
282
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İdiopatik pulmoner fibrozisli hastalarda yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografideki bal peteği paterninin derin öğrenme modeli you only look once (YOLO) ile tanınması
Amaç: Tıpta hastalık tanısı, prognozu ve tedavi planlanması için tıbbi görüntüleme giderek daha önemli hala gelmektedir. Yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi (YRBT) kullanılarak idiopatik pulmoner fibrozisin tanısı zor bir iştir ve deneyimli radyologlarda bile gözlemciler arası yüksek değişkenlik gösterebilir. Derin öğrenme klinik karar vermeye yardımcı olmak için yüksek boyutlu görüntüleme özelliklerini ölçen ve çıkaran niceliksel bir yaklaşımdır. Tıbbi görüntülemeleri kullanarak birçok hastalığın teşhis, tedavi ve takibinde kullanılma konusunda büyük bir potansiyele sahip olduğunu göstermektedir. İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) mortalitesi yüksek bir hastalık olup hastalığa tanı konulmasında hala bazı zorluklar yaşanmaktadır. Çalışmamızda YRBT' de izlenen bal peteği paterninin derin öğrenme yöntemi olan You Only Look Once (YOLO) ile erken bir şekilde tanınıp, tanı konulmasında yardımcı olması amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmamızda 66 hastamıza ait içerisinde bal peteği görüntülerini içeren 132 adet kesitsel YRBT görüntüleri kullanıldı. Nesne algılama, sınıflandırma ve segmentasyon için görüntüleri etiketlemede kullanılmak üzere tasarlanmış web tabanlı bir platform olan Roboflow' da görüntülere bal peteği etiketlendirilmesi yapıldı. Etiketlenen YRBT görüntülerindeki bal peteği paterni, derin öğrenme modeli olan You Only Look Once-V9' a (YOLO-V9) tanıtıldı. 132 adet kesitsel YRBT görüntülerinin; 92 tanesi (%70) eğitim seti verileri, 26 tanesi (%20) doğrulama seti verileri ve 14 tanesi (%10) de test seti verileri olarak kullanıldı. Görüntüler üzerinde 100 iterasyon (döngü-epoch) çalışıldı. YOLO modeline etiketleyip verdiğimiz eğitim seti verilerinde modelin önce bal peteği paternini tanıması sağlandı. Doğrulama seti verileriyle YOLO modeli, oluşturduğu program sayesinde gerçekte olan bal peteği görüntüleri ile modelin işaretlediği bal peteği görüntülerinin karşılaştırmasını yaptı. Daha sonra test seti verileri ile de YOLO modeli hiç görmediği görüntülerin üzerinde bal peteği olma olasılığı tahmininde bulundu. Bulgular: Eğitim seti verileri üzerinde kayıpların genel olarak düşük ve istikrarlı olduğu görülmektedir. Özellikle, box_loss ve dfl_loss ortalamaları 1.2 civarında gözlemlenmiştir. Doğrulama seti verileri üzerinde kayıplar da benzer şekilde 1.7 civarında olup modelin doğrulama verisi üzerindeki performansının eğitim verisine benzer olduğunu göstermektedir. Kayıp oranları düşük seviyede izlenmekte bu da modelin eğitim sürecinde adım adım optimize edildiğini göstermektedir. Precision ortalaması 0.538, recall ortalama ise 0.483 olarak hesaplanmış olup bu değerler, modelin makul bir doğrulukla nesneleri tespit ettiğini göstermektedir. mAP_0.5 ortalaması 0.469 ve mAP_0.5:0.95 ortalaması 0.246 olarak hesaplanmış olup modelin genel performansının iyi olduğunu, ancak IoU eşiği arttıkça performansın düştüğünü göstermektedir. YOLO-V9 modelinin bal peteği paternini %81.3 kesinlik, %68.3 duyarlılık ve %69.4 hasasiyetle tespit ettiği gösterilmiş olup modelin genel performansının iyi olduğu söylenebilir. Sonuç: Çalışmamızda nesne tespit yöntemlerinden YOLO' nun en güncel versiyonu olan V9 kullanılmıştır. Bu konuda bu hastalığa yönelik YOLO ile yapılan ilk çalışma olması yönünden özgün değeri oldukça yüksektir. YOLO-V9 modelinin bal peteği paternini tespit etmede genel olarak kabul edilebilir bir performans sergilediği söylenebilir. Model doğruluğunun artırılması için veri seti artırımı yapılabilir. Yine de, bu küçük veri kümeleriyle iyi bir performans elde edilmiştir. Daha büyük bir veri kümesinin pulmonoloji tanı alanında dönüştürücü bir etkisi olması muhtemeldir.
Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OSAS)'nda hangi hastalar BPAP (Bilevel Pozitif Hava Yolu Basıncı) tedavisi için adaydır?
Amaç: CPAP, OSAS'ın tedavisi için standart tedavi olarak önerilmektedir. CPAP tedavisinde başarısız olanlar öncelikli BPAP olmak üzere alternatif non invaziv pozitif basınçlı ventilasyon yöntemlerinden faydalanabilirler. Bu çalışmada amacımız OSAS'ta CPAP başarısızlığı ve BPAP tedavisi gereksinimini öngörebilecek hasta özellikleri ve polisomnografi parametrelerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, 01.01.2013-01.07.2024 tarihleri arasında Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp Merkezi Polisomnografi Ünitesi'nde OSAS saptanan CPAP titrasyonuna alınan CPAP titrasyonunda başarı sağlanan hastalar ile CPAP titrasyonunda başarısız olup BPAP titrasyonuna yanıt veren hastalara ait veriler retrospektif olarak hasta dosyalarından elde edilmiş ve bu veriler SPSS 25.0 programında istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre; eşlik eden ek hastalıklardan; Kalp Yetmezliği, KOAH, Ateroskleroz, Hiperlipidemi, Hipertansiyon, Diyabetes Mellitus, Parkinson ve Cushing Sendromu BPAP grubunda daha fazlaydı. BPAP grubu olguların VKİ (vücut kitle indeksi) değeri (35,88±7,08) CPAP grubu olgulara kıyasla (30,47±6,27) istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,001). Gruplar ilk gece polisomnografi verileri açısından karşılaştırıldığında BPAP grubunda CPAP grubuna göre Total AHİ değeri (sırasıyla 55,41±28,76 ve 31,39±21,35 p<0,001) ve Non-REM AHİ değeri (sırasıyla 56,28±29,54 ve 32,33±22,21 p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı. Ek olarak BPAP grubunda CPAP grubuna kıyasla oksijen desatürasyon indeksi değeri (sırasıyla 52,27±30,03 ve 29,81±23,96 p<0,001) ve SPO2 90 'ın altında geçen uyku süresi yüzdesi değeri (sırasıyla 64,92±34,49 ve 39,49±34,09 p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı. Ayrıca BPAP grubunda CPAP grubuna göre gece boyu ortalama SPO2 değeri (sırasıyla 84,11±8,67 ve 89,43±3,40 p<0,001) ve gece boyu en düşük SPO2 değeri (sırasıyla 67,62±12,49 ve 77,53±8,95 p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük saptandı. OSAS hastalarında BPAP tedavisi gereksinimini öngörmede etkili olabilecek bağımsız değişkenlerin tespiti için yapılan lojistik regresyon analizinde, VKİ (OR:1,114 , %95 GA:1,024–1,213 , p=0,012) ve SPO2 90 'ın altında geçen uyku süresi yüzdesi (OR:1,021 , %95 GA:1,008 – 1,035 , p=0,002) istatistiksel olarak anlamlı bağımsız değişkenler olarak tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda BPAP grubunda CPAP grubuna kıyasla eşlik eden ek hastalıkların daha fazla olduğu, VKİ, Total AHİ, Non-REM AHİ, oksijen desatürasyon indeksi ve SPO2 90 'ın altında geçen uyku süresi yüzdesi değerlerinin daha yüksek olduğu, gece boyu ortalama SPO2 ve gece boyu en düşük SPO2 değerlerinin ise daha düşük olduğu bulundu. VKİ ve SPO2 90 'ın altında geçen uyku süresi yüzdesi BPAP tedavisi gereksinimini öngörmede bağımsız değişkenler olarak tespit edildi. VKİ ve SPO2 90 'ın altında geçen uyku süresi yüzdesi başta olmak üzere söz konusu parametrelerin CPAP başarısızlığı ve BPAP tedavisi gereksinimini öngörebilecek faktörler olabileceği düşünülmekle birlikte önümüzdeki zamanlarda geniş örneklem sayısına sahip, prospektif, çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Azerbaycan'da astım, kronik obstrüktif akciğerhastalığı ve allerjik rinit epidemiyolojisi ve bunlarailişkin risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Astım, Allerjik Rinit (AR) ve Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalıkları (KOAH) tedavi edilebilir kronik havayolu hastalıklardır (KHH). KHH'nın epidemiyoloji ve risk faktörleri Azerbaycan'da yeterince bilinmemektedir. Bu çalışmanın sahadaki veri toplama aşaması için AZAAD (Azerbaycan Astım ve Allerji Araştırma Grubu) oluşturulmuştur. Bu çalışmanın amacı Azerbaycanlı erişkin nüfusun temsili bir örnekleminde; KHH'nın prevalansı ve hava kirliliği, atopi, meslek, sigara kullanımı, biomass maruziyeti, yaş ve cinsiyet gibi risk faktörleriyle ilişkisini incelemektir. Metod: Araştırma 2019 ile 2021 yılları arasında Azerbaycan'nın şehir ve kırsal bölgelerinde yürütülen kesitsel tipte, epidemiyolojik bir çalışmadır. Anketörlerin hane ziyaretlerinde katılımcılar Avrupa Birliği Solunum Sağlığı çalışmasında (ECRHS) kullanılan standart anketi ile değerlendirilmiş ve rastgele seçilen katılımcılara spirometri (n=1384) ve deri prick testi (n=426) uygulanmıştır. Çalışmada, Covid pandemisi ve Azerbaycan-Ermenistan savaşının olumsuz etkileri nedeniyle, planlanan solunum fonksiyon testi (3600/1384) ve deri prick testi (500/426) sayısının biraz altında kalınmıştır. Bulgular: Sonuçta 3600 kişinin katılımı planlanan çalışmaya 3788 erişkin alınmıştır. Çalışmaya dahil edilen bireylerin %52.7'si kadın ve yaş ortalamaları 36 (±15.9) dır. Katılımcıların önemli kısmı lise mezunu (%47.5), evli (%60.7), çalışan (%53.1) ve halen sigara kullanan (%20.4) kişilerdi. Erkek ve kadınlarda Astım, AR ve KOAH prevalans yüzdesi (E/K) sırasıyla 2.5/ 3.5 (0.71 %95 CI; p=0.088), 35.5/38.6 (0.87 %95 CI; p=0.043) ve 8.5/ 4.6 (1.93 %95 CI; p<0.001). Kent (Bakü ve Nahçıvan) ve kırsalda (Bakü kırsal ve Nahçıvan kırsal) Astım, AR ve KOAH prevalans yüzdesi (Kent/Kır) sırasıyla; Astım için 2.7/ 3.7 (1.39 %95CI; p=0.087), AR için 38.6, 33.9 (0.81 %95CI; p=0.006) ve KOAH için ise 5.2, 9.2 (1.83 %95CI; p<0.001) olarak bulundu. Toplam astım, astım benzeri semptom ve kronik bronşit prevalans yüzdesi sırasıyla %3, %25.2 ve %6 idi. Erkek ve kadınlarda (E/K) hırıltı %19/ %16.7 (1.16 %95 CI; p=0.068), gece öksürüğü %14.9, %15.4 (0.96 %95CI; p=0.674), ve göğüs sıkışması %8.9/ %12 (0.71 %95CI; p=0.002) en yaygın astım semptomları olarak saptandı. Şehir ve kırsalda hırıltı %14.6/ %24.8 (1.92 %95 CI; p<0.001), gece öksürüğü %12.2/ %21.8 (2 %95CI; p<0.001) ve göğüs sıkışmasının %8.3/ %15.4 (2 %95CI; p<0.001) en yaygın astım semptomları olduğu görüldü. Sonuç: KHH önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu araştırma Azerbaycan'ın kent ve kırsal bölgelerinde olan risk faktörlerinin KHH ile ilişkisini değerlendiren ilk çalışmadır. Erkeklerde ve kırsal kesimlerde kronik bronşit prevalansı önemli derecede yüksek bulunurken, astım - cinsiyet ve astım - merkezler arasında kayda değer bir ilişki bulunamadı. Şehirlerde ve Kadınlarda AR prevalansı daha yüksek olarak bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: KOAH, Astım, Allerjik Rinit, Azerbaycan, Prevalans, Kent, Kırsal, Kronik Havayolu Hastalığı
COVİD-19 pnömonisi ile yoğun bakımda invaziv mekanik ventilatör tedavisi verilen hastalarda ventilasyon ilişkili sorunların sürveyansında ventilatör ilişkili olay (VİO) ve ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) tanımlarının karşılaştırılması
Akut respiratuar distres sendromu eşlik eden kritik COVİD-19 tanılı hastalarda uzamış invaziv mekanik ventilasyon uygulamaları nedeniyle ventilatör ilişkili pnömoni sık görülmektedir. VİP; tedavi başarısını önemli ölçüde etkileyen bir komplikasyondur. VİP için geçerli ve üzerinde uzlaşılmış bir tanı yöntemi yoktur, sıklıkla kullanılan VİP tanı kriterlerinin sensistivite ve spesifiteleri düşüktür. Yoğun bakımlarda VİP oranlarını saptamak ve VİP önleme stratejileri oluşturmak için çeşitli sürveyans kriterleri ve algoritmaları geliştirilmiştir. Bu çalışmanın amacı COVİD-19 pnömonili İMV tedavisi alan hastalarda gelişen mekanik ventilatör ilişkili komplikasyonların belirlenmesinde geleneksel ve yeni sürveyans tanımlarının etkinliğini karşılaştırmak, VİP ve VİO gelişen hastaların klinik özelliklerini belirleyerek VİP ve VİO'nun mortalite ve diğer klinik sonuçlarla ilişkisini araştırmaktır. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Yoğun Bakım Bilim Dalı Dahili COVİD-19 Yoğun Bakım ünitesinde kırk sekiz satten uzun invaziv mekanik ventilatör tedavisi alan 77 hastanın verileri bir yıllık çalışma süresince aktif VİP ve VİO sürveyansı yapılarak değerlendirildi. Hastaların 33'ünde (%42.8) geleneksel PNEU/VAP kriterlerine göre VİP saptandı. VİP insidansı 1000 ventilatör gününde 13.55 olarak bulundu. VİP gelişen hastaların İMV'de kalış süreleri ortanca 22 (10-48) gün olarak bulundu, VİP gelişmeyen hastalarda bu süre ortanca 12 (3-77) gün olarak daha kısa olduğu görüldü (p < 0.001). Hastaların 15'inde (%19.5) Ventilatör ilişkili olay (VİO) gelişti. VİO insidansı 1000 ventilatör gününde 6.16 olarak bulundu. VİO gelişen hastaların hastanede ve İMV'de kalış süreleri gelişmeyenlere göre anlamlı olarak daha uzun bulundu. VİP gelişen 33 hastanın 11'inde (%33) aynı zamanda VİO tanısı da saptandı. Araştırmamızda bulgular COVİD-19 hastalarında VİO tanımının VİP ile güçlü bir ilişkisi olmadığını göstermiştir. COVİD-19 pnömonili kritik hastalarda ventilatör ilişkili sekonder bakteriyel enfeksiyonları VİP daha yüksek oranda ve daha erken tanımaktadır. Anahtar kelimeler: COVİD-19, sürveyans, ventilatör ilişkili olay, pnömoni
Hacettepe Üniversitesi erişkin kistik fibrozis merkezinde takipli hastaların üreme sağlığı konusunda bilgi, tutum ve davranışları
Kistik fibrozis (KF), KF Transmembran Düzenleyici (KFTR) gendeki mutasyonların neden olduğu otozomal resesif bozukluktur. Güncel tanı, tedavi yöntemleriyle surveyleri uzamış, erişkin sayısı artmıştır. Bu durum erişkin yaşta üreme sağlığı ve genetik danışmanlık hizmetlerini gündeme getirmiştir. Hastaların üreme sağlığı konusundaki bilgi ve davranışları üzerine yapılmış çalışma Türkiye'de bulunmamakta olup kesitsel tez çalışmamızla değerlendirilmiştir. Nisan 2021-Ekim 2022 arasında merkezimizde takipli ≥18 yaş hastalar dahil edilmiştir. Tüm hastalara 'Kistik Fibrozis Hastalarında Solunum Fonksiyonları ve Üreme Sağlığı Anketi' uygulanmıştır. Kadın hastalardan anti-müllerian hormon, erkek hastalardansa skrotal USG ve spermiyogram istenmiştir. Hastaların solunum fonksiyon testleri, görüntülemeleri ve diğer tetkikleri hastane kayıtlarından alınmıştır. SPSS v.25 kullanılmıştır. Çalışmaya 54 erkek ve 46 kadın (ortanca:22, IQR:19-27) toplam 100 hasta alınmıştır. Hastaların 15'i (%15) evli, 84'ü (%84) bekar, 1'i (%1) evlenip ayrılmıştı. Toplam 6'sının (%6) çocuğu vardı. Kırk (%40) hasta çocuk sahibi olmayı isterken bu hastaların 34'ü (%85) çocuk sahibi olmadan genetik danışmanlık almayı planlıyordu. Doksanı (%90) hiçbir korunma yöntemi kullanmıyorken, haftada birden az cinsel ilişki sıklığı olan hasta sayısı ise 72 (%72) idi. Toplam 38 (%82,6) kadın hastaya AMH düzeyi, 7 (%13) erkek hastaya spermiyogram ve 17 (%31.5) erkek hastaya da skrotal ultrasonografi yapıldı. Hastaların ortalama FEV1 değeri 2.41±0.97 litre (%66.97±26.59) idi. Hastaların infertile konusundaki düşünceleri uyguladıkları korunma yöntemini ve cinsel ilişki sıklığını etkilemiyordu (p sırasıyla 0.408, 0.18). Bilgi kaynağı hastalığın infertiliteyle ilişkisi hakkındaki düşüncelerini, korunma yöntemlerini ve cinsel ilişki sıklıklarını etkilemiyordu (p sırasıyla 0.71, 0.393, 0.662), ancak hastaların bu konuda duydukları kaygı düzeylerini etkiliyordu (p=0.002). Hastalığın infertiliteyle ilişkisi konusunda bilgilerini yeterli bulmaları kaygı düzeyini etkiliyordu (p=0.007). Sonuç olarak, hastaların önemli kısmı hastalığın üreme sağlığı üzerine etkileri konusunda yeterli bilgiye sahip değildi, bu durum hastaların tutum ve davranışlarına da yansıyordu. Erkek hastaların büyük çoğunluğunun spermiyogram, skrotal USG tetkiklerini yaptırmayı kabul etmemesi ilgi çekiciydi. Erişkin hastaların hastalığın üreme sağlığı üzerine etkileri konusunda bilgilendirilmeleri, genetik danışmanlık almaları gerektiği görülmüştür.
