı nakil oranı %80, canlı kaynaklı nakil oranı %20'iken Türkiye'de tam tersidir. Canlı vericili böbrek nakli son dönem böbrek yetmezliği olan hastalara en kaliteli yaşam şansını vermektedir. Canlıdan yapılan organ bağışlarında alıcının iyileşmesi pahasına normal ve sağlıklı bir insana majör bir cerrahi girişim yapılması etik kurallara ve "önce zarar verme" ilkesine ters düşen bir durum gibi görünmektedir. Buna rağmen vericinin neden ameliyat edildiğini biliyor olması, yüce duygularla başka bir insana hayat gibi değerli bir armağan vermesi ve bu yardım sonrası elde ettiği manevi kazanç bu operasyonu etik açıdan mümkün kılmaktadır . Dünya Sağlık Örgütüne göre sağlıklı olma, bedensel, ruhsal ve sosyal anlamda tam olarak iyi olma hali olarak belirlenmiştir. Literatüre bakıldığında böbrek vericilerinin 40 yıllık tıbbi takiplerinde böbrek yetmezliği ve diğer hastalıklara yakalanma sıklığında toplumdan bir farkları olmadığı görülmektedir. Bu kişilerin nakil sonrası psikolojik gelişimleri ile ilgili çalışma ve yayınlar ise sınırlıdır. Bu çalışmada 19-65 yaşları arasında, 125'i bayan,165'i evli,50'si anne-baba olan 184 canlı böbrek vericisinin bir yakının son dönem böbrek yetmezliği tanısı alması sonrasında canlı böbrek vericisi olmak nedeniyle ortaya çıkan travma sonucu oluşan değişimleri ele almak amaçlanmıştır. Alıcıların sadece 55'i bekleme listesinde kayıtlıyken 117'si diyalize girmiştir. Bu amaç kapsamında, canlı böbrek vericilerinin nakil öncesi karar vermelerine etki eden faktörler, bunların geriye dönük değerlendirilmesi, travma sonrası gelişim olgusu ve bu olguyu etkiledigi düşünülen faktörlerden sosyo-demografik ve alıcıya iliskin degişkenler(vericilerin yaş, cinsiyet, akrabalık derecesi, eğitim durumu, yaşadığı yer,alıcının diyalize girip girmediği, girdiği süre, diyazliz tipi vb değişkenlere göre ), baş etme yöntemleri ve algıları incelenmiştir. Sonuç olarak canlı böbrek vericilerinin yaşadığı travma sonrasında daha güçlü olduğu tespit edilmiştir.
Aile sağlığı merkezinde görev yapan aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarının organ nakli ve bağışına yönelik bilgi düşünce ve tutumlarının belirlenmesi
Amaç: Bu araştırma, Aile hekimi ve Aile Sağlığı Elemanlarının organ nakli ve bağışına yönelik bilgi, düşünce ve tutumlarını belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel olarak yapılmıştır. Materyal ve Yöntem: Araştırma; İstanbul, Kâğıthane ve Sarıyer ilçesinde yapılmıştır. Araştırmanın evreni, bu illerde bulunan Aile Sağlığı Merkezlerinde görev yapan Aile Hekimi ve Aile Sağlığı Elemanları olup toplam 391 kişiden (48 erkek, 141 kadın) oluşmuştur. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 22.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemleri olarak sayı, yüzde, ortalama, standart sapma kullanılmıştır. Gruplu değişkenler arasındaki ilişki ki-kare analizi ile test edilmiştir. İki bağımsız grup arasında niceliksel sürekli verilerin karşılaştırılmasında t-testi, ikiden fazla bağımsız grup arasında niceliksel sürekli verilerin karşılaştırılmasında Tek yönlü (One way) Anova testi kullanılmıştır. Anova testi sonrasında farklılıkları belirlemek üzere tamamlayıcı post-hoc analizi olarak Scheffe testi kullanılmıştır. Bulgular: Araştırma sonucunda sağlık elemanlarının organ nakli ve bağışına genel bakış değişkenine göre katılımcıların 154'ü (%81,5) Destekliyorum, 29'u (%15,3) Kararsızım, 6'sı (%3,2) Desteklemiyorum olarak dağılmaktadır. Sağlık elemanlarının ülkemizdeki organ nakli ile ilgili yasanın okunma durumu değişkenine göre 55'i (%29,1) evet, 134'ü (%70,9) hayır olarak dağılmaktadır. Sağlık elemanlarının organ bağışı yapma düşüncesi değişkenine göre 2'si (%1,1) Kesinlikle düşünmem, 5'i (%2,6) Düşünmem, 54'ü (%28,6) Kararsızım, 98'i (%51,9) Düşünürüm, 30'u (%15,9) Kesinlikle düşünürüm olarak dağılmaktadır. Sonuç: Aile Hekimi ve Aile Sağlığı Elemanlarının organ nakli ve bağışı konusunda yeterince duyarlı oldukları belirlenmiştir. Fakat organ nakli ve bağışı ile ilgili bilgilerinin arttırılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Organ Bağışı, Organ Nakli, Aile Hekimi, Aile Sağlığı Elemanı
Meme koruyucu cerrahi ile beraber sentinel lenf nodülü biyopsisi yapılan hastaların uzun dönem takiplerinin değerlendirilmesi
Giriş: Meme kanseri tanısında artan tarama yöntemleri sayesinde meme kanserini artık erken evrede yakalamak mümkün olmaktadır. Bu nedenle eskiden rutin tedavi yöntemi olarak kullanılan modifiye radikal mastektominin yerine, meme koruyucu cerrahi ile birlikte sentinel lenf nodülü biyopsisi yapılarak, gerekirse aksiller disseksiyon yapılmaktadır. Koltuk altı lenf bezi disseksiyonu, hastalar için morbiditesi oldukça yüksek bir operasyon olmakla birlikte, lenf nodu tutulumu prognoz tayininde en önemli göstergedir. Sentinel lenf nodülü biyopsisi, düşük morbidite ve lenf nodu tutulumu tahmininde yüksek güvenilirlikle günümüzde gereksiz aksiller disseksiyon oranını oldukça azaltmıştır. Ancak yanlış negatiflik oranlarının halen %1 ile %14 arasında olması eksik tedavi olasılığına neden olmaktadır.Materyal Metod: 2002 Ocak-2010 Nisan tarihleri arasında Şişli Florence Nightingale Hastanesine başvuran ve meme koruyucu cerrahi ile birlikte sentinel lenf nodülü tayini yapılan ve İHK sonucu negatif gelen 172 hastada nüks oranları, genel sağkalım, hastalıksız sağkalım, prognoza etkili faktörler ve morbidite oranları tespit edilmiştir.Bulgular: Çalışmaya alınan 172 olgunun ortalama yaşı 53,57±12,45 yıldı. Ortalama tümör çapı 18,80 mm olan olguların %68'i T1, %31,4'ü T2, %0,6'sı T3'tü. Patolojik inceleme sonucunda 135 (%78,5) hastada İDK, 16 (%9,3) hastada İLK, 21 (%12,2) hastada ise diğer tipte meme karsinomları tespit edildi. 29 olgu (%17) grade I; 64 olgu (%37) grade II; 79 olgu (%46) grade III idi. Çıkarılan ortanca lenf nodülü sayısı 2 (1-5) olup, 169 (%98,3) olgunun parafin sonucu negatif, 3 (%1,7) olguda ise izole tümör hücresi olduğu saptandı. Olguların 135'inin (%78,5) östrojen reseptörü pozitif, 37'sinin (%21,5) ise negatifti; progesteron reseptörü ise, 123 olguda (%71,5) pozitif, 49'unda (%28,5) negatif bulundu. Ayrıca tüm seride Cerb-B2 skoru negatif olan 152 (%88,4); pozitif olan 20 (%11,6) olgu tespit edildi. Ortalama 4 yıllık (48 ay) takip süresinde tüm grupta 4 olguda (%2,3) lokal-bölgesel nüks, 7 olguda (%4,1) uzak organ metastazı oluştuğu saptandı. Lokal-bölgesel nüks gelişen 4 olgunun 3'ü lokal (meme), 1'i aksiller alanda görüldü. 172 olgunun 6'sı takip süresinde (%3,5) kaybedilmiş olup, ölüm nedeni 4'ünde (%2,3) meme kanserine, 2'si (%1,2) diğer nedenlere bağlı olarak bulundu. Olguların 3 yıllık ve 5 yıllık genel sağkalım oranları sırasıyla %99,2 ve %96,7, hastalıksız sağkalım oranları sırasıyla %95,7 ve %94 olarak hesaplandı. Çalışma sonucunda tümörün modifiye SBR gradı, memedeki tümör sayısı ve östrojen durumu, hastalıksız sağkalıma etki eden faktörler olarak tespit edildi.Sonuç: SLNB, tecrübeli ellerde, uzun dönem takipte, düşük morbidite ve nüks oranları ile birlikte yüksek hastalıksız ve genel sağkalım imkanları sunmaktadır. Uygun hastalarda aksiller disseksiyona alternatif olarak güvenle uygulanabilir.
