Adnan Menderes University
Anabilim Dalı

Veterinerlik Patolojisi Anabilim Dalı

Adnan Menderes University

17

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

17 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss, Walbaum 1792) bakır sülfat pentahidrat ile oluşturulan akut ve kronik bakır toksikasyonunda patolojik incelemeler

Bu araştırmada bakır sülfat pentahidrat (CuSO4.5H2O) ile gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss) deneysel akut ve kronik bakır toksikasyonu oluşturuldu. Bu amaçla, 30 adet gökkuşağı alabalığı (80 ± 10 g ağırlığında ve 10-12 cm büyüklüğünde) iki deneme grubu [(Akut Grup (Grup I), n;10 - Kronik Grup (Grup III), n;10)] ve iki kontrol grubu [(Akut Kontrol Grup (Grup II), n; 5 - Kronik Kontrol Grup (Grup IV), n; 5) ] olmak üzere dört gruba ayrıldı. Grup I'de bulunan balıklara 2 mg Cu/l ve Grup III'te bulunan balıklara ise 0,5 mg Cu/l bakır sülfat pentahidrat olacak şekilde uygulandı. Çalışmada ilk ölümler Grup I'de üçüncü günde, Grup III'te ise onsekizinci günde görüldü. Ölen ya da ötanazi edilen balıkların nekropsilerini takiben, tüm dokular % 10'luk tamponlu formalinde tespit edildi ve parafin kesitlerinin tamamı hematoksilen-eozin tekniği ile boyanarak ışık mikroskobunda incelendi. Yem tüketiminde azalma, hareketlerde belirgin yavaşlama ve su yüzeyine yakın yüzmeler her iki uygulama grubunda da gözlenen en belirgin klinik bulgular idi. Makroskobik incelemede Grup I'de karaciğerler ödemli ve koyu kırmızı renkte idi. Solungaçlar ödemli, bağırsaklar ise hiperemikti. Grup III'te karaciğerde hiperemi ile birlikte organın renginde açılmalar dikkati çekti. Solungaçlar solgun, deri yüzeyi ise mukusla kaplıydı. Grup I'de en belirgin mikroskobik bulguya karaciğerlerde rastlandı. Hepatositlerde dejenerasyon ve tek hücre nekrozları yaygın olarak görüldü. Solungaçlarda ödem, hiperemi ve kanamalardan oluşan vasküler lezyonlar ile birlikte epitellerde nekrotik değişiklikler saptandı. Böbrekte vasküler lezyonlar oldukça belirgindi. Tubulus epitellerinde yaygın dejenerasyonlar ile epitel sitoplazmalarında değişen büyüklüklerde eozinofilik hiyalin damlacıkları mevcuttu. Bakır sülfat pentahidratın düşük dozda verildiği Grup III'te karaciğerde hepatositlerde dejenerasyonlar yaygın olarak bulunmakta idi. Olguların tamamında hepatositlerin çekirdeklerinin veziküler görünümde olduğu dikkati çekti. Solungaçlarda hiperplaziler sonucu kalınlaşmalar oldukça belirgindi. Sindirim sistemi epitellerinde yaygın dejenerasyonlar ve deride mukus hücrelerinde artış ile epidermis hücrelerinde intrasellüler ödem görüldü. Sonuç olarak, bakır sülfat pentahidrat ile oluşturulan akut ve kronik bakır toksikasyonunda görülen patolojik bulgular incelendi ve sonuçlar kapsamlı bir şekilde karşılaştırmalı olarak değerlendirildi.

AlabalıklarBakırBakır sülfat+6
Sema Öztürk
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Buzağı bronkopnömonilerinde histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler (ınfectious bovine rhinotracheitis, parainfluenza type-3, bovine respiratory syncytial virus)

Buzağıların solunum sistemi hastalıklarında viral etiyolojiye dayalı salgınlar, dünyanın birçok bölgesinde ve ülkemizde, özellikle sekonder enfeksiyonlar nedeniyle büyük ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Anabilim Dalımıza getirilen çeşitli tip buzağı pnömonilerinde viral etkenlerin varlığından sıklıkla şüphe edilmiş ancak tam olarak ortaya konulamamıştır. Sunulan çalışma ile arşiv bloklarından seçilen, 48 adet (10-90 gün yaşlı) buzağıya ait akciğer dokularında immunohistokimyasal metot ile üç viral etkenin varlığının araştırılması planlandı. Bu amaçla adhezivli lamlara alınan parafin kesitleri Avidin-Biotin Peroksidaz Kompleks (ABC) metoduna uygun olarak, fare monoklonal anti- IBRV, anti-PIV-3 ve anti-BRSV (LifeSpan Biosciences, Inc. LS-C56537) antikorları ile işaretlenerek pozitiflikleri araştırıldı. Bunlardan 34/48 (% 70,83) olguda virus pozitif, 14/48 (% 29,17) olguda virus negatif olarak tesbit edildi. BRSV pozitiflik 22/48 (% 45,83), IBR 16/48 (% 33,33), PI-3 11/48 (% 22,90) oranında tespit edildi. BRSV+IBR sekiz olguda (8/22), IBR+PI-3 bir olguda (1/22) birlikte bulundu. Her üç virusda da pozitif boyanmaların çoğunluğu bronş- ve bronşiol epitellerinde saptandı. Daha az olarak sırası ile alveol epitelleri, alveoler makrofajlar ve dev hücrelerinde tespit edildi. Virus pozitif preparatlarda (+/++ veya +/+++) genellikle interalveoler septumda kalınlaşma, bronşiol epitelinde hiperplazi, dejenerasyon ve deskuamasyon, peribronşioler mononüklear hücre infiltrasyonları ve alveoler makrofajların sayısında artış ve çok çekirdekli dev hücreleri görüldü. Histopatolojik incelemeleri sonucunda pnömoniler; akut kataral bronkopnömoni (n:17/48), fibrinli bronkopnömoni (n:10/48), interstisyel pnömoni (n:23/48), aspirasyon pnömonisi (n:5/48) olarak dört ana grupta sınıflandırıldı. Birçok olguda 2 tip pnömoni birlikte belirlendi. Özellikle IP'li pnömoni ile birlikte AK ve ASP pnömonilerinde saptanan virus pozitif boyanmalar görüldü. Nitekim bakterilerin sorumlu tutulduğu FP veya AK pnömoni tiplerinde antijen pozitifliliğinin saptanmış olması, primer viral etiyolojinin varlığını teyit etmesi açısından önemli bulunmuştur. Bu sonuçlar, bölgemizde yoğun antibiyotik kullanımına rağmen önlenemeyen pnömonili buzağı ölümlerinin etiyolojisi ve patogenezisi hakkında bilgi vermekte, hastalıkla mücadelede antibiyotik tedavisinden ziyade, öncelikli olarak koruma kontrol önlemlerinin ve aşılamaların önemini ortaya koymaktadır.

