
9
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Demokrat Parti Dönemi Türkiye-İran ilişkileri (1950-1960)
Türkiye ile İran Orta Doğu'nun iki büyük devletlerindendir. Bu iki devlet geçmişten beri süre gelen dostluk ilişkilerine sahiptir. Bu dostluk Atatürk zamanında pekişmiş olsa da zaman zaman ilerlemiş ve gerilemiştir. Geliştiği süre zarfında karşılıklı anlaşmalar ve jestlerin arttığı ilişkiler gerildiği zaman bile tamamıyla kopmamıştır. Zira gerginken bile iki ülke ilişkisi sürmüştür. Belirtilen zaman aralığı olan 1950-1960 dönemi her iki ülke içinde sosyal ve siyasal şekilde değişimlerin yaşandığı bir dönemdir. Zira bahsi geçen zaman Orta Doğu'da yeni bir düzenin oluşturulmaya çalışıldığı bir dönemdi. Karşılıklı ilişki Demokrat Parti döneminde dış politikada benzer amaç ve hedefler belirlendiği zaman artmış ve yakınlaşmıştır. Bu yakınlaşmalardan biri her iki ülke içinde bir zaman Şah döneminde dış politika hedefi olan batılılaşma idi. Bu ortak amaç sayesinde iki ülke çıkarları doğrultusunda hareket etmiş ve ortak paktlar ve anlaşmalarda bir araya gelmiştir. Bunların yanı sıra ülke güvenliği amacıyla ekonomik, kültürel ve siyasal anlaşmalar yapmışlardır. Benzer bir diğer yaklaşım olan milliyetçi politika sayesinde iki ülke birbirleri ile işbirliğine yanaşmış ve yıllardan beri süre gelen bazı anlaşmaları sonuca bağlamıştır. Her ne kadar yabancıların da dâhil olduğu Demokrat Parti'nin iktidarda kaldığı bu on yıllık süreç içerisinde iki devlet ortak paydada ve dostluk ilişkileri yürütme tutumunda bulunup çatışmadan kaçınmışlardır. Ancak buna rağmen Sovyet tehdidi olan komünizm sebebiyle Türkiye, bir müddet İran ile olan ilişkisinde oldukça dikkatli olmuştur. Zira bir süre İran Başbakanlığı yapan Musaddık'ın Sovyet yanlısı olduğunu düşünmekteydi. Bu ve bunun gibi birçok iç ve dış sebepler dolayısıyla iki ülke ilişkilerinde dikkatli olmuş ve ortak çaba göstermişlerdir.
Irak siyasi hayatında Sadr Hareketi ve İran ile ilişkilerinde süreklilik ve değişim
Bu çalışma, Irak siyasetindeki Şii İttifakı içindeki fraksiyonlaşmayı, özellikle de Mukteda es-Sadr liderliğindeki Sadr Hareketi ile İran arasındaki gerilimleri, tarihsel ve çağdaş bir perspektifte incelemektedir. Türkçe literatürde Sadr Hareketi üzerine çeşitli çalışmalar bulunmasına rağmen, hareketin İran ile olan ilişkisi üzerine kapsamlı akademik araştırmalar sınırlıdır. Sadr Hareketi'nin siyasi söylemlerini, İran'a yönelik tutumunu ve Irak siyasetindeki rolünü derinlemesine incelemeyi amaçlamaktadır. Irak'ın Şiî toplumu içerisinde önemli bir yere sahip olan Sadr Hareketi, İran'ın artan bölgesel nüfuzuna karşı Irak'ın milli kimliğini ve bağımsızlığını koruma vurgusu yapmaktadır. Hareketin, Irak'ın bağımsızlığını ve siyasi egemenliğini vurgulayan söylemleri, İran'ın Irak üzerindeki nüfuzunu doğrudan sorgulamaktadır. Çalışma ilk bölümde Şii Ekseni'nin Irak'taki tarihsel kökenlerini ve bu ittifakın şekillenmesinde İran'ın oynadığı rolü incelemektedir. Ardından, Sadr Hareketi'nin siyasi hedeflerini, toplumsal söylemlerini ve İran'dan bağımsız bir Şii liderliği inşa etme arayışını analiz ederek, Sadr-İran ihtilafının temel unsurlarını açığa çıkarmaktadır. Ayrıca, İran'ın bölgesel stratejik hedeflerine ulaşmasında bir engel oluşturabileceği ve bölgedeki güç dengesini değiştirebileceği vurgulanmaktadır. Bu tez, Irak siyasetindeki karmaşık dinamikleri anlamak için önemli bir katkı sağlamaktadır. Özellikle, Sadr Hareketi ile İran arasındaki gerilimlerin, Irak'ın siyasi geleceği ve bölgesel istikrar üzerindeki etkilerini daha iyi kavramamıza yardımcı olmaktadır.