Kasık fıtığı onarımında laparoskopik total ekstraperitoneal inguinal herniorafi ile açık inguinal herniorafi uygulamalarının prospektif randomize karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Kasık fıtığı oluşumunun nedenleri anatomik ve fizyolojik olarak yeterince aydınlatılmış, ancak tedavisinde en ideal yöntemin hangi ameliyat tekniği olduğu halen tartışılmaktadır. Bu nedenle farklı ameliyat teknikleri uygulanmaktadır. Bunların birbirine üstünlükleri iddia edilmekte öte yandan sürekli yeni yöntemler geliştirilmektedir. Bu alanda yeni tekniklerden biri TEP yöntemidir. Minimal invazif olması, ameliyat sonrası ağrı azlığı, erken mobilizasyon ve işe dönüş aynı zamanda yüksek hasta memnuniyeti bu tekniğin en önemli avantajlarıdır. Öte yandan, teknoloji bağımlı olması, pahalı olması, öğrenilmesi ve uygulaması zor bir yöntem oluşu dezavantajlarındandır. Geliştirilen yöntemlerden AMGH son 20 yıldan beri düşük nüks oranları, öğrenilme ve uygulama kolaylığı gibi avantajlarıyla öne çıkmış ve halen en popüler olan yöntemdir. AMGH ve TEP yöntemleri farklı avantajlarıyla bir biri ile rekabet etmektedir. Hasta konforunun yüksek olması, işe ve sosyal hayata dönüşün erken olması, yara uzunluğunun az olması nedeniyle laparoskopik tekniklere ilgi her geçen gün artmaktadır. Laparoskopik bir teknik olan TEP ile AMGH yöntemi çalışmamızda çeşitli yönlerden karşılaştırıldı.Materyal ve Metod:Bu nedenle Gayrettepe ve Avrupa Florence Nightingale Hastaneleri'nde en fazla yapılan ameliyatlardan biri olan AMGH yöntemi ile TEP yöntemi bu çalışmada karşılaştırılmıştır. 93 erkek hasta bu çalışmaya alındı. Bilateral,nüks ve femoral herniler çalışma dışı bırakıldı. Bu hastalara preop 1.saat ve postop 24. saat olmak üzere CRP ve fibrinojen bakıldı. Ameliyat tekniklerine göre prospektif bir haftalık ağrı takibi VAS ile yapılıp ayrıca 2.hafta, 3.ay hala ağrıları oluyorsa ankette belirtilen aktivite durumlarından hangisinde ağrı başlıyorsa VAS'a göre ölçümü yapıldı. Hasta memnuniyeti, hayat kalitesi, işe dönüş süresi, analjezik ihtiyacı gibi konularda da anket uygulandı.Bulgular: TEP hastalarının postop fibrinojen değerleri, AMGH hastalarına göre anlamlı değildi. TEP hastalarının postop CRP değerleri, AMGH hastalarından anlamlı olarak daha düşüktü. İlk bir haftalık takiplerde 2. günden itibaren 7 .günde dahil VAS'da ağrı değerleri TEP'de daha düşük değerdeydi ve anlamlı farklılık vardı. Her iki grupta 2. hafta ve 3. ayda dinlenme sırasında ağrı bakımından anlamlı fark yoktu. TEP hastalarının 2. hafta çalışırken ve egzersiz yaparken ki ağrı puanı, AMGH hastalarından anlamlı olarak daha düşüktü. TEP hastalarının 3. ay çalışırken ve egzersiz yaparken ki ağrı puanı, AMGH hastalarından anlamlı olarak daha düşüktü. TEP hastalarının 2. hafta günlük normal aktivite yaparken ki ağrı puanı, AMGH hastalarından anlamlı olarak daha düşüktü. TEP ve AMGH hastalarının 3. ayda normal aktivite yaparken ki ağrı puanı anlamlı olarak farklı değildi. TEP ve AMGH hastalarının hiçbirinde erken dönemde ameliyat yerinde sorun oluşmamıştır. TEP ve AMGH hastalarının geç dönem takiplerinde ameliyat yerleri ile ilgili sorun yaşayıp yaşamama oranları arasında anlamlı farklılık yoktu. AMGH hastalarının bir haftadan uzun sürede işe başlama oranı , TEP hastalarından anlamlı olarak daha yüksekti. AMGH hastalarının 1. ay sonunda yaşam kalitesinde azalma oranı , TEP hastalarından anlamlı olarak daha yüksekti. 1. ve 2. gün analjezik ilaç ihtiyacı iki grup arasında anlamlı farklılık göstermemektedir. AMGH grubunda 3, 4, 5, 6 ve 7. günlerde ilaç ihtiyacı TEP grubundan anlamlı olarak daha yüksekti.Sonuç: Sonuç olarak TEP yöntemi AMGH'ye göre hastalarda daha düşük biyolojik stres, daha erken işe ve sosyal yaşama dönüş, daha az ağrı, daha az analjezik ihtiyacı gibi avantajlar sağladı. Her iki yöntemin erken ve geç dönem komplikasyonlarının sıklığının cerrahi tecrübe arttıkça birbirlerine karşı anlamlı fark olmayacak derecede azaldığını gördük.Her iki yöntemi karşılaştıran çalışmalar daha fazla yapıldıkça, kasık fıtığı olan hastalarda hangi durumda hangi tekniğin daha iyi fayda sağlayacağına karar verme aşamasında, iki yöntemin avantajlarının ve dezavantajlarının daha iyi anlaşılmasında hasta ile beraber cerraha yardımcı olacağını düşünüyoruz.
A-V fistülü olan hastaların klinik takiplerinin değerlendirilmesi
Materyal ve Yöntem: Araştırmanın örneklemi İstanbul Şişli FNH'de böbrek nakli öncesi diyalize girmek için A-V fistül açılan, nakil sonrası sonrası fistülleri çalışan hastalar oluşturmaktadır. Yürütülen çalışmaya 22-65 yaş arası (ortalama=41,29±10,63 yıl) böbrek nakli yapılmış olan 100 kişi katılmıştır. Verilerin analizi için sosyal bilimlerde sıkça kullanılan SPSS.21 paket programı kullanılmıştır. Araştırmada yer alan sosyodemografik bilgiler için frekans ve betimleyici istatistik yöntemleri kullanılmıştır. Kategorik değişkenler içi farklılığı bulmak için ki-kare homojenlik ve kategorik değişkenler arası farklılığın tespiti için ki-kare bağımsızlık analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Analizler sonucunda fistüllerin böbrek nakli sonrasında için yaşadıkları problemler arası farklılık görülmüştür. Kadın hastalar daha çok fistülün görüntüsünden rahatsız oldukları için kapatılmasını istemişlerdir. Fistül takılan hasta grubunda 22-40 yaş arası ve düşük eğitim seviyesi için günlük aktiviteleri daha çok etkilediği görülmüştür. Nakil sonrası fistülünün kapatılmasını en çok isteyen hastalar 22-40 yaş arası hastalar ve fistülü sol kolunda bulunan hastalardır. Fistülü sol kolunda bulunan bireylerin daha çok kalp problemi yaşadıkları görülmüştür. BUN ve KREATİN değerlerinin fistülün kapatılmasını isteme veya istememe durumunda istatistiksel fark bulunmamıştır. Sonuç: Elde edilen bulgular %95 güven aralığında ve p=0,05 anlamlılık düzeyinde incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Diyaliz, Hemodiyaliz, Fistül, Böbrek Nakli, Hasta
Tiroid gland fonksiyonu ile safra taşı oluşumu arasındaki korelasyon
Amaç: Bu çalışmanın amacı, safra taşı oluşan hastalarda tiroid bezi fonksiyonunun değerlendirilmesi ve tiroid bezi fonksiyonu ile safra taşı oluşumu arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Tek merkezli, hastane tabanlı ve tanımlayıcı kesitsel tasarıma sahip bu araştırma, Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda 1 Ocak 2018 ve 31 Aralık 2020 tarihleri arasında kolelitiazis ve/veya koledokolitiazis tanısı alan 18 yaş ve üzeri hastalar ile yürütülmüştür. Hastaların demografik özellikleri ve sT3, sT4 ve TSH düzeyleri kayıt edilmiştir. Hastaların laboratuvar parametrelerine göre klinik durumları ötiroidi, hipotiroidi ve hipertiroidi olarak tanımlanmıştır. Hastaların klinik durumlarına göre demografik özellikleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Toplam 193 hasta analize alınmış, 104'ü (%53,9) kadın, 89'u (%46,1) erkek iken, yaş ortalaması 44,5±14,6 yıl olarak bulunmuştur. Hastaların 149'u (%77,2) ötirod, 29'u (%15,0) hipotiroid ve 15'i (%7,8) hipertiroid olarak değerlendirilmiştir. Hasta kliniği ile cinsiyet arasında bir ilişki saptanmamıştır. Buna karşın, istatistiksel olarak anlamlı şekilde, ötiroid hastaların %69,1'i 40 yaş ve üzerinde, hipotiroidi hastalarının %55,2'si 40 yaş altında ve hipertiroidi hastalarının ise 66,7'si 40 yaş ve üzerindedir (p=0,001). Sonuç: Hipotiroidili genç hastalar ile hipertiroidili ileri yaş hastalarda kolelitiazis ve koledokolitiazis gelişme riski göz önünde bulundurularak hastalar yönetilmelidir. Anahtar Kelimeler: Kolelitiazis, Koledokolitiazis, Tiroid Bezi, Hipotiroidizm, Hipertiroidizm.
Kolorektal kanserlerde ameliyat öncesi bakılan HALP skorunun prognoza etkisi
Amaç: Kolorektal kanser hastalarında preoperatif dönemde hesaplanan HALP (Hemoglobin-Albümin-Lenfosit-Platelet) skorunun prognostik patolojik faktörleri öngörmedeki tanısal performansını değerlendirmek. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif kohort çalışmaya Ocak 2020-Ocak 2025 tarihleri arasında kolorektal kanser nedeniyle opere edilen 140 hasta dahil edildi. Preoperatif HALP skoru (hemoglobin × albümin × lenfosit / platelet) formülü ile hesaplandı. HALP skorunun metastatik lenf nodu, perinöral invazyon, lenfovasküler invazyon ve uzak organ metastazı varlığını öngörmedeki tanısal performansı ROC analizi ile değerlendirildi. Risk faktörlerinin belirlenmesinde lojistik ve lineer regresyon analizleri kullanıldı. Bulgular: Hastaların ortanca HALP skoru 18,2 olarak bulundu. HALP skoru metastatik lenf nodu varlığında, perinöral invazyon varlığında, lenfovasküler invazyon varlığında ve uzak organ metastazı varlığında anlamlı düzeyde düşüktü. ROC analizinde HALP skorunun metastatik lenf nodu varlığını öngörmedeki tanısal performansı mükemmel, perinöral invazyon ve uzak metastaz için iyi, lenfovasküler invazyon için orta düzeyde bulundu. Çoklu değişkenli analizlerde HALP skoru uzak organ metastazı, perinöral invazyon ve metastatik lenf nodu oranı için bağımsız prediktör olarak belirlendi. Sonuç: HALP skoru kolorektal kanser hastalarında prognostik patolojik faktörleri öngörmede güçlü bir biyobelirteçtir. Özellikle metastatik lenf nodu varlığını öngörmedeki üstün performansı, bu skorun preoperatif risk değerlendirmesinde ve tedavi planlamasında kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: HALP skoru, Kolorektal kanser, Lenf nodu metastazı, Prognostik faktörler
İskemik kolon anastomozlarında kaçak önlenebilir mi? Dermalix ile sıçan modelleri
Amaç: Dermalix®(Dx)'in yara iyileşmesi ve anastomoz kaçağı üzerindeki etkisini rat iskemik kolon anastomozu modelinde değerlendirmek Gereç ve Yöntem: Çalışmanın dizaynında 40 adet rat 3 gruba ayrılmıştır; negatif kontrol grubu (10 rat), kontrol grubu (15 rat) ve deney grubu (15 rat). Negatif kontrol grubuna sadece laparotomi yapılmış olup kontrol grubunda iskemi oluşturulup uçuca kolon anastomozu, deney grubuna ise iskemi oluşturulup uçuca kolon anastomozu ile Dx uygulaması yapılmıştır. Ratlar postoperatif 7.günde sakrifiye edilmiş, rezeke edilen kolon anastomozlarında ise patlama basıncı ölçümü yapılıp adezyon varlığı, nötrofil infiltrasyonu, lokal inflamasyon, epitel rejenerasyonu, granülasyon dokusu oluşumu, neovaskülarizasyon, kollejenizasyon ve yabancı cisim reaksiyonu oluşumu değerlendirilmiştir. Bulgular: Kontrol grubunda 2, deney grubunda ise 1 ratta anastomoz kaçağına bağlı sınırlı abse oluşumu gözlenmiştir. Patlama basınçları; kontrol grubunda ortalama 134,7 mmHg, deney grubunda ise 194,7 mmHg olarak hesaplanmıştır. Deney grubunda patlama basıncı istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksektir (p=0,005). Yara iyileşmesinin ilk aşamalarından olan nötrofil infiltrasyonu, lokal inflamasyon, epitel rejenerasyonu ve granülasyon dokusu oluşumunda istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Neovaskülarizasyon ve kollejenizasyon, deney grubunda daha fazla (p=,00, p=0.032) saptanmış olup Dx'in neovaskülarizasyonu artırdığı izlenmiştir. Yabancı cisim reaksiyonu ve adezyon oluşum arasında ise anlamlı bir fark saptanmamıştır. Sonuç: Özellikle patlama basıncı, neovaskülarizasyon ve kollejenizasyon üzerindeki olumlu etkileri göz önüne alındığında, Dx anastomoz kaçağını önlemede umut verici bir teknoloji olarak görülmektedir.