BronkopnömoniPnömoni-mikoplazma
Pınar Can
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farklı konsantrasyonlarda sodyum hipoklorit kullanılan gökkuşağı alabalıklarında (oncorhynchus mykıss, walbaum 1792) patolojik incelemeler

Bu araştırma, havuz dezenfektanı olarak farklı düzeylerde sodyum hipoklorit kullanılmasının gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss) oluşturduğu toksikasyonun patolojik bulgularını değerlendirmek amacı ile gerçekleştirildi. Bu amaçla, 80 adet gökkuşağı alabalığı (80 ± 10 g ağırlığında ve 10-12 cm büyüklüğünde) kullanıldı. Çalışmada gruplandırma; Grup I (2 µl/l), Grup II (5 µl/l), Grup III (10 µl/l), Grup IV (20 µl/l), Grup V (40 µl/l), Grup VI (80 µl/l), Grup VII (100 µl/l) ve Grup VIII (Kontrol grubu) olmak üzere sekiz farklı grup ve her grupta da 10 balık olacak şekilde yapıldı. Çalışma; Grup I, Grup II ve Grup III'de uygulamanın 35. gününde sonlandırıldı. Grup I ve Grup II' de bulunan balıklarda uygulama süresi boyunca ölüm görülmedi. Grup III'de uygulamanın 33., 34. ve 35. günlerinde ölen birer balık olmak üzere toplam üç balıkta ölüm şekillendi. Grup IV'de uygulamanın farklı günlerinde olmak üzere toplam yedi balıkta ölüm görüldü. Grup V, Grup VI ve Grup VII'de uygulama süresince balıkların tamamında ölüm görüldü. Çalışmada ölen ya da ötanazi edilen balıkların nekropsilerini takiben, tüm dokular % 10'luk tamponlu formalinde tespit edildi ve parafin kesitlerinin tamamı hematoksilen-eozin tekniği ile boyanarak ışık mikroskobunda incelendi. Grup I ve Grup II'de bulunan balıklarda dikkati çeken herhangi bir klinik bulguya rastlanılmadı. Yem tüketiminde azalma, hareketlerde belirgin yavaşlama ve su yüzeyine yakın yüzmeler diğer uygulama gruplarında gözlenen klinik bulgular idi. Şekillenen makroskobik bulgular, sodyum hipokloridin uygulama dozuna bağlı olarak farklılık gösterdi. Grup I, Grup II ve Grup III'de solungaçlar solgun ve yüzeyleri değişen miktarlarda mukus ile kaplıydı. Grup II ve Grup III'de az sayıda balıkta solungaçlarda peteşiyel kanamalar dikkati çekti. Grup IV'de bulanan balıklarda solungaçlarda solgunluk ve deride pullarda dökülmeler oldukça belirgindi. Sodyum hipokloritin yüksek dozlarda verildiği Grup V, Grup VI ve Grup VII'de en belirgin makroskobik bulgu solungaçlarda görüldü. Bu lezyonlar ödem, hiperemi ve kanamalardan oluşan vasküler lezyonlar şeklinde idi. Mikroskobik incelemede Grup I, Grup II ve Grup III'de solungaçlarda hiperplaziler ve eozinofilik granüler hücrelerde artışlar ile deride epidermisde hafif dereceli dejenerasyonlar görüldü. Grup IV'de solungaçlarda ödem, hiperemi, ve kanama, epitellerde nekroz, epitellerde dökülme, telangiektazi ve hiperplazi gözlenenen başlıca mikroskobik bulgulardandı. Deride dejenerasyonlar iki olgu dışında tüm olgularda mevcuttu. Sodyum hipokloritin yüksek dozda verildiği Grup V, Grup VI ve Grup VII'de doku ve organlarda gözlenen mikroskobik bulguların tamamı vasküler özellik göstermekteydi. Sonuç olarak yapılan çalışmada havuz dezenfektanı olarak deneysel amaçlı 10 µl/l (Grup III) ve 20 µl/l (Grup IV) düzeyinde sodyum hipoklorit kullanılması sırası ile hafif ve orta dereceli patolojik bulgulara yol açarken daha üzerindeki düzeylerin (40 µl/l ve üzeri) letal olduğu belirlenmiştir. Anahtar kelimeler: Gökkuşağı alabalığı (Oncorhynchus mykiss), sodyum hipoklorit, patolojik bulgular.

DezenfektanlarGökkuşağı alabalığıOncorhynchus mykiss+2
Özhan Cengiz
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
DoktoraAçık ErişimTR

