Ankara Yıldırım Beyazıt University
Anabilim Dalı

Tıp Bilimleri Anabilim Dalı

Ankara Yıldırım Beyazıt University

5

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

5 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

IRS1 Gly972Arg ve IRS2 Gly1057Asp polimorfizmlerinin gastrik kanser gelişimi ile arasındaki ilişki

KARATAŞ U, IRS1 Gly972Arg ve IRS2 Gly1057Asp Polimorfizlerinin Gastrik Kanser Gelişimi ile Arasındaki İlişki, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2020. Ġnsülin reseptör substrat (IRS) proteinleri, insülin reseptörü (IR) ve insülin benzeri büyüme faktör-1 (IGF-1) reseptöründen gelen sinyalleri efektör proteinlere ileten sitoplazmik adaptör proteinlerdir. IRS1 ve IRS2 insanda yaygın ekspresyon göstermektedir. IRS proteinlerinin ekspresyon artıĢları birçok kanserin geliĢimi ile iliĢkilendirilmiĢtir. Ekpsresyon çalıĢmalarına ek olarak, çalıĢmalar IRS1 ve IRS2 gen polimorfizmlerinin de bazı kanser türlerinin geliĢimine yatkınlık yarattığını göstermektedir. IRS1 Gly972Arg ve IRS2 Gly1057Asp polimorfizmleri bu genlere ait en yaygın görülen varyantlardır. Bu çalıĢmada IRS1 Gly972Arg ve IRS2 Gly1057Asp polimorfizmlerinin gastrik kanseri geliĢimi ile arasındaki iliĢkinin belirlenmesi amaçlandı. ÇalıĢmaya 100 mide kanseri ve 100 kontrol birey dahil edildi. Örneklerin, periferik kanlarından DNA izolasyonu gerçekleĢtirildi. Tek nükleotid polimorfizmleri Taqman Assayler aracılığıyla gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile belirlendi. Ġstatistiksel analiz sonucunda IRS1 Gly/Gly genotipine göre Gly/Arg genotipinin 7,891 kat (%95 G.A: 3.251-19.154 p<0.001), Arg/Arg genotipinin ise 22.716 (%95 G.A: 6.311-81.761 p<0.001) kat daha fazla gastrik kanseri geliĢimine yatkınlık yarattığı belirlendi. IRS2 Gly1057Asp genotip analizi, Gly/Gly genotipine göre Asp/Asp genotipine sahip bireylerin 2.311 kat (%95 G.A: 0.800-6.678 p=0.122) daha fazla mide kanseri geliĢimi riski olduğunu gösterse de bu değerler istatistiksel açıdan anlamlı bulunamadı. Sonuç olarak, elde ettiğimiz veriler IRS1 Gly972Arg ve IRS2 Gly1057Asp varyantlarının gastrik kanseri geliĢim riskini arttırabileceğini ortaya koymaktadır. Bu sonuçların doğrulanması ve bu varyantların belirteç olarak kullanılabilmesi için daha büyük popülasyonlarda çalıĢılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: IRS1, IRS2, polimorfizm, mide kanseri, SNP

Gastrointestinal neoplazmlarMide hastalıklarıMide neoplazmları+4
Uğur Karataş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

Metapodial radyogrammetrik ölçümler kullanılarak kedilerin vücut ağırlığı ve omuz yüksekliğinin tahmini ve seksüel dimorfizmin değerlendirilmesi

Bu çalışmada, kedilerin metapodial kemiklerine ait radyogrammetrik ölçümler kullanılarak, vücut ağırlığı ve omuz yüksekliğinin tahmini ile seksüel dimorfizmin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada toplam 60 sağlıklı ve erişkin evcil kedi (30 dişi, 30 erkek) kullanılmıştır. Yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı ve omuz yüksekliği verileri kaydedilen kedilerin sol ön ve arka ekstremitelerine ait metapodial kemiklerden birer poz radyografik görüntü alınmıştır. Ölçüm verileri SPSS 26.0 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde bağımsız örneklem t-testleri, korelasyon analizleri, tekli regresyon modelleri, ROC analizleri ve lojistik regresyon modelleri kullanılmıştır. Bulgular; erkek kedilerin hem vücut ağırlığı, hem de omuz yüksekliği bakımından dişilere göre anlamlı düzeyde daha yüksek değerlere sahip olduğunu ortaya koymuştur. Tüm metapodial parametrelerde erkek kedilerin kemik uzunluk ve genişlik ölçümleri istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha büyük bulunmuş; bu durum, seksüel dimorfizmin iskelet yapısına yansıması olarak değerlendirilmiştir. Metatarsal kemiklerin metacarpal kemiklere kıyasla daha uzun ve geniş olması, ekstremiteler arasında belirgin morfometrik farklara işaret etmiştir. Korelasyon analizleri, belirli metapodial ölçümler ile vücut ağırlığı ve omuz yüksekliği arasında orta-yüksek düzeyde anlamlı ilişkiler olduğunu göstermiştir. Elde edilen bulgular doğrultusunda cinsiyete özgü regresyon denklemleri oluşturulmuş; ROC analizi ile ayırt edici değişkenler belirlenmiş ve lojistik regresyon ile bunların açıklayıcılık oranları saptanmıştır. Elde edilen veriler, adli veterinerlik, adli zooloji, veteriner anatomi ve zooarkeoloji gibi disiplinlerde referans olarak değerlendirilebilecek nitelikte olup, metapodial radyogrammetri yönteminin hem günümüzde hem de arkeolojik materyallerde uygulanabilirliğini desteklemektedir.

Kaan Gündoğmuş
İstanbul University-Cerrahpaşa · Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Son trimester gebelerde postüral salınım ve emosyonel durumun bel ağrısı ile ilişkisi

AMAÇ: Gebelik boyunca pek çok anatomik, hormonal ve fizyolojik değişiklik meydana gelir. Bu değişikliklere bağlı olarak gebelikte ortaya çıkan bel ağrısı postüral instabiliteye neden olur. Öte yandan gebelik döneminde bel ağrısı riskini fiziksel faktörlerin yanısıra psikolojik faktörler de artırır. Gebelik döneminde ortaya çıkan lumbopelvik ağrının postpartum dönemde persistan hale gelmesi önemli bir komorbidite nedeni olduğu için bel ağrısı riski olan gebe grubu saptamak önem kazanır. Bu çalışmanın amacı postüral stabilite ve emosyonel durumun bel ağrısı ile arasındaki ilişkiyi incelemektir. METOD: Bu kesitsel, kontrollü çalışmaya bel ağrısı olan 30 gebe (Grup ı) ve bel ağrısı olmayan 38 gebe (Grup 2) dahil edildi. Klinik değerlendirme Posterior Pelvik Ağrı Provakasyon Testi (PPAPT), Aktif Düz Bacak Kaldırma Testi (ADBKT), Fleksiyon Abdüksiyon Eksternal Rotasyon testi (FABER), uzun dorsal ligaman palpasyonu, simfizis pubis palpasyonu ile yapıldı. Emosyonel durum değerlendirmesi Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği ile (HADÖ), postüral performans değerlendirmesi Tetra-ataksiyometrik postürografi (Tetrax) ile yapıldı. Tetra-ataksiyometrik postürografi (Tetrax) cihazı ile sekiz farklı pozisyondaki ölçümlerine göre hesaplanan stabilite indeksi (Sİ) , Fourier frekans değerleri (F 1, F2-4, F5-6, F7 -8) incelendi. ix BULGULAR: Bel ağrısı ve TETRAX cihazı ile değerlendirilen Sİ, F 1, F2-4, F5-6, F7 -8 skorları bel ağrısı olan gebe grupta bel ağrısı olmayan gebe gruba göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p<0,05). Emosyonel durum değerlendirildiğinde HAD anksiyete, HAD depresyon, HAD toplam skorları iki grup arasında fark bulunmadı (p >0.05). Gebelerde bel ağrısı üzerine en etkili faktörün ise regresyon analizi ile F2-4 parametresi olduğu saptandı. SONUÇ: Bu çalışma ile bel ağrısı olan son trimester gebelerde postüral performansın tüm komponentlerinin olumsuz yönde etkilendiği gösterilmiştir. Emosyonel durumun gebelerde bel ağrısını etkilemediği sonucuna varılmıştır. ANAHTAR KELİMELER: Bel ağrısı, gebelik, postüral salınım, emosyonel stres

Gülcan Öztürk Chatıp Chouseın Achmet
Yeditepe University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sodıum laurate ile oluşturulmuş tromboanjitis obliterans (TAO) modelinde levosimendan uygulamasının etkinliğinin araştırılması

Giriş: Winiwarter-Buerger Sendrumu ya da Buerger Hastalığı olarak da bilinen Tromboanjitis Obliterans; orta ve küçük boyuttaki arter, ven ve yandaş sinirlerin segmenter, enflamatuvar tutulumu ile seyreden oluşum mekanizması halen net şekilde ortaya konulabilmiş olamayan, nonaterosklerotik bir hastalıktır. Patofizyolojisinde tütün kullanımı ile tetiklenebileceği öne sürülen immün süreç ile başlayan, arter ve venlerde akut inflamasyon ve trombüs formasyonu patolojik bulgu olarak yer alır. Tedavisinde antienflamatuvar, antikoagülan ve bazı vazodilatörler kullanılmaktadır. Çalışmamamızın amacı oluşturacağımız TAO modelinde enflamatuvar ve trombotik yolaklar üzerinden hastalağın şiddetine, aynı zamanda periferik bir vazodilatatör olan kalsiyum kanal duyarlaştırıcı Levosimendan (Simdax®, Daiichi Sankyo, Japan) etkisini biyokimyasal ve immünohistokimyasal veriler ile gözlemlemek olarak öngörülmüştür. Literatürde Levosimendan periferik vazodilatasyon mekanizması üzerinden TAO etkilerinin gözlemlendiği bir çalışma olmadığından, çalışmamızdan anlamlı sonuçlar elde ettiğimiz takdirde kardiyak olarak geniş kullanım alanlarına ulaşmış olan Levosimendan, Buerger hastaları için alternatif ve yeni bir tedavi olarak düşünülebilecektir. Materyal Metot: Proje için ortalama ağırlıkları 280-320 g olan 24 adet Wistar Albino cinsi erkek sıçan rastgele 4 guba ayrılmıştır. 1. grup kontrol grubu (cerrahi girişim yapılmış ancak işlem yapılmamış), 2. grup TAO grubu, 3. grup TAO+düşük doz Levosimendan (Simdax®, Daiichi Sankyo, Japan), 4. grup TAO+yüksek doz Levosimendan grubudur. Tüm sıçanların femoral arterleri cerrahi insizyon kullanılarak eksplore edilmiştir. Femoral arter proksimaline yerleştirilen arteriyel klemple femoral arterin kan akımı engellenmiştir. Ardından 1. gruba 0,1 cc salin enjekte edilip kapatılmıştır. 2. , 3. ve 4. gruptaki tüm hayvanlara 10mg/cc de olacak şekilde dozu ayarlanmış olan Sodium Laurate-Salin solüsyonundan her birine 0,1 cc olacak şekilde enjekte edilmiştir. Arteriyel klempler 15 dk bekletildikten sonra kaldırılmıştır. 3. gruptaki sıçanlara Sodium Laurate injeksiyonunu takiben 2. saatte Levosimendan düşük doz (12 mcg/kg %0,5 dekstroz 10cc ile) ve 4. gruptaki sıçanlara Levosimendan yüksek doz (24 mcg/kg %0,5 dekstroz 10cc ile) intraperitoneal enjekte edilmiştir. Sonraki 7 gün boyunca Levosimandan uygulaması (düşük doz Levosimendan grubu ve yüksek doz Levosimandan grubu için) aynı doz ve uygulama şekli ile devam edilmiştir. 1 hafta boyunca yapılan günlük gözlemler ile TAO oluşumu tüm sıçanlar için sınıflandırılmıştır. 1 hafta sonra tüm hayvanlar sakrifiye edilmek üzere tekrar anestezi altına alınmıştır. Sıçanların femoral arter dokularından biyopsi ile yapılan immünohistokimyasal incelemelerle MMP-3 (matrix metalloproteinase-3), MMP-9 (matrix metalloproteinase-9), ICAM-1 (intracelluler adhesion molecule-1), VCAM-1 (vascular cell adhesion molecule-1) bakılmıştır. Biyokimyasal olarak sıçanların plazmalarında RAGE (receptor for advanced glycationend proudocts), ET1 (endothelin 1), TXB2 (tromboksan B2), 6K-PGF1-alfa (6-ketoprostoglandin F1-alfa), HMGB1 (high mobility group box protein 1) düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Bulgular: TAO oluşturulan sıçanların serum örneğinde kontrol sıçanlara göre, RAGE %51; Endotelin-1 %58; Tromboksan B2 %57 oranında artış, buna karşılık 6K-PGF1-alfa ve HMGB1 düzeylerinde bir değişiklik saptanmadı. TAO+DD tedavi grubu serum örnekleri, kontrol grubundaki sıçanlar ile karşılaştırıldığında RAGE, Endotelin-1, Tromboksan B2, 6K-PGF1-alfa ve HMGB1 düzeylerinde bir değişiklik saptanmadı. Oysa; TAO oluşturulan sıçanlara göre; RAGE %43; Endotelin-1 %80; Tromboksan B2 %57 oranında azalış, buna karşılık 6K-PGF1-alfa ve HMGB1 düzeylerinde bir değişiklik saptanmadı. TAO+YD tedavi grubunda, kontrol grubundaki sıçanlar ile karşılaştırıldığında Endotelin-1 düzeylerinde anlamlı bir artış görülürken, RAGE, Tromboksan B2, 6K-PGF1-alfa ve HMGB1 düzeylerinde bir değişiklik saptanmadı. TAO oluşturulan sıçanlara göre; RAGE %57; Tromboksan B2 %67 oranında azalma, buna karşılık Endotelin 1, 6K-PGF1-alfa ve HMGB1 düzeylerinde bir değişiklik saptanmadı. Düşük doz tedavi grubunun biyokimyasal ve morfolojik olarak tedaviye yanıtının yüksek doz grubuna kıyasla daha iyi olduğunu, bununla beraber her iki tedavi grubunda da tedaviye yanıtın iyi olduğunu gözlemledik. TAO oluşturulan grupta, gözlemlenen immünohistokimyasal incelemelerde femoral arter çeperinde enflamatuvar (yangılı) belirteçler olan MMP3, MMP9, ICAM ve VCAM tutulumunu gözlemledik. Sonuç: Sonuç olarak; elde etiğimiz biyokimyasal, immünohistokimyasal veriler ve gözlemlediğimiz morfolojik bulgular ile Levosimendanın TAO tedavisinde etkinliğinin olumlu olduğunu gözlemledik. Çalışmamızın; TAO'nun tedavisinde Levosimendan etkinliğinin araştırılması ve doz çalışmalarının yapılması için düzenlenecek olan farklı ve yeni çalışmalara olumlu veriler sağladığını düşünmekteyiz.

Melike Ertan
İstanbul University
2021
10
DoktoraAçık ErişimTR

Polifenolik bileşiklerin amiloid beta plak çözündürme etkinliklerinin diferansiye-SH-SY5Y hücrelerinde araştırılması ve diferansiye hücrelerin kan-beyin bariyer bütünlüğüne etkisinin in vitro olarak incelenmesi

Giriş: Alzheimer hastalığı (AH), özellikle beynin hipokampus ve korteks bölgelerini etkileyen nörodejenereatif bir hastalıktır. AH'nın kompleks patogenezi nedeniyle günümüzde henüz bir tedavisi bulunmamaktadır. Son yıllarda AH'de rol oynayan amiloid plak oluşumunu engelleyen/çözünmesini sağlayan çalışmalara odaklanılmıştır. Doğal polifenoller de sahip oldukları özellikleri ile bu alanda potansiyel ajanlar olarak öne çıkmaktadırlar. Amaç: •Farklı ajanlar kullanılarak SH-SY5Y hücrelerinde en iyi nöronal diferansiyasyonu sağlayan uygulamanın ve süresinin belirlenmesi. •EGCG, Punicalagin, Ellagic asid, Gastrodin/kombinasyonlarının Aβ agregasyonu çözündürme etkinliklerinin belirlenmesi. •Diferansiye edilmiş nöronal hücreler ile in vitro ikili, üçlü hücre kültürü ile kan beyin bariyer (KBB) modellerinin oluşturulması ve modellerin karşılaştırılması. • Polifenollerin Aβ1-42 plaklarını çözündürme etkinliklerinin oluşturulan KBB'inde incelenmesi. Yöntem: SH-SY5Y hücrelerinin diferansiyasyonu morfolojik inceleme ve immunfluoresan mikroskopi ile doğrulandı. Polifenollerin ve Aβ1-42 plaklarının diferansiye SH-SY5Y hücre canlılığına etkisi WST-1 analizi ile saptandı. EGCG, Punicalagin, Ellagic asid, Gastrodin/kombinasyonlarının Aβ agregasyonunu çözündürme etkinlikleri alan emisyon taramalı elektron mikroskobi, Tiyoflavin T ve agrege Aβ ELISA yöntemleri ile belirlendi. Üçlü ve ikili hücreler kullanılarak KBB modeli oluşturuldu ve KBB bütünlüğü transendotelyal elektrik direnci (TEER) değerleri ile değerlendirildi. Oluşturulan KBB'den polifenollerin geçişi Folin Ciocalteu yöntemi ile, Aβ çözündürme etkinlikleri Tiyoflavin T ve agrege Aβ ELISA analizleri ile değerlendirildi. Bulgular: SH-SY5Y hücrelerinin diferansiyasyonun RA+BDNF+dc-AMP+KCI+B27'den oluşan ortam içeriği ile 10 gün muamele edilmesi sonucunda gerçekleştiği saptandı. Polifenollerin hücrelerde % 90 canlılık gösteren dozlarında Aβ1-42 çözündürme etkinlikleri farklı zaman dilimlerinde değerlendirildi. Tüm polifenollerin farklı dozlarda Aβ plaklarını çözündürdüğü saptandı. Kombinasyon-1 ve Kombinasyon-2'nin tekli polifenol uygulanmalarına oranla 24 saate daha fazla oranda Aβ çözündürme etkisi olduğu saptandı (sırasıyla, %75 ve %64). Oluşturulan üçlü kültür modelinin, ikili modellere göre daha yüksek TEER değerine sahip olduğu saptandı ve KBB modeli için daha uygun olduğuna karar verildi (p<0,05). Aβ1-42 toksisitesi oluşturulan KBB modelinde, uygulanan polifenoller ile TEER değerlerinde artış olduğu ve membran bütünlüğünde iyileşme olduğu saptandı. Sonuç: Yapılan çalışmalar sonucunda, diferansiye SH-SY5Y hücreleri ile üçlü kültür sistemi kullanılarak in vitro AH modelini yansıtan bir KBB'i oluşturulmuştur. Oluşturulan üçlü KBB modelinde belirlenen Kom 1 ve Kom 2 polifenol uygulamalarının KBB'inden geçerek Aβ1-42 plaklarını çözündürdükleri saptanmıştır. Diferansiye hücreler ile ilk kez oluşturulan ve doğrulanan üçlü KBB modelinin ve polifenol kombinasyonlarının in vivo'ya daha yakın sonuçların elde edileceği in vitro araştırmalara ve AH tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.

Alzheimer hastalığıAmiloid beta proteinHücre farklılaşması+3
Belgin Sert Serdar
Dokuz Eylül University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00