İran'da kadın hareketleri bağlamında İslami feminizmin dönüşümü
1979'da gerçekleşen İran İslam Devrimi'nin ardından İran'da kadınların statüsünde olumsuz değişimler yaşanmıştır. Bu değişimlerin ardından kadınlar, kadın haklarının iyileştirilmesi için çalışmalarını sürdürmüş ve farklı tepkiler geliştirmiştir. Müslüman kadınların kimlik mücadelesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan İslami feminizm ise kadın haklarının farklı bir yönden iyileştirilmesini amaçlamıştır. Kadınlar dini metinleri feminist bir perspektifle yeniden yorumlamış ve İslam ile çatışan geleneksel söylemlere eleştirel bir bakış açısı geliştirmiştir. Kadınların bu girişimleri çeşitli kazançlar sağlamış olsa da İslami feminizmi eşitlik aracı olarak gören kadınların varlığı farklı nedenler ve olaylar neticesinde azalmış ve İslami feminizm, kadın hakları mücadelesinde etkinliğini yitirmiştir. Bu çalışmada, İslami feminizmin neden ve nasıl bir düşüş yaşadığı süreç takibi yöntemiyle analiz edilmeye ve İran'da son dönemlerde gerçekleşen kadın hareketlerinin değişimi bu bağlamda açıklanmaya çalışılmıştır. Kadınların kendi statülerine dair endişeleri ve verdikleri tepkileri anlamak, İran'da kadın hareketlerini değerlendirmek ve bu hareketlerin ana odağını anlamak için önemlidir. Bu durum İran'daki kadın hareketlerini geniş bir perspektiften değerlendirmek için oldukça önemli olmakla birlikte İslami feminizm geleceğine dair öngörülerde bulunmaya yardımcı olacaktır.
Fâtımîlerden Memlüklere geçiş sürecinde Ezher Camii ve Medresesi
İslam tarihinde bilimsel faaliyetlerin gerçekleştirildiği ilk kurumlar camiler olmuştur. Tarihsel perspektiften değerlendirildiğinde gerek jeopolitik ve idari sebepler gerekse başka sebeplerle camiler, en önemli mekânlardan biri olarak öne çıkmaktadır. Özellikle Ortaçağda kurulan her devlet kendi mezhep yapısını ve siyasi iradesini camiler aracılığıyla ifade etmiştir. Bu nedenle mezhep uygulamalarındaki değişikliklerin izlerinden fikir yapısındaki dönüşümlere, ilmin değişen yapısına hatta yönetimin siyasi tercihlerine kadar birçok parametreyi dönemin en önemli unsuru olan camiler üzerinden okumak mümkündür. Bu çalışmada, değişen fikir yapılarının yansıması olan uygulamaların dönüşümü ve dönemin ilmî sürecini anlamlandırmak amacıyla Ezher Camii'nin faklı yönetimler altındaki kullanım süreci incelenmiştir. Cami incelenirken bir yandan da Ezher hakkında yapılan araştırmalar üzerinden bir analiz yapılmak istenmiştir. Çalışma, caminin Fâtımîler dönemindeki kuruluş ve işleyişini, Eyyûbîler devletindeki sürecini ve Memlükler'in ilk 50 yılını kapsamaktadır. Bu sayede, Şiî mezhebine mensup Fâtımîler ile Sünnî mezhep görüşünü benimseyen Eyyûbîler ve Memlükler'in uygulamalarını karşılaştırma imkânı doğmuştur. Ayrıca, bu üç devletin