Sürveyans, epidemiyoloji ve nihai sonuçlar programı kullanarak (SEER, uluslararası kanser enstitüsü) kolon kanseri lokalizasyonuna göre yıllar içerisinde evre bazlı onkolojik sonuçların karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışma, son yirmi yıldır metastatik olmayan kolon kanseri nedeniyle küratif cerrahi uygulanan hastalarda spesifik anatomik kolon segmentleri ve evreleri bazında popülasyon düzeyinde sağkalım farklılıklarını belirlemeyi amaçlandı. Yöntem: 2000 ve 2019 yılları arasında metastatik olmayan kolon adenokarsinomu nedeniyle küratif cerrahi uygulanan hastalar Surveillance, Epidemiology, and End Results (SEER) veri tabanı kullanılarak belirlendi. Taşlı yüzük hücresi ve müsinöz adenokarsinom tanısı alan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Anatomik yerleşimine göre çekum, çıkan kolon, hepatik fleksura, transvers kolon, splenik fleksura, inen ve sigmoid kolon olmak üzere yedi kolon alt segmenti tanımlandı. Çalışma süresi dört bölüme ayrıldı: 2000-2005, 2006-2010, 2010-2015 ve 2016-2019. Farklı kolon segmentleri, evreleri ve zaman dilimleri arasında demografik, klinik ve patolojik faktörler karşılaştırıldı. Kaplan-Meier sağkalım analizi, her bir kolon alt bölgesi konumu ve evresi için yapıldı ve eğriler, log-rank testi ile karşılaştırıldı. Bulgular: Toplam 195105 hasta tespit edildi (Çekum:43855, Çıkan kolon:39224 Hepatik fleksura:9472, Transvers kolon:18427, Splenik fleksura:6783, İnen kolon:12694 ve Sigmoid kolon:64650) (Evre-1: 58956, Evre -2:68135, Evre -3:68014). Daha proksimal kolon kanseri olan hastalar anlamlı olarak daha yaşlıydı, kadın olma olasılığı daha yüksekti, daha fazla sayıda toplanan lenf nodu ve nodal pozitifliği vardı. Sigmoid ve inen kolon kanseri teşhisi konan hastalarda, proksimal kolon kanserlerinden daha yüksek genel sağkalım oranları gösterildi. Çalışma süresi boyunca, üç yıllık ve beş yıllık genel sağkalım oranları, her bir kolon bölgesi ve aşaması için önemli ölçüde iyileştiği gösterildi. Sonuç: Mevcut çalışma, primer metastatik olmayan kolon kanseri için küratif cerrahi uygulanan hastalarda yıllar boyunca tüm kolon segmentleri ve evreleri için genel sağkalım oranlarının iyileştiğini gösterdi. Erken tedaviye erişim ve tedavi yöntemlerindeki gelişmeler, her bir kolon bölgesi ve aşaması için yıllar boyunca genel sağkalım oranlarını artırdığı ön görülmektedir. Özellikle embriyolojik ve cerrahi planların bilinmesi ve anlaşılması kolon kanseri cerrahisinde sonuçları iyileştirmektedir.
Ekstralevator APR ile standart APR'nin uzun dönem sağkalım, intraoperatif perforasyon, çevresel rezeksiyon sınırı ve çıkarılan lenf nodu sayısı açısından karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışma, 2001-2020 yılları arasında uzak metastazı olmayan rektum kanseri nedenile Ekstralevator APR ve standart APR yapılan hastalar arasında perforasyon oranları, ortalama çıkarılan lenf nodları ve malign lenf nodları, çevresel rezeksiyon sınırı pozifliği ve sağkalım farklılıklarını belirlemeyi amaçlamaktadır. Yöntem: 2001 ve 2020 yılları arasında metastatik olmayan rektum adenokarsinomu nedeniyle APR yapılan toplam 215 hastaya ait kaydı retroprospektif tutulmuş olan tıbbî ve demografik veriler retrospektif kayıtlar ineclenerek intraoperatif perforasyon, cerrahi rezeksiyon sınırı, çıkarılan lenf nodları ve sağ kalım açısından incelendi. Başka nedenlerle APR yapılan ve nihai patolojisi adenokanser olmayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Standart APR ve ekstralevator APR yapılan hastalar olmakla 2 grup belirlendi. Her iki amelyat yöntemi ve tümör evreleri arasında klinik ve patolojik faktörler karşılaştırıldı. Kaplan-Meier sağkalım analizi, patolojik evre için yapıldı ve eğriler, log-rank testi ile karşılaştırıldı. Bulgular: Toplam 215 hasta tespit edildi (ELAPE yapılan hasta sayısı 102, standart APR yapılan hasta sayısı 113). Standart APR yapılan hastalarda intraoperatif perforasyon, pozitif çevresel cerrahi sınır oranları daha yüksekti. Ancak 3, 5 ve 10 senelik sağkalım ve çıkarılan lenf nodu sayısında anlamlı fark yoktu. Sonuç: Yaptığımız çalışma sonucunda, uzak organ metastazı olmayan rektum kanseri nedeni ile ELAPE yapılan hastalarda standan APR yapılan hastalara kıyasla amelyat sırasında lokal rekürrens için önemli parametreler sayılan perforasyon ve çevresel cerrahi rezeksiyon sınırı pozitifliği anlamlı olarak daha düşüktü, ancak çıkarılan lenf nodu ve 3, 5 ve 10 yıllık genel sağkalım arasında anlamlı fark olmadığı sonucuna vardık. Anahtar Sözcükler: Rektum kanseri, sağkalım, amelyat tekniği
Morbid obezitenin cerrahi tedavisinde uygulanan sleeve gastrektomi operasyonunun kadın doğurganlığı üzerine etkisi
Obezite, vücutta depolanan yağın aşırı birikimi sonucu sağlığa olumsuz etkilerinin gözlendiği ve çoğu bilim insanınca başlı başına bir hastalık olarak kabul edilen bir yeme bozukluğudur. Vücut kitle endexi 30 kg/m2 üzerinde olanlar obez, 25-30 kg/m2 olanlar preobez veya aşırı kilolu olarak kabul edilirler. Dünya popülasyonunun yaklaşık %15'i, ülkemizin de erkeklerde %16, kadınlarda %26'sı obez sınıflandırmasında yer almaktadır. Obezite; Kalp krizi, inme, diyabet ve kanser gibi önlenebilir bulaşıcı olmayan hastalıklara dolaylı yoldan neden olarak dünyada yılda yaklaşık 120 milyon insanın hayatını kaybetmesine, birkaç katı insanın ise komorbiditelerle yaşamını sürdürmesine neden olmaktadır. Obezite tedavisinde temeli kalori açığı oluşturarak kilo verme olan birçok farklı yöntem denenmekle birlikte cerrahi tedavisinde sleeve gastrektomi son yılların en çok kabul gören standart prosedürü olmuştur. Bununla birlikte tedavinin hayat boyu yaşam tarzı değişikliği gerekliliği unutulmamalıdır. Obezitenin birçok sistemi etkileyen patolojilere eşlik ettiği bilinmekle birlikte özellikle kadınlarda endokrin metabolizma üzerinden infertilite nedeni olduğu geniş çevrelerce kabul görmekte ve etyolojisini aydınlatmaya yönelik çalışmalar devam etmektedir. Obez kadınlarda mens düzensizlikleri, anovulasyon, pcos, gebe kalamama, spontan düşükler ve gebelik komplikasyonları sık gözlenmektedir. Bu nedenlerden dolayı kadın infertilitesinin tedavi planlarında obezite tedavisi de göz önünde bulundurulmalıdır. Kadın fertilitesinin endokrin kısmı Hipotalamik-pitütier-gonadal eksende sentezlenen hormonların kontrolündedir. Hipotalamustan GnRH, hipfizden FSH ve LH, overlerden östrojen ve testesteronlar salgılanır. HPO aksı östojen ve LH arasındaki pozitif feedback mekanizmasını, dolayısıyla kadınlardaki yumurtlama ve implantasyonu sağlar. Bu çalışmada HPO aksında infertilite nedeni olan primer patolojisi bulunmayan ve sleeve gastrektomi operasyonu olan obez kadınlarda preop, postop 3. Ay ve postop 6. Ayda alınan kan örneklerinden hormon analizi yapılarak obezitenin kadın infertilitesine olan etkilerinin ve infertilitenin potansiyel tedavi etyolojilerinin araştırılması amaçlanmıştır. 18-45 yaş arası primer infertilite patolojisi olmayan BMİ>40 kg/m2 olan ve sleeve gastrektomi operasyonu geçiren kadın hastalarda FSH, LH ve östodiol seviyelerinde artış gözlenen bu çalışmada kadın infertilitesinin olası etyolojilerinden birinin obezite olduğunu ve obezitesi olan infertil kadınlarda tedavi planlarına sleeve gastrektominin eklenebileceğini öngörüldü.