Farklı histopatolojik derecelerdeki kedi meme tümörlerinde oksidatif stres ve antioksidan seviyelerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada, 17 malign meme tümörlü kedinin tümör dokusunda tümör mikro çevresinin oksidatif stresle ilişkisi ve antioksidan cevap araştırıldı. Bu amaçla CD3, nükleer faktör kappa beta (NF-Kß), CD31, vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS), hipoksi ile indüklenebilir faktör 1 alfa (HIF-1α), tümör nekrotik faktör alfa (TNF-α) ve 8 hidroksiguanozin (8OHdG) antikorları kullanılarak immunohistokimyasal metot ile değerlendirilirken, total antioksadan statü (TAS), total oksidan statü (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), redükte glutatyon (GSH), melondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO) ve katalaz (CAT) analizleri kan serumundan biyokimyasal olarak yapıldı. İmmunohistokimyasal analizlerde tüm antikorlar derece 3 tümörlerde daha yoğun olarak boyandı. Bu antikorların birbirleriyle olan ilişkileri derece 3 tümörlerde belirgin şekilde ortaya konuldu. Antikorların derece 1 ve 2 tümörler arasında boyanma yoğunluğunda bir farklılık görülmedi. CD31 hariç diğer antikorlar açısından ise derece 3 ve 1 tümörler arasında boyanma yoğunluğu önemli derecede farklıydı. CD31 ise tüm kesitlerde neredeyse eşit derecede boyandı. Biyokimyasal analizlerde oksidatif stres belirteçleri sadece NO değerinde kontrol grubu ile tümör grupları arasında fark görülmezken, TOS, OSI ve MDA değerlerinde gruplar arasında fark belirlendi. MDA analizinde kontrol grubu ile derece 3 tümörler arasında belirgin fark olduğu görüldü. Antioksidanlardan ise CAT, GSH ve TAS analizlerinde total antioksidan kapasitesinin kontrol grubu ile derece 3 tümörler, CAT analizinde kontrol grubu ile derece 1 tümörler arasında fark bulundu. GSH analizinde gruplar arasında fark yoktu. Kimyasal analizlerde parametrelerin dereceler arasında anlamlı değişkenlik göstermediği bulundu. Çalışma, oksidatif stresin tümör ve tümör mikro çevresini etkilemesi, tümör ve tümör mikro çevresinde birbiri ile ilişkili parametrelerin değerlendirilmesi açısından önemlidir. Değerlendirilen parametrelerin daha malign tümörlerde daha yoğun boyandığı belirlenmiştir. Bu çalışma kedi meme tümörü ve tümör mikro çevresi ile ilgili yapılan en kapsamlı çalışmalardan biridir. Değerlendirilen parametrelerin artışı kötü prognozla ilişkili olmakla birlikte, bu parametreler kedi meme tümörlerinde hastalığa henüz tam olarak entegre edilememiştir. Hastalığın prognozu ve tedavi seçeneklerini etkilemeleri açısından çok daha geniş örneklem büyüklükleri ile çalışılmalı ve bu hastaların hepsi operasyon sonrasında da takip edilmelidir.

AntioksidanlarHistopatolojiKediler+7
Fatma Cansız
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Lipopolisakkarit (LPS) ile indüklenen tavuk embriyo fibroblast hücre kültüründe serum amiloid A üretimi üzerine immun sistemin ve A vitamininin rollerinin moleküler teknikler ile araştırılması

Kanatlılarda bacak hastalıkları çeşitli sağlık problemlerine sebep olarak, hayvan refahını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu bacak hastalıklarından biri olan amiloid artropati, kahverengi yumurtacı tavukların bacak eklemlerinde amiloid A (AA) protein birikimi ve AA proteinin prekürsör maddesi olan serum amiloid A'nın (SAA) kalıcı amiloid fibrillerini oluşturması ile meydana gelen patolojik bir olgudur. Bu tez çalışmasının amacı tavuk embriyonik sinoviyal fibroblastların (TESF) farklı dozlarda lipopolisakkarit (LPS), interlökin-1β (IL-1β) ve A vitamini ile indüklenmesi sonucunda 24. ve 48. saatlerdeki SAA üretimini, kültür ortamında enzim bağlı immunosorbent testi (ELISA) ve gerçek zamanlı kantitatif polimeraz zincir reaksiyonu (qPCR) ile moleküler düzeyde değerlendirmektir. Çalışmada ilk kez, kahverengi yumurtacı tavuk embriyolarından izole edilen TESF'lerde primer kültür, pasajlama ve karakterizasyon gibi uygun bir hücre kültürü sistemi oluşturulmuş, izole edilen TESF'lerin karakterizasyonunda immunositokimya, hemakolor boyama ve karbon fagositoz testi uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, A vitamini ile 48 saat boyunca indüklenen deney grubu haricindeki tüm gruplarda qPCR ile SAA mRNA ekspresyonunda istatistiki açıdan anlamlı bir artış gözlenirken, ELISA ile kültür ortamındaki SAA seviyesinde anlamlı bir artış saptanamamıştır. Elde edilen bulgular TESF'lerdeki SAA ekpresyonunun özellikle LPS konsantrasyonuna bağlı olduğunu, IL-1β ve A vitaminin SAA ekspresyonu üzerine tek başına etkilerinin daha az olduğunu göstermiştir. Ayrıca kahverengi yumurtacı tavuk embriyolarından elde edilen TESF'lerin, amiloid artropati için uygun bir çalışma modelini temsil ettiği gözlenmiştir.

AmiloidAmiloidozEmbriyo+5
Belma Dayı
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Köpeklerde dalak kitlelerinin histopatolojik ve immunohistokimyasal araştırılması

