
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2.610
Arşivlenen Tez
1
DOI Atanmış
9
Enstitü
0%
DOI Oranı
Son Eklenen Tezler
Tümünü GörSağlıklı kadınlarda infradian ritim örneği gösteren menstrüel siklusun tiroid kan akımı ve tiroid volümü üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmanın amacı sağlıklı kadınlarda infradian ritim örneği gösteren menstrüel siklusun (MS) dört farklı periyodunda seks hormonları ve tiroid stimüle eden hormon (TSH) değiğikliklerine göre inferior tiroid arter (İTA)'den ölçülen tiroid kan akımı parametreleri ve tiroid volümü değişkenlikleri belirlemektir. Gereç ve Yöntemler: Düzenli menstrüel siklusu olan 21 ve 38 yaş arasında 22 sağlıklı kadın çalışmaya alındı. Her bir katılımcı menstrüel siklusun 3. günü (menstrüel kanama periyodu), 7. günü (foliküler faz), 14. günü (periovulatuvar periyod) ve 21. günü (luteal faz) değerlendirildi. Bütün incelemeler en az 12 saat açlık sonrası saat 06:00-08:00 saatleri arasında yapıldı. Kan örnekleri plazma estradiol (E2), progesteron (PG), luteinize edici hormone (LH), follikül stimule eden hormon (FSH), TSH, serbest triiyodotironin (sT3), serbest tiroksin (sT4), tiroglobulin (Tg) ölçümü için toplandı. Tüm olgulara MS'un farlı fazlarında toplam 4 kez konvansiyonel ultrasonografi ve doppler ultrasonografi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan olguların ortalama yaşı 28,72 ± 5,72 yıl idi. TSH, Tg, peak systolic velocity (PSV), rezistans index (RI), pulsatil index (PI) ve tiroid volümü ortalama değerleri menstrüel siklusun 3. gün, 7. gün, 14. gün ve 21. gün istatistiksel olarak değerlendirildi. TSH, tiroid volümü ve PSV değerlerinde 3. ve 7. gün ile karşılaştırıldığında 14. günde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (sırasıyla, p=0,005, p=0,000, p=0,014 ve p=0,021, p=0,002, p=0,021). PI menstrüel siklusun 21. gününde minimal artış göstermekle beraber MS'un farklı dönemleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). RI, 14. ve 21. günde 3. gün ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı Ģekilde azalmaktaydı (sırasıyla, p=0,02, p=0,015). Tg seviyelerinde 7. ve 14. günde 3. gün ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (sırasıyla, p=0,001, p=0,021). Menstrüel siklus sırasında sT3 ve sT4 seviyelerinde anlamlı değişiklik saptanmadı (tüm karşılaştırmalar için, p> 0.05). Ek olarak menstrüel siklus sırasında TSH seviyeleri ve LH, FSH, PG, E2, Tg seviyeleri ve TSH seviyeleri ve PSV, RI, PI, tiroid volümü arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı (tüm karşılaştırmalar için, p> 0.05). Sonuç: Menstrüel siklus boyunca TSH ve Tg ile birlikte inferior tiroid arter kan akım parametreleri ve tiroid volümünde değişiklikler olmaktadır. Bazı tiroid hastalıklarının ayırıcı tanısında doppler ultrasonografiden faydalanılmaktadır. Çalışmamızın sonuçlarına göre, tiroide yönelik doppler ultrasonografinin kullanıldığı alanlarda veya popülasyon çalışmaları yapılırken kadın olguların foliküler faz döneminde değerlendirilmesinin uygun olacağı görüşündeyiz. Anahtar Kelimeler: Menstrüel siklus, tiroid kan akımı, tiroid volümü
Antiepileptik ilaç kullananlarda artmış ateroskleroz riski
Son zamanlarda yapılan çalışmalarda kronik epilepsi ve uzun süreli antiepileptik ilaç (AEĐ) kullanımının ateroskleroz gelişimi ile ilişkili olabileceğini düşündüren sonuçlar bildirilmiştir. Biz bu çalışma ile uzun süreli AEĐ kullanan hastalarda antiepileptik ilaçların aterosklerozun risk belirteçleri ve aterosklerozun bir göstergesi olarak karotis intima media kalınlığı (ĐMK) ile olası ilişkisini göstermeyi amaçladık. Çalışmaya, 3 yıl veya daha uzun süre Karbamezapin (KBZ) ve Valproik asit (VPA) monoterapisi alan ve KBZ veya VPA 'nın yanı sıra en az 2 yıldır ikinci bir antiepileptik ilaç kullanan (politerapi) 92 hasta alındı. Kontrol grubuna ise benzer demografik özelliklere sahip 31 sağlıklı birey alındı. Her iki grubunun açlık kan şekeri, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, lipid profili (Trigliserid, Total Kolesterol, HDL-k, LDL-k), homosistein, Hs-CRP, ürik