benimsediği eğitim stratejilerinin, camideki değişim ve dönüşümler aracılığıyla analiz edilmesi hedeflenmiştir. Bu çalışmada, özellikle Eyyûbîler iktidarının Ezher Camii'ne yönelik politikalarının anlaşılması amaçlanmaktadır. Ancak konunun bütüncül bir gözle ele alınabilmesi için, caminin önceki ve sonraki dönemleri de çalışma kapsamında ele alınmıştır. Ezher hakkında yapılan çalışmalar irdelenerek gerçekleştirilen bu araştırmada, mümkün olduğunca nesnellik sağlanmaya özen gösterilmiştir. İncelenen süre zarfında Ezher Camii'nin hiçbir zaman tamamen kapanmadığı, ancak bazı dönemlerde diğer dönemlere nispeten daha az merkezî bir rol üstlendiği anlaşılmıştır. Şiî havzalarının ilk siyasî nüvesi olan Fâtımîler döneminde, siyasî düşüncenin geliştirildiği mekân olan Ezher Camii sadece Fâtımîler'in değil tüm Şiî havzanın merkezi olmuştur. Ezher Camii'nin Fâtımîler dönemindeki bu işlevi sebebiyle Eyyûbîler, camiyi kısmen atıl olarak kullanmış fakat tamamen kapatmamışlardır. Burada eğitim-öğretim faaliyetleri sürdürülmüş ve vakit namazlarının eda edilmesine izin verilmiştir. Fâtımîler döneminde merkezi bir rol üstlenen Ezher Camii, Eyyûbîler iktidarında bu işlevini medreselere devretmiştir. Memlükler döneminde ise Sünnî eğitim sistemi bölgede tamamen kabul görmüş ve yerleşmiştir. En nihayetinde olarak Ezher Camii merkezi rolüne dönmüş ve zamanla bölgenin ana eğitim kurumlarından biri olmuştur.
Muzafferuddin Kökböri'nin askeri ve siyasi hayatı
İslâm tarihinde XII. Yüzyılın oldukça kritik bit dönem olduğu söylenebilir. Çünkü bu dönemde Moğollar doğudan, Haçlılar ise batıdan İslâm dünyasına saldırmışlardır. Sözü edilen zaman diliminde Sultan Muzafferüddin Kökböri, Erbil'in Hükümdarı ve Selâhaddîn-i Eyyübî'nin ordusunda bir komutan daha sonra da Selahaddîn-i Eyyübî'nin damadı olarak yaşamını sürdürüyordu. Sultan Muzafferüddin Kökböri, Haçlı ve Moğollara karşı yapılan savaşlarda, özellikle Hittîn Savaşı'nda Müslümanların başarısında önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca Erbil şehrinin kalkınması ve şehir halkının refahı için çok çaba sarfetmiş ve önemli eserler bırakmıştır. Onun fakir, yetim ve dul kadınlar için oluşturduğu müesseseler, eğitim-öğretim için oluşturduğu kurumlar (Muzafferiye Medresesi gibi), ticaretin gelişmesi için geliştirdiği projeler (Muzafferiye Çarşısı gibi) ve sosyal devlet ilkesi gereği kimsesizlere yaptığı yardımlar bu bağlamda değerlendirilebilir. Ayrıca kaynakların çoğuna göre İslâm tarihinde ilk defa mevlit kandili kutlaması bu dönemde Sultan Muzafferüddin tarafından başlatılmıştır. Aynı zamanda mevlit kutlamalarına katılmak için Erbil dışından gelen misafirlere de özel bir misafirhane kurmuştur. Muzafferüddin Kökböri, İslâm Dünyası için önemli başarılara imza atmasına rağmen fazla tanımamaktadır.