COVID-19 seyri ile endotelyal nitrik oksit sentaz (eNOS) genetik polimorfizmlerinin ilişkisi
Akut ciddi solunum yolu sendromu coronavirüs-2 (SARS-CoV-2) enfeksiyonu salgını, Dünya Sağlık Örgütü tarafından Coronavirus Hastalığı 2019 (COVID-19) olarak adlandırılmıştır. Virüsün yayılımı ve şiddeti nedeniyle 11 Mart 2020'de küresel salgın (pandemi) olarak tanımlamıştır. COVID-19 enfeksiyon seyrinin, hastalar arasında bireysel farklılık gösterebildiği izlenmiştir ve bu farklılıkları açıklayabilecek çalışmalara gereksinim vardır. Bu çalışmada, bir enfeksiyöz etken olan COVID-19 hastalığının seyri ile eNOS genetik polimorfizmleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamıza 01.12.2021 ile 01.09.2022 tarihleri arasında herhangi bir sebeple Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniklerine başvuran, 18 yaş üstü ve Ocak 2021'den önce COVID-19 geçirmiş hastalar dahil edilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü'nün ve Sağlık Bakanlığı'nın yayınladığı COVID-19 rehberleri doğrultusunda, hastalardan alınan klinik öyküye göre hastalığın hafif veya ağır geçirmelerine göre gruplandırılmışlardır. Hafif geçiren hastalar grup 1, ağır geçiren hastalar grup 2 olarak ayrılmışlardır. Çalışmaya iştirak eden gönüllülerden poliklinik muayenesi sonrası istenilen kan tetkiklerine ek olarak EDTA'lı tüpe kan alınmış olup, daha sonra DNA izolasyonu ve akabinde genotipleme yapılmıştır. NOS3 G894T (rs1799983) ve NOS3 VNTR 4a/4b (rs61722009) genotipleme deneyleri polimeraz zincir tepkimesi (polymerase chain reaction; PCR) ve restriksiyon fragman uzunluğu polimorfizmi (restriction fragment length polymorphism; RFLP) yöntemi kullanılarak yürütülmüştür. Çalışmaya toplam 180 hasta dahil edilmiş olup, 107'si grup 1 hafif geçiren, 73'ü grup 2 ağır geçiren hastalar olarak ayrılmıştır. NOS3 G894T yabanıl tipte "wild type" olan G/G genotipi grup 1 hafif geçiren hastalarda 55 (%51,4) kişide gözlenmiş olup, grup 2 ağır geçirenlerde 40 (%54,8) kişide izlenmiştir. Heterozigot G/T genotipi grup 1 hafif geçirenlerde 38 (%35,3) kişide, grup 2 ağır geçirenlerde ise 23 (%31,5) olarak izlenmiştir. Polimorfik homozigot T/T genotipi ise grup 1'de 14 (%13,1) kişide grup 2'de ise 10 (%13,7) kişide görülmüştür. NOS3 VNTR 4a/4b genotiplerine bakıldığında grup 2'de yer alan 2 hastada literatürde nadir görüldüğü bildirilen 4c aleli tespit edilmiş olup bu hastaların her ikisinde de astım varlığı dikkat çekmiştir. Grup 1'de yer alan 107 hastanın, 3'ünde (%2,8) 4a/4a, 25'inde (%23,4) 4a/4b, 79'unda (%73,8) ise 4b/4b genotipi tespit edilmiştir. Grup 2'de yer alan 71 hastanın hiçbirinde 4a/4a genotipi saptanmazken, 15 (%21,1) kişide 4a/4b, 56 (%78,9) kişide ise 4b/4b genotipi saptanmıştır. Çalışma gruplarında genotip sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamış olup ağır geçiren hasta grubunda 4b/4b genotipinde artış eğilimi olduğu izlenmiştir (p=0,193). Çalışmamızda NOS3 G894T ve NOS3 VNTR 4a/4b genetik polimorfizmleri ile COVID-19 seyri arasında belirgin bir ilişki saptanamamıştır. COVID-19 hastalarında, hipertansiyon, KAH, diyabet, kardiyak aritmi, KOAH varlığı ve ileri yaş, oksijen ihtiyacı gelişimi ve hastaneye yatış açısından risk faktörü olarak gözlenmiştir.
Hıv ile enfekte erişkinlerde impuls osilometri ile küçük hava yolu hastalığının değerlendirilmesi
Amaç: HIV ile enfekte hastalarda solunum sistemi tutulumu sıktır ve sigara öyküsünden bağımsız olarak hava yolu hastalıkları nonenfeksiyöz komplikasyonların başında gelmektedir. Hava yolu hastalıklarının tanısında altın standart spirometri olarak kabul edilse de İmpuls Osilometri (İOS), henüz spirometri parametreleri normalken bile KHYH'yi tespit edebilen non-invaziv bir yöntemdir. Bu çalışmanın amacı, HIV ile enfekte bireylerde küçük hava yolu hastalığı varlığını değerlendirmek ve tanıda impuls osilometrinin etkinliğini göstermektedir. Materyal & Metod: Bilinen hava yolu hastalığı tanısı olmayan, HIV ile enfekte hastalara ilk olarak spirometri, ardından İOS uygulandı. MMEF değeri %65'in altında olan hastalar, spirometrik KHYH olarak tanımlandı ve İOS parametreleri iki grup arasında karşılaştırıldı. ROC analizi yapılarak spirometrik KHYH'ye göre İOS parametreleri için optimal sınır değerleri belirlendi. Bulgular: 127 hastanın 62'si sigara içmeyenlerden oluşuyordu. Sigara içmeyen hastaların %22'sinde spirometrik KHYH tespit edildi. KHYH olan ve olmayan gruplar arasında yaş, sigara öyküsü ve biyomass maruziyeti anlamlı farklılık gösterdi. Ayrıca KHYH grubunda R5, R5-R20, AX ve Fres değerleri anlamlı derecede yüksekti. ROC analizi sonucunda, R5-R20 için 0.08 kPa/L/s sınır değeri belirlendi (duyarlılık %71.8, özgüllük %58.1). AX için 0.55 kPa/L sınır değeri ile duyarlılık %51.2 ve özgüllük %91.7 olarak saptandı. Sonuç: HIV ile enfekte erişkinlerde küçük hava yolu Hastalığını ayırt etmede İOS etkili bir yöntemdir. Özellikle AX ve Fres'in artışı tanıda kıymetliyken, R5 ve R5-R20 parametreleri de tanıda destekleyici parametrelerdir. HIV kaynaklı küçük hava yolu patolojilerini erken tanıyıp, KOAH gibi ciddi hastalıkları önlemede ve yönetimde İOS önemli bir araçtır.
Histoloji, patoloji ve anatomi laboratuvarı çalışanlarında uçucu organik bileşiklere bağlı hava yolu etkileniminin impuls osilometri ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Uçucu organik bileşikler (UOB), günümüzde yaygın kullanımlarının yanı sıra, başta histoloji, patoloji ve anatomi laboratuvarlarında olmak üzere sağlık çalışanlarında solunum yolu hastalıklarına yol açabilecek kimyasallardır (1-5). UOB'lerin hava yollarına etkisini değerlendirmek için spirometri kullanılmaktadır (6-10). Spirometrinin, genellikle hava yolu hastalıkları ortaya çıktıktan sonra bulgu verdiği bilinmektedir. İmpuls osilometri (İOS), çeşitli ses dalgalarının hava yollarına iletilmesiyle elde edilen rezistans ve reaktans ölçümlerine dayanarak havayolu hastalıklarında erken dönem bulgularını saptayabilmesiyle günümüzde ön plana çıkmakta olan kolay uygulanabilir bir solunum fonksiyon testidir (11). Bu çalışmada, İOS'un spirometriye kıyasla erken tanı ve mesleki taramalarda kullanılabilirliği değerlendirilerek UOB'lerin hava yolları üzerindeki etkilerini daha erken tespit etme potansiyeli araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya histoloji, patoloji ve anatomi laboratuvarlarında aktif olarak çalışmakta olan 41 katılımcı dahil edildi. Katılımcılara haftanın ilk ve son iş günlerinde sırasıyla İOS ve spirometri olacak şekilde solunum fonksiyon testleri yapıldı. Her üç laboratuvarda maruziyet değerlendirmesi için, 8 saatlik (TWA) ve 15 dakikalık (STEL) olacak şekilde, patolojide 5, anatomide 4 ve histolojide 2 noktada uçucu organik bileşik (UOB) ve formaldehit ölçümleri gerçekleştirildi. Solunum fonksiyon testleri ve ortam ölçümü sonuçları gruplar arasında karşılaştırılarak değerlendirildi. Bulgular: Katılımcıların %63'ü kadın olup, %61'i patoloji, %22'si anatomi, %17'si histoloji laboratuvarında çalışmaktaydı. Formaldehit ölçümlerinde STEL değeri yalnızca patoloji laboratuvarında 5 noktanın 2'sinde sınır değerler arasında saptanırken diğer noktalarda tayin sınırı altında kaldı. TWA değeri yalnızca patoloji laboratuvarında 3 noktada sınır değerin üstünde tespit edilirken (0,75-2,5 ppm); diğer tüm ölçüm noktalarında tayin sınırının altında kaldı. UOB ölçümlerinde patoloji laboratuvarında STEL değeri 2 noktada normal sınırların altında etanole rastlanırken; TWA değeri normal sınırlarda olacak şekilde patoloji laboratuvarında 2, anatomi laboratuvarında 2 ve histoloji laboratuvarında 1 noktada etanole, patoloji laboratuvarında 1 noktada etilbenzene rastlandı. Solunum fonksiyon testlerinde genel olarak FEV1, PEF, FEF25-75 ve FEV3 değerlerinde istatistiksel olarak anlamı düşüş görüldü (p<0,05)(Tablo 1). Alt analizlerde patoloji grubunda FEV1, PEF ve FEF25-75 gibi parametrelerde haftanın ilk ve son iş günü arasında anlamlı azalma saptandı (p<0,05), ancak anatomi ve histoloji gruplarında değişim gözlenmedi. SFT parametrelerindeki değişimlerin karşılaştırmasında FEV1 ve FEF25-75 parametrelerindeki değişimlerin patoloji grubunda anatomi ve histoloji grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (Tablo 3). İOS'ta genel olarak R5-20% parametresinde değişim tespit edilse de (p=0,036) (Tablo 1), çalışma grupları arasında anlamlı fark görülmedi (Tablo 3). Yaş ve çalışma süresi ile FEV1/FVC, FEV3/FVC ve FEV3/FEV6 ölçümleri arasında negatif; X5 ölçümü arasında pozitif korelasyon saptanırken, toplam çalışma süresi ile FEF25-75 değerindeki değişim arasında pozitif korelasyon bulundu. Sonuç: Bu sonuçlar, UOB'lerin hava yolları üzerindeki etkilerinin erken tespitinde İOS'un bir potansiyel taşıdığını; ancak bu alanda İOS kullanımının yaygınlaştırılabilmesi için daha geniş çapta, çok merkezli çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu bizlere göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Uçucu Organik Bileşikler, Formaldehit, İmpuls Osilometri
İnflamatuar barsak hastalığı olan hastalarda hava yolu etkileniminin değerlendirilmesi
Amaç: Ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığı (CH) gibi inflamatuar barsak hastalıkları (İBH), yalnızca gastrointestinal sistemi değil, sistemik organları da etkileyebilen kronik hastalıklardır. Bu çalışmanın amacı, İBH'li bireylerde spirometri ve impuls osilometri (İOS) kullanılarak subklinik hava yolu etkileniminin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde yürütülen çalışmaya 18–65 yaş arasında, bilinen hava yolu hastalığı olmayan 126 İBH hastası (82 CH, 44 ÜK) ve 28 sağlıklı kontrol bireyi dahil edildi. Tüm katılımcılara önce İOS, ardından spirometri uygulandı. Maksimal orta ekspiratuar akım (MMEF) değerinin %65'in altında olması küçük hava yolu hastalığı (KHYH) kriteri olarak kabul edildi. Bulgular: Gruplar yaş, cinsiyet ve VKİ açısından benzerdi. Sigara öyküsü ve COVID-19 geçirme oranı hasta grubunda daha yüksekti. Hastaların %38'i aktif fazdaydı. KHYH, İBH grubunda kontrole göre anlamlı olarak daha sık görüldü (p = 0,006); CH grubunda ÜK'ye göre daha fazlaydı (p = 0,032). Aktif CH hastalarında MMEF 25–75 (ml) anlamlı düşük bulundu. İOS verilerinde R5, R5–R20, Fres ve AX gibi parametreler KHYH olan hastalarda belirgin yüksek saptandı. Sonuç: İBH'de özellikle CH hastalarında ve aktif fazda KHYH sıklığı artmıştır. Spirometri ve İOS'un birlikte kullanımı, hava yolu etkileniminin erken tanısında tamamlayıcı bir yaklaşım sunabilir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuar barsak hastalıkları, solunum fonksiyon testi, impuls osilometri
Hacettepe Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Ana bilim dalına preoperatif değerlendirme için konsulte edilen hastaların postoperatif pulmoner komplikasyonlarının öngörülmesi için risk skorlaması
Cerrahi hastaların preoperatif değerlendirilmesi her zaman önemli bir problemdir. Cerrahinin tipine ve hastanın özelliklerine göre potansiyel riskleri öngörüp karar vermek gerekir. Postoperatif dönemde en fazla mortalite ve morbiditeye neden olan durumlardan biri de pulmoner komplikasyonlardır. Postoperatif pulmoner komplikasyonları öngörmek için bir çok ulusal ve uluslararası çalışma yapılmış olup Canet skorlaması valide edilmiştir. Fakat Türkiye'de Canet risk skorlamasının validasyonu yapılmamıştır. Ayrıca, Canet skorlama sistemi genel hasta popülasyonu üzerinde yapılmıştır. Ancak göğüs hastalıkları bölümüne konsulte edilen hastalarda preoperatif riskleri öngörecek bir skorlama sistemi yoktur. Çalışmanın amacı, göğüs hastalıkları kliniğine preoperatif değerlendirme amacıyla cerrahi branşlardan konsülte edilen hastalarda postoperatif pulmoner komplikasyonları öngörecek bir skorlama sistemi geliştirmektir. Çalışma prospektif, tek merkezli olarak yürütülmüştür. Hacettepe Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Ana bilim dalına preoperatif değerlendirme için cerrahi bölümlerden konsulte edilen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların preoperatif demografik verileri ve pulmoner değerlendirme sonuçları kaydedilip postoperatif taburcu olana kadar hastalar takip edilmiş ve birinci ay sonunda telefonla pulmoner semptom kontrolleri yapılmıştır. Primer sonlanım noktası; solunum yetmezliği, öksürük, balgam, ateş, bronkospazm, solunum yolu enfeksiyonu, atelektazi, plevral efüzyon gibi solunumsal semptom ve komplikasyonların gelişimini değerlendirmektir. Çalışmaya 203 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların % 55.7'si (n¬=113) kadın, % 44.3'ü (n¬=90) erkektir. Yaş ortalamaları 60.59 ± 14.93'tür ( 18-91). Postoperatif ilk bir ay içerisinde hastaların % 36.4'ünde (n=74) en az bir pulmoner komplikasyon gelişmiş fakat birinci ay sonunda pulmoner komplikasyonu devam eden ya da yeni gelişen pulmoner komplikasyonu olan hastaların oranı % 22.7 (n=46) olmuştur. Postoperatif dönemde hastaların bir ay içerisinde % 23.2'sinde (n=47) bronkospazm, % 17.2'sinde (n=35) atelektazi, %12.8'inde (n=26) ateş, % 12.3'ünde (n=25) balgam, % 12.3'ünde (n=25) oksijen ihtiyacı, % 7.9'unda (n=16) pnömoni ve % 7.4'ünde (n=15) plevral effüzyon gelişmiştir. Çalışmada 60 yaş üstü olmak (p=0.022), preoperatif öksürük (p=0.031), balgam (p=0.054) ve dispne (p=0.017) olması, muayenede ronküs olması (p=0.001), VKİ ≤ 24,9 kg/m2 olması (p=0.010), akciğer grafisinde havalanma artışı bulguları olması (p=0.004), exsmoker olmak (p=0.005), primer akciğer dışı malignite (akciğer metastazı ile birlikte ya da değil) (p=0.022), üst abdomen veya toraks cerrahisi geçirmek (p=0.001), cerrahi süresinin 3 saatten uzun olması ((p=0,011) sonbaharda opere olmak (p=0.001) ve preoperatif Hb düşüklüğü (p=0,044) postoperatif pulmoner komplikasyonların gelişimi açısından anlamlı saptanmıştır. Regresyon modellemesinde anlamlı bulunan risk faktörleri; üst abdomen cerrahisi ya da torasik cerrahi, öksürük, dispne ve mevsimdir (p<0,05). Sonuç olarak; çalışmada preoperatif pulmoner değerlendirme amacıyla göğüs hastalıkları kliniğine konsulte edilen hastalarda postoperatif pulmoner komplikasyonları öngörecek bir modelleme oluşturulmuştur. Cerrahi tipi, operasyon öncesi dispne, öksürük olması ve ameliyatın yapıldığı mevsimin modellemede yer alan en önemli değişkenler olduğu gösterilmiştir. Anahtar sözcükler: Preoperatif pulmoner değerlendirme, postoperatif pulmoner komplikasyon.
Monosit kemoatraktan protein-1'in malign plevral efüzyon gelişimindeki rolü
Plevral efüzyonların (PE) en sık nedenlerinden biri olan malign plevral efüzyonun (MPE) oluşum mekanizması net olarak bilinmemektedir ve primer olarak sıvı oluşumunun önlenmesine yönelik tanımlanmış tedavi yöntemi yoktur. Mevcut tedavi yaklaşımları, plevral boşlukta biriken sıvının drenajı veya iki plevra yaprağının plörodez işlemi ile yapıştırılarak sıvı toplanmasının önlenmesi şeklindedir. Bu çalışmada MPE'de sıvı oluşumunda rol aldığını düşünülen ve tedavide hedef olabilecek bir molekül olan monosit kemoatraktan protein (MCP-1)'in rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Prospektif olarak yürütülen çalışmaya, 30.06.2019-30.01.2021 tarihleri arasında PE'si olup tanı ve/veya tedavi amaçlı PE örneği alınan 100 hasta dahil edildi. Hastalar MPE (n=56), benign eksuda (n=27) ve transuda (n=17) grubu olmak üzere 3 grupta değerlendirildi. Medyan MCP-1 düzeyleri Grup 1'deki hastalarda 1303 pg/ml, Grup 2'de 926 pg/mg ve Grup 3'te 211 pg/ml olarak saptandı ve üç grup arasındaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). MCP-1 düzeyleri, MPE ve benign eksuda grubunda, transuda grubuna oranla anlamlı ölçüde yüksek ve benzer düzeyde bulundu (p=1,0). Plevral sıvıdaki MCP-1 ve LDH düzeyleri, hem tüm hasta grubunda (r=0,61; p<0,001) hem de MPE ve benign eksuda grubu birlikte ele alındığında (r=0,38; p=0,001) pozitif korelasyon göstermekteydi. Hastalar plevral sıvı miktarlarına göre az-orta ve masif olarak gruplandığında, MPE grubunda istatistiksel anlamlılığa ulaşmasa da plevral sıvı miktarı arttıkça MCP-1 düzeyinin arttığı görüldü. MPE ve benign eksuda grubu birlikte değerlendirildiğinde ise plevral sıvı miktarı arttıkça MCP-1 düzeylerinin anlamlı ölçüde arttığı görüldü (p=0,007). Sonuç olarak; MPE grubunda MCP-1 düzeylerinin yüksek olduğu, bu yüksekliğin LDH düzeyiyle ve sıvı miktarı ile pozitif korele olduğu görüldü. Tümöre eşlik eden inflamasyonun sıvı oluşumunda rolü olabileceği ve MCP-1'i hedefleyecek biyolojik tedavilerin geliştirilmesinin MPE tedavisine katkı sağlayabileceği düşünüldü.
Eozinofilik ve non-eozinofilik KOAH'lı olguların alevlenmeler, yaşam kalitesi ve tedaviye yanıt açısından karşılaştırılması: Prospektif çalışma
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik obstruktif akciğer hastalığı (KOAH), farklı klinik ve patofizyolojik komponentlerden oluşan heterojen bir hastalıktır. Farmakolojik tedavilere yanıt farklılıklarını önceden değerlendirebilmek için biyobelirteçler tanımlanmaya çalışılmaktadır. Periferik kan eozinofil düzeyinin balgam eozinofil düzeyiyle korele olduğu kabul edilmektedir. Periferik eozinofilisi saptanan KOAH olgularında, eozinofil sayısındaki artış ile inhaler ve sistemik kortikosteroidlere yanıt ve orta-ağır alevlenme oranlarında artış arasında bir ilişki de saptanmıştır. Bu çalışmada; stabil KOAH hastalarında kan ve balgam eozinofil düzeyleri, bunlar arasındaki ilişki; eozinofilisi olan ve olmayan gruplar arasında yıllık alevlenme sayısı ve inflamatuvar biyobelirteçlerin(C-Reaktif Protein, Fibrinojen) değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: Göğüs Hastalıkları polikliniğimize kontrol amaçlı başvuran stabil dönemdeki KOAH'lı olguların solunum fonksiyonları, semptomları [KOAH Değerlendirme Anketi (CAT) ve Modified Medical Research Council (mMRC)] değerlendirilmiş; inflamatuvar biyobelirteçleri ( C-Reaktif Protein, Fibrinojen ) balgam ve kanda eozinofil düzeyleri ölçülmüştür. Balgam eozinofil düzeyi ≥ %3, kan eozinofil düzeyi ≥ %2 ve ≥ 200 /µL olan olgular eozinofilik kabul edilmiştir. Olgular 1 yıllık süre ile prospektif olarak izlenerek alevlenme sayıları ve alevlenme nedeni ile hastaneye yatış oranları kayıt edilmiştir. BULGULAR: Yaş ortalaması 66.5±9.2 olan 78 (%82,4 erkek) olgunun ortalama, FEV1 %58±19,8, CAT skorları 12,5±7,2, mMRC 1,8±0,8 bulunmuş, periferik kan eozinofil yüzdesi 2,6±2 periferik kan eozinofil sayısı 237±176 balgam eozinofil yüzdesi 7,2±6,9 saptanmıştır. %55.4 olguda yüksek kan eozinofilisi , balgam eozinofil düzeyi bakılan 52 olgunun, %77'sinde yüksek balgam eozinofilisi saptanmış, kan ve balgam eozinofil değerleri arasında korelasyon izlenmemiştir (p=0.129) şekil 1 ve 2). Kan eozinofil yüzdesi ve mutlak değerine göre alevlenme sayısı anlamlı olarak yüksek bulunmuş(p=0.029), kan eozinofil sayısı ile hastane yatışı gerektiren alevlenme oranlarında artış (p=0.023) olduğu izlenmiştir. Balgam eozinofilisi ile önceki yıl alevlenme sayısı, takip alevlenme sayısı arasında korelasyon saptansa da istatisksel olarak anlamlı bulunmamıştır. (p=0,250). Eozinofilik olan ve olmayan gruplar arasında CAT, mMRC, FEV1 değişkenliğinde ve inflamatuar biyobelirteçlerinde anlamlı farklılık bulunmamıştır. (p=>0,05) SONUÇ: Kan ve balgam eozinofil değerleri arasında anlamlı korelasyon bulunmazken; kan eozinofil mutlak değeri ve yüzdesine sahip KOAH'lı olgularda alevlenme sayısı ve şiddetinin daha fazla olduğu saptanmıştır. Bu nedenle eozinofilik fenotipli olgularda daha sık izlem yapmak gereklidir.