asit (ÜA), Lp(a), folat, vitamin B12, düzeylerine bakıldı. Karotis ĐMK ölçümü, kranial manyetik rezonans görüntüleme ve yapılamayan hastalara bilgisayarlı beyin tomografisi yapıldı. Homosistein düzeyleri VPA, KBZ ve politerapi gruplarında kontrol grubuna göre daha yüksekti. VPA monoterapi grubunda KBZ monoterapi ve politerapi grubuna göre Ürik asit (ÜA) seviyeleri daha yüksekti. KBZ monoterapi grubunda Hs-CRP düzeyi VPA monoterapi, politerapi ve kontrol grubuna göre daha yüksekti. Total kolestrol seviyeleri KBZ monoterapi grubunda VPA monoterapi grubu ve kontrol grubunda olduğundan daha yüksekti. Hasta ve kontrol grupları arasında ise ĐMK artışı yönünden farklılık olmamakla beraber hasta grubunda Karotis ĐMK ile yaş, vücut kitle indeksi, T- kol, LDL-k, Hs-CRP ve homosistein düzeyleri arasında pozitif bir korelasyon olduğu görüldü. Hastalık süresi, ilaç kullanım süresi ve dozu ile ĐMK değerleri arasında herhangi bir ilişki saptanmaması uzun dönem AEĐ kullanımının ateroskleroz gelişimini artırmadığını düşündürmektedir. Ancak ateroskleroz risk faktörlerinin hasta grubumuzda daha belirgin olması uzun dönem AEĐ kullanımının aterosklerotik süreçde indirekt kümülatif etkisi olduğunu destekleyebilir. AEĐ kullanımının ateroskleroz oluşumuna zemin hazırlayıp hazırlamadığını değerlendirmek için yeni uzun dönem takip çalışmaları planlamak daha uygun olacaktır.
Türk Hukukunda cezai konularda bireysel başvuru üzerine Anayasa Mahkemesinin verebileceği kararlar
İnsan hakları, geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanlığın temel sorunları arasında yer almaya devam etmektedir. İnsan haklarını korumaya ve geliştirmeye yönelik hukuki, siyasi, sosyal, kültürel çalışmalara ve ulaşılan uygarlık düzeyine rağmen insan haklarının ve dolayısıyla insanın hak ettiği değeri gördüğünü söylemek güçtür. Anayasalar tarafından güvence altına alınmış olan insan hakları çeşitli yargısal yollarla korunmaktadır. Bireysel başvuru yolu insan haklarının korunması ve geliştirilmesi bakımından diğer anayasal yargı yollarına nazaran doğrudan güvence sağlayan ve etkin bir şekilde kullanılabilen bir mekanizma olarak öne çıkmaktadır. Bireysel başvuru yolunda temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini düşünen bireyler başka herhangi bir işleme gerek kalmaksızın doğrudan Anayasa Mahkemesine başvurmak suretiyle ihlallin giderilmesini talep edebilmektedirler. Ceza hukuku, bireylerin, devletin yaptırım gücüyle en çok karşılaştıkları ve bu sebeple temel hak ihlallerinin en fazla yaşandığı alanların başında gelmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi?ne ve 23 Eylül 2012 tarihi itibariyle Anayasa Mahkemesi?ne yapılan bireysel başvuruların çoğunluğunu ceza hukukuyla ilgili davaların oluşturması bunu kanıtlar niteliktedir. Bireysel başvuru hakkının tanınmasıyla ceza muhakemesi süreçlerinde yaşanan temel hak ihlallerinin azalması beklenmektedir. Cezai konularda yapılan başvurular üzerine Anayasa Mahkemesi?nin vereceği kararlar bu konuda belirleyici olacaktır. Bunun yanı sıra bireysel başvuru hakkının tanınması birtakım tartışmaları da beraberinde getirdi. Özellikle Anayasa Mahkemesi?yle Yüksek Mahkemeler arasındaki ilişkinin mahiyeti ve AİHM?e yapılmış ve bundan sonra yapılacak olan başvuruların akıbeti tartışmalıdır. Anayasa Mahkemesi?nin bireysel başvuru yoluyla bir süper temyiz mahkemesine dönüştürüldüğü yönünde eleştiriler dile getirilmektedir. Bütün eleştirilere ve endişelere rağmen temel hak ihlallerine karşı bireysel başvuru hakkının tanınmış olması anlamlı ve haklar bakımından olumlu bir adımdır. Anayasa Mahkemesi temel haklar lehine vereceği kararlarla ve sergileyeceği tutumla dile getirilen eleştiri ve endişeleri giderebilir. Böyle bir tutum aynı zamanda kamu gücü organlarının eylem ve işlemlerinde daha dikkatli davranmalarını sağlayarak insan haklarının benimsenmesine ve kökleşmesine büyük katkı sağlayacaktır. ANAHTAR KELİMELERİnsan hakları, bireysel başvuru, ceza hukuku, Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, yüksek mahkemeler, Anayasa Mahkemesi kararları.
