Atlas University
Discipline

Nutrition and Dietetics

Atlas University

190

Archived Theses

5

DOIs Assigned

3%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Fazla kilolu ve obez yetişkinlerde akdeniz diyeti, vücut kompozisyonu ve uyku kalitesi arasındaki ilişkinin incelenmesi

Bu çalışma, fazla kilolu veya obez yetişkinlerde Akdeniz diyetine uyum düzeyi, uyku kalitesi ve vücut kompozisyonu arasındaki ilişkileri incelemek amacıyla yürütülmüştür. Araştırma 225 katılımcı ile gerçekleştirilmiş olup, sosyodemografik özellikler, beslenme alışkanlıkları, antropometrik ölçümler, Akdeniz diyet modeline uyum düzeyi ve uyku kalitesi değerlendirilmiştir. Katılımcıların büyük çoğunluğunun Akdeniz diyetine uyum düzeyi düşük veya orta düzeyde olup, yalnızca %7,6'sı yüksek uyum göstermiştir. Akdeniz diyetine uyum düzeyi arttıkça beden kütle indeksi azalmıştır (p<0,05). Akdeniz diyetine yüksek düzeyde uyumu olan katılımcıların tükettiği günlük protein, tekli ve çoklu doymamış yağ asitleri gibi besin ögelerini daha yüksek miktarda tükettikleri ve diyetlerinde omega-3/omega-6 oranının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Katılımcıların %46,2'sinin uyku kalitesinin düşük olduğu, 7 saatten az uyku süresine sahip olan %32'sinin uyku kalitesinin daha düşük olduğu bulunmuştur (p<0,05). Akdeniz diyetine uyum düzeyi ile uyku kalitesi ilişkili bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak, Akdeniz diyetine uyum düzeyinin artmasının vücut kompozisyonu ve beslenme kalitesine katkı sağlayabileceği belirlenmiştir. Bu konuda yapılacak daha fazla sayıda araştırma, literatüre katkı sağlayacaktır.

Ezgi Çoban
Bandırma Onyedi Eylül University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sCrossrefindexedOpen AccessTR

Bozulmuş yeme tutum ölçeği (BYTÖ) kısa formunun Türkçe'ye uyarlanması ve BYTÖ ile yeme tutum testi (YTT-26), yeme bozukluğu değerlendirme ölçeği (EDE-Q-13) ve duygusal yeme ölçeği arasındaki ilişkinin belirlenmesi

Amaç: Bu araştırma, Bozulmuş Yeme Tutum Ölçeği (BYTÖ) Kısa Formunun Türkçe geçerlik ve güvenirliğinin değerlendirilmesi ve BYTÖ ile Yeme Tutum Testi (YTT-26), Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği (EDE-Q-13) ve Duygusal Yeme Ölçeği arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metot: Bu araştırma metodolojik ve ilişki arayıcı bir araştırmadır. Araştırma iki aşamada yürütülmüş olup ilk aşamada BYTÖ Kısa Formunun geçerlik ve güvenirlik analizleri 248 yetişkin birey ile yapılmış, ikinci aşamada çalışma 309 yetişkin birey ile tamamlanmıştır. Veriler; Tanımlayıcı Bilgi Formu, BYTÖ Kısa Formu, YTT-26, EDE-Q-13 ve Duygusal Yeme Ölçeği kullanılarak toplanmış ve ölçeğin geçerlik-güvenirlik analizleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 30.76±9.53 yıl olup %78.3’ü kadındır. BYTÖ Kısa Formunun tek faktörlü yapıyı koruduğu ve Cronbach α katsayısının 0.826 olduğu saptanmıştır. Ayrıca BYTÖ puanları ile YTT-26, EDE-Q-13 ve Duygusal Yeme Ölçeği puanları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: BYTÖ Kısa Formunun Türkçe versiyonunun yetişkin bireylerde bozulmuş yeme tutumunu değerlendirmede geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olduğu belirlenmiştir. Araştırma bulguları, bozulmuş yeme tutumunun duygusal yeme davranışları ve yeme bozukluğu belirtileriyle güçlü, anlamlı ve birbirini destekleyen bir ilişki içinde olduğunu ortaya koymuştur.

Bozulmuş Yeme TutumuDuygusal YemeObezite+1
Sevil Karahan Yılmaz
Erzincan Binali Yıldırım University · Institute of Health Sciences
2026
20
doi.org/10.71008/ebyu.thesis.2026.219
Master'sOpen AccessTR

Palyatif bakım ünitesinde yatan onkoloji hastalarında malnutrisyon ve sarkopeni sıklığının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, palyatif bakım ünitesine yatışı yapılan kanser tanısı almış bireylerde Malnutrisyon Üzerine Liderlik Girişimi (GLİM) kriterlerini kullanarak malnutrisyon ve Avrupa Yaşlı İnsanlarda Sarkopeni Çalışma Grubu 2 (EWGSOP2) tanı kriterlerini kullanarak ise sarkopeni sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Palyatif bakım servisine yatışı olan 18 yaş ve üzeri, aktif kanser tanılı 65 birey (26 kadın, 39 erkek) ile gerçekleştirilen bu çalışmada, bireylerin sosyodemografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları sorgulanmış, antropometrik, kas ultrasonu ve el kavrama kuvveti ölçümleri alınmış, Nutrisyonel Risk Tarama Testi-2002 ile Subjektif Global Değerlendirme ile beslenme durumları değerlendirilmiş, GLİM kriterlerine göre malnutrisyon durumları belirlenmiştir. EWGSOP2 tanı kriterleri referans alınarak bireylerin sarkopeni riski değerlendirilmiş, muhtemel sarkopeni ve sarkopeni varlığı saptanmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen kadınların ve erkeklerin yaş ortalaması sırasıyla 71,7±11,04 ve 75,5±9,30 yıl olup bireylerin çoğunluğu evre 4 kanserdir. Bireylerin %95,3'ü besin alımında azalma yaşadığından ağırlık kayıplarının oldukça fazla olduğu saptanmıştır. Baldır çevresi ve el kavrama kuvveti referans aralığın altında; enerji, protein, diyet lifi, vitamin ve mineral alımlarının ise yetersiz olduğu belirlenmiştir. GLİM kriterlerine göre ise %95,4'ünün malnutrisyonlu (%25,8'i orta derece; %74,2'si ciddi) olduğu tespit edilmiştir. Bireylerin %96,9'unda sarkopeni riski, %93,2'sinde muhtemel sarkopeni ve %75,5'inde baldır çevresi ile tespit edilen sarkopeni görülmüştür. Rektus femoris subkutan yağ kalınlığı ve kas kalınlığı çeyreklikleri ile antropometrik ölçümler arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Palyatif bakım servisinde yatan kanser hastaları malnutrisyon ve sarkopeni açısından risk altındadır. Bu nedenle kanser hastaları malnutrisyon ve sarkopeni riski açısından sık sık taranmalı ve beslenme ve egzersiz desteği almalıdırlar. Anahtar Kelimeler: GLİM kriterleri, kanser, kas ultrasonu, malnutrisyon, sarkopeni

Burcu Çalışkan Aydoğmuş
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Ortaokul öğrencilerinde beslenme okuryazarlığı ile sağlıklı beslenme tutumu ve diyet kalitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada ortaokul öğrencilerinde beslenme okuryazarlığı ile sağlıklı beslenme tutumu ve diyet kalitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Antalya ili Kaş İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı merkez bölgedeki Eylül 2023- Mayıs 2024 tarihleri arasında dahil etme kriterlerine uyan 13-14 yaşlarındaki 257 öğrenci üzerinde yürütülmüştür. Öğrencilerin sosyo-demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, beslenme okuryazarlıkları, sağlıklı beslenmeye yönelik tutumları değerlendirilmiş ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Ayrıca geriye dönük 24 saatlik besin tüketim kayıtları alınarak diyet kaliteleri hesaplanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan öğrencilerin %49,4'ü (n=127) kız, %50,6'sı (n=130) erkek olup; grubun çoğunluğu (%73,2) 14 yaşındadır. Öğrencilerin adölesan beslenme okuryazarlığı ölçeği puanı ortalaması 67,91±10,85 ve sağlıklı beslenmeye ilişkin tutum ölçeği puanı ortalaması ise 70,65±9,40 puandır. Katılımcıların Akdeniz diyeti kalite indeksi (KIDMED) puan ortalaması 5,08±2,29 ve sağlıklı yeme indeksi-2015 (SYİ-2015) puanı ise 37,23±13,04 olarak bulunmuştur. Öğrencilerin beslenme okuryazarlığı ile sağlıklı beslenme tutumu, KIDMED ve SYİ-2015 arasında pozitif yönlü zayıf bir ilişki tespit edilmiştir (sırasıyla r=0,361, p<0,001; r=0,210, p<0,001; r=0,131, p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada, adölesanların sağlıklı beslenme tutumlarının yüksek olduğu bulunurken, beslenme okuryazarlığı ve diyet kalitelerinin ise yeterli olmadığı görülmüştür. Okullarda hem öğrencilere hem de ailelerine yönelik planlanacak sağlıklı beslenme eğitimleri ile öğrencilerin sağlıklı beslenme tutumları ile beslenme okuryazarlıklarında artış ve diyet kalitelerinde iyileşme sağlanabilir.

Akdeniz diyetiBeslenme okuryazarlığıDiyet kalitesi+2
Narin Akdağ
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların DASH diyetine uyumunun ve diyetin inflamasyon indeksinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı almış çocukların DASH diyetine uyumunu ve diyetin inflamasyon potansiyelinin inflamasyon belirteçlerine olan etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Ekim 2023-Mart 2024 tarihleri arasında 6-18 yaş aralığında ve çocuk psikiyatristi tarafından DSM-5 kriterlerine göre DEHB tanısı almış 42 çocuk ve ailesi ile aynı polikliniğe benzer semptomlarla başvurup herhangi bir DEHB tanısı almayan 42 sağlıklı çocuk ve ailesi üzerinde yürütülmüştür. Bireylerin genel özellikleri, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite durumları, DASH diyetine uyumları, diyet inflamatuar indeksi (C-Dİİ) ve diyet kalitesi değerlendirilmiş, antropometrik ölçümleri alınmıştır, inflamasyon belirteçleri hasta dosyalarından kaydedilmiştir. Bulgular: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı alan bireylerin %76,2'si ve sağlıklı grupta yer alan bireylerin %71,4'ü erkektir (p>0,05). C-Reaktif protein düzeyi DEHB grubunda (2,8±3,99 mg/L) kontrol grubundan (1,1±1,32 mg/L) daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). DASH diyet indeksi skor ortalaması kontrol grubunda (p>0,05), C-Dİİ skoru ise DEHB grubunda daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). DEHB'li bireyler C-Dİİ sınıflarına göre (antiinflamatuar ve proinflamatuar) karşılaştırıldığında biyokimyasal parametrelerde anlamlı bir farka rastlanmamıştır (p>0,05). Buna karşın Conner's ebeveyn derecelendirme alt ölçeği olan hiperaktivite skorları, diyeti daha proinflamatuar olan grupta (13,9±4,49) antiinflamatuar olan gruptan (10,1±6,38) daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Benzer şekilde, C-Dİİ skorları ile hiperaktivite ve kaygı-utangaçlık alt ölçek skorları arasında pozitif ilişki bulunmuştur (sırasıyla r=0,374 ve r=0,021, p<0,05). Sonuç: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı almış çocuklarda C-Dİİ skorları ile bazı DEHB semptomları arasında pozitif ilişki görülmüştür. Bu nedenle, çocuklarda DEHB semptomlarını hafifletmek ve nörolojik gelişimlerini sağlıklı şekilde devam ettirmek amacıyla hastalığın tıbbi beslenme tedavisinde antiinflamatuar beslenmenin öneminin vurgulanması hedeflenmelidir.

Diyet inflamatuvar indeksiHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuNörojenik inflamasyon
Bengi Aloğlu
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Yetişkin kadınların beslenme ve sağlık okuryazarlığı, sürdürülebilir beslenme davranışları ve diyetsel su ve karbon ayak izlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu araştırmada, yetişkin kadınların sürdürülebilir beslenme davranışları, Akdeniz diyetine uyumları, beslenme ve sağlık okuryazarlığı durumları ve diyet kaynaklı su ve karbon ayak izlerinin belirlenmesi ve aralarındaki ilişkinin değerlendirmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Eylül 2023-Mart 2024 tarihleri arasında Mersin'de yaşayan 18-65 yaş arası 241 yetişkin kadın üzerinde yürütülmüştür. Bireylerin genel özellikleri, sağlık bilgileri, beslenme alışkanlıkları, antropometrik ölçümleri ve 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıtları ile sürdürülebilir beslenme davranışları, beslenme ve sağlık okuryazarlıkları ve Akdeniz diyetine uyumları değerlendirilmiştir. Diyetsel su ve karbon ayak izleri hesaplanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan 241 kadının yaş ortalamasının 39,81±13,28 yıldır. Kadınların ortalama Akdeniz Diyeti Bağlılık Ölçeği (MEDAS) puanı 7,81±1,79, ortalama Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (TSOY-32) puanı 35,99±9,34, ortalama Algılanan Gıda Okuryazarlığı (AGOY) toplam puan 104,69±13,50 ve ortalama Sürdürülebilir Sağlıklı Beslenme Davranışları Ölçeği (SSBDÖ) ortalama puanı 138,47±31,26'dır. Kadınların ortalama su ayak izi ve medyan karbon ayak izi değerleri sırasıyla 2,48±0,93, ve 1,89(1,96) (Q1=1,25, Q3=3,21)'dur. Kadınların MEDAS puanları ile SSBDÖ (r=0,382, p<0,001) ve AGOY (r=0,387, p<0,001) puanları arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Çalışan kadınların çalışmayanlara göre su ayak izi ortalamaları anlamlı seviyede daha yüksek (t=2,180, p=0,030) bulunmuştur. SSBDÖ puanındaki bir birimlik artış; AGOY toplam puanında 1,144 birim (p<0,001, GA=0,890-1,398) ve MEDAS puanında 2,992 birim (p=0,002, GA=1,148-4,836) artışla anlamlı şekilde ilişkili olduğu bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışmada kadınların sürdürülebilir beslenme davranışları ile beslenme okuryazarlıkları ve Akdeniz diyetine uyumları arasında pozitif ilişki bulunmaktadır. Ayrıca sosyokültürel özellikleri ve beslenme alışkanlıkları ile diyetsel su ve karbon ayak izleri arasında ilişki saptanmıştır.

Beslenme okuryazarlığıKarbon ayak iziSağlık okuryazarlığı+1
Nilüfer Banu Sönmez
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Beslenme ve diyetetik öğrencilerinde sınav kaygısının hedonik açlık, gece yeme sendromu ve diyet kalitesine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, Beslenme ve Diyetetik öğrencilerinde sınav kaygısının hedonik açlık, gece yeme sendromu ve diyet kalitesine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Kasım 2023-Nisan 2024 tarihleri arasında, İstanbul Anadolu Yakasında bulunan üç devlet üniversitesinin Beslenme ve Diyetetik Bölümlerinde öğrenim gören, 18 yaş üstü 336 öğrenci üzerinde yürütülmüştür. Öğrencilerin demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, sınav kaygısı düzeyleri, hedonik açlık durumları, gece yeme sendromu durumları ve diyet kaliteleri anket aracılığı ile değerlendirilmiş olup, 24 saatlik besin tüketim kayıtları ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan öğrencilerin %92,9'u (n=312) kadın, %7,1'i (n=24) erkek olup; yaş ortalaması 20,7±2,4 yıldır. Katılımcıların sınav stresi puanları ile gece yeme sendromu puanları (r=0,205; p<0,001), hedonik açlık toplam puanları (r=0,153; p=0,005) ile hedonik açlığın "besin mevcudiyeti" ve "besin tadına bakılması" alt boyut puanları (sırasıyla r=0,152; p=0,005 ve r=0,156; p=0,004) arasında pozitif yönde zayıf düzeyde anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Hedonik açlık toplam puanı kadınlarda erkeklere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Diyet Kalite İndeksi ve Sağlıklı Yeme İndeksi 2015 toplam puanları ile sınav stresi arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada, sınav stresi düzeyinin gece yeme sendromu ve hedonik açlık ile anlamlı ilişkiler gösterdiği saptanmıştır. Elde edilen bulgular, sınav dönemlerinde öğrencilerin yeme davranışlarının psikolojik etmenlerden etkilenebileceğini ortaya koymaktadır. Özellikle hedonik açlık düzeyinin artması, öğrencilerin dışsal uyarıcılara ve besin mevcudiyetine karşı daha duyarlı hâle geldiğini göstermektedir. Bu nedenle, sınav dönemlerinde sağlıklı yeme davranışlarını destekleyici müdahale programlarının uygulanmasının önemli olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Sınav kaygısı, hedonik açlık, gece yeme sendromu, diyet kalitesi, üniversite öğrencileri

Nursena Uyarer
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Dekstran sülfat sodyum ile indüklenmiş ülseratif kolitli sıçanlarda krill yağının apoptotik yolaklara etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, deneysel olarak desktran sülfat sodyum (DSS) ile kolit oluşturulan sıçanlarda krill yağı desteğinin apoptoza olan etkisini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmada 28 adet Wistar Albino cinsi erkek sıçan her grupta yedi sıçan olacak şekilde kontrol, krill yağı, DSS ve DSS+krill yağı olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Kolit indüksiyonunu sağlamak için DSS ve DSS+krill yağı grubundaki sıçanlar 14 gün boyunca DSS'e maruz bırakılmıştır ve DSS+krill yağı grubuna krill yağı desteği verilmiştir. Deney boyunca haftada 2 kere vücut ağırlığı değişimleri ile hastalık aktivite indeksi (DAI) takip edilmiştir. Deney sonunda kolonları çıkarılan sıçanların kolon ağırlıkları ile uzunlukları kaydedilmiş, alınan kolon dokusu örneklerinde ELİSA yöntemiyle toplam protein miktarı ile kaspaz-3, -8, -9, tümör nekroz faktörü-α (TNF-α), B hücreli lenfoma-2 (Bcl-2) ve Bcl- 2 ilişkili x proteini (Bax) düzeyleri analiz edilmiştir. Bulgular: Dekstran sülfat sodyum uygulanan grupta vücut ağırlığında azalma, kolon bütünlüğünde bozulma ve DAI skorlarında artış gözlenirken, krill yağı desteği ile bu etkiler iyileşmiştir. Ortalama kolon uzunluğu DSS grubunda 11,6 ± 0,9 cm iken, krill yağı desteği alan DSS grubunda bu uzunluk 12,9 ± 0,5 cm'ye yükselmiştir. Kolon ağırlığı da DSS grubunda 1,2 ± 0,1 g ile anlamlı şekilde düşmüş, krill yağı desteği bu düşüşü kısmen dengelemiştir. Apoptoz ve inflamasyon belirteçleri açısından değerlendirildiğinde, DSS uygulaması kaspaz-3 (p<0,001), kaspaz-8 (p<0,001), kaspaz-9 (p<0,001), TNF-α (p=0,0021), Bax (p<0,001) düzeylerinde anlamlı artışa, Bcl-2 (p<0,001) düzeyinde ise belirgin bir azalmaya neden olmuştur. Sonuç: Krill yağı, DSS ile indüklenen kolit modelinde apoptotik süreçleri baskılayarak kolon mukozasını iyileştirici etki göstermiştir. Ayrıca kolon uzunluğu ve ağırlığı gibi parametrelerdeki bozulmaları da hafifletmiştir. Bu sonuçlar, krill yağının ülseratif kolit hastalığında destekleyici bir ajan olarak potansiyel taşıdığını göstermekte ve bu alandaki literatüre özgün katkılar sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: ülseratif kolit, dekstran sülfat sodyum, krill yağı, apoptoz

Beyza Sağır
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Tip 2 Diyabetli bireylerde öğün sıklığı ve zamanının lipit profili, glisemik kontrol ve vücut kompozisyonu üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmada Tip 2 Diabetes Mellitus'lularda (T2DM) öğün sıklığı ve zamanının lipid profili, kan glukozu regülasyonu ve vücut kompozisyonu üzerine etkilerini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniğine Mart 2024-Kasım 2024 tarihleri arasında başvuran, 18-65 yaş aralığında T2DM tanılı 102 birey üzerinde yürütülmüştür. Dahil edilme kriterlerine uyan katılımcılar 12 hafta süreyle üç diyet modelinden (Altı öğün (n=34), üç öğün (n=34) ve zaman kısıtlı beslenme (n=34)) birine randomize edildikten sonra sosyo-demografik özellikleri ile çalışma öncesi ve sonrası besin tüketim kayıtları sorgulanmıştır. Hastane sisteminden biyokimyasal bulgular kaydedilmiş ve çalışma başlangıcında, 4., 8. ve 12. haftada antropometrik ölçümleri ile vücut kompozisyon analizleri yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların tamamında müdahale sonrasında açlık kan glukozu ve HbA1c değerlerinde düşüş görülürken (p<0,05), altı öğün grubundaki azalma anlamlı bulunmamıştır. Kan lipitlerinden trigliserid altı öğün (p=0,013) ve zaman kısıtlı beslenme (p<0,001) gruplarında azalırken, total kolesterol yalnızca zaman kısıtlı beslenme grubunda azalmıştır (p=0,020). Vücut yağ oranının zaman kısıtlı beslenme dışındaki gruplarda anlamlı azaldığı görülmüştür (Altı öğün:%35,2+8,6, %32,4+8,5 (p<0,001), üç öğün: %40,1+10,3, %37,5+10,4 (p<0,001); zaman kısıtlı: %37,6+11,3, %36,2+9,9 (p>0,05)). Enerji alımı müdahale sonrasında zaman kısıtlı grubunda altı öğün (p<0,001) ve üç öğüne (p<0,001) kıyasla daha düşük bulunmuştur. Sonuç: Müdahale gruplarından zaman kısıtlı beslenme grubunda değerlendirilen parametrelerde daha fazla anlamlı düzelmeler görülse de T2DM'li bireylerde tıbbi beslenme tedavileri planlanırken, kullanılan ilaçlar ve bireylerin kişisel beslenme tercihleri ve rehber önerileri mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: tip 2 diyabet, öğün sıklığı, tıbbi beslenme tedavisi, zaman kısıtlı beslenme, öğün zamanı

Miraç Bulut
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Asit reseptörleri/kolorektal kanser bağlantısının virtual screening yöntemiyle belirlenen yamogenin ve asit stimülasyonu aksında Otopetrin-1 proteini üzerinden in vitro ve in silico değerlendirilmesi

Amaç: Tezin amacı, sanal tarama yöntemiyle belirlenen, bir steoridal saponin olan yamogeninin kolorektal kanser hücrelerinin proliferasyon ve migrasyon kapasitelerini Otopetrin proteinleri üzerinden regüle edip etmediğinin belirlenmesidir. Bir diğer amacı da ortam asiditesinin yamogeninin Otopetrin-1 proteini üzerindeki potansiyel etkisini aydınlatmaktır. Yöntem: Yamogenin'in tek başına ve laktik asitle uyarılmasıyla Caco-2 hücreleri üzerindeki etkileri in vitro olarak incelenmiştir. Proliferasyon, migrasyon ve OTOP1 protein düzeyleri sırasıyla MTT, yara oluşumu ve ELISA testleriyle değerlendirilmiştir. Ayrıca yamogenin'in Otopetrin protein ailesiyle etkileşimi moleküler doking yöntemiyle analiz edilmiştir. Bulgular: Yamogenin'in Caco-2 hücreleri üzerindeki antiproliferatif etkisi düşük dozlarda dahi görülmüştür asidik ortam ise bu etkinliği arttırmıştır. Düşük doz laktik asitle stimüle edilen hücrelerde proliferasyonda artış gözlenirken yüksek doz laktik asit sitotoksik etki göstermiştir. Migrasyon analizlerinde, yamogenin ve yüksek doz laktik asitin Caco-2 hücre göçünü inhibe ettiği gözlenmiştir. OTOP1 proteinin ekspresyonu proliferasyon düzeyleri ile ters ilişkili bulunmuştur. Moleküler doking sonuçları da bu bulguları destelemiştir. Yamogenin'in tüm Otopetrin proteinlerine yüksek affinite ile bağlanmış en yüksek bağlanma affinitesini Otopetrin2'nin merkezi cebinde sağlamıştır. Sonuç: Elde edilen bulgular, yamogenin'in asidik mikroçevre koşullarında Caco-2 hücrelerinde antiproliferatif ve antimetastatik etki gösterdiğini ortaya koymuştur. Asidik ortamın, yamogenin'in hücre canlılığını azaltıcı etkisini güçlendirdiği ve hücre migrasyonunu baskıladığı belirlenmiştir. Otopetrin1 proteininin kolorektal kanser hücrelerinde ekspresyonu ilk defa bu çalışma ile gösterilmiştir. Ayrıca, yamogeninin laktik asit stimülasyonu sonrası Otopetrin1 proteini ile güçlü bir etkileşim gösterdiği kanıtlanmıştır. Bu sonuçlar, Otopetrin1'in KRK tedavisinde hedef bir protein olabileceğini göstermektedir.

Antikanser
Altınay Altınkaynak
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kivi tohumu yağının A.baumannii izolatlarına karşı tek başına ve kolistin ile kombinasyonu etkinliğinin in vitro araştırılması

Amaç: Dünyada tedavi amaçlı kullanılan bitkilere karşı ilgi giderek artmaktadır. Bakterilerde antibiyotik direncinin artmasına karşın antimikrobiyal özellik gösteren bitkisel ürünlere karşı direnç oluşmadığı görülmektedir. Bu çalışmada tropik bir meyve olmasına rağmen elverişli iklimi sebebiyle son yıllarda ülkemizde yetiştiriciliği artan kivi (Actinidia deliciosa) meyvesinin tohumundan elde edilen yağın in vitro antibakteriyel ve kolistin ile kombine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Kivi tohumu yağının antimikrobiyal etkisini değerlendirmek için, gelişen çoklu ilaç direnci nedeniyle hastane enfeksiyonlarının önemli bir kaynağı olan Acinetobacter baumannii klinik izolatı test edilmiştir. Yöntem: Kivi tohumu yağının bakterilere karşı minimum inhibitör konsantrasyonu (MİK) değerleri sıvı mikrodilüsyon ve in vitro kolistin antibiyotiği ile kombine etkisi dama tahtası (checkboard) mikrodilüsyon yöntemi ile belirlenmiştir. Kivi tohumu yağı ve kolistin antibiyotiği kombinasyonundaki etki, fraksiyonel inhibitör konsantrasyon (FİK) indeksi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Kivi tohumu yağının A.baumannii izolatlarına karşı antimikrobiyal etkisi saptanmıştır. Beş kolistin dirençli A.baumannii izolatında kolistin ve kivi tohumu yağının kombine etkisi değerlendirildiğinde tüm izolatlarda aditif etki bulunmuştur. Sonuç: Kivi tohumu yağının A.baumannii izolatlarında antimikrobiyal etki ve herhangi bir antibiyotik ile kombine etkisine bakıldığı ilk çalışmadır. Kivi tohumu yağı, A.baumannii izolatları üzerinde kolistinin etkisini arttırabilmektedir. Tıpta gelişen enfeksiyonları önlemede veya tedavi etmede potansiyel alternatif bir yöntem olabilir. Bu etkinin sebebinin tam olarak anlaşılabilmesi için daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır. İleriki çalışmalarda farklı bakteri suşları veya farklı antibiyotiklerle kombine etki araştırması yapılabilir.

Acinetobacter baumanniiKiviKolistin+3
Sedef Dulluç
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Didymin flavonoidinin insan glioblastoma hücre hattı üzerindeki sitotoksik etkisinin ve bu hücrelerden salınan substance P ve interlökin-6 miktarları üzerine etkilerinin in vitro araştırılması

Amaç: U-87 MG İnsan Glioblastoma hücre hattında narenciye meyvelerinde yaygın olarak bulunan didymin flavonoidininin sitotoksik etkilerini ve hücrelerden salınan Substance P (SP) ve İnterlökin 6 (IL-6) miktarları üzerine etkilerini incelemektir. Yöntem: Didymin flavonoidinin glioblastoma hücrelerinde sitotoksik etkileri 24, 48 ve 72.saatlik inkübasyon süreleri sonunda WST-1 Cell Proliferation Kit ile belirlenmiştir. Hücrelerden salınan Substance P (SP) ve İnterlökin 6 (IL-6) miktarları üzerine etkileri Elisa kitler kullanarak incelenmiştir. Bulgular: Didymin flavonoidinin 100 – 1,56 μM/ml aralığında denenen dozları 24. ve 48. saatlik inkübasyon süreleri sonunda hücreler üzerinde sitotoksik etki göstermemiştir. Ancak 72. saatlik inkübasyon süresi sonunda kontrol grubuna kıyasla 100 μM/ml dozda sitotoksik etki görülmüştür. Didymin, SP ve IL-6 miktarlarında önemli artışa sebep olmuştur. SP miktarı, 100 μM/ml ve 50 μM/ml dozda 24 ve 48 saatlik inkübasyon süreleri sonunda artmış ve 72. saatin sonunda ise anlamlı olarak azalmıştır. IL-6 miktarı, 24. saatin sonunda 100 μM/ml dozunda anlamlı olarak artmıştır. 48. saatte her dozda anlamlı artışa neden olmuş, 72. saatte ise yalnızca 50 μM/ml dozda anlamlı artış gözlenmiştir. Sonuç: Çalışmada elde edilen veriler didymin'in glioblastoma hücrelerindeki sitotoksik etkisinden bahsedebilmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. Didyminin yalnızca tek bir dozda sitotoksik etki göstermesi ve etkinin görüldüğü dozun içerdiği çözücü konsantrasyonun da tek başına sitotoksik etki göstermesi bu düşünceyi desteklemektedir. Didymin tez kapsamında araştırdığımız inflamasyon belirteci IL-6 miktarını zamana ve doza bağımlı arttırmış, ağrı belirteci SP miktarını ise 72.saatin sonunda azaltmıştır. Didyminin U-87 MG hücrelerinden salınan SP ve IL- 6 üzerine etkilerinin araştırıldığı bu tez çalışması bu konuda yapılan ilk çalışmadır. İnflamasyonu ve ağrıyı tetikleyici etkisinden net olarak bahsedebilmek için daha fazla in vitro ve in vivo çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: didymin, glioblastoma, sitotoksisite, substance p, interlökin-6

DidymiumFlavonoidlerGlioblastoma+5
Naime Bulut
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Osteoartrit tanısı almış bireylerde beslenme durumunun ve total antioksidan kapasitesinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada osteoartrit (OA) tanısı almış bireylerde beslenme durumunun saptanması, diyet total antioksidan kapasitesi ile serum total antioksidan/oksidan kapasitesinin değerlendirilmesi ve total antioksidan kapasitesinin bireylerin beslenme durumu ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmada, Ankara Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Hastanesi polikliniklerine başvuran 18-64 yaş arasındaki osteoartrit tanısı olan 47 birey (vaka grubu) ve 30 sağlıklı bireyin (kontrol grubu) sosyo-demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, diyet total antioksidan seviyeleri, besin tüketim sıklığı, besin tüketim kaydı ve fiziksel aktivite düzeyleri değerlendirilmiştir. Bireylerin antropometrik ve kan basıncı ölçümleri alınmış ve bazı biyokimyasal bulguları hastane dosyalarından kaydedilmiştir. Bireylerin total antioksidan/oksidan kapasitesi ise EREL yöntemi ile ölçülmüştür. Bulgular: Çalışmaya katılan OA tanısı alan ve sağlıklı bireyler yaş, cinsiyet ve beden kütle indeksi açısından benzerdir (p>0,05). Osteoartrit tanısı alan bireylerin %83,0'ünün hafif şişman veya obez olduğu belirlenmiştir. Vaka grubundaki bireylerin günlük kırmızı et ve tereyağ tüketimleri sağlıklı gruba göre daha yüksek, balık tüketimleri ile diyetle A vitamini ve karoten alımları ise daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Osteoartrit tanısı alan bireylerin diyet total antioksidan kapasitesi (10,6±3,89 mmol) sağlıklı (12,4±3,57 mmol) düşük bulunmuştur (p<0,05). Buna ek olarak OA tanısı alan bireylerin total oksidan kapasitesi (4,6±3,63 ve 3,6±1,40 µmol H2O2 Equivalent) ve oksidatif stres indeksinin (0,2±0,05 ve 0,2±0,07 AU) de sağlıklı bireylerden daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Osteoartrit olan bireylerin BKİ'lerinin yüksek, diyet total antioksidan kapasitenin düşük ve serum total oksidan kapasitenin ise yüksek olmasından dolayı; OA olan bireylerin ideal vücut ağırlığına ulaştırılması ve bireylerin diyetlerinin antioksidan vitamin ve minerallerden zenginleştirilmesi sağlanmalıdır.

AntioksidanlarBeslenmeBeslenme durumu+2
Beda Büşra Özalp Çolak
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Yağ, şeker ve protein ağırlıklı beslenmenin Drosophila melanogaster'de genotoksik potansiyele etkisi

Amaç: Yağ, şeker ve proteince zengin beslenme düzeninin Drosophila kanat imajinal disk hücrelerinde genotoksik etki gösterip göstermeyeceği belirlenmek istenmiştir. Yöntem: Çalışmada genotoksisite araştırmalarında yaygın olarak kullanılan Drosophila kanat somatik mutasyon ve rekombinasyon testi (SMART) ile palm yağı, hindistan cevizi yağı, fruktoz, glikoz şurubu ve mayanın farklı dozlarının genotoksisiteye olan etkileri araştırılmıştır. Farklı dozlarda yağ (%1, 2, 5 ve 10), şeker (%2, 5, 10 ve 20) ve protein (10,20, 50 ve 100 gr) içeriği eklenerek standart Drosophila besi yerinde değişiklik yapılmıştır. mwh (multiple wing hair) ve flr3(flare) bakımından transheterozigot yumurtaların hazırlanan besi yerinde gelişmesi sağlanmış bu ortamda ergin hale gelen bireylerin kanatları preparatları hazırlanarak analiz edilmiştir. Bulgular: Hindistan cevizi yağı ve palm yağı uygulanan sineklerde hiçbir dozda genotoksik etki belirlenmemiştir. Benzer şekilde fruktozun dozlarının da uygulamaları negatif sonuçlar göstermiştir. Glikoz şurubunun sonuçları standart besi yeri sonuçları ile karşılaştırıldığında glikoz şurubunun klon frekanslarında az da olsa artışa neden olduğu görülmektedir. %2, %5 ve %10 dozlarındaki bu artış istatistiksel olarak önemli düzeyde değildir. Ancak yüksek doz da ki artış küçük tek tip klonlar için önemlidir ve pozitif olarak kaydedilmiştir. Bu nedenle sadece bu dozda serrat kanatlı bireylerin analizi yapılmıştır. %20 glikoz şurubu uygulanan bireylerin serrat kanatlarında tüm klonlarda negatif sonuçlar gösterdiği görülmüştür. Besi yerinin protein içeriğinin artırılması toplam klon frekanslarında artışa neden olmamıştır. Sonuç: Yapılan çalışmadan elde edilen sonuçlara göre palm yağı, hindistan cevizi yağı, fruktoz ve maya Drosophila kanat somatik mutasyon ve rekombinasyon testinde mutajenik veya rekombinojenik etki göstermemiştir. Glikoz şurubunun en yüksek dozu (%20) genotoksisitede az da olsa artışa neden olmuştur. Normal kanatlı bireyler ile serrat kanatlı bireylerin sonuçları karşılaştırıldığında bu küçük artışın rekombinasyon sonucu olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Drosophila, genotoksisite, palm yağı, hindistan cevizi yağı, fruktoz.

Beslenme alışkanlıklarıBeslenme incelemeleriDrosophila melanogaster+7
Senem Cabiroğlu
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Tip 2 diyabetli bireylerin hedonik açlık durumunun hastalık öz yönetimi ve diyetin glisemik indeksi/yükü ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada tip 2 diyabetli bireylerin hedonik açlık durumları ile hastalık öz yönetimi ve diyetin glisemik indeksi/yükü arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniğine Aralık 2021-Nisan 2022 tarihleri arasında başvuran 160 tip 2 diyabetli birey üzerinde yürütülmüştür. Katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, diyabet özyönetimi ve hedonik açlık durumları değerlendirilerek, antropometrik ölçümleri alınmıştır. Ayrıca 3 günlük besin tüketim kayıtlarından diyetlerinin enerji, makro ve mikro besin ögesi içerikleri ile diyetlerinin günlük ortalama glisemik indeksi ve yükü hesaplanmıştır. Bulgular: Hedonik açlık puanı yüksek olan grubun düşük olan gruba kıyasla tip 2 diyabet öz yönetiminin daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Hedonik açlık puanları yüksek olan grubun vücut ağırlığı, beden kütle indeksi, vücut yağ yüzdesi ve ağırlığı, boyun, bel, kalça çevreleri ve bel/kalça, bel/boy oranı hedonik açlık puanı düşük olan gruba kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Düşük hedonik açlığa sahip bireylerin kan glikozu, HbA1c ve trigliserit değerlerinin (sırasıyla 157,5±64,3 mg/dL; %7,54±1,84; 161,9±66,6 mg/dL) yüksek hedonik açlığa sahip bireylere kıyasla (sırasıyla 184,9±63,3 mg/dL; %8,27±1,96; 196,3±92,1 mg/dL) daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Katılımcıların hedonik açlık durumları ile diyet glisemik indeksi ve yükü arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Sonuç: Yüksek hedonik açlığın düşük tip 2 diyabet hastalık öz yönetimi ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Hedonik açlık; vücut bileşenleri, antropometrik ölçümler ve biyokimyasal parametreler üzerinde olumsuz etki yaratabilmektedir. Diyabetin etkin yönetiminin sağlanabilmesi için bireylerin hedonik açlık durumlarının değerlendirilmesi ve düşük glisemik indeks ile düşük glisemik yüklü bir beslenme tedavisinin planlanması hedeflenmelidir. Anahtar Kelimeler: glisemik indeks, glisemik yük, hastalık öz yönetimi, hedonik açlık, tip 2 diyabet.

AçlıkDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+4
Büşra Şen Yetkin
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Tip 2 diyabetli bireylerde diyet kalitesi ve beslenme durumları arasındaki ilişkinin belirlenmesi

Amaç: Tip 2 diabetes mellituslu (T2DM) bireylerde diyet kalitesi hastalığın gelişmesi, ilerlemesi ve tedavisinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışma, diyet kalitesi ve beslenme durumları arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Çalışmaya Diyarbakır Kulp İlçe Devlet Hastanesinde Beslenme ve Diyet Polikliniğine başvuran 18-75 yaş aralığında, en az 6 ay önce diyabet tanısı alan 105 hasta dahil edilmiştir. Bireylere genel özelliklerini, beslenme alışkanlıklarını, fiziksel aktivite durumlarını, antropometrik ölçümlerini belirlemek amacıyla yüz yüze görüşme tekniği ile anket uygulanmıştır. Beslenme durumlarının tespiti için 24 saatlik besin tüketim kaydı ve besin tüketim sıklığı alınmıştır. Diyet kalitesi için Sağlıklı Yeme İndeksi -2015 (SYİ-2015) kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmadaki 105 bireyin %25,7'si erkek, %74,3'ü kadındır (p>0,05). Toplam diyabet yaşı ortalama 4,28 ± 4,61 yıldır. Bireylerin %78,1'inde diyabet dışında en az bir hastalık bulunmaktadır. Kadınların % 67,9'u erkeklerin %44,4'ü obezdir. Erkeklerin bel çevresi yüksek risk oranı %25,9 kadınların yüksek risk oranı %82,1'dir (p<0,001). Bel/kalça oranına göre erkeklerin %85,2'si, kadınların %66,7'si yüksek risk sınıfındadır. Bireylerin %86,7 "kötü'' diyet kalitesine, %13,3'ü "geliştirilmesi gereken'' diyet kalitesine sahiptir (p>0,05). Diyet kalitesi ile protein, yağ, lif, karoten, tiamin, A ve B6 vitaminleri, potasyum, magnezyum, demir, TDYA ve DYA tüketimleri arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Diyabetli bireylerin diyet kalitesi düşük bulunmuştur. Bireylerin diyet kalitelerinin artırabilmeleri için gerekli beslenme eğitimlerinin verilmesi, fiziksel aktivitenin artırılması ve bunların yaşam biçimi haline getirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler : tip 2 diabetes mellitus, diyet kalitesi, beslenme durumu

BeslenmeBeslenme durumuDiabetes mellitus+2
Fatma Şeşen
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Yetişkin bireylerde akdeniz diyetine uyum ile depresyon, anksiyete, stres düzeyleri ve yeme davranışları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, yetişkin bireylerde Akdeniz diyetine uyum ile depresyon, anksiyete, stres düzeyleri ve yeme davranışları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Aralık 2021-Mayıs 2022 tarihleri arasında, Antalya Muratpaşa Belediyesi Sağlık İşleri Müdürlüğüne başvuran, 18-65 yaş aralığında 356 yetişkin birey üzerinde yürütülmüştür. Bireylerin genel özellikleri, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite durumları, Akdeniz diyetine uyumları, depresyon, anksiyete, stres düzeyleri ve yeme davranışları anket aracılığı ile değerlendirilmiş olup, besin tüketim kayıtları ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerin %71,1' i (n= 253) kadın, % 28,9'u (n=103) erkek olup; yaş ortalamaları sırasıyla 40,6±10,94 ve 39,1±12,23 yıldır. Katılımcıların Akdeniz diyetine uyum skorları ile depresyon, anksiyete ve stres skorları arasında orta düzeyde negatif ilişki olduğu bulunmuştur (sırasıyla r=-0,436; r=-0,405; r=-0,401; p<0,001). Katılımcıların Akdeniz diyetine uyum skorları ile kısıtlayıcı yeme skorları arasında zayıf düzeyde pozitif bir ilişki (r =0,117; p<0,05) olduğu bulunurken, Akdeniz diyetine uyum skorları ile duygusal yeme ve dışsal yeme skorları arasında ise zayıf düzeyde negatif ilişki olduğu saptanmıştır (sırasıyla r=-0,130 ve r=-0,245; p<0,05 ve p<0,001). Sonuç: Bu çalışmada, Akdeniz diyetine uyum ile depresyon, anksiyete, stres düzeyleri ve yeme davranışları arasında ilişki saptanmıştır. Akdeniz diyeti depresyon, anksiyete ve stresin gelişimini önlemeye yardımcı olabilmektedir. Ayrıca Akdeniz diyeti ile yeme davranışları arasındaki ilişkinin belirlenmesi bireylere Akdeniz tarzı beslenme alışkanlıklarının kazandırılmasında etkilidir. Yetişkin bireylerde depresyon, anksiyete ve stres düzeylerini azaltmak ve yeme davranışlarını düzeltmek amacıyla Akdeniz tipi beslenmenin öneminin vurgulanması hedeflenmelidir.

Akdeniz diyetiBeslenme davranışıDepresyon+3
Gözde Yılmaz
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Vardiyalı ve vardiyasız çalışan hastane personellerinde hedonik açlık ile diyet kalitesi, yeme farkındalığı, uyku kalitesi ve iş stresi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu araştırmada, farklı çalışma düzenine sahip hastane personellerinde hedonik açlık ile diyet kalitesi, yeme farkındalığı, uyku kalitesi ve iş stresi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Dinar Devlet Hastanesi'nde Mart-Haziran 2023 tarihlerinde dahil etme ve dışlama kriterlerine uyan, 110 vardiyalı ve 110 vardiyasız çalışan 220 hastane personeli üzerinde yürütülmüştür. Katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, hedonik açlık durumları, diyet kaliteleri, yeme farkındalıkları, uyku kaliteleri ve iş stresleri değerlendirilmiş ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Bulgular: Bireylerin %59,5'i kadın ve %40,5'i erkektir ve vardiyalı çalışanların yaş ortalaması 35,9±6,5 iken vardiyasız çalışanların 38,0±9,0 yıldır. Vardiyalı çalışanların ortalama BKİ değerleri 25,9±3,3 ve vardiyasız çalışanların 26,0±3,8'dir (p>0,05). Vardiyalı çalışanlarda (2,9±0,6) hedonik açlık durumu vardiyasız çalışanlara göre (2,7±0,8) anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,013). Vardiyalı çalışanların diyet kalite puan ortalaması 50,4±8,7 ve vardiyasız çalışanların 51,6±9,2'dir (p>0,05). Vardiyasız çalışanlarda (3,3±0,6) yeme farkındalığının vardiyalı çalışanlara (2,9±0,5) göre anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür (p<0,001). Vardiyalı çalışanlarda uyku kalitesi puanı ortalaması 4,2±2,4 iken vardiyasız çalışanlarda 4,4±2,8'dir ve uyku kalitesinde farklılık saptanmamıştır (p=0,976). Vardiyalı çalışanlarda (52,4±15,1) vardiyasız çalışanlara (44,2±12,3) kıyasla iş stresi anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,001). Bireylerin hedonik açlık durumu ile diyet kaliteleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmazken (p>0,05); hedonik açlık ile yeme farkındalığı arasında negatif yönde zayıf düzeyde (r=-0,115; p=0,045) ve iş stresi ile de pozitif yönde orta düzeyde anlamlı bir ilişki saptanmıştır (r=0,333; p=0,001). Sonuç: Vardiyalı çalışanlarda hedonik açlık durumu anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Bu durum vardiyalı çalışanlarda yeme farkındalığının anlamlı derecede düşük, iş stresinin anlamlı derecede yüksek olmasından kaynaklanabilmektedir. Özellikle vardiyalı çalışanlarda hedonik açlık, yeme farkındalığı ve iş stresini iyileştirmeye yönelik eğitimlerin ve düzenlemelerin yapılmasının öneminin vurgulanması hedeflenmelidir. Anahtar Kelimeler: vardiyalı çalışma, hedonik açlık, diyet kalitesi, yeme farkındalığı, uyku kalitesi

Diyet kalitesiHastanelerHedonik açlık+6
Sümeyra Ak
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Probiyotik bakterilerin farklı süt türlerinde aflatoksin m1 detoksifikasyon kapasitelerinin belirlenmesi

Sütün besleyici değeri ve sağlığa faydalarının yanı sıra sütte bulunan aflatoksin M1 (AFM1) insan sağlığını tehdit etmektedir. AFM1'in toksik etkisini azaltmada L. acidophilus DSM 20079, L. rhamnosus GG ve B. bifidum DSM 20456 probiyotik bakterilerinin potansiyel kullanımını ve bu bakterilerin inek sütü, keçi sütü, koyun sütü ve PBS ortamında AFM1 bağlama yeteneğini incelemek amacıyla çalışmamız gerçekleştirilmiştir.İnek sütü, keçi sütü, koyun sütü ve PBS ortamı 100 ng/l konsantrasyonda AFM1 ile kontamine edilmiştir. Farklı süt türleri ve PBS ortamına 108 kob/ml yoğunluğunda L. acidophilus, L. rhamnosus ve B. Bifidum probiyotik bakterileri ilave edilerek çeşitli çalışma grupları oluşturulmuştur. Çalışma gruplarının yarısına %2 inülin ilave edilip 37˚C'de 4 saat inkübe edilmiştir. Ardından +4˚C'de 1 gün depolanıp AFM1 düzeyleri ELISA kiti ile analiz edilmiştir.Çalışmamızda L. acidophilus %5,11-39,81 arasında, L. rhamnosus %2,56-39,71 arasında, B. bifidum %9,64-40,14 arasında, L. acidophilus+B. bifidum %12,52-38,55 arasında, L. rhamnosus+B. bifidum %7,65-42,90 arasında AFM1 bağlama yeteneği göstermiştir. AFM1 bağlama yeteneği en yüksek probiyotik bakteri suşu PBS'de L. acidophilus+B. bifidum, inek sütünde B. bifidum, keçi sütünde L. acidophilus, koyun sütünde ise L. rhamnosus+B. bifidum olarak tespit edilmiştir. Çalışma gruplarının AFM1'i bağlama düzeyi PBS'de %2,32-12,52 arasında, inek sütünde %9,08-40,14 arasında, keçi sütünde %15,01-38,01 arasında, koyun sütünde %32,49-42,90 arasında değişmektedir. AFM1'in bağlanma düzeyi en yüksek koyun sütünde, en düşük PBS'de tespit edilmiştir. Probiyotik bakterilerin farklı süt türlerinde AFM1 bağlama düzeyi farklılık göstermektedir. Farklı süt türleri arasında AFM1'in bağlanma yeteneği en yüksekten en düşüğe sırasıyla koyun sütü, inek sütü ve keçi sütünde tespit edilmiştir.

Aflatoksin M1AflatoksinlerDetoksifikasyon+3
Kübra Şanaldı
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Hint inciri (Opuntia ficus Indica) meyvesinin In vitro antibakteriyel ve antioksidan aktivitesinin araştırılması

Amaç: Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)'ne göre; meyve, sebze ve posa tüketimini artırmak, bulaşıcı olmayan hastalık riskini azaltmak için kilit rol oynayan yaşam tarzı değişiklikleridir. Tıbbi amaçlı kullanılan bitkilerden olan Hint inciri (Opuntia ficus indica) bitkisi, özellikle Akdeniz ikliminin görüldüğü ülkelerde faydalı özellikleri ile bilinmektedir. Bu çalışmada, Hint inciri meyvesinin içerdiği bazı biyoaktif bileşiklerin, antioksidan ve antibakteriyel aktivitesinin belirlenmesi ve literatüre yeni bilgiler kazandırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda, Hint inciri meyvesinin, toplam fenolik bileşikler, flavonoidler ve antioksidan aktivitesi, spektrofotometrik yöntemle, C vitamini ve E vitamini içeriği kromatografik yöntemle analiz edilmiştir. Antibakteriyel aktivite tayininde metanol, etanol ve su ekstraktları kullanılmış ve sıvı mikrodilüsyon yöntemiyle analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda analiz ettiğimiz Hint inciri meyvesinin toplam fenolik bileşik içeriği 57.01 mg Gallik asit eşdeğeri/100 g yaş örnek, toplam flavonoid bileşikler içeriği 22.92 mg Kateşin eşdeğeri/100 g yaş örnek, Kaempferol -3-O-β-rutinoside flavonoid içeriği 1,671 mg/kg yaş örnek olarak bulundu. C vitamini içeriği, 23.84 mg L-Askorbik asit/100 g yaş örnek olarak bulunurken; E vitamini içeriği 1.01 mg α-Tokoferol/100 g yaş örnek olarak bulundu. Meyvenin antioksidan aktivitesi 25.80 mg Trolox eşdeğeri/100 g yaş örnek olarak bulundu. Su ekstraktı, kullanılan bakteri suşlarına karşı antibakteriyel aktivite göstermedi. Metanol ekstraktı, Enterococcus Faecalis, Escherichia coli ve Staphylococcus aureus izolatların karşı; etanol ekstraktı, Enterococcus faecalis ve Staphylococcus aureus'a karşı antibakteriyel aktivite gösterdi. Sonuç: Hint inciri, yüksek polifenol içeriği nedeniyle; antioksidan, antiinflamatuar ve antimikrobiyal özelliklere sahiptir. Hint incirinin ülkemizde de, gıda ve ilaç sektöründe kullanımı teşvik edilmelidir. Hint inciri meyvesinin günlük diyette tüketimi artırılmalı ve yaygınlaştırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: hint inciri, antioksidan, fenolik bileşik, flavonoid, antibakteriyel

Antibakteriyel ajanlarAntibiyotiklerAntienfektif ajanlar+6
Zeynep Kalaycı
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Konstipasyon baskın irritabl bağırsak sendromu (İBS) olan bireylerde farklı diyet tedavilerinin yaşam kalitesi ve bazı biyogöstergeler üzerine etkisi

Bu çalışma, Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesinde konstipasyon baskın irritabl bağırsak sendromu (İBS) tanısı almış, 19-50 yaş aralığındaki kadın bireylerde farklı özellikteki konstipasyon diyetlerinin, hastaların yaşam kalitesi, konstipasyon durumu, bağırsak bariyer bütünlüğü ve bağırsak mikrobiyotasına etkisini değerlendirmek amacıyla planlanıp yürütülmüştür. Araştırmada dahil edilme kriterlerine uygun olan İBS'li 60 gönüllü kadın birey, çalışma ile ilgili bilgi verildikten sonra tam randomizasyon yöntemi ile üç farklı gruba ayrılarak; birinci gruba (n:21) konstipasyon diyeti, ikinci gruba (n:17) çözünür posadan zengin konstipasyon diyeti ve üçüncü gruba (n:22) probiyotik yoğurt eklenmiş konstipasyon diyeti verilmiş ve 8 hafta boyunca izlenmiştir. Bireylerin beslenme alışkanlıkları sorgulanarak çalışma başlangıç ve sonunda antropometrik ölçümleri (vücut ağırlığı, boy uzunluğu, bel-kalça oranı, bel-boy oranı, boyun çevresi), besin tüketim kayıtları, biyokimyasal bulguları (açlık kan şekeri, kolesterol, trigliserit, LDL kolesterol, CRP, zonulin), konstipasyon yaşam kalitesi ölçeği (KYKÖ), konstipasyon ciddiyet ölçeği (KCÖ) ve Bristol dışkı skalası uygulanmıştır. Ayrıca çalışma başlangıç ve sonunda mikrobiyota analizi için her gruptan 5'er kişiden gaita örnekleri alınmıştır. Çalışma sonunda her üç gruptaki bireylerin posa alım miktarlarında anlamlı olmasa da artış görülmüştür (p>0,05). Bireylerin çalışma başlangıç ve sonundaki Bristol dışkı formu değerlendirildiğinde 2. ve 3. gruptaki bireylerin dışkı formunda düzelmenin 1. gruba göre daha etkili olduğu saptanmıştır (p<0,05). Her üç gruptaki bireylerin çalışma sonundaki KYKÖ ve KCÖ puanlarında istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlenmiş, dolayısıyla yaşam kalitelerinde artış olduğu saptanmıştır (p<0,05). Yapılan ağırlıksız beta çeşitlilik analizi sonucuna göre; diyet tedavisi sonrası bağırsak mikrobiyotasında kümelenen bakteri çeşitliliği açısından 1. ve 2. gruptaki bireylerde istatistiksel olarak anlamlı artış gözlenirken (p<0,05), 3. gruptaki bireylerde herhangi bir değişiklik saptanmamıştır (p>0,05). Porphyromonadaceae cinsinin çözünür posadan zengin diyet tedavisi için negatif biyobelirteç, Subdoligranulum cinsinin de probiyotik yoğurt eklenmiş diyet tedavisi için pozitif biyobelirteç olabileceği bulunmuştur. Her üç tıbbi beslenme tedavi şeklinin de bireylerin yaşam kalitelerini artırdığı ve dışkı formunun düzelmesine olumlu etki ettiği görülmüştür. Sonuç olarak, bu çalışmada çözünür posadan zengin konstipasyon diyeti veya probiyotik yoğurt eklenmiş konstipasyon diyeti tedavilerinin birbirine karşı üstünlüğü gözlenmese de İBS semptomları üzerine olumlu etkiler sağladığı saptanmıştır. Her üç diyet tedavisinin de bireylerin mikrobiyotaları üzerine kısa ve uzun vadeli etkilerinin saptanması için daha geniş örneklemli randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.

Beslenme tedavisiBiyobelirteçlerDiyet+6
Emine Nüket Ünsal
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yaşa bağlı göz hastalıkları çalışmalarında kullanılan besin tüketim sıklığı anketinin geçerlik ve güvenilirlik çalışması

Bu çalışmada yaşa bağlı göz hastalıklarında (Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu-YBMD) kullanılan besin tüketim sıklığı anketinin geçerlik ve güvenilirlik çalışmasının yapılması amaçlanmıştır. Çalışmaya bir üniversite hastanesinin Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina birimi polikliniğine başvuran 50 yaş ve üzeri 100 birey dahil edilmiştir. Çalışmada bireylere sosyodemografik özelliklerini içeren genel bilgi formu uygulanmış; bireylerin haftada üç gün olmak üzere dört hafta süresince toplam on iki günlük besin tüketim kaydı alınmış, besin tüketim sıklığı test tekrar test yöntemi ile sorgulanmıştır. Besin tüketim sıklığı ve besin tüketim kaydı yöntemlerinden elde edilen enerji, besin ögeleri ve diyet antioksidan kapasitesi değerleri karşılaştırılmış, iki yöntemin uyumluluğu istatistiksel yöntemler ile değerlendirilmiştir. Bireyler YBMD evrelerine göre sınıflandırıldığında %20,0'sinin erken, %37,0'sinin orta, %43,0'ünün ise ileri evre YBMD' ye sahip olduğu belirlenmiştir. Bireylerin %88'inin 65 yaş ve üzeri olan yaşlı grupta yer aldığı belirlenmiştir. İleri evre YBMD'ye sahip bireylerin yaş ortalamalarının erken evre YBMD'ye sahip bireylerin yaş ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Oksidatif stres ile de ilişkilendirilen obezite antropometrik ölçümler ile değerlendirilmiş ancak ilgili ölçümler ile YBMD evreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). Araştırmaya katılan bireylerin besin tüketim sıklıklarından elde edilen enerji ve besin ögesi alımlarının besin tüketim kaydı ölçümlerine göre benzer veya anlamlı ölçüde daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Besin tüketim sıklığının test tekrar test uygulama sonuçları tekrar edilebilirliğinin çok güçlü olduğunu göstermiştir (ICC=1). Besin tüketim kaydı ve besin tüketim sıklığı yöntemlerinden elde edilen verilerin büyük bir kısmının uyum sınırları içerisinde yer aldığı ve enerji ve tüm besin ögeleri için orta (0,4Anahtar Kelime: Anketler = Questionnaires ; Antioksidanlar = Antioxidants ; Beslenme = Nutrition ; Göz = Eye ; Göz hastalıkları = Eye diseases ; Güvenilirlik ve geçerlilik = Reproducibility of results ; Gıda tüketimi = Food consumption ; Yaş faktörleri = Age factors

AnketlerAntioksidanlarBeslenme+5
Şerife Akpınar
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Kadınlarda akdeniz diyeti ve batı tarzı diyete uygun öğün modellerinin postprandiyal oksidatif stres ve inflamasyon üzerine etkisi

Oksidatif stres ve inflamasyon bulaşıcı olmayan kronik hastalıkların gelişiminde altta yatan önemli faktörlerdendir ve beslenme ile doğrudan ilişkili oldukları bilinmektedir. Bu çalışma, 19-45 yaş aralığında, sağlıklı kadın bireylerde, izokalorik ve standardize edilmiş Akdeniz diyeti ve Batı tarzı diyete uygun öğün modellerinin postprandiyal oksidatif stres ve inflamasyon üzerine etkisinin incelenmesi amacıyla randomize çapraz kontrollü olarak planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırmaya dahil edilme kriterlerine uygun olan 11 gönüllü bireye çalışma hakkında bilgi verildikten sonra, her bireye 12 saatlik açlık sonrası sabah öğününde randomize olarak Akdeniz diyeti ve batı tarzı diyete uygun test öğünleri aralarında iki hafta arınma periyodu bırakılarak verilmiştir. Araştırmacı tarafından bireylerin çalışma öncesi antropometrik ölçümleri (vücut ağırlığı, boy uzunluğu, bel çevresi, kalça çevresi, boyun çevresi) alınmıştır ve vücut bileşimi analizleri yapılmıştır. Bireylere çalışma öncesinde beslenme eğitimi verilerek, çalışma sürecinde dikkat edilmesi gerekenler hakkında araştırmacı tarafından bilgilendirme yapılmıştır. Bireylerden her iki öğün tüketimi öncesi üç günlük besin tüketim kaydı alınmıştır; buna göre enerji ve besin ögeleri alımlarında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Bireylerin test öğünü tüketimi öncesi (0.dk) ve öğün tüketimini takiben postprandiyal 120.,180. ve 240. dakikalarda biyokimyasal analizler için kan örnekleri alınmıştır. Bireylerin dinlenme enerji harcaması ölçümü, indirekt kalorimetre ile test öğünü tüketimi öncesi (0. dk) ve postprandiyal 30., 120. ve 240. dakikalarda yapılmıştır. Bireylerin Akdeniz diyetine uygun öğün tüketimi sonrası dinlenme enerji harcamasının postprandiyal 30.,120. ve 240. dakikalarda batı tarzı öğün tüketimine kıyasla yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Bireylerin Akdeniz diyetine uygun öğün tüketimi sonrası 120. dakikada oksidatif stres parametreleri olarak değerlendirilen toplam antioksidan durum, toplam tiyol düzeyleri artarken, malondialdehit düzeyinin azaldığı saptanmıştır (sırasıyla p=0,017, p=0,013, p=0,022). Bununla birlikte batı tarzı diyete uygun öğün tüketimi sonrası, bir oksidatif stres göstergesi olan disülfit düzeyi 180.dakikada başlangıç düzeyine kıyasla artış göstermiştir (p=0,045). Batı diyetine uygun öğün tüketimi sonrası, inflamasyon göstergeleri olan interlökin-6 ve interlökin-23 düzeylerinin 180.dakikada, interlökin-17 düzeyinin ise 240. dakikada başlangıç (0. dk) seviyesine göre anlamlı derecede artış gösterdiği saptanmıştır (sırasıyla p=0,018, p=<0,001, p=0,017). Sonuç olarak, sağlıklı bireylerde Akdeniz diyetine uygun öğün tüketiminin postprandiyal durumda oksidan etkiyi azalttığı, batı diyetine uygun öğün tüketiminin ise akut olarak oksidatif ve inflamatuvar yanıt oluşturduğu saptanmıştır. Öğün modellerinin postprandiyal oksidatif stres ve inflamasyon üzerine etkinliklerinin doğrulanması için daha uzun sürelerde değerlendirilen daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Tuğçe Bulmuş Tüccar
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Ghrelin hormonunun açil ve desaçil formlarının ratlarda karaciğer yağlanması ve biyokimyasal bulgulara etkisi

Bu çalışma ghrelin hormonunun açil ve desaçil formlarının ratlarda karaciğer yağlanması ve biyokimyasal bulgulara etkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Çalışma toplam 36 erkek Wistar rat ile yürütülmüştür. Ratlar kontrol, açil ghrelin, desaçil ghrelin, açil/desaçil 3:1, açil/desaçil 1:1 ve açil/desaçil 1:3 olmak üzere toplam 6 eşit gruba ayrılmıştır. Ratlara 14 gün boyunca günde 2 defa subkutan plasebo veya 200 ng/kg hormon uygulaması yapılmıştır. Çalışmanın 15. gününde Oral Glukoz Tolerans Testi (OGTT), 16. gününde ise İnsülin Tolerans Testi (İTT) uygulanmış ve 17. günde de sakrifikasyon işlemi gerçekleştirilmiştir. Ratların kanında bazı biyokimyasal veriler ve karaciğerde diaçilgliserol (DAG), glikojen, protein kinaz C ve PPAR-γ düzeyleri saptanmıştır. Ayrıca ratların karaciğer dokusunda histolojik incelemeler de yapılmıştır. Çalışma sonucunda; en yüksek plazma toplam kolesterol ve VLDL-K düzeyi açil/desaçil 1:3 grubunda gözlemlenmiş, insülin ve HOMA-IR düzeyleri açil ve desaçil ghrelinin birlikte verildiği gruplarda daha düşük bulunmuştur (p<0.05). Plazma açil ghrelin ile fruktozamin (mmol/L), değerleri arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (p<0.05). Kontrol grubuna göre açil ghrelin ve açil/desaçil 1:3 gruplarında PPAR-γ gen ekspresyon düzeyinin artış gösterdiği saptanmıştır (p<0.05). Protein kinaz C geninin ekspresyonu kontrol grubuna göre açil/desaçil 1:3 grubunda en yüksek düzeyde bulunmuştur (p<0.05). Karaciğerde steatoz ile uyumlu en yoğun dejeneratif bulguların açil ghrelin grubunda olduğu gözlenmiştir (p<0.05). Bu çalışmada açil/desaçil 1:3 grubunun vücutta açil ghrelin grubuna benzer şekilde, PPAR-γ gen ekspresyonu, serum toplam kolesterol, HDL-K ve VLDL-K düzeylerini artırdığı bulunmuştur. Ayrıca desaçil ghrelinin kan glukoz düzeyini regüle etmede daha etkili olduğu gösterilmiştir.

BeslemeBeslenme tedavisiBiyokimyasal özellikler+7
Emine Elibol
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı olan obez adölesanlarda akdeniz diyeti ve düşük yağlı diyetin hepatik yağlanma, inflamasyon ve oksidatif stres üzerine etkisi

Bu çalışma, nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) olan obez adölesanlarda Akdeniz ve düşük yağlı diyetin hepatik yağlanma, inflamasyon ve oksidatif stres üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Tek kör randomize kontrollü olarak tasarlanan çalışma, NAYKH tanısı almış 11-18 yaş aralığında toplam 44 obez adölesan ile tamamlanmıştır. Adölesanlar 12 hafta boyunca Akdeniz diyeti (n=22) veya düşük yağlı diyet (kontrol diyeti) (n=22) uygulamak üzere randomize edilmiştir. Çalışma başlangıcında ve 12. haftada adölesanların kan örnekleri, fiziksel aktivite ve besin tüketim kayıtları alınmış, antropometrik ölçümleri ve vücut bileşim analizleri yapılmış ve adölesanlara antioksidan besin tüketim sıklığı ve Akdeniz diyeti kalite indeksi anketi uygulanmıştır. İkinci, 4., 6., 8., 10. haftada yapılan kontrollerde adölesanların fiziksel aktivite ve besin tüketim kayıtları tekrar alınarak antropometrik ölçümleri ve vücut bileşim analizleri yeniden yapılmıştır. Çalışma sonunda her iki diyet grubunda vücut ağırlığı, beden kütle indeksi, bel çevresi, kalça çevresi, boyun çevresi, bel/kalça oranı, vücut yağ yüzdesi ve kütlesi değerleri anlamlı olarak azalmıştır (p<0,05). Her iki diyet grubunda çalışma sonunda karaciğer yağlanma derecesi ve serum transaminaz düzeyleri anlamlı derece azalmıştır (p<0,05). Akdeniz diyet grubunda aspartat aminotransferaz (AST) düzeylerindeki azalma miktarının düşük yağlı diyet grubundan daha fazla olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Her iki diyet grubunda çalışma sonunda serum insülin düzeyleri ve insülin direnci anlamlı düzeyde azalmıştır (p<0,05). Akdeniz diyet grubunda çalışma sonunda serum toplam antioksidan kapasite, paraoksanaz-1 ve glutatyon peroksidaz düzeylerinin arttığı (p<0,05); düşük yağlı diyet grubunda ise değişmediği görülmüştür (p>0,05). Akdeniz diyet grubunda başlangıca göre glutatyon ve glutatyon peroksidaz düzeylerindeki artış miktarının düşük yağlı diyet grubundan daha fazla olduğu bulunmuştur (p<0,05). Her iki diyet grubunda çalışma sonunda malondialdehit düzeyleri anlamlı olarak azalmıştır (p<0,05). Akdeniz diyet grubundaki bireylerin çalışma sonunda C-Reaktif Protein (CRP) düzeylerinin azaldığı (p<0,05), düşük yağlı diyet grubunda ise anlamlı bir değişimin olmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Çalışma sonunda her iki diyet grubunda serum leptin ve adiponektin düzeyleri anlamlı derecede azalmıştır (p<0,05). Sonuç olarak, Akdeniz diyetinin NAYKH olan obez adölesanlarda hepatik steatozu ve insülin direncini azalttığı, yüksek transaminaz düzeylerini iyileştirdiği, oksidatif stres ve inflamasyon üzerinde olumlu etkilerinin olduğu belirlenmiştir.

Akdeniz diyetiErgenlerKaraciğer yağlanması+3
Gamze Yurtdaş
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Polikistik over sendromlu kadınlarda diyet inflamatuvar indeks skoru ile serum chemerin konsantrasyonu arasındaki ilişki

Bu çalışma, polikistik over sendromlu (PKOS) kadın bireylerde diyet inflamatuvar indeks (Dİİ) skoru ile hastalığın patofizyolojisine katkıda bulunabileceği düşünülen serum chemerin konsantrasyonu, biyokimyasal hiperandrojenizm ve insülin direnci için homeostaz model değerlendirmesi (HOMA-IR) arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Şubat-Aralık 2020 tarihleri arasında Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji polikliniğine başvuran ve endokrinolog tarafından 2003 Rotterdam kriterlerine göre PKOS tanısı alan, 18-45 yaş arası gönüllü 44 kadın birey (25,2±5,3 yıl) ile yaş ve beden kütle indeksi açısından eşleştirilmiş kontrol grubundaki 44 gönüllü kadın birey (26,6±5,2 yıl) olmak üzere toplam 88 kadın birey üzerinde yürütülmüştür. PKOS'lu ve kontrol grubundaki bireylerin rutinde yapılan kan biyokimyasal parametrelerine hastane sisteminden ulaşılmış, serum chemerin analizi için ayrıca kan örneği alınmıştır. Bireylerin genel bilgilerini sorgulayan anket formu, yeme bozukluğu riskini belirlemek için REZZY Yeme Bozuklukları Ölçeği, fiziksel aktivite durumlarını değerlendirmek için Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi–Kısa Formu uygulanmış, antropometrik ölçümleri (vücut ağırlığı, boy uzunluğu, bel çevresi, kalça çevresi, boyun çevresi), vücut kompozisyon analizi ve üç günlük besin tüketim kayıtları araştırmacı tarafından alınmıştır. Besin tüketim kayıtlarından yararlanılarak Dİİ skoru hesaplanmış ve Dİİ skoru medyan altı ve üstü olarak iki kategoride değerlendirilmiştir. PKOS ve kontrol grubundaki bireylerin serum chemerin konsantrasyon ortalaması sırasıyla 3,3±1,5 ng/mL ve 2,7±1,4 ng/mL'dir (p<0,05). PKOS grubundaki bireylerde serum chemerin konsantrasyonu ile trigliserit (r=0,429, p<0,01), total kolesterol (r=0,422, p<0,01), LDL kolesterol (r=0,317, p<0,05) ve total kolesterol/HDL kolesterol oranı (r=0,348, p<0,05) arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki varken HOMA-IR, dehidroepiandrosteron sülfat, total ve serbest testosteron arasında anlamlı bir ilişki yoktur (p>0,05). PKOS ve kontrol grubundaki bireylerin Dİİ skoru ortalaması sırasıyla 3,8±1,7 ve 3,8±1,4'dir (p>0,05). Dİİ skoru yüksek olan PKOS grubundaki bireylerin serum chemerin konsantrasyonu (3,6±1,4 ng/mL) kontrol grubundaki bireylerden (2,6±1,7 ng/mL) anlamlı olarak daha yüksektir (p<0,05). PKOS ve kontrol grubundaki bireylerin Dİİ skoru ile biyokimyasal parametreleri [açlık kan glukozu hariç (r=-0,309, p<0,05)] arasında anlamlı bir ilişki yoktur. Bu çalışmanın sonuçları, PKOS'lu bireylerde inflamatuvar özellik gösteren serum chemerin konsantrasyonun obeziteden bağımsız olarak yüksek olması ve yüksek serum chemerin konsantrasyonunun yüksek Dİİ skorları ile ilişkili olmasından dolayı PKOS'un patogenezindeki inflamasyonun chemerin ile ilişkili olabileceğine işaret etmektedir.

Beslenme durumuDiyetKadınlar+4
Fatmanur Hümeyra Zengin
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Depresyon, uyku kalitesi ve duygusal iştahın beslenme durumu üzerine etkisi

Bu çalışma, T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Merkez ve Beşevler Yemekhanesi'nde çalışan yetişkin bireylerin depresyon semptomlarının, uyku kalitesinin ve farklı duygu durumlarının beslenme durumları üzerine etkisini araştırmak amacıyla Şubat 2020 - Ocak 2021 yürütülmüştür. Çalışma yaş ortalamaları 42,1±8,64 yıl olan %42,5'i erkek, %57,5'i kadın olan 174 birey ile yürütülmüştür. Çalışma verileri, 105 birey ile yüz yüze görüşme tekniği ve 69 birey ile "MEB anket" online sistemi kullanılarak araştırmacı tarafından uygulanan bir anket formu ile elde edilmiştir. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri, sağlık bilgileri, beslenme alışkanlıkları sorgulanmış; farklı duygu ve durumlarda iştah düzeylerini belirlemek amacıyla "Duygusal İştah Ölçeği", depresyon durumlarını incelemek amacıyla "Beck Depresyon Ölçeği", uyku kalite durumlarını irdelemek amacıyla "Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi" ve fiziksel aktivite durumlarının incelemek için "Uluslararası Fiziksel Aktivite Anket" uygulanmıştır. Bireylerin beslenme durumlarını saptamak için geriye dönük hatırlatma yöntemi ile 24 saatlik besin tüketim kaydı alınmıştır. Katılımcıların antropometrik ölçümleri alınıp, vücut bileşimleri biyoelektrik impedans analiz (BİA) cihazı ile ölçülmüştür. Çalışmaya katılan erkek bireylerin, hem pozitif hem de negatif duygu ve olaylarda kadın bireylere göre daha fazla yeme eğilimi gösterdikleri saptanmıştır (p˂0,05). Beck depresyon ölçeği sınıflandırmasına göre bireylerin duygusal iştah durumları arasında anlamlı bir farklılık bulunmamış olsa da, orta düzey depresyon görülen bireylerde duygusal yeme eğiliminin en çok olduğu tespit edilmiştir (p˃0,05). Bu çalışmada bireylerin %39,6'sında kötü uyku kalitesi görülürken, %60,4'ünde iyi uyku kalitesi görülmektedir. Bireylerin uyku kalitesi göre enerji ve besin ögesi alımları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p˃0,05). Bireylerin %56,9'unda minimal düzey, %23,6'sında hafif düzey ve %19,5'inde orta düzey depresyon görülmüştür. Beck depresyon ölçeği ve Pittsburgh uyku kalitesi indeksi arasında istatistiksel olarak pozitif bir ilişki olduğu tespit edilmiştir (p˂0,001). Depresyon düzeyi ile diyetle posa (g), tiamin (mg), B12 vitamini (mg), çinko (mg) ve C vitamini (mg) alımları arasında negatif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p˂0,05). Bireylerin fiziksel aktivite düzeyleri ile uyku kaliteleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmazken (p>0,05), depresyon düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki gözlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, duygusal yeme, uyku kalitesi ve depresyon düzeyinin birbiri ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu durumun açıklanabilmesi için daha fazla örneklem sayılı çalışmalar yapılması gerekmektedir

Şule Gül
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

COVID-19 salgın döneminde yetişkin bireylerin besin desteği kullanımı ve beslenme durumu ile kaygı düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Bu çalışma COVID-19 salgın döneminde yetişkin bireylerin besin desteği kullanımı ve beslenme durumu ile kaygı düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla 19-64 yaş aralığındaki (yaş ortalaması 31,7±11,86 yıl) 197 erkek 403 kadın olmak üzere toplam 600 bireyin gönüllü katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Çalışma verileri bireylerin demografik özellikleri, sağlık bilgileri, beslenme alışkanlıkları, besin desteği kullanım durumları, fiziksel aktivite durumları, antropometrik ölçümleri (vücut ağırlığı ve boy uzunluğu) Koronavirüs-19 Fobisi Ölçeği (C19P-S), Durumluk Kaygı Ölçeği (STAI-S), besin tüketim sıklığı ve besin tüketim kaydını içeren çevrim içi ortamda hazırlanmış anket formu aracılığıyla sorgulanmış, tüm bireylerin Beden Kütle İndeksleri (BKİ) ve sağlıklı yeme indeksi puanları (HEI-2015) hesaplanmıştır. Çalışma sonunda bireylerin %53'ünün COVID-19 döneminde beslenme alışkanlıklarında değişim olduğu (p<0,05), beslenme alışkanlığında değişiklik olanların %48,7'sinin daha sağlıksız beslendiği (p>0,05), %49,8'inin iştah durumunda ve %34,2'sinin öğün sayısında artış olduğu görülmüştür. Bireyler arasında besin desteği kullanım oranı %40 olarak bulunmuştur (p<0,001). En sık kullanılan besin desteklerinin sırasıyla D vitamini (%57,5), C vitamini (%47,9) ve multivitamin (%30,8) destekleri olduğu saptanmıştır. Her iki cinsiyette de COVID-19 döneminde fiziksel aktivite yapma oranlarının azaldığı (p<0,01), vücut ağırlığı ve BKİ ortalamalarının ise anlamlı olarak arttığı görülmüştür (p<0,01). COVID-19'a yönelik kaygının pandemi döneminde besin desteği kullanmaya başlayan bireylerde ve kadınlarda daha yüksek olduğu; yaş azaldıkça kaygı düzeylerinin arttığı saptanmıştır (p<0,05). Erkek ve kadın bireylerin pandemi dönemindeki toplam HEI-2015 puanları sırasıyla 49,7±7,89 ve 52,7±10,37'dir (p<0,01) ve erkek bireylerin %38,4'ünün, kadınların ise %61,6'sının sağlıklı yemek indeksi puanlarına göre kötü diyet kalitesine sahip olduğu bulunmuştur. COVID-19 döneminde bireylerin kaygı düzeylerinin azaltılması, psikolojik destek verilmesi ve bireylerin yeterli ve dengeli beslenme, fiziksel aktivite ve besin desteklerinin doğru kullanımı konusunda bilinçlendirilmesi ve yeni yaşam biçimine uyumun sağlanması açısından önem taşımaktadır.

AnksiyeteBesin destekleriBeslenme+4
Yasemin Açar
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Yetişkin bireylerde cd36 ve gpr120 gen polimorfizmlerinin yağ algısı ve beslenme durumları ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışma Türk popülasyonunda yetişkin bireylerde Farklılaşma Kümesi 36 (CD36) (rs1761667, rs1527483) ve G-Protein Bağlı Reseptör (GPR120) (rs116454156) gen polimorfizmlerinin yağ tadı algısı, oral yağ tespit eşik değeri, günlük diyet yağı alımı, vücut bileşimi, kan lipit profili, açlık kan glukozu ve serum insülini ile ilişkisinin incelenmesi amacıyla planlanmıştır. Çalışma, yaş ortalaması 25,7±4,30 yıl olan, 151 sağlıklı gönüllü yetişkin bireyle (%53,6 kadın) yürütülmüştür. Bireylere çalışma öncesinde içleme kriterlerini kapsayan ön değerlendirme formu ve Yeme Tutum Testi uygulanmıştır. Kriterlere uyan bireylere genel anket formu, Yağ Tercihi Ölçeği uygulanmış, bireylerin antropometrik ölçümleri, kan örnekleri ve üç günlük besin tüketim kayıtları alınmıştır. Bireylerin oral yağ tespit eşikleri belirlenmiştir. Normal BKİ'ye sahip bireylerin yağ eşik değeri hafif kilolu/obez olanlara göre daha düşüktür (p<0,05). BKİ'si hafif kilolu/obez olan ve CD36 rs1761667 AA genotipine sahip bireylerin yağ eşik değeri GG genotiplilere göre daha yüksektir (p<0,05). GPR120 rs116454156 GG genotipine sahip bireylerin yağ eşik değeri GA/AA genotiplilere göre daha yüksektir (p<0,05). Bireylerin yağ eşik değeri ile vücut ağırlığı, bel/kalça oranı, bel ve boyun çevresi değerleri pozitif ilişkilidir (p<0,05). BKİ'si normal olan ve CD36 rs1761667 AA genotipine sahip bireylerin yağ, doymuş ve tekli doymamış yağ asidi alımları ile diyet enerjisinin yağdan, doymuş ve tekli doymamış yağ asidinden gelen yüzdeleri GG ve GA genotiplilere göre daha fazladır (p<0,017). BKİ'si normal olan ve GPR120 rs116454156 GG genotipine sahip bireylerin kolesterol alım miktarı GA/AA genotiplilere göre daha fazladır (p<0,05). Bireylerin yağ eşik değeri ile diyet enerji ve yağ alımı, diyet enerjisinin yağdan, doymuş, tekli doymamış yağ asidinden gelen yüzdesi pozitif ilişkilidir (p<0,05). Hiposensitif bireylerin, Yağ Tercihi Ölçeği'nin FREQ (yağlı besinlerin daha sık yenildiği) puanı ve TASTE (yağlı besinlerin daha iyi tada sahip olduğu) puanı, hipersensitiflerden daha fazladır (p<0,05). CD36 rs1761667 AA genotipine sahip bireyler, GA ve GG genotiplilere göre daha yüksek FREQ ve TASTE puanına sahiptir (p<0,017). Bireylerin yağ eşik değeri ile FREQ ve TASTE puanı pozitif ilişkilidir (p<0,05). CD36 rs1527483 CT/TT genotipine sahip bireylerin trigliserit değerleri, CC genotiplilere göre daha yüksektir (p<0,05). GPR120 rs116454156 GG genotipine sahip bireylerin açlık kan glukoz değeri, GA/AA genotiplilere göre daha düşüktür (p<0,05). Bu çalışmada oral yağ tespit eşiklerinin diyet yağ alımı, yağ tercihi, BKİ değeri ve adipozite parametreleri ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. CD36 geni rs1761667 polimorfizminin yağ eşik değerini etkileyerek diyet yağ alımlarını ve tercihlerini etkileyebileceği ortaya koyulmuştur. Diyet yağ alımının obezite gelişimindeki rolü göz önüne alındığında, yağ eşik değeri ile yağ alımı ve/veya tercihi ilişkisinin ve bu ilişkide tat reseptörleri genetik varyasyonlarının rolünün anlaşılması obezite ile mücadelede yeni yaklaşımlara temel oluşturabilir.

Adipoz dokuBeslenmeBeslenme durumu+2
Yasemin Çakır Gökkurt
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Zayıflama diyeti yapan fazla kilolu ve obez kadınlarda 8 haftalık probiyotik kullanımının vücut kompozisyonu ve kan parametreleri üzerine etkisi

Zayıflama diyeti yapan fazla şişman ve obez bireylerde 8 haftalık probiyotik kullanımının vücut kompozisyonu ve kan parametreleri üzerine etkisini saptamak için yürütülen bu çalışmaya BKİ değeri 25 kg/m2 ve üzerinde olan 34 kadın katılmıştır. Araştırmaya katılan bireyler iki gruba ayrılmıştır. Sekiz hafta boyunca, birinci gruba (+PK) zayıflama diyet programı, egzersiz programı ve günde 2 kez olmak üzere her kapsülde 1,5x109 miktarında çeşitli probiyotik suşlarını içeren oral probiyotik besin takviyesi; ikinci gruba (-PK) probiyotik takviyesi verilmeksizin zayıflama diyet programı ile beraber egzersiz programı uygulanmıştır. Çalışma başlangıcında ve takip süresince (8 hafta) birbirini izleyen 3 gün süre ile (bir günü hafta sonu) 24-saatlik besin tüketim kaydı, bireylerin antropometrik ölçümleri (boy uzunluğu-başlangıçta, vücut ağırlığı, bel, kalça ve boyun çevresi) yapılmış ve Biyoelektrik İmpedans Analiz (BİA) cihazı ile vücut bileşimi belirlenmiş, BKİ, bel/kalça çevresi oranı (BKO), bel boy oranı hesaplanmıştır. Çalışmanın başlangıcında ve 8. hafta sonunda biyokimyasal parametrelere (açlık kan şekeri, insulin düzeyi, HbA1c, HOMA-IR, total kolesterol, LDL- kolesterol, HDL-kolesterol, trigliserit vd.) bakılmıştır. Çalışma başlangıcında +PK ile -PK gruplarının antropometrik ölçümleri arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05). Her iki grupta da kadınların başlangıç 4. ve 8. haftalarda antropometrik ölçümleri istatiksel olarak değerlendirildiğinde vücut ağırlığı, BKİ, bel çevresi, kalça çevresi, bel boy oranı, vücut yağ yüzdesi, vücut yağ kütlesi ölçümleri arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,05); ancak bu değerlerin probiyotik kullanma durumuna göre anlamlı bir farklılığı saptanmamıştır (p>0,05). Çalışma başlangıcında +PK ile -PK gruplarının biyokimyasal bulguları arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05). Her iki gruptada çalışma sonunda ölçülen; LDL-K, açlık insülin, AST ve TSH değerlerinde çalışma başlangıcına göre anlamlı iyileşmeler saptanmıştır (p<0,05); ancak yalnızca +PK grubundaki bireylerin HOMA-IR değeri çalışma sonunda çalışma başlangıcına göre anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0,05). Yine bu gruptaki bireylerin HDL-K değeri çalışma sonunda çalışma başlangıcına göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Dengeli hipokalorik diyetin +PK ve -PK gruplarında vücut ağırlık kaybında, antropometrik ölçümler ile kan parametrelerinde önemli iyileşmelere neden olduğu; ancak probiyotik kullanımının HOMA-IR ve HDL-K değeri hariç diğer parametreler üzerine farklı bir katkısı olmadığı görülmüştür. Zayıflama diyetlerinde probiyotik takviyesinin etkisinin daha net olarak belirlenmesi için daha büyük örneklemde, daha uzun süreli probiyotik kullanımıyla yapılan çalışmaların sayısı arttırılmalıdır.

DiyetKadınlarKan parametreleri+4
Yeşim Orak
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Bazı terapötik diyetlere yönelik standart tarifelerin geliştirilmesi ve HACCP sistemine entegrasyonu

Beslenme hizmetleri, sağlık sistemlerinde hasta bakımının önemli bir bileşeni olarak kabul edilmektedir. Hastanede alınan tedavi süresince hastaların beslenme durumlarının izlenmesi ve yeterli dengeli beslenmenin sağlanması oldukça önemlidir. Ancak hastalık durumu, kullanılan ilaçlar veya psikolojik nedenler gibi bazı faktörlere bağlı olarak hastalarda iştahın azalması, fiziksel problemler, besin seçimi ve kalitesindeki yetersizlikler gibi sorunlar yatan hastaların beslenme gereksinimlerinin karşılanmasını zorlaştırabilmektedir. Bu çalışma hastane yemek hizmetleri kalite standartlarını iyileştirmeye yönelik, çeşitli hastalıklara özgü standart tarifeler geliştirme ve geliştirilen tarifelerin gıda güvenliği yönetim sistemine entegrasyonunu sağlamak amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Çalışma kapsamında hastanelerde sıklıkla kullanılan glutensiz diyet, diyabetik diyet, fenilketonüri diyeti, böbrek hastalıkları diyetleri, yüksek enerji ve yüksek proteinli diyetlerde kullanılmak üzere tarifler geliştirilmiştir. Bu kapsamda her bir diyet için 35 adet olmak üzere toplam 175 adet standart tarife geliştirilmiştir. Hazırlanan tarifelerin enerji ve besin ögesi içerikleri BEBİS programında hesaplanmıştır. Tarifelerin HACCP sistemine entegrasyonunu sağlamak amacıyla iş akış şemaları, tehlike analiz tabloları ve HACCP planları hazırlanmıştır. Hazırlanan tarifelerin duyusal değerlendirmeleri için eğitimli panelistlerden yararlanılmıştır. TS ISO 3972'ye göre tat tanımlama testini ve tat yoğunluk testini geçen eğitimli 30 panelist çalışmaya alınmıştır. Glutensiz diyet için geliştirilen en yüksek duyusal değerlendirme puanına sahip revaninin (99,1±0,20) enerji değeri 512,7 kkal ve üretim proseslerinde pişirme ve servis KKN olarak belirlenmiştir. Fenilketonüri diyeti için geliştirilen en yüksek duyusal değerlendirme puanına sahip aşurenin (100,0±0) 2,1 g protenin, 69,9 mg fenilalanin değeri hesaplanmış ve üretim proseslerinde pişirme, soğurtma, bekletme ve servis KKN olarak belirlenmiştir. Diyabetik diyet için geliştirilen en yüksek duyusal değerlendirme puanına sahip ıspanaklı tavuk sarmanın (100,0±0) enerji değeri 233,7 kkal ve üretim proseslerinde pişirme ve servis KKN olarak belirlenmiştir. Böbrek hastalıkları diyeti için geliştirilen en yüksek duyusal değerlendirme puanına sahip kremalı makarnanın (100,0±0) sodyum, potasyum ve fosfor değerleri sırasıyla 12,4 mg, 188,4 mg, 121,4 olarak hesaplanmış ve üretim proseslerinde hazırlık, pişirme ve servis KKN olarak belirlenmiştir. Yüksek enerjili ve yüksek proteinli diyet için geliştirilen en yüksek duyusal değerlendirme puanına sahip kadınbudu köftenin (100,0±0) enerji değeri 512,2 kkal ve üretim proseslerinde pişirme ve servis KKN olarak belirlenmiştir. Bu çalışmanın duyusal değerlendirme sonuçları doğrultusunda, diyete özgü geliştirilen standart tarifelerin tüketilebilirliğinin yüksek olacağı, bu tür özel tarifelerin uygulanmasının hastaların beslenme durumuna önemli katkılar sağlayabileceği ve beslenme hizmetlerinin hastanelerin kalite değerlendirmesinde olumlu sonuçlara neden olabileceği söylenebilir. Terapötik diyetlere yönelik standart tarifelerin hastane beslenme hizmetleri klavuzunda ve ulusal menü rehberlerinde de yer almasının önemli olduğu düşünülmektedir

BeslenmeBeslenme incelemeleriDiabetes mellitus+4
Süleyman Köse
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı aralıklı açlık uygulamalarının beslenme durumu ve diyet kalitesi üzerine etkisi

Bu çalışma zaman kısıtlı beslenme ve ramazan açlığı uygulamaları ile enerji kısıtlı diyet uygulamasının, bireylerin beslenme durumu ve diyet kalitesi üzerine olan etkisinin araştırılması ve zaman kısıtlı beslenme ile enerji kısıtlı diyet uygulamasının etkisinin karşılaştırılması amacıyla planlanmıştır. Çalışma 19-50 yaş arası, hafif şişman ve herhangi bir kronik hastalığı olmayan 36 kadın birey (zaman kısıtlı beslenme grubu 10 birey, ramazan açlığı grubu 13 birey ve enerji kısıtlı diyet grubu 13 birey) üzerinde vaka-kontrol çalışması ve 8 haftalık müdahale olarak planlanıp yürütülmüştür. Anket formu aracılığıyla bireylerin sosyo-demografik özellikleri, fiziksel aktivite durumları, sirkadiyen ritim özellikleri, uyku kaliteleri, besin tüketimleri ve diyet kaliteleri