TROPSIS (transanal opening of ıntersphincteric space) yönteminin komplike anal fistüllerde etkinliğinin değerlendirilmesi
Komplike anal fistüller, tarihte cerrahların konumunun belirlenmesine katkı sunmuş olaylar dizisini takiben, kriptoglandüler teoriye dayanan karmaşık bir patofizyolojik mekanizmaya sahip olup, nüksü önlemek ve komplikasyonlardan kaçınmak için sınıflandırma ve tedaviyi bir bütün olarak yönetmemiz gereken bir hastalık sürecidir. Nispeten yeni bir prosedür olan TROPIS ile intersfinkterik boşluğa transanal yolla ulaşıp açılmasını sağlayarak fistülün etken patojenlerini ortadan kaldırılırken, inkontinans riskinin en aza indirgenmesini hedefledik. 2022 Ocak – 2025 Ocak tarihlerinde Pamukkale Üniversitesi'nde yapılan çalışmaya kriterleri sağlayan toplam 44 hasta dahil oldu. Komplike anal fistül nedeniyle TROPIS yöntemi ile opere edilen hastalar; postoperatif 1.günde taburcu edilmiş, ilk üç ay ayda bir, iyileşme tamamlandıktan sonra 6 aylık takip sürelerinde yara iyileşmesi, akıntı varlığı, epitelizasyon, komplikasyon gelişme durumları değerlendirilmiştir. Hastaların %77.3'ü erkek, %22.7'si kadın olup; ortalama yaş 44.66 ± 11.6, VKİ ise 29.7±4.7 hesaplandı. İyileşme süresi ortalama 2.1 ay idi. Fistülleri sınıflandırdığımızda; %72.7'si transsfinkterik, %22.7'si intersfinkterik ve %4.5'i ekstrasfinkterik fistül yapısına sahipti. Hastaların %86.4'ü (38 hasta) olağan süreçte iyileşmiş, %13,6'sında iyileşme süresi uzayıp akıntı, epitelizasyonda gecikme, rektal ağrı gibi şikayetleri oldu. Hastaların 6 aylık takipleri sonucunda %70.5'inde (31 hasta) iyileşme süreci tamamlanarak nüks gözlenmedi, %29,5'inde nüks gelişti. Gaz kaçırma şikayeti olan bir hasta mevcut olup, kontinansı normal olan hasta oranı %97.7 olarak tespit edildi. Değişkenler istatistiksel olarak değerlendirildiğinde traktus sayısı arttıkça yara iyileşmesi sürecinin uzadığı tespit edildi (p:0.006). TROPIS yönteminin komplike anal fistüllerde, kontinansı koruyucu etkinliği yüksek, tedavi effektivitesi literatürle uyumlu olarak iyi seviyede olduğu gözlendi. Traktus sayısının artması, atnalı fistüller gibi fistül kompleksivitesinin arttığı olgularda nüks gelişimi ve iyileşme sürecinin de uzadığı tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: komplike anal fistül, TROPIS, sfinkter koruyucu cerrahi, nüks, kontinans.
Kolorektal kanserlerde mismatch repair genlerinin prognoza etkisi
Bu çalışmada; Mismatch Repair genlerinin (MLH1, MSH2, MSH6, PMS2) durumunun, kolorektal kanserli hastalarda sağkalım ve klinik parametreler üzerindeki etkilerinin retrospektif değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma, 2016–2021 yılları arasını kapsayan, bir üniversite hastanesinin genel cerrahi kliniğinde gerçekleştirilmiş retrospektif kesitsel bir analizdir. Çalışmaya dahil edilen 230 kolorektal kanser hastasının verileri incelenmiştir. Tümörlerin yerleşim yeri, preoperatif metastaz varlığı, uygulanan neoadjuvan ve adjuvan tedaviler, tümör histolojisi, boyutu, lenf nodu ve perinöral invazyon durumu gibi patolojik parametreler ile MSH2, MSH6, PMS2 ve MLH1 proteinlerinin immünohistokimyasal (IHK) boyama sonuçları değerlendirilmiştir. Mikrosatellit instabil (MSI-dMMR) olan ve çalışmanın odak noktası olan bu 44 hasta Grup 1 (MSI grubu) olarak isimlendirilmiştir. Verilerin karşılaştırılacağı ve popülasyonun çoğunluğunu oluşturan mikrosatellit stabil (MSS-pMMR) olan 186 hasta ise Grup 2 olarak adlandırılmıştır. Hastaların yaş ortalaması MSI'da 61,52; MSS'de ise 62,6'ydı. MSI'in %65,9'u, MSS'nin %55,9'u erkek hastalardan oluşmaktaydı. MSI'da; hastaların %63,6'ı sağ hemikolektomi ameliyatı oldu. MSS'de ise; hastaların %33,9'u low anterior rezeksiyon ve %30,1'i anterior rezeksiyon/transvers kolektomi ameliyatı oldu. MSI'da; en sık tümör yerleşimi %34,1 ile çekumda MSS'de ise; en sık tümör yerleşimi %40,3 ile sigmoid kolonda gözlendi. MSI'dakı olguların %31,8'inde, MSS'deki olguların %32,3'ünde preoperatif metastaz mevcuttu. En sık görülen metastaz bölgeleri karaciğer ve lenf nodlarıdır. MSI'dakı hastaların %22,7'sini, MSS'deki hastaların %33,3'ünü neoadjuvan tedavi uygulanan hastalar oluşturmakta olup, her iki grupta da çoğunlukla kapesitabin, oksaliplatin ve radyoterapi kombinasyonu tercih edildi. En sık gözlenen tümör tipi MSI'da %81,8, MSS'de %91,5 ile diferansiye türü tümörler çoğunluktaydı. En sık tümör evresi T3 (MSI=%52,3/ MSS=48,9) olarak gözlenmiştir. Olguların çoğunda lenf nodu metastazı izlenmedi (N0, MSI= %72,7/ MSS=54,8). MSI'daki olguların 16'sında (%36,4), MSS'deki olguların 58'inde (%31,2) lenfovasküler emboli pozitif saptandı. MSI'dakı Mismatch Repair (MMR) proteinlerinden MSH6 (%38,6), MLH1 (%61,4) ve PMS2 (%68,2) için kayıp oranları dikkate değerdi. MSI'da (p=0,028) ve MSS'de (p=0,008) lenf nodu metastazı (N evresi) açısından anlamlı fark bulundu. Her iki grupta da; sağ kalan ve ex olan hastalar arasında yapılan karşılaştırmada, tümör boyutu (T evresi) açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. MSI'da lenfovasküler emboli (LVE) varlığı, sağ kalan grupta %33,3, ex grubunda ise %42,9 oranında izlenmiş; ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,388). MSS'de lenfovasküler emboli (LVE) varlığı, sağ kalan grupta %23,9, ex grubunda ise %42,5 oranında izlenmiş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,006). Her iki grupta da perinöral invazyon (PNI) açısından sağ kalan ve ex olan hastalar arasında anlamlı fark bulunmuştur. Sağkalım analizine göre ortanca yaşam süresi MSI olan grupta 21 (%95 CI: 5.7-36.3) ay iken MSS olan grupta 24 (%95 CI: 17.1-30.9) ay olarak saptanmış olup aradaki fark anlamlı değildir. Sağkalım üzerinde etkisi olabilecek diğer parametreler (yaş ve tanı sırasında metastatik hastalık durumu) MSI ile beraber multivaryan analizde değerlendirildiğinde ise metastatik hastalık varlığı yaş ve MSI durumundan bağımsız olarak sağkalım üzerinde anlamlı bir etkiye sahip olarak bulunmuştur (OR: .465, %95 CI: .291-.742, p=.001).Sonuç olarak MSI durumu ile tümör biyolojisi arasında anlamlı ilişkiler bulunduğunu ve bu ayrımın terapötik stratejilerin belirlenmesinde önemli olabileceğini göstermektedir. Özellikle MSI pozitif hastalarda immünoterapötik yaklaşımların potansiyel faydası göz önüne alındığında, tüm kolorektal kanser hastalarının MMR durumu açısından değerlendirilmesi önerilmektedir. Ayrıca, mikrosatellit kolorektal kanserlerde heterojeniteyi anlamada önemli bir biyolojik belirteçtir ve tanı, tedavi ve takip algoritmalarında bu parametrenin dikkate alınması klinik uygulama açısından anlamlı katkı sağlayacaktır. Genel sağkalım üzerinde ise MSI durumunun bir etkisi olmamaktadır. Tanı sırasındaki metastatik hastalık varlığı ise sağkalım üzerinde diğer parametrelerden bağımsız olarak etkilidir.