İran ve Suudi Arabistan rekabeti'nin bölgesel çatışmalar üzerindeki etkisi: Yemen örneği
İran ve Suudi Arabistan günümüzde Orta Doğu'nun en önemli aktörleri arasında yer almaktadır. 1979 yılında gerçekleşen İran İslam Devriminin bir sonucu olarak kurulan İran İslam Cumhuriyeti'nin dış politika anlayışı kökten değişmiş ve Suudi Arabistan ile ilişkiler kopma noktasına gelmiştir. Bundan sonraki süreçte de devrim ihracı ve Şii ayaklanmaları, Hac olayları, İran-Irak Savaşı, Nimr el-Nimr'in idamı, Şii Hilali, Arap Baharı gibi gelişmeler iki ülke arasında krizlere neden olmuştur. Yakın tarihte ise Yemen İç Savaşı'ndan sonra İran-Suudi Arabistan ilişkileri adeta Yemen merkezli bir vekâlet savaşı hâline gelmiş ve bu iki ülkenin Orta Doğu üzerinde hegemonya kurma mücadelesi gözle görülür bir hâl almıştır. Güney ve Kuzey Yemen'in birleşmesi ile oluşan Yemen Cumhuriyeti'nin bugün üç ana güvenlik problemi vardır: Husiler, Arap Yarımadası El Kaidesi ve Güney Hareketi'dir. Arap Baharı, var olan bu üç ana güvenlik probleminin neden olduğu anlaşmazlıkların ve çatışmaların şiddetlenmesine zemin hazırlamıştır. Bu üç kesim tarafından da benimsenmeyen Salih Rejimi, 2011 yılında çıkan ayaklanmalar sonucu yaşanan istifalar ile dağılmıştır. Salih Rejimi'nin halefi Hadi Rejimi ise, kendisinden önceki rejimin hükûmet ve güvenlik güçleri üzerindeki etkisinden kurtulamamış ve güçlü bir otorite elde etmeyi başaramamıştır. Bu otorite boşluğunu fırsat bilen Husiler, Salih ile ittifak yaparak ülke kontrolünü ele geçirmiştir. 2015 yılında gerçekleşen ve Husi Darbesi olarak adlandırılan bu sürece İran ve Suudi Arabistan'ın müdahil olması, krizi içinden çıkılmaz bir hâle dönüştürmüştür. İran bu mücadeleler sırasında görünürde yumuşak güç unsurlarına başvurmuş, sert güce başvurması ise perde arkasından Husiler aracılığı ile gerçekleşmiştir. Suudi Arabistan ise bu güç mücadelesinde geleneksel dış politika anlayışında görülmemiş bir hamle yaparak 2015 yılında düzenlenen "Kararlılık Fırtınası Operasyonu" ile doğrudan sert güç unsurları kullanarak sahnede yerini almıştır.
Türkiye-Suudi Arabistan siyasi ilişkileri (2002-2020)
Bugünkü Suudi Arabistan topraklarını içeren Arap Yarımadası XVI. yy'ın başlarında Osmanlı hâkimiyeti altına girmiş, 400 yıllık Osmanlı hâkimiyetinden sonra 1932'de Abdülaziz el-Suud tarafından resmen bağımsız bir devlet olarak kurulmuş ve Suudi Arabistan Krallığı adını almıştır. I. Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti'nin parçalanması sonrasında kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti, Batıya yönelik dış politika izlemiş ve Suudi Arabistan da dâhil Ortadoğu ülkeleriyle yakın ilişkiler kurmamıştır. Türkiye'nin Suudi Arabistan ile ilişkileri 2002'de AKP hükümetinin iktidara gelmesiyle daha önce hiç olmadığı kadar olumlu yönde ilerleme kaydetmiş, iki ülke arasında siyasi, ticari, turizm, kültür gibi alanlarda ilişkiler güçlendirilmiştir. 2006 yılında Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye 40 yıl sonra ilk kez kral düzeyinde bir ziyaret gerçekleştirilmiştir. Ancak 2011'de Arap ülkelerinde meydana gelen ve "Arap Baharı" olarak adlandırılan devrimci hareketler sonrası iki ülke arasındaki ilişkiler bölgede yaşanan siyasi olaylar konusunda konumlandıkları yer dolayısıyla gerginleşmeye başlamıştır. Arap Baharı'ndan sonra da iki ülke arasında ciddi krizler ortaya çıkmıştır. 2017'de Suudi Arabistan'ın içinde bulunduğu beş ülkenin Katar'la diplomatik ilişkilerini kesmesiyle patlak veren krizde Türkiye'nin Katar'a destek vermesi, Türkiye ile Suudi Arabistan'ın Libya'daki karışıklıkta yer aldığı taraflardan doğan gerginlikler ve 2018 yılında Suudi Gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu'nda Suudiler tarafından öldürülmesiyle iki ülke arasında çıkan diplomatik kriz bu dönemde iki ülke arasında yaşanan diğer önemli diplomatik krizlerdir. Bu tez 2002-2020 yılları arasındaki Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerini incelemektedir.