Bir devletin parçalara ayrılması durumlarında ortaya çıkan yeni devletlerin halefiyeti ve Yugoslavya örneği
Uluslararası hukukun tartışmalı konularından biri olan devletlerin halefiyeti, uygulamada devletlerin uzlaşamadıkları temel sorunlardan biri olagelmiştir. Bir devletin ülkesinin bir kısmı ya da tamamının başka bir devlet egemenliğine geçmesi olarak tanımlanabilecek olan halefiyetin; ne kavramsal çerçevesi ne de halefiyet meselesinin kapsamı konusunda bir birlik sağlanabilmiştir ki bu durum öncelikle ve ziyadesiyle uluslararası hukukun yapısından ileri gelmektedir. Bilindiği üzere uluslararası hukukta, ulusal hukukların aksine, bütün aktörleri bağlayıcı bir egemen iradenin ve aynı bağlamlı düzenlemelerin yokluğu, uluslararası hukukun çıkar eksenli politik işleyişi de göz önünde tutulduğunda, özellikle yoğun çıkar çatışmalarının yaşandığı konularda birlik sağlanmasını güçleştirmektedir. Uluslararası hukukun bu yönünün halefiyet noktasında bu denli öne çıkmasının nedeni de hiç kuşkusuz halefiyet konusunun yoğun şekilde çıkar odaklı olmasıdır. Zira uluslararası hukukun aslî süjesi olan devletlerin sona ermesi ya da devleti oluşturan unsurlarda değişikliklerin meydana gelmesi birtakım ciddi sonuçları ve sorunları beraberinde getirmektedir. Bu durum devletlerin halefiyetinin geniş kapsamından ileri gelmektedir ki; uluslararası antlaşmalar, devletlerin malvarlığı, devletlerin borçları, devletlerin arşivleri, vatandaşlık gibi önemli hususlar bu kapsam dahilindedir. Halefiyet konusunda bir birlik sağlamak adına Birleşmiş Milletler ?1978 Viyana Devletlerin Antlaşmalara Halefiyeti Sözleşmesi? ve ?1983 Viyana Devletlerin Devlet Malları, Arşivleri ve Borçlarına Halef Olma Sözleşmesi?ni kabul etmiştir. 1978 Tarihli ilk Sözleşme yürürlüğe girmiş ancak ikinci Sözleşme henüz yürürlüğe girmemiştir. Vatandaşlık konusunda da devam eden sözleşme çalışmaları da göstermektedir ki, örf ve âdet hukuku bağlamında uygulanmakta olan halefiyet konusunun yazılı hale getirilmesine, devletler arasında bir birlik sağlanmasına çalışılmaktadır. Bu çalışmada, söz konusu Sözleşmeler ve devlet uygulamaları esas alınarak halefiyet konusu ele alınmış ve Yugoslavya?nın parçalanması sonucu ortaya çıkan yeni devletlerin halefiyeti meselesi incelenmiştir. Yugoslavya?nın çok uluslu yapısı, bölgeler arasındaki ekonomik farklılıklar, milliyetçilik akımının yayılması, bağımsızlık hareketleri, azınlık sorunları gibi faktörler parçalanmaya zemin oluşturmuş, 1991?de başlayan bağımsızlık hareketleriyle birlikte Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti sona ermiştir. Çalışmamızda bu parçalanma ile gündeme gelen halefiyet vakıası ve bağımsızlıklarını ilan ederek yeni bir devlet olan Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Makedonya, Sırbistan ve Karadağ?ın halefiyetleri ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Devlet, Halefiyet, Yugoslavya, Uluslararası Antlaşma.