Deneysel peritonit modeli ile kontamine alan oluşturulan ratlarda ventral herni tamirinde kompozit sentetik greft kullanımının değerlendirilmesi
ÖZET AMAÇ: Karın duvarında çok geniş defektlerin ortaya çıkabildiği acil olgularda veya kontaminasyonun eşlik ettiği geniş abdominal duvar defektlerinin tamirinde halen büyük problemler yaşanmaktadır. Kontamine alanlarda herni tamirinde sentetik greft kullanımı ile ilgili klinik prospektif randomize kontrollü bir çalışmaya literatürde rastlanmamıştır. Bizim bu çalışmamızda, klinik çalışmalara ışık tutabilecek intraperitoneal yerleştirilmeye uygun adezyon bariyerli ve hafif polipropilen ağa sahip Ventralight™ ST adlı yeni bir sentetik bileşik greftin deneysel peritonitle oluşturulmuş kontaminasyon modelinde karın duvarında kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 20 adet Wistar-Albino cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar çekal ligasyon ve delme yöntemiyle peritonit oluşturulduktan 24 saat sonra rastgele onarlı iki gruba ayrıldı. Tüm sıçanlarda aynı şekilde relaparotomiyle nekroze çekum eksize edilip karın içi yıkandıktan sonra birinci gruba primer tamir, diğerine ise Ventralight™ ST ile tamir yapıldı. Daha sonra sıçanlar 28 gün boyunca sepsis ve sepsise bağlı ölüm, yara enfeksiyonu ve greft enfeksiyonları açısından takip edildi. 28. günde ratlar sakrifiye edilerek intraabdominal apse, greft ve doku kültürlerinde üreme ve karın içi adezyon şiddeti ve genişliği bakımından incelendi. BULGULAR: Gruplar arasında sepsise bağlı mortalite açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi (p=0.21). Ancak Ventralight grubunda %30 mortalite saptanırken primer grupta mortalite yoktu. Primer tamir grubunda yara enfeksiyonu/cilt altı apse oranı %20 iken ventralight grubunda %57.1 olarak sonuçlandı. Ventralight grubunda enfeksiyon daha sık görülmesine rağmen gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p=0.162). Deneklerin hiçbirinde karın içi apseye rastlanmadı. Doku kültürleri açısından karşılaştırıldığında ventralight grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek sayıda mikroorganizma ürediği görüldü. Ventralight grubunda adezyon oluşumu, şiddeti ve genişliği istatistiksel anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0.018). SONUÇ: Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmese de mortalitenin ve makroskopik enfeksiyon oranlarının ventralight grubunda belirgin yüksek olması ve adezyon şiddeti ve genişliğinin de ventralight grubunda belirgin daha yüksek çıkması nedeniyle kontamine alanda sentetik kompozit greft kullanımı uygun bulunmamıştır. Bu konuda daha geniş serilerle yapılabilecek yeni çalışmalarla ideal tedavi yönteminin belirlenmesi önem taşımaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Ventral herni, kontamine alan, sentetik greft, peritonit, adezyon
Ratlarda deneysel pankreatit modelinde dinamik plazma thiol disülfit dengesi
Akut pankreatit pankreas bezinin iltihaplanmasıdır. Klinikte pankreatitin şiddetini belirlemede çesitli kriterler kullanılmaktadır. Geçmiş dönemde yapılmış çalışmalarda akut pankreatitte oksidatif stresin ciddi düzeyde arttığı gösterilmiştir ve bu düzeylerin hastalığın şiddeti ile alakalı olduğu gösterilmiştir. Fakat kullanılan tüm yöntemler klinik uygulaması zor ve uzun süren yöntemlerdir. Erel ve ark. tarafından geliştirilen yeni bir metodla kanda kolayca ölçülebilen thiol / disülfit düzeyleri çeşitli proliferatif ve enflamatuar hastalıklarda araştırılmış ve bu dengede olan değişikliklerin oksidan parametreler ile korele olduğu izlenmiştir. Biz çalışmamızda cerulein indüksyonu ile akut pankreatit oluşturulan ratlarda thiol / disülfit düzeylerinin değişikliklerini ilk kez tespit ederek gelecek çalışmalara öncü olmak ve hastalık izlem sürecinde bu verileri kliniğe uyarlamak amacındayız. Çalışmamızda ağırlıkları 300-350 gr arasında değişen 16 adet Wistar-Albino cinsi erkek ratlar kullanıldı. Toplam 16 rat randomize olarak her bir grup 8 rattan oluşacak şekilde 2 gruba ayrıldı. Deney grubundaki ratlara 50mcg/kg cerulein intraperitoneal (ip) olarak verildi. Kontrol grubundaki ratlara da 1cc SF intraperitoneal (ip) verildi. İşlem sonrası 30.saatte kan örneklemesi yapılarak amilaz, lipaz ve thiol /disülfit dengesine bakıldı. Yapılan değerlendirme sonrası deney grubundaki ratların kontrol grubuna göre amilaz ve lipaz değerleri anlamlı farklı çıkarken plazma thiol/disülfit dengesinde anlamlı fark saptanamadı. Yapılacak olan daha geniş kapsamlı çalışmalarla oksidatif dengeyi ortaya koyan plazma thiol / disülfit dengesini daha detaylı şekilde araştırılabilir.
Akut bilier pankreatit hastalarında tiyol disültif dengesinin prognostik faktörler ile karşılaştırılması
Akut pankreatit pankreas bezinin iltihaplanmasıdır. Klinikte pankreatitin şiddetini belirlemede çeşitli kriterler kullanılmaktadır. Geçmiş dönemde yapılmış çalışmalarda akut pankreatitte oksidatif stresin ciddi düzeyde arttığı gösterilmiştir ve bu düzeylerin hastalığın şiddeti ile alakalı olduğu gösterilmiştir. Fakat kullanılan tüm yöntemler klinik uygulaması zor ve uzun süren yöntemlerdir. Erel ve ark. tarafından geliştirilen yeni bir metodla kanda kolayca ölçülebilen thiol / disülfit düzeyleri çeşitli proliferatif ve enflamatuar hastalıklarda araştırılmış ve bu dengede olan değişikliklerin oksidan parametreler ile korele olduğu izlenmiştir. Biz çalışmamızda akut bilier pankreatit hastalarında tiyol / disülfit düzeylerinin değişikliklerini ilk kez tespit ederek gelecek çalışmalara öncü olmak ve hastalık izlem sürecinde bu verileri kliniğe uyarlamak amacındayız. Ayrıca tiyol / disülfit dzylerinin ilk kez akut pankreatit şiddetini belirlyen prognostik faktörlerle karşılaştırarak kliniğe uyarlamayı amaçladık. Çalışmamızdaki vakaları 39 akut bilier pankreatit hastası ve 39 sağlam kontrol grubu olmak üzere iki grubu ayırdık. Kan örneklemesi yapılarak amilaz, lipaz ve thiol /disülfit dengesine bakıldı. Yapılan değerlendirme sonrası deney grubundaki hastalar kontrol grubuna göre amilaz ve lipaz değerleri anlamlı farklı çıkarken plazma thiol/disülfit dengesinde anlamlı fark saptanamadı. Ayrıca bu hastaların hastaneye yatışında 48.saatinde alınan kanları ile prognostik belirteçler hesaplandı. Prognostik belirteç olarak Ranson kriterleri, APACHE skalası, İmrei skalası, CRP ve prokalsitonin değerleri hesaplandı. Bunlar eş zamanlı tiyol / disültif düzeyleri ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda yalnızca CRP ile tiyol /disülfit düzeyleri arasında prognostik açıdan minimal düzeyde bir anlamlı ilişki bulunmuştur. Yapılacak olan daha geniş kapsamlı çalışmalarla oksidatif dengeyi ortaya koyan plazma thiol / disülfit dengesini daha detaylı şekilde araştırılabilir. Anahtar kelimeler: Pankratit, ranson kriterleri, APACHE skalası, İmrei skalası, CRP ve prokalsitonin, tiyol / disülfi
Whipple operasyonun postoperatif komplikasyonlarını değerlendirmede preoperatif olarak kullanılabilecek prediktif parametreler
Pankreas kanseri en malign kanserlerden biridir ve kansere bağlı ölümlerde dördüncü sıradadır. Whipple operasyonu pankreas baş ve boyun kanserleinde tek küratif seçenektir fakat yüksek mortalite ve morbidite oranlarına sahiptir. Postoperatif komplikasyonların önceden saptanması bu mortalite ve morbidite oranlarını azaltacağı düşünülmektedir. Çalışmaya 2016-2021 yılları arasında distal koledok, duedonum, papilla veya pankreas tümörü nedeni ile Whipple operasyonu yapılan 163 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalar tek bir cerrah tarafından aynı teknik kullanılarak opere edilmiştir. Postoperatif komplikasyonlar gecikmiş mide boşalması, pankreas fistülü, safra kaçağı ve enfeksiyon olarak sıralanmış ve preoperatif bakılan parametrelerle ilişkileri araştırılmıştır. 22 hastada Postoperatif pankreatik fistül (POPF), 9 hastada safra kaçağı saptanmıştır. POPF ile tümör dansitesi/remnant dansite oranı ve lenf nodu sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir ilişki saptanmıştır (sırasıyla p:0,000 ve p:0,039). Peroperatif bakılan kan gazında asidoz saptanması ile POPF arasında da anlamlı ilişki saptanmıştır (p:0,011). Pankreatik fistül Whipple operasyonunun en korkulan komplikasyonlarından biridir insidansını en aza indirmek amacıyla birçok teknik geliştirilmiş olsa da hiçbiri mükemmel değildir. Tümör veya remnant pankreas dokusunun dansitesi ile POPF arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Bu sonucun IV kontrast verildikten sonra görüntü elde edilene kadar geçen sürenin ve kontrast madde dağılımını etkileyen diğer faktörlerin homojen olmaması ile ilgili olduğu düşünülmüş ve bu sorunları ortadan kaldırmak için tümör ve remnant pankreas dansitesi birbirine oranlanarak hesaplama yapılmıştır. Tümör/remnant pankreas dansitesi oranı ile POPF arasında ile anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Preoperatif olarak bakılabilecek bu parametrenin operasyon kararında etkili olabileceği düşünülmektedir. Whipple operasyonu sonrasında gelişen komplikasyonlar katastrofik seyredebilmekte ve hızlı bir şekilde mortaliteye sebep olabilmektedir. Bu yüzden komplikasyonların erken dönemde saptanması ve gerekli müdahalenin hızlı bir şekilde yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu açıdan biz de Whipple operasyon geçiren hastalarda preoperatif prediktif parametreleri inceleyerek komplikasyon gelişimi konusunda uyarıcı olabilecek parametreleri belirlemeyi amaçladık. Tümör/pankreas dansitesi yüksek olan hastalarda POPF gelişimi açısından diğer risk faktörlerinin de olması durumunda POPF gelişimini engellemek için ek önlemler almak faydalı olabilir.