Suriye iç savaşı sürecinde Türkiye-Lübnan ilişkilerinde Hizbullah etkisi
Lübnan-Türkiye ilişkileri bölgesel gelişmelerden bağımsız değildir. Bu bağlamda Lübnan'ın iç ve dış siyasetinde etkili bir bölgesel aktör olan Suriye'nin 2011 Arap Baharı sonrası yaşadığı iç savaş birçok yönden Lübnan'ı etkilemiştir. Lübnan'daki farklı siyasi ve mezhepsel aktörlerin Suriye'deki iç savaşa yönelik farklı tutumlar sergilemesi, ülkenin dış politikasını da etkilemiştir. Lübnan'ın önde gelen mezhepsel, siyasal ve askeri grubu olan Hizbullah Hareketi Suriye İç Savaşında Şam Yönetimini söylem ve eylemlerle desteklemiş ve buna karşın Türkiye Suriye'deki Şam Yönetimi karşıtı muhaliflerden yana tavır almıştır. Bu tezde, Hizbullah Hareketi'nin Lübnan'da siyasi bir aktör iken, Suriye'de devlet dışı bir aktör olarak silahlı çatışmalara girmesinin Türkiye-Lübnan ilişkilerini etkileyip etkilemediği araştırılmıştır. Bu tezin zaman sınırı, Suriye'deki ayaklanmalarla başlayan ve bugüne kadar gelen süreçtir. Bu bağlamda çalış Suriye topraklarında Beşar Esad Yönetimine askeri ve sözlü destek veren Lübnan Hizbullah'ının, Şam Yönetimine karşı mücadele veren muhaliflerle yakın ilişkide olan Türkiye'ye karşı tutumu ve bu tutumun Türkiye-Lübnan devletlerarası ilişkilerine bir etkisinin olup olmadığı, olduysa hangi alanlara olduğu tespit edilmeye çalışmaktadır. Çalışmanın bulgusu ise Hizbullah'ın Suriye'deki varlığının Türkiye-Lübnan ilişkilerini kayda değer bir şekilde etkilemediğidir. Bunun gerekçesi ise, Hizbullah'ın bir devlet aktörü olarak değil, devlet dışı bir aktör olarak Suriye'de bulunması ve Lübnan'da Hizbullah'ın Şam Yönetimine destek vermesinden rahatsız olan iç dengelerin mevcut olmasıdır.
Kimlik ve dış politika ilişkisi bağlamında ABD'nin 2003 Irak müdahalesi
Ortadoğu'nun önemli ülkelerinden olan Irak'ın ikinci defa Amerikan müdahalesine maruz kalması 2003 yılında olmuştur. Bu tezde Irak'a Amerikan müdahalesinin nedenlerinin açıklanması hedeflenmektedir. Bu tezin ana araştırma sorusu 11 Eylül Olaylarının Amerikan kimliğini dış politika alanında nasıl dönüştürdüğüdür. Bu soruya verilen yanıt ise 11 Eylül olaylarının Amerikan dış politikasını özellikle Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu düzende çok taraflı, ekonomik işbirliğine dayanan bir politikadan çok tek taraflı, Amerikan değerlerinin korumacı politikalarla yayılmasını zorunlu gören bir hale dönüştürmüştür. Bu dönüşümün temel sebebinin olarak Yeni Muhafazakâr ve Evanjelist düşüncelerin karar alma mekanizmalarında etkili olması gösterilmektedir. Bu dönüşümün aktarılması için özellikle 11 Eylül sonrası karar alıcıların konuşmaları incelenmiştir. Bu amaçla önce Amerika'nın Irak'a yönelik politikalarının tarihsel arka planı anlatılmış, daha sonra kuruluşundan itibaren Amerikan kimliğinin özellikleri sıralanmış daha sonra ise Irak Savaşı özelinde Soğuk Savaş sonrası Amerikan kimliğinin dış politikaya etkisi incelenmiştir.