Karayoluyla tehlikeli eşya taşınması
Bu çalışmada karayoluyla tehlikeli eşya taşınması hukuki sorumluluk açısından incelenmekte, bu taşımalar gerek ulusal gerek de uluslararası taşımalar açısından ele alınmaktadır. Çalışmamızın konusunu herhangi bir eşyanın değil, belli nitelikleri haiz olan tehlikeli eşyanın taşınması oluşturmaktadır. Nitelikleri itibariyle bu eşyaların taşınması hassasiyet arz ettiğinden tehlikeli eşya taşınması bir takım özel düzenlemelere tabi tutulmuştur. Mevzuatta özel düzenlemelerin bulunmadığı hallerde ise karayoluyla eşya taşımasına ilişkin genel hükümler uygulama alanı bulmaktadır. Tehlikeli eşyanın ilgili mevzuatta tanımlanmasından genellikle kaçınılmış olmakla birlikte, tehlikeli eşya; doğal özellikleri veya taşıma sırasındaki durumu sebebiyle genel emniyet ve düzeni, dolayısıyla insanların ve diğer canlıların hayatını ve beden bütünlüğünü, kendisi dışındaki eşyaların varlığını veya çevreyi tehdit eden her türlü katı, sıvı ve gaz halindeki nesneler olarak tanımlanabilir. Tehlikeli eşyalar katı halde olabileceği gibi belli sınırlara sahip olmak şartıyla sıvı veya gaz da olabilir. Sıvı veya gazlarda bu sınırlar içinde bulundukları kap, şişe, tüp, tanker vb. muhafaza malzemeleridir. Tehlikeli eşya taşınmasında taraflar için eşyanın teslim alınmasından eşyanın teslimine kadar taşıma sözleşmesinden doğan hak ve yükümlülükler söz konusudur. Ayrıca taşıyıcının tehlikeli eşya taşınmasında taşımanın temel sorunlarından olan hasar, ziya ve gecikmeden doğan sorumluluğu bulunmaktadır. Bunun yanında taşıyıcı tehlikeli eşya taşınmasında başka kişilerin fiil ve ihmallerinden sorumlu olabilmektedir. Her taşımada olduğu gibi tehlikeli eşya taşınmasında da yapılacak taşıma için başta taşıma senedi, yük senedi ve refakat bilgi ve belgeleri olmak üzere bir takım belgelerin kullanılması gerekmektedir. Tehlikeli eşya taşınmasında kullanılan bu belgeler taraflara kanıt ve ispat imkânı sağlar. Anahtar Kelimeler: karayoluyla tehlikeli eşya taşınması, eşya taşıma, tehlikeli eşya
Psikanalitik okuma ile Ziya Paşa'nın eserleri
Bu çalışma, Tanzimat Dönemi Türk edebiyatının Şinasi ve Namık Kemal ile birlikte öncü isimlerinden kabul edilen Ziya Paşa?yı konu alır. 1829-1880 tarihleri arasında yaşayan Ziya Paşa, ünlü bir şair, çevirmen, edebiyat tarihçisi, gazeteci ve bürokrattır. Modern Türk tarihinde büyük izler bırakmış bu ünlü isim, özellikle de yeni Türk edebiyatında şair ben?inin öne çıktığı bir sima olarak önemli bir dönüm noktasını işaret eder. Onun sanatçı kişiliğini verme amaçlı olan bu çalışmada; Ziya Paşa?nın nazım ve nesir olmak üzere bütün telif eserleri incelenmiş; bu amaçla uygulanan başlıca kuram ve metot ise Sigmund Freud tarafından geliştirilen psikanaliz edebiyat kuramı çerçevesinde oluşturulmuştur. Freud sonrası gelişen psikanaliz ekollerin de incelemeye dâhil edildiği bu çalışmada, Ziya Paşa?nın psikolojisi ve biyografisi eserleri üzerinden anlamlandırılmaya gidilmiştir. Bu amaçla dört bölümden oluşan çalışmanın ilk bölümü; Ziya Paşa?nın psiko-biyografik gelişimine ayrıldı ve onun eserleri üzerinden kronolojik ve sistematik bir incelemeyle ruhsal gelişimi izlendi. İkinci bölüm Ziya Paşa?nın egosal dengesini incelemeye dönük olarak savunma mekanizmalarına ayrıldı. Üçüncü bölüm, ünlü bir hiciv şairi olan Ziya Paşa?nın eserleri üzerinden bilinçaltını anlamlandırmak ve mizah, hiciv, ironi gibi edebi tür ve tekniklerin niçin ve nasıl kullanıldığını ortaya koymak amaçlıdır. Son bölüm ise psikanaliz ekol içerisinde analitik psikoloji çalışmalarıyla öne çıkan Carl Gustav Jung?un arketip kuramı çerçevesinde Ziya Paşa?daki belli başlı iki arketipin incelenmesine verildi. Sonuç bölümü ise bu dört bölümde ortaya konulan çalışmanın sonuçlarına ayrıldı. Anahtar Kelimeler: Ziya Pa?a, psikanalitik edebiyat kuramı, metin incelemesi, S. Freud