Bu çalışmada köpeklerde neoplastik ve neoplastik olmayan dalak lezyonlarının patomorfolojik ve immunohistokimyasal yöntemler ile araştırılması amacıyla 101 adet farklı ırk ve yaşlardaki köpeklere ait dalak dokusu incelendi. Dokular farklı poliklinik ve hayvan hastanelerine başvuran ve dalaklarında lezyon bulunan köpeklerden operatif yolla elde edildi. Operasyon materyallerin incelenmesi Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarında gerçekleştirildi. Dokular mikroskobik inceleme sonrasında neoplastik veya neoplastik olmayan lezyonlar olmak üzere iki ana gruba ayrıldı. Neoplastik lezyonlarda en sık rastlanan tümörler hemanjiosarkomlardı. Hemanjiosarkomları takiben daha az oranlarda lenfoma, stromal sarkomlar ve histiositik sarkom gözlemlendi. En az gözlenen lezyon ise dalağa metastaz yapmış başka organ/doku orijinli tümörlerdi. Neoplastik olmayan lezyonların ise hematomlar, lenfoid hiperplaziler, ekstramedullar hematopoez, splenitis, leishmaniazis ve anormal birikimler olduğu görüldü. Hemanjiosarkomların tanısı çoğu vakada morfolojik olarak konulabildi. Bazı vakalarda mikroskobik yapısı bakımından diğer tümörlere benzerlik göstermekteydi. Bu gibi durumlarda hemanjiosarkom ayrımını yapabilmek adına CD31 antikoru kullanıldı. Lenfoma tanılarında T ve B alt tiplerinin ayırt edilebilmesi için CD3, CD20 ve CD79 antikorları kullanıldı. Histiositik sarkom şüpheli vakalarda Iba-1 antikoru kullanıldı. Stromal sarkomların tanısında vimentin, MNF, CD31 ve S-100 antikorları kullanıldı. Bir vakada dalak metastazı yapmış olan karsinomun tanısı için MNF antikoru kullanıldı. Neoplastik olmayan lezyonlarda ekstrameduller hematopoez, lenfoid hiperplazi ve hematomlar genellikle birlikte gözlendi. Bazı olgularda neoplastik lezyonlara neoplastik olmayan lezyonların da eşlik ettiği görüldü. Sadece neoplastik olmayan vakalar değerlendirildiğinde ise en sık hematomlara rastlandı. İki adet vakada Leishmaniazis etkeninin tanısı makrofajlar içerisinde etkenin görülmesi ile konuldu. Üç adet splenitis vakasında ise etken gözlenmedi ve bu vakaların sistemik etkiden kaynaklandığı kanısına varıldı. İmmunohistokimya (IHC)'nin neoplastik lezyonların nihai tanısında bir seçenekten çok bir zorunluluk olduğunu görüldü. Köpek dalak lezyonlarının ülkemizde ilk defa incelendiği bu çalışmanın literatüre destek olacağı ve gelecekteki çalışmalara önemli katkılar sağlayacağı düşünülmüştür.

DalakPatolojiTümörler+1
Erkan Yunus Tüfekci
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda siklofosfamid ile indüklenen hemorajik sistitisde ellajik asitin koruyucu etkilerinin patolojik olarak incelenmesi

Siklofosfamid tümör tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kematerapötik ajandır. Tedaviyi takiben olguların çoğunda HS ve zaman zaman da mortalite görülmektedir. CP'e bağlı yan etkileri önlemek için Mesna kullanılır. Ancak, bu ajanın da bir takım yan etkileri bulunmaktadır. Bu çalışmada, damar ve epitel koruyucu özellikleri ortaya konmuş olan EA, CP'in yan etkilerine karşı alternatif bir tedavi olarak incelenmiştir. Çalışmada kullanılan hayvanlar (49 adet, erkek Sprague Dawley rat) 7 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna GG yolla sadece fizyolojik tuzlu su verilmiştir. CP grubu İP yolla 150 mg/kg CP'e maruz bırakılmıştır. CP+Mesna grubu İP yolla 150 mg/kg CP ve ayrıca, CP'den 20 dakika önce, CP'den 4 ve 8 saat sonra Mesna uygulamasına maruz bırakılmıştır. Diğer dört grup deney grupları olarak ihdas edilmiş ve aşağıdaki protokoller uygulanmıştır. CP+EA50 ve CP+EA75 gruplarındaki hayvanlara İP yolla 150 mg/kg CP ve CP'den 20 dakika önce ve takip eden 4 ve 8'inci saatlerde sırasıyla 50 mg/kg ve 75 mg/kg üç doz EA verilmiştir. Son iki deneme grubuna da bir önceki protokol uygulanmış, fakat sadece ilk EA uygulaması Mesna ile değiştirilmiştir. Mesna ve EA+Mesna kombinasyonlarına göre biraz daha zayıf kalmakla birlikte EA'in tek başına uygulandığı gruplarda CP grubuna göre mesane histopatolojisinin oldukça korunmuş olduğu gözlenmiştir. Histopatolojik bulguların TAS ve TOS sonuçları ile de uyumlu olduğu izlenmiştir. Elde edilen bu bulgular ışığında EA'in HS'i önlemede destekleyici bir ajan olabileceği kanaatine varılmıştır.

Ellajik asitHemorajilerHistopatoloji+4
Adile Kankaya
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Afyonkarahisar ilinde tavuk mezbahalarında kesilen yumurtacı tavuklarda karaciğer lezyonları üzerine patomorfolojik araştırmalar

Hayvanlarda karaciğer bozuklukları, önemli verim düşüklüklerine ve kayıplarına yol açmaktadır. Mezbahalarda bu şekilde hastalıklı ya da hastalık bakımından şüpheli karaciğerler genellikle imha edilmektedir. Bu durum ise, doğal olarak ilgili işletmecilik ve Ülkemiz hayvancılık sektöründe, çok büyük önemli ekonomik kayıpları da beraberinde getirmektedir. Ülkemizde evcil memeli hayvanlarda, karaciğer hastalıklarının patolojisi hakkında çalışmalara ve kayıtlara rastlanılmakla birlikte, yumurtacı tavuk ırklarında, karaciğerde şekillenen hastalıkların patolojisi üzerinde herhangi bir çalışmaya ya da kayda rastlanılmamıştır. Yumurtacı tavuk ırklarında, literatürde saptanan böylesine bir eksiklik, bu çalışmanın planlanmasında en önemli etkenlerden biri olmuştur. Bu kapsamda, bu çalışma, Afyonkarahisar tavuk mezbahalarında kesime alınan yumurtacı ırk tavukların karaciğerlerinin, kesim sonrası, postmortem olarak muayene edilmesi ve tavukların karaciğerlerindeki bozuklukların patomorfolojik bulgularının ortaya konulması ve bu bozuklukların sayısal bazda oranlarının tespit edilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmanın materyalini, Afyonkarahisar tavuk mezbahalarında kesime alınan, 20-22 aylık, yumurtacı ırk tavuklardan alınan karaciğerler oluşturdu. Kesime alınan, 4856 adet yumurtacı ırk tavuğun karaciğeri, postmortem olarak muayene edildi. Makroskobik muayenelerde lezyonlu ya da lezyon yönünden şüpheli görülen 523 adet yumurtacı ırk tavuğun karaciğeri değerlendirmeye alındı. Yapılan histopatolojik muayeneler sonunda; 523 tavuğun 493'ünün karaciğerinde değişik histopatolojik bulgular saptandı, 30 tavuğun karaciğerinde ise herhangi bir histopatolojik bulguya rastlanmadı. Böylece, Afyonkarahisar ilinde mezbahalarda kesime alınan yumurtacı ırk tavuklarda, karaciğer lezyonlarının oranı % 10.15 olarak kaydedildi. Karaciğerde şekillenen patolojik bulgular; dolaşım bozuklukları, metabolizma bozuklukları, dejeneratif, nekrotik, atrofik ve yangısal değişiklikler ile karaciğerin kronik zedelenmelere karşı gösterdiği reaksiyonlar olarak tanımlandı. Lezyonlu karaciğerlerin 153' ünde (% 31.03) dejeneratif değişikliklerin şekillendiği ve ilk sırayı aldığı görüldü. Bunu 122 olguda (% 24.73) dolaşım bozukluklarının, 119 olguda (% 24.13) nekrotik değişikliklerin, 51 olguda (% 10.34) yangısal değişikliklerin, 19 olguda (%3.85) sirotik değişikiklerin, 18 olguda (% 3.65) atrofik değişikliklerin ve 11 olguda (% 2.23) pigmentasyona ilişkin değişikliklerin takip ettiği görüldü. Çalışmada, tavuklarda gelişim bozukluğu, anomali ya da tümoral değişikliklere ilişkin herhangi bir bulguya rastlanmadı. Sonuç olarak, bu mezbaha çalışmasında, Afyonkarahisar ilinde mezbahalarda kesime alınan yumurtacı ırk tavuklarda, karaciğerde şekillenen patomorfolojik değişiklikler tanımlandı ve lezyonların bulunuş oranı, % 10.15 olarak kaydedildi. Anahtar kelimeler: Yumurtacı, tavuk, karaciğer, lezyon, patomorfoloji.