Ratlarda oluşturulan postoperatif yapışıklık modelinde red ginseng'in yapışıklık üzerine etkisi
Amaç:Postoperatif dönemde karın içinde meydana gelen yapışıklıklar cerrahların sıkça karşılaştıkları bir durumdur. Bu durum mortalitede artışa sebep olacak kadar ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Yıllardır yapışıklığı önlemek adına çeşitli deneysel tedaviler uygulanmıştır. Yapılan deneysel çalışmaların sıklığına rağmen klinikte yaygın uygulanan bir sonuç elde edilememiştir. Red ginseng (Rg) özellikle Çin reçetesinde yer edinmiş antitümoral etkinliği olan, kardiyak fonksiyonlarında iyileşme sağlayan, erektil disfonksiyon tedavisinde etkili,antiinflamatuvar etkinliği olan bir bitkidir. Çalışmanın amacı Rg'nin postoperatif gelişen karın içi yapışıklığa olan etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem:Çalışmada 30 rat, 10'arlı üç gruba ayrıldı. Ratlara çekal abrazyon modeli uygulandı. Abrazyon sağlanan çekum Kontrol, Serum fizyolojik ve Rg gruplarına ayrıldı. 1. grupta direkt, 2. grupta Serum fizyolojik uygulanarak, 3. grupta Rg uygulanarak batın içine alındı. İşlem sonrası 21. günde tekrar laparotomi yapıldı. Makroskopik ve mikroskobik olarak değerlendirildi. Bulgular:Çalışma esnasında 1 adet rat eksıtus olmuştur. Makroskopik olarak değerlendirmeler sonucunda anlamlı farklılık tespit edilmedi (p=0,06) . Mikroskopik olarak yapılan değerlendirmede Rg'nin inflamasyon açısından Serum fizyolojik grubuna göre etkili olduğu, vasküler proliferasyon açısından ise kontrol grubuna göre etkili olduğu , fibrozis açısından etkili olmadığı tespit edildi. Sonuç: İstatiksel veriler neticesinde Rg'nin yapışıklığı önleyici net bir etkisi tespit edilmemiştir. Daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Red ginseng, postoperatif yapışıklık, karın içi yapışıklık
Sağ kolon kanseri cerrahisinde floresans görüntüleme ile lenfanjyografinin katkılarının retrospektif incelenmesi
Kolorektal kanser, dünya çapında en yaygın üçüncü kanserdir. Beş yıllık sağkalım erken hastalıkta %90 seviyesinden metastatik hastalıkta %10 seviyesine kadar değişebildiğinden, nodal tutulum sağkalımı etkileyen önemli faktörlerden biridir. Kolon kanseri cerrahisinde toplanan lenf nodu sayısının prognoz ile doğru orantılı olduğu kanıtlanmıştır. Sonuçları iyileştirmek amacıyla, komplet mezokolik eksizyon (KME) tekniği tanımlanmıştır. Daha fazla lenf nodu toplamak KME tekniğinin amaçlarından biridir. Bu nedenle kolon kanseri cerrahisinde daha fazla lenf nodu toplamak için geliştirilecek yeni yöntemlerin büyük önem arz etmektedir. Floresans görüntüleme teknolojisi, lenfanjiyografi ve lenfatik haritalamayı mümkün kılmaktadır. Bu çalışmada sağ kolonun belirli seviyelerinde anterior ve posterior yüzlere ve peritümöral alana submukozal indosiyanin yeşili (ICG) enjeksiyonu ile lenfatik haritalama tekniği kullanılarak kolektomi ameliyatı yapılan hastaların verileri incelenmiştir. Lenfatik haritalama yapılan 10 hasta (S grubu) ile 1:2 oranında karşılaştırılan 20 hasta (C grubu) arasında yaş, ASA skoru, tümör yerleşimi, tümör T ve N evreleri ve prognoza etkili patolojik belirteçler bakımından farklılık bulunmamıştır. Her iki grubun ameliyat süreleri benzerdir. C grubunda %10 oranında intraoperatif komplikasyon görülse de istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,540). Lenfanjiyografi sonrası rezeksiyon lojunda ICG tutan lenf nodları tespit edilmiş ve bu lenf nodları ayrı kaplarda patolojik inceleme için gönderilmiştir. Ayrı gönderilen lenf nodu sayısına bakıldığında haritalama yapılan S grubunda anlamlı olarak daha fazla lenf nodu gönderildiği tespit edilmiştir (p=0,001). Sağ kolon kanserinin cerrahi tedavisinde ICG ile lenfatik haritalama tekniğinin ameliyat süresini uzatmadan ve güvenle uygulanabilir olduğunu gösterdiğimiz çalışmamızda yapılan lenfanjiyografi ile rezeksiyon alanında rezidü kalan ve ayrı olarak eksize edilen lenf nodları ile lenfadenektominin sınırlarını genişletebildiğimizi ve bunu yaparken özellikle vasküler yaralanmaları içeren intraoperatif komplikasyonları arttırmadığımızı göstermiş bulunmaktayız. Böylelikle KME'nin önemli sorunu olan vasküler yaralanmadan kaçınarak selektif olarak D3 lenf nodu diseksiyonu mümkün olabilir.
COVİD-19 pandemisinin meme kanseri tanısı konulan hastaların klinik ve patolojik evreleri üzerine etkisi
15.12.2021 tarihli etik kurul onayından sonra Covid-19 pandemi öncesi bir yıllık dönem ile Covid-19 pandemi dönemindeki bir yıllık dönemde meme kanseri tanısı alan hastaların demografik verileri, tümör boyutu, aksiller lenf nodu pozitifliği, uzak organ metastazı durumu, neoadjuvan kemoterapi durumu, uygulanan cerrahi türü, hormon reseptör durumu, USG bulguları, hastalık evresi, tümör markerları, Ki-67 proliferasyon indeksleri, histolojik grade'leri, C-ERB-B2 pozitiflik durumu gibi parametreler karşılaştırıldı. Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde meme kanseri tanısı konulan, cerrahi ve onkolojik tedavisine merkezimizde devam eden 18 yaş üstü, erkek ve kadın toplamda 298 hasta alındı. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'na ait arşivdeki ve hastane veri tabanındaki hastaların kayıtlı verileri incelendi. Veriler ilk COVİD-19 vakasının görüldüğü 11.03.2020 tarihinden önceki 1 yıllık dönem (10.03.2019-10.03.2020) ve ilk vakanın görüldüğü tarihten itibaren 1 yıllık dönem (11.03.2020-11.03.2021) olarak karşılaştırıldı. Elde edilen veriler, IBM SPSS.23 (IBM Inc., Chicago, IL, ABD) istatistik programı kullanılarak analiz edildi. Çalışmaya alınan vakaların 186'sı (%62,4) pandemi öncesi, 112'si (%37,6) pandemi döneminde başvuran hastalardı. Hastaların 295'i (%99,0) kadın, 3'ü (%1,0) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 53,45±11,88 idi. Cinsiyet ve yaş ortalaması açısından dönemler arasında anlamlı fark saptanmadı. Meme kanseri tanısı konulan 298 hastanın 186'sı (%62,4) Covid öncesi dönemine, 112'si (%37,6) Covid dönemine ait hastalardı. Meme kanseri tanısı konulan kişi sayısında literatür ile uyumlu olarak %39,7 lik bir düşüş olduğu görüldü. Pandemi dönemi öncesinde hastaların 25'inde (%13,4), Covid döneminde ise hastaların 4'ünde (%3,6) aile öyküsü mevcuttu. Aile öyküsü ile Covid dönemi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p=0,005). Pandemi dönemi öncesinde hastaların 55'inde (%29,6), Covid-19 döneminde ise hastaların 14'ünde (%12,5) sigara kullanımı görüldü. Sigara kullanımının Covid-19 döneminde azaldığı ve bu durumun istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlendi (p=0,001). Covid öncesinde hastaların 50'sinin (%26,9), Covid döneminde ise hastaların 41'inin (%36,6) histopatolojik grade'i 3 idi. Histopatolojik grade açısından bu artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p=0,018). Covid öncesi döneme göre Covid döneminde hastaların hastalık evrelerinde artış olduğu izlendi. Bu açıdan da dönemler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,035). Covid dönemi ile Covid öncesi dönem kıyaslandığında ameliyat çeşitleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptandı. Pandemi öncesinde Meme Koruyucu Cerrahi(MKC) oranları fazla iken, pandemi döneminde MKC oranlarının azaldığı, yerini Simple Mastektomi ve Modifiye Radikal Mastektomi(MRM) ye bıraktığı görüldü (p<0,001). Pandemi döneminde C-ERB-B2 over ekspresyonunun da istatistiksel açıdan anlamlı olarak arttığı saptandı (p=0,047). Pandemi döneminde tümör boyutunun (T), aksiller lenf nodu metastaz oranının, neoadjuvan kemoterapi oranının ve uzak metastaz oranının arttığı ancak istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı saptandı. (sırasıyla; p=0,535, p=0,070, p=0,148, p=0,153) Çalışmamızda tümör tipi, Ki-67 proliferasyon indeksleri, hormon reseptör durumları arasında iki dönem arasında anlamlı fark saptanmadı. COVID-19 gibi salgın durumlarında sosyal hayattaki kısıtlılıklar ve bulaş korkusu ile hastaların hastaneye başvuru süresi uzayabilmektedir. Bu durum, meme kanseri gibi malign hastalıklarının tanısında gecikmelere ve hastalık evresinde ilerlemelere neden olabilmektedir. Bu ve buna benzer salgın durumlarında, kontaminasyon önlemleri alınarak poliklinik faaliyetleri ve tarama programlarının aksatılmadan devam ettirilmesi için halk bilinçlendirilip tarama ve takip programlarına uyulması konusunda cesaretlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, COVID-19 Pandemisi, tümör evresi, tümör boyutu, sigara
HBV' ye bağlı kronik karaciğer hastalığı olan hastalarda neopterinin hastalık şiddetini tespit etmedeki rolü
Amaç: Neopterin, hücresel immün sistemin aktivasyonu sonucu oluşan bir pteridin türevidir. İmmün mekanizmaların aktive olduğu hastalıklarda biyobelirteç olarak kullanılmaktadır. Hepatit B karaciğerde nekroinflamatuvar sürece neden olan bir virüstür. Neopterin doğal immün sistemin yanıtını ve inflamatuar sürecin yoğunluğunu göstermektedir. Bu çalışmada Hepatit B' li kronik karaciğer hastalığına sahip bireylerin serum neopterin düzeyleri incelenerek karaciğer hastalığının şiddeti ile ilişkisinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2021-2023 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi 'nde Hepatoloji Polikliniğine başvuran, Hepatoloji Servisinde yatmakta olan ve Karaciğer Nakli Polikliniğine başvuran Hepatit B 'li kronik karaciğer hastalığı bulunan gönüllü bireyler dahil edildi. Kontrol grubu İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi 'nde ki 18-65 yaş aralığındaki sağlık çalışanlarından oluşan gönüllü bireyleri içermektedir. Serum örneklerinde Neopterin, IFN-γ ve TNF-α düzeyleri ELISA kit yöntemi kullanılarak araştırıldı. Çıkan sonuçlar, hastalık skorlama sistemine göre, MELD skorlarının dağılımı ve EF-CLIF ACLF göre korele edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 78 hastada serum neopterin düzeyleri, yaş, cinsiyet, karaciğer fonksiyon testlerinin düzeyi arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptanmadı. Serum neopterin, IFN-γ, TNF-α, hastalığın mortalitesi, HBeAg, HBsAg, INR, trombosit düzeyleri ile MELD arasında istatistiksel anlamlılık saptandı (p=0.002). Sonuç ve Öneriler: Hepatit B enfeksiyonunda, sitotoksik T hücrelerden salınan IFN-γ, karaciğerdeki makrofajları aktive ederek, bu makrofajlardan neopterin salınımını uyarmaktadır. INF-γ, insan makrofajlarından neopterin üretimini ve salınmasını uyarır. T hücre ve makrofaj aktivasyonu da karaciğerde oluşan nekroenflamasyonun ve fibrozisin temel nedenini oluşturmaktadır. Neopterin düzeyleri karaciğerdeki Hepatit B enfeksiyonunun derecesini yansıttığı düşünülmektedir. Serum neopterin düzeyi MELD skoru arasında istatistiksel anlamlı ilişki olduğu ve neopterinin şiddetlenen karaciğer hasarını gösteren bir biyobelirteç olduğu gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Hepatit B, Karaciğer Hastalıkları, Neopterin
Duodenal ülser perforasyonlarında falsiform ligament kullanımı
Amaç: Duodenal ülser perforasyonlarının cerrahi tedavisinde Falsiformopeksi ile Omentopeksiyi karşılaştırmak ve Falsiformopeksinin güvenli olup olmadığını ortaya koymak.Metod: Nisan 2006-Mart 2007 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Acil polikliniğine başvuran Peptik ülsere bağlı duodenal perforasyon gelişen ve acil olarak ameliyat edilen 30 hasta prospektif olarak bir forma kaydedildi formdaki bilgiler retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar iki gruba ayrıldı.Grup-A:Omentopeksi yapılan hastalarGrup-B: Falsiformopeksi yapılan hastalarHer iki grup arasında yaş, cinsiyet, hemoglobülin, beyaz küre sayısı, kan basınçları, nabız sayıları, perforasyon çapı, operasyon süresi, oral başlama zamanı, morbidite, mortalite, ve hastanede kalış süresi açısından değerlendirildi.Sonuçlar : Her iki grup arasında yaş, cinsiyet, nabız sayısı, sistolik kan basıncı,diastolik kan basıncı,perforasyon çapı operasyon süresi.oral başlama zamanı ve hastanede kalış süresi arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.Hemoglobin ve beyaz küre sonuçları Falsiformopeksi(Grup-B grubunda yüksek olduğu görüldü, bu sonuçlar istatiksel olarak anlamlı bulundu.Omentopeksi grubunda(Grup-A,n=15) bir hastada eviserasyon, bir hastada atelektazi, bir hastada pnömoni, ve iki hastada yara enfeksiyonu gelişti. Falsiformopeksi grubunda(Grup-B,n=15) bir hastada pnömoni, bir hastada yara enfeksiyonu ve bir hastada kaçak gelişti.Sonuç: Her iki grup arasında istatistiki fark olmadığından omentumun zayıf olduğu olgularda Falsiformopeksi duodenal ülser perforasyonunda omentopeksiye alternatif olarak kullanılabilir.Anahtar kelime: Duodenal ülser perforasyonu, Falsiformopeksi
İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniğinde 2007 yılında yapılan ardışık karaciğer nakli olgularında total hepatektomi materyalinde immun yanıt yönünden STATs, IL-6, IL-10 çalışması ve bunların prognozla ilişkisi
JAK-STAT (janus kinase- signal transducers and activators of transcription )50'den fazla sitokin ya da büyüme faktörü ile aktive olan çeşitli hücresel fonksiyonlardaönemli rol oynayan sinyal yoludur. JAK'lar reseptör ilişkili tirozinaz kinaz olup bunlarSTAT'ları aktive eder. STAT'lar karaciğerde antiviral defans, karaciğerde hasara karşıkoruyucu etki, karaciğer regenerasyonu, iskemi perfüzyon hasarının inhibisyonundakritik rol oynarlar. Karaciğerde, IL-6 hepatositleri çeşitli akut faz reaktanlarını yapmasıiçin uyarır, ek olarak IL-6 karaciğer rejenerasyonunda önemli rol alır ve karaciğerhasarına karşı korur. IL-6 özellikle STAT3 aktivasyonunu indüklemektedir. IL-10'daSTAT'ların aktivasyonunda rol oynamaktadır.Biz çalışmamızda 2007 yılında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi, Turgut ÖzalTıp Merkezi'nde HBV ve HCV'ye bağlı siroz nedeni ile karaciğer transplantasyonuyapılan 45 olguyu çalışmamıza dahil ettik. Hastalar Tx öncesi kullandıkları ilaçlarabağlı olarak 3 gruba ayrılmıştır (n=15). Grup A Lamuvidin, Grup B Adevofir, Grup Cİnterferon veya interferon+ ribavirin tedavisi almıştır.Hepatektomi materyaline ait dokulara immunohistokimyasal olarak STAT1,2,3,5,5a,5b,IL-6 ve IL-10 uygulanmıştır. Hepatositler, safra yolu epiteli, lenfositler,portal alandaki makrofajlar, Kupffer hücreleri ve stromadaki fibrobast, endotelboyanmaları incelenmiştir. STAT 2, 3 ve IL-6 ekspresyonları Lamivudin alan gruptahepatositlerde anlamlı olarak fazla bulunmuştur. STAT 2 için Adefovir kullananhastalarla interferon kullanan hastalar karşılaştırıldığın da anlamlı fark mevcut olup,STAT 3 ve IL-6 ekspresyonları arasında bu iki grup arasında anlamlı farklılıksaptanmamıştır.STAT 5a akspresyon yönünden STAT 2 ekspresyonu ile ters ilişki mevcut olup,interferon alan grupda en fazla, lamivudin alan grupta en az STAT 5a ekspresyonusaptanmıştır. STAT 1 ve 5 ekspresyonu tüm gruplarda zayıf olup gruplar arası anlamlıfark yoktur. STAT 5b ekspresyonu tüm gruplarda yüksek derecelerde olup gruplar arasıanlamlı fark yoktur. IL-10 ekspresyonu interferon grubunda en az olup, adevofir velamivudin grupları arasında anlamlı fark mevcut değildir.KC Tx'dan sonra bazı hastalarda erken dönem rejeksiyon görülürken bazıhastalarda immun tedavi ihtiyacı minimum olmaktadır. Primer hastalık nüksü de Txsonrası bir diğer problemdir. STAT'lar karaciğerde antiviral defans, karaciğerde hasarakarşı koruyucu etki, karaciğer regenerasyonu, iskemi perfüzyon hasarının inhibisyonugibi pek çok fonksiyona sahiptir. Farklı ilaç kullanan hastalarda; STAT ve STAT'larınİL ekspresyonu üzerindeki etkisi immunmodulasyonda Tx sonrasında önemli roloynayabilir. Bu durumun hasta izlemlerinde göz önünde bulundurulması gerektiğinidüşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Karaciger Transplantasyonu, STAT, IL-6, IL-10,Lamivudin, Adefovir, Ribavirin, İnterferon
İrinotekan ile karaciğer hasarı oluşturulan sıçanlarda mezenkimal kök hücre tedavisinin parsiyel hepatektomi sonrası karaciğer rejenerasyonu üzerine etkisi
Bu çalışma, irinotekan ile hasarlanmış karaciğerde parsiyel hepatektomi yapılarak kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin (rKİ-MKH) rejenerasyona etkisini incelemeyi amaçlamıştır. İrinotekan, karaciğer metastatik kolorektal kanserlerde sık kullanılan bir kemoterapötiktir. Steatohepatite neden olduğunda parsiyel hepatektomilerin karaciğer yetmezlik riskini arttırabilir. Rejenerasyonu destekleyecek tedavilerin araştırılması bu durumda oldukça önemlidir. Bu amaç ile çalışmamızda sıçanlar dört gruba ayrıldı. Grup I'e laparotomi yapıldı. Grup II' ye %70 parsiyel hepatektomi (PH) yapıldı. Grup III' e intraperitoneal irinotekan verildikten 7 gün sonra PH yapıldı. Grup IV' e irinotekandan sonra PH yapılırken portal venden rKİ-MKH uygulandı. Hepatektomiden 72 saat sonra hayvanlar sakrifiye edildi. Histopatoloji ve ELISA tayini için karaciğer örneği; AST, ALT ve albümin ölçümü için kan örneği alındı. Sıçanların vücut ve karaciğer ağırlıkları kayıt edildi. İstatiksel olarak anlamlı sonuçlara bakıldığında irinotekan; ishal, kilo kaybı, remnant karaciğer ağırlığında azalma, HGF-EGF düzeyinde azalma, AST-ALT artışı, albüminde düşüş, belirgin portal inflamasyon, vasküler konjesyon ve karyolizise neden olmuştur. Bu bulgular irinotekanın GİS mukoziti ve hepatotoksik etkilerini doğrulamaktadır. rKİ-MKH tedavisine bağlı gözlenen iyileşmeler ise; HGF, EGF, albumin düzeylerinde artış, karyolizis, vasküler konjesyon, portal inflamasyon, nekrotik hücre oranlarında azalma ve binükleer hücre, mitoz bölünme oranlarındaki artıştır. Bu sonuçlar rKİ MKH' lerin, irinotekan ile hasarlanmış karaciğer dokusunda rejeneratif tedavide iyi bir malzeme kaynağı olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Kök hücrelerin rejenerasyonu kolaylaştırma yeteneği büyüme faktörlerinin uyarılması ile açıklanabilir. MKH tedavilerinin güvenle klinik pratikte kullanılabilmesi için özgün etkilerinin daha ileri çalışmalar ile araştırılması gereklidir. Anahtar Kelimeler: İrinotekan, Steatohepatit, Rejenerasyon, Mezenkimal kök hücre.
Basınç yarası modeli oluşturulan sıçanlarda lavanta yağının yara yeri iyileşmesinde etkisi
Basınç yarası (Pressure Ulcer) özellikle geriatrik, bakıma muhtaç ve nörolojik bozukluğu olan hasta gruplarında sıklıkla görülür. Mortalitesi yüksek ve finansal açıdan yüksek tedavi maliyeti nedeniyle ciddi sağlık sorunudur. Bu çalışma basınç ülserlerini önlemek ve tedavi seçeneklerini geliştirmek için planlanmıştır. Ucuz, kolay oluşturulması ve araştırmacının ihtiyacına göre ayarlanabilir basınç modeli kullanılarak Lavanta yağının basınç ülseri üzerindeki iyileştirmesinde etkisinin araştırılması amaçlandı. Bu nedele her sıçanın sırt bölgesine 3 cm'lik tam kalınlıkta bir cilt kesisi yapıldı ve kesiğin kaudaline cilt altına otoklavlanmış bir mıknatıs disk (2 x 10 mm çap, 2.4 g ağırlık, yaklaşık 2000 G manyetik kuvvet) yerleştirildi. Cilt 4/0 polisorb sütür ile kapatıldı. Cilt üzerinde başka bir mıknatıs diskle 2 saatlik sabit bir kenetlemeden sonra, dış mıknatıs 0.5 saat süreyle çıkarıldı. Kenetleme/çıkarma döngüsü, ilk 12 saatte 5 kez tekrarlandı. Daha sonrası sıkıştırılan alan açıkta bırakıldı. Toplam I/R süresi 72 saat olacaktır. Bu sürenin sonunda Evre 3 üserler oluşturuldu. Modelleme sonrası her grupta 8 adet olmakla sıçanlar rastgele gruplara bölündü: Grup 1(Negatif Kontrol grubu): bu gruba modelleme ve tedavi uygulanmadı. Grup II(PU grubu): bu grupda basınç yarası gözlemlendi. Grup III(PU+izotonik grubu): bu grup %0.9 izotonik NaCl pansumanı ile tedavi edildi. Grup IV (Lavanta grubu): yara yeri Lavanta yağı pansumanı ile tedavi edildi. Tüm gruptakı sıçanlar 14 gün sonra doku örnekleri alınarak sakrifiye edildi. Ardından alınan dokularda granülasyon, anjiyogenezis ve re-epitelizasyon, inflamasyon, VEGF, kolajen ölçümü, TGFβ enzime bağlı immüno-sorbent tahlili yapıldı. Lavanta yağının basınç yarasında antiinflamtuar etkisi, fibrozisi ve vaskülarizasyonu artırması, TGF- β ekspresyonu, VEGF ekspresyonu, kolajeni ve kontraksiyonu artırarak yara yerinin daha erken olgunlaşmasına yardımcı olacağı öngörüldü. Lavanta yağının basınç yarasının iyileştirme çalışmalarının devam etmesi halinde alternatif tedavi olarak klinikte kullanılması muhtemel bir ajan haline gelecektir Anahtar Kelimeler: Lavandula angustifolia, bası yarası, yatak yarası, dekübit ülseri
Anti-oksidan, anti-inflamatuar ve anti-koagülan özellikteki etil piruvat'ın sıçanlarda yapılan intestinal iskemi reperfüzyon hasarına etkisi
Çalışmada sıçanlarda intestinal iskemi reperfüzyon modeli oluşturarak intestinal hasarın erken tanısında uygun bir belirteç saptamak, intestinal hasarı önlemek ve gelişen sistemik inflamatuar yanıtı engellemek amacıyla etil pirüvat kullanılabilirliğini (anti-oksidan, anti-inflamatuar, anti-koagulan etkinliğini) araştırmak amaçlanmıştır. Mayıs 2023- Mayıs 2024 tarihleri arasında randomize kontrollü deneysel tasarımda gerçekleştirilen çalışma, Türkiye'nin Eskişehir ilinde Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalında gerçekleştirildi. Çalışma Eskişehir Osmangazi Universitesi Tıp Fakultesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu (HADYEK) tarafından (Tarih: 23.08.2021 karar no: 857) onaylandı. Çalışma, her biri randomize şekilde seçilen, 8'er sıçandan oluşan 4 grup üzerinde yapıldı. Kontrol-sadece laparotomi yapılan grup, I/R- sadece geçici mezenter iskemi yapılan grup, I/R + 50 mg/kg Etil Pirüvat verilen grup, I/R + 100 mg/kg Etil Pirüvat verilen grup. Toplamda 32 adet sıçan kullanıldı. Geçici iskemi süresi 45 dakika, reperfüzyon süresi 90 dakika olarak belirlendi. Reperfüzyon sonrası vena kava inferiordan kan ve terminal ileumdan doku örnekleri alındı. ALT, AST, CK, LDH, BUN, Kreatinin, MDA, 4HNE, TNF-α, İnterlökin-1β ve İnterlökin- 6, PT, aPTT, INR, Trombosit testleri çalışıldı ve ayrıca doku örnekleri histopatolojik değerlendirmeye alındı. Sonuç olarak 100 mg/kg etil pirüvat intestinal iskemi reperfüzyon hasarında antioksidan, antiinflamatuar, antikoagülan ve antitrombotik etki göstermiştir. İntestinal hasarın erken tanısında TNF-alfa, IL-6, IL-1B, AST, ALT, BUN, Kreatinin parametrelerinin uygun biyokimyasal belirteçler olduğu gözlendi. Anahtar Kelimeler: Anti-Oksidan, Anti-İnflamatuar, Anti-Koagülan, Etil Piruvat, İntestinal İskemi Reperfüzyon.
Sesamum indicum bitkisinden elde edilen yağın gümüş sulfodiazin (silverdin) ile yanık iyileşmesi üzerine etkisinin karşılaştırılması
Allakhverdiyev B, Sesamum indicum bitkisinden alınan yağın gümüş sulfodiazin(silverdin) ile yanık iyileşmesi üzerine etkisinin karşılaştırılması. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Tıpta Uzmanlık Tezi, Eskişehir 2025. Vasküler nekrotik dokuya neden olmaları ve enfeksiyonlara yatkınlık yaratmaları nedeniyle, başta yanık yaraları olmak üzere çeşitli yara türleri önem taşır.Yanık yarasının ana sonucu derinin epidermal bütünlüğünün kaybıdır. Termal, elektriksel ve kimyasal yaralanmalar bu yaraların en yaygın nedenleridir. Genler, sitokinler,kemokinler ve cerrahi yoluyla yara iyileşmesini yönetmek için klinisyenler tarafından birçok çaba sarf edilmiştir.Tedavi edilmeyen bir yanık yarası genellikle 72 saat içinde ilerleyerek tedaviyi zorlaştırır,hastanede kalış süresini uzatır, maliyetleri artırır ve yara izi kalma olasılığı farkedilemez hale gelir.Orta derecede etkinliği sayesinde, hiç veya daha az toksisite, düşük maliyet ve bitkisel ürünlerin daha fazla bulunabilirliği, araştırma için en iyi alternatiflerden biridir. Literatürde yanık yaralanmalarını iyileştirmek için bitkisel ilaçların kullanıldığı çok sayıda rapor bulunmaktadır .Bu bitkilerden biri de Sesamum indicum bitkisidir.Sesamum indicum L. (Susam),Pedaliaceae familyasına aittir.Tohumun çeşitli biyoaktif bileşenlerinin arasında hayati mineraller, vitaminler, fitosteroller, çoklu doymamış yağ asitleri, tokoferoller ve sesamin ve sesamolin gibi benzersiz lignan sınıfları rapor edilmiştir. Lignanlar olarak adlandırılan bir grup fenilpropanoid, tokoferoller ve fitosterollerle birlikte bulunur ve antioksidan özellikleri sayesinde reaktif oksijen türlerine karşı savunma sağlar .Antioksidanlar ve biyoaktif bileşikler açısından zengin bir kaynak olan susam tohumları, yara iyileşmesi üzerinde farklı etkilere işaret ederek yanıkları tedavi etmek için de kullanılmıştır. Ayrıca susam, lipit peroksidasyon sürecini inhibe edebilen, kollajen dokulara kan akışını artıran, fibril kollajen ömrünü arttıran ve hücre hasarlarını azaltabilen maddeler içerir . Bu çalışmada sesamum indicum bitkisinden elde edilen yağın gümüş sulfodiazin (silverdin) ile yanık iyileşmesi üzerine etkisi karşılaştırılmıştır.Alınan sonuçların yanık yarası iyileşmesi üzerinde susam tohumu yağının gümüş sulfodiazine göre bazı parametrelerde üstünlüğü görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Yanık yarası, silverdin, susam tohumu yağı
Sıçanlarda oluşturulan deneysel karaciğer iskemi-reperfüzyon hasarında S-asetil glutatyon koruyucu etkisinin araştırılması
Karaciğer iskemi-reperfüzyon (I/R) hasarı, karaciğer cerrahisi ve transplantasyon süreçlerinde görülen en önemli hücresel hasar nedenlerinden biridir. Bu süreçte oksidatif stres ve inflamatuvar sitokinler başlıca rol oynamaktadır. Endojen bir antioksidan olan glutatyon (GSH), hücresel savunmada kritik öneme sahiptir. GSH'ın lipofilik ve daha stabil bir türevi olan S-asetil-glutatyonun (SAG) ise hücre içine geçişi daha kolay olup, daha güçlü koruyucu etki sağlayabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, sıçanlarda oluşturulan karaciğer I/R modelinde GSH ve SAG uygulamalarının hepatoprotektif etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.Çalışmada otuz altı erişkin Wistar albino sıçan rastgele olarak altı gruba ayrılmıştır: Sham, I/R kontrol, GSH uygulama(0. Saat ve 24.saat) ve SAG (0.saat ve 24.saat) uygulama grupları. Karaciğer iskemisi 30 dakika reperfüzyon süresi 45 dakika tutulmuştur.Serum, doku ELİSA ve histopatolojik örnekler uygun metodlarla değerlendirilmiştir.GSH ve SAG uygulamaları, I/R grubuna kıyasla serum AST, ALT ve doku ELİSA MDA, TNF-α, IL-1β ve IL-6 düzeylerini anlamlı şekilde azaltmıştır (p < 0,05).Özellikle SAG grubunda IL-6 düzeylerinde daha belirgin bir azalma saptanmış, bu durum SAG'ın inflamatuvar yanıtı daha güçlü baskılayabileceğini düşündürmüştür. Histopatolojik incelemede her iki ajan da konjesyon, nekroz ve vakuolizasyon skorlarını belirgin biçimde düşürmüş, SAG grubunda karaciğer mimarisinin daha iyi korunduğu gözlenmiştir.SAG ve GSH uygulamaları, karaciğer iskemi-reperfüzyon hasarına karşı oksidatif stres ve inflamasyonu azaltarak belirgin hepatoprotektif etki göstermiştir. SAG grubunda IL-6 düzeylerindeki daha güçlü düşüş, bu bileşiğin klasik glutatyondan daha etkili bir antiinflamatuvar yanıt oluşturabileceğini düşündürmektedir. Ancak bu farkın biyokimyasal mekanizmalarının tam olarak aydınlatılabilmesi için ileri düzey deneysel ve translasyonel çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Karaciğer iskemi-reperfüzyon, SAG.