Üçüncü basamak yoğun bakım ünitesinde akut solunumsal zorluk sendromu tanılı hastalarda pao2/fio2 ve spo2/fio2 oranlarının morbidite ve mortalite yönünden karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Akut Respiratuvar Distres Sendromu (ARDS) hayatı tehdit edici solunumsal yetmezlikle sonuçlanabilen inflamatuvar bir durumdur. Saptanma insidansı düşük olmasına rağmen, yoğun bakım ünitelerinde yatış sürelerinin uzun ve mortalitesinin halen çok yüksek olması, ARDS'yi yoğun bakımlardaki en önemli sendromlardan biri yapmaktadır. İlk tanımlandığı tarihten bu yana tanı ve tedavi konusunda fikir ayrılıkları olmuştur. En son 2012 yılında güncellenmiş Berlin kriterleri yayınlanmış olup, PaO2/FiO2 oranı ile ARDS'de ilk kez ciddiyet sınıflaması yapılmıştır. ARDS'nin hem tanısını koymada hem de ciddiyetini belirlemede kullanılan PaO2/FiO2 oranı, invaziv bir yöntem olan arter kan gazı (AKG) alınmasını gerektirmektedir. Puls oksimetre cihazı ile noninvaziv olarak ölçülen oksijen saturasyonu (SpO2) kullanılarak hesaplanan SpO2/FiO2 oranı ise, PaO2/FiO2 oranı yerine hastalık şiddetinin belirlenmesi de dahil olmak üzere, AKG verileri olmayan hastaların ARDS için değerlendirilmesine izin verir. Bu çalışmada; Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniği 3. Basamak Yoğun Bakım Ünitesi (YBÜ)'ne yatırılan ve Berlin kriterlerine göre ARDS tanısı alan hastalarda, sınıflama ve prognoz değerlendirmesinde PaO2/FiO2 oranı ile SpO2/FiO2 oranının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Göğüs Hastalıkları 3. Basamak YBÜ'nde 1 Ocak 2015 - 28 Şubat 2018 tarihleri arasında Berlin kriterlerine göre ARDS tanısı almış hastaların dosyaları retrospektif olarak taranmıştır. Demografik verileri, yatışlarından itibaren vital bulguları, ARDS etiyolojileri ile sınıflamaları, ilk dört günlük PaO2/FiO2 ile SpO2/FiO2 oranları, uygulanan tedaviler (mekanik ventilasyon, antibiyotik, sedasyon, vazopressör, inotrop, diüretik), hastane enfeksiyonu gelişimi, YBÜ yatış süreleri ve mortaliteleri kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 48 ARDS tanılı hasta (29'u erkek, ortalama yaş 59.5±15.9) alınmıştır. Hastaların 18 (%37.5)' i ağır, 24 (%50.0)' ü orta, 6 (%12.5)'sı hafif ARDS olarak değerlendirilmiştir. ARDS sınıflamasında, PaO2/FiO2 ve SpO2/FiO2 oranları arasında korelasyon (korelasyon katsayısı R:0.878) saptanmıştır. Literatürde SpO2'yi etkileyebileceği gösterilen sigara kullanımının, her iki sınıflama arasındaki ilişkiye etkisinin olmadığı görülmüştür. Vazopressör kullanımının ise, PaO2/FiO2 ve SpO2/FiO2 arasındaki ilişkiyi anlamlı olarak (p=0.002) etkilediği sonucuna varılmıştır. Çalışmamızda Berlin kriterlerine göre gruplanan hastalarda PaO2/FiO2 yerine kullanılabilecek olan SpO2/FiO2 değerleri; ağır ARDS'yi orta ARDS'den ayırmak için 100 yerine vazopressör alanlarda 125 almayanlarda 145 bulunurken, orta ARDS'yi hafif olanlardan ayırmak için 200 yerine vazopressör alanlarda 225 almayanlarda 245 olarak saptanmıştır. Mortalite açısından değerlendirildiğinde; hem PaO2/FiO2 hem de SpO2/FiO2 kullanılarak yapılan sınıflamada en yüksek mortalite ağır ARDS grubunda saptanmakla birlikte, her iki sınıflamada da gruplar arasındaki farklar istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Sadece PaO2/FiO2 değerleri kullanılarak yapılan sınıflamada, vazopressör alanlarda ağır ARDS grubunda mortalite istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır. Sonuç: ARDS sınıflamasında ve mortalitenin öngörülmesinde; AKG gerektiren PaO2/FiO2 yerine noninvaziv olarak hesaplanan SpO2/FiO2 kullanılabilir.
Erişkin astımında vitamin d düzeyleri ve astım kontrolüne etkisi
AMAÇ: Bu çalışmada; D vitamini düşük olan hastalarda astım kontrolünün daha güç olabileceği hipotezinden yola çıkılarak; Vitamin D ile erişkin astımı arasındaki ilişkiyi kendi hasta grubumuzda araştırmak, serum vitamin D düzeyleri ile astım şiddeti arasındaki ilişkiyi ve vitamin D eksikliğinin astım kontrolüne etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimiz astım polikliniğinde düzenli olarak izlenen kayıtlı astım olgularının verileri, vitamin D düzeyleri ile kontrol durumu arasındaki ilişkiyi saptamak amacıyla retrospektif olarak değerlendirilmiş, eksiklikler prospektif olarak tamamlanmaya çalışılmıştır. Kontrol grubu olarak da göğüs hastalıklarına başvurusu olan ve tetkikleri yapılan, ancak anlamlı solunumsal patoloji saptanmayan erişkin olguların verileri alınmıştır. Astım grubunda; astım dışı hastalığın olmaması, D vitamini düzeyini etkileyecek ilaç kullanımı veya hastalıkların bulunmaması, VKİ≥35 olması dikkate alınmıştır. D vitamini için 25(OH)D değerleri kullanılmıştır. Serum 25(OH)D düzeyinin >30 ng/ml olmasını yeterli D vitamini düzeyi, 20-30 ng/ml arasında olmasını D vitamini yetersizliği, <20 ng/ml olmasını D vitamini eksikliği ve <10 ng/ml olması ciddi D vitamini eksikliği olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Polikliniklerine Mayıs 2014 – Mayıs 2016 tarihleri arasında başvuran hastalardan herhangi bir nedenle D vitamini bakılan 329 hasta dosyası taranmıştır. 25 atak döneminde ve 77 stabil döemde toplam 102 astım tanısı olan hasta ve benzer özelliklere sahip 62 sağlıklı yetişkinin verileri kontrol grubu olarak alınmıştır. Kontrol grubu ve astım grubu D vitamin düzeyleri arasında anlamlı fark gözlenmedi ( p=0.047). Stabil dönem astım hastaları (43.93±24.06 ng/ml) ile atak grubu astım hastalarının(29.96±18.96 ng/ml) D vitamini düzeyi karşılaştırıldığında atak grubunda D vitamini düzeyinin daha düşük olduğu görüldü (p=0.07). Astım hastalarında D vitamini eksikliği olan grup ile D vitamini eksikliği olmayan grup karşılaştırıldığı zaman, D vitamini eksikliği olan grubun VKİ'nin daha yüksek olduğu izlenmiştir (30.54±4.91 kg/m2, 28.31±5.38 kg/m2; p=0.035). D vitamini düzeyi ile FEV1 değeri arasında doğrusal bir ilişki saptanmış, bu ilişkinin, VKİ ve diğer değiştirici faktörlerden bağımsız olduğu görülmüştür (p<0.001). Astım kontrol anketine göre kontrol altında olmayan hastalarda D vitamini değeri daha düşük bulunmuştur (47.76±24.11, 30.55±19.03; p<0.001). SONUÇ Çalışmamızda astımlı hasta grubu ile sağlıklı grup arasında D vitamini düzeyi açısından anlamlı fark saptanmamış, stabil astımlı hastalar ile atak dönemindeki astımlı hastalar arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Ayrıca, D vitamini düzeyi düşük olan hastaların solunum fonksiyon testi değerlerinin de düşük olduğu gözlenmiştir. Kontrol altında olmayan astımlı hastalarda kontrolü güçleştiren nedenlerden biri olarak D vitamini düzeylerinin dikkate alınması gerekliliği sonucuna varılmış, D vitamini düzeyi düşük olan astım hastalarında astım kontrolünün daha zor olduğu görüşü desteklenmiştir.
Geç dönemde hastanede gelişen pnömoni etkenlerinin hızlı moleküler biyolojik yöntemler ile saptanması
Giriş ve Amaç: Hastaneye yatışı takip eden 5. günden sonra ortaya çıkan geç dönemde hastanede gelişen pnömonilere (HGP) genellikle çok ilaca dirençli bakteriler neden olmaktadır. Etkenlerin geç saptanması, uygun antibiyotiğin zamanında başlanamaması HGP prognozunu olumsuz olarak etkilemektedir. Son yıllarda enfeksiyon etkeni mikroorganizmaların hızlı moleküler yöntemlerle kısa sürede izole edilmesi, tedavinin daha erken ve etkin olarak başlanmasını sağlamaktadır. Bu durumun prognozu olumlu yönde etkileyeceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, HGP'de etkenlerin hızlı moleküler yöntemlerle saptanması ve sonuçların konvansiyonel yöntemlerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Ocak 2014 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ile Anestezi ve Reanimasyon yoğun bakım ünitelerinde izlenen ve 2005 yılında yayınlanan ATS-IDSA kriterlerine göre HGP tanısı alan 62 hasta çalışmaya alınmıştır. HGP tanısı konulduğu anda hastalardan bronkoskopik (BAL, BASP) ve nonbronkoskopik (mini-BAL) yöntemlerle alt solunum yolu örnekleri alınmıştır. Alınan örnekler hem konvansiyonel yöntemler ve hem de hızlı moleküler yöntemlerle bakteriyolojik etkenler açısından incelenmiştir. Bulgular: Hasanede gelişen pnömoni tanısı alan 62 hasta (42 erkek, yaş ortalaması 69.7±15.6) alınmıştır. Hastaların %95.2'sinde ek hastalık olup, 33 hastaya invaziv mekanik vetilasyon (İMV), 28 hastaya İMV + noninvaziv mekanik ventilasyon (NİV) uygulanmıştır. Hastanede gelişen pnömoni tanısı anında 59 hastanın 39'inin akciğer grafisinde tek taraflı infiltrasyon, 20'sinde çift taraflı infiltrasyon saptanmıştır. Üç hastanın akciğer grafisinde ise tek taraflı infiltrasyon yanısıra plevral efüzyon uyumlu dansite artışı izlenmiştir. Konvansiyonel yöntem ile 62 hastanın 40'ında (%64.5) bakteriyel etken saptanırken, polimeraz zincir reaksiyon (PCR) ile 62 hastanın 57'sinde (%91.9) bakteriyel etken izole edilmiştir. Etken saptanması açısından konvansiyonel yöntem ile PCR yönteminin birbiriyle uyumlu olduğu gözlenmiştir (kappa:0.797). Ayrıca, PCR ile etken saptanma oranının anlamlı olarak yüksek olduğu görülmüştür (p=0.0004). Her iki yöntem ile en sık Acinetobacter baumannii saptanmıştır. İzlemde 62 hastanın 45'inde (% 72.6) mortalite izlenmiştir. Sonuç: Geç dönemde ortaya çıkan HGP etkenlerinin saptanmasında konvansiyonel yöntemler ile PCR arasında uyumun iyi olduğu ve PCR ile daha fazla hastada etken saptanabileceği bu çalışmada gösterilmiştir. Bakteriyel etkenlerin hızlı moleküler yöntemlerle saptanmaya başlanmasının, hastanede gelişen pnömoni etkenlerinin hızla belirlenmesi sonucu, etkin bir şekilde tedavi edilmesinin yolunu açabileceği düşünülmüştür.
Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi göğüs hastalıkları yoğun bakım ünitesinde entübe halde takip edilen pnömonili hastalarda bronkoalveolar lavaj ve trakeal aspirat materyallerinin kültürlerinin ve gram boyamalarının kıyaslanması
Amaç. Pnömoni önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir ve her yıl dünya çapında milyonlarca insanı etkilemektedir. Pnömoniye sebep olan mikrobiyolojik etkenin saptanması uygun antibiyotik verilmesi, morbidite ve mortalite oranını düşürmek açısından oldukça önemlidir. Çalışmamızda ventilatör ilişkili pnömoni(VİP) sebebiyle takip edilen hastalarda mikrobiyolojik etkeni saptamaya yönelik endotrakeal aspirat yöntemiyle bronkoskopik bronkoalveolar lavaj yöntemini mukayese etmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem. Bu çalışma prospektif olarak 1 Mart 2022-1 Şubat 2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi göğüs hastalıkları yoğun bakım ünitesinde yatan VİP tanılı hasta grubu ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızda anamnezleri, fizik muayene bulguları, yoğun bakım takipleri, radyolojileri ve laboratuvar tetkikleri ile klinik pulmoner enfeksiyon skoru incelenerek ventilatör ilişkili pnömoni düşünülmekte olan 31 hastaya yoğun bakım ünitemizde yatarken endotrakeal aspirasyon ile eş zamanlı bronkoalveolar lavaj yapılıp elde edilen örnekler en kısa sürede klinik mikrobiyoloji laboratuvarına iletilmiştir. Mikrobiyoloji laboratuvarında örneklerin gram boyamaları, ARB, mantar ve tüberküloz kültürleri ile bakteriyolojik kantitatif kültürleri ve antibiyogramları incelenip kaydedildi. Hastaların demografik verileri, örnekleme öncesi antibiyoterapi bilgileri, APACHE II, SAPS II, SOFA, PSI skorları ve 30 ile 90 günlük mortalite verileri kaydedildi. Araştırma sonucu elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular. İncelenen 31 hastadan, dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 29 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastaların 20'si (%69,00) erkek, 9'u (%31,00) kadındı ve yaş ortalaması 68,24 ± 17,32 yıl olarak saptandı. Bu hastalarda belirlenen komorbiditelerden en sık %37,90 ile hipertansiyon, %27,60 ile kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve %24,10 ile diabetes mellitus idi. Hastaların ortalama SAPS II skoru 55,66 ± 18,30, APACHE II skoru 24,62 ± 7,09, SOFA skoru 7,14 ± 2,85 PSI skoru 144,14 ± 36,71 olarak hesaplandı. 30 günlük mortalite oranı %20,70 olarak, 90 günlük mortalite oranı %72,40 olarak saptandı. Radyolojik olarak pnömoni lokalizasyonu değerlendirilen hastaların %41,40'ında bilateral, 6 %41,40'ında sağ akciğer, %17,20'sinde sol akciğer olarak saptandı. ETA kültürüne göre anlamsız üreme olan hastaların 8'inde (%44,40) BAL kültürü üremesi anlamlı olarak tespit edildi ve ETA ve BAL kültür anlamlı-anlamsız üreme oranlarının dağılımında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,003). Sonuç. Çalışmamızda bronkoskopik BAL yönteminin pnömoni etkenini saptamasında endotrakeal aspirasyona üstün olduğu saptandı. ETA yönteminin invaziv olmaması, maliyetinin daha az olması ve özel uzmanlık getirmemesi gibi avantajlarına rağmen orofarengeal flora ile kontamine olabilmesi, etken mikroorganizmanın saptanamaması gibi dezavantajları mevcuttur. YBÜ'de VİP sebebiyle takip edilen hastalar da bronkoskopik BAL ile etkenin saptanıp uygun antibiyoterapi verilmesi mortalite ve morbiditeyi azaltmaya katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler. Bronkoalveolar lavaj, endotrakeal aspirasyon, vip, yoğun bakım
Plevral sıvı analizinde biyolojik belirteçlerin kullanımı
ÖZETGİRİŞPlevral efüzyonun nedenine yönelik yapılan incelemelerde her zaman etiyoloji aydınlatılamamaktadır. Bu amaçla alternatif testlere ihtiyaç duyulmaktadır. Biz de çalışmamızda farklı plevral efüzyon gruplarında, transuda-eksuda ayrımında, yeni biyobelirteçlerin pro-brain natriüretik peptid (proBNP), tümör nekrozis faktör alfa (TNF- ?), C-reaktif protein (CRP), prokalsitonin (PCT) plevral efüzyon etiyolojisiyle ilişkisini araştırmayı planladık.MATERYAL-METODProspektif yapılan çalışmamızda, çalışmaya Ağustos 2011- Şubat 2012 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran 50 hasta dahil edildi. Hastalardan eşzamanlı plevral sıvı ile venöz kan alınarak, LDH ve protein değerlerine bakılarak, `'Light Kriterleri'ne'' göre transuda ve eksuda ayrımı yapılarak gruplandırıldı. Torasentez ile alınan 2 cc'lik efüzyon örnekleri -80°c `de stoklandı.Analiz için çözülen sıvılarda; Kemilüminesan İmmunassay methodu ile pro-BNP, İmmunfloresan yöntem ile PCT, İmmunometrik Sandviç enzim İmmunassay tekniği ile TNF- ? ve İmmuntribidimetrik yöntem ile CRP değerlendirildi.BULGULARÇalışmamızda elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler SPSS 17.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Verilerin karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi ve ROC eğrileri kullanıldı. Çalışmamızdaki 50 plevral sıvının; 28'i eksuda, 22'si transuda olarak belirlendi. Yapılan analizler sonucunda pro-BNP'nin transuda ?eksuda ayrımında %79.9 oranıyla transuda lehine anlamlı ayırıcılığı tespit edilmiştir. CRP'nin de eksuda lehine % 77.1 oranıyla anlamlı olduğu sonucu elde edilmiştir. Yapılan çalışmamızda TNF- ?, PCT biyobelirteçlerinin transuda- eksuda ayrımında istatistiksel anlamlılığı tespit edilmemiştir.Anahtar Kelimeler: Plevral efüzyon, Transuda ve Eksuda, Yeni Biyobelirteçler
İdiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında Hepsidinin sistemik inflamasyon ve anemi ile ilişkisi
Hepsidin; kronik hastalık anemisinde hepatositler tarafından üretilen bir biobelirteçtir ve kronik inflamasyonda da yükseldiği gösterilmiştir. Alveoler epitel hücrelerinden de salgılandığı da gösterilen hepsidinin, İdiyopatik Pulmoner fibrozis (İPF) hastalarında kontrol grubuyla düzeyleri karşılaştırılıp, İPF'li hastalarda anemi ve sistemik inflamasyonla olan ilişkisi değerlendirilmiştir. Çalışmaya 82 İPF hastası ve 31 kontrol grubu alındı. Her iki hasta grubu arasındaki hepsidin düzeyleri karşılaştırıldı. İPF'li hasta grubunda anemisi olan ve olmayan hastalar arasındaki hepsidin ve anemi parametreleri karşılaştırıldı. Sistemik inflamasyon açısından Sedimantasyon, CRP (Creaktif protein), Ferritin ve Sİİ (Sistemik immün-inflamasyon indeksi) indeksi ile hepsidin arasındaki anlamlılık araştırıldı. İPF ve kontrol grubu arasında hepsidin düzeyleri açısından anlamlı fark bulundu (sırasıyla 37,13±14,92, 25,77±11,25, p<0,001). İPF hastalarında anemisi olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında hepsidin düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla 38,25±16,2, 36,7±14,6, p=0,719). İPF hastalarında hepsidin düzeyi ile anemi parametreleri (serum demir, ferritin, vitamin B12, serum transferrin, transferrin satürasyonu, demir bağlama kapasitesi, hemoglobin, folat ve eritropoetin) arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Hasta ve kontrol grubu arasında sistemik inflamasyon parametrelerinden ferritin ve CRP arasında anlamlı fark olmasına rağmen, hepsidin ile sistemik inflamasyon parametreleri arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Çalışmamızda İPF hastalarında hepsidin düzeyleri anemi ve sistemik inflamasyondan bağımsız olarak yükseldiği gösterilmiştir. Hepsidin İPF hastalarında araştırılması gereken bir biomarker olabileceğini düşünüyoruz.
Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) fenotiplerinin TNF-alfa (-308G/A), PGE2 reseptör polimorfizmi ile ilişkisi
Obstrüktif uyku apnesi (OUAS), uyku sırasında üst hava yollarının tekrarlayan obstrüksiyonu, obstrüksiyona karşı artan solunum eforu, oksijen satürasyonunda azalma ve uyku bölünmeleri ile karakterize bir hastalıktır. OUAS tanısı günümüzde PSG ile konmaktadır. OSAS tanısı için AHİ ≥ 5/sa saptanmalı; AHİ 5-15, 16-30 ve >30/sa olmasına göre hafif, orta ve ağır OUAS olarak sınıflandırılarak tedavi planlanmaktadır. Klinik olarak heterojen bir hastalık olan OUAS'ın tanı ve şiddetinin belirlenmesinde AHİ 'nin kullanılmasının hastalığın genetik ve biyolojik temellerini daha iyi anlaşılması için yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle OUAS'ın genetik biyolojik temellerini, patogenezini anlamak için fenotipler şeklinde hastaları sınıflandırmak gerekmektedir. OUAS'da tekrarlayan apne ve hipopne epizotları sırasında gelişen hipoksi-reoksijenasyon reaktif oksijen radikallerinin oluşumu ve oksidatif strese neden olarak lokal ve sistemik inflamasyona neden olur. İnflamasyonda önemli rolü olan Tümör nekroz faktörü alfa (TNF-alfa) uyku sırasında pro-enflamatuar sitokinlerin düzenlenmesinde rol oynar. OUAS'da TNF-alfa 308G / A polimorfizminin aralıklı hipoksemide yer alan artmış TNF-alfa seviyeleri ile ilişkilendirilmiştir. Ayrıca inflamasyonda görev alan PGE2 reseptöründeki (PTGER3) rs1409986 SNP polimorfizminin OUAS ile anlamlı derecede ilişkili olduğu görülmüştür. Bu çalışmada kliniğimizde 2020-2022 yıllarında yeni tanı alan OUAS hastaları klinik olarak fenotiplere sınıflamak, bu hastalarda TNF-alfa (-308G/A), PGE2 reseptör polimorfizmine bakarak OUAS fenotipleri ile ilişkilerini incelemek, OUAS etiyolojisine katkı sağlayacak bilgileri literature kazandırmak ve tedavi açısından yeni metodlara yol göstermek amaçlanmıştır. Bu amaçla PSG'de. AHİ ≥ 5 olup OUAS tanısı alan 100 çalışmaya dahil edilmiş olup semptomlar, demografik özellikler, komorbiditeler ve PSG bulgularına göre fenotiplere ayrıldı. AHİ<5 olan hastalar basit horlama olarak değerlendirildi ve kontrol gurubunu oluşturdu. Genetik değerlendirme için çalışma ve kontrol grubundan alınan kan örneğinden TNF-alfa (-308G/A), PGE2 rs1409986 SNP polimorfizmleri çalışıldı. Çalışmamızda oluşturulan fenotipik gruplar; Küme 1'de 72 (%72), Küme 2'de 12(%12), Küme 3'te 16 (%16) hastadan oluşmuştur. Küme 1'in %31.9'unu AHİ'si 5-15 arasında, %31.9'unu AHİ'si 16-30 arasında, %36.1'ini AHİ'si ≥30 olan bireyler oluşturmuştur. Küme 2'nin %16.7'sini AHİ'si 16-30 arasında ve %83.3'ünü AHİ'si ≥30 olan bireyler, küme 3'ün ise %100'ü AHİ ≥30 olan bireyler oluşturmuştur ve gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p=0.0001). AHİ sınıflandırılması ve ortalama AHİ değerleri göz önüne alındığında çalışmamızdaki en şiddetli hastalık kliniğine sahip fenotipik grup Küme 3 olarak değerlendirilmiş, sonrasında Küme 2 ve Küme 1 takip etmiştir (Küme 1; 24.56, Küme 2; 39.74, Küme 3; 80.48, p:0.0001). Benzer şekilde ortalama obstrüktif apne sayısı Küme 1 de (94.53/saat) en düşük saptanmışken Küme 2 (154.75 /saat) ve Küme 3'te (340.31/saat) daha yüksek değerdedir (p:0.001). Ortalama oksijen satürasyonunun Küme 1'de %92.45, Küme 2'de %86.17, Küme 3'te %87.94 saptanması diğer bulguları desteklemektedir (p:0.001). Her ne kadar AHİ değeri 5-15 arasında olan bireylerin tümü Küme 1'de yer almış olsa da AHİ değeri 16-30 arasında olanların %92'si Küme 1'de %8'i Küme 2'de; AHİ değeri ≥30 olanların %50'si Küme 1'de, %19.2'si Küme 2'de, %30.7'si Küme 3'te yer almıştır. Bu durum OUAS fenotipik kümeleri içerisinde AHİ değerlerinin farklılık gösterebileceğini ve hastalığı sınıflandırmada tek parametre olarak değerlendirilmemesi gerektiğini göstermektedir. Çalışmamızda sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubu ile OUAS tanılı hastaların TNF-α(-308G/A) polimorfizmi ve PGE2 reseptör polimorfizmi karşılaştırıldığında her iki polimorfizm OAUS grubunda daha sık izlenmiş ve literatürlerde belirtildiği gibi istatistiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (sırasıyla; p=0,011, p=0,014). Kümelere göre TNF-α(-308G/A) polimorfizmi saptanma sıklığı değerlendirildiğinde Küme 3'te bulunan bireylerin %75'inde, Küme 1'de %55.6'sında, Küme 2'de %33.3'ünde saptanmıştır. Kümeler arasında istatiksel anlamlı farklılık saptanmamış olsa da (p=0.088) PSG verilerine göre en şiddetli hastalık grubu olan Küme 3'te TNF-α(-308G/A) polimorfizmi saptanma sıklığı diğer gruplardan daha yüksek bulunmuştur. PGE2 reseptör polimorfizm saptanma oranları değerlerinde bütün kümelerde benzer oranlar elde edilmiş istatistiksel anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0.962). Sonuç olarak, bulgularımız iki ana açıdan klinik olarak önemlidir. İlk olarak; klinik, patofizyolojik, hücresel, biyolojik ve moleküler özelliklere dayanarak AHİ değerlerini de kapsayacak şekilde 'Fenotipler' olarak adlandırılan daha homojen sınıflara ayırmak; hastalığı, tedaviye yanıtı ve prognozu anlamaya daha çok yardımcı olacaktır.İkinci olarak, OUAS'ın farklı klinik profillerini belirlemek, gelecekte daha kişiselleştirilmiş tedaviler sunmak için bir temel oluşturur. Farklı klinik sunumlarla ilişkili genotipik farklılıklar da dahil olmak üzere, farklı klinik fenotiplerin altında yatan mekanizmaları araştırmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
Göğüs hastalıkları polikliniğinde 2019 ve 2021 yıllarının şubat- mart-nisan dönemlerinde verilen yüz yüze–tele-tıp sağlık hizmetlerinin karşılaştırılması
Dünya Sağlık Örgütü'ne göre tele-tıp, bireylerin ve toplumların sağlık düzeylerinin iyileştirilmesi, hastalıkların ve kazaların önlenmesi, sağlık personelinin sürekli eğitimi ile sağlık profesyonelleri tarafından bilgi ve iletişim teknolojileri kullanılarak, uzaktan ve geçerli bilgi iletişim yöntemleri ile sağlık hizmetlerinin verilmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Pandemi ile tele-tıp dünyada yaygınlaştı. Ülkemizde de örnekler olsa da veriler kısıtlıdır. Kliniğimizde üç yılı aşkın süredir Prof. Dr. Göksel Altınışık Ergur tarafından tele-tıp yöntemi uygulanmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız, Prof. Dr. Göksel Altınışık Ergur tarafından 2019 yılı Şubat-Mart-Nisan ayında yüz yüze yapılan hasta-hekim görüşmelerinin verileri ile 2021 yılı Şubat-Mart-Nisan ayında yapılan tele-tıp hekim görüşmelerinin verilerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya 365'i tele-tıp yöntemi ile, 465'i geleneksel yöntem ile görüşülen toplam 830 hasta dâhil edildi. Hastaların dosyalarından tele-tıp hasta grubu için hastanın demografik bilgileri, sosyoekonomik özellikleri, bu görüşme yöntemi hakkında bilgi sahibi olma ve görüşmeyi gerçekleştirme yolları, hastalık bilgileri, daha önce yüz yüze görüşme yapıp yapmadığı, muayene gerekliliği, tetkik gerekliliği, ön-tanı ve tanı uyumu, tedavi planının yapılma şekli, sonuçlandırma durumu, kontrol muayeneye gelme durumu ele alındı. Geleneksel görüşme grubu için hastanın demografik bilgileri, sosyoekonomik özellikleri, hastalık bilgileri, tetkik sonuçlarının değerlendirilme zamanı ve şekli, ön-tanı ve tanı uyumu, tedavi planının yapılma şekli, sonuçlandırma durumu, kontrol muayeneye gelme durumu, izlem süreleri ele alındı. Tele-tıp ile yüz yüze yapılan hasta hekim görüşmelerinin dağılım ve özellikleri tanımlanıp karşılaştırıldı. Gruplara göre dağılımda tele-tıp yöntemi ve geleneksel yöntem ile görüşülen hastalarda kadın ve erkek sayıları birbirine benzerdi (p=0,887). Tele-tıp yöntemi ile görüşülen hastaların yaşı geleneksel yöntem ile görüşülen hastaların ortalama yaşından anlamlı düzeyde küçüktü (p=0,0001). Tele-tıp grubunda 100 km üzerinde uzaklıktan gelen hasta oranının geleneksel yönteme göre daha fazla olduğu görüldü (p=0,0001). Hastalar meslek gruplarına göre değerlendirildiğinde, çalışma popülasyonunun tamamında, istatistiksel anlamlılık olmamakla birlikte, en çok emeklilerin olduğu görüldü (%24,2). Çalışmaya dâhil edilen hastaların büyük kısmında eşlik eden hastalık mevcuttu (%90,7). Geleneksel grupta komorbidite oranı %94,2 iken tele-tıp grubunda %86,3 bulundu (p=0,0001). Solunumsal hastalıklar açısından değerlendirildiğinde tele-tıp grubunda hastaların %58,4'ünde solunumsal hastalık mevcut iken, geleneksel grupta %48,6'sında mevcuttu. Hem tele-tıp hem de geleneksel grupta araştırıcının daha önceden takip ettiği hasta oranı ilk kez başvuranlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı. Hasta görüşme süreleri incelendiğinde, tele-tıp görüşme süresi ortalama 14,67±7,07 dakika olarak saptandı. Tele-tıp grubundaki hastaların %37'sinde görüşme sırasında e-Nabız sisteminde kişisel sayfalarına girilerek sağlık verilerine bakılırken bu oran geleneksel yöntemle değerlendirilen grupta %18,3 olup istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü (p=0,0001). Tele-tıp grubunda izlemde kalan hastaların ortanca değeri 18 (0-184) gün, geleneksel yöntemde izlemde kalan hastaların ortanca değeri 30 (0-303) gün bulundu (p=0,665). Çalışma popülasyonundaki bütün hastalar değerlendirildiğinde en sık olan astım tanısı %36,4 oranında görüldü. Her iki grup açısından incelendiğinde tele-tıp grubunda kontrole çağırılan hastaların %26'sının, geleneksel grupta kontrole çağırılan hastaların %39,4'ünün kontrole gelmediği saptandı (p=0,000). Tele-tıp grubunda mevcut tedaviye devam edilen hastaların oranı %38,6 iken geleneksel grupta daha fazla oranda mevcut tedaviye devam edilen hasta bulunmaktaydı (%53,8)(p=0,0000). Süreç sonundaki değerlendirmede tele-tıp grubundaki hastalardan %12,9'unun sonuçlanarak hekim tarafından takipten çıkarıldığı, geleneksel gruptaki hastaların ise %28,4'unun bu şekilde takibine son verildiği saptandı (p=0,000). En sık görülen hastalıklar olan astım, KOAH ve İAH özelinde daha ayrıntılı değerlendirme yapıldı. KOAH ve astım tanısı alan, geleneksel yöntem grubundaki hastaların araştırıcı hekime ilk başvuru oranı tele-tıp grubundan fazla iken, İAH tanılı hastaların ilk başvuru için tele-tıp ile görüşme başvurusu yapma oranı geleneksel yöntemdekinden yüksekti (p=0,000). Her üç hastalık grubunda da e-nabızdan hasta bilgilerine ulaşma tele-tıp yönteminde daha fazlaydı. Astım tanılı hastalarda geleneksel grupta kontrole gelmeme oranı (%37,6) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde tele-tıp grubundan daha (%12,8) yüksekti. Aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0,000). Yazında incelenebildiği kadarıyla ülkemizde tele-tıp ile geleneksel yüz yüze hasta değerlendirme verilerini karşılaştıran bu ilk çalışmada geleneksel yöntemle görüşülen hastalara büyük oranda benzer popülasyonda hasta grubu ile tele-tıp görüşmeleri yapıldığı görülmüştür. Köyde yaşama, uzak mesafe tele-tıp yönteminin kullanılmasına engel olmamıştır. Tele-tıp grubunda aktif çalışmaya devam eden hastaların, geleneksel grupta ise daha sıklıkla emeklilerin olması zaman açısından tele-tıp yönteminin avantajı ile ilişkilendirilmiştir. Geleneksel grupta göğüs hastalıkları polikliniğinde sıklıkla görülen astım, KOAH, İAH hasta grubu tele-tıp yöntemi ile de takip edilmiştir. Takip açısından her iki yöntem değerlendirildiğinde tele-tıp grubunda takipten çıkma oranı daha az olup takip ve tedavi sonuçları açısından da tele-tıp yöntemi ile geleneksel yöntemin benzer etkinliği olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, aynı hekimin farklı iki yöntemle değerlendirdiği ayaktan hastalarda hasta çeşitliliği ve sağlık hizmetinin niteliği konusunda birbirine üstünlük bulunmamıştır. Küresel salgının öncesi ve sonrası dönemleri içermesi nedeniyle koşullar farklı olsa da olağanüstü dönemlerde tele-tıp uygulamasının devreye sokulması uygunken, olağan koşullarda da hasta kontrolleri için tele-tıbbın bir seçenek olarak devam edebileceği sonucuna varılmıştır.
Opioid kullanım bozukluğu tanılı hastalarda obstrüktif uyku apne sıklığı ve uyku bozuklukları ile ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi
Opioid kullanım bozukluğu (OpKB), uyku–uyanıklık döngüsü ve solunum fizyolojisi üzerinde kalıcı değişikliklere yol açabilen kronik bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı; Buprenorfin/Nalokson (B/N) idame tedavisi altında remisyonda olan OpKB hastalarında uyku kalitesi ve uykuda solunum bozukluğu sıklığını değerlendirmek, bu parametrelerin psikiyatrik komorbiditelerle ilişkisini incelemek ve elde edilen bulguları sağlıklı bir kontrol grubu ile karşılaştırmaktır. Çalışmaya Pamukkale Üniversitesi AMATEM kliniğinde B/N idame tedavisi görmekte olan 25 hasta ve yaş–cinsiyet açısından eşleştirilmiş 25 sağlıklı kontrol dahil edildi. Tüm katılımcılara Tip-3 taşınabilir poligrafi ile uyku kaydı yapılarak solunumsal olaylar analiz edildi. Uyku kalitesi Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), anksiyete ve depresyon düzeyleri Hamilton Anksiyete (HAM-A) ve Hamilton Depresyon (HAM-D) ölçekleriyle ölçüldü. B/N tedavi grubunda PUKİ skorları kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (7,28±2,75 vs 4,08±1,47; p<0,001). Poligrafik incelemede ApneHipopne İndeksi (AHİ) hasta grubunda anlamlı derecede yüksekti (6,06±4,48 vs 4,00±3,95; p=0,019). Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) şiddeti kategorizasyonuna göre hasta grubunda OUAS bulunmayan oran %44,0 (n=11), hafif OUAS %52,0 (n=13) ve orta şiddette OUAS %4,0 (n=1) olarak saptandı. Kontrol grubunda ise dağılım OUAS yok %80,0 (n=20), hafif OUAS %16,0 (n=4) ve orta OUAS %4,0 (n=1) şeklindeydi. Psikiyatrik değerlendirmede B/N alan grupta HAM-A ve HAM-D skorlarının kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Bu çalışma, B/N idame tedavisi alan hastalarda uyku kalitesi ve uyku mimarisinin belirgin şekilde bozulduğunu göstermiştir. PUKİ skorlarının yüksek olması, AHİ şiddetindeki artış ve OUAS sıklığının kontrol grubuna göre daha fazla ix bulunması; uykuda solunum bozukluklarının B/N tedavisine önemli ölçüde eşlik ettiğini ortaya koymaktadır.
Pnömoni tanısıyla yoğun bakımda takip edilen hastalarda aspirasyon pnömonisinin prognostik belirleyicileri
Aspirasyon pnömonisi (AP) infeksiyon etkenleriyle kolonize orofaringeal sekresyon içeriğinin alt solunum yollarına aspirasyonu sonucunda oluşan infeksiyöz bir tablodur. Çalışmamızda, yoğun bakıma AP ile yatırılmış olguların diğer pnömoni olgularıyla karşılaştırılarak yatış süresi, morbidite ve mortalite üzerine etkili prognostik belirteçlerin belirlenmesi amaçlandı. Bu çalışmaya 01.01.2020 ve 01.01.2022 arasında pnömoni tanısıyla hastanemiz Göğüs Hastalıkları yoğun bakımında takip edilen tüm olgular alındı. Analitik, tanımlayıcı ve retrospektif tipte bir çalışmadır. Tüm olgulara yaş, cinsiyet, VKİ, özgeçmiş, laboratuvar verilerini içeren olgu rapor formu dolduruldu. AP olan olgular Grup 1, AP dışındaki pnömoni olguları ise Grup 2 olarak sınıflandırıldı. Araştırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirildi. Çalışmamızda Grup 1'de 36, Grup 2'de 35 olgu bulunmaktadır. Bu olguların 51'i (%71,8) erkektir. VKİ'si 18,5 ve üzerinde olanların oranı Grup 1'de %69,4, Grup 2'de %94,3 olup, Grup 1'de anlamlı düzeyde düşük idi. Bakımevinde yaşayanların ve ek nörolojik hastalığı olanların oranı Grup 1'de anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Ateş şikayeti Grup 1'de anlamlı derecede fazla idi. Her iki grupta hastane yatış süresi ve mortalite arasında anlamlı farklılık yoktu. Başvuru anında bakılan CURB-65, SOFA, CPIS skorlarının ve inotrop ihtiyacının Grup 1'de istatistiksel olarak daha fazla olduğu görüldü. Grup 1 olgularında, yatış süresi ile pnömoni şiddet skorları, mortalite değerlendirme skorları ve laboratuvar verileri arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Tüm olgular yatış süresi açısından değerlendirildiğinde ise; balgam/ kan kültürü üremeleri, CURB-65 ve CPIS skoru yüksekliği yatış süresi ile pozitif korele idi. Çalışmamızda günlük pratiğimizi fazlasıyla meşgul eden ve sık olarak karşılaştığımız AP hastalarının diğer pnömonilere göre tanı anında prognostik belirteçlerinin daha kötü olması, bu olguların daha ağır klinik ile başvurduğunu ve yoğun bakım ihtiyacının daha fazla olduğunu göstermektedir. Ancak yatış süresi ve mortalite oranlarının benzer olması hastalığın doğru yönetildiğinde prognozlarının öngörüldüğünden farklı olabileceğini göstermektedir. Buna göre, AP olgularının hızlı ve doğru bir şekilde yönetilmesi mortalite ve hastanede yatış sürelerini kısaltması açısından hayati önemde olabilir.
Ağır astım hastalarında biyolojik ajan tedavisinin anksiyete ve depresyon skorları üzerine etkisi
Astım ataklar şeklinde gelen nefes darlığı, öksürük, hışıltılı solunum ve göğüste sıkışma hissi gibi semptomlarla ortaya çıkan, havayolu inflamasyonu ile karakterize heterojen kronik bir hastalıktır. Uygun olan en yüksek dozda ilaç uygulanmasına, hastanın uyumunun tam ve inhaler tekniğinin doğru olmasına, komorbid durumların tedavi edilmesine ve çevresel, mesleki temasın ortadan kalkmasına rağmen kontrol altına alınamayan veya bu koşullar altında ilaç dozu düşürüldüğünde kontrolu bozulan astım grubuna ağır astım denir. Astımın en iyi bilinen endotipi hava yolu ve periferik kan eozinofilisine eşlik eden Th2 sitokinlerin varlığı ile karakterize Tip 2 astımdır. Bu hasta grubunda omalizumab (anti IgE) ve mepolizumab (anti IL5) gibi biyolojik ajan tedavisi uygulanabilmektedir. Astım en sık görülen kronik hastalıklardan biri olup, hastaların yaşam kalitesini etkileyen, tedaviye uyumlarını bozan psikiyatrik semptomlara neden olabilir. Depresyon ve anksiyete başta olmak üzere psikiyatrik bozukluk görülme sıklığı zor astımlı hastalarda %25-49 olarak bildirilmiştir. Astımlı hastalarda psikiyatrik bozukluklar geliştiği ile ilgili çok sayıda çalışma varken, özellikle ağır astım tedavisi alan olgularda tedavinin psikiyatrik bozukluklara etkisini gösteren çalışma çok kısıtlıdır. Çalışmamızın ana amacı ağır astım tanılı biyolojik ajan kullanan hastalarla biyolojik ajan kullanmayan ağır astım tanılı hastaların anksiyete bozukluğu ve depresyon durumunun anksiyete ve depresyon skorları kullanılarak kıyaslanmasıdır. Çalışmamızın ikincil amacı; Biyolojik ajan olarak omalizumab ve mepolizumab alan olgular arasında da anksiyete bozukluğu ve depresyon durumunu kıyaslamaktır. Bu çalışmaya, 01.01.2020 ve 19.01.2023 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Göğüs Hastalıkları kliniğine yatan veya polikliniğe başvuran ağır astım hastaları alınmıştır. Kesitsel ve tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Veri toplama aracı olarak, ilgili literatür doğrultusunda geliştirilen araştırmacı tarafından hazırlanan 29 soruluk anket formu, 21 soruluk Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve 14 soruluk Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. ix Çalışmaya 46 kadın, 23 erkek olmak üzere toplamda 69 ağır astım olgusu dahil edilmiştir. Olguların yaş ortalaması 53,4±13,5 yıl bulunmuştur. Olguların %8,7'sinin (n=6) aktif, %11,6'sının (n=8) pasif sigara tükettiği, %63,8'inin (n=44) sigara tüketmediği, %15,9'unun (n=11) exsmoker olduğu, sigara tüketenlerin ise ortalama 5,1±9,2 paket/yıl tükettiği, %2,9'unun (n=2) VKİ'nin <18.5 kg/m2, %17 4'ünün (n=12) 18.5-24.9 kg/m2, %36,2'sinin (n=25) 25-29,9 kg/m2, %43,5'inin (n=30) ≥30 kg/m2 olduğu tespit edilmiştir. Olguların %63,8'inde (n=44) kronik hastalığın var olduğu görülmüştür. Olguların tedavi öncesi ve tedavi sonrası SFT parametreleri karşılaştırıldığında FEV1/FVC, FEV1, FVC değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı görülmüştür. Atak sayısı, eozinofil mutlak değeri, eozinofil yüzde değeri, total IgE, spesifik IgE pozitifliği, deri prick testi pozitifliği Grup 1 (biyolojik ajan alan) ve Grup 2 (biyolojik ajan almayan) olgular arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı bulunmuştur. Grup 1 ve Grup 2 olgular arasında BAÖ, HAD A ve HAD D puanları karşılaştırıldığında tüm puanların Grup 1'de istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu görülmüştür. Omalizumab ve Mepolizumab alan olgular arasında BAÖ, HAD A ve HAD D puanları karşılaştırıldığında HAD D puanı Omalizumab alanlarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Astım ve zor astım epidemiyoloji çalışmalarına bakıldığında; ciddi astımın daha ileri yaşta kadın baskın cinsiyet olarak karşımıza çıktığı, obezitenin yaygın görüldüğü, hastaların çoğunluğunun hiç sigara içmediği literatür bilgisiyle çalışmamız verileri uyuşmaktadır. Çalışmamızda; eozinofil mutlak değer ortanca değeri 600,0 (70,0-3730,0), eozinofil yüzde ortanca değeri 6,7 (,8-30,0), total IgE ortanca değeri 161,0 (3,3-2205,0) olarak bulunmuş ve biyolojik ajan alan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Çalışmamızda olguların tedavi öncesi ve tedavi sonrası SFT parametreleri karşılaştırılmış, tedavi öncesi ve tedavi sonrası arasında SFT parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark saptanmıştır. Bu sonuçlar bize çalışmamız sonuçlarının literatürdeki diğer çalışma sonuçları ile büyük ölçüde uyumlu olduğunu göstermektedir. Çalışmamız sonuçları değerlendirildiğinde biyolojik ajan alan ve almayan olgular arasında BAÖ, HAD A ve HAD D puanları karşılaştırılmış, biyolojik ajan alan olgularda BAÖ, HAD A ve HAD D puanları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır. Çalışmamız sonuçlarının literatürdeki diğer çalışma sonuçları ile büyük ölçüde uyumlu x olduğu görülmektedir. Tüm bu çalışma sonuçları bize biyolojik ajan tedavisinin depresyon ve anksiyete bozukluğu gelişimi açısından risk altında olan astım hastalarında yarar sağladığını, yaşam kalitesini arttırdığını ve ruh sağlığı bozukluğu belirtilerini önemli ölçüde azalttığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Ağır Astım, Anksiyete, Biyolojik Ajan Tedavisi, Depresyon.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı akut alevlenmelerinde sağ kalp fonksiyonlarının ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH)'ın atak döneminin başta sağ kalp olmak üzere kalbin anatomik ve fonksiyonel değişiklikleri üzerine olan etkisinin incelenmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: Çalışmaya hastanemiz göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran 30 KOAH atak ve 30 kontrol hastası çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, fizik muayene bulguları, solunum fonksiyon testleri sonuçları, ekokardiyografi bulguları değerlendirildi. KOAH atak hastalarının 2.-3. haftalar esnasında kontrol solunum fonksiyon testi ve ekokardiyografik bulguları tekrar değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda KOAH'lı hastaların yaş ortalaması62,6±11,6 yıl, olup; hastaların %63,3'ü erkekti. Vaka ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, BMI, meslek,sigara içiciliği, komorbidite açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p:0,923; p:1,000; p:0,056; p:0,839; p:0,842; p:1,000). Sigara içme sıklığı, KOAH'lı grupta yüksek saptandı (p:0,003).Gruplar arasında aort kökü, asendan aorta çapı, IVSD, LVPWD, mitral yetmezlik derecesi, aort kapağı yetmezlik derecesi, pulmoner yetmezlik derecesi, triküspüt yetmezlik derecesi, TAPSE, FAC, RV E', RV A' ve RV S' açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p:0,986; p:0,680; p:0,883; p:0,720; p:0,738; p:0,338; p:0,600; p:0,690; p:0,669; p:0,886; p:0,402; p:0,927; p:0,619). KOAH grubunda LA,LVSSÇ, LVDSÇ, PAB, RV anlamı olarak büyük (sırasıyla p:0,001;p:0,002; p:0,002; p:0,008; p:0,000). EF, RA anlamlı olarak küçük saptandı (sırasıyla p:0,036; p:0,006).KOAH hastalarında PAB'ın atak döneminde arttığı(p:0,022);TAPSE ve FAC'ın anlamlı olarak azaldığısaptandı (sırasıyla p:0,017; p:0,001). Sonuç: KOAH akut atak döneminde anatomik değişiklikler olmazsa da, PAB'ın atak döneminde arttığı, TAPSE ve FAC'ın atak döneminde azaldığısaptandı. Bu durumun kronik dönemde olan değişikliklerin temelini oluşturduğu kanısındayız. Anahtar kelimeler:KOAH alevlenme, sağ kalp fonksiyonları
Kronik obstruktif akciğer hastalığı tanısında FEF 25-75 / FVC oranının yeri
Amaç: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı solunum yollarında enfeksiyöz olmayan iltihabi, ilerleyici bir akciğer hastalığıdır. Kronik obstrüktif akciğer hastalığının tanısında FEV1/FVC oranının % 70'in altında bulunması hastalık için tanı koydurucudur. FEV1/FVC oranının hastalığın erken dönemlerinde ve yaşlı hastalarda yanlış pozitif sonuç verdiği için yeni tanı yöntemlerine ihtiyaç vardır. Çalışmamızda FEF25 – 75/FVC oranının KOAH tanısında yeni bir yöntem olarak kullanılabilirlik değeri ve FEV1/FVC oranına üstünlüğü olup olmadığı incelenmiştir. Materyal Yöntem: HMKÜ Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvurmuş ve KOAH tanısı almış olan 30 – 80 yaş arası 100 hasta ve daha önceden KOAH tanısı almamış 100 gönüllü alınmış, spirometrik incelemeler ile FEV1, FVC, FEF25-75, FEV1/FVC, FEF25-75/FVC değerleri ve sosyodemografik verileri incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya 100 kontrol, 100 vaka toplam 200 kişi alındı. FEV1 ile FVC ve FEF25-75 arasında çok güçlü (r 0.878, p < 0.001), FEV1/FVC arasında güçlü (r 0.561, p < 0.001) ve FEF25-75/FVC arasında orta düzeyde (r 0.458, p < 0.001) pozitif korelasyon; FVC ile FEF25-75 arasında orta düzeyde (r 0.458, p < 0.001) pozitif korelasyon; FEV1/FVC ile FEF25-75 (r 0.820) ve FEF25-75/FVC (r 0.896 p < 0.001) arasında çok güçlü pozitif korelasyon; FEF25-75 ile FEF25-75/FVC arasında çok güçlü (r 0.840 p < 0.001) pozitif korelasyon tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda FEF25–75/FVC oranı FEV1/FVC oranına hastalığın tanısında üstünlük sağlayamamıştır. FEF25–75/FVC oranı hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük çıkmış olup KOAH tanısında kullanılabilir gözükmektedir. Anahtar Kelimeler: KOAH, Spirometri, FEV1, FVC, FEF 25 – 75
Pulmoner emboli şüpheli hastalarda CRP, d-dimer, d-dimer/CR nin klinik olasılıkla ilişkisi ve tanısal değeri
Amaç: Pulmoner emboli ön tanısı ile toraks bilgisayarlı tomografi anjiografi ve/veya akciğer sintigrafisi çekilen hastaların D-dimer, CRP, D-dimer/CRP parametreleri incelenerek PE için tanısal değerlerinin araştırılması planlandı. Böylece gereksiz to-raks BT Anjiografi çekilmesinin azaltılabileceği düşünüldü. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tayfur Ata Sök-men Tıp Fakültesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polik-liniği ve Acil servise başvuran ve pulmoner emboli ön tanısı ile toraks BT Anjiografi ve/veya akciğer sintigrafisi çekilen, eş zamanlı olarak D–dimer ve CRP tetkikleri ça-lışılan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Wells skoru ile D-dimer, D-di-mer/CRP ve CRP kombinasyonunun pulmoner emboli ön tanısında etkinliği ve güve-nirliliği değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza pulmoner emboli şüpheli 79 hasta dahil edildi. Pulmoner em-boli tanısı objektif testlerle kesinleştirilen hastalar ile pulmoner emboli ekarte edilen hastaların karşılaştırılan bazı testlerinin sonuçları; WELLS skoru PTE tanı koymadaki özgüllüğü %100, duyarlılığı %41.3, D-dimer duyarlılık % 91.3, özgüllük %27.27 CRP duyarlılığı %84.7 özgüllüğü %42.4 bulundu. CRP oranları PTE görülen has-talarda anlamlı derecede yüksekti. Fakat D-dimer /CRP oranı tanı koymadaki özgüllüğü %56, duyarlılığı %45, bulundu. Hastaların D-dimer/CRP değerlerinin PTE tanısı koymasında duyarlılık ve özgüllüğün bir arada veren ROC eğrisi analizi yapıldı. Cutt off D-dimer/CRP oranı değeri = 119.5 idi. Sonuç: Çalışmamızda D-dimer ve CRP oranları PTE görülen hastalarda anlamlı oranda yüksek bulundu fakat D-dimer / CRP oranları PTE ön tanısındaki duyarlılık ve özgüllüğü tanı koymada daha az değerli bulundu. Anahtar Kelimeler: pulmoner emboli, D-dimer, CRP
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı alevlenmesi ile hastaneye yatan hastaların bir yıl içindeki alevlenme sıklığını etkileyen faktörler
Bu araştırma, KOAH alevlenme ile hastaneye yatış risk faktörlerini incelemek amacıyla yapılan retrospektif bir çalışmadır. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Kliniğine 1 Ocak- 31 Mart 2018 tarihleri arasında KOAH alevlenme tanısı ile yatan hastaların taburcu olduktan sonra 1 yıl içinde yeniden ağır alevlenme ile hastane yatışları araştırılmıştır. Çalışmaya 101 hasta alındı, 38'i dışlanma kriterlerinden dolayı çıkarılarak toplam 63 hasta değerlendirmeye alındı. Veriler hasta dosyalarından, eksik bilgiler ise telefonla iletişime geçilerek edinildi. Yeniden alevlenme ile hastaneye yatan hastalar Grup 1, yatışı olmayanlar Grup 2 olarak adlandırıldı. Hastaların genel demografik, klinik, laboratuvar, radyolojik bulguları kayıt edildi. Alevlenme ile hastaneye yatan hastalar dışında alt analiz olarak alevlenme varlığı, alevlenme ile acile başvuru (Grup 3-4) ve mortaliteyi etkileyen faktörler de araştırıldı. Alevlenme ile hastaneye yatış sıklığı, acile başvuru sıklığı ve total alevlenme sayısı ile klinik demografik veriler karşılaştırıldı. Çalışmaya alınan hastaların %73'ünün (n=46) yeniden alevlenme ile acil başvurusu ve/veya yatışı olduğu, %54'ünün ise alevlenme ile yatışı olduğu saptandı. Hastaların %44.4'ünün (n=28) ise eksitus olduğu öğrenildi. Araştırmamızda FVC değeri (p=0.007) daha düşük, vücut kitle indeksi 25'in altında (p=0.034) ve depresif bozukluğu olanlarda (p=0.010) daha sık ağır alevlenme ile hastaneye yatışın olduğu saptandı. Vücut kitle indeksi daha düşük (p=0.020), hastanede yatış süresi daha uzun (p=0.026), PaCO2 45 mmHg'nın üstünde (p=0.002), Laktat değeri 2 ve üstünde (p=0.021) ve kardiyovasküler hastalığı (p=0.008) olanlarda mortalite daha yüksek bulundu. Acile alevlenme ile başvuranlarda daha düşük trombosit değerleri (p=0.021) ve daha yüksek CRP (p=0.015) düzeyleri saptandı. Sonuç olarak, KOAH'ta ağır alevlenme ve mortaliteyi etkileyen faktörleri araştırdığımız çalışmamızda, alevlenme ile hastaneye yatan hastaların yarısından fazlasının yeniden alevlenme geçirdiği ve bu hastaların 2 yıl içindeki mortalitelerinin yüksek olduğu saptandı. FVC değeri düşük olan, VKİ normal veya düşük olan hastaların ağır alevlenme açısından riskli olduğu, Karbondioksit retansiyonu, düşük VKİ, hastanede yatış süresi, Laktat ve LDH düzeyininde mortaliteyi etkileyen faktörler olduğu saptandı. KOAH alevlenme ile hastaneye yatan hastaların yeniden alevlenme riski ve mortalitesinin yüksek olduğu gözlendi. Bu hastalarda etkin pulmoner rehabilitasyon, yakın izlem, farmakolojik, non-farmakolojik tedavilerin yeniden gözden geçirilmesi, eşlik eden komorbiditelerin tedavisi gibi multidisipliner yaklaşım gerektiği düşünülmektedir.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı tanılı hastalarda Z-skoruna göre hesaplanmış hava akım sınırlamasının kısa dönem mortalite ile ilişkisinin retrospektif olarak incelenmesi
KOAH (Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı), geri dönüşümsüz ve ilerleyici hava akım kısıtlılığı ile karakterize, kronik solunum semptomlarının eşlik ettiği, yüksek morbidite ve mortalite ile ilişkili bir hastalıktır. Kronik hava akımı kısıtlanmasının varlığı spirometrik inceleme sonucunda saptanarak KOAH tanısı konulabilmektedir. GOLD kılavuzları, kronik solunum semptomları olan veya risk altındaki hastaları teşhis etmek için bronkodilatör sonrası FEV1/FVC<0.70 kullanılmasını önermektedir. Spirometri; KOAH tanısını kesinleştirmede, diğer hastalıklar ile ayırıcı tanıda, tanı konmuş olan hastalarda hastalığın seyrinin ve prognozunun değerlendirilmesinde, hastalığa tedavi cevabının izlenmesinde kullanılmaktadır. Solunum fonksiyon testi parametreleri yorumlanırken uygun referans testlerinin kullanımı gereklidir ve genellikle seçilen referans değerler beklenen değer olarak kabul edilerek bireyin ölçülen solunum fonksiyon parametreleri, o birey için beklenen değerin yüzdesi olarak ifade edilir. 1971 yılından günümüze kadar pek çok referans denklem tanımlanmıştır. Mevcut referans denklemler arasındaki varyasyonun araştırılması, yeni referans denklemlerin tanımlanması amacıyla 2010 yılında ERS (European Respiratory Society) tarafınca GLI (Global Lung Function Initiative) kurulmuştur. 2012 yılında GLI tarafınca 3-95 yaş aralığında kullanılabilen ve yaşa uygun yeni LLN (Lower Limits of Normal) ve beklenen referans değerler tanımlanmıştır. Buna ek olarak ölçüm sonuçlarının z-skorları olarak ifade edilmesinin ve yaşa özel normal aralığın raporlamalara dahil edilmesinin daha iyi bir yaklaşım olacağı düşünülmüştür. Buna göre GLI hava akım kısıtlılığı varlığını FEV1/FVC 'nin 5. persentilin altında (z-skorunun -1,64'ün altında) olmasının patolojik olarak kabul edilmesini önermektedir. KOAH tanısını, epidemiyolojisini veya tedavisini içeren birçok çalışma, hava yolu obstrüksiyonunu tanımlamak için basit ve pratik olan GOLD spirometrik kriterlerini benimsemiştir. Bu konuda yapılan çalışmalarda sabit bir oran kullanılarak tanı konulan hastaların yaş faktörleri dikkate alındığında, 40 yaş altıdaki bireylerde hastalığın atlanabildiği, iii ileri yaştaki bireylerde ise hasta olmadıkları halde yaklaşık %20'sinin KOAH tanısı aldığı gözlenmiştir. Uluslararası solunum dernekleri, FEV1/FVC<0.7 ve LLN tabanlı tanımlamaların olumsuz sağlık sonuçlarını tahmin etmedeki farklarının daha fazla araştırılması çağrısında bulunmuştur. Biz de çalışmamızda; KOAH hastalarında GOLD ve GLI kriterleri kullanarak tanımlanan hastaların alevlenme ve mortalite durumlarını karşılaştırarak, olumsuz sağlık sonuçlarını tahmin etmedeki farklılıklarının araştırılmasını amaçladık. Çalışmamız Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğinde 01/01/2019 ve 30/06/2019 tarihleri arasında KOAH tanı ve ön tanılarıyla değerlendirilen 310 hastanın dosya kayıtlarının retrospektif incelenmesiyle gerçekleştirilmiştir. Hastalar GOLD kriterlerine göre tanımlandığında %71,6'sı obstrüktif, %15,8'i restriktif değişiklik ve %26'sı normal olarak tanımlanmış, GLI kriterlerine göre tanımlandığında %57,4'ü obstrüktif, %20,3'ü restriktif değişiklik ve %22,3'ü normal olarak tanımlanmıştı. FEV1/FVC ve LLN kesme noktalarına göre FR+/LLN+, FR-/LLN- ve FR+/LLN olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Gruplar arasında alevlenme sıklıkları karşılaştırıldığında tüm alevlenmelerin en sık FR+/LLN+ hastalarda gerçekleştiği, kortikosteroid tedavisi ve hastane yatışı gerektiren alevlenmelerin sıklığının FR+/LLN- grupta arttığı izlendi. Alevlenmelere etki eden faktörler düzeltildikten sonra yapılan analizde FR+/LLN+ ve FR+/LLN grupta anlamlı risk artışı izlendi ve risk artışının en fazla olduğu hastalar FR+/LLN- olarak tanımlanan hastalar idi. Gruplar mortalite açısından karşılaştırıldığında ise aralarında mortalite sıklığı ve riski açısından anlamlı fark izlenmedi. Anahtar Kelimerler: KOAH, hava yolu obstrüksiyonu, LLN, mortalite, alevlenme
İdiyopatik pulmoner fibrozisli hastalarda pulmoner hipertansiyona gidişi saptamada copeptin proteinin etkinliliği
Giriş – Amaç: Bu çalışmanın amacı idiyopatik pulmoner fibrozisli olgularında copeptin düzeyini kontrol grubu ile karşılaştırmak ve copeptin düzeylerinin idiyopatik pulmoner fibroziste pulmoner hipertansiyonu ön görmedeki etkinliğini değerlendirmektir. Materyal – Metod: Haziran - Eylül 2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları ve Kardiyoloji polikliniklerine rutin kontrol için başvuran 30 İPF olgusu ve 30 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Tüm olgulara ekokardiyografi, copeptin düzeyleri, DLCO ve 6DYT yapıldı. Bulgular: İPF hastaların yaş ortalaması 69.93 ± 7.44 yıl olarak saptanmış olup, %73.3'ü erkek idi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında İPF grubunun yaşı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p = 0.003). İPF olguları 38.61 ± 20.99 paket-yıl sigara, kontrol grubu ortalama 43 ± 24.52 paket–yıl sigara öyküsü mevcut idi. Gruplar arasında sigara içme miktarı bakımından anlamlı fark yoktu (p>0.05). İPF grubunun 6DYT'de yürüdüğü mesafesi 276.95 ± 126.64 metre, sağlıklı grubun 6DYT'de yürüdüğü mesafe 402.5 ± 137.89 metre olup 6DYT mesafesi İPF grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa idi (p=0.030). İPF olgularının GAP indeksi ortalama 3.97 ± 1.54 idi ve GAP indeksine göre Evre 2 idi. İPF olgularının pulmoner arter basıncı 40.63 ± 27.08, İPF olgularının 23'ünde (%76) sağ yüklenme bulguları mevcut olup kontrol grubu olgularının pulmoner arter basıncı 25.5 ± 7.59, 2'sinde (%6.7) sağ yüklenme bulguları mevcut idi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, IPF olguları arasında pulmoner arter basıncı değeri ve sağ yükleme bulguları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla sıklıktaydı (p<0.001). İPF olgularının 9 (%30)'unda sistolik PAB değeri >40 mmHg, kontrol grubunun 1 (%3.3)'inde sistolik PAB değeri >40 mmHg idi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, IPF olguları arasında daha fazla olgunun sistolik PAB değeri >40 mmHg idi (p<0.001). Copeptin değer ortancası (min – max) İPF olgularında 293.4 (148 – 854), kontrol grubunda 194.4 (21.3 – 349.5) idi. Kontrol grubu ile xv karşılaştırıldığında, İPF grubunun pulmoner hipertansiyon ve copeptin değeri anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0.001). İPF olgularında copeptin düzeyinin dağılımı olgular arasında PAB değeri <40 mmHg olanlarla, PAB>40 mmHg olan olgular karşılaştırıldığında, copeptin düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0.001). Copeptin düzeyi ile FVC (%) ve 6DYT testi yürüme mesafesi arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde negatif yönde, copeptin ile PAB değeri arasında anlamlı düzeyde pozitif yönde korelasyon ilişkisi saptandı (r = 0.543, p = 0.002). Copeptin düzeyinin İPF'ye bağlu pulmoner hipertansiyonu ideal olarak 226.71 pmol/L kesim noktasında %80 sensitivite, %66.7 spesifite ile saptayabildiği belirlendi (AUC = 0.813 [%95 GA: 0.709 – 0.918], p<0.001). Sonuç: İPF olgularında copeptin düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksektir. İPF'li olgularda pulmoner hipertansiyonu göstermede copeptin düzeyleri değerli bir öngörme parametresi olup ileride klinik pratikte kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Copeptin, İdiyopatik Pulmoner Fibrozis, Pulmoner Hipertansiyon
Endobronşial ultrasonografi (EBUS) yapilan hastalarda ince iğne kapiller örneklemenin katkisi, randomize kontrollü çalişma
Amaç: Endobronşial ultrasonografi (EBUS) ile alınan örnekleme yöntemlerinde hala standart bir yöntem bulunmamaktadır. Bu nedenle çalışmamızda, EBUS ile mediastinal lenf nodları örneklemesinde transbronşial aspirasyonlu (EBUS-TBNA) ve ince iğne kapiller örnekleme (EBUS-TBNCS) yöntemini; yeterlilik, tanı ve süre yönlerinden karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem ve Gereç: Prospektif, tek-kör ve randomize dizayn edilen çalışmamıza 2021-2024 tarihleri arasında, kliniğimizde mediastinal LAP etyolojisi aydınlatmak amacıyla EBUS işlemi yapılan hastalar dahil edildi. EBUS işlemi her lenf noduna TBNA ve TBNCS şeklinde her 2 yöntem kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 79 hastadan 114 tane örnekleme alındı. Yaş ortalaması 62,85 ± 11,27 olup, yaş aralığı 21 ile 85 arasında değişmekteydi. Hastaların %65,8'i erkek, %34,2'si kadınlardan oluşmaktaydı. En sık örnekleme yapılan lokalizasyonun 7. istasyon (%36,8) olduğu tespit edilmiştir. EBUS ile alınan örneklerde patolojik yeterlilik açısından EBUS-TBNA ile EBUS-TBNCS yöntemleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.219). Alınan örneklerde patolojik yeterlilik açısından, 103'ü her ikisi için de yeterli, 5'i her ikisi için de yetersiz ve 6'sı uyumsuzdu; genel uyum %94,74 idi; Cohen'in Kappa'sı 0,599 idi ve orta uyumlu tanımlıyordu (%94,74; 95% CI (88,9-92,04), κ = 0,599). Tanısal olarak değerlendirdiğinde, 93'ü her ikisi için de tanısal, 7'si her ikisi için de tanısal değil ve 3'ü uyumsuzdu; genel olarak global uyum %97,09 idi; Cohen'in Kappa'sı 0,808 idi ve önemli uyum tanımlıyordu (%97,09; 95% CI (91,72-99,40), κ = 0,808). Ayrıca tanısal olarak yöntemler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=1). Ana tanı açısından mükemmele yakın uyum tespit edilmiştir (κ=0,954, p<0,001). İşlem süreleri açısından EBUS-TBNA ortalama 4,28 ± 0,86 dakika, EBUS-TBNCS 3,07 ± 0,68 dakika olup, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark vardır (p<0,001). Sonuç: EBUS rehberliğinde TBNCS ek eleman gereksinimi olmaması daha kısa sürmesi nedenleriyle daha pratik ve eşit derecede etkili bir tekniktir. Tanı sonuçlarını etkilemediği ve işlem karmaşıklığından kurtardığı için klasik yöntem yerine tercih edilebilir. Anahtar kelimeler: EBUS, Aspirasyon, Kapiller örnekleme
Sıçanlarda Bleomisinle oluşturulan akciğer fibrozisine Rekombinant Aktive Protein-C derivesi Drotrekogin-alfa'nın etkisi
Amaç: Bu çalışmamızda intraperitoneal aktive protein C (APC) derivesi drotrekogin-alfa tedavisinin sıçanlarda bleomisinle (BLM) indüklenen akciğer fibrozisindeki koruyucu etkilerini, akciğer dokusu ve bronkoalveolar lavaj (BAL) sıvısı örneklerinde, histolojik ve biyokimyasal düzeyde, hem negatif kontrol (plasebo), hemde tedavide etkinliği kanıtlanmış steroid tedavisi ile kıyaslayarak test etmeyi amaçladık.Materyal-Metod: Çalışmaya Wistar albino 30 erkek sıçan alındı. BLM'nin uygulandığı sıfırıncı günde; kontrol grubuna (n= 6) intratrakeal salin, BLM grubuna ( n= 7), steroid grubuna (n= 7) ve APC grubuna ise (n= 10) intratrakeal BLM (2.5mg/kg) uygulandı. i.t. BLM uygulamasından 2 gün önce; APC grubuna 100 µg/kg/gün dozunda APC derivesi drotrekogin-alfa, steroid grubuna 5mg/kg/gün metilprednizolon intrapreitoneal olarak uygulandı. Sıçanların dekapite edildiği 14. güne kadar toplam 16 gün boyunca uygulamaya devam edildi. Tüm gruplardan BAL sıvısı alındı ve periferik kan elamanlarına mikroskopik olarak bakıldı. Akciğer dokusundaki hidroksiprolin seviyeleri Woessner yöntemiyle biyokimyasal olarak ölçüldü. Akciğerde oluşturulan fibrozis ise histopatolojik inceleme ile Ashcroft kriterlerine göre 0'dan 8'e kadar derecelendirildi.Bulgular: Bu çalışmada sıçan akciğerinde deneysel olarak BLM ile başarıyla fibrozis oluşturuldu. Akciğerde fibrozisin göstergesi olarak kollajenin yapısındaki temel aminoasit olan akciğer dokusu hidroksiprolin (OH-P) seviyeleri, histopatolojik olarak Ashcroft fibrozis skorları kullanıldı. Histopatolojik incelemede kontrol grubundaki sıçanların akciğer dokularında hiç fibrotik alan tespit edilemezken, diğer grupların hepsinde fibrotik alanlar tespit edildi. BLM grubunda fibrozis skorları (4.86±0.93) diğer tüm gruplardan anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Tedavi verilen BLM+steroid (2.57±0.94) ve BLM+APC (2.67±0.76) gruplarında ise fibrozis skorları BLM grubundan anlamlı olarak düşüktü (p<0.05). Hidroksiprolin seviyeleri kontrol grubu (3.37±0.51) ile karşılaştırıldığında BLM grubu (5.65±0.78) ve BLM+Steroid (4.72±0.25) gruplarında anlamlı olarak yüksek (p<0.05) ancak BLM+APC (2.67±0.76) grubundaki OH-P değerleri ise diğer gruplardan anlamlı olarak düşük (p<0.05) izlendi. Grupların BAL sıvısından yapılan periferik yaymalarda %nötrofil oranları BLM (21.1±2.7) grubunda diğer tüm gruplarla kıyaslandığında anlamlı olarak yüksek (P<0,05), makrofaj yüzdeleri (76.7±2.3) ise diğer tüm gruplardan anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,05). BLM grubu dışındaki gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. Tüm grupların % lenfosit ve eozinofil değerleri arasında anlamlı fark bulunmadıSonuç: Çalışma sonuçları; BLM'nin indüklediği akciğer fibrozisinde rekombinant APC derivesi drotrekogin-alfanın koruyucu olduğunu ve fibrozisi gerilettiğini göstermektedir. APC'nin antikoagülan etkilerinin yanında antifibrotik etkilerinin de olduğunu desteklemektedir. Pulmoner fibrozisin başlangıç aşamasında tanı konulan vakalarda fibrozis sürecini yavaşlatmak amacıyla drotrekogin-alfa kullanılması çalışmamızın verilerinde görülen faydalı etkileri nedeni ile önerilebilir. Ancak drotrekogin alfanın kullanımının etkinliği ve güvenilirliğinin değerlendirilebilmesi için mevcut çalışmalar yeterli olmayıp daha geniş serilerle yapılacak deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Akciğer fibrozisi, sıçan, bleomisin, aktive protein C, drotrekogin-alfa, hidroksiprolin
Malatya İl Tütün Kontrol Kurulu'na dahil olan kurumlarda çalışanların 4207 no'lu Yasanın amaç, kapsam ve işleyişine yönelik tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Amaç: Tütün yasasının yürürlülüğündeki başarı, uygulayıcı kurumların konuya bakışaçısı, bilgi ve farkındalık düzeyi ile yakından ilişkilidir. Bu çalışmada 4207 sayılı kanununişlerliğinde önemli rolü olan il tütün kontrol kurullarında (ITKK) görevli kurumlarda çalışankamu personellerinin tütün yasası hakkındaki farkındalık ve duyarlılık düzeyleri, yasaya bakışaçıları araştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: Malatya İl Valiliği, Belediye, Milli Eğitim Müdürlüğü, SağlıkMüdürlüğü, Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü, Verem Savaş Dispanseri, İl Müftülüğü veEmniyet Müdürlüğü'nde çalışan 305 kamu personeline anket uygulanmıştır. Ankette olgularındemografik verileri, sigara içme durumları, çalıştıkları kurumlar, yasayı öğrenme yolları,yasadan sonra kendi sigara içme tutumlarında değişiklik, yasa hakkındaki bilgi düzeyleri,yasanın işlerliği hakkındaki görüşleri, yasa hakkında bireysel ve kurumsal sorumlulukhakkındaki düşüncelerini sorgulayan sorular yöneltilmiştir.Bulgular: Olguların yaş ortalaması 35.9±8.9 olup %73.1'i erkektir. Lise ve üniversitemezunu oranı %92.1'dir. %58.4'ü aktif sigara içicidir. Verem Savaş Dispanseri'nde sigaraiçme oranı diğer kurumlardan fazladır (%75). Yasa sonrası sigara içme oranlarının en çokazaldığı kurum %50.8 ile Emniyet Müdürlüğü'dür. Yasa hakkında olguların %77'si medyayoluyla haberdar olurken kurum amiri yoluyla öğrenenlerin oranı %5.9'dur. Olgulardan%81.3'ü yasayı desteklemektedir. %30'u çalıştığı kurumda sigara içildiğini, %22.3'ü yasakyerde sigara satıldığını görmüştür. Çalışmaya katılan kişilerin yasanın uygulanmasındakendilerini ne kadar sorumlu hissettiklerini anlamaya yönelik 3 farklı soru sorulmuştur.?Kapalı alanda sigara içeni gördüğünüzde tutumunuz ne olur? sorusuna katılımcıların %57.8'iikaz ederim, %7'si 155/184'ü ararım, %10.3'ü kurum yetkisine şikayet ederim, %23.2'siilgilenmem, %1.7'si eşlik ederim şeklinde cevap vermiştir. İzmarit atan gördüğündekatılımcıların %65'i ikaz edeceğini, %25.2'si ise ilgilenmeyeceğini belirtmiştir. Katılımcıların%57'si yasak satış gördüğünde ikaz edeceğini, %22.2'si ilgilenmeyeceğini, %16.9'u ise184/155'i arayacağını ifade etmiştir.Sonuç: İTKK' da görev alan kurumlarda bile tütün yasasının tam işlerliğininsağlanamadığı, personelin yasa hakkında halkla benzer şekilde medya yoluyla haberdarolduğu, personelin ¼'ünün yasa konusunda kendini sorumlu hissetmediği saptanmıştır.ITKK'da yer alan kamu kurum ve kuruluşlarındaki personelin eğitiminin tütün kontrolündesağlanacak başarıya katkıda bulunabileceği düşünülmüştürAnahtar kelimeler: Tütün kontrolü, İl Tütün Kontrol Kurulu, Tütün Yasası
Evre 1-3 KOAH hastalarında D vitamini düzeyi ile solunum fonksiyonları, fiziksel performans ve denge arasındaki ilişki
Evre 1-- 3 KOAH Hastalarında D Vitamini düzeyi ile solunum fonksiyonları, fiziksel performans ve denge arasındaki ilişki
Plevral sıvılı hastalarda tuzak akciğer (trapped / entrapped lung) varlığının tespitinde intraplevral basınç ölçümleri ve solunum fonksiyon testleri (Difüzyon testi, body pletismografi dahil) ölçümleri
Çalışmamız tek taraflı plevral sıvılı hastaların alındığı prospektif bir çalışmadır. Plevral sıvılı hastalarda tuzak akciğer varlığını tespit etmede yol gösterici parametreleri araştırmak için torasentez ile sıvı boşaltılan hastalar değerlendirilmeye dahil edildi. Sıvı boşaltımı işleminin öncesinde ve sonrasında yapılan body (vücut) pletismografileri ile elde edilen değerler ile işlemin başlangıcında ve sıvı boşaltımı (500 ml ve 1000 ml) sonrasında ölçülen intraplevral basınç ölçümleri kaydedildi. Bu değerler başlangıç seviyesinde tuzak akciğeri olanlarda +4,58 cm H2O, olmayanlarda +4,70 cm H2O (p=0,034), 500 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda -4,12 cm H2O, olmayanlarda +0,60 cm H2O (p=0,003) ve 1000 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda -7,20 cm H2O, olmayanlarda -3,23 cm H2O idi (p=0,039 ). Plevral aralık elastans hesaplamalarında 500 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda 17,7179 cm H2O/L, olmayanlarda 8,4500 cm H2O/L (p=0.000) ve 1000 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda 12,5968 cm H2O/L, olmayanlarda 7,9118 cm H2O/L (p=0,009) idi. Plevral sıvı boşaltıldıktan sonra ölçülen FEV1 değeri tuzak akciğeri olanlarda 0,8895, olmayanlarda 1,1695 (p=0,030), FVC değeri tuzak akciğeri olanlarda 1,0528, olmayanlarda 1,4078 (p=0,022) idi. Tuzak akciğeri olan 37 hastada pH ortalaması 7,31, tuzak akciğeri olmayan 39 hastada pH ortalaması 7,34 idi (p=0.530). Mevcut bulgular ile boşaltıcı torasentez öncesi tuzak akciğer varlığını tespit etmede elastans ölçümlerinin faydalı olduğunu tespit ettik. Ancak havayolu direnci ve vital kapasite ile tuzak akciğer varlığı arasında bir ilişki bulmadık. Anahtar Kelimeler: Plevral sıvı, intraplevral basınç, plevral manometri, elastans, body (vücut) pletismografi, tuzak akciğer
Plevral hastalıkların tanısında görüntüleme yöntemi altında plevraiğne biyopsisi: Abrams iğnesi ile kesici iğne
Bu çalışma plevral hastalıkların tanısında görünteleme rehberliğinde kullanılan kesici iğne ile Abrams iğnesinin tanı doğruluğu, güvenilirliği ve güvenliğinin tayini ve karşılaştırılması amaçlanarak yapılmıştır. Çalışmamız 31.06.2022-14.06.2023 tarihleri arasında ardışık olarak kliniğe başvuran klinik, radyolojik, laboratuvar ve sitolojik incelemelerle tanı konulamayan, invaziv yöntem/biyopsi endikasyonu olan plevral sıvılı, consort diagram uygunluğunda kesici iğne ve Abrams iğnesi olarak 2 kola randomize edilerek plevral biyopsi yapılan 148 hastanın değerlendirmesini içermektedir. Hastalara, randomizasyon koluna göre BTT ile olası giriş yerini belirledikten sonra TUS rehberliğinde kesici iğne veya Abrams iğnesi ile biyopsi işlemi uygulandı. Abrams iğnesi biyopsisinde olağan uygulama, kesici iğnede serbest el tekniği kullanıldı. Randomizasyon kollarına göre kesici iğne grubunda tanı doğruluğu % 63,01, – LR 0,47 iken, Abrams grubunda % 78,67, 0,30 idi; iki grup arasında Abrams iğnesi lehine tanı doğruluğu için istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p=0,036). Tanı doğruluğu hem BTT hem de TUS bulgularına göre kategorize edilerek analiz edildiğinde, BTT bulgularına göre yalnız PS'sı olanlar ile sıvı görünümün yanısıra plevral kalınlaşma/lezyon olanlar arasında anlamlı fark yoktu. Buna karşın TUS bulgularına göre plevral kalınlaşma < 1 cm veya ≥ 1 cm olarak iğne başarıları değerlendirildiğinde TUS'ye göre plevral kalınlaşma < 1 cm olanlarda Abrams iğnesi tanı doğruluğu (%77,3), kesici iğneye göre daha yüksekti (%55,2) (p=0,009). Benzer şekilde kesici iğne kolunda da plevral kalınlaşma ≥ 1 cm olanlarda tanı doğruluğu %55,2'den %93,3'e çıkarak anlamlı derecede artış gösterdi (p=0,006). Ayrıca plevral kalınlaşma ≥ 1 cm olanlarda Abrams iğne – LR değeri 0,17 iken, bu değer kesici iğne için 0,08 idi. Sonuç olarak, TUS'de plevral kalınlaşma < 1 cm olduğunda Abrams iğnesi, ≥ 1 cm olduğunda kesici iğne tanı doğruluğu ve güvenilirliği itibariyle daha tercih edilebilir olarak değerlendirildi.
Stabil KOAH olgularında, klinik parametrelerin ve tedavide kullanılan inhaler ilaçların, tedavi uygulamasına uyumu gösteren ölçekler ile birlikte değerlendirilmesi
Bu çalışma, stabil dönem KOAH hastalarında inhaler tedaviye uyumun klinik ve demografik özellikler ile ilişkisini, İlaç Uyum Bildirim Ölçeği (İUBÖ) ve Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği-8 (MTU-8) kullanarak değerlendirmeyi amaçlayan kesitsel bir çalışmadır. Aynı zamanda bu çalışmada, KOAH'ta olduğu gibi diğer kronik hastalıklarda da tedaviye uyumu değerlendiren iki ölçeğin birbirleriyle olan ilişkisinin ve uyumluluğunun belirlenmesi hedeflendi. Stabil dönem toplam 110 KOAH hastasına inhaler ilaç uyumunu gösteren İUBÖ ve MTU-8 uygulandı ve hastaların CAT, mMRC skorları ile birlikte demografik ve klinik diğer parametreleri araştırmacı tarafından yapılan bir anket ile kaydedildi. Hastalarda MTU-8 ölçeği ile değerlendirilen inhaler ilaç uyumunda, yaşın (yıl) (p=0.020) ve aktif sigara kullanımının (p=0.020) ilaç uyumuna etkisi olduğu görüldü. Hastaların İUBÖ ile değerlendirilen inhaler ilaç uyumlarında ise herhangi bir sosyodemografik-klinik özelliğin ilaç uyumuna etkisi olduğu gösterilemedi. İnhaler ilaç uyumunun değerlendirildiği iki ölçek arasında Bland-Altman-Plot grafiğine göre uyumluluk olduğu saptandı. Ayrıca ölçekler arassında birbirleri ile pozitif yönde ilişki olduğu görüldü (r=0.801, p=0.001). FEV1 (L), FEV1 (%) değerleri ile CAT ve mMRC skorları arasında negatif yönde ilişki olduğu bulundu (p<0.001). Sigara kullanımı (paket-yıl) ve son bir yıl içinde hastaneye yatış sayıları arasında pozitif yönde ilişki olduğu görüldü (r=0.229, p=0.016). mMRC ve CAT arasında ise pozitif yönde ilişki olduğu görüldü (r=0.681, p<0.001). Sonuç olarak, stabil dönem KOAH hastalarında tedaviye uyumu etkileyen, birbirleri ile de ilişkili olabilen çeşitli klinik-demografik özellikler mevcuttur. Bu parametrelerin hastaların yönetiminde dikkate alınması tedaviye yön vermekte etkili olabilir. Anahtar Kelimeler: İlaç Uyum Bildirim Ölçeği (İUBÖ), Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği-8 (MTU-8), stabil KOAH, tedaviye uyum
Akciğer kanserinin seyrine sürrenal bez metastazının etkisi
Hajiyeva S. Akciğer Kanserinin Seyrine Sürrenal Bez Metastazının Etkisi. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Tıpta Uzmanlık Tezi, Eskişehir, 2024. Bu tez çalışmasında, kliniğimizde tanı konulan, tedavi ve takip edilen akciğer kanserli hastalarda tespit edilen sürrenal bez metastazlarının sıklığı, özellikleri ve sağ kalım üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 1 Ocak 2011 ile 31 Aralık 2015 tarihleri arasında tanı alan 1.253 akciğer kanserli hasta analiz edildi. Sürrenal bez lezyonları tanı anında < 1 cm ve ≥ 1 cm olarak gruplandırıldı. Bir cm altında sürrenal bez lezyonu saptanan hastaların %0.7 (7/971)'inde tanıda, %6 (59/971)'sında ise takipte sürrenal bez metastazı gelişti. Bir cm ve üzerinde sürrenal lezyonu olan hastaların %54.6 (154/282)'sında tanı anında sürrenal metastaz, %45.4 (128/282)'inde ise benign sürrenal lezyon tespit edildi. Hastaların sağ kalım süresi tanıda metastazı olmayan hastalarda 12.0 ± 12.5 (11.0 – 13.0) ay, sadece sürrenal bez metastazı olan hastalarda 10.0 ± 3.1 (4.0 – 16.0) ay, sürrenal bez ve diğer organ metastazı olan hastalarda ise 7.0 ± 0.6 (5.9- 8.1) ay olarak saptandı. Metastazı olmayan hastaların sağ kalım süresi sadece sürrenal bez metastazı olan hastaların sağ kalımı ile benzer iken (p=0.119), hem metastazı olmayan hastaların hem de sadece sürrenal bez metastazı olan hastaların sağ kalımı sürrenal ile birlikte diğer organlarda metastazı olanlara göre daha uzundu (sırasıyla p<0.001, p=0.002). Çok değişkenli analiz sonucuna göre tanıda sürrenal bez metastazının belirleyicileri sürrenal lezyonun nodüler yapıda olması (OR; %95GA: 4.97; 2.10-11.87), SUVmax değerinin ≥ 2.5 olması (5.57; 3.25-9.53), beyin (OR:3.24; 1.17-8.18), kemik (3.87; 1.59-9.43) ve plevra (2.55; 1.02-6.38) metastazının bulunmasıydı. Sürrenal bez lezyonlarının malign ya da benign olmalarını öngören değişkenler ise sürrenal lezyonun boyutu (2.98; 1.33- 6.67) ve SUVmax değeri (8.25; 5.00-13.61) idi.
Soliter pulmoner nodüllerde malignite riskinindeğerlendirilmesi
Soliter pulmoner nodül (SPN) sık karşılaşılan önemli bir klinik sorundur. Malign-benign ayırımının doğru bir şekilde yapılması erken evre akciğer kanserinin etkin tedavisinin yanında benign lezyonlara gereksiz müdahalenin oluşturabileceği potansiyel sorunların da önlenmesini sağlar. Bu çalışmanın amacı rastlantısal olarak SPN saptanan ve histopatolojik tanısı kesin olan hastalarda malign nodül olmayı öngören değişkenlerin belirlenmesidir. Çalışmamıza 1 Ocak 2010 – 30 Haziran 2023 tarihleri arasında 229 hasta dahil edildi. Yaş, cinsiyet, sigara, mesleksel risk, asbest maruziyeti, akciğer hastalığı, özgeçmiş ve ailede kanser öyküsü, nodülün boyutu, yerleşimi, kenar özelliği, yoğunluğu, kavitasyon, kalsifikasyon, yağ içeriği, tomografide amfizem olup olmadığı ve SUVmax değeri kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalamaları 61.69±10.64 yıl, 165 hasta erkekti. Hastaların 185'inde malign nodül tespit edildi. Tek değişkenli analizde ileri yaş (p<0.001), akciğer hastalığı olan (p=0.030), nodül çapı> 2 cm (p=0.001), spiküle (p=0.001) ve lobüle (p=0.019) kenar özelliği, SUVmax değeri ≥3.96 nodülü (p<0.001) ve BT'de amfizem bulgusu olan (p=0.050) hastalarda malign nodül görülme oranı daha yüksekti. Kalsifikasyon (p<0.001) ve yağ (p=0.007) içeren nodül ile fissürle bağlantılı nodülü (p=0.011) olan hastalarda ise benign nodül olma oranı daha yüksekti. Çok değişkenli regresyon analizi sonucunda yaşın ≥ 65 (OR; %95GA: 3.51; 1.31-9.45) yıl ve SUVmax değerinin ≥ 3.96 olması durumunun (4.55; 1.84- 11.27) malign SPN'yi öngördüğü, nodülün fissür ile bağlantılı olmasının (0.10; 0.02- 0.44) ise benign SPN'yi öngördüğü tespit edildi. Malign SPN'lerin ayırımı için geliştirilen modelin duyarlılığı %78.3, özgüllüğü %78.6, pozitif olabilirlik oranı 3.65, negatif olabilirlik oranı 0.28'di. Rastlantısal SPN'lerin ileri yaştaki hastalarda saptanması ve SUVmax değerinin yüksek olması malignite olasılığını belirleme açısından anlamlı bulunmuştur. Fissürle ilişkili SPN'lerin benign olma olasılığı yüksek bulunduğundan takipte izlenmeleri önerilebilir. PET-BT malignite olasılığı olan hastalarda uzak metastazı da dışlayacağından aynı anda tanı ve tedavi şansı için histopatolojik tanı öncesinde elde edilebilir.
Pulmoner emboli hastalarında Pulmoner Emboli Şiddet İndeksi, Basitleştirilmiş Pulmoner Emboli Şiddet İndeksi ve Hestia kriterlerinin değerlendirilmesi
Şener, P. Pulmoner Emboli Hastalarında Pulmoner Emboli Şiddet İndeksi, Basitleştirilmiş Pulmoner Emboli Şiddet İndeksi ve Hestia Kriterlerinin Değerlendirilmesi. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Tıpta Uzmanlık Tezi, Eskişehir, 2025. Pulmoner emboli (PE) tekrarlayabilen, mortalite ve morbiditesi yüksek, önlenebilir bir hastalıktır. Çalışmamızın amacı; akut PE hastalarında mortalite ve prognostik faktörlerin belirlenmesinde PESİ, sPESİ sınıflamaları ve Hestia kriterlerinin değerlendirilmesidir. Bu amaçla 378 akut PE hastası çalışmaya alındı. Hastaların %52,1'i kadın, %47,9'u erkek ve yaş ortalaması 67,62±15,72 yıl idi. Hastalar PESİ sınıflamasına göre 5 gruba ayrıldı. sPESİ ve Hestia'ya göre ise düşük ve yüksek riskli olarak gruplandırıldı. Hastaların %6,1'inde majör kanama, %1,1'inde PE nüksü saptandı, %24,6'sı mortal seyretti. 80 yaş üstü, kanser varlığı, hemodinamik instabilite, oksijen ihtiyacı, sağ ventrikül yetmezlik bulguları ve troponin yüksekliği mortalite ile anlamlı bulundu. Multipl lojistik regresyon analizinde sadece troponin yüksekliği anlamlı idi (p=0,034). 30 günlük mortaliteyi öngörmede PESİ, sPESİ sınıflaması ve Hestia kriterleri benzer duyarlılık ve negatif öngörü değerine sahip olsa da lojistik regresyon analizine göre sadece PESİ sınıflaması anlamlı bulundu (p=0,002). Hestia kriterlerinin düşük riskli PE hastalarını yüksek duyarlılık ve negatif öngörü değeri ile belirleyebileceğini gösterse de yüksek risk grubundaki PE hastalarını değerlendirme ve prognostik performansının doğrulanması ve geliştirilmesi gerektiği görüldü. PESİ risk sınıflaması kardiyak troponin ve sağ yetmezlik bulguları ile birleştirilerek yeni bir model oluşturuldu. Bu yeni model ile hastaların risk sınıflandırmasında ve buna bağlı karar verme sürecini iyileştirmede daha fazla fayda sağladığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Pulmoner emboli, PESİ, sPESİ, Hestia
Göğüs hastalıkları ve kardiyoloji servislerinde yatan hastalarda ilaç aşırı duyarlılık reaksiyonu sıklığının belirlenmesi
Çakır, S. Göğüs hastalıkları ve kardiyoloji servislerinde yatan hastalarda ilaç aşırı duyarlılık reaksiyonu sıklığının belirlenmesi. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Tıpta Uzmanlık Tezi, Eskişehir, 2025. Bu çalışma göğüs hastalıkları ve kardiyoloji servislerinde yatan hastalarda ilaç aşırı duyarlılık reaksiyonu (İADR) sıklığı ve ilişkili etmenlerin belirlenmesi amaçlı yapılan tek merkezli kesitsel bir anket çalışmasıdır. Bilgiler Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Hastanesi'nin Göğüs Hastalıkları ve Kardiyoloji servislerinde yatan 18 yaş ve üstü 1000 hastaya (406 kadın, 594 erkek) uygulanan anket ile elde edildi. Anket, hastaların sosyodemografik bilgileri, allerjik hastalıkları ve komorbiditelerinin varlığı ile ilaç reaksiyonu öykülerini içermekteydi. Reaksiyonlar cilt reaksiyonları (kaşıntı, döküntü, kızarıklık, ürtiker) ve sistemik reaksiyonlar (nefes darlığı, anjioödem, hipotansiyon, şok, koma) olarak gruplandırıldı. Toplam 78 hasta (%7,8) İADR tanımladı (41 sistemik, 69 cilt reaksiyonu). İADR en sık antibiyotiklerle (44 hasta,%56,4) görülürken onu ikinci sırada nonsteroid antiinflamatuar analjezik ve asetil salisilik asit (NSAİ/ASA) ilaçlar (15 hasta, %19,2) takip etti. Multivariate analiz sonuçlarına göre tüm İADR reaksiyonları kadın cinsiyet ile ilişkili bulunmuştur [Odds ratio (OR) (%95 CI (Confidence Interval)) =1,88 (1.17-3,03), p<0,01]. Ayrıca cilt reaksiyonları ile seyreden İADR kadın cinsiyet ile ilişkili bulunmuştur [(OR (%95 CI) = 1,67 (1.01-2,80), p<0,05)]. Hastalarda allerjik hastalık varlığı hipotansiyon/ senkop/ koma ile seyreden ciddi İADR ile ilişkili bulunmuştur [(OR (%95 CI) = 3,78 (1,46-9,76), p<0,01)]. NSAİ/ASA ilaçlarla ilişkili İADR kadın cinsiyet ile ilişkili bulunmuştur [(OR (%95 CI) = 3,16 (1.06-9,43), p<0,05)]. Sonuç olarak çalışma grubundaki hastalarda kadın cinsiyet İADR ile, ilaç grubu içinde NSAİ/ASA ilaçlarla ortaya çıkan İADR ile ilişkilidir. Ancak tüm hastalarda ciddi İADR altta yatan allerjik hastalık varlığı ile ilişkili bulunmuştur. İlaç reaksiyonlarına aday olan bu hastalar İADR konusunda bilgilendirilmeli ve farkındalık oluşturulmalıdır. Anahtar Kelimeler: allerji, İlaç allerjisi, ilaç aşırı duyarlılık reaksiyonları, allerjik hastalık
KOAH hastalarının 35 yaş ve üzeri birinci derece yakınlarında KOAH prevelanslarının araştırılması
Amaç: Merkezimizde Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) tanısıkonularak poliklinik veya serviste yatarak takip ve tedavileri yapılan hastaların birinciderece yakınlarında (kardeş, anne-baba, çocuklar) KOAH prevelansını araştırmak.Materyal-Metod: Çalışmaya merkezimizde anemnez, fizik muayene, SFT ve grafibulguları ile KOAH tanısı konulmuş 78 hasta ve bunların 35 yaş ve üzeri 139 yakını alındı.Hasta ve hasta yakınlarının sosyodemografik kayıtları alındı. Hasta yakınlarına SFTyapıldı, alfa-1 antitripsin enzim düzeyi ölçüldü.Bulgular: Çalışmaya alınan, SFT yapılabilen ve alfa-1 enzim düzeyleri normalolan 129 hasta yakınının 24'ünde (%18.6) FEV1/FVC<0.7 saptandı. FEV1/FVC<0.7saptanan kişilerin 7/24 (% 29.2) bayan idi ve % 90'ında sigara öyküsü vardı. İndekshastalarımızın ve hasta yakınlarının büyük çoğunluğunda (sırasıyla yaklaşık %75 ve % 50)biyomass maruziyeti olması ve hasta yakınlarının yaklaşık ¾'ünde sigara hikayesi olmasıdikkat çekici idi. Hasta yakınlarını 40 yaş ve üzeri ve sigara öyküsü olanlar diyeayırdığımızda ise bu grupta yaklaşık % 25'lik KOAH oranı saptandı.Sonuç: KOAH hastalarının birinci derece yakınların KOAH prevalansı artmışgörünmektedir. Sigara dumanı ile birlikte özellikle bölgemiz için biyomas maruziyeti enönemli risk faktörleri olmaya devam etmektedir.Anahtar kelimeler: alfa-1 antitripsin düzeyi , KOAH hasta yakınıKOAH prevelansı, KOAH risk faktörleri,
Obstrüktif uyku apne sendromunda pozitif havayolu basınç tedavisinin enerji metabolizması üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmada pozitif havayolu basıncı (PAP) tedavisi uygulanan OSAS hastalarında tedavi öncesi ve tedavi sonrası enerji metabolizması değişikliklerini değerlendirmeyi amaçladık.Metod: Çalışmaya >18 yaş 39 hasta kabul edildi. PSG'de orta-ağır OSAS saptanan CPAP tedavisi planlanan hastalar dahil edildi. CPAP tedavisi öncesi ve sonrasında Metabolik Holter Cihazı (SenseWear Pro3 Armband, SWA) ile enerji metabolizması değerleri kaydedildi.Sonuçlar: Hastaların yaş ortalaması 51,53± 11,16 / yıl (K/E:17/22)'dı. Hastaların 15 (%38,46)'ine BPAP, 24 (%61,54)'üne CPAP tedavisi başlandı.3 gün Metabolik Holter Cihazı kullanımı sonrasında;1-Hastaların günlük toplam enerji tüketimi, tedavi öncesinde 482,44 ± 296 kCal/gün, tedavi sonrasında 524,51 ± 343,18 kCal/gün, istatiksel olarak anlamlı saptandı (p<0,000).2-Hastaların günlük fiziksel aktivitesi (günlük yürüyüş mesafesi, toplam adım sayısı) tedavi öncesinde 7867 ± 3319 adım/gün, tedavi sonrasında 12416 ± 1451 adım/gün, istatiksel olarak anlamlı saptandı (p<000).3-Hastaların günlük toplam istirahat süresi (immobilizasyon, uyku dahil toplam uzanma süresi) tedavi öncesinde 7,90 ± 1,36 saat/gün, tedavi sonrasında 7,44 ±1,42 saat/gün, istatiksel olarak anlamlı saptandı (p<000).4-Hastaların günlük toplam uyku süresi tedavi öncesinde 5,50 ± 1,88 saat/gün, tedavi sonrasında 5,87 ± 1,20 saat/gün, istatiksel olarak anlamlı saptandı (p<000).Tartışma: Bu çalışmada PAP tedavisi ile günlük enerji tüketimi artmaktadır. Böylece obezite, DM, HT gibi hastalıkların PAP tedavisi ile kontrol altına alınması sağlanabilir. Ayrıca PAP tedavisi ile uyku nörofizyolojisindeki düzelme ile efektif uyku sağlandığından uyku süresi azalmış ve dolayısı ile gün içi fiziksel aktivite süresi uzamıştır. Bu etkiler ile hastaların tedaviye uyumu artar.Sonuç olarak PAP tedavisi OSAS'da her hastanın kullanması gereken tedavidir. Hastalar PAP tedavisi konusunda teşvik edilmelidir.Anahtar Kelimeler: Obsrüktif Uyku Apne Sendromu, Metabolik Holter Cihazı, PAP Tedavisi
Turgut Özal Tıp Merkezi çalışanlarında hasta bina sendromu görülme sıklığı ve etkileyen faktörler
Amaç: Bu çalışma, Turgut Özal Tıp Merkezi binasında çalışanlarda HBS semptomlarının, görülme sıklığının ve ilgili olabilecek bazı faktörlerin belirlenmesi amacı ile yapılmıştır.Materyal-Metod: TÖTM'nin tüm birimlerinde çalışan 2500 kişiden gönüllü olarak 951 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Kişilerin sosyodemografik verilerini ve HBS ile ilgili semptomları ve bazı özellikleri saptamaya yönelik anket uygulandı ve katılımcıların saturasyon ölçümü yapıldı. İkinci aşamada iç hava kalitesini değerlendirmeye yönelik ısı, CO, CO2 ve bağıl nem düzeyleri değerlendirildi.Bulgular: Katılımcıların %62.1'inde HBS tespit edilmiştir. Stres değerlendirmesi ile HBS ilişkisi, sürekli bir ilaç kullanma ve çalışılan ortamın sıklıkla çok sıcak olarak değerlendirilmesi ile HBS bulunma durumu ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Çalışmaya alınanların HBS olup olmadıkları, lojistik regresyon analizi kullanılarak değerlendirildiğinde; kronik hastalık varlığı, ortamın sıklıkla çok sıcak veya ara sıra çok aydınlık olarak değerlendirilmesi, semptomlar nedeniyle doktora başvurup tanı almalarının etkileyici faktörler olduğu tespit edildi. Yapılan 36 ölçüm sonucunda CO2 çalışma ortamlarının % 69.4' ünde sınır değerin üzerinde çıkmıştır. Çalışma ortamlarının hiçbirinde CO miktarı sınır değer olan 9 ppm'in üzerinde çıkmamıştır. Yalnızca Klima Dairesi ve Mutfak Deposu 20 Cº'nin altında çalışma ortamları olup, çalışma ortamlarının % 72.2'sinde ortam sıcaklığı 24 Cº'nin üzerinde bulunmuştur. Çalışma ortamlarının %77.8'inde rölatif nem seviyesi sınır değer olan %30'un altındadır. Bu çalışmada, HBS semptomlarından en sık görülenler sırası ile yorgunluk ve bitkinlik (%67.1), başağrısı (%59.5), boğaz kuruluğu (%53.6), gözlerde yanma ve batmadır (%52.4).Sonuç: Günümüzün büyük kısmını geçirdiğimiz binaların sağlık etkilerini bilmek ve önlemlerimizi buna göre almak çalışanların iş performanslarını arttıracak, iş kalitesini iyileştirecek, nedeni belirlenemeyen sağlık sorunlarının ortaya konulmasını sağlayarak gereksiz iş kayıplarını ve sağlık harcamalarını önlemede etkili olacaktır.Anahtar Kelimeler: Hasta Bina Sendromu, İç ortam hava kalitesi, TÖTM, Hastane, ısı, nem, CO2.
Evde oksijen tedavisinin KOAH'lı hastalarda enerji metabolizması üzerine etkileri
Amaç: Kronik Obstrüktif Akciger Hastalıgı (KOAH), tam olarak geri dönüşlü olmayan hava akımı kısıtlanması ile karekterize, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. KOAH tanısı konularak poliklinik veya serviste yatarak takip ve tedavileri yapılan Evre 4 KOAH hastalarının uzun süreli oksijen tedavisinin metabolizma üzerinde etkileri araştırılıp oksijen tedavisinin faydası olup olmadığını araştırmayı planladık. Materyal-Metod: Çalışmaya KOAH tanılı ve ilk kez oksijen tedavisi başlanmış 19 hasta ((16/3) E/K) dahil edildi. Hastaya AKG ve SFT yapıldı. Hastalara tedavi öncesi ve sonrası en az 3 gün metabolik holter cihazı takıldı (SensWear). Holter verileri elektronik ortamına aktarıldı. Günlük ortalama verileri hesaplandı. Sonuç: Hastaların oksijen tedavi öncesi ve sonrası enerji tüketiminde anlamlı artış saptandı. (Tedavi öncesi; 1497±596, tedavi sonrası; 2977±5985, p=0. 044). Yine adım sayısı (Tedavi öncesi; 2056±2569 tedavi sonrası; 2120±1958, p=0. 03), istirahat süresi (Tedavi öncesi; 6.36±3. 31 tedavi sonrası; 3. 47±2. 19, p<0. 03), uyku süresinde (Tedavi öncesi; 4. 23±2. 13 tedavi sonrası; 2. 33±1. 42, p<0. 00) anlamlı fark saptandı. Tartışma: Solunum yetmezlikli KOAH?lılarda günlük enerji tüketimi diğer bir ifade ile enerji tüketimi artmıştır. Buna ek olarak hastaların hareketsiz kalma süreleri azalmış, fizik aktivite süreleri artmıştır. Bunların yanında uykuda geçen süreler azalmış, bu bir çelişki gibi görünse de hastaların kısa sürede effektif uyku uyudukları söylenebilir. Sonuç olarak ileri dönem KOAH?lı hastalarda oksijen tedavisi erken başlanmalı, tedaviye uyum artırılmalı ve teşvik edilmelidir. Oksijen tedavisi ile hipoksiye bağlı mortalite ve morbiditenin önüne geçilip, immobilizasyona sekonder gelişen komplikasyonlarında önüne geçilecektir.
Kayısı kükürtlemede çalışan işçilerde kükürt dioksit gazının solunum üzerine etkisinin araştırılması
ÖZET Kükürt dioksit (SO2) gıdaların korunmasında yaygın olarak kullanılan ve pek çok zararlı etkisiyle endüstriyel ve çevresel kirliliğe neden olan bir maddedir. Malatya ilinde kayısı kükürtlemesinde çalışan işçiler işlem sırasında yüksek konsantrasyonda SO2 gazına maruz kalmaktadır. Çalışmamız kayısı kükürtleme sırasında ortaya çıkan SO2 gazının sağlıklı işçilerin solunum sistemine etkisini araştırmak amacıyla düzenlenmiştir. Yaşlan 15-69 (31,29±14,66) arasında değişen 69 erkek kayısı işçisi çalışmaya alındı. İşçilerin maruz kaldıkları havadaki SO2 konsantrasyonu ölçüldü. Tüm işçilerin SO2 gazı maruziyetinden önce ve sonra semptomları değerlendirildi, akciğer muayeneleri ve solunum fonksiyon testleri yapıldı. İşçilerin kısa süreli maruz kaldıkları SO2 gazı konsantrasyonu 106,6 - 721.0 ppm (342,0+195,3) arasında değişiyordu. Gözde yanma ve batma, nefes darlığı, öksürük, burun akıntısı, burunda kaşıntı ve boğazda gıcık hissi S O2 maruziyeti sırasında arttı (pO.001). Semptomların çoğu 1 saat sonunda kendiliğinden geçti veya şiddeti azaldı. SO2 maruziyeti öncesi ve sonrası akciğer muayene bulgularında anlamlı bir fark yoktu. FVC, FEVı, FEVı/FVC, PEF, FEF25-75, Vmax25, Vmaxso, Vmax75 değerlerinde S02 maruziyetinden sonra belirgin azalma görüldü. Ortalama azalma miktarı sırasıyla; 0.16 L, 0.39 L, % 5.22, 1.39 L, 0.82 L/sn, l.,03 L/sn, 0.75 L/sn ve 0,45 L/sn olarak bulundu. P değeri FVC için 0,05, diğer parametreler için ise < 0,001 olarak bulundu. FEVı, FEVı/FVC ve FEF25-75'de olan azalma FVC'deki azalmadan daha fazlaydı. Buda SCVnin bronkokonstriksiyon etkisinin ön planda olduğunu düşündürdü Sonuç olarak, kayısı kükürtlemesinde çalışan işçilerde işlem sırasında, kısa sürede ve yüksek konsantrasyonda SO2 maruziyetinin akut olarak mukozalarda irritasyona yol açtığı ve özellikle obstrüktif tipte olmak üzere solunum fonksiyonlarında bozulmaya neden olduğu gösterilmiştir. 41
Kayısı kükürtleme işinde çalışan işçilerde sülfür dioksit gazına maruziyetin bronş hiperreaktivitesi üzerine etkisi
7-OZET KAYISI KÜKÜRTLEME İŞİNDE ÇALIŞAN İŞÇİLERDE SÜLFÜR DİOKSİT GAZINA MARUZİYETİN BRONŞ HİPERREAKTİVİTESİ ÜZERİNE ETKİSİ AMAÇ: Malatya yöresinde kayısı kükürtleme işinde çalışan sağlıklı işçilerde sülfür dioksit gazının bronş hiperaktivitesi üzerine etkisini araştırmak GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya yaşları 16-63 arasında 30 sağlıklı erkek kayısı işçisi ve 25 kişiden oluşan kontrol grubu dahil edildi. Kayısı mevsiminden 1 ay önce, bu kişilerin demografik özellikleri, solunumsal yakınmaları, özgeçmişleri, alışkanlıkları belirlendikten sonra, işçilere fizik muayene, alerji testi, SFT ve BPT yapıldı. İşçiler, kayısı hasat sezonu ve kükürtleme işlemi bitiminde tekrar görüldü. Bu görüşmede, işçilere kükürtleme işlemi ve kükürtleme odasının özellikleri ile işlem sonrası gelişen şikayetler sorulduktan sonra tekrar BPT yapıldı. Ayrıca işçilerden seçilen 10 kişiye, sahada islim odasına girmeden önce ve çıktıktan sonra SFT yapılarak bu işçilerde akut etkilenmenin düzeyi araştırıldı. BULGULAR: Yaşları 16-63 (34.6 ± 14.2) arasında değişen 25 erkek kayısı işçisi çalışmaya alındı. Bütün işçilerin fizik muayeneleri normaldi. İşçilerin 2'sinde (%8) cilt testi pozitif iken, 23 kişide (%92) negatif bulundu. İşçilerin kayısı kükürtleme mevsimi öncesi hastanede yapılan bazal SFT (FVC, FEVı, FEVı/FVC, FEF, FEF25-75) ölçümleri ile mevsim sonu SFT ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı düşme 43tespit edilmedi. Mevsim öncesi 25 işçiden 4'ünde (%16) BPT testi pozitif bulundu. Mevsim öncesi BPT testi negatif iken mevsim sonunda pozitif BPT elde edilen bir işçi oldu. Sahada 10 işçiye yapılan SO2 gazına maruz kalmadan hemen önce ve- maruziyetten hemen sonraki S FT parametrelerinden FEV//FVC hariç diğer parametrelerdeki düşüşler istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Kronik etkilenmeyi araştırmak üzere, kontrol grubunun SFT değerleri ile işçi grubunun maruziyet öncesi SFT değerleri karşılaştırıldı, ancak değerler arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi. SONUÇ: SO2 gazı hava yollarında obstrüksiyon oluşturmaktadır ancak bu akut bir etkidir; gaz inhalasyonunun bronş hiperreaktivitesi üzerine etkisi gösterilememiştir. Anahtar kelimeler: Bronş hiperreaktivitesi, bronkoprovokasyon, bronkokonstriksiyon, ' sülfür dioksit gazı 44
Akut pulmoner tromboembolili hastalarda kardiyak biyomarkerların (troponin,myoglobin,beyin natriüretik peptid)prevalansı,sağ ventrikül disfonksiyonu ile ilişkisi ve prognostik değeri
ÖZETAKUT PULMONER TROMBOEMBOLİLİ HASTALARDA ARTMIŞKARDİAK BİYOMARKERLARIN (TROPONİN, MYOGLOBİN VE BEYİNNATRİÜRETİK PEPTİT) PREVALANSI, SAĞ VENTRİKÜLDİSFONKSİYONU İLE İLİŞKİSİ VE PROGNOSTİK DEĞERİPulmoner tromboembolili (PTE) hastalarda prognoz belirlemede ve tedaviseçiminde hemodinamik durum ve sağ ventrikül disfonksiyonu (RVD) çokönemlidir. Özellikle masif PTE tanısında sağladığı önemli ipuçları nedeniyleekokardiyografi (EKO) önem kazanmıştır. Çalışmamızda PTE'de EKO'ya alternatifolarak artmış kardiyak biyomarkerlarin RVD ile ilişkisi ve prognostik değeriaraştırıldı.Çalışmamıza PTE tanısı kesinleşen 50 ardışık hasta alındı. Başvuru anında vehastaneye yattıktan sonra 8. ve 24. saatlerde, serum cTnI, BNP ve MYG düzeyleriölçüldü. Muhtemel RVD'yi tespit etmek amacı ile başvuru anında bütün hastalaraEKO yapıldı. Hastalar hastane mortaliteleri, önemli hastane komplikasyonları ve 6aylık mortalite oranları bakımından takip edildi.Çalışmaya alınan hastaların %56'sında cTnI, %76'sında BNP ve %46'sındaMYG yüksekliği saptandı. Ayrıca %50 hastada RVD saptandı. Hastaların %30'un dakardiyojenik şok, mekanik ventilasyon gereksinimi gibi önemli komplikasyonlardan92en az biri gelişti. Bu hastaların %46'sı hastane öldü. Artmış cTnI ve BNP ile RVDarasında anlamlı bir ilişki saptanırken, MYG yüksekliği ile RVD arasındaki ilişkianlamlı bulunmadı. Artmış cTnI ve MYG konsantrasyonu ile hastane mortalitesiarasında anlamlı ilişki bulunurken, artmış BNP seviyesi ile hastane mortalitesiarasındaki ilişki anlamlı değildi. Ancak önemli hastane komplikasyonları ile artmışcTnI, MYG ve BNP arasındaki ilişki anlamlı idi. Değerlendirilen bir çok parametrearasında, sadece artmış cTnI seviyesinin hastane mortalitesi, önemli hastanekomplikasyonları ve 6 aylık mortaliteyi öngörmede güçlü bir bağımsız değişkenolduğu saptandı.Sonuç olarak artmış kardiyak biyomarkerlerin RVD'yi gösterdiğini, hastanemortalitesi dahil önemli hastane komplikasyonlarını göstermede önemli prognostikfaktörler olduklarını bulduk. Kardiyak biyomarker yüksekliği saptanan hastalarınmasif PTE açısından yakından takip edilmesi ve trombolitik tedavi açısındandeğerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Akut pulmoner tromboemboli, sağ ventriküldisfonksiyonu, artmış kardiak biyomarkerların.93
Farklı astım fenotiplerine sahip bireylerde kişilik özellikleri ile hastalık şiddeti ve yaşam kalitesi düzeylerinin ilişkisi
Amaç: Çalışmamızda farklı astım fenotiplerine sahip hastaların kişilik özelliklerinin, astım hastalığının şiddeti ve dolayısı ile hastalığın kontrolü ile hastaların yaşam kaliteleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Hitit Üniversitesi Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs hastalıkları polikliniklerinde astım tanısı ile takipli bireylerden dahil edilme ve dışlama kriterlerine uygun olan 146 birey araştırmaya dahil edildi. Araştırmaya dahil edilen bireylerin Göğüs hastalıkları uzmanı hekim tarafından muayenesi yapılırken astım hastalığının hangi fenotipine sahip olduğu tespit edilip kaydedildi Bu hastalar için Eysenck Kişilik Anketi-Gözden Geçirilmiş Kısa Formu, Kısa Form SF-36, astım hastalığı şiddetini tespit etmek için dispne modifiye medical research council dispne ölçeği ve astım yaşam kalitesi ölçeği klinik ölçekleri kullanıldı. Ayrıca hastaların sosyodemografik özellikleri araştırma sorumlusu hekim tarafından hazırlanmış bir sosyodemografik bilgi formu ile kaydedildi. Bulgular: Çalışmada, özellikle nörotisizm düzeyi yüksek bireylerde daha ağır astım fenotipleri, düşük tedavi uyumu, bozulmuş astım kontrolü ve yaşam kalitesinin temel bileşenlerinde belirgin düşüşler gözlendi. Buna karşın dışa dönüklük özelliği olan bireylerde daha iyi astım kontrolü ve daha yüksek yaşam kalitesi düzeyleri tespit edildi. Solunum fonksiyon testleri ile yaşam kalitesi alt boyutları arasında zayıf ama anlamlı pozitif korelasyonlar bulundu. Öte yandan eozinofil düzeyi, vücut kitle indeksi ve atak sıklığı gibi biyolojik göstergeler ile yaşam kalitesi arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuçlar: Bu çalışma, astım hastalarında farklı fenotiplerin kişilik özellikleri ile olan ilişkisini ve bu psikolojik yapıların astım kontrol düzeyi, tedavi uyumu, solunum fonksiyonları ve yaşam kalitesi üzerindeki etkilerini çok boyutlu olarak değerlendirmeyi amaçlamıştır. Elde edilen veriler, astım tedavisinde bireyin kişilik yapısının dikkate alındığı, psikososyal destek unsurlarının da yer aldığı bütüncül yaklaşımların önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Astım, Astım Fenotipleri, Kişilik Özellikleri
Yabancı uyruklu göç artışının tüberküloz insidansı ve direnç durumuna etkisi
Amaç: Çorum'da 2014-2023 yılları arasında tüberküloz tanısı almış hastaların demografik özelliklerinin, yabancı uyruklu göç artışının tüberküloz vaka sayılarındaki ve ilaç direnci durumundaki etkilerinin incelemesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, hastaların demografik verileri, tüberkülozun tutulum bölgesi, ilaç direnç durumu ve bu durumların yabancı uyruklu göç artışı ile ilişkisi retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Tüberkülozlu hasta verileri, Çorum Verem Savaş Dispanseri kayıtlarından elde edilmiştir. Çorum nüfusu ve yabancı nüfus büyüklüğü Türkiye İstatistik Kurumu nüfus istatistikleri portalı üzerinden alınmıştır. Verilerin istatistiksel analizi IBM SPSS İstatistik 21.0 paket programı ile yapılmıştır. Tüm istatistiksel analizlerde anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 2014-2023 yılları arasında incelenen toplam 502 hastanın 479'u (%95,4) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, 23'ü (%4,6) ise yabancı uyrukludur. Genel olarak hastalığın daha çok erkeklerde görüldüğü, 18-45 yaş grubunda daha sık olduğu görülmüştür. Yabancı uyruklu hastaların oranında yıllar içinde dalgalı bir seyir izlenmiş olup özellikle Irak (%60,87) ve Afganistan (%13,04) gibi ülkelerden gelen göçmenler vaka sayılarında önemli bir paya sahiptir. Son on yıllık ortalama insidans Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarında yüz binde 8,68, yabancı uyruklularda yüz binde 18 olarak saptanmıştır. Genel ilaç direnci yabancı uyruklu hastalarda yalnızca 1 vakada tespit edilirken (%4,3), Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarında 10 vaka görülmüştür (%2). Yabancı hasta grubunda görülen tek, çok ilaca direnç olgusu (%4,3) ise olgu tanımı olarak nüks olgu olup tedavi sonucu olarak nakil giden olgudur. Sonuç: Yabancı uyruklu göç artışı tüberküloz insidansını ve özellikle de ilaç direnç profilini etkilemektedir. Yabancı uyruklu kişilerin sağlık hizmetine erişim olanakları sağlanmalıdır. Bulgularımız tüberküloz kontrol programlarının etkinliğini artırmak ve göçmen nüfusa yönelik sağlık hizmetlerini iyileştirmek için önemli bilgiler sunmaktadır.
Kronik obstrüktif akciğer hastalıklarında ürotensin-II düzeyleri
Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı kalıcı solunum yolu semptomları ve/veya zararlı partikül veya gazlara maruziyetin neden olduğu hem alveoller anomaliler ve hem de hava yolu darlığı ile karakterize önlenebilir bir hastalıktır. Alevlenmeler hastalığın progresyonunu ve mortaliteyi etkilemektedir. Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı alevlenmesinin şiddetini tahmin etmek ve sonucunu öngörmek için yeni bir yaklaşım da biyomarkerlerin kullanılmasıdır. KOAH, hava yollarında, akciğer parankiminde ve pulmoner vasküler yapılarda kronik inflamasyon ile karakterizedir. Enflamasyonun yanı sıra pulmoner vasküler yatağı etkileyen endotel disfonksiyonunun da KOAH patogenezinde önemli rolü olduğu ve KOAH'lı hastalarda endotel disfonksiyon belirtecinin arttığı gösterilmiştir. Bir siklik petid olan Ürotensin-II günümüzde bilinen en güçlü endojen vazokonstriktör moleküldür ve kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri halen araştırılmaktadır. Çalışmamızda KOAH olgularında serum ürotensin-II düzeylerinin belirlenmesi, serum ürotensin-II düzeyleri ile sağ ventrikül disfonksiyonu arasında ilişkinin değerlendirilmesi, KOAH hastalarda sağ ventrikül disfonksiyonunu tahmin etmede serum ürotensin-II optimal cutt-of değerinin belirlenmesi ve diğer klinik, laboratuar parametreler ile ürotensin-II arasında ilişkinin değerlendilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya kliniğimizde yatan ve KOAH tanısı konulmuş 18 yaş üstü, 80 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaşları, cinsiyetleri, yaşayan ve mortal seyreden hastalar, ek hastalık durumları, hemogram, CRP, karaciğer ve böbrek fonksiyon değerleri, solunum fonksiyon testi parametreleri, kan ürotensin-II düzeyleri radyolojik görüntülemelerdeki sağ ventrikül bulguları kaydedildi. Hastalar ile benzer yaş ve cinsiyette olan 30 olgu kontrol grubu olarak belirlendi. Çalışma yaşları 35 ile 93 arasında değişmekte olan, 92'si (%83.6) erkek ve 18'i (%16.4) kadın olmak üzere toplam 110 olgu ile yapıldı. Yaş ortalaması 67.57±11.97 yıldı. Olgular "Çalışma" (n=80) ve "Kontrol" (n=30) olmak üzere iki grup altında değerlendirildi. Çalışma grubundaki olguların yaşları 37 ile 93 arasında değişmekte olup, 69'u (%86.3) erkek ve 11'i (%13.7) kadındı. Yaş ortalaması 68.90±11.39 yıldı. Gruplar arasında yaş ortalamaları ve cinsiyet dağılımları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05). Olguların 92.5'i sağken, %7.5'i vefat etmişti. Sağ ve ex olan olgular arasında ürotensin-II düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05). Olguların%81.3'ünün ek hastalığı vardı, ek hastalığı olan ve olmayan olgular arasında ürotensin-II düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05). SFT'ye göre %10'u evre 2, %65'i evre 3 ve %25'i evre 4 KOAH hastasıydı. SFT evreleri arasında ürotensin-II düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05). Ürotensin-II düzeyi ile üre arasında ters yönlü, orta düzeyli (%31.9) ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardı (p:0.004; p<0.05). Ürotensin-II düzeyi ile diğer biyokimyasal parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu (p>0.05). Çalışma grubunun ürotensin-II düzeyi, kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (p:0.001; p<0.05). Hasta başı EKO'da bakılan pik gradient değeri 20 mmHg ve üzeri pozitif kabul edildi. Çalışma grubundaki olguların %48.8'inin PG düzeyi pozitif iken, %51.2'sinin negatifti. PG düzeyi pozitif ve negatif olan olgular arasında ürotensin-II düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05). Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı tanısında ürotensin-II düzeyi ROC eğrisi ile değerlendirildiğinde eğri altında kalan alan 0.797, standart hatası 0.05'ti. ROC eğrisi altında kalan alan 0.5'ten anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p:0.001; p<0.05). Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı tanısında ürotensin düzeyi tespit edilen cut-off noktası >4.21 olup bu değerin duyarlılığı %66.2, özgüllüğü %86.7 olarak bulunmuştur. KOAH kronik, inflamatuar bir süreç olup, bu süreçte endotel disfonksiyonu ve buna bağlı sağ ventrikül yetmezliği bulguları gelişebilmektedir. Serum ürotensin-II düzeylerinin KOAH'lı hasta grubunda yüksek bulunması hava yolu obstruksiyonu gelişebileceğini öngörmede faydalı bir parametre olabilir. Ancak bu konuda daha detaylı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: KOAH, ürotensin-II, sağ ventrikül disfonksiyonu