AfyonkarahisarKaraciğerKaraciğer hastalıkları+5
Serpil Başol
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda siklofosfamid ile indüklenen hemorajik sistitisde glycyrrhizinin koruyucu etkilerinin patolojik olarak incelenmesi

Birçok neoplastik ve neoplastik olmayan patolojide yaygın olarak kullanılmakta olan CP, aynı zamanda geniş bir yan etki listesine sahiptir. Zaman zaman ölümcül dahi olabilen CP uygulamalarında en bariz yan etki HS'dir. Mesna kullanımı HS'yi önleyebilmekte ancak diğer bazı olumsuzluklar için yetersiz kalmaktadır. Bu deneysel çalışmada CP ilişkili yan etkilere karşı glycyrrhizinin etkisi tek başına bir alternatif olarak veya Mesna ile birlikte destekleyici olarak incelenmiştir. Çalışmada 49 adet, erkek Sprague Dawley rat kullanılmıştır. Her grupta 7 adet hayvan olacak şekilde dizayn edilen deneyde, Kontrol grubundaki hayvanlara GG yoluyla yalnız fizyolojik tuzlu su, CP grubundaki hayvanlara ise İP yolla 150 mg/kg dozunda CP verilmiştir. CP+Mesna grubuna ise İP yolla 150 mg/kg CP uygulaması yapılmış olup CP'den 20 dakika önce, CP'den 4 ve 8 saat sonra olmak üzere toplam 3 doz Mesna uygulanmıştır. CP+GLY100 ve CP+GLY200 grubundaki ratlara İP yolla 150 mg/kg CP ve CP'den 20 dakika önce ve takip eden 4 ve 8'inci saatlerde ilk gruba 100 mg/kg ve ikinci gruba 200 mg/kg olmak üzere üç doz glycyrrhizin uygulanmıştır. Bir önceki protokol son iki deneme grubuna uygulanmış olup sadece ilk glycyrrhizin uygulaması Mesna ile değiştirilmiştir. Çalışmada glycyrrhizinin tek başına uygulanmış olduğu gruplarda CP grubuna kıyasla mesane makroskobisi ve histopatolojisinin daha iyi bir şekilde korunmuş olduğu kaydedilmiştir. Ancak, bu korumanın Mesna ve GLY+Mesna kombinasyonlarına kıyasla biraz daha zayıf kaldığı izlenmiştir. Buradan yola çıkılarak glycyrrhizinin CP ilişkili HS'de önleyici olabileceği aynı zamanda Mesna kombinasyonlarına destek verebileceği kanaatine varılmıştır.

GlisirizinMESNAPatoloji+5
Okan Erdoğan
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda cisplatin nörotoksikasyonuna karşı Naringin'in koruyucu etkilerinin patomorfolojik olarak araştırılması

Cisplatin kötü huylu tümör tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kemoterapötik ajandır. Tedavi aşamasında birçok organ ya da sistemde mortaliteye varan istenmeyen etkiler oluşmaktadır. Bunlardan biri de periferal nöropatidir. Naringin ise, daha çok narenciyelerde bulunan bitkisel bir flavoniddir. Naringin'in antimutajenik, antimikrobial, antiflamatuar, kolestrol düşürücü, serbest radikalleri toplayıcı ve antioksidan etkileri gibi tedavi edici özellikleri vardır. Bu çalışma ile bitkisel antioksidan özellikleri olan naringinin, cisplatine bağlı olarak gelişebilecek yan etkilerini önlemede ya da azaltmada bir tedavi etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmada kullanılan hayvanlar 48 adet 10-12 haftalık 180-220 gr ağırlığında dişi Sprague Dawley Rat 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna gastrik gavaj (GG) yoluyla sadece fizyolojik tuzlu su verilmiştir. Cisplatin grubu İ.P. yolla 10mg/kg Cisplatin'e maruz bırakılmıştır. Cisplatin + Naringin grubu SF içinde çözülen Cisplatin 10 mg/kg dozunda 5. gün 1 kere İ.P. yolla, SF içinde çözülen 50 mg/kg Naringin ise 15 gün süreyle gavaj yolla uygulandı. Naringin grubuna SF içinde çözülen 50mg/kg Naringin 15 gün süresince GG yolla uygulandı. Cisplatin + Naringin verilen grupta; Cisplatin uygulaması sonucunda ortaya çıkan beyin ve perifer sinir histopatolojisinde başarılı sonuçlar gözlendi. Histopatolojik bulguların kan örneklerinin biyokimyasal parametreler sonuçları ile de uyumlu olduğu görüldü. Elde edilen bu bulgular sonucunda Naringin'in Ratlarda Cisplatin Nörotoksikasyonuna karşı yan etkilerini azaltmada destekleyici bir ajan olabileceği kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Cisplatin, Naringin, nörotoksikasyon, histopatoloji, rat,

HistopatolojiMorfolojiNaringin+6
Arzu Karataş
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda siklofosfamid kaynaklı karaciğer hasarına karşı glycyrrhizinin koruyucu etkilerinin incelenmesi

Siklofosfamid (CP), çok çeşitli neoplastik ve non-neoplastik hastalığın tedavisinde oldukça yaygın olarak kullanılan sitotoksik özellikteki kemoterapötik bir ajandır. Terapötik kullanım sahası geniş olsa da etkenin toksisitesi ve yan etkileri bulunmaktadır. Karaciğer, CP ilişkili bu yan etkilerden en çok etkilenen organlardan biridir. Bu deneysel çalışmada, CP'nin hepatotoksik etkilere karşı glycyrrhizin'in (GLY) etkisi incelendi. Çalışmada, her grupta 7 adet hayvan olacak şekilde toplamda 28 adet erkek Sprague Dawley rat kullanıldı. Kontrol grubundaki hayvanlara gastrik gavaj (g.g.) yoluyla sadece fizyolojik tuzlu su verildi. CP grubundaki hayvanlara intraperitonal (i.p.) yolla 150 mg/kg dozunda CP verildi. CP+GLY100 ve CP+GLY200 grubundaki ratlara ise i.p. yolla 150 mg/kg CP ve CP'den 20 dakika önce ve takip eden 4. ve 8. saatlerde ilk gruba 100 mg/kg ve ikinci gruba 200 mg/kg olmak üzere üç doz GLY uygulandı. Dokular hematoksilen-eozin boyama yöntemi ile histopatolojik açıdan caspase-3, TRPM2 ve Bcl-2 belirteçleri ile immunohistokimyasal olarak incelendi. CP grubunda meydana gelen hepatotoksisite bulgularının GLY uygulanan gruplarda azaldığı gözlendi. Histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler ışığında, 200 mg/kg dozda GLY uygulanan grupta karaciğer dokusunun 100 mg/kg dozda GLY uygulanan gruba kıyasla daha iyi bir şekilde korunmuş olduğu gözlendi. Bu doğrultuda, glycyrrhizinin CP ilişkili karaciğer hasarına karşı destekleyici olabileceği düşünüldü.

GlisirizinHayvan deneyleriKaraciğer+3
Okan Ulukan
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Afyon ve yöresindeki mezbahalarda kesilen mandaların karaciğerlerinin patomorfolojik yönden incelenmesi

Bu çalışma, Afyonkarahisar mezbahalarında 15 ay boyunca kesime alınan, yaşları 2.5 ? 7 yıl arasında değişen mandalarda karaciğer lezyonlarının patomorfolojik özelliklerini ve insidensini ortaya koymak amacıyla yapıldı. Bu amaçla, mezbahalarda kesilen 117 adet mandanın karaciğerleri postmortal olarak incelendi ve 62'sinde (% 52.99) çeşitli lezyonlar ve değişiklikler tespit edildi. Lezyonlu karaciğerlerin % 68.34'ünde görülen dejeneratif ve nekrotik değişikliklerin ilk sırayı aldığı, bunu dolaşım bozuklukları (% 53.83), yangısal değişiklikler (% 50.40), hydatidosis (% 13.67), atrofi (% 12.82), fasciolasis (% 11.96), siroz (% 10.25), apse (% 7.69) ve pigmentasyon (% 7.68)'un izlediği görüldü. Çalışmada 75 adet mandaya ait karaciğerlerden bakteriyoljik ekimler yapıldı ve bunların 41'inden (% 54.66) tek başına veya miks kültür şeklinde çeşitli bakteriler izole edildi, 34 olguda (% 45.33) ise herhangi bir etken üretilemedi. İzole edilen bakteriler arasında Staphylococcus spp'nin ilk sırayı aldığı, bunu E.coli, Acinetobacter spp, Mannheimia spp, Actinobacillus spp'nin izlediği tespit edildi. Sonuç olarak, bu çalışmada Afyonkarahisar mezbahalarında kesilen mandalarda karaciğer lezyonlarının oranı % 52.99 olarak kaydedildi ve karaciğer lezyonları içerisinde dejeneratif ve nekrotik değişikliklerin ilk sırayı aldığı, bunu dolaşım bozuklukları, yangısal değişiklikler, hydatidosis, atrofi, fasciolasis, siroz, apse ve pigmentasyonun izlediği tespit edildi.

AfyonkarahisarHayvan hastalıklarıKaraciğer+4
Çiğdem Berk
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ratlarda deneysel arsenik toksikasyonunun patolojisi ve eş zamanlı uygulanan cistus laurifolius l. (Cistaceae) bitkisinin koruyucu etkisinin araştırılması

Bu çalışma, arsenik verilen ratlarda oluşan patomorfolojik bulguları saptamak ve arsenik ile eş zamanlı olarak uygulanan Cistus laurifolius L. (Cistacea) bitkisinin toprak üstü kısımlarından (bitkinin çiçek, yaprak ve gövdesi) hazırlanan çeşitli polaritedeki ekstrelerin ve fraksiyonların, arseniğin toksik etkisine karşı, dokularda morfolojik olarak koruyucu etki gösterip göstermediğini araştırmak için yapılmıştır. Çalışmada, 4-6 aylık Sprague - Dawley ırkı, toplam 108 adet erkek rat kullanılmıştır. Çalışmada kullanılan Cistus laurifolius L. bitkisinin toprak üstü kısımları yöremizdeki dağların yamaç ve eteklerinden toplanmış, çeşitli polaritelerdeki ekstreleri Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmakognozi Anabilim Dalı'nda hazırlanmıştır. Çalışmada ratlar, her grupta 9 adet olacak şekilde 12 gruba ayrılmıştır.Çalışmada elde edilen sonuçlara göre; arsenik ile eş zamanlı olarak Cistus laurifolius L. bitkisinin etil asetat ekstresinin uygulandığı 10. gruptaki ratlarda hiçbir klinik, makroskobik, mikroskobik ve immunohistokimyasal bulgunun şekillenmemiş olması, ayrıca bu gruptaki ratlarda biyokimyasal parametrelerde de değişimlerin olmaması nedeniyle, Cistus laurifolius L. bitkisinin etil asetat ekstresinin arsenik toksikasyonunun önlenmesi veya tedavi edilmesi amacıyla kullanılabileceği kanaatine varılmıştır.

ArsenatArsenik bileşikleriCistaceae+6
Hasanhüseyin Demirel
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Farelerde deneysel amiloidozis' in immun sistem üzerine etkilerinin incelenmesi

Bu çalışmada farelerde deneysel amiloidozisin immun sistem üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada kullanılan 120 adet "Swiss albino" ırkı 7 haftalık dişi fareler 20' şerli 6 eşit gruba ayrıldı. Amiloidozisi indüklemek amacıyla Complete Freund's Adjuvant - Kazein emülsiyonu deney ve tedavi gruplarındaki hayvanlara çalışmanın 8. ve 10. haftasında intraperitoneal ve subkutan olarak enjekte edildi. Ayrıca tedavi gruplarındaki hayvanlara intramuskuler olarak iki doz halinde sol arka bacağa methylprednisolon enjekte edildi. Enjeksiyonu takiben 8. haftanın sonunda farelerin kanları alınarak nekropsileri yapıldı. Nekropside karaciğer, dalak ve böbrek dokuları alınarak amiloid varlığı Kongo kırmızısı ile, Interleukin (IL)-1β, IL-6, TNF-α ve Amiloid A' nın varlığı immunohistokimyasal yöntem ile belirlendi. Serumda SAA, IL-1β, IL-6 ve TNF-α' ya ELISA yöntemiyle bakıldı. Serumda en yüksek oranda serum amiloid A' ya (SAA) tedavi grubunda (Grup-5) (p<0,05) ve deney grubunda (Grup-3) rastlanırken, dokuda en şiddetli amiloid birikimine Grup-3' te rastlandı. Serumda TNF-α, IL-1β, IL-6' ya en yüksek oranda Grup-3' te rastlandı (p<0,05). Sonuç olarak amiloidozis oluşumunda SAA, IL-1β, IL-6 ve TNF-α' nın önemli bir rol oynadığı, hatta SAA ile proinflamatuar sitokinler arasında ve IL-1β ile IL-6 arasında önemli bir korelasyonun olduğunu söylemek mümkündür. Ayrıca amiloidozisin baskılanmasına yönelik olarak methylprednisolonun tekrarlayan ve değişik dozlarda verilmesinin uygun olabileceği kanaatine varıldı.

AmiloidozFarelerTümör nekroz faktörleri+3
Aykut Ulucan
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sığır pnömonilerinde bovine herpesvirus Tip-1 ' in varlığının immunohistokimya, immunofloresans ve ELISA (Enzyme-Linked Immunosorbent Assay) yöntemleri ile araştırılması ve patolojik bulgular

Amaç: Bu çalışmada Erzurum ilinde faaliyet gösteren mezbahalarda kesimi yapılan sığırlara ait akciğer örneklerinde Bovine Herpesvirus I etkeninin immunohistokimyasal, immunofloresan boyama yöntemleri ve Antijen ELISA testi ile varlığı ve yaygınlığının saptanması amaçlanmıştır. Ayrıca kullanılan bu 3 metodun istatistiksel olarak karşılaştırılması yapılarak laboratuvar ve saha şartlarında kullanılabilirlikleri değerlendirilmiştir. Materyal ve Metot: Yapılan çalışmada toplam 1023 sığır kesimi izlendi. Makroskobik olarak pnömoni gözlenen 120 adet (%11.73) akciğer toplandı. Toplanan dokuların rutin histopatolojik, immunohistokimyasal ve immunfloresan boyamaları Atatürk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim dalı laboratuvarında, Antijen ELISA testi ise Viroloji Anabilim dalı laboratuvarında gerçekleştirildi. Bulgular: Makroskobik ve mikroskobik incelemeler sonucunda akciğerde gözlenen pnömoniler; bronkopnömoni ( Kataral-İrinli, Fibrinli) , intersitisyel pnömoni, embolik pnömoni, granulomatöz pnömoniler olarak sınıflandırıldı. Sunulan çalışmada % 6.7 kataral-irinli bronkopnömoniye, % 5 fibrinli bronkopnömoniye, % 84.1 intersitisyel pnömoniye, %4.2 granulomatöz pnömoniye rastlanmış, embolik pnömoni ise gözlenmemiştir. Yapılan IHC, IF ve antijen ELISA yöntemlerine göre BoHV-1 pozitifliğine sırasıyla %48.33, %50.83 ve %29.9 oranlarında rastlandı. IHC ve IF yöntemlerinde pozitifliklere çoğunlukla alveolar makrofajlarda, bronş, bronşiyol ve alveol epitel hücrelerinin sitoplazmasında, bronş ve bronşiyol çevresinde, intersitisyel alanda, eksudattaki yangı hücrelerinde rastlanmıştır. İstatistiksel olarak IHC ve antijen ELISA'nın diagnostik açıdan IF'den farklı olduğu, ancak IHC'nin antijen ELISA'ya kıyasla laboratuvar ve saha şartlarında daha güvenilir bir yöntem olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Elde edilen bulgular değerlendirildiğinde sığır pnömonilerinde BoHV-1'in yaygın bir şekilde gözlendiği, solunum sistemi hastalık kompleksi içinde önemli bir yere sahip olduğu çeşitli teşhis metodları ile ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Antijen ELISA, BoHV-1, immunohistokimya, immunofloresan, pnömoni,

Enzime bağlı immünosorbent testiFloresan antikor tekniğiHayvan hastalıkları+5
Selim Çomaklı
Atatürk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sıçanlarda izoproterenol ile oluşturulan kardiyotoksisitede koenzim q10'un etkilerinin araştırılması

Çalışmanın amacı, koenzim Q10'un (CoQ10) sıçanlarda izoproterenol (IP) ile indüklenen kardiyotoksisitede kardiyomiyositler, telositler ve gelişmesi muhtemel kök hücreler üzerine koruyucu etkilerinin belirlenmesidir. Çalışmada 60 adet Sprague Dawley sıçan kullanıldı. Her grupta 10'ar adet olmak üzere toplam 6 grup oluşturuldu. Grup I: Kontrol, Grup II: Serum fizyolojik (SF) uygulanan kontrol grubu, Grup III: Yağ uygulanan kontrol grubu, Grup IV: IP grubu, Grup V: CoQ10 grubu, Grup VI: IP+CoQ10 grubu olarak sınıflandırıldı. IP, SF içerisinde çözdürülerek 85 mg/kg dozda intraperitoneal yolla çalışmanın 8. ve 9. günlerinde 2 doz uygulanırken, CoQ10 zeytinyağı içerisinde çözdürülüp deney süresince 20 mg/kg dozda oral gavaj ile uygulandı. Deney sonunda alınan kalp dokusu örnekleri değerlendirildi. Kalpteki proliferasyon ve mitozun değerlendirilmesi amacıyla PCNA ve Histon H3 antikorları kullanıldı. Progenitör hücreler ile telositlerin varlığı da c-Kit, CD34, CD45 ve vimentin antikorlarıyla ortaya kondu. PCR ve western blot yöntemleriyle de protein ve gen ekspresyonları belirlendi. CoQ10 uygulamasının kalpte izoproterenol'ün neden olduğu dejenerasyon, nekroz, yangısal infiltrasyon, fibrozis bulgularını azalttığı görüldü. Kalp hasarının onarım sürecinde, kalpte postmitotik olduğu bilinen kardiyomiyositlerde, PCNA ve Histon H3 gibi hücre siklusu aktivatörlerinin uyarılmasının rol oynadığı belirlendi. Kök hücrelerin erişkin kalbinde oldukça sınırlı sayıda bulunmasına rağmen, c-Kit ve CD34 kök hücrelerinin CoQ10'un pozitif etkisiyle arttığı ortaya kondu (P<0,05). Özellikle kalpte rejenerasyonda önemli etkileri olan telositlerin varlığı CD34-c-Kit, CD34-Vimentin ikili immunohistokimyasal boyamalarla görüntülendi. CoQ10'un, izoproterenol'ün indüklediği kardiyotoksisite sonucu oluşan kardiyak lezyonları hafiflettiği, kalpte intersitisyel hücreler ile çok sınırlı sayıda kardiyomiyositte hücre siklusu aktivitörlerini uyardığı, kalpteki progenitör hücrelerin sınırlı sayıda da olsa artışına etkisi olduğu belirlenmiştir.

KoenzimlerKök hücrelerSıçanlar+3
Sinem İnal
Ondokuz Mayıs University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Buzağı bronkopnömonilerinde histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler (ınfectious bovine rhinotracheitis, parainfluenza type-3, bovine respiratory syncytial virus)

Buzağıların solunum sistemi hastalıklarında viral etiyolojiye dayalı salgınlar, dünyanın birçok bölgesinde ve ülkemizde, özellikle sekonder enfeksiyonlar nedeniyle büyük ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Anabilim Dalımıza getirilen çeşitli tip buzağı pnömonilerinde viral etkenlerin varlığından sıklıkla şüphe edilmiş ancak tam olarak ortaya konulamamıştır. Sunulan çalışma ile arşiv bloklarından seçilen, 48 adet (10-90 gün yaşlı) buzağıya ait akciğer dokularında immunohistokimyasal metot ile üç viral etkenin varlığının araştırılması planlandı. Bu amaçla adhezivli lamlara alınan parafin kesitleri Avidin-Biotin Peroksidaz Kompleks (ABC) metoduna uygun olarak, fare monoklonal anti- IBRV, anti-PIV-3 ve anti-BRSV (LifeSpan Biosciences, Inc. LS-C56537) antikorları ile işaretlenerek pozitiflikleri araştırıldı. Bunlardan 34/48 (% 70,83) olguda virus pozitif, 14/48 (% 29,17) olguda virus negatif olarak tesbit edildi. BRSV pozitiflik 22/48 (% 45,83), IBR 16/48 (% 33,33), PI-3 11/48 (% 22,90) oranında tespit edildi. BRSV+IBR sekiz olguda (8/22), IBR+PI-3 bir olguda (1/22) birlikte bulundu. Her üç virusda da pozitif boyanmaların çoğunluğu bronş- ve bronşiol epitellerinde saptandı. Daha az olarak sırası ile alveol epitelleri, alveoler makrofajlar ve dev hücrelerinde tespit edildi. Virus pozitif preparatlarda (+/++ veya +/+++) genellikle interalveoler septumda kalınlaşma, bronşiol epitelinde hiperplazi, dejenerasyon ve deskuamasyon, peribronşioler mononüklear hücre infiltrasyonları ve alveoler makrofajların sayısında artış ve çok çekirdekli dev hücreleri görüldü. Histopatolojik incelemeleri sonucunda pnömoniler; akut kataral bronkopnömoni (n:17/48), fibrinli bronkopnömoni (n:10/48), interstisyel pnömoni (n:23/48), aspirasyon pnömonisi (n:5/48) olarak dört ana grupta sınıflandırıldı. Birçok olguda 2 tip pnömoni birlikte belirlendi. Özellikle IP'li pnömoni ile birlikte AK ve ASP pnömonilerinde saptanan virus pozitif boyanmalar görüldü. Nitekim bakterilerin sorumlu tutulduğu FP veya AK pnömoni tiplerinde antijen pozitifliliğinin saptanmış olması, primer viral etiyolojinin varlığını teyit etmesi açısından önemli bulunmuştur. Bu sonuçlar, bölgemizde yoğun antibiyotik kullanımına rağmen önlenemeyen pnömonili buzağı ölümlerinin etiyolojisi ve patogenezisi hakkında bilgi vermekte, hastalıkla mücadelede antibiyotik tedavisinden ziyade, öncelikli olarak koruma kontrol önlemlerinin ve aşılamaların önemini ortaya koymaktadır.

BronkopnömoniPnömoni-mikoplazma
Pınar Can
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00