
309
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Kalça kırığı nedeniyle opere edilen geriatrik hastalarda mortaliteyi etkileyen faktörler
GİRİŞ VE AMAÇ: Kalça kırığı ameliyatı sonrası yüksek mortalite oranları önemli bir sağlık sorunudur. Postoperatif mortaliteyi etkileyen birçok faktör raporlanmıştır. Biz de çalışmamızda postoperatif 30 günlük süreçte mortaliteye etki eden faktörleri değerlendirmeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmamıza hastanemizde 01/01/2015 ile 01/06/2021 tarihleri arasında, 65 yaş ve üzerinde kalça kırığı ameliyatı olan 906 hasta dahil edildi. Hastalar postoperatif 30 gün içinde ölenler ve sağ kalanlar olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik verileri, ASA sınıflamaları, ek hastalıkları, uygulanan anestezi yöntemi, kan ürünleri transfüzyonu, hastane ve yoğun bakım ünitelerinde yatış süreleri, preoperatif ve postoperatif hemoglobin, trombosit, INR, üre, kreatinin, AST, ALT postoperatif 30 günlük mortalite üzerine etkileri retrospektif olarak analiz edildi. BULGULAR: Hastaların postoperatif 30 günlük mortalitesi %8,6 olarak bulundu. Ölenlerin yaş ortalaması 83,49 ± 6,9 iken sağ kalanların yaş ortalaması 78,7 ± 7,6 idi. Hastaların %63,9'u kadın, %36,1'i erkekti. İleri yaşın (OD: 1,091; CI %95, 1,051-1,132), yüksek ASA değerinin (OD: 12,69; CI %95, 1,074-150,17), koroner arter hastalığının (OD: 0,521; CI %95, 0,287-0,944), genel anestezi uygulamasının (OD: 0,305; CI %95, 0,140-0,667), kreatinin değerlerinin (OD: 1,045; CI %95, 1,114-1,892) yüksek olmasının mortaliteyi artırdığı saptandı. SONUÇ: Çalışmamızda yüksek yaş, ASA ve kreatinin değerlerinin, koroner arter hastalığı varlığının, genel anestezi uygulanmasının mortaliteyi artırdığı sonucuna varıldı. İleri yaş kalça kırığı hastalarının bu risk faktörleri açısından detaylı incelenmesinin ve perioperatif yakın takip edilmesinin mortaliteyi azaltacağı düşüncesindeyiz. Anahtar Sözcükler: Anestezi, Geriatri, İleri yaş, Kalça kırığı, Mortalite
Supraklavikular bölgede subklavyen venin sonoanatomik olarak incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Supraklavikular bölgede yetişkin hastalarda subklavyen ven (SKV) kateterizasyonu ultrasonografi (USG) eşliğinde yapılabilmektedir. Biz çalışmamızda gönüllülerde supraklavikular alanda SKV'i USG ile görüntüleyip bu bölgenin sonoanatomisini incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmamıza 01/10/2022 ile 30/12/2022 tarihleri arasında 18 ile 65 yaş arasında 20 gönüllü (10 erkek ve 10 kadın) dahil edildi. Gönüllülerin demografik verileri ve klavikula uzunlukları kaydedildi. USG ile SKV çapı, SKV-cilt mesafesi, SKV-sternokleidomastoid kası (SKM) mesafesi, SKV-plevra ve SKV-klavikula arasındaki mesafeler ölçüldü. Kol çekme manevrası öncesi ve sonrası SKV-cilt arasındaki mesafe ve SKV çapı, SKV-brakiyosefalik ven (BSV) ile birleşme yerinde, klavikulanın medial 1/3'lük kısmında ve orta 1/3'lük kısmında ölçüldü. BULGULAR: Gönüllülerin klavikula medial 1/3'lük bölümde yapılan ölçümlerinde SKV ile plevra arasındaki mesafe ortalama 9,16 ± 1,26 mm olarak saptanırken, kol çekme öncesi ortalama SKV çapı 9,47 ± 1,78 mm, SKV-cilt mesafesi 10,55 ± 2,01 mm ölçüldü. Kol çekme sonrası SKV çapı ortalama 9,87 ± 1,75, SKV-cilt mesafesi 10,44 ± 2,67 olarak ölçüldü. SKV kateterizasyonu için ideal prob tutuş açısının koronal düzleme göre 12,75 ± 7,16 derece, ideal iğne giriş yerinin ise klavikulanın medial başından laterale doğru 4,53 ± 0,70 cm olduğu hesaplandı. SONUÇ: Çalışmamızda sonoanatomik olarak supraklavikular bölgede SKV'in çapı, cilde olan mesafesi, plevraya olan mesafesi, klavikulaya ve SKM kasına olan mesafelerinin ölçümlerini gerçekleştirdik. Kol çekme manevrası sonrası SKV çapı ve SKV cilt mesafesi, SKV'in BSV ile birleşim yerinde, klavikulanın 1/3 medial ve 1/3 orta kısımlarında anlamlı olarak değişmediği sonucuna vardık. Supraklavikular bölgedeki SKV-plevra mesafesinin ise literatürdeki infraklavikular bölgede ölçülen SKV-plevra mesafelerinden daha fazla olduğu saptandı. Supraklavikular bölgede kateterizasyon için ideal iğne giriş yeri ve ideal prob tutuş açısının bilinmesinin hekimler için yol gösterici olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Plevra, santral venöz kateter, subklavyen ven, supraklavikular, ultrasonografi
Minimal akım anestezisinde otomatik kontrol yöntemi ile manuel kontrol yönteminin karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: İnhaler anesteziklerin uygulanması ve taze gaz akımı (TGA) hızı yeni nesil anestezi makineleri tarafından otomatik olarak kontrol edilebilir. Biz çalışmamızda jinekolojik cerrahi geçiren hastaların Mindray A9® (Shenzhen, China) anestezi makinesinin otomatik kontrollü modülü olan OKA ve manuel olarak bir anestezist tarafından uygulanan minimal akım anestezi (MAA) yöntemlerinin anestezik ajan (AA) tüketim maliyeti, hemodinamik parametreler, anestezi derinliği, hedef AA konsantrasyonlarına ulaşma süresi, uyanma süresi ve anestezistlerin iş yükü yönlerinden karşılaştırılmasını amaçladık. YÖNTEM: Çalışma için yerel etik kuruldan onay alındıktan sonra tüm hastalardan çalışmadan önce sözlü ve yazılı bilgilendirilmiş onam alındı. Bu çalışmada jinekolojik cerrahi uygulanan 76 hasta rastgele iki gruba ayırıldı: manuel kontrollü anestezi (Grup MKA) grubu ve otomatik kontrollü anestezi (Grup OKA) grubu. Grup MKA'da (n=38) Minimum alveoler konsantrasyon (MAK) 1'e ulaşana kadar sevofluran vaporizatörü %2,5 olacak şekilde 4 L/dk taze gaz akımı (TGA) ile %40- 60 O 2 ve hava karışımı ile indüksiyon yapıldı. Ardından 0,5 L/dk TGA ile MAA'ya geçildi. Hedef FİO 2 değeri %35-40 olarak belirlendi. Grup OKA'da (n=38), MAK 1 olarak belirlendi ve FiO 2 %35 olarak ayarlandı. Tüm hastaların anestezi derinliği monitörizasyonu uygulandı. İşlem bitmeden 15 dakika önce vaporizatör kapatıldı. Anestezi ve operasyon süreleri, MAK, hemodinamik parametreler, anestezi derinliği, hedef Et-AA değerine ulaşma süresi, ventilatör ayarlama sayısı, volatil ajan tüketimi, uyanma süreleri analiz edildi (Clinical Trials Number: NCT05554263). BULGULAR: Her iki grup arasında anestezi derinliği, hemodinamik stabilite ve anestezik ajan tüketimi arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark gözlemlenmedi (Sevofluran tüketimi: MKA: 17,2 ± 4,5; Grup OKA: 19,1 ± 4,9 ml; p=0,076). OKA modu ile uygulanan anestezide de MAK 1 hedefine anlamlı olarak daha hızlı ulaşıldığı görüldü (Grup MKA: 314 ± 169 sn; Grup OKA: 218 ± 51 sn). Anestezi derinliğine göre yapılan vaporizatör ayarı sayısı Grup OKA'da toplam 15, MKA grubunda toplam 217 idi. SONUÇ: Çalışmamızın sonuçlarına göre, OKA modu ile hedef anestezik ajan konsantrasyonlarına daha hızlı ulaşıldığı ve sabit bir anestezi derinliği elde etmek için gereken ayarlama sayısı açısından manuel modlara göre daha avantajlı olduğunu saptadık.
Farelerde amantadinin propofol anestezisi sonrası derlenme, postoperatif kognitif disfonksiyon ve ağrı düzeyine etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Postoperatif kognitif disfonksiyon (POKD), anestezik ilaçların rezidüel seviyelerine bağlı olarak ortaya çıkabilen, temelden belirgin değişiklik gösteren bellek bozukluklarını içeren nörolojik bozukluklar bütünüdür. Amantadin, glutamat inhibisyonu ile nöroinflamasyonu baskılama fizyopatolojisi üzerinden nöroprotektif etkileri bilinen bir N-metil D-aspartat reseptör antagonistidir. Çalışmamızda, amantadinin, propofol uygulaması öncesinde kullanımının; anesteziden derlenme süresine, postoperatif kognitif disfonksiyona ve stres ilişkili ağrı düzeylerine etkisini göstermeyi amaçladık. YÖNTEM: 24 adet BALB/C cinsi fare rastgele 4 gruba ayrıldı. Derlenme 'tail pinch', stres ile ilişkili ağrı düzeyi ise 'hot plate', kognitif fonksiyonlar 'morris water maze', verilerin doğruluğunu netleştirmek için bazal aktiviteleri 'open field' testleri ile değerlendirildi. Fareler 5 gün süreyle her gün morris water maze düzeneğinde eğitildi. Deney günü, Grup K'ye 10 mg/kg %0.9 NaCl, Grup P'ye 75 mg/kg propofol, Grup A'ya 20 mg/kg amantadin, Grup AP'ye ise 75 mg/kg propofol ve 20 mg/kg amantadin intraperitoneal olarak uygulandı. Derlenme sonrası önce hot plate testi uygulandı, sonrasında denekler morris water maze düzeneğine yerleştirilerek bu an 0.saat olarak belirlendi, veriler 0.,1. ve 2. saatlerde kayıt altına alındı. BULGULAR: Deneklerde derlenme sürelerinin Grup AP'de ait derlenme Grup P' e göre anlamlı olarak azaldığı tespit edildi [t(10)=14, p<0,001]. Hot plate verilerinin değerlendirilmesinde Grup K'ye göre sürelerin Grup P'de (p=0,213), Grup A'da (p=0,020) ve Grup AP'de (p=0,024) anlamlı olarak uzadığı gözlendi. Morris water maze bulgularında hedef kadranda geçirilen süreler Grup K'ye göre Grup A'da ve Grup AP'de anlamlı yüksek (p<0,001), Grup P'de anlamlı düşük (p<0,001) bulundu. Platformu bulana kadar yüzülen yol, Grup K'ye göre; Grup A ile benzer, Grup P'de anlamlı yüksek (p<0,001) tespit edildi. Grup AP verileri ise Grup P verilerine göre anlamlı düşüş gösterdi (p<0,001). SONUÇ: Bilişsel fonksiyonların, amantadin kullanılan gruplarda belirgin şekilde daha iyi korunduğunun görülmesi; morbidite ve mortalite oranlarını artıran bir komplikasyon olan POKD'nin, riski yüksek bireylerde amantadin kullanılarak önüne geçilebileceği hipotezimizi destekledi.
Ürolojik cerrahide spinal anestezi uygulanmış olan hastalarda modifiye paramedian ve median yaklaşımın postspinal akut bel ağrısı üzerine etkisinin araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Spinal anestezi sonrası bel ağrısı anestezistler ve hastalar için sorun teşkil edebilmektedir. Spinal anestezi tekniği bel ağrısını etkileyen faktörlerdendir. Çalışmamızda median ve modifiye paramedian yaklaşımı postspinal bel ağrısı açısından karşılaştırmayı amaçladık. YÖNTEM: Etik kurul onayı alındıktan sonra tüm hastalardan bilgilendirilmiş onam alındı. Çalışmamıza hastanemizde 15/07/2022 ile 15/04/2023 tarihleri arasında ürolojik cerrahide spinal anestezi uygulanan 20 ile 80 yaş arası 297 hasta dahil edildi. Hastalar median grubu (Grup M) ve modifiye paramedian grubu (Grup P) olarak iki gruba ayrıldı. Grup M'ye median, Grup P'ye modifiye paramedian yaklaşım ile spinal anestezi uygulandı. Hastaların demografik verileri, ASA sınıflamaları, VKİ, cerrahi türü, anestezi ve cerrahi pozisyonu, süresi, girişim yapılan spinöz aralık, iğne girişim sayısı, kemik teması sayısı ve hastane yatış süreleri kaydedildi. Hastalar telefon ile 1. Gün, 1. Hafta ve 1. Ay aranarak bel ağrısı yok, hafif, orta ve şiddetli olarak sorgulandı. BULGULAR: Hastaların postoperatif 1. Gün, 1. Hafta ve 1. Ay bel ağrısı insidansı sırasıyla %55,9, %26,3, %3,4 bulundu. Grup M bel ağrısı insidansı sırasıyla %70,3, %39,5, %5,9 iken Grup P %30,7, %12,4, %0,7 idi. NRS dereceleri Grup P'de istatistiksel olarak anlamlı düşüktü (1. Gün, 1. Hafta ve 1. Ay sırasıyla; p=0,00,p=0,00,p=0,012). Hasta memnuniyeti Grup P de anlamlı yüksekti (p=0.038). Grup P'de iğne girişim sayısı ve kemik temasının anlamlı düşük olduğunu gördük (Grup M: 1,3±0,5, Grup P: 1,1±0,4; Grup M: 0,9±0,9, Grup P: 0,4±0,6; sırasıyla p=0,001,p=0,000). SONUÇ: Çalışmamızda modifiye paramedian yaklaşım ile median yaklaşıma göre daha az oranda bel ağrısı görüldü. Ayrıca modifiye paramedian yaklaşımın iğne girişim sayısı ve kemik temasını azalttığını gördük. Bu durumun postspinal bel ağrısı insidans ve şiddetini azalttığı düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: Median yaklaşım, modifiye paramedian yaklaşım, postspinal bel ağrısı, spinal anestezi
Erektör spina alan bloğunun meme kanseri cerrahisi geçiren hastalarda intravenöz opioid tüketimi üzerine etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Meme ameliyatı geçiren hastalarda ameliyat öncesi ve sonrası ağrı yönetimi yaşam kalitesi açısından önemlidir. Son yıllarda popülaritesi artan erektör spina plan bloğu (ESPB), torasik ve abdominal cerrahi işlemlerde postoperatif analjezi amacıyla uygulanmaktadır. Meme kanseri cerrahisi geçiren hastalarda ESPB' nin postoperatif ağrı ve (IV) opioid tüketimi üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmamız retrospektif kohort çalışmasıdır. Etik kurul onayı alındıktan sonra 15.10.2020 ile 30.04.2022 tarihleri arasında meme kanseri cerrahisi uygulanmış olan hastaların dosyaları tarandı. ESPB ve IV HKA uygulanan hastalar Grup 1, sadece IV HKA uygulanan hastalar Grup 2 olarak ayrıldı. İki grup arasındaki postoperatif 1, 6, 12 ve 24. saatlerdeki IV morfin tüketimleri (mg) ve 1, 6, 12 ve 24. saatlerdeki sayısal ağrı skorları (NRS) karşılaştırıldı. BULGULAR: Toplam 172 hasta çalışmaya dahil edildi. Gruplar arasında demografik özellikler karşılaştırıldı. Postoperatif 24. saatteki morfin tüketimi Grup 1' de 11,98 ± 6,23 mg, Grup 2' de 15,13 ± 5,80 mg' idi (p=<0,001). Postoperatif 1, 6, 12 ve 24. saatlerdeki morfin tüketimi Grup 1' de anlamlı olarak düşüktü (1. saat p<0,042; 6, 12 ve 24. saat p<0,001). Postoperatif 1, 6, 12 ve 24. saatlerdeki NRS skorları Grup 1' de sırası ile 4,68 ± 2,18; 3,79 ± 2,00; 3,51 ± 1,88; 2,65 ± 1,68 olarak ölçüldü. Grup 2' de ise sırası ile 6,09 ± 1,91; 4,78 ± 1,58; 4,14 ± 1,53; 3,19 ± 1,36 olarak ölçüldü. Postoperatif 1, 6, 12 ve 24. saatlerdeki NRS skorları Grup 1' de anlamlı olarak daha düşüktü (1 ve 6. saat p<0,001; 12. saat p<0,017; 24. saat p<0,006). SONUÇ: Çalışmamızda meme kanseri cerrahisi geçiren hastalarda ESPB' nin postoperatif ağrı skorlarını düşürdüğü ve opioid tüketim miktarlarını azaltarak etkin bir analjezi sağladığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Erektör spina alan bloğu, hasta kontrollü analjezi, meme kanseri cerrahisi, opioid, postoperatif ağrı
Doğum analjezisinde uygulanan kombine spinal epidural analjezi ve dural ponksiyonlu epidural analjezi yöntemlerinin retrospektif incelenmesi
AMAÇ: Doğum, fizyolojik bir süreç olup her bir kadın için hem ruhsal hem de bedensel açıdan kolay ve ürkütücü olmayan bir deneyim olmalıdır. Bu çalışmada kliniğimizde uygulanan doğum analjezisi yöntemlerinden kombine spinal epidural analjezi (Grup KSE) ve dural ponksiyonlu epidural analjezi (Grup DPE) yöntemlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu retrospektif çalışma için etik kurul onayı alındıktan sonra kliniğimizde 1 Kasım 2017 - 1 Kasım 2023 tarihleri arasındaki rutin doğum analjezisi protokolüne dahil edilmiş tüm hastaların verileri tarandı. Bu dosyalardan; demografik veriler, analjezi düzeyleri, obstetrik veriler ve maternofetal sonuçlar değerlendirildi. Hastaların ağrı düzeyi takiplerinde kullanılan Numeric Rating Scale (NRS, 0-10) skorları her iki grupta işlem öncesi, KSE uygulanan hastalarda işlemden hemen sonra 5. dakikada, DPE uygulanan hastalarda ise işlemden 15.dakikada ve tüm hastalarda işlemden 30, 60, 120, 180, 240. dakikalarda olacak şekilde doğum gerçekleşene kadar kaydedildi. BULGULAR: Çalışmaya Grup KSE'de 40 ve Grup DPE'de 71 olmak üzere toplam 111 hasta dahil edildi. Yaş, boy, ağırlık, sosyodemografik veriler, obstetrik veriler, hemodinamik takipler, efasman yüzdeleri ve yenidoğan APGAR skorları açısından iki grup verileri benzerdi. KSE grubunda DPE'ye göre işlem sonrası ağrı düzeyi düşük bulunurken, 120, 180 ve 240. dakikalarda ise DPE grubunda ağrı düzeyleri daha düşük bulundu. Servikal dilatasyon KSE grubunda 120 ve 180. dakikalarda daha fazlaydı. Doğuma kadar geçen toplam süre DPE grubunda daha fazla bulundu. SONUÇ: Doğum analjezisinde uygulanan DPE ve KSE analjezi yöntemleri geleneksel epidural tekniğe kıyasla, analjezi oluşma sürelerini kısaltarak, ek analjezik doz ihtiyacını ve motor kuvvet kaybı, kaşıntı gibi istenmeyen etkileri azaltarak doğum analjezisinde kullanım sıklığı kazanmaktadırlar. Bu çalışmada KSE yöntemininde DPE'ye göre daha hızlı analjezi sağlandığı ancak takip eden ölçümlerde DPE'de KSE'ye göre daha düşük ağrı skorları oluştuğunu gözlemledik. Diğer maternal ve fetal etkiler açısından iki grubun benzer sonuçlar sağladığı saptadık. Ancak bu sonuçların prospektif çalışmalar ile desteklenmesi gereklidir.
Total diz protezinde postoperatif analjezi için kullanılan epidural infuzyon ve bolus tekniklerin karşılaştırılması
Total diz protezi operasyonu geçiren hastalarda operasyon sonrası ağrı yönetimi yaşam kalitesi açısından önemlidir. Epidural analjezide sıkça kullanılan hasta kontrollü analjezi cihazı postoperatif analjezi amacıyla uygulanmaktadır. Çalışmamızda total diz protezi geçiren hastalarda epidural analjezide hasta kontrollü analjezi cihazı ile kullanılan yöntemlerden infuzyon ve bolus tekniğininin etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Omuz cerrahisi sonrasi ağrının giderilmesinde interskalen ve kostoklaviküler blokların karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Omuz cerrahileri, ortopedi pratiğindeki ağrılı cerrrahi işlemlerdendir. İnterskalen brakiyal pleksus blokajı, omuz cerrahisi sonrası ağrı yönetiminde en sık kullanılan rejyonel anestezi tekniği olmakla beraber hemidiyafragmatik parezi, ses kısıklığı gibi komplikasyonları mevcuttur. Brakiyal pleksusun daha distalinden yapılan bloklar diyafram fonksiyonu üzerinde potansiyel olarak daha az etki edip daha az komplikasyona neden olabilir. Bu çalışmanın amacı interskalen blok (İSB) ve kostaklaviküler brakiyal pleksus bloğu (KKB) arasında postoperatif ağrı skorları ve opiod tüketimi açısından farklılık olup olmadığını belirlemektir. YÖNTEM: Etik kurul onayının ardından 01.11.2022 ile 01.11.2023 tarihleri arasında genel anestezi altında omuz cerrahisi planlanan toplam 62 hasta, yazılı onamları alındıktan sonra iki gruba ayrılarak bir gruba İSB diğer gruba KKB uygulandı. Kör bir araştırmacı postoperatif 0.5., 1., 6., 12., 18. ve 24. saatlerde ağrı skorlarını kaydetti. Hastaların demografik verileri, postoperatif opioid tüketimi, ilk ağrı kesici talebi zamanı, kurtarma analjezik ihtiyaçları, komplikasyonlar ve hemodinamik parametreler kaydedildi ve istatistiksel olarak karşılaştırıldı. BULGULAR: Her iki grupta da 0,5., 1., 6., 12., 18. ve 24. saatlerde VAS ağrı skorları benzerdi. (p> 0,05). Postoperatif opioid tüketimi grup İSB'de grup KKB'ye göre anlamlı derecede daha az olduğu görüldü. İSB grubunda KKB grubuna göre nefes darlığı insidansı ve blok kaynaklı komplikasyon (horner sendromu, ses kısıklığı, nefes darlığı) oranı İSB grubunda KKB grubuna göre anlamlı daha yüksek olduğu görüldü. SONUÇ: Postoperatif opioid tüketimi KKB grubunda daha fazla olmasına rağmen postoperatif ağrı skorlarının benzer olduğu görüldü. KKB grubunda komplikasyonlar daha az görüldü. KKB akciğer fonksiyonunun korunmasının öncelikli olduğu hastalarda omuz cerrahisi sonrası analjezi sağlamak için daha öncelikli tercih edilebilir.
İki farklı anestezi tekniğinin üst ektremitede periferik rejyonal doku oksijenasyonu, perfüzyon ı̇ndeksi ve brakiyal arter akım hacmine etklieri
GİRİŞ VE AMAÇ: Genel anestezinin (GA) yanısıra birlikte veya tek başına interskalen sinir bloğu (İSB) omuz cerrahisi için rutin anestezi yöntemleridir. Her iki yöntemin de bölgesel kan akımını arttırdığı bilinmektedir. Çalışmamızda bu iki farklı anestezi tekniğinin ön kolda kan akımı ve doku oksijenasyonu üzerine etkisini karşılaştırmayı amaçladık. YÖNTEM: Çalışmamıza hastanemizde 15.12.2023 ile 15.03.2024 tarihleri arasında omuz cerrahisi nedeniyle ameliyat olan 18-65 yaş toplam 49 hasta dahil edildi. Rutin monitörizasyonu takiben perfüzyon indeksi (PI) ve rejyonal oksijen satürasyonu (rSO2) ölçümü için işlemin yapılacağı tarafın 2. parmağına pulse oksimetre ve ön kola rSO2 sensörü yerleştirildi. Ultrasonografi (USG) kullanılarak ve antekübital fossanın 2-3 cm proksimalinden brakiyal arter görüntülenerek ölçümler yapıldı. Grup 1'e GA, Grup 2'ye İSB uygulandı. Ortalama arter basıncı (OAB), kalp atım hızı (KAH), SpO2, akım hacmi (AH), brakiyal arter çapı (BAÇ), near infrared spektroskopi (NIRS) verileri (rSO2, ΔcHbi, Δo2Hbi, ΔHHbi) ve PI değerleri işleme başlamadan önce ve blok işlemi tamamlandıktan sonra 10., 20., 30. ve 60. dakikalarda kayıt altına alındı. BULGULAR: Çalışmamıza GA ve İSB uygulanan hastaların AH'nin 20., 30. ve 60. dakikalarda; rSO2'nin 10., 20., 30. ve 60. dakikalarda; Δo2Hbi'nin 30. ve 60. dakikalardaki verilerinde istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu gözlenmiştir. İSB grubunda 0/10. dk, 0/20. dk, 0/30. dk ve 0/60. dk arasındaki rSO2 ve ΔcHbi anlamlı olarak artış göstermiştir. İSB grubunda 0/20 .dk, 0/30. dk ve 0/60. dk arasındaki ΔO2Hbi değerinde anlamlı artış saptanmıştır. PI değeri ise her iki grupta da 0/10. dk, 0/20. dk, 0/30. dk ve 0/60. dk'da anlamlı artış göstermiştir. SONUÇ: Çalışmamızda ön kol doku kanlanması ve oksijenasyonunda AH ve rSO2 değerlerinin daha anlamlı veriler sunacağını düşünmekteyiz. Periferik doku oksijenasyonu ölçümü için kullandığımız NIRS içeriğinde yer alan ΔcHbi, Δo2Hbi, ΔHHbi değerlerinin diğer çalışmalara yol gösterici olacağını ve daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu düşünmekteyiz.
Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi yoğun bakımlarında görülen invazif fungal enfeksiyonların incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Mantar enfeksiyonları, özellikle yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalar arasında ciddi bir sağlık sorunu olarak öne çıkmaktadır. Bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda yüksek oranda görülen bu enfeksiyonlar, mortalite ve morbidite oranlarını önemli ölçüde artırmaktadır. Bu çalışmada, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesi'nde 2018-2023 yılları arasında İnvazif Fungal Enfeksiyon tanısı konulan hastaların klinik, epidemiyolojik ve mikrobiyolojik verileri retrospektif olarak incelenerek kapsamlı bir değerlendirme yapılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu çalışmada, 2018-2023 yılları arasında yoğun bakım ünitesinde yatan ve İnvazif Fungal Enfeksiyon tanısı konmuş toplam 128 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmada kandidemi, kateter ilişkili enfeksiyon ve mortalite gibi klinik durum tanımlamaları kullanılmıştır. Hastaların demografik özellikleri, yatış tanıları, eşlik eden hastalıklar, risk faktörleri, izole edilen mantar türleri ve tedavi sonuçları veri tabanından alınarak analiz edilmiştir. BULGULAR: Hastalarda bakteriyel enfeksiyon (%82,8), geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı (%93,8), sepsis (%80,5) ve mekanik ventilasyon ihtiyacı (%86,7) gibi risk faktörleri yüksek oranlarda saptanmıştır. Mantar üremesi ortalama 30,6 günde görülmüş olup; üreme örneklerinin %84,4'ü kan kültüründen, %10,2'si idrar kültüründen elde edilmiştir. En sık üreyen mantar türü C. albicans (%39,8), ardından C. parapsilosis (%27,3), C. glabrata (%14,8) ve C. tropicalis (%9,4) olarak kaydedilmiştir. Mantar üremesinden sonraki ilk ayda hastaların %69,5'i exitus olmuştur. Çalışmada komorbid hastalık ve COVID-19 pozitifliği mortalite ile ilişkili bulunmuştur. Mortalite oranı yüksek olan grupta ampirik antifungal tedavi, yeni antifungal tedavi verilme oranı ve antifungal tedavi süresi anlamlı olarak daha düşükken, steroid veya kemoterapi tedavisi, renal replasman tedavisi ve inotrop ihtiyacı daha yüksek bulunmuştur. Mortalite grubunda mekanik ventilasyon ve sepsis oranları daha yüksek, yatış süreleri daha kısa saptanmıştır. Tek değişkenli analizde komorbid hastalıklar, antifungal tedavi süresi, albümin, C-reaktif protein, nötrofil ve platelet değerleri ile mekanik ventilasyon oranı mortalite açısından anlamlı etki gösterirken; çok değişkenli analizde antifungal tedavi süresi, nötrofil, platelet seviyeleri ve MV ihtiyacı bağımsız mortalite belirleyicileri olarak bulunmuştur. SONUÇ: Yoğun bakım ünitelerinde İFE'lar, özellikle kandidemi, ciddi mortalite ve morbiditeye yol açmaktadır. Çalışmamız, Türkiye'deki diğer yoğun bakım çalışmaları ile benzerlik göstermektedir. SVK varlığı, mekanik ventilasyon ve geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı kandidemi riskini artıran faktörlerdir. Mortalitede ise antifungal tedavi süresi, nötrofil ve platelet sayısı ile mekanik ventilasyon ihtiyacı önemli belirleyiciler olarak öne çıkmıştır. Bu sonuçlar, erken teşhis ve doğru tedavi yönetiminin yanı sıra enfeksiyon kontrol önlemlerinin iyileştirilmesinin önemini vurgulamaktadır.
Obezite cerrahisinde minimal akım anestezi uygulaması ve inhalasyon ajanlarının maliyetlerinin karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Düşük ve minimal akım anestezi uygulamaları günümüzde anestezi maliyeti, çevre kirliliği ve ekolojik hasarları nedeniyle yeniden popüler hale gelmiştir. Obez hasta grubunda düşük akım anestezi uygulamalarına yönelik çekinceler mevcuttur. Biz de bu çalışmamızda obezite cerrahisi geçiren hastalarda sevofluran ve desfluran kullanarak düşük akım anestezi ile wash-in ve minimal akım anestezi ile idame sağladık. İki grup arasında inhalasyon ajanı tüketim miktarları, maliyetleri, 1 MAK'a ulaşma sürelerini karşılaştırdık. YÖNTEM: Çalışma için yerel etik kuruldan onay alındı ve çalışma öncesi tüm hastalardan sözlü ve yazılı bilgilendirilmiş onam alındı. Bu çalışmada obezite cerrahisi geçiren 60 hasta anestezi idamesinde kullanılan inhalasyon ajanı türüne göre iki gruba ayrıldı: Sevofluran grubu (Grup S, n:30), desfluran grubu (Grup D, n:30). Her iki grupta yeterli anestezik doygunluğa ulaşım (wash-in) düşük akımlı anestezi (hava ile %60 O2, 1 L/dk TGA) ile sağlandı. Vaporizatörler sevofluran için %6, desfluran için %18 olarak açıldı. 1 MAK'a ulaşması sonrası TGA hava ile %70 O2, 0,5 L/dk olarak ayarlandı. 1 MAK'a ulaşma süreleri, inhalasyon ajan tüketim miktarları, anestezi derinliği, anestezi ve cerrahi süreleri analiz edildi ve inhalasyon ajanı maliyeti hesaplandı. BULGULAR: Her iki grup arasında anestezi süresi, cerrahi süre, anestezi derinliği benzerdi. Operasyon boyunca toplam tüketilen inhalasyon ajanı miktarı desfluran grubunda sevofluran grubundan anlamlı olarak daha yüksekti. Toplam inhalasyon ajanı maliyeti karşılaştırıldığında desfluran grubunda maliyet sevofluran grubundan anlamlı olarak daha düşüktü. Desfluran grubunda saat başı maliyet sevofluran grubundan anlamlı olarak daha düşüktü. Desfluran grubunda 1 MAK'a ulaşma süresi sevofluran grubundan anlamlı olarak daha kısaydı. SONUÇ: Çalışmamızın sonuçlarına göre desfluran ile düşük akım anestezi uygulamasının sevofluran grubuna göre maliyet açısından daha avantajlı olduğunu, desfluran grubunda 1 MAK'a ulaşma süresinin daha kısa olduğunu gözlemledik.
Afyonkarahisar ili yoğun bakım ünitelerinde çalışan sağlık personelinin tükenmişlik düzeyinin sosyodemografik değişkenlerle ilişkisi
Çalışmamızda, Afyonkarahisar ili yoğun bakım ünitelerinde çalışan sağlık personelinin tükenmişlik düzeyinin sosyodemografik değişkenlerle ilişkisinin belirlenmesi ve problemlerin tespit edilerek çözüm önerilerinin ortaya konulmasını amaçladık. Öğretim üyesi, uzman doktor, asistan doktor ve hemşireler dahil kriterleri sağlayan toplam 145 yoğun bakım çalışanına 19 sorudan oluşan sosyodemografik veri formu ve 22 sorudan oluşan Maslach tükenmişlik ölçeğini içeren iki bölümlü anket uygulandı. Anket uygulaması sonucu elde edilen verilerin istatiksel analizi SPSS (Statistical Package fort the Scocial Science Version 20, Chicago, ABD) programı kullanılarak yapıldı. Kriterleri sağlayarak çalışmaya dahil edilen yoğun bakım çalışanlarının Maslach tükenmişlik ölçeği duygusal tükenme puan ortalaması 18,26±7,61, duyarsızlaşma boyutu puan ortalaması 8,42±2,96 olarak, kişisel başarı hissi puan ortalaması ise 10,64±4,15 olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar eşliğinde kriterleri sağlayan ve araştırmaya dahil edilen bireylerin, duygusal tükenme ve duyarsızlaşma alt ölçeği ortalama puanlarına göre orta düzeyde tükenmişlik yaşadığı, kişisel başarı hissi alt ölçeğine göre karşılaştırıldığında ise bireylerin düşük düzeyde tükenmişlik yaşadığı anlaşılmıştır. Anahtar sözcükler: Yoğun bakım, duygusal tükenme, tükenmişlik düzeyi, sağlık çalışanları
Tur- P hastalarında genel ve spinal anestezide postoperatif nötrofil / lenfosit oranının karşılaştırılması
Amaç: TUR-P hastalarında genel ve spinal anestezinin infalamatuar yanıtın kolay ve effektif göstergelerinden olan nötrofil / lenfosit, platelet / lenfosit oranı, C Reaktif Protein (CRP), Ortalama Platelet Hacmi (MPV) düzeyleri üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza elektif TUR-P yapılan 35- 80 yaş aralığında, ASA sınıflaması I-III olan 50 hasta dahil edildi. Hastalar rastgele 2 gruba ayrıldı; genel anestezi grubu (Grup G, n=25) ve spinal anestezi grubu (Grup S, n=25). Grup G deki hastalara rutin genel anestezi uygulandıktan sonra, Grup S deki hastaların blok düzeyleri kontrol edildikten sonra, yeterli anestezi düzeyine erişince cerrahi başlatıldı. Operasyon süresince hastaların hemodinamik verileri kaydedildi. Stres ve inflamatuvar yanıtın değerlendirilmesi için venöz kan örnekleri bütün hastalardan preoperatif (T1), postoperatif 24. saat (T2) kan örnekleri alındı. Örnekler alındıktan hemen sonra Klinik Biyokimya laboratuvarına gönderildi. Kan örneklerinden CRP ve hemogram parametreleri görüldü. Hemogram parametrelerinden nötrofil / lenfosit, platelet / lenfosit, MPVdüzeyleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hasta grupları demografik veriler açısından birbirine benzerdi. Gruplar arası değerlendirmede postoperatif spinal ve genel anestezi arasında nötrofil / lenfosit, MPV, monosit, CRP değerleri açısından istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı, platelet/lenfosit karşılaştırmasında ise postoperatif dönemde genel anestezide daha yüksek bulunmuştur. Grup içi karşılaştırmada ise genel anestezi grubunda postoperatif nötrofil / lenfosit, platelet / lenfosit değerleri preoperatif değerlere göre anlamlı yüksek bulunmuştur. Yine grup içi karşılaştırmada spinal anestezi grubunda postoperatif daha yüksek CRP değeri elde edilmiştir. Vital bulguların kaydedildiği zaman aralıklarında T2 (uygulama sonrası) süresinde genel anestezi uygulanan grupta nabız değeri daha düşük görülmüştür, T4 (20.dk), T5 (30.dk) T6 (cerrahi bitiş) süresinde genel anestezi grubunda daha yüksek SpO2 deperi kaydedilmiştir. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada TUR-P yapılan hastalara uygulanan spinal anestezi ve genel anestezinin inflamatuar yanıta etkisini araştırmak için nötrofil / lenfosit oranı ve CRP değerlerine bakılmıştır ve gruplar arası karşılaştırmada anlamlı bir fark saptanamamıştır. Fakat grup içi yapılan karşılaştırmada genel anestezi grubunda postoperatif daha yüksek nötrofil / lenfosit oranına rastlanmıştır. Yapılan çalışmalarda bulunan bu farklı sonuçlar anestezi yönteminin inflamatuvar yanıt üzerine olan etkilerinin tam olarak açıklığa kavuşması için daha ileri ve daha fazla hasta sayısıyla çalışmalara ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Rejyonel Anestezi, Nötrofil / Lenfosit Oranı, İnflamatuar Yanıt
Diz artroplastisi uygulanan hastalarda femoral, siyatik veya femoral, siyatik, obturator sinir bloklarının postoperatif ağrı ve iyileşme sürecine etkilerinin değerlendirilmesi
Çalışmamızda total diz artroplastisi (TDA) uygulanan hastalarda femoral, siyatik veya femoral, siyatik, obturator sinir bloklarının postoperatif ağrı ve iyileşme sürecine etkilerinin değerlendirilmesini amaçladık. TDA operasyonlarında periferik sinir blokları postoperatif ağrı kontrolü için klinik pratikte sıklıkla kullanılan tekniklerdir. Yapılan çalışmalarda TDA vakalarında yapılan periferik bloklarının postoperatif dönemde ağrı kontrolü üzerine olumlu etkileri görülmüştür. Bununla bağlantılı olarak narkotik analjezik tüketimi azalmış ve postoperatif dönemde bulantı kusma görülme sıklığı azalmıştır. Kliniğimizde total diz artroplastilerinde rutin olarak uygulanan femoral, siyatik ve obturator sinir bloklarının postoperatif dönemde ağrı üzerine etkilerini ve buna bağlı olarak narkotik analjezik tüketimlerini incelemek, bulantı, kusma üzerine etkilerini ve taburculuk sürelerini araştırmak için bu çalışma yapılmıştır. Gereç ve Yöntem Çalışmamızda etik kurul onayı alındıktan sonra elektif TDA yapılan 40-80 yaş aralığında, ASA skoru I-III olan 50 hasta dahil edildi. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı. Grup FS; femoral ve siyatik sinir bloğu yapılacak hastaları, grup FSO; femoral, siyatik ve obturator sinir bloğu yapılacak hastaları içermektedir. Hastalara operasyon öncesi ultrasonografi ve sinir stimülatörü rehberliğinde sinir blokları yapıldı. Spinal anestezi ile tek taraflı TDA yapılan hastalar postoperatif süreçte derlenme odasına alındı. Postoperatif 0., 2., 4., 8., 12., 24. saatlerde hastaların istirahat VAS skorları ve bulantı, kusma semptomları kaydedildi. Ayrıca hastaların 8., 12., 24. saatlerde dinamik VAS skoru, ek analjezi başlama saatleri, 24 saatlik toplam analjezik kullanımı, taburculuk süreleri ve hasta memnuniyet derecesi değerlendirildi. Bulgular FS sinir bloğu olan hastaların 4. saat istirahat VAS skoru, FSO sinir bloğu olan hastaların 4. saat istirahat VAS skorundan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca, FS sinir bloğu olan hastaların 8. saat istirahat VAS skoru, FSO sinir bloğu olan hastaların 8. saat istirahat VAS skorundan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. FS sinir bloğu olan hastaların ek analjezik gereksinimi başlama saati, FSO sinir bloğu olan hastalara göre anlamlı olarak daha erkendir. Sonuç TDA operasyonlarında postoperatif ağrı için uygulanan femoral, siyatik sinir bloğuna eklediğimiz obturator sinir bloğunun postoperatif VAS skoru ve ek analjezik başlama süresine olumlu katkısı olduğu gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Femoral, siyatik, obturator sinir bloğu, total diz artroplastisi, vizüel analog skala, analjezik tüketimi, hasta memnuniyeti
Laparoskopik cerrahide farklı anestezi blok yöntemlerinin postoperatif analjezi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
AMAÇ: Çalışmada elektif laparoskopik kolesistektomi vakalarında ultrasonografi eşliğinde yapılan erektör spina plan bloğu ile torakal paravertebral bloğun; postoperatif analjezi üzerine etkinlikleri, blok uygulama süresi, postoperatif bulantı, kusma ve komplikasyonlarının karşılastırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma randomize kontrollü prospektif bir çalışma olarak tasarlandı. Elektif laparoskopik kolesistektomi yapılacak 102 hasta www.randomizer.org adresi kullanılarak Grup I ve Grup II ye ayrıldı. Torakal paravertebral blok uygulanan hastalar Grup I, erektör spina plan bloğu olan hastalar Grup II olarak kaydedildi. Bloklar her iki grupta da USG rehberliğinde tek taraflı olarak yapıldı. Blok uygulama süreleri ve postoperatif bulantı kusma verileri kayıt altına alındı. Postoperatif VAS skorları, bulantı, kusma varlığı, 24. saate kadarki ek analjezik ihtiyacı ve gelişen komplikasyonlar kaydedildi. İstatiksel olarak p<0,05 anlamlı kabul edildi. BULGULAR: ESPB grubunda 51 hasta ve TPVB grubunda 51 hasta olmak üzere toplam 102 hasta değerlendirildi. Hastaların cinsiyet dışındaki demografik (yaş, vücut kitle indeksi, ASA sınıfı, operasyon süresi) bulgularında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. TPVB yapılan grupta, memnuniyet skoru anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Olguların 0., 2., 4., 8., 12., 24. saat VAS skorları istatistiksel farklılık göstermedi. Bulantı kusma, komplikasyon oranları ve postoperatif ilk analjezi ihtiyaçları karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Lokal anestezik toksisitesi, pnömotoraks gibi ciddi komplikasyonlarla karşılaşılmadı. SONUÇ: Laparoskopik kolesistektomilerde USG eşliğinde uygulanan TPVB ve ESPB'nun postoperatif analjezik etkinlik açısından birbirlerine üstün olmadıkları sonucuna vardık. ESPB yeni uygulanması kolay ve pnömotoraks gibi risklerinin daha az olması nedeniyle etkin ve uygulanabilir bir bloktur. Analjezi kalitesi ve uygulama kolaylığı nedeniyle postopeartif ağrı kontrolü için TPVB'a iyi bir alternatif olduğu kanatindeyiz.
Obez hastalarda laparoskopik cerrahilerde farklı peep uygulamalarının optik sinir kılıf çapına etkisinin değerlendirilmesi
Obez hastalarda laparoskopik cerrahilerde farklı PEEP uygulamalarının optik sinir çapına etkisinin değerlendirilmesi Giriş amaç: Alveollerin açık kalmasını sağlayarak oksijenasyonu düzeltmek amacıyla kullanılan positive end-expiratory pressure (PEEP) uygulaması laparoskopik cerrahi uygulanan obez hastalarda pnömoperitonum sırasında serebrospinal akım çıkışı ve serebral venöz drenajı sıkıştırarak intrakranial basınçta (İKB) ek bir artışa neden olabilir. Ultrasonografi ile noninvaziv optik sinir kılıfı çapının (OSKÇ) ölçülmesi, artan İKB'nin belirlenmesinde kullanılmaktadır. Biz de bu çalışmada laparoskopik cerrahi yapılacak obez hastalarda farklı PEEP uygulamalarının optik sinir çapına etkisini değerlendirilmeyi amaçladık.. Materyal metod: Çalışmamıza ters trendelenburg pozisyonunda laparoskopik cerrahi uygulanacak ASA 1-2 grubunda 18- 65 yaş arası Vücut Kitle İndeksi (BMI) 30 ve üzeri obez 26 hasta dahil edildi. Anestezi indüksiyonu sonrası hastalar kapalı zarf yöntemiyle PEEP 5 grubu ve PEEP 8 grubuna ayrıldı. Hastaların cinsiyet, yaş, kilo, vücut kitle indeksleri (BMI), Amerikan Anesteziyologlar Derneği Fiziksel Statü Sınıflandırmaları (ASA sınıfı), yapılan ameliyatlar, vaka sırasındaki hemodinamik verileri (sistolik-diyastolik-ortalama arter basınçları, nabız, saturasyon) ve OSKÇ'ları belirli aralıklarla kaydedilmiştir. Hastaların OSKÇ ölçümü, anestezi induksiyonu sonrası gözler kapalı halde lineer ultrason probu ile göz kapağı üzerinden horizontal olarak 5.dakika (T1), pnömoperitonium 5. dakika (T2), pnömoperitonium 30. dakika (T3), cerrahi bitiş (T4), sırasında her iki gözden yapılarak ortalamaları alındı. Optik sinir kılıfı çapı 5.5 mm üzeri anlamlı kabul edildi. İstatistiksel analizde IBM SPSS Statistics 20 sürümü kullanıldı, p<0,05 değerleri istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sonuçlar: PEEP 5 grupta 12 hasta, PEEP 8 grupta 10 hasta çalışmayı tamamladı. Toplamda 17 kadın (%77,3), 5 erkek (22,7) katılmış olup iki grup arasında istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,020). Gruplar arası demografik (yaş, VKİ, ek hastalık, ASA) ve hemodinamik verilerde farklılık yoktu. Hastaların vaka sırasında optik sinir kılıfı çapları ölçülen tüm zamanlarda iki grup arasında farklılık gözlenmemiştir. OSKÇ'larını grup içi karşılaştırdığımızda, PEEP 5 grubunda grup içi farklılık gözlenmezken PEEP 8 grubunda pnomoperitonyum sonrası 5.dk (T2), 30.dk (T3) ve cerrahi bitişteki (T4) ölçümler bazal ölçüm kabul ettiğimiz T1 ölçümlerinden anlamlı bir şekilde yüksek bulunmuştur. Hastaları VKİ'lerine göre 3 gruba ayırarak (VKİ 30-30,4 arası, VKİ 35-39,9 arası, VKİ≥ 40) OSKÇ değerlendirdiğimizde gruplar arası istatiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmezken, VKİ≥40 ve üzeri olanlarda T2, T3 ve T4'de bazal ölçüme göre artış diğer gruplardan fazla olmuştur. Tartışma ve sonuç: Obezite, hayatı tehdit eden çoklu durumlar ile ilişkilidir. Literatürde obezite ve ICP ilişkisini araştıran laparoskopik obezite cerrahisinde yapılan çalışmalar olmakla birlikte PEEP karşılaştırmasının yapıldığı çalışmalar sınırlı sayıdadır. Çalışmamız da laparoskopik cerrahi yapılan obez hastalarda 8 PEEP uygulamasının optik sinir çapına etkisinin PEEP 5 uygulanan grupla benzer olduğu dolayısıyla akciğer koruyucu ventilasyon uygulanan obez hastalarda PEEP 8'inde kullanılabileceği kanaatindeyiz. Ancak pnomoperitonyum süresi ve VKİ artıkça PEEP artışlarının OSKÇ'nı yükseltebildiği bu yüzden PEEP artışlarının us ile OSKÇ ölçülerek yapılmasının daha güvenli olacağı düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: obezite, laparoskopi, OSKÇ, PEEP
Hipertansiyon hastalarında laparoskopik kolesistektomi cerrahi sırasında farklı PEEP uygulamalarının optik sinir çapına etkisinin değerlendirilmesi
Giriş amaç: Laparoskopik cerrahilerde oluşturulan pnömoperitoneumum respiratuvar sistem ve metabolik sistemde pek çok değişikliklere yol açmaktadır. Ekspiryum sonu pozitif basınç(PEEP) bu değişiklikleri minimalize etmek için kullanılan yöntemlerde bir tanesidir ve pnömoperitoneum sırasında serebrospinal akım çıkışı ve serebral venöz drenajı sıkıştırarak intrakranial basınçta (İKB) ek bir artışa neden olabilir. Kontrolsüz hipertansiyonu olan hastalarda İKB artışı daha belirgindir. Ultrasonografi ile noninvaziv optik sinir kılıfı çapının (OSKÇ) ölçülmesi; İKB'ın cerrahi süresince takibinde kulanılan yöntemlerdenden bir tanesidir. Biz de bu çalışmada laparoskopik cerrahi kolesistektomi yapılacak hipertansiyon hastalarında farklı PEEP uygulamalarının optik sinir çapına etkisini değerlendirilmeyi amaçladık . Materyal metod:Çalışmamıza ters trendelenburg pozisyonunda laparoskopik kolesistektomi uygulanacak uygulanacak ASA 2-3 grubunda 18- 75 yaş arası kontrollü hipertansiyonu olan 40 hasta dahil edildi.Anestezi indüksiyonu sonrası hastalar kapalı zarf yöntemiyle PEEP 5 grubu ve PEEP 8 grubuna ayrıldı. Hastaların cinsiyet, yaş, kilo, vücut kitle indeksleri (BMI),Amerikan Anesteziyologlar Derneği Fiziksel Statü Sınıflandırmaları(ASA sınıfı), yapılan ameliyatlar, vaka sırasındaki hemodinamik verileri (sistolik- diyastolik-ortalama arter basınçları, nabız, saturasyon) ve OSKÇ'ları belirli aralıklarla kaydedilmiştir. Hastaların OSKÇ ölçümü, anestezi induksiyonu sonrası gözler kapalı halde lineer ultrason probu ile göz kapağı üzerinden horizontal olarak 5.dakika (OSÇ1), pnömoperitoneum 5. dakika (OSÇ2), pnömoperitoneum 30. dakika (OSÇ3), cerrahi bitiş (OSÇ4), sırasında her iki gözden yapılarak ortalamaları alındı.Optik sinir kılıfı çapı 5,5 mm üzeri anlamlı kabul edildi. İstatistiksel analizde IBM SPSS Statistics 20 sürümü kullanıldı, p<0,05 değerleri istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sonuçlar: PEEP 5 grupta 20 hasta, PEEP 8 grupta 20 hasta çalışmayı tamamladı. Toplamda 24 kadın (%60), 16 erkek (40) katılmış olup iki grup arasında istatiksel olarak fark yoktu. PEEP 5 grubunun yaş ortalaması 64,4, PEEP 8 grubunun yaş ortalaması 53,2 idi ve istatiksel olarak anlamlı farklılık mevcuttu(p 0.017). Gruplar arası diğer demografik (VKİ, ek hastalık, ASA) ve hemodinamik verilerde farklılık yoktu. Hastaların vaka sırasında optik sinir kılıfı çapları ölçülen tüm zamanlarda iki grup arasında farklılık gözlenmemiştir. OSKÇ'larını grup içi karşılaştırdığımızda her iki grupta da optik sinir çapının operasyon seyri boyunca istatikstiksel olarak anlamlı değişiklik gösterdiği saptanmıştır. Sonuç: Kontrollü hipertansiyonu olan hastalarda PEEP 5 ve PEEP 8 uygulamasının optik sinir çapına etkisi benzerdir. Bu hasta grubunda fizyolojik(minimum) PEEP uygulaması ile orta düzeyde PEEP uygulamasının İKB'ın indirekt göstergesi olan OSKÇ'nı değiştirmediğinden dolayı güvenli bir şekilde kullanılabileceği kanaatindeyiz. Yüksek düzeyde PEEP uygulaması için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Pulmoner hipertansiyonlu olgularda anestezik yaklaşımlarımızın retrospektif incelenmesi
Amaç: Pulmoner Hipertansiyon (PH), pulmoner kan akımının azalmasıyla sonuçlanan pulmoner vasküler yataktaki bir bozukluktur. Klinik anestezi açısından, PH'li hastaların perioperatif yönetimi, mevcut patolojik özelliklere, fonksiyonel klinik sınıflandırmaya, hemodinamik duruma ve mevcut tıbbi tedavinin başarısına bağlı olarak değişir. Çalışmamızda preoperatif PH'si bulunan olgularda anestezik yaklaşımlarımızı araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Etik kurul izni alındıktan sonra Kasım 2018 - Mart 2021 tarihleri arasında ekokardiyografide PAB yüksekliği (PAB≥25 mmHg) saptanan 77 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların cinsiyeti, yaşı, ek hastalıkları, transtorasik ekokardiyografileri, operasyon sırasında uygulanan anestezi tipleri, operasyon süreleri, postoperatif servis/yoğun bakım takip süreleri ve postoperatif ortaya çıkan komplikasyonlar ve mortalite incelendi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 46'sı kadın, 31'i erkekti. Yaş ortalamaları 68,71±15,03 idi. Hastaların %2,6'sında ek hastalık gözlenmezken, %97,4'ünde ek hastalık mevcuttu. En çok kardiyak hastalık (%61) yandaşları varken, en az akciğer hastalık (%15,6) yandaşları mevcuttu. Ekokardiyografi sonuçlarına göre hastaların % Ejeksiyon Fraksiyonları (EF) (median (min-max)) 60 (25-71), Pulmoner Arter Basınçları (PAB) ortancası 40,04 olup en düşük 25, en yüksek 100 mmHg idi. Hastalara uygulanan anestezi tipine göre değerlendirdiğimizde; hastaların %89,6'sı genel anestezi altında opere olurken, %10,4'ü rejyonel anesteziyle opere olmuştur. Vaka sonrasında hastaların %51,9'u servise çıkarken, %48,1'i yoğun bakıma çıkmıştır. Hastaların operasyon ve hastane yatış süreleri sırasıyla 2,4 (1-6,9) ve 6 (1-110) gün idi. Yoğun bakım yatış süre ortalamaları 2,77±10,53 (min;0 maks;90) gündü. 77 hastadan 9'u eks olurken 68'i hastaneden taburcu olmuştur. Hastaların %76,6'sında komplikasyon gözlenmezken, en sık görülen komplikasyon %9,1 oranında enfeksiyondu. Sonuç: Preoperatif PH'si bulunan hastaları PH derecelerine göre sınıfladığımızda; uygulanan anestezi şekli, hastaların postoperatif servis, yoğun bakım takip süreleri ve postoperatif taburculuk, mortalite oranları arasında anlamlı bir farklılık olmadığı ve ayrıca anestezik yaklaşımlarda mortalitenin benzer olduğu gözlenmiştir. PH'si bulunan hastaya anestezik yaklaşımla ilgili ulusal kılavuzlara, prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz.
COVİD yoğun bakım ünitesinde enteral ve parenteral nütrisyon desteği alan hasta gruplarının beslenmeye bağlı komplikasyonlarının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada korona virüs 2019 (COVID-19) nedeniyle yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) yatan hastaların nütrisyonel destek sırasında görülen komplikasyonlarını, mortalite ve morbidite durumlarını, yoğun bakım ünitesinde ve mekanik ventilatörde kalış süresini, enfeksiyon gelişme oranını, enteral ve parenteral beslenme açısından karşılaştırmak amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi COVID Yoğun Bakım Ünitesine yatışı yapılan 75 tanesi enteral nütrisyon (EN), 27 tanesi parenteral nütrisyon (PN) desteği alan toplamda 102 hastanın retrospektif (geriye dönük) olarak incelenmesiyle yapılmıştır. Çalışmada hastaların demografik özellikleri ve hastaların yatışından sonraki 5 veya 7'inci gün laboratuvar değerleri, beslenme durumları, yoğun bakımda yatma süreleri, mortalite durumları, 5 veya 7'inci gün akut fizyolojik ve kronik sağlık değerlendirmesi (APACHE) ve ardışık organ yetmezliği değerlendirme (SOFA) skoru, Pao2/Fio2 oranı, beslenmeye bağlı komplikasyonları, entübasyon durumu, entübasyon gün sayısı, kan transfüzyon ihtiyaçları, diyaliz ihtiyaçları kayıt altına alınmıştır. 18 yaşından küçük olan, hem EN hem PN desteği alan, oral rejim alan, diyabet ve kronik böbrek yetmezliği olan, yatış süresi 3 günden kısa olan, COVID PCR (Polimeraz Zincir Reaksiyonu) negatif ve atipik tomografisi olan hastalar çalışmadan dışlanmıştır. Bulgular: COVID-19 nedeniyle yoğun bakım ünitesinde EN desteği alan hastalarda yoğun bakımda yatma süresi ve entübasyon gün sayısı PN desteği alan hastalara göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir. Kabızlık, pnömotoraks ve derin ven trombozu (DVT) açısından EN ve PN ile desteklenen hastaların arasında anlamlı bir farklılık olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Tüm dünyada ve ülkemizde yayılarak pandemi haline gelen COVID19 nedeniyle yoğun bakım ünitesinde yatan hastalara tedavi amacıyla verilen EN ve PN desteği sırasında meydana gelebilecek komplikasyonlar hakkında, bu hastalarda daha yüksek sağ kalım oranı sağlanabilmesi için daha fazla veriye gereksinim duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: COVID-19, yoğun bakım ünitesi, enteral nütrisyon, parenteral nütrisyon
85 yaş ve üzeri hastalardaki anestezik yaklaşımlarımızın retrospektif incelenmesi
Yaşlılık; fizyolojik ve fonksiyonel olarak geri dönüşümsüz işlev kaybı olarak tanımlanmaktadır. Yaşlanma ile birlikte oluşan değişiklikler nedeniyle yaşlılar daha fazla tıbbi desteğe gereksinim duyarlar. Yaş arttıkça bu gereksinimin artması özellikle 85 ve yaş üzeri bireylerde anestezi uygulamalarında morbidite ve mortaliteyi de arttıracaktır. Çalışmamızda anestezik yaklaşımlarımızı incelemeyi, geliştirmeyi ve güncel literatürle kıyaslanmasını amaçladık. Etik kurul izni alındıktan sonra 01.01.2020-01.01.2022 tarihleri arasında 85 yaş ve üzeri olup operasyona alınan 242 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların cinsiyeti, yaşı, ek hastalıkları, transtorasik ekokardiyografileri, operasyon sırasında uygulanan anestezi tipleri, operasyon süreleri, postoperatif servis/yoğun bakım takip süreleri, intraoperatif kan kullanımı ve postoperatif mortaliteleri incelendi. Çalışmaya alınan hastaların 130'u kadın, 112'si erkekti. Yaş ortalamaları 87,95±2,57 idi. Hastaların %6,2'sinde ek hastalık yokken, % 93,8'inde ek hastalık mevcuttu. En çok görülen yandaş hastalıklar sırasıyla; Hipertansiyon (%70,7), Diyabetes Mellitus(%18,6), Koroner Arter Hastalığı(%34,7), Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (%15,3) idi. Ekokardiyografisi yapılan hastalarda en sık gözlenen kapak hastalığı Aort, Mitral ve Triküspid Yetmezlik birlikteliği (%38,3) iken en az gözlenen %2,6 sıklıkla Mitral Yetmezlik idi.Uygulanan anestezi yöntemine baktığımızda; hastalar %65,3 genel anestezi, %29,8 spinalanestezi, %5 sedasyon ile opere edilmiştir.Ameliyat sonrası hastaların %30,6'sı yoğun bakıma çıkarken, %69,4'ü servise çıkmıştır. Ameliyat sürelerinin ortalaması 122 ± 58,69 dakika iken, hastane yatış süreleri ortancası 7 gündür. Ameliyat sırasında hastaların %12,4'ünde kan ürünü kullanımı mevcuttur. Hastaların % 88'i şifa ile taburcu olmuşken, %5,4'ü ilk 7 gün, %6,6'sı ilk 1 ayda exitus olmuştur. 85 yaş ve üzeri hastaları seçilen anestezi yöntemine göre genel anestezi ve rejyonel anestezi uygulananlar olarak sınıflandırdığımızda; hastanede kalış süresi, intraoperatif kanama miktarı ve Alzheimer-demans tanısı olan hastalarda rejyonel anestezi lehine olumlu sonuçlarının olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. 85 yaş ve üzeri hastalar için anestezik yaklaşımla ilgili daha fazla araştırmaya,ulusal kılavuzlara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: 85 yaş ve üzeri, geriatrik anestezi, mortalite
Ratlarda izofluran anestezisinin deri yarası iyileşmesine etkisinin araştırılması
Geçmişten günümüze kadar yara iyileşme süreci çeşitli araştırma yöntemleri ile hep incelenmiştir ve halen incelenmeye devam etmektedir. Elde edilen sonuçlarla halen daha yeterince anlaşılamayan yerler vardır.Günümüzde birçok sebeple gerçekleştirilen cerrahi işlemler sonrasında oluşan yara yerlerinin iyileşmesi önem arz etmektedir.Cerrahi işlemlerin süresi boyunca genel anestezinin idamesi için inhalasyon anestezikleri sık kullanılmaktadır.Bizde inhalasyon anestezisinde kullanılmakta olan izofluranın yara iyileşmesi sürecine olan etkisiniincelemeyi amaçladık.Çalışmaya 40 adet wistar albino erkek rat dahil edildi. Ratlar; Kontrol grubu, Sham grubu, İzofluran 2 saat grubu, İzofluran 4 saat grubu ve İzofluran 8 saat grubu olmak üzere beş gruba ayrıldı. Kontrol grubundan sadece kan numunesi alındı. Diğer gruplarda; ratların dorsumuna insizyon ve tam kalınlıklı cilt yarası oluşturuldu. Sham grubu hariç diğer gruplar sırasıyla 2 saat, 4 saat ve 8 saat izoflurana maruz bırakıldı. Grupların yarısı yedinci günde, diğer yarısı 21. günde sakrifiye edildi. Yara alanlarının boyutu makroskopik olarak hesaplandı.Alınan kan numunelerinde hemogram, biyokimya ve immünokimyasal parametrelerin düzeyleri ölçüldü. Histopatolojik değerlendirme için,yara bölgesini içeren dokulardan örnekler alındı. Hemogram ve biyokimya testlerinde, yedinci ve 21. günlerdeki gruplarda yara iyileşme sürecini olumsuz etkileyecek patolojik değer saptanmadı. İmmünokimyasal değerlendirmede; TNF-α, IL-1ve IL-6 gibi proinflamatuar sitokin düzeylerinde, yara modeli oluşturulan gruplar arasında yedinci ve 21. günlerde anlamlı farklılık saptanmadı. EGF, TAS düzeylerinde, yedinci günde gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptandı ancak 21. günde anlamlı bir farklılık saptanmadı. TOS düzeylerinde, yedinci ve 21. günlerde izoflurana maruziyet süresi arttıkça azalma saptandı. Histopatolojik incelemede; reepitelizasyon, kollajen oluşumu, neovaskülarizasyon, infiltratif hücre ve skar oluşumu açısından, izoflurana maruz bırakılan gruplarda yedinci günde olumsuz etkilendiği saptandı. Ancak 21. günde bu olumsuz etkinin olmadığını hatta uzun süreli izofluran (8 saat) maruziyetinde aritmetik olarak daha iyi olduğu saptandı. Yara alanlarının makroskopik ölçümünde yedinci ve 21. günlerde klinik olarak iyileşmenin tamamlandığı, uzun süreli izofluran maruziyetinde daha iyi olduğu saptandı. Klinik olarak iyileşme tamamlanmıştır ama histopatolojik olarak tamalanmamıştır. Uzun süren cerrahilerde izofluran yara iyileşmesine olan olumlu etkisiyle güvenle kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: yara iyileşmesi, izofluran
Kalça cerrahisinde perikapsüler sinir grubu bloğunun postoperatif analjeziye etkisinin incelenmesi
Amaç: Kalça cerrahisi uygulanan hasta sayısının artmasıyla birlikte postoperatif dönemde hastaların analjezi planlaması da önem kazanmaktadır. Kalça cerrahisi sonrası ağrı akut ve şiddetli ağrı grubundadır ve etkin tedavisi büyük önem arz etmektedir. Çalışmamızda multimodal analjezi kapsamında kalça cerrahilerinde Perikapsüler Sinir Grubu bloğunun (PENG) postoperatif analjeziye etkinliğini, kullanılan opioid miktarını, postoperatif bulantı-kusma varlığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız prospektif bir çalışma olup Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesinde 15.12.2021-15.08.2022 arasında genel anestezi altında elektif şartlarda kalça cerrahisi planlanan toplam 112 hasta dahil edildi. Hastalar rastgele iki gruba ayrılarak ilk gruba PENG bloğu yapıldı. İkinci gruptaki hastalar kontrol grubunu oluşturdu. Tüm hastalara operasyon bitiminden yaklaşık 15 dk. önce postoperatif analjezi amacıyla 1mg/kg tramadol İV uygulandı. Hastaların intraoperatif hemodinamik veriler, taburculuk- hastanede kalış süresi ve komplikasyon varlığı, VAS skorları (postoperatif istirahat ve hareket sırasında) kaydedildi. Toplam tramadol dozu, ek analjezik ihtiyacı ve ilk analjezik saati değerlendirildi. Bulgular: Blok öncesi hariç postoperatif tüm zamanlarda istirahat ve dinamik vizüel ağrı skorları PENG bloğu yapılan grupta yapılmayan gruba göre anlamlı bir şekilde daha düşük bulundu (p<0,001, Tablo Ⅲa-Ⅲb). PENG bloğu yapılan grupta total yapılan tramadol dozları ve ek analjezik yapılma oranı blok yapılmayan gruptaki hastalara göre anlamlı bir şekilde daha düşük bulundu (p<0,001, Tablo Ⅴ). Blok yapılmayan grupta Perikapsüler Sinir Grubu bloğu yapılan gruba göre daha erken saatte ek analjezik gereksinim gösterip kurtarma analjezisi yapılma oranları anlamlı bir şekilde daha yüksek olduğu bulundu (p<0,001, p=0,023, Tablo Ⅴ). Sonuç: PENG bloğu uygulamasının kalça cerrahilerinde hasta ağrı skorlarını azaltarak daha az opioidle daha az ağrı duyacağı opioid nedenli yan etkilerinden koruyacağı kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Kalça cerrahisi, Opioid, PENG blok, Postoperatif analjezi
Lomber spinal cerrahide bilateral lomber erector spina plan bloğunun postoperatif analjeziye etkisi
Amaç: Lomber spinal cerrahi uygulanan hasta sayısının artmasıyla birlikte postoperatif dönemde hastaların analjezi planlaması da önem kazanmaktadır. Çalışmamızda lomber spinal cerrahi geçiren hastalarda multimodal analjezi kapsamında L2-L4 seviyelerine bilateral ESP bloğunun postoperatif ağrı düzeyini, ilk 24 saat kullanılan opioid tüketimini ve mobilizasyon üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız prospektif bir çalışma olup Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesinde 26.09.2021-26.05.2022 arasında genel anestezi altında elektif şartlarda lomber spinal cerrahi planlanan toplam 102 hastayı içermektedir. Hastalar randomize örnekleme yöntemine göre ESPB uygulanan (Grup Ⅰ; n=51) ve uygulanmayan (Grup Ⅱ; n=51) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Tüm hastalara operasyon bitiminden yaklaşık 30 dk. önce postoperatif analjezi amacıyla 1mg/kg tramadol iv uygulandı. Hastaların intraoperatif hemodinamik verileri, taburculuk- hastanede kalış süresi ve komplikasyon varlığı, VAS skorları (postoperatif istirahat ve hareket sırasında) kaydedildi. Toplam tramadol dozu, ek analjezik ihtiyacı ve ilk analjezik saati değerlendirildi. Bulgular: Operasyon bitiş anındaki ortalama arter basınçları ESPB grubunda, Kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde düşük bulundu. (Şekil Ⅶ) (p=0.014). İntraoperatif 90. Dk ve bitiş kalp atım hızıları ESPB grupta, Kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu. (Şekil Ⅷ) (p=0,026, p=0,04) VAS puanı ise tüm zamanlarda blok yapılan grupta, kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu.(Tablo Ⅲ). Hastaların ilk analjezik ihtiyaçları kontrol grubunda anlamlı olarak daha erken bulundu. (p=0,003) Ayrıca hastaların ilk mobilize oldukları saat anlamlı olarak ESPB yapılan grupta daha erken bulundu. (Tablo Ⅳ) (p=0,001) Sonuç: ESPB bloğunun spinal cerrahilerde hasta ağrı skorlarını azaltarak toplam kullanılan opioid miktarını azalttığı, VAS değerlerini düşürdüğü, ilk mobilizasyon saatine katkıda bulunduğu ve hasta memnuniyetini artırdığı için vertebra cerrahisi sonrası analjezi amaçlı kullanımının uygun olduğu kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Lomber spinal cerrahi, Opioid, ESP blok, Postoperatif analjezi
Sezaryan olgularında COVİD aşısı olan ve olmayanların retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Covid-19 aşısı, hamile kişilerin kendilerini ve bebeklerini şiddetli co-vid-19 hastalığına karşı korumaları için en güvenli ve en etkili yoldur. Mevcut veriler, hamilelikte covid-19 aşısı sonrasında olumsuz sonuç riskinin arttığını desteklememek-tedir, bu nedenle hamilelikte aşılamanın faydaları olası risklerden daha ağır bastığı için aşılama önerilmektedir. Çalışmamızda hastanemizde 1 yıl boyunca sezaryena alı-nan gebelerin aşı durumlarının öncelikle maternal ve neonatal sonuçlar üzerine etkisi-ni, ikincil olarak da postoperatif nötrofil/lenfosit (N/L) oranına etkisini değerlendir-meyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Etik kurul izni alındıktan sonra 01.01.2022 ile 01.01.2023 tarihleri arasında sezaryan ameliyatına alınan 430 hasta çalışmaya dahil edildi. Hasta-ların yaş, ek hastalık, gestasyonel haftaları, eğitim düzeyleri, anestezi yöntemi, ameli-yat süreleri, Covid 19 geçirip geçirmedikleri, Covid aşısı olup olmadıkları, periopera-tif kan ve/veya kan ürünü kullanımı, 1. ve 5. Dakika APGAR skorları, postoperatif ta-burculuk durumları, hastane yatış süreleri, postoperatif ortaya çıkan komplikasyonlar ve mortaliteleri incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 430 hastadan 329'u gebelik öncesi bir dö-nemde en az 1 doz COVİD-19 aşısı olmuş, 101 hasta COVİD-19 aşısı olmamıştı. Aşı olan ve olmayan annelerin yaş ortancaları 29 olup, aşı olmayan grubun yaşları aşı olan gruba göre anlamlı bir şekilde düşüktü (p=0,003). Hastaların vücut kitle indeksi (VKİ) ortancaları 29 idi ve iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu (p=0,722). Ayrıca hasta-ların gestasyonel yaş ortancaları da her iki grupta benzerdi (p=0,480). Hastaların %34,2'si lise mezunuyken, %25,8'i ortaokul, %21,2'si lisans, %14,7'si ilkokul ve %4,2'si okuryazar değildi, iki grup arasında eğitim düzeyi açısından anlamlı farklılık mevcuttu (p=0,001). Eğitim düzeyi arttıkça aşılanma oranı anlamlı bir şekilde arttığı görüldü (p=0,003). Hastaların % 26,7'sinde ek hastalık mevcuttu, aşı olan grupta ek hastalık görülme oranı aşı olmayan gruba göre daha yüksekti (p=0,039). En fazla yapı-lan aşı %74,2 oranında Biontec iken en az yapılan %0,3 oranında Türkovac idi ve en fazla yapılan dönem gebelik öncesi dönemdi. Hastaların %77,9'u Covid geçirmemiş olup, iki grup arasında da anlamlı farklılık mevcut değildi (p=0,719). Hastaların %67,4'ü elektif operasyon için ameliyata alınırken, %32'6'sı acil bir şekilde operas-yona alınmıştır. Hastalarda %97,4 oranında komplikasyon görülmemiştir. Ameliyat sonrası hastaların %99,3'ü servise çıkarken, %0,7'si yoğun bakıma çıkmıştır. Çalış-maya katılan tüm hastalar şifa ile taburcu olmuştur, mortalite gözlenmemiştir (1 ay-lık). Aşı olan hastaların APGAR 1. dakika skorları aşı olamayanlara göre istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p=0,020 ). APGAR 5. dakika skorları her iki grupta benzerdi (p=0,248). Hastaların Hb, Hct, PLt, MPV ve N/L oranları her iki grupta benzer seyretti. Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler hamilelikte COVİD-19 aşısının olumsuz maternal ve neonatal sonuç riskini arttırmadığını göstermektedir. Ancak bu bilginin genel kabul edilebilirliğinin artması için aşılama, eşlik eden hastalıklar ve doğum sonuçları hakkında kapsamlı verilere sahip daha büyük ve çeşitli popülasyonla-rı içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Aşılama, Covid-19 aşısı, Covid-19, Gebelik, Anestezi
Laparoskopik cerrahide M-TAPA veya ESP bloğunun postoperatif analjezi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Laparokopik kolesistektomi operasyonlarında postoperatif ağrının azaltılması hala önemli bir konudur. Bu tez çalışmasında multimodal analjezi kapsamında laparoskopik kolesistektomi operasyonlarında M-TAPA veya ESP blok türlerinin postoperatif VAS skorlarının, ilk ek analjezik ihtiyacı süresi uzunluğunun, hasta memnuniyetinin, hastanede kalış süresi uzunluğunun karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız prospektif klinik bir çalışma olup Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesinde 01/09/2022 ile 01/05/2023 tarihleri arası genel anestezi altında elektif şartlarda laparokopik kolesistektomi yapılan 18-70 yaş arasındaki, ASA skoru I-III arası olan 40 hastayı kapsamaktadır. Hastalar randomize örnekleme yöntemine göre M-TAPA bloğu uygulanan Grup I (n=20) ve ESP bloğu uygulanan Grup II (n=20) olmak üzere iki gruba ayrılarak incelenmiştir. Tüm hastalara operasyon bitiminden yaklaşık 30 dk. önce postoperatif analjezi amacıyla 1 mg/kg tramadol intravenöz uygulanmıştır. Hastaların postoperatif 24 saatlik dinamik ve istirahat VAS skorları, ilk ek analjezik saatleri, hasta memnuniyeti, hastanede kalış süreleri değerlendirilmiştir. Bulgular: İkinci saat dinamik VAS skorları benzerken (p=0.067), istirahat VAS skoru M-TAPA grubunda anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur ( p=0.018). Dördüncü ve sekizinci saat istirahat ve dinamik VAS skorları M-TAPA grubunda istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p=0.002, p=0.003, p=0.024, p=0.045). Gruplar arasında 12. ve 24. saatlerdeki istirahat ve dinamik VAS skorlarının benzer olduğu bulunmuştur. İlk ek analjezik gereksinimi için gereken süre M-TAPA grubunda istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde daha uzun olduğu bulunmuştur (p=0.041). Sonuç: Laparoskopik kolesistektomi operasyonlarında M-TAPA bloğunun ESP bloğuna göre postoperatif ağrı skorlarını daha fazla düşürdüğü gözlenmiştir. Buna ek olarak, M-TAPA bloğunda ilk ek analjezi gereksinimi daha geç olduğundan kolesistektomi operasyonlarında postoperatif analjezi için tercih edilmesinin uygun olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: ESP Blok, Laparoskopik Cerrahi, M-TAPA, Postoperatif Ağrı
Afyonkarahisar ili yoğun bakım ünitelerinde ve palyatif serviste yatan hastaların yakınlarındaki uyku kalitesi, anksiyete ve depresyon düzeyi
Amaç: Bu araştırma; yoğun bakım ünitemizde ve palyatif serviste yatmakta olan hasta yakınlarının uyku kalitesinin, anksiyete ve depresyon düzeylerinin belirlenmesi ayrıca bu durumların yaş cinsiyet medeni durum eğitim durumu hastaya yakınlık durumu ile bağlantısının saptanması amacıyla yapılmıştır. Gereç Ve Yöntemler: Çalışmamız Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesinde 04.09.22- 04.09.23 tarihleri arasında yoğun bakımımızda veya palyatif serviste yatmış toplam 151 hasta yakını ile gerçekleştirilmiştir. Psikiyatrik hastalık öyküsü veya hastası 1 haftadan daha kısa süreli yatmış olan hasta yakınları çalışmaya dahil edilmedi. Hasta yakınlarının yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu, hastaya yakınlık durumu değerlendirildi. Uyku kalitesi Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ile değerlendirildi. Depresyon, anksiyete semptomları sırasıyla Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ile değerlendirildi. Katılan kişilerin yaş ortalaması 47,48 ve standart sapması 14,93 olarak hesaplandı. Katılımcıların %49,7'si kadın ve %50,3'ü erkektir. Kişilerin %87,4'ü evli ve %11,9'u bekardır. Eğitim durumları incelendiğinde kişilerin %4'ünün okuryazar olmadığı, %29,1'inin ilkokul ve altı olduğu, %21,9'unun ortaokul mezunu olduğu, %15,9'unun lise mezunu olduğu ve %18,5'inin yüksekokul mezunu olduğu ve %10,6'sının lisans ve üstü mezunu olduğu bulunmuştur. Kişilerin yakınlık durumları incelendiğinde %65,6'sının 1.derece akraba, %11,3'ünün 2.derece akraba, %9,3'ünün uzaktan akraba ve %13,9'unun eş cevabını verdiği belirlendi. Bulgular: Hasta yakınlarının %63,6'sının anksiyete ve %53,6'sının depresyon semptomlarına sahip olduğu görüldü.Hasta yakınlarından % 97,4'ü kötü uyku ile ilişkilendirilmiştir.Kişilerin Pittsburg Uyku İndeksi skorlarının ortalaması 9,61±3,16 olarak; Beck Depresyon ölçeği skorlarının ortalaması 16,61±11,18 ve Beck Aksiyete ölçeği skorlarının ortalaması 17,66±14,14 olarak elde edildi.Analizler sonucunda 1.derece akraba cevabını veren kişilerin Pittsburgh uyku indeksleri uzaktan akraba cevabını veren kişilerin uyku indekslerinden yüksektir. Kadınların depresyon skorları erkeklerin skorlarından yüksektir. 1.derece akraba ve eş cevabını veren kişilerin depresyon skorları 2.derece akraba cevabı veren kişilerin skorlarından yüksektir. 70 yaş ve üzeri grubunun anksiyete skorları 31-43 yaş grubundan yüksektir. Kadınların anksiyete skorları erkeklerin skorlarından yüksektir. Eş cevabını veren kişilerin anksiyete skorları 2.derece akraba cevabı veren kişilerin skorlarından yüksektir. Yoğun bakımda bulunan hasta yakınlarının Pittsburgh Uyku İndeksi, palyatif bakımdaki hasta yakınlarınınkinden daha yüksektir. Palyatif bakımda bulunan hasta yakınlarının ise Beck Anksiyete puanları, yoğun bakım hasta yakınlarınınkine göre daha yüksektir. Sonuç: Yoğun bakım ve palyatif servis hasta yakınlarının anksiyete ve depresyon düzeylerinin arttığı ve uyku kalitelerinin bozulduğu göz önüne serilmiştir. Ayrıca depresyon ve anksiyete düzeylerinin yükselmesiyle uyku kalitesinin de bozulduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Hasta yakını, anksiyete, depresyon, uyku kalitesi.
Yoğun bakım hastalarında magnezyum düzeyi ve mortalite ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) takip edilen hastalarda yoğun bakıma kabul sırasındaki serum magnezyum (Mg) düzeyleri ile sağkalım arasındaki ilişkinin araştırılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Anesteziyoloji ve Reanimasyon YBÜ'de 01.11.2021 ve 01.11.2022 tarihleri arasında, 24 saatten daha uzun süre takip edilen, 18 yaş üstü toplam 204 hasta çalışmaya dahil edildi. Verilerine ulaşılamayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, laboratuvar verileri, APACHE II ve SOFA skorları, mekanik ventilatör ihtiyaçları ve mortaliteleri; yoğun bakım ünitesine kabulleri sırasında ölçülen Mg düzeylerine göre karşılaştırıldı. Hastalar Mg düzeylerine göre beş gruba ayrıldı: Grup 1 (<1,8 mg/dL), Grup 2 (1,8-<2 mg/dL), Grup 3 (2-<2,2 mg/dL), Grup 4 (2,2-<2,4 mg/dL) ve Grup 5 (>2,4 mg/dL). Bulgular: Mg düzeylerine göre gruplara ayırdığımızda yaş, cinsiyet ve kronik hastalık açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık yoktu (p=0,174, p=0.177, p=0.202). Hastaların mekanik ventilasyon (MV) ihtiyaçları ve mortalite oranları, Mg düzeyi en yüksek seyreden grupta (>2,4 mg/dL) diğer gruplara göre daha yüksek bulundu (p=0,02, p=0,008). Hastaların SOFA ve APACHE II skorları gruplar arası incelendiğinde istatiksel olarak anlamlı olmasa da (p=0.001, p=0.034), hipermagnezemik (>2,4 mg/dL) grupta SOFA ve APACHE II skorları daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda Mg düzeyi en yüksek seyreden grupta (>2,4 mg/dL) mortalite ve MV ihtiyacı daha yüksektir. Bu yüzden kritik hastalarda Mg takibi önemlidir. Bu konuyla ilgili daha geniş çalışma gruplarında prospektif çalışmalar yapılabilir.
Diz protezi yapılan hastalarda genel anestezi ve spinal anestezinin biyokimyasal ve inflamatuar parametreler ile postoperatif kan transfüzyonu üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışma, total diz artroplastisi cerrahilerinde genel ve spinal anestezinin hemogram parametreleri, biyokimyasal inflamatuar belirteçler ve postoperatif kan transfüzyon ihtiyacı üzerindeki etkilerini karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2022–2024 yılları arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi'nde ameliyat edilen 157 hasta dahil edilmiştir. Hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiş, genel anestezi (n = 56) ve spinal anestezi (n =101) uygulananlar olarak iki gruba ayrılmıştır. Preoperatif ve postoperatif 0. ve 1. gün hemogram parametreleri, biyokimyasal inflamatuar belirteç değerleri ile postopreatif transfüzyon verileri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Postoperatif 0. günde genel anestezi grubunda nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı; spinal anestezi grubunda ise lenfosit, monosit, bazofil ve eozinofil değerleri anlamlı düzeyde yüksektir. 1. günde spinal anestezi grubunda beyaz kan hücresi, nötrofil, monosit ve ortalama platelet hacmi; genel anestezi grubunda platelet/lenfosit oranı anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Spinal anestezi grubunda transfüzyon yapılan hastalar içinde eritrosit transfüzyonu miktarı daha fazladır. Sonuç: Anestezi yöntemi, total diz artroplastisi sonrası inflamatuar yanıt ve hematolojik parametreleri etkilemektedir. Bu nedenle, anestezi seçimi yapılırken sadece intraoperatif değil, postoperatif biyokimyasal ve kan transfüzyonu ihtiyacı gibi klinik etkiler de göz önüne alınmalıdır.
Travma hastalarında iyonize kalsiyum değerinin prognoza etkisinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmamızın amacı yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) yatan travma hastalarında hastaneye başvuru sırasındaki iyonize kalsiyum (iCa) değerleriyle mortalite arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Anesteziyoloji ve Reanimasyon YBÜ'de 01.01.2021 ve 31.12.2023 tarihleri arasında, travma nedeniyle 24 saatten daha uzun süre takip edilen, 18 yaş üstü toplam 92 hasta çalışmaya dahil edildi. Travma hastalarının demografik ve klinik özellikleri, laboratuvar verileri, Glasgow koma skalası (GKS) ve Yaralanma Ciddiyet Skoru (İSS) değerleri, mekanik ventilatör ihtiyaçları ve mortaliteleri iCa düzeylerine göre karşılaştırıldı. Hastalar acil serviste ilk alınan kan gazındaki iCa düzeylerine göre; iCa<1.00 mmol/L olan hipokalsemik hastalar ve iCa≥1.00 mmol/L olan normokalsemik hastalar olarak iki gruba ayrıldı. Bulgular:iCa düzeylerine göre grupları ayırdığımızda yaş, cinsiyet ve kronik hastalıklar açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık yoktu. Hastaların hastanede yatış sürelerinin ortancası 7 gün olup gruplar arası farklılık yoktu (p=0,417). Hastaların %60,9'u trafik kazası, %22,8'i düşme ve %16,3'ü ateşli silah yaralanması nedeniyle YBÜ'ne yatırılmıştı.Hastaların %50'sinin cerrahi ihtiyacı, %63'ünün mekanik ventilasyon ihtiyacı ve %32,6'sının inotrop ihtiyacı olmuştur. Her iki grupta GKS (p=0,720) ve İSS(p=0,263) skorlaması açısından anlamlı farklılık yoktu.Hastaların %73,9'u mortal seyretmiştir ve her iki grup arasında mortalite açısından anlamlı farklılık yoktu (p=0,434). Gruplar arasında sağ kalım analizi yapıldığında; iCa<1.00mmol/L olan grupta 30 günlük sağkalım %29,2 bulunurken iCa≥1.00mmol/L olan grupta ise %34,4'idi (logrank p= 0,043). Sonuç:Çalışmamızda gruplar arası mortalitede fark çıkmasa daiCa<1.00mmol/L olan hipokalsemik hastaların 30 günlük sağkalımı daha düşük bulunmuştur.Travma hastalarında erken dönemde kan gazında bakılan iCadüzeylerininin mortaliteyle ilişkisinin araştırıldığı daha geniş prospektif çalışmalar yapılabilir. Anahtar Kelimeler: Kalsiyum, Mortalite, Travma, Yoğun Bakım
Elektif laparatomi yapılan hastalarda postoperatif analjezi için uygulanan yöntemlerin analjezi etkinliğinin analjezi nosisepsiyon indeks (ANİ) monitorizasyonu ile değerlendirilmesi
AMAÇ: Çalışmamızda, genel anestezi altında laparatomi yapılan hastalara postoperatif analjezi amacıyla uygulanan yöntemlerin etkinliklerini ANI monitörizasyonu ile değerlendirmeyi amaçladık. METOD: Prospektif gözlemsel olarak planlanan çalışmamıza laparatomi yapılan, çalışma kriterlerine uygun preoperatif bilgilendirilmiş ve onamı alınmış 18-65 yaş arasında, ASA I-II hastalar alındı. Çalışamaya dahil edilen 59 hasta ANI ile monitörize edilip takipleri bittikten sonra peroperatif kayıtları incelenerek uygulanan postoperatif analjezi yöntemine göre; Grup 1 (n=28, parasetamol + tramadol) ve Grup 2 (n=31, epidural analjezi) olarak gruplandırıldı. Postoperatif derlenme ünitesine alınan hastaların ANI değerleri, NRS, kalp atım hızı, noninvaziv sistolik ve diyastolik kan basınçları, bulantı, kusma şikayetleri kayıt altına alındı. 15. dakikada NRS ≥4 olan hastalara derlenme ünitesinde akut ağrı hemşiresi tarafından kurtarma analjezisi uygulandı. Veriler IBM SPSS Statistics 23 programı kullanılarak istatistiksel olarak incelendi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 59 hastanın yaş ortalaması 56,41±12,24'tü. 30'u (%50,8) kadın, 29'u (%49,2) erkekti. Grup 1'de 28 , Grup 2'de 31 hasta mevcuttu. 15. dakikada Grup 1'de 28 hastanın 15'ine (%53,5), Grup 2'de 31 hastanın 15'ine (%48,3) kurtarma analjezisi uygulanmıştı. ANI ve NRS değerleri 15. dk.'da sırasıyla 60,75±14,08 4,63±2,82, 30. dk. sırasıyla 68,61±13,13 3,63±2,39'du. Gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu. NRS ve ANI değerleri arasında da korelasyon blunamadı. SONUÇ: Laparatomi yapılan hastalarda postoperatif erken dönemde ANI ve NRS değerleri arasında ilişki gösterilemeyen çalışmamızın sonuçları göz önüne alındığında, ANI monitörizasyonunun postoperatif erken dönemde kullanımıyla ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Postoperatif, laparatomi, analjezi nosisepsiyon indeks
Elektif laparaskopik kolesistektomi cerrahisinde postoperatif analjezi için uygulanan yöntemlerin analjezi etkinliğinin analjezi nosisepsiyon indeks (ANI) monitorizasyonu ile değerlendirilmesi
AMAÇ: Çalışmamızda, laparaskopik kolesistektomi yapılan postoperatif hastalarda analjezi nosisepsiyon indeks (ANI) monitörizasyonu ile NRS ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. METOD: Çalışmamıza laparoskopik kolesistektomi yapılan, çalışma kriterlerine uygun preoperatif bilgilendirilmiş ve onamı alınmış 18-65 yaş aralığında ASA I-II hastalar alındı. Çalışmaya dahil edilen 59 hasta derlenme ünitesinde 15. ve 30. dakikalarda yapılan ANI ve NRS değerlendirmelerinden sonra postoperatif analjezi amacıyla intraoperatif dönemde uygulanan yöntemlere göre Grup 1 (n=31, parasetamol + tramadol) ve Grup 2 (n=28, bilateral TAP blok) olarak iki gruba ayrıldı. 15. dakikada NRS ≥4 olan hastalara 1 µcg/kg fentanil IV kurtarma analjezisi uygulandı. Veriler IBM SPSS Statistics 23 programı kullanılarak incelendi. BULGULAR Çalışmamızdaki 59 hastanın yaş ortalaması 46,49±11,77 idi. Hastaların 42'si (%71,2) kadın, 17'si (%28,8) erkekti. Grup 1'de 31, Grup 2'de 28 hasta mevcuttu. 15. dakikada Grup 1'deki 31 hastanın 14'üne (%45,2), Grup 2'deki 28 hastanın 18'ine (%64,3) kurtarma analjezisi uygulanmıştı. ANI ve NRS değerleri 15. dakikada sırasıyla 65,24±15,72 ve 3,64±1,82, 30. dakikada 66,76±14,98 ve 2,61±1,41 idi. Gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu. NRS ve ANI değerleri arasında da korelasyon bulunamadı. SONUÇ: Laparaskopik kolesistektomi sonrası ANI ve NRS değerleri arasında ilişkinin gösterilemediği çalışmamızın sonuçları göz önüne alındığında ANI monitörizasyonunun postoperatif erken dönemde kullanımıyla ilgili daha fazla çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Postoperatif, laparaskopik kolesistektomi, analjezi nosisepsiyon indeks, transversus abdominis plane, parasetamol, tramadol
Elektif lomber vertebra cerrahisinde analjezik yöntemlerin postoperatif erken dönemde analjezi nosisepsiyon indeks (ANI) monitorizasyonu ile değerlendirilmesi
Amaç: Lomber vertebra cerrahisi geçirecek olan hastalarda analjezi amacıyla uyguladığımız lomber erektör plan bloğu ve intravenöz analjezi yöntemlerinin NRS ve ANI monitorizasyonu ile etkinliklerini karşılaştırmayı ve postoperatif erken dönemde NRS ile ANI monitorizasyonu arasında korelasyon olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık. Metod: Retrospektif, gözlemsel olarak planlanan çalışmamıza lomber vertebra cerrahisi geçirecek ve çalışma kriterlerine uygun preoperatif bilgilendirilmiş ve onamı alınmış 18-65 yaş arasında, ASA I-II hastalar alındı. Çalışmaya dahil edilen 54 hasta ANI ile monitorize edilip takipleri bittikten sonra perioperatif kayıtları incelenerek uygulanan postoperatif analjezi yöntemine göre, Grup 1 (n=28, parasetamol + tramadol) ve Grup 2 (n=26, erektör spina plan bloğu) olarak gruplandırıldı. Postoperatif derlenme ünitesine alınan hastaların ANI değerleri, NRS, kalp atım hızı, noninvaziv sistolik ve diyastolik kan basınçları, bulantı, kusma şikayetleri kayıt altına alındı. Çalışma süresinin sonunda, 60. dk'da, ANI değeri 50 ve altında olan hastalara kurtarma analjezisi uygulandı. Veriler IBM SPSS Statistics 20 programı kullanılarak istatistiksel olarak incelendi. Bulgular: Grup 1'de 28 ve Grup 2'de 26 hasta olmak üzere çalışmamızda toplam 54 hasta yer aldı. Çalışmamızda yer alan tüm hastaların yaş ortalamaları 59,4 ± 9 yıl iken, Grup 1'deki hastaların yaş ortalaması 59,0 ± 9,8 yıl ve Grup 2 için 59,8 ± 8,3 yıl'dır. Hastaların %37'si (n=20) erkek, %63'ü (n=34) kadın idi. Grup 1'deki hastaların %71,4'i (n=20) kadın, %28,6'sı (n=8) erkek, Grup 2'deki hastaların %53,8'i (n=14) kadın, %46,2'si (n=12) erkek idi. ANI ve NRS değerleri açısından bakıldığında gruplar arasında fark yoktu ve aralarında korelasyon bulunamadı. Grup 1 ve Grup 2 kalp atım hızı ve sistolik kan basıncı değerleri açısından zamanlara göre karşılaştırıldığında anlamlı bir sonuç elde edilemedi. 60. dk'nın sonunda ANI değeri 50 ve altında olan Grup 1'de 8, Grup 2'de 6 hasta vardı. Bu hastalara kurtarma analjezisi uygulandı. Sonuç: Lomber vertebra cerrahisi yapılan hastalarda postoperatif erken dönemde ANI ve NRS değerleri arasında ilişki gösterilemeyen çalışmamızın sonuçları göz önüne alındığında, ANI monitörizasyonunun postoperatif erken dönemde kullanımıyla ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: postoperatif, lomber vertebra cerrahisi, erektör spina plan bloğu, analjezi nosisepsiyon indeks
Ratlarda alt ekstremite iskemi reperfüzyon hasarında amantadinin farklı dozlarının akciğer dokusundaki etkilerinin karşılaştırılması
AMAÇ: İskemi/reperfüzyon (İ/R) hasarı, abdominal aort cerrahisi sonrasında sıkça görülen bir komplikasyondur. Literatürde N-Metil D-Aspartat (NMDA) antagonistlerinin çeşitli doku ve organlarda, iskemi/reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkileri gösterilmiştir. Çalışmamızda, bir NMDA antagonisti olan amantadinin farklı dozlarda uygulanmasının ratlarda alt ekstremite İ/R hasarı sonrasında akciğer dokusu üzerindeki etkilerinin araştırılmasını amaçladık. METOD: Etik kurul onayı alındıktan sonra, ağırlıkları 250-330 gram (g) arasında değişen toplam 36 adet wistar cinsi rat rastgele 6 gruba ayrıldı. Gruplar; Sham grubu (Grup Sham, n=6), Amantadin 90 grubu (Grup A-90, n=6), Amantadin 135 grubu (Grup A-135, n=6) İskemi/Reperfüzyon grubu (Grup İ/R, n=6), İ/R+Amantadin 90 grubu (Grup İ/R-A 90, n=6), İ/R+Amantadin 135 grubu (Grup İ/R-A 135, n=6) olarak belirlendi. Anestezi uygulamadan önce tartılan tüm ratlara 100 mg/kg ketamin, 15 mg/kg ksilazin intraperitoneal (i.p) uygulanarak anestezileri sağlandıktan sonra intravenöz kanülasyon yapıldı ve abdominal bölgeleri cerrahi insizyondan önce tıraş edildi. Tüm gruplarda anestezi uygulandıktan sonra ve cerrahi uygulamadan önce 15 dk beklendi. Grup Sham'da orta abdominal insizyon yapıldı fakat herhangi bir müdahale yapılmadı. Grup A-90'da amantadin 90 mg/kg intraperitoneal yolla verildikten sonra orta abdominal insizyon yapıldı fakat herhangi bir müdahale yapılmadı. Grup A-135'de amantadin 135 mg/kg i.p. yolla verildikten sonra orta abdominal insizyon yapıldı fakat herhangi bir müdahale yapılmadı. Grup İ/R'de orta abdominal insizyon yapılarak infrarenal abdominal aorta eksplore edildi. Aortaya atravmatik mikrovasküler klemp uygulandı. 120 dakikalık iskemi süresinden sonra atravmatik vasküler klemp uzaklaştırıldı ve 120 dakika reperfüzyon uygulandı. Grup İ/R-A 90'da amantadin 90 mg/kg i.p. yolla uygulandıktan sonra orta abdominal insizyon yapılarak infrarenal abdominal aorta eksplore edildi. Aortaya atravmatik mikrovasküler klemp uygulandı. 120 dakikalık iskemi süresinden sonra atravmatik vasküler klemp uzaklaştırıldı ve 120 dakika reperfüzyon uygulandı. Grup İ/R-A 135'de amantadin 135 mg/kg i.p. yolla uygulandıktan sonra, orta abdominal insizyon yapılarak infrarenal abdominal aorta eksplore edildi. Aortaya atravmatik mikrovasküler klemp uygulandı. 120 dakikalık iskemi süresinden sonra atravmatik vasküler klemp uzaklaştırıldı ve 120 dakika reperfüzyon uygulandı. Deneyin sonunda ratlar sakrifiye edilerek akciğer doku örnekleri alındı. Akciğer dokusunda, katalaz (CAT), süperoksit dismutaz (SOD), malondialdehit (MDA) düzeyleri çalışıldı. Ayrıca akciğer dokusunda histopatolojik olarak nötrofil/lenfosit infiltrasyon ve alveol duvar kalınlığı skorları incelendi. BULGULAR: Toplam 36 denekten oluşan 6 gruptaki ratların ağırlıkları benzerdi. SOD ve CAT düzeyleri Grup İ/R'de Grup Sham'a göre yüksek tespit edildi. Grup İ/R-A 90 ve Grup İ/R-A 135 SOD ve CAT düzeyleri, hem Grup İ/R'ye hem de Grup Sham'a göre yüksekti fakat akciğer doku SOD ve CAT düzeyleri bakımından gruplar arasında fark saptanmadı (sırasıyla p=0.400, 0.063). Doku MDA düzeyleri Grup İ/R'de tüm gruplara göre yüksek tespit edildi. Grup İ/R-A 90 ve Grup İ/R-A 135 MDA düzeyleri, hem Grup İ/R hem de Grup Sham'a göre düşüktü ancak enzim düzeyleri açısından hiçbir grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p=0,209). Histopatolojik olarak yapılan incelemede; Grup İ/R nötrofil/lenfosit infiltrasyon skoru, Grup Sham, Grup A-90 ve Grup A-135'e göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (sırası ile p=0.002, 0.002, 0.002). Grup İ/R-A 90 ve Grup İ/R-A 135'de ise Grup İ/R'ye göre daha düşüktü, fakat anlamlı farklılık tespit edilmedi. Akciğer doku alveol duvar kalınlaşma skor düzeyleri; Grup İ/R'de Grup Sham, Grup A-90, Grup A-135 ve Grup İ/R-A 135'e göre istatistiksel olarak daha yüksek tespit edildi (sırası ile p=0.002, 0.002, 0.002, 0.002). Grup İ/R-A 90 düzeyi de Grup İ/R'ye göre daha düşüktü fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi. SONUÇ: Biz bu çalışmada, akciğer dokusu biyokimyasal değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulamasak da akciğer dokusunun histopatolojik olarak İ/R hasarından etkilenmiş olduğunu ve amantadin kullanımıyla bu hasarın daha az olduğunu gözlemledik. Özellikle alveol duvar kalınlaşma skor düzeyleri incelendiğinde; Grup İ/R-A 135 ile İ/R hasarı oluşturmadığımız Grup Sham arasında istatistiksel bir fark bulamadık. Aynı zamanda Grup İ/R-A 135 alveol duvar kalınlaşma skor düzeylerini Grup İ/R'ye göre anlamlı derecede düşük bulduk. Bu sonuçlara göre çalışmamızda, İ/R hasarının düzeltilmesinde amantadinin 135 mg/kg uygulamasının 90 mg/kg uygulamasına göre daha faydalı olduğunu tespit ettik. Amantadin ile ilgili yapılan İ/R hasarına bağlı uzak organ hasarı çalışmalarında farklı sonuçlar olmakla birlikte bu konuyla ilgili daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: İskemi/reperfüzyon, amantadin, alt ekstremite, akciğer dokusu
Bası yarası oluşturulan farelerde standart yara bakım ürünü ile manuka (Leptospermum scoparium) balının yara iyileşmesi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
AMAÇ: Bası yarası, hastanelerde ve evde bakım hastalarında yüksek morbidite ve mortaliteye neden olabilen önemli ve ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Bası yaralarını önlemek ve tedavi etmek amacıyla çok eski tarihlerden bu yana birçok yöntem kullanılmaktadır. Bal, uzun yıllardan beri yara iyileşmesi amacıyla kullanılan ürünlerden biridir. Yapılan çalışmalar, Yeni Zelanda'da Leptospermum Scopraium çiçeklerinden elde edilen manuka balının yara iyileşmesi üzerine olumlu etkilerinin olduğunu göstermiştir. Biz de bu çalışmamızda rutinde kullandığımız standart bir yara bakım ürünü ile manuka balının yara iyileşmesi üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. METOD: Etik kurul onayı alındıktan sonra, ağırlıkları 20-25 gr arasında değişen 8-12 haftalık Balb-c cinsi 18 adet erkek fare rastgele seçilerek 3 gruba ayrıldı. Gruplar; Kontrol grubu (Grup K, n=6), Standart yara bakım ürünü grubu (Grup S, n=6), Manuka balı grubu (Grup M, n=6) olarak belirlendi. Anestezi altındaki farelerin sağ veya sol iliak kemik üzerinde 6 mm çapında dairesel tam kat yara oluşturuldu. Deneyin 14. gününe kadar Grup M'ye manuka balı ve Grup S'ye standart yara bakım ürünü topikal olarak günde 1 defa uygulandı. Grup K ise hiçbir tedavi uygulanmadan spontan iyileşmeye bırakıldı. Tüm gruplardaki farelerin 0, 3, 7, 10 ve 14. günlerde yara yeri çapları ölçüldü. Deneyin sonunda yeterli anestezi derinliği sağlandıktan sonra farelerin yara yerleri, altındaki kas dokusunu da içerecek şekilde histopatolojik inceleme amacıyla çıkartıldı. Çalışma boyunca elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPSS programı kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 18 adet erkek farenin ağırlıkları ortalama 22,78±1,568 idi (p>0,05). Çalışmamızda Grup M'de, Grup S ve Grup K'ye göre reepitelizasyon, kollajen birikimi, ülser ve VEGF değerleri, istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p<0,017), inflamatuar hücre ve anjiyogenez değerleri ise istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü (p<0,017). Grup K ile Grup S arasında ise istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Granülasyon oluşumu ve Ki-67 proliferasyon indeksi bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0,05). Gruplar arasında yara kapanmasını karşılaştırdığımızda 3, 7 ve 14. günlerde sadece Grup M ve Grup K arasında anlamlı farklılık vardı ve Grup M'de yara kapanma hızı Grup K'ye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p<0,05). Onuncu günde ise tüm gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı ve Grup M'de yara kapanma hızı, Grup K ve Grup S'ye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p<0,05). SONUÇ: Bası yarası modeli oluşturulan farelerde topikal olarak uyguladığımız manuka balının, yara iyileşmesi üzerinde rutinde kullanılan yara bakım ürününe ve spontan iyileşmeye göre daha fazla olumlu etkileri olduğunu ve daha hızlı yara kapanması sağladığını gözlemledik. Bu nedenle manuka balının, akut yaraların ve bası yaralarının tedavisinde kullanımını önerebiliriz. Ancak manuka balının klinik kullanımının yaygınlaşması için çalışmaların arttırılması gerektiğini düşünüyoruz. ANAHTAR KELİMELER: Manuka balı, bası yarası, yara iyileşmesi, leptospermum scoparium
Postspinal baş ağrısı tedavisinde sfenopalatin gangliyon bloğunun etkinliği
AMAÇ: Spinal anestezinin komplikasyonlarından biri olan post spinal baş ağrısı (PSBA), hastaların hayat kalitelerini olumsuz etkileyen, geç mobilizasyon ve uzamış hastanede kalım süresine sebep olan ve tedavi edilmediğinde katastrofik sonuçlar doğurabilen bir durumdur. Son yıllarda literatüre giren sfenopalatin gangliyon bloğu (SGB) ise minimal invaziv, kolay ve güvenli bir tedavi alternatifi oluşturmuştur. Çalışmamızda konservatif tedaviye ek olarak uygulanan topikal SGB'nin PSBA tedavisinde etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. METOD: Etik kurul onayı alındıktan sonra, postspinal baş ağrısı (PSBA) tanısı alan hastaların dosyaları tarandı. Çalışmaya dahil edilen hastalar 2 gruba ayrıldı. Sadece konservatif tedavi uygulanan hasta grubu Grup K olarak, konservatif tedavi başlangıcında ek olarak sfenopalatin gangliyon bloğu (SGB) uygulanan hasta grubu ise Grup S olarak adlandırıldı. Hastaların baş ağrıları VAS değerleri ile tedavinin 1,3,12 ve 24. saatlerde supin ve dik pozisyonda olmak üzere kaydedildi. Tedavi başarı kriteri tedavinin 24. saatinde dik pozisyonda baş ağrısı şiddetinin VAS=3 ve altı olması olarak kabul edildi. BULGULAR: Bu çalışmaya, kriterlere uyan Grup K'da 68 ve Grup S'de 42 olmak üzere toplam 110 hasta dahil edildi. İki grup arasında yaş, cinsiyet, uygulanan cerrahi tipi, kullanılan spinal iğne türleri ve baş ağrısına eşlik eden ek semptomlar açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p<0,05). Hastaların dik pozisyondaki baş ağrıları incelendiğinde Grup S'de 1, 3, 12 ve 24. saatteki VAS değerleri Grup K'nın aynı saatlerdeki değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,001). Hastaların 24 saatlik takipleri sonunda Grup S'deki 42 hastanın 38'inde (%90,5), Grup K'daki 68 hastanın ise 46'sında (%67,6) başarılı tedavi sağlandı. Tedavi başarısı açısından gruplar karşılaştırıldığında Grup S lehine istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark bulundu (p<0,05). SONUÇ: PSBA tedavisinde konservatif tedaviye ek olarak SGB uygulandığında, sadece konservatif tedaviye göre daha büyük oranda hastada ve daha erken analjezi sağlandığını tespit ettik . Sonuç olarak minimal invazif, uygulaması kolay ve güvenli bir yöntem olan topikal SGB uygulamasının konservatif tedaviye eklendiğinde PSBA hastalarında daha hızlı ve etkin bir tedavi sağladığı, dolayısıyla da erken mobilizasyon ve taburculuk imkânı oluşturabileceği, invaziv bir işlem olan ve ciddi komplikasyonlara neden olabilen EKY işlemine ihtiyacı azaltabileceği kanısına vardık. Anahtar kelimeler: Analjezi, konservatif tedavi, postspinal baş ağrısı, sfenopalatin gangliyon bloğu, spinal anestezi.
Post kardiyak arrest sendromunda hedefe yönelik ısı tedavisinin eritrosit dağılım hacmi, nötrofil lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi değerleri üzerine etkisi
Amaç: Biz bu çalışmada hedefe yönelik ısı tedavisinin, eritosit dağılım genişliği (RDW), nötrofil/lenfosit oranı (NLR) ve ortalama trombosit hacmine (MPV) etkisini araştırmayı amaçladık. Metod: Retrospektif, gözlemsel olarak planlanan çalışmamıza, 1 Mayıs 2016 - 1 Ağustos 2019 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatan post kardiyak arrest sendromu (PKAS) tanısı konulmuş ve hedefe yönelik ısı tedavisinin uygulandığı 38 hasta ve uygulanmayan 41 hasta dahil edildi. Hasta dosyalarından olguların demografik verileri ve yatış itibari ile ilk beş gün içindeki RDW, NLR, MPV, WBC ve alınan kan kültürü sonuçları elde edildi. Hedefe yönelik ısı tedavisi (Targeted temperature management-TTM) uygulanan (Grup H) ve uygulanmayan (Grup K) gruplar olarak olgular ikiye ayrıldı. RDW, NLR, MPV, WBC ve enfeksiyon değerleri karşılaştırıldı. Veriler IBM SPSS Statistics 22 programı kullanılarak istatistiksel olarak incelendi. Bulgular: Grup H'da 38 ve Grup K'da 41 hasta olmak üzere çalışmamızda toplam 79 hasta yer aldı. Grup H için hastaların yaş ortalaması, 52,0 ± 16,6 yıl ve hastaların 10'u (%26.3) erkek, 28'i (%73.7) kadındı. Grup K için 41 hastanın yaş ortalaması 64,8 ± 10,8 yıl ve 34'ü (%82.9) erkek, 7'si (%17.1) kadındı. Gruplar arası RDW, MPV ve lenfosit değerleri günler arasında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05). Gruplar arası N/L, WBC ve nötrofil değerleri 1, 2, 3 ve 5. günler arasında karşılaştırıldığında yalnızca ilk gün hipotermi grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Gruplar arasında yoğun bakım takiplerinin ilk 5 gününde gerçekleşen kan kültür pozitifliği (ilk üremenin olduğu gün), açısından anlamlı fark yoktu. Gruplar kendi aralarında incelendiğinde kontrol grubundaki 5. gündeki MPV değerleri diğer günlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p=0.016). Kontrol grubundaki 2. gün N/L değerleri diğer günlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p=0.016). RDW değerlerinde herhangi bir fark saptanmadı. Hipotermi grubunda ise NLR, MPV ve RDW değerleri arasında günler içerisinde herhangi fark tespit edilmedi. Sonuç: PKAS olgularında nörolojik açıdan olumlu etkisi ispatlanmış TTM uygulaması yaygın olarak kullanılmaktadır. TTM'in önemli komplikasyonlarından biri de enfeksiyona eğilimdir. Çalışmamızda TTM uygulanan (Grup H) ve uygulanmayan (Grup K) gruplar arasında RDW, NLR, MPV, WBC ve enfeksiyon değerleri açısından herhangi fark saptamadık. Bu sonucun prospektif olarak yapılacak daha geniş kapsamlı ve homojen hastalar içeren çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Hedefe yönelik ısı tedavisi (TTM), eritrosit dağılım genişliği (RDW), nötrofil lenfosit oranı (NLR), ortalama trombosit hacmi (MPV)
Kronik omuz ağrısı olan hastalarda uygulanan transkutanöz pulsed radyofrekans tedavisinin etkinliği
AMAÇ: En yaygın görülen kas-iskelet problemlerinden biri olan omuz ağrısı, tedavi edilmediğinde hareket kısıtlılığı ve günlük yaşamsal aktivitelerde fonksiyonel kayba yol açabilen bir durumdur. Tedavide kullanılan konservatif ve girişimsel pek çok yöntem mevcuttur. Son yıllarda literatürde yer almaya başlayan transkutanöz pulsed radyofrekans (TPRF) tedavisi ise non invaziv, kolay uygulanabilen ve komplikasyon olasılığı düşük bir yöntemdir. Çalışmamızda TPRF uygulamasının kronik omuz ağrısı tedavisinde etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. METOD: Etik kurul onayı alınması sonrasında, kronik omuz ağrısı nedeniyle TPRF tedavisi uygulanan hastalar belirlendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların TPRF tedavisi sonrası 15.gün, 1.ay ve 3.aya ait ağrı şiddetini gösteren VAS skorları, omuz engellilik durumunu gösteren SPADI skorlaması değerleri ve goniometri ile ölçülen eklem hareket açıklığı dereceleri kaydedildi. Tedavi öncesi ve sonrası değerler karşılaştırıldı. BULGULAR: Bu çalışmada kriterlere uyan 49 adet hastanın verileri incelendi. Hastaların istirahat, aktivite ve uyku VAS skorlarının hepsi için postoperatif 15.gün, 1.ay ve 3.ay değerlerinin preoperatif değerlere göre anlamlı bir şekilde azaldığı görüldü (p<0,01). SPADI ağrı ve disabilite skorlarının postoperatif 15.gün, 1.ay ve 3.ay değerlerinin preoperatif değerlere göre anlamlı bir şekilde azaldığı görüldü (p<0,01). Omuzun fleksiyon, abduksiyon, internal ve eksternal rotasyon hareketlerinin her biri için preoperatif eklem hareket açıklık derecelerinin postoperatif 15.gün, 1.ay ve 3.ayda istatistiksel olarak anlamlı şekilde artış gösterdiği saptandı (p<0,01). SONUÇ: Non invaziv, kolay uygulanabilen, tekrarlanabilen ve komplikasyon olasılığı düşük bir yöntem olan TPRF tedavisinin kronik omuz ağrılı hastalarda etkin bir analjezi sağladığı, bunun yanı sıra bu hastaların omuz eklem fonksiyonelliği ve omuz eklem hareketlerini de iyileştirdiği saptandı. Anahtar kelimeler: Analjezi, kronik omuz ağrısı, non invaziv tedavi, pulsed radyofrekans, transkutanöz.
Trombosit belirteçlerinin vertebra cerrahisinde intraoperatif kanama miktarına etkisinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Perioperatif kanama yönetiminde en önemli basamaklardan birisi risk altındaki hastanın önceden belirlenmesidir. Major kanamayla karşılaşılabilen vertebra cerrahilerinde literatürde bugüne kadar intraoperatif kanamada prediktivite açısından trombosit belirteçlerini inceleyen bir araştırma bulunmamaktadır. Bu çalışmada; vertebra cerrahisine girecek hastalarda preoperatif ortalama trombosit hacmi (MPV), trombosit dağılım genişliği (PDW), plateletkrit (PCT), ortalama trombosit hacmi lenfosit sayısı oranı (MPVLR) ve trombosit ve lenfosit sayısı oranı (PLR) değerlerinin intraoperatif kanama miktarı tahminindeki etkinliklerini araştırmayı amaçladık. METOD: Etik kurul onayı sonrası hastanemizde beyin cerrahisi tarafından vertebra cerrahisi planlanan hastalar belirlendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların cinsiyet, yaş, ASA skoru ve vücut kitle indeksi (VKİ) gibi demografik verileri; operasyon öncesinde alınan hemogramdan MPV, PDW, PCT, MPVLR ve PLR değerleri kaydedildi. Toplam cerrahi süresi, vertebra transpediküler vida ve laminektomi seviye sayıları kaydedildi. Ameliyat süresince aspiratörde biriken kan ve spançlardaki kan miktarı üzerinden gerekli hesaplamalar yapılarak intraoperatif kanama miktarı elde edildi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 63 hastanın %60,3'ü (n=38) kadın, %39,7'si (n=25) erkek idi. Hastaların yaş ortalamaları 54,7 ± 11 yıl, ortalama VKİ 29,6 ± 4,6 idi. Cinsiyet, yaş, trombosit belirteçleri (MPV, PDW, PCT, MPVLR ve PLR değerleri) ile kanama miktarı arasında korelasyon saptanmadı. VKİ, cerrahi süresi, transpediküler vidalama segment sayısı ile kanama miktarları arasında ise anlamlı derecede yüksek korelasyon saptandı. SONUÇ: Sonuç olarak; intraoperatif kanama miktarı ile hastanın cinsiyeti, yaşı, MPV, PDW, PCT, MPVLR ve PLR değerleri arasında korelasyon saptayamazken; hastanın VKİ'si arttıkça, cerrahi süre uzadıkça, uygulanan transpediküler vida segment sayısı arttıkça kanama miktarının arttığını saptadık. Anahtar Kelimeler: İntraoperatif Kanama Miktarı, Ortalama Trombosit Hacmi, Trombosit Dağılım Genişliği, Trombosit Lenfosit Oranı, Vertebra Cerrahisi
Tiroid cerrahisinde analjezik yöntemlerin karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Postoperatif analjezinin sağlanması hastaların iyileşme sürecinin hızlı olması ve komplikasyonların önlenmesi açısından önemlidir. Tiroid cerrahisinde postoperatif analjezi amacıyla intravenöz analjeziklerle birlikte rejyonel anestezi teknikleri de güvenli ve etkin yöntemler olarak kullanılmaktadır. Rejyonel anestezi yöntemlerinin postoperatif ağrı tedavisinde intravenöz opioid ihtiyacını azalttığını bildiren çalışmalar literatürde mevcuttur. Çalışmamızın amacı, tiroid cerrahisinde postoperatif analjezik yöntemler olarak kliniğimizde kullanılmakta olan intravenöz (İV) hasta kontrollü analjezi (HKA), YSP (yüzeyel servikal pleksus) ve ESP (erektör spina plan) bloklarının etkinliklerini araştırmaktır. YÖNTEM: Etik kurul onayını takiben, çalışmamızda 01.03.2021 ile 01.03.2022 tarihleri arasında aynı cerrahi ekip tarafından tiroid cerrahisi uygulanmış hastalar arasından dahil edilme kriterlerine uyan 28'i tramadollü İV HKA grubunda, 23'ü YSP grubunda ve 21'i ESP grubunda olmak üzere 72 hasta saptandı. Hastaların demografik verileri, postoperatif ilk 24 saatlik analjezik tüketimi, ek analjezik ihtiyaçları ve hemodinamik parametreleri istatistiksel olarak karşılaştırıldı. BULGULAR: Postoperatif 24 saatlik ortalama Tramadol tüketimi, ek analjezik ihtiyacı ve 2, 6, 12 ile 24. saatlerde ölçülen ağrı düzeylerinin Grup YSP ve ESP'de kontrol grubuna göre daha düşük olduğu tespit edildi. Grupların postoperatif 24 saatlik kalp atım hızı ve ortalama arter basıncı takipleri arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamızda bilateral YSP ve ESP bloğu tekniklerinin tiroid cerrahisinde postoperatif etkin ve güvenli analjezi sağladığı ve ilk 24 saatlik opioid tüketiminde de anlamlı azalma sağladığı saptandı.
İntrakraniyal anevrizma ve ağır kafa travmasında peroperatif serebrospinal sıvı sistatin-c düzeylerinin prognostik etkisinin araştırılması
Sonuç olarak şöyle söyleyebiliriz; Anevrizma hastalarımızdan iskemi gelişmiş olanların klip sonundaki sistatin?c düzeyleri istatiksel olarak yüksek çıkmıştı.Aynı şekilde GOS değerleri düşük olan hastalarında klip sonu sistatin-c düzeyleri yüksek bulunmuştur. Bu durumda iskemiye sekonder sistatin-c düzeyinin yükseldiği bilgisini literatürler dahilinde desteklemektedir. Gruplar arası ve içi yapılan hemodinamik karşılaştırmalarda birtakım anlamlı sonuçlar elde ettik.Bunlardan kısaca bahsedecek olursak; Grup I hastalarının (kafa travması) dura açılması,duraplasti,cilt kapanması ve operasyon sonu dönemlerinde sistolik kan basıncında, giriş değerlerine göre anlamlı düşüklük bulduk. Aynı şekilde giriş değerlerine göre; duraplasti, cilt kapanması, operasyon sonu diastolik kan basıncı değerleri ve duraplasti dönemindeki ortalama kan basıncı anlamlı düşük saptanmıştır. Kafa travması hastalarında sistatin- c düzeyleri açısından yapılan karşılaştırmalarda anlamlı sonuç elde edemedik. Bu durumun dekompresyon yapılıp ta, postoperatif tomografisinde iskemi bulgusu saptanmayan sadece 3 kişi olduğundan dolayı ististiğe sokulamamasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Dekompresyon yapılıp da, postoperatif dönemde iskemi bulgusu saptanan 10 kişinin p değeri bu yüzden hesaplanamamştır. Fakat dekompresyon sonu alınan sistatin-c değerlerinin ortalaması ve standart sapması hepsinden farklı olarak belirgin yüksek gözükmekteydi (3,19±7,36). Grup II nin (Anevrizma hastaları); Cilt insizyonu dönemindeki sistolik-diastolikortalama kan basıncı değerleri lumbal ponksiyon dönemine göre anlamlı yüksek bulunmuştur. Gene, cilt insizyonu dönemindeki EtCO2 ve ısı, lumbal ponksiyon dönemine göre düşük saptanmıştır. Bu dönemde kemik kaldırılması dönemine göre SPO2 hariç tüm parametreler anlamlı yüksek olarak elde edilmiştir. Ve giriş sistolik-diastolik ?ortalama kan basıncı değerleri, operasyon sonuna göre anlamlı yüksek bulunmuştur. Grup II nin kalıcı klip ve geçici klip dönemleri arasında hemodinamik farklılıklar elde edilmiştir.Kalıcı klip döneminde, sistolik kan basıncı ve EtCO2 geçici döneme güre anlamlı yüksek; Kalp hızı ise anlamlı düşük saptanmıştır. Grup II nin preoperatif dönemdeki GKS değerlerinin ve GOS değerlerinin çoğunluğu iyi düzeyde olduğu için karşılaştırma yapılmamıştır.Yüzde olarak verilmiştir. Grup II hastalarının, preoperatif ve postoperatif transkranyal doppler sonuçları arasındaki ilişkiye bakılmıştır. Preoperatif ve postoperatif transkranyal doppler arasında bir korelasyon vardı.Fakat sonuçlar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Ayrıca, pre ve postoperatif transkranyal doppler sonuçları ile giriş, klip sonu, postoperatif sistatin-c düzeyleri arasında anlamlı bir korelasyon bulunamadı. Gruplar arasında dekompresyon ve klip aşamaları birbirinden farklı olduğu için karşılaştırmaları yapılmadı. Grupların, sigara içimi ile sistatin-c düzeyleri arasında bir korelasyon olup olmadığına bakıldı. Grup I için; Sigara içimi ile giriş sistatin-c arasında ve Grup II için de giriş sistatin-c ile sigara içimi arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuçta, sistatin ? c düzeylerinde meydana gelen yüksekliklerin, iskemik durumlarda organizmanın bir kompanzatuar mekanizması olarak düşünebiliriz. İki vakada global iskemi meydana geldiğinde, bakılan BOS örneklerinde sistatinc düzeyleri yüksek bulunmuştur. Her iki vakada da klinik olarak beyin ölümü meydana gelmiştir. Bu da gösteriyor ki sistatin-c hem nörodejeneratif, hem de nöroprotektif proçeslerde rol oynayabilir. Ve sistatin ?c nin yüksekliği iskeminin şiddeti ile korele gözükmektir.
Postoperatif intravenöz, subkutan ve epidural hasta kontrollü analjezi (HKA)yöntemlerinin postoperatif analjezi kalitesi ve yan etki görülme sıklığı yönünden karşılaştırılması
Postoperatif ağrı tedavisinde hasta kontrollü analjezi (HKA) etkin bir yöntem olup, giderek daha yaygın kullanılmaktadır. HKA, etkin analjezi oluşturmasının yanı sıra, minimal analjezik kullanımı ile ilaç tüketimi ve yan etki olasılığının azalması, hızlı iyileşme, uygulamanın hasta tarafından gerçekleştirilmesi ile hekim ve hemşire iş gücünden tasarruf sağlanması gibi pek çok üstünlüğe sahiptir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı?nda yaptığımız bu prospektif, randomize, tek kör klinik çalışmada total abdominal histerektomi planlanan ASA I-II grubunda, 18-65 yaş arası 75 hasta bulunmaktadır. Bu hastalarda intravenöz (n=25), subkutan (n=25) ve epidural (n=25) hasta kontrollü analjezi yöntemleri kullanılarak gruplar arasında analjezi kalitesi, morfin tüketimleri, hemodinamik stabilite, yan etkiler, ek analjezi gereksinimi ve hasta memnuniyeti yönünden karşılaştırma yapılması amaçlanmıştır. Çalışmamızın sonucu olarak, 1. Analjezi kalitesi, morfin tüketimi ve ek analjezi yönünden epidural HKA?nın i.v. ve s.c. HKA yöntemine göre daha üstün olduğu 2. Hemodinamik stabilite, yan etkiler ve hasta memnuniyeti yönünden ise gruplar arası farklılık olmadığı 3. Hasta memnuniyetinin tüm gruplarda yüksek oluşu nedeni ile, HKA yönteminin hastaya güven verdiği ve postop. ağrı gidermede etkin olduğu saptanmıştır.
Koroner bypass olgularında n-asetil sisteinin böbrek fonksiyonlarına etkisi
Araştırmamızda elektif koroner bypass cerrahisi planlanan, ASA fiziksel skoru II-III olan hastalarda NAS ve SF verilerek hemodinami, kan ve biyokimya değerleri, idrar çıkışları, ekstübasyon zamanları, yoğun bakımda ve hastanede kalma süreleri karşılaştırıldı. Çalışma 18-80 yaş arası 43 erkek ve 7 kadın hasta olmak üzere 50 hasta üzerinde yapıldı. Hastalar rastgele olarak 25?er kişilik 2 gruba ayrıldı. 1.gruptaki hastalara (grup 1) operasyondan 10 dk önce IV 100 mg/kg bolus ve operasyon süresince 20 mg/kg/saatten infüzyon olarak N- asetil sistein (NAS), 2.gruptaki hastalara (grup 2) aynı dozda serum fizyolojik verildi. 18 yaş altı, 80 yaş üzeri, akut MI geçiren, akut böbrek yetmezliği, renovasküler hastalık hikayesi olan, vazopresör kullanan, peritoneal veya hemodializ yapılan, kreatinini 5 mg/dl üzerinde ve kardiyojenik şokta olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Ayrıca 2. kez pompaya giren hastaların çalışmadan çıkarılması planlandı. Her iki gruptaki hastalara operasyondan 1 gece önce 10 mg oral diazepam ile premedikasyon yapıldı. Operasyon öncesi hastaların kanda BUN, kreatinin, kreatinin klerensi Na, K ,glomerül filtrasyon hızı (GFR), idrarda Na, protein, dansite, kreatinin 24 saatlik idrar miktarı kaydedildi. Operasyon sabahı hastalar ameliyat masasına alınarak, monitörizasyon ve kateterizasyon sonrası entübe edildi. İndüksiyon öncesi hemodinamik ölçümler;kalp hızı (KAH),sistolik-ortalama-diastolik kan basıncı (SAB,OAB,DAB) oksijen saturasyonu (SPO2) kaydedildi. 1.grup hastalara operasyondan 10 dakika önce intravenöz 100 mg/kg bolus NAS verildi. Operasyon süresince 20 mg/kg/saat dozunda infüzyon olarak NAS verilmeye devam edildi. Her iki grupta 10 ?gr/kg/dk fentanil, 0.1 ?g/kg/dk sisatrakuryum, %1 izofluran ve 4lt/dk %50-50 hava ve oksijen karışımı ile anestezi devam ettirildi. Operasyon öncesi, entübasyon sonrası, operasyon başlangıcı, bypass öncesi, bypass sonrası ve operasyon sonunda SAB, DAB, OAB, KAH, SPO2, Pulmoner kapiller wedge basıncı (PCWP), idrar miktarı kaydedildi. Operasyon öncesi, bypass öncesi, bypass sonrası ve operasyon sonunda kangazı analizleri yapıldı. Operasyon sonunda toplam verilen sıvı, kan, plazma, toplam idrar miktarı, mannitol, lasix dozları, toplam kros klemp, bypass, cerrahi süreleri, hemofiltrasyon kullanılıp kullanılmadığı, ani hipotansiyon olup olmadığı ve ek sıvı replasmanı gerekip gerekmediği kaydedildi. Hastalar operasyon sonunda mekanik ventilasyon desteğinde Kalp Damar Cerrahisi yoğun bakım ünitesine çıkarıldılar.Yoğun bakımda SAB, DAB, OAB, KAH, PCWP, SPO2, toplam verilen sıvı ve idrar miktarı, kanda bun, kreatinin, Na, K, kreatinin klerensi, GFR, idrarda Na, K, kreatinin, protein, dansite değerleri kaydedildi. Hastalar hemodinamik olarak stabil ve normotermik (vücut ısısı >360C) olduklarında, belirgin aritmi olmaması, göğüs tüpü drenajları < 100 ml/saat, idrar çıkışı > 50 ml/kg/saat olması koşuluyla weaning işlemine başlandı. Hemodinamik olarak stabil olduklarında, yeterli SPO2 (maske ile FiO2< 0.5 iken >90), kontrol edilemeyen aritmilerin bulunmaması, inotrop yada vazopresör ihtiyacının olmaması, göğüs tüpü drenajının < 50 ml/saat olması, nöbet olmaması ve yeterli idrar çıkışı olması (0.5 ml/kg/saat) durumunda yoğun bakım ünitesinden çıkarıldılar. Hemodinamik ve kardiyak ritm açısından stabil olduklarında, insizyon yerinin temiz ve kuru olması, ateş olmaması, idrar ve gaita yapabilmesi, bağımsız hareket edebilme ve yemek yiyebilmesi durumlarında ise hastaneden taburcu edildiler. Hastaların yaşları, cinsiyetleri, boyları, kiloları, ekstübasyon zamanları, yoğun bakım ünitesinde ve hastanede kalış süreleri kaydedildi. Hiçbir hastaya hemofiltrasyon uygulanmadı. Ani hipotansiyon görülmedi. Ek sıvı ihtiyacı olmadı. Gruplar arası karşılaştırmada preoperatif ve postoperatif kanda BUN, kreatinin, kreatinin klirensi, GFR, Na, K, idrarda Na, protein, dansite farklı değildi. Grup içi karşılaştırmada ise; grup 1?de kreatinin klirensi, idrar proteini ve GFR?da operasyon sonrası değerlerde, operasyon öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı bir yükselme görüldü.BUN, kreatinin, Na, K, idrar Na, idrar kreatinini ve idrar dansite değerlerinde operasyon öncesi ve sonrası farklılık görülmedi. Grup 2?de; kreatinin klirensinde ve idrar kreatininde operasyon sonrası değerde operasyon öncesine göre anlamlı bir düşüş görüldü. Kanda Na, K, idrarda Na ve protein miktarlarında operasyon sonrası değerlerde operasyon öncesi değerlere göre anlamlı bir yükselme görüldü. BUN, kreatinin, GFR, ve idrar dansitesinde farklılık görülmedi Gruplar arası yapılan karşılaştırmada operasyon öncesi, cilt insizyonu ve ekstübasyon sonrası idrar miktarlarında anlamlı bir değişiklik görülmedi. By pass sonrası ve operasyon sonu idrar miktarı grup 2?de belirgin olarak düşük bulundu. Gruplar arası karşılaştırmada operasyon sırasında verilen sıvı miktarlarında farklılık görülmedi. Yoğun bakımda ekstübasyon sonrasında ise grup 2?de verilen sıvı miktarı anlamlı olarak az bulundu. Sonuç olarak; koroner arter bypass cerrahisi geçiren olgularda 100 mg/kg bolus ve 20 mg/kg/saat infüzyon NAS?nin böbrek fonksiyonlarına etkisini incelediğimiz çalışmamızda, NAS verilen grupta preoperatif BUN, kreatinin, kreatinin klirensi, idrar protein ve kreatinin değerlerinde postoperatif verilerle karşılaştırdığımızda değişkenlik saptamadık. SF uyguladığımız kontrol grubunda ise, olası bir geçici böbrek fonksiyon bozukluğunu gösteren veriler elde ettik ve NAS?nin koroner arter bypass cerrahisi operasyonlarında böbrekleri koruyucu etkisinin olduğu kanısına vardık.
Ağrısız doğum uygulamasında hasta kontrollü analjezi: Kombine spinal-epidural analjezi ve epidural analjezi tekniklerinin karşılaştırılması
Çalışmamızda kombine spinal-epidural ve epidural analjezi yöntemlerinin analjeziye, doğum eyleminin seyrine, anne ve bebek üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. 36 haftadan büyük gebeliği, servikal açıklığı 3-5 cm, visüel ağrı skalası (VAS) 3, ASA I-II sınıfına giren 50 sağlıklı gebe çalışmaya alındı. Olgular gelişigüzel iki eşit gruba ayrıldılar. Epidural analjezi (EA) grubuna % 0.125 bupivakain + 2 g mL-1 fentanil solüsyonu bazal infüzyon 6 mL sa-1, bolus doz: 5mL, kilitli kalma süresi 10 dk olacak şekilde hasta kontrollü analjezi ile uygulandı. Kombine spinal-epidural analjezi (KSEA) grubuna 2.5mg bupivakain + 0.025mg fentanil subaraknoid aralığa enjekte edildikten sonra ilave analjezi için EA grubundaki protokol uygulandı. Hemodinamik parametreler, ağrı skorları, servikal dilatasyonun ilerlemesi, doğum evrelerinin süreleri ve kullanılan ilaç miktarları kaydedildi. 1. ve 5. dk Apgar skorları ve göbek kordonundan alınan kan örnekleri ile kan gazları analiz edildi. Sistolik arter basıncında (SAB) EA grubunda 4.saat hariç tüm zamanlarda, KSEA grubunda 3. ve 4. saatlerde giriş değerlerine göre anlamlı azalma saptandı. Diastolik arter basıncında (DAB) EA grubunda 1,2,3,4. saatlerde, KSEA grubunda 4.satteki ölçümlerde giriş değerlerine göre anlamlı azalma gözlendi. VAS skorlarının KSEA grubunda 2. saat dışındaki tüm ölçümlerde anlamlı olarak düşük iken, giriş skorlarına göre iki grupta da VAS skorlarının anlamlı şekilde düştüğü gözlendi. Doğumun birinci ve ikinci evrelerinin sürelerinin, toplam ilaç miktarının KSEA grubunda anlamlı olarak daha düşük olduğu saptandı. Servikal dilatasyonun KSEA grubunda hızlı olduğu, 1. ve 5..dk Apgar skorları ile göbek kordonundan yapılan kan gazları analiz sonuçlarının her iki grupta da benzer olduğu gözlendi
Yoğun bakımda boşa çaba ve maliyeti
Bu çalışmada, kliniğimizdeki tedaviden yarar görmeyeceği, bitkisel hayatta kalacağı veya patolojileri sonucu öleceği düşünülen hastaların yoğun bakım yataklarını hangi oranda işgal ettiğini ve tedavi maliyetlerini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya, 24 yataklı reanimasyon ünitemize Mart 2003 - Ocak 2004 tarihleri arasında alınan, yoğun bakım tedavisinin fayda sağlamayacağı düşünülen 145 hasta dahil oldu. En sık karşılaşılan patolojiler reanimasyon ünitesinde kalış süreleri, tüm yatakların ne kadarını işgal ettikleri, reanimasyon çıkış ve hastane çıkış mortaliteleri, morbiditeleri ve toplam maliyetleri belirlendi. Bu hasta grubunun tedavilerinde herhangi bir değişiklik yapılmadı. Ölme olasılığı çok yüksek ancak ölmediği takdirde bitkisel hayat veya ağır nörolojik sekelli olarak kalmayacağını tahmin ettiğimiz hastalar çalışmaya alınmadı. Hastaların 101? i erkek (% 69.7), 44? ü kadın (% 30.3) idi. Ortalama yaş 55.9 ± 18.9, ortalama yatış günleri 18.3 ± 20.4 olarak saptandı. Bu süre içersinde yoğun bakım yataklarının % 31.6? sını işgal ettikleri hesaplandı. Hastaların APACHE II, SAPS II, GKS skorları kaydedildi ve skorlama sistemlerine dayanan formüllerle tahmini mortaliteleri belirlendi. Ortalama GKS skoru 6.7 ± 3.6, ortalama APACHE II skoru 24.1 ± 6.1, APACHE II skoruna göre ortalama tahmini mortalite % 50.3 ± 18.5, APACHE II skoruna göre ortalama tahmini düzeltilmiş mortalite % 49.5 ± 21.3, ortalama SAPS II skoru 54.1 ± 13.1, SAPS II skoruna göre ortalama mortalite % 53.1 ± 22.9, klinik mortalite oranı % 88.02 ± 8.83 olarak saptandı. Hastaların 102?si (% 80) yoğun bakımda, 5? i (% 3.9) yoğun bakım sonrası hastanede veya evinde öldü, 11? i (% 8.7) vejetatif durumda, 7? si (% 5.5) ağır derecede nörolojik yetersizlik ile ve bir hasta da (% 0.8) orta derecede yetersizlik ile taburcu edildi. Ortalama günlük reanimasyon maliyetleri 804.2 ± 231.3 YTL oldu.Sonuç olarak yüksek teknolojili ve yüksek maliyetli yoğun bakım ünitesini daha performanslı kullanabilmek için belli triaj ve hasta taburcu kriterlerinin oluşturulması sonucuna varıldı.
İntraabdominal basınç artışının dolaşım, solunum, santral sinir sistemi ve üriner sisteme olan etkileri
İAB artışının neden olduğu AKS, ameliyat sonrası karın içi kanamalar, ciddi karın travmaları, peritonitle birlikte olan visseral organ ödemi ve laparoskopik girişimler sırasında oluşan bir sendromdur. Bu sendrom; yaygın abdominal distansiyon, santral venöz basınç artışı, idrar çıkışında azalma, hemodinamik değişiklikler, kafa içi basınç artışı ve ventilasyon problemleri ile ilişkilidir. İAB? ın ani yükselmeleri, intrakraniyal basınçta belirgin yükselmeye ve serebral perfüzyon basıncında düşüşe neden olur. Yüksek İAB, plevral ve diğer intratorasik basınçları artırarak, jügüler venöz sistemde izlenebilen, serebral venöz akımda fonksiyonel obstrüksiyona yol açar. İAB? ın kronik artışı ile karakterize olan morbid obes hastalarda görülen idiyopatik intrakraniyal hipertansiyonun etiyolojisi bu kavramla açıklanabilir. İAB artışının ve AKS nın organlar ve sistemler üzerine olan etkileri çok belirgindir. Biz deneysel çalışmamızda, İAB artışının solunum, dolaşım, üriner ve santral sinir sistemi üzerine olan etkilerini araştırdık. Ölçümlerimizdeki değişkenlerimiz; Ortalama kan basıncı (OKB), kalp hızı (KH), intrakraniyal basınç (İKB), santral venöz basıncı (SVB), peak havayolu basıncı (HYBpeak), ortalama hava yolu basıncı (HYBort) ve kan gazı değerleriydi. Denekler rasgele 3 gruba ayrıldı ve kateterizasyonlarının tamamlanmasından sonra bu ölçümlere ait bazal değerler kaydedildi Daha sonra intraperitoneal % 0.9 NaCl verilerek 3 grupta farklı karın içi basınçlar (10, 20 ve 30 mmHg) oluşturuldu. Bu işlemi takiben, incelenen parametrelere ilişkin ölçümler her 3 grupta da 10? ar dak. ara ile 60. dak. ya kadar kaydedildi. 60. dak. sonunda torakotomi yapılarak akciğerler histo-patolojik açıdan incelenmek üzere çıkarıldı ve denekler sakrifiye edildi. İAB 10 mmHg olan kontrol grubunda hemodinamik, solunumsal ve intrakranyal basınç değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptamadık. İAB 20 mmHg olan 2.Grupta; HYBpeak (baz 14.6 3.2 60. dak 19.3 4.3 cmH2O) ve HYBort (4.0 1.0 ? 6.2 2.1 cmH2O), İKB (8.8 1.5 12.4 3.0 mmHg), SVB (6.0 2.0 8.2 1.3 mmHg) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptadık. İAB 30 mmHg olan 3.Grupta ise HYBpeak (baz 14.1 3.6 60. dak 21.7 7.6 cmH2O ), HYBort (4.9 1.1 6.5 1.1 cmH2O), SVB (6.0 1.8 9.6 3.3 mmHg) ve İKB (9.0 1.5 15.5 2.7 mmHg) basınçlarında yüksek değerler ve istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptadık. Sonuç olarak İAB özellikle 20 mmHg yı aştığında hemodinamik, solunum ve santral sinir sisteminde belirgin değişiklikler olduğunu gözledik. Ayrıca akciğer dokularının histopatolojik mikroskobik ve makroskobik incelemelerinde de belirgin değişiklikler gözlendi. Dokularda belirgin atelektazi, amfizem, konjesyon ve hemorajik alanlar saptandı
Sezaryenlerde spinal anestezi uygulamasında ropivakainin farklı dozlarının karşılaştırılması
Çalışmamızı elektif sezeryan Girişimi planlanan, 16-45 yaş arası, 36-42.gebelik haftasında olan ve ASA- I ve ASA-II sınıfında yer alan toplam 60 olguda gerçekleştirdik. Biz çalışmamızda sezaryen operasyonlarında yeni lokal anestezik ajanlardan ropivakainin farklı dozlarını spinal anestezi yoluyla uygulayarak annenin hemodinamisine, sensoriyal ve motor blok düzeylerine, yenidoğan üzerine olan etkilerine ve postoperatif ilk analjezik gereksinimi üzerine etkilerini araştırdık. I.gruptaki olgulara (n=20) ropivakain 15 mg, II. gruptaki olgulara (n=20) ropivakain 20 mg, III.gruptaki olgulara (n=20) ropivakain 25 mgi her üç grup da eşit volümde olacak şekilde 3 ml serum fizyolojik içinde uyguladık. Elde ettiğimiz verileri değerlendirdiğimizde, çalışmamızda farklı doz ropivakain uygulamalarından sonra SAB?da gözlenen değişikliklerin gruplar arasında benzer olduğu gözlendi (p>0.05). Ropivakain 15 mg ve 20 mg dozları uygulandığında kan basıncı değerlerinde önce düşüş, sonra yükselme görülmesi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05), ropivakain 25 mg verilen olgularda da kan basıncında önce düşüş sonra yükselme görüldü fakat bu değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ropivakain 25 mg uyguladığımız grupta hipotansiyon nedeniyle efedrin gereksinimi grup I ve II ye oranla daha fazla oldu, bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Hipotansiyon açısından değerlendirildiğinde grup I ve II hemodinamik açıdan daha stabil bulundu. Kalp hızı değerlerindeki bulgular her üç grupta da önce yükselme ve sonrasında düşüş olarak görüldü. Ropivakain 20 mg ve 25 mg dozlarında kalp atım hızında değişiklik gözlenmezken, ropivakain 15 mg uygulanan olgularda kalp atim hızının labil olduğu, ilk dakikalarda yükselme sonra ise düşme olduğu gözlendi, istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Sensoriyal ve motor blok başlangıç süreleri ve maksimum sensoriyal (dermatom T4) ve maksimum motor blok seviyesine (bromaj : 3) ulaşma süreleri her üç grupta da benzerdi, istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0.05). Sensoriyal blok süresi (2 segment gerilme süresi) açısından karşılaştırıldığında, sensoriyal blok süresi doza bağlı artış gösterdi. Grup IIIdeki artış Grup I ve Grup IIye göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Gruplar motor blok süresi (bromage II ye gerileme) açısından karşılaştırıldığında, artan doza bağlı motor blok süresinde uzama görüldü, istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0.05). Postoperatif donemde ilk analjezik gereksinimi süresi açısından değerlendirildiğinde grup II; ropivakain 20 mg dozda en uzun süre ve grup I; ropivakain 15 mg dozda en kısa süre olarak bulundu, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmedi (p>0.05). Solunum depresyonu hiç bir olguda gözlenmedi, olguların SpO2 değerlerinin karşılaştırılmasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Yenidoğan umblikal kan gazları (pH, PCO2, PO2, HCO3, SpO2), apgar skorları ve bebeğin ağırlığı, açısından değerlendirildiğinde her üç grup benzer olarak bulundu. Spinal anestezi komplikasyonları ve ilaç yan etkileri açısından değerlendirildiğinde, gruplar arası karşılaştırmada komplikasyonlar açısından farklılık gözlenmedi (p>0.05). Hiç bir olguda idrar retansiyonu ve nörolojik defisit gelişmedi. Sonuç olarak, spinal anestezi yöntemiyle ropivakain farklı dozları sezeryan operasyonlarında güvenle kullanılabilir. Hastaların hemodinamisi operasyon esnasında stabil seyretmektedir, derin olmayan minimal hipotansiyon ve bradikardi atakları gözlenmiştir .Ropivakainin her üç grupta da yenidoğan üzerine olumsuz etkisini görmedik. Ropivakain 20mg uygulanan olgularda sensoriyal blok etkisinin hızlı başlayıp uzun sürmesi etkin analjezi sağladı, motor blok etkisinin de geç başlayıp erken bitmesi hastaların erken mobilize olmalarını sağladı, ilk analjezik gereksiniminin daha uzun sürede olması açısından da diğer iki gruba göre daha avantajlı bulunmuştur. Sezaryenlerde ropivakainin farklı dozlarını karşılaştırdığımız bu çalışmamızda; her üç grupta da hızlı başlangıçlı ve yeterli bir anestezi düzeyi elde etmemize rağmen, 25 mg ropivakain grubunda hipotansiyon ve efedrin gereksiniminin daha fazla olması nedeni ile 15 mg veya 20 mg ropivakain dozlarının güvenle uygulanabileceği görüşündeyiz.
Lomber disk cerrahisi uygulanacak hastalarda spinal ve genel anestezinin karşılaştırılması
Lomber disk cerrahisi için genel anestezi kadar spinal, epidural anestezide kullanılabilir. Ancak her yöntemin kendine göre avantajları ve dezavantajları bulunmaktadır. Santral blok yöntenlerinde hasta stres yanıt olarak daha az tepki vermekte; bulantı, kusma gibi yan etkiler ise daha az görülmektedir. Bu yöntemlerle hastalar daha çabuk toparlanmakta, derlenme süreleri, hastanede kalış süreleri daha da kısalmaktadır. Hastaların operasyon sonrası analjezik ihtiyaçları daha azdır ve normal aktiviteye dönüş zamanları daha kısadır. Bu nedenle hastalara ait bir kontrandikasyon yoksa, cerrahi ekibin yeterli tecrübesi bulunuyorsa, spinal anesteziyi bu tip cerrahide güvenle kullanabiliriz. Spinal anestezi halen çoğu merkezde birçok operasyon için güvenle kullanılırken lomber disk cerrahisinde kullanımıda rutine indirgenmelidir. Tabiki bu yöntemin dezavantajlarıda mevcuttur ve bunlar ender görülmesine karşın hasta ve anestezist için oldukça önemli problemlere neden olmaktadır. İnsan anatomisini iyi bilmek, oluşabilecek komplikasyonları erken tanımak ve önceden tahmin etmek oldukça önemlidir. Ropivakain spinal anestezide oldukça sık kullanılmasına rağmen disk cerrahisinde güvenle kullanıma ait literatüre rastlanmamıştır. Etkinin hızlı başlaması, hastaların genel konforu ve diğer avantajları ile birlikte değerlendirildiğinde, lomber disk cerrahisinde ropivakain ile uygulanan spinal anestezi hiçbir açıdan problem çıkarmamıştır. Bu nedenle güvenle kullanılabileceğini önerebiliriz.
Menenjitin tanısı ve prognozun tahmininde beyin omurilik sıvısı laktatının rolü
Yoğun bakım hastalarında ya toplumdan kazanılmış ya da travmaya, nörocerrahiye ve nöroinvaziv işlemlere bağlı olarak menenjit gelişebilir. Menenjitin tanı ve tedavisinde gecikme, zaten mortalite ve morbidite riskinin yüksek olduğu yoğun bakım hastalarında klinik durumun daha da kötüleşmesine, nörolojik sekel gelişmesine, yoğun bakımdan ve hastaneden taburcu süresinin uzamasına ve maliyetin yükselmesine sebep olur. Menenjitin erken tanısı için B.O.S.`da glukoz, protein, hücre sayımı ve ayrımı, mikrobiyolojik inceleme gibi standart yöntemler yanında birçok laboratuvar incelemesinin değeri araştırılmaktadır. Bu çalışma ile B.O.S. laktat düzeyinin menenjitin erken tanısı açısından yararlı olup olmayacağını, diğer standart testlere üstün olup olmadığını ve prognozla ilişkisini araştırmayı planladık. Bu çalışma, 2004-2005 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitesinde yatan 55 hasta üzerinde hastane etik kurul onayı alınarak yapıldı. Reanimasyon Ünitesine intrakranial kanama (intraserebral, S.A.K., subdural, epidural kanama), anevrizma, serebrovasküler olaylar, kafa travması ve arteryo-venöz malformasyon gibi nedenlerle yatırılıp, E.V.D. kateteri yerleştirilen hastalardan çalışma grubumuzu oluşturduk. Hastaların yaşı, cinsiyeti, tanısı, günlük G.K.S. skoru, G.O.S. skoru, vital bulguları (kan basıncı, kalp atım sayısı, santral venöz basınç), K.İ.B. değerleri, en yüksek vücut ısısı, serum lökosit, C.R.P., kan laktat düzeyleri, kan ve B.O.S.`un asid-baz dengesi ve B.O.S. glukoz, protein, klorür, lökosit sayımı, laktat ölçümü, B.O.S. ve diğer enfeksiyon odaklarından alınan kültürler, antibiyotik, mannitol, steroid ve inotropik ilaç kullanımı, ventilasyon durumu incelendi ve kaydedildi. Menenjit gelişen ve gelişmeyen hastalar arasında yaş, cinsiyet, yoğun bakıma kabulündeki G.K.S. skoru, kabuldeki APACHE II skorları, hastanede kalış süresi, hastaların akut hastalıkları, komorbid hastalıkları, geçirilen operasyonlar, geliş yerleri ve G.O.S.`ları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. E.V.D. kateteri yerleştirilen çalışma hastalarımızda menenjit gelişme sıklığı % 36.4tü. Çalışma hastalarımızda genel mortalite % 52.7 iken menenjit gelişenlerde mortalite % 60 gelişmeyenlerde ise % 48.6 olarak bulundu. Menenjit gelişen hastalarda menenjit gelişmeden önceki üç günün ortalama vücut ısısı değerlerini, menenjit gelişmeyenlerin aynı günlere uyan dönemindeki vücut ısılarından anlamlı olarak yüksek bulduk. C.R.P. düzeyi, menenjit gelişen ve gelişmeyen hastalar arasında 3.veriler (5-7. günler arasında) menenjit grubunda anlamlı olarak daha yüksekti. Menenjit gelişmeden önceki son üç günün ortalama B.O.S. laktat düzeyleri, menenjit geliştiği günün B.O.S. laktat düzeyi ve E.V.D. kateterinin son günü ölçülen B.O.S. laktat düzeyleri, menenjit gelişenlerde gelişmeyenlere göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Kesim noktası 4.1 iken B.O.S. laktatının duyarlılığı (sensitivitesi) % 95, seçiciliği (spesifisite) % 84.4 bulundu. B.O.S. laktatının (+) tahmini değeri % 77.4, (-) tahmini değeri %96.8 bulunmuştur. Üçüncü verilere göre kesim noktası 0.38 olarak belirlendiğinde B.O.S./kan glukoz oranı için duyarlılık % 95, seçicilik % 100 ile en seçici test olduğu saptandı. Üçüncü verilere göre kesim noktası 16.9 mg.dl-1 olarak belirlendiğinde B.O.S. proteini için duyarlılık % 95, seçicilik % 59 bulundu, fakat kesim noktası olarak 40 mg.dl-1 seçildiğinde duyarlılık % 60 a seçicilik % 71.9a düşmektedir. B.O.S. P.N.L. için ise kesim noktası 3 olarak bulundu (3 X 11 P.N.L.), bu kesim noktasıyla duyarlılığı en yüksek test olarak bulundu (Duyarlılık % 100, seçicilik 96.9). Pozitif tahmini değer % 94.8, (-) tahmini değer % 100 olarak bulundu. Menenjit gelişen hastaların % 60ında etken olarak Asinetobakter üretildi. Menenjit gelişen hastalarımızın önemli bir bölümünde menenjit gelişiminden önce başka vücut bölgelerinde de (hastaların % 70inde akciğerde) benzer mikroorganizmalar üretildi. Sonuçlar, B.O.S. laktatının nörocerrahi geçirmiş hastalarda menenjit teşhisi açısından B.O.S./kan glukoz oranı ve B.O.S. P.N.L. sayımına destekleyici, menenjitin erken teşhisinde önemli bir test olabileceğini ve bir prognoz göstergesi olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Ağır kafa travmalı hastalarda cerrahi dekompressif kraniyektomi ve intraventriküler drenajın prognoza etkisi
Ağır kafa travmalı hastaların tedavilerindeki ana amaç; kafa içi basıncını, sistemik arteriyel basıncı ve bunlara bağlı beyin perfüzyon basıncını istenilen düzeylerde tutmaktır. Bu amaçla bazı merkezlerde, geleneksel tedaviler (normoventilasyon, normotermi, sedasyon-analjezi, osmotik diürez) yanında intra-ventrikül kateter (İVK) yerleştirilmesi ve cerrahi dekompressif kraniyektomi (CDK) uygulaması da tedavi protokollerine eklenmektedir. Bu çalışmada geleneksel tedavi yöntemlerinin uygulandığı dönemdeki mortalite ve morbidite ile bunlara İVK ve CDK tedavilerinin eklendiği dönemdeki sonuçlarımız karşılaştırılmıştır. Çalışmaya, Glasgow Koma Skalası (GKS) skoru 8 ve altında olan 117 hasta alındı. Kırk-sekiz hastanın tedavisinde geleneksel yöntemler (Grup I), 69 hastada ise geleneksel yöntemlere ek olarak gerektiğinde İVK yerleştirilmesi ve CDK uygulamasını da içeren tedavi protokolü uygulandı (Grup II). İki grup travmanın şiddeti ve demografik veriler açısından benzerdi. Grup Ide iyi nörolojik durumda 16 hasta (%33), kötü nörolojik durumda 12 hasta (%25) servise çıkarıldı, 20 hasta (%42) kaybedildi. Grup IIde iyi nörolojik durumda 34 hasta (%49), kötü nörolojik durumda 16 hasta (%23) servise çıkarıldı, 19 hasta (%28) ise kaybedildi (p > 0.05). Ayrıca Grup II içinde CDK uygulanan 17 hastanın 6sı (%35) iyi, 7si (%41) kötü nörolojik durumda servise çıkarıldılar. CDK yapılanlarda mortalite oranı ise %24 olarak bulundu. Sonuç olarak Grup II deki hastaların sonuçları, geleneksel tedavi yöntemleri uygulanan Grup Ie göre daha iyi görünmekle birlikte bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi.