Ankara Yıldırım Beyazıt University
Faculty

Faculty of Medicine

Ankara Yıldırım Beyazıt University

257

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eski sezaryenlerde plasentanın lokalizasyonu ve miyometriyum ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Günümüzde görülme sıklığı rölatif olarak artmış olan plasental yapışma anomalileri (PYA) tiplerine göre ciddi komplikasyonlara yol açmakta, doğum öncesi invazyon varlığının belirlenmesi ve tipinin açıklanması doğumu gerçekleştirecek hekim açısından büyük önem taşımaktadır. Yakın bir geçmişe kadar plasenta değerlendirilmesi yalnızca ultrasonografi (USG) ile sağlanırken teknolojik gelişmeler ile doppler USG ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bu patoloji grubunda kullanılmaya başlanmıştır. Bu prospektif, kesitsel ve tanımlayıcı çalışmanın amacı, eski sezaryenlerde plasenta yapışma anomalisi varlığını preoperatif gri skala ve doppler USG ile tespit edip histopatolojik tanı ile karşılaştırmaktır. Bu amaçla Ocak 2013-Temmuz 2013 tarihleri arasında, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümüne başvuran, daha öncesinde en az bir kez sezaryen (C/S) olan ve bu gebeliğinde de C/S planlanan, yaşları 20 ile 39 arasında (ortalama yaş: 29,3) değişen, gebelik haftası 30,4-39,6 hafta arasındaki (ortalama hafta: 37,07) toplam 104 olgu çalışma kapsamına alınmış, preoperatif plasenta yapışma anomalisi varlığının belirlenmesi amacıyla Radyoloji Anabilim Dalı'nda gri skala ve doppler USG ile incelenip, bölümümüzce intraoperatif plasental yatak biyopsisi alınarak histopatolojik inceleme ile karşılaştırılmıştır. Hastaların isim, protokol numarası, yaşı, gebelik haftası, boyu (cm), kilosu (kg), vücut kitle indeksi (BMI), gravidası, paritesi, yaşayan çocuğu, soygeçmiş ve özgeçmiş öyküsü, sigara kullanma durumu, C/S ve küretaj dışında geçirilmiş operasyon, intrauterin ölüm, abortus, ektopik gebelik, küretaj, mol gebelik, antenatal takibi, kullandığı ilaçları, erken membran rüptürü (EMR), önceki doğum şekilleri, doğum endikasyonu, fetal prezentasyonu, plasenta lokalizasyonu, intraoperatif plasenta yapışma anomalisi durumu, postoperatif komplikasyon olup olmadığı, gri skala ve doppler USG bulguları, patoloji sonucu, bebek ağırlığı (gr), 5. dakika APGAR skoru ve bebek cinsiyetleri tespit edildi. Çalışmaya dâhil edilen hastaların hiçbirinde plasenta yapışma anomalisi bulunmadığı için istatistiksel anlamda gebelerin kaydedilen diğer bulgularının PYA ile ilişkisi olup olmadığı hakkında değerlendirme yapılamadı. Belki de bizim çalışmamızda plasenta yapışma anomalisi görülmemesinin nedeni yapılan cerrahi tekniğe, bireysel yara iyileşmesi gibi faktörlere bağlanabilir. PYA'nın risk faktörleri ortaya konabilmişse de anormal plasentasyona neden olan mekanizmalar hâlâ net değildir. Bu amaçla daha geniş serilerle yapılmış çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Gebelik, Sezaryen, Plasental Yapışma Anomalileri

Büşra Demir Çendek
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Artroskopik menisküs implantı uygulanan hastalarda denge ve kas kuvveti analizi sonuçlarımız

Menisküs yaralanmaları günümüz yoğun iş temposu ve artan spor faaliyetlerine bağlı olarak gün geçtikçe çok sayıda görülmektedir. Artan sıklığına rağmen menisküs yaralanmalarının tedavisinde dokunun kendine has kanlanma ve biyolojik iyileşme yetisinin azlığından ötürü mevcut menisküs hasarlarının tamir edilebilme oranları oldukça azdır. Günlük pratikte menisküs hasarları yaralanma süreleri, hastanın durumu ve hasarın lokalizasyonuna bağlı olarak; onarım, menisektomi, sentetik implant ve allogreftler kullanılarak aşamalı olarak tedavi edilebilir. Biz bu çalışmada onarımı mümkün olmayan kısmi menisküs hasarı bulunan hastaların tedavisinde yeni bir alternatif olan sentetik poliüretan kaynaklı menisküs implantını kullandık. Hastaların cerrahi sonrası dönemde denge ve kas kuvveti analizlerini sağlam alt ekstremiteleri ile kıyaslayarak fonksiyonel iyileşme durumunu değerlendirdik. Çalışmamızda sentetik poliüretan kaynaklı menisküs implantı uyguladığımız ortalama yaşı 32,2 (20-45) olan 7'sinin sağ 3'ünün sol dizine toplamda 10 hasta değerlendirmeye alınmıştır. Hastaların tamamında cerrahi geçirilmiş ekstremite kas kuvvetleri beklenen değerlerin altında bulunmuştur. Ancak denge testlerinde sağlam ekstremitelerine göre anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuç olarak sentetik poliüretan kaynaklı biyobozunur menisküs implantları, onarımı mümkün olmayan kısmi menisküs hasarı bulunan genç ve orta yaş grubu, BMI < 35 olan ve ICRS evre 3'ün üzerinde osteokondral hasarı olmayan, alt ekstremitesinde deformitesi olmayan ve periferal menisküs dokusu sağlam olan hasta grubunda uygulandığında başarılı sonuçlar alınan tıbbi bir üründür.

Mustafa Akkaya
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel peritonit modeli ile kontamine alan oluşturulan ratlarda ventral herni tamirinde kompozit sentetik greft kullanımının değerlendirilmesi

ÖZET AMAÇ: Karın duvarında çok geniş defektlerin ortaya çıkabildiği acil olgularda veya kontaminasyonun eşlik ettiği geniş abdominal duvar defektlerinin tamirinde halen büyük problemler yaşanmaktadır. Kontamine alanlarda herni tamirinde sentetik greft kullanımı ile ilgili klinik prospektif randomize kontrollü bir çalışmaya literatürde rastlanmamıştır. Bizim bu çalışmamızda, klinik çalışmalara ışık tutabilecek intraperitoneal yerleştirilmeye uygun adezyon bariyerli ve hafif polipropilen ağa sahip Ventralight™ ST adlı yeni bir sentetik bileşik greftin deneysel peritonitle oluşturulmuş kontaminasyon modelinde karın duvarında kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 20 adet Wistar-Albino cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar çekal ligasyon ve delme yöntemiyle peritonit oluşturulduktan 24 saat sonra rastgele onarlı iki gruba ayrıldı. Tüm sıçanlarda aynı şekilde relaparotomiyle nekroze çekum eksize edilip karın içi yıkandıktan sonra birinci gruba primer tamir, diğerine ise Ventralight™ ST ile tamir yapıldı. Daha sonra sıçanlar 28 gün boyunca sepsis ve sepsise bağlı ölüm, yara enfeksiyonu ve greft enfeksiyonları açısından takip edildi. 28. günde ratlar sakrifiye edilerek intraabdominal apse, greft ve doku kültürlerinde üreme ve karın içi adezyon şiddeti ve genişliği bakımından incelendi. BULGULAR: Gruplar arasında sepsise bağlı mortalite açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi (p=0.21). Ancak Ventralight grubunda %30 mortalite saptanırken primer grupta mortalite yoktu. Primer tamir grubunda yara enfeksiyonu/cilt altı apse oranı %20 iken ventralight grubunda %57.1 olarak sonuçlandı. Ventralight grubunda enfeksiyon daha sık görülmesine rağmen gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p=0.162). Deneklerin hiçbirinde karın içi apseye rastlanmadı. Doku kültürleri açısından karşılaştırıldığında ventralight grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek sayıda mikroorganizma ürediği görüldü. Ventralight grubunda adezyon oluşumu, şiddeti ve genişliği istatistiksel anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0.018). SONUÇ: Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmese de mortalitenin ve makroskopik enfeksiyon oranlarının ventralight grubunda belirgin yüksek olması ve adezyon şiddeti ve genişliğinin de ventralight grubunda belirgin daha yüksek çıkması nedeniyle kontamine alanda sentetik kompozit greft kullanımı uygun bulunmamıştır. Bu konuda daha geniş serilerle yapılabilecek yeni çalışmalarla ideal tedavi yönteminin belirlenmesi önem taşımaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Ventral herni, kontamine alan, sentetik greft, peritonit, adezyon

Cerrahi yara enfeksiyonuCerrahi-abdominalHerni-ventral+3
Ahmet Burak Çiftci
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda deneysel pankreatit modelinde dinamik plazma thiol disülfit dengesi

Akut pankreatit pankreas bezinin iltihaplanmasıdır. Klinikte pankreatitin şiddetini belirlemede çesitli kriterler kullanılmaktadır. Geçmiş dönemde yapılmış çalışmalarda akut pankreatitte oksidatif stresin ciddi düzeyde arttığı gösterilmiştir ve bu düzeylerin hastalığın şiddeti ile alakalı olduğu gösterilmiştir. Fakat kullanılan tüm yöntemler klinik uygulaması zor ve uzun süren yöntemlerdir. Erel ve ark. tarafından geliştirilen yeni bir metodla kanda kolayca ölçülebilen thiol / disülfit düzeyleri çeşitli proliferatif ve enflamatuar hastalıklarda araştırılmış ve bu dengede olan değişikliklerin oksidan parametreler ile korele olduğu izlenmiştir. Biz çalışmamızda cerulein indüksyonu ile akut pankreatit oluşturulan ratlarda thiol / disülfit düzeylerinin değişikliklerini ilk kez tespit ederek gelecek çalışmalara öncü olmak ve hastalık izlem sürecinde bu verileri kliniğe uyarlamak amacındayız. Çalışmamızda ağırlıkları 300-350 gr arasında değişen 16 adet Wistar-Albino cinsi erkek ratlar kullanıldı. Toplam 16 rat randomize olarak her bir grup 8 rattan oluşacak şekilde 2 gruba ayrıldı. Deney grubundaki ratlara 50mcg/kg cerulein intraperitoneal (ip) olarak verildi. Kontrol grubundaki ratlara da 1cc SF intraperitoneal (ip) verildi. İşlem sonrası 30.saatte kan örneklemesi yapılarak amilaz, lipaz ve thiol /disülfit dengesine bakıldı. Yapılan değerlendirme sonrası deney grubundaki ratların kontrol grubuna göre amilaz ve lipaz değerleri anlamlı farklı çıkarken plazma thiol/disülfit dengesinde anlamlı fark saptanamadı. Yapılacak olan daha geniş kapsamlı çalışmalarla oksidatif dengeyi ortaya koyan plazma thiol / disülfit dengesini daha detaylı şekilde araştırılabilir.

DisülfitlerPankreas hastalıklarıPankreatit+4
Seyit Murat Aydın
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz artroplastisi uygulanan hastalarda komponent yerleşiminin üç boyutlu analizi ve klinik sonuçlarla ilişkisinin değerlendirilmesi

Total diz protezi (TDP) imalatçıları kemik implant uyumu artırmak için tibia ve femurda uyumu arttırmaya yönelik çalışmalar yapmaktadır. Istirahatte ve günlük yaşam faaliyetleri sırasında rezidüel ağrı TDA sonrası hastanın memnuniyetsizliği önemli bir nedenidir. Hiçbir belirgin bir klinik veya radyolojik açıklaması olmadan ağrının kaynağının tespiti için daha sensitif görüntüleme yöntemleri ile daha fazla araştırma gerektirmektedir. Bizim hipotezimiz tibia ve femoral komponentin, koronal, sagital ve aksiyal Hizalama hataları ve rotasyonel dizilimi TDA sonrası sonuçları etkilediği ve özellikle simetrik komponentlerde asimetrik tibia platosunda posterolateralden taşma yapması ve buna bağlı ağrı ve klinik skorlarda azalmaya neden olmasıdır . Genellikle bunlar daha karmaşık ve pahalı tıbbi muayenelerden ağrının düzeyini belirlemek hekim için zordur. TDA postoperatif ağrı dolayısıyla temel bir öneme sahiptir. Yüz kırk altı 146 TDA uygulanan hastalanın verileri retrospektif olarak TDA sonrası 45.2 ± 9.5 ayda femoral ve tibial komponent koronal sagital ve aksiyel dizilimi BT'de ölçüldü ve hastaların sonuç skoru ile karşılaştırıldı. 101 hastada tibia posterolateral çıkıntısı olduğu ve 76 hasta femur lateralde çıkıntı olduğu ve öellikle tibia posterolateral taşmanın fonksiyonel sonuç ve ağrı skorunu azalltığı bulundu. Bu çalışma aşırı boyutlandırma ve malingmentın TDA kötü klinik sonuçlara yol açabilileceğini klinik olarak doğruluyor ve özellikle posterolateralde taşma yapılmamamsına dikkat çekmektedir. Klinik sonuçları cerrahların implantasyon sırasında implantları büyük boy değil dikkat etmelidir ve bu normalden fazla sözde açıklanamayan ağrı durumunda ekarte edilmesinde fayda vardır.

ArtroplastiBiyomekanikDiz+4
Mehmet Emin Şimşek
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği araştırma görevlilerinin alkol ve madde kullanım bozuklukları konusunda bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Alkol ve madde kullanım bozuklukları ülkemiz gibi gelişmekte olan toplumları daha çok etkilemekle birlikte tüm dünyada önemli bir toplum sağlığı problemidir. Birinci basamakta riskli kullanıcıların belirlenmesi ve yapılacak kısa müdahalelerle bağımlılık büyük oranlarda engellenebilmektedir. Bu araştırma Ankara İl Merkezinde bulunan eğitim ve araştırma hastanelerinde görev alan aile hekimliği araştırma görevlilerinin alkol ve madde kullanım bozuklukları konusunda bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde görev yapan 144 Aile Hekimliği Araştırma Görevlisi dâhil edilmiştir. Hekimlere alkol ve madde kullanım bozuklukları ile ilgili bilgi düzeyi ve tutumlarını değerlendirmek üzere 37 soruluk bir anket uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler SPSS for Windows 20,0 Programı kullanılarak analiz edilmiştir. Niteliksel verilerde gruplar arası farklılıklar incelenirken Student T, One Way Anova, Mann Withney-U, Spearman korelasyon analiz, Pearson korelasyon analizi, Kruskal -Wallis testleri kullanılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak; p< 0,05 alınmıştır. Bulgular: Araştırmamıza toplam 144 hekim katılmış olup, %38,9'sı (n=56) erkek, %61,1'i (n=88) kadındır. Araştırmamıza katılan hekimlerin %91,7'si (n=132) Aile Hekimliği Asistanı olmadan önce başka bir kurumda görev yapmış; %8,3'i (n=12) ise Aile Hekimliği Asistanı olmadan önce başka bir kurumda görev yapmamıştır. Araştırmamıza katılan Aile Hekimliği araştırma görevlilerinin %28,4'ü (n=41) günlük ortalama 21-40 hasta, %25,6'sı (n=37) günlük ortalama 41-60 hasta, %27,7'si (n=40) günlük ortalama 61-80 hasta baktıklarını ifade etmişlerdir. Araştırma anketimizi cevaplayan hekimlerin %12'si (n=17) daha önce bağımlılık merkezinde çalıştığını belirtmiştir. Araştırmamıza katılan hekimler alkol ve madde kullanım bozukluğu hastaları ile günlük pratiklerinde karşılaşma sıklıklarını %45,8'i (n=66) yılda 3-4 kez, %30,6'sı (n=44) ayda 3-4 kez olarak belirtmişlerdir. Hekimlerin %49'u (n=70) hastalarına günlük pratiklerinde muayene sırasında sigara kullanımlarını sıklıkla sorguladıklarını belirtirken bu oran alkol kullanımı için %26 (n=38), madde kullanımı için %17'dir (n=24). Araştırma anketimizin hekimlerin bilgi düzeyini ölçmeye yönelik olarak sorulan "ICD-10 tanı kriterlerine göre alkol ve madde kullanım bozukluğu tanıları koyabiliyor musunuz?" sorusuna %25'i (n=36) Evet, %75'i (n=108) Hayır cevabı vermiştir. Anketimize katılan 144 hekimin bilgi düzeyi sorularına verdiği doğru cevapların ortanca değeri 100 (yüz) üzerinden 50,00 (Min:6,25 Maks:81,25) olarak bulunmuştur. Çalışmamızda hekimlerin alkol ve madde kullanım bozuklukları ile ilgili bilgi düzeylerinin yaş gruplarına göre değerlendirilmiş olup, yaş grupları arasındaki alkol ve madde kullanım bozuklukları ile ilgili bilgi düzeyi farkı istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,04). 31-35 yaş aralığındaki hekimlerin 36-40 yaş aralığındaki hekimlere kıyasla alkol ve madde kullanım bozuklukları ile ilgili bilgi düzeyi açısından daha geride olduğu görülmüştür. Çalışmamızda bağımlılık merkezinde çalışmış olan hekimlerin, alkol ve madde kullanım bozuklukları açısından bağımlılık merkezinde çalışmayan hekimlerden daha bilgili olduğu görülmüştür. Sonuç: Aile hekimlerinin alkol ve madde bağımlılığı konusunda aktif rol alabilmeleri için öncelikle bu konuda bilgi donanımları yeterli düzeyde olmalıdır. Bunun sağlanabilmesi için Tıp Fakültesi müfredatında yeterli oranda, beceriye dayalı ve kapsamlı olarak alkol ve madde bağımlılığı üzerine eğitimler yer almalıdır. Bu eğitimler mezuniyet sonrası ve hizmet içi eğitimlerle desteklenerek sürekli hale getirilmelidir. Herhangi bir sebeple başvuruda alkol ve madde kullanım bozukluğu olan hastalar başvuru anında tespit edilmeli, riskli içicilik düzeyi belirlenmeli, ilgili organik bir patoloji tespit edildiyse tedavisi düzenlenmeli ya da ilgili bölümlere konsülte edilerek tedavisi düzenlenmelidir. Madde kullan yaklaşık her dört kişiden üçünün madde kullanımına yirmi yaş altında başladığı gösterilmiştir. Aile hekiminin madde kullanımı için risk kabul edilen ergenlik dönemindeki nüfusunu tanıması ve erken dönemde oluşabilecek değişiklikleri fark etmesi önem taşır. Aile hekimleri alkol ve madde bağımlılığı konusunda kendi nüfuslarına yönelik koruyucu hizmet sunabilecek bilgi ve beceriye sahip olmalıdırlar. Madde kullanımına yönelik anamnezi alıp tarama sorularını bilmeli, bağımlı hasta ve yakınları ile iletişim kurabilmeli, hastayı tedaviye yönlendirmeli ve takibini yapabilmelidir. , Anahtar Kelimeler: Alkol, Madde, Bağımlılık, Aile Hekimliği, Anket çalışması

Aile hekimliğiAlkolizmAnketler+4
Uysan Öztürk
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip-2 diyabetes mellitus' da kronik hastalık bakımı ve ilaç uyumunun değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Diyabet bilinen en eski kronik hastalıklardan olup, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde başlıca morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Bu artan morbidite ve mortalite düşünüldüğünde, birinci basamak sağlık sunumunda kronik hastalık bakımının önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Bu nedenle, birinci basamakta kronik hastalıkların yönetimi için çeşitli modeller geliştirilmiştir. Özellikle birinci basamak sağlık hizmetleri için önerilen Kronik Bakım Modeli'nde, verilen sağlık hizmetinin hasta perspektifinden de değerlendirilmesi önemli bir yer tutmaktadır. Kronik hastalıkların uzun süreli tedavisinde yetersiz ilaç uyumu, dünya çapında çok büyük ve artmakta olan bir sorundur. Yetersiz ilaç uyumu, ilaçların sağlayabileceği faydanın elde edilememesinin en sık nedenidir. Biz bu çalışmada önemli kronik hastalıklardan biri olan Tip-2 Diyabetes Mellitus'lu hastalarda kronik hastalık bakımı ve ilaç uyumunu hasta perspektifinden değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerine Ekim 2015 ile Kasım 2015 tarihleri arasında başvuran ve en az 6 aydır tip 2 diyabet tanısı ile medikal tedavi almakta olan 150 hasta dâhil edilmiştir. Dâhil edilen hastalara; sosyodemografik özellikler ile diyabet hastalığı ve ilaç kullanım durumu hakkında hazırlanan bir anket formu, Kronik Hastalık Bakımını Değerlendirme Ölçeği(Türkçe PACIC) ve Morisky-8 Maddeli İlaca Uyum Anketi uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler SPSS 20 paket programı ile analiz edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde student t testi, Ki kare testi, One Way Anova testi, Mann Withney-U testi, Pearson korelasyon analiz testi, Spearman korelasyon analiz testi kullanılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alınmıştır. Bulgular: Çalışma gruplarımızdaki bireylerin sosyodemografik özelliklerine bakıldığında %56'sı kadın, %44'ü erkekti. Hastaların yaş ortalaması 57,27±11,5, hastaların %78'i evli, %37,3'ü gelir getiren bir işte çalışmıyordu. Hastaların ortalama diyabet süreleri 8,9±7,7 yıldı. Hastaların %42,7'si üç ayda bir, %33,3'ü altı ayda bir diyabet kontrol muayenelerine gidiyordu. Hastaların %52,7'si diyabet ile ilgili herhangi bir sağlık personelinden eğitim almamıştı. PACIC toplam skor ortalaması 2,91±1'di. Benzer çalışmaların çoğunda olduğu gibi en yüksek puana karar verme desteği alt boyutunda(3,09±1,2), en düşük puan ise izlem/koordinasyon alt boyutunda(2,74±1) ulaşıldı. MMAS-8 skor ortalaması 5,53±2,1 idi. Hastalar tek tek incelendiğinde hastaların %24'ünün ilaç uyumunun yüksek, %31,3'ünün ilaç uyumunun orta, %44,7'sinin ilaç uyumunun düşük olduğu sonucuna ulaşıldı. Hastaların günlük insülin kullanım sıklığı arttıkça ilaç uyumu azalmaktaydı. Hastaların PACIC toplam skorları ve MMAS-8 skorları arasında ilişki saptanmadı. Sonuç: Kronik hastalık bakımı ve ilaç uyumunu değerlendirmek için kullandığımız araçların(PACIC, MMAS-8) sonuçlarına bakıldığında; kronik hastalık bakımının ve ilaç uyumunun yeterli düzeylerde olmadığı, hem hastaların hem de sağlık personellerinin bu konuya daha fazla önem vermesi gerektiğini düşünmekteyiz. Diyabetik hastalarda kronik hastalık bakımı ve ilaç uyumunun değerlendirilmesi önemli ve daha önce çalışılmamış bir konudur ve durumun önemini ortaya koyabilmek için daha çok çalışmaya ihtiyaç olduğu açık olarak görülmektedir. Anahtar kelimeler: Type 2 Diyabetes Mellitus, Kronik Bakım Modeli, İlaç Uyumu, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiDiabetes mellitus-tip 2Hasta bakımı+3
Berkay Ölmez
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde sigara bağımlığının anksiyete ve depresyon ile ilişkisi

ÖZET Giriş ve Amaç: Sigara tüm dünyada bilinen ve ispatlanmış en önemli sağlık sorunlarından biridir. Sigaranın yol açtığı organik sağlık sorunları yanı sıra psikiyatrik olarak da bir çok hastalığa ön ayak olmaktadır. Gençlik dönemindeki hayatın akışındaki değişiklikler ve beraberinde getirdiği bir çok stres faktörü ile birlikte sigara kullanmaya yönelim artabilmektedir Bu çalışmamızda Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde sigara bağımlılık düzeyinin anksiyete ve depresyon ile ilişkisini inceledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesinde okuyan 375 öğrenci dahil edilmiştir. Öğrencilerin sosyodemografik bilgileri, sigara kullanım durumları sorgulanmış sigara kullananlara FNBT, ve sigara kullanan kullanmayan tüm öğrencilere HADS uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler SPSS for Windows 20,0 Programı kullanılarak analiz edilmiştir. Niteliksel verilerde gruplar arası farklılıklar incelenirken Student T, One Way Anova, Mann Withney-U, Spearman korelasyon analiz, Pearson korelasyon analizi, Kruskal -Wallis testleri kullanılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak; p< 0,05 alınmıştır. Bulgular: Çalışmamıza toplam 375 öğrenci katılmış ve katılımcıların %12'si sigara kullanmakta idi. Araştırmamızda uyguladığımız ölçekten sigara kullananlar 45 öğrenci için fagerström bağımlılık ölçeği aldıkları ortalama puan 3.07±2.37 olarak bulundu. Bu skor düşük düzey nikotin bağımlılığını göstermektedir. Sigara kullanımını etkileyen faktörleri irdelediğimizde ekonomik gelir yaşadığı ortamın sigara kullanım düzeyini etkilemediğini bulduk. Araştırmaya katılan erkek öğrencilerin anksiyete skorları ortalaması 7.46 ± 3.33 depresyon skoru 7.14 ± 2.45 Araştırmadaki kız öğrencilerin anksiyete puanları ortalaması 7.92±3.37 depresyon puanları ortalaması 7.13±2.62. Araştırmaya katılan öğrencilerin sigara kullananların anksiyete skoru ortalaması 8.96 ± 4.2 sigara kullanmayanların ise anksiyete skoru 7.55 ± 3.1 olup anksiyete puanı acısından istatiksel olarak anlamlı fark vardır. (p=0.03). Araştırmamıza katılan öğrencilerin sınıflarına göre anksiyete bakımından 2. Sınıflar ile 3. Sınıflar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.025). 2. Sınıflar diğer sınıflara göre anksiyete açısından daha yüksek puanı (ortalama 9.06)almışlardı. Diğer sınıflar arasında anksiyete acısından istatiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir. Depresyon açısından istatiksel olarak anlamlı fark 1.ve 2. Sınıflar arasında gözlenmiştir.(p=0.048) Sonuç: Çalışmamızın sonucu olarak sigaranın anksiyete gibi cok önemli psikiyatrik sorunlara ön ayak olduğu, tıp fakültesinde okuyan öğrencilerin psikososyal stresler nedeni ile olduğunu düşündüğümüz kaygılarının arttığı ve depresyon skorlarının yüksek olduğu gözlenmiştir. sigara kullanımı sonucu oluşan organik patolojiler ile ilgili kanıta dayalı bir çok çalışma bulunmaktadır. Sigara kullanımı ile ilişkili olarak psikiyatrik hastalıkların oluşması ya da hastalıkların seyrinin ağırlaşması ile ilgili olarak yeteri kadar çalışma yoktur. Çalışmamız kesitsel bir çalışma olduğu için aldığımız sonuçlar tüm tıp fakülteleri öğrencileri için genellenemez. Üniversite öğrenim hayatının psikososyal stresleri artırdığı düşüncesini değerlendirmek için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: sigara , bağımlılık, anksiyete, depresyon, tıp fakültesi

AnksiyeteBağımlılıkDepresyon+5
Muhammed Atmaca
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gebe Polikliniği' nde gestasyonel diyabet taraması için yapılan 50 gram oral glukoz tolerans testi sonuçlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Gebelik sırasında hormonal değişimlere bağlı olarak insulin rezistansı riski artar. Kompenzasyon mekanizmaları yetersiz kaldığında annede gestasyonel diyabet oluşması kaçınılmazdır. GDM anne ve bebek için hem gebelikte, hem doğum sırasında, hem de hayatlarının ilerleyen dönemlerinde birçok riski beraberinde getirir. Bu sebeple gebelikte GDM taramasının yapılması ve gerekli önlemlerin zamanında alınması büyük önem arz etmektedir. Tanısı konduğunda komplikasyonlarının önlenebileceği bir bozukluk olan GDM ile ilgili bu çalışmadaki amacımız öncelikle gestasyonel diyabet sıklığını belirlemek, GDM tarama testi sonuçlarını değerlendirmek, OGTT bozukluğunun yaş, parite ve vücut kütle indeksi (VKİ) ile ilişkisini incelemektir. Materyal ve Method: Çalışmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gebe Polikliniğine 01 Temmuz 2014 ile 28 Ekim 2014 tarihleri arasında başvurmuş ve 50 gr OGTT yaptırmış olan 332 hasta dahil edildi. Hastaların dosya kayıtları bilgisayar ortamında retrospektif olarak tarandı ve demografik bilgileri, OGTT sonuçları, gebelik öyküleri kayıt edildi. Elde edilen veriler SPSS for Windows 20.0 programı ile analiz edildi. Verilerin karşılaştırılmasında Ki kare, Kolmogorov-Smirnov/Shapiro-Wilk testleri, Student t testi, One Way Anova testi, Mann Withney-U testi, Kruskal-Wallis, Pearson korelasyon analizi ve Spearman korelasyon analiz testi kullanıldı. Sonuçlar yorumlanırken istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Çalışmamız Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 11/03/2015 tarih ve 86 sayılı kararı ile etik ve bilimsel açıdan uygun bulundu. Bulgular: Çalışma populasyonumuzda GDM sıklığı %5,4, IGT sıklığı %4,2 bulundu. Hastalarımızın yaş ortalaması 27,6±5,2 idi. Tarama testinin bozukluğu ile yaş grupları arasındaki ilişki incelendiğinde 30 yaş üzerindeki grupta 25 yaş altındakilere göre 50 gr OGTT bozukluğu anlamlı olarak yüksekti (p=0,001). VKİ ortalamaları 27,1±4,5 olan hastalarımızda, VKİ açısından tanı grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Annelerin gebelik öyküleri açısından tanı grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Bebeklerin doğum ağırlıkları incelendiğinde bebek doğum ağırlığı ortalaması 3322,5±479,5 gramdı. Bebeklerin %6,9'unda makrozomi saptandı. Makrozomik bebeklerin hiçbirisinin annesine GDM tanısı konmamıştı. Tanı grupları arasında bebek doğum ağırlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,15). Doğum şekli ve bebek cinsiyeti açısından da tanı grupları arasında anlamlı fark bulunamadı (p=0,51 ve p=0,76). Sonuç: Olumsuz birçok sonucu bilinen GDM açısından risk değerlendirmesi gebeyle karşılaşılan ilk zamanda yapılmalı, mevcut risk durumuna göre tetkik ve takip süreci planlanmalıdır. 50 gr glukozla yapılan tarama testi basit ve uygulanabilir olduğundan birinci basamakta yapılması sağlanmalı; gebeler bu testin yapılması için hastane başvurusuna mecbur bırakılmamalıdır. Gebeye beslenme, egzersiz, kilo kontrolü ile ilgili gerekli danışmanlıklar verilmeli, gerektiği zaman uzman görüşü alınmalıdır. Çalışmamız verilerine göre anne kan grubu ve bebeğin cinsiyetinin glukoz metabolizma bozukluğuna etki edebileceği ile ilgili istatistiksel olarak anlamlı bulunamayan farklar göze çarpmıştır. Bu faktörlerin anlamlandırılabilmesi için daha geniş populasyonlu çalışmalar planlanması gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Gestasyonel diyabetes mellitus, 50 gr OGTT, takip

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusGlükoz tolerans testi+3
Gamze Bakırcı
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi kadın personelinin jinekolojik şikayet sıklıkları ve jinekolojik muayene ile ilgili bilgi, tutum ve davranış düzeyinin araştırılması

Jinekolojik şikâyetler aile hekimlerine başvurunun sık nedenlerinden birisidir. Kadınlarda başlıca görülen jinekolojik şikâyetler; kanama, adet düzensizlikleri, kaşıntı, akıntı, cinsel yolla bulaşan hastalıklar (CYBH), idrar yaparken ağrı ve yanma, idrar kaçırma, karın ve kasık ağrıları, kısırlık ve koital problemlerdir. Düzenli jinekolojik muayene başlangıç aşamasındaki hastalıklara tanı koymada önemli bir uygulamadır. Düzenli jinekolojik muayenenin en önemli basamağı da pap smear testidir. Serviks kanseri rutin pratiğimizde özellikle üreme çağındaki kadınların değerlendirilmesinde, koruyucu hekimlik uygulamalarında erken tanı konulma olasılığı olan hastalıklardan birisidir. Çalışmamızda erken tanı ve tedavinin, rutin jinekolojik muayenenin önemi hakkında hastanemizde çalışan kadın personelin farkındalığını değerlendirmeyi, yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen yaygın görülen jinekolojik şikâyetlerin sıklığını tespit etmeyi amaçladık. Bu çalışma, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan kadın personelinin jinekolojik şikâyet sıklıkları ve jinekolojik muayene ile ilgili bilgi düzeyinin, tutum ve davranışlarının araştırılması amacıyla planlanan kesitsel tipte bir araştırmadır. Araştırmada Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan tüm kadın personele ulaşılması hedeflenmiştir. Bu amaçla, anket formunu doldurmayı kabul eden 403 kadın personel çalışmaya dâhil edilmiştir. Katılıcıların 122'si (%30,3) akıntı, 45'i (%11) kanama şikâyetiyle, 40'ı (%9,9) koital problemler, 106'sı (%26,3) adet düzensizliği, 1'i (%0,25) idrar kaçırma, 61'i (%15) idrarda yanma, 88'i (%21,8) ağrı, 5'i (%1,2) kısırlık ve 17'si (%4,2) CYBH şikâyetleriyle kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvurduğunu ifade etmiştir. Katılımcıların 318'i (%78,9) düzenli jinekolojik muayene olmadığını, 85'i (%21,1) düzenli jinekolojik muayene olduğunu ifade etmiştir. Katılımcıların 124'ü (%43,2) daha önce HPV DNA veya pap smear testi yaptırmışken, 279 (%56,8) personel hiç HPV DNA veya pap smear testi yaptırmamıştır. Katılımcılara HPV aşısı yaptırıp yaptırmadıkları sorulduğunda 10'u (%2,5) HPV aşısı yaptırmışken, 393'ü (%97,5) yaptırmamıştır. Katılımcıların bilgi düzeyi karşılaştırıldığında yaş grupları arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Meslek gruplarına göre değerlendirildiğinde asistan doktor, uzman doktor, ebe ve hemşireler arasında anlamlı fark bulunamamış fakat diğer kadın personel ile asistan doktor, uzman doktor, ebe ve hemşireler karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmuştur. Eğitim düzeyine göre karşılaştırma yapıldığında lisans mezunları ile ilk/ortaokul ve lise mezunlarının aldıkları puanlar karşılaştırılmış ve anlamlı fark bulunmuştur. Lisans üstü mezunları ile ilk/ortaokul mezunlarının ve lise mezunlarının aldıkları puanlar karşılaştırılmış ve anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç olarak aile hekimliği disiplininde koruyucu hekimliğin özel bir yeri vardır. Tarama testleri ile tanı konularak erken müdahale edilebilen az sayıda kanserden biri de serviks kanseri olması açısından birinci basamakta kadınların farkındalık durumunu arttıracak her türlü yaklaşım dikkate değer ve teşvik edilmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler: Jinekolojik şikayetler, Jinekolojik muayene, Koruyucu hekimlik, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiAnkaraFizik muayene+4
Şebnem Eker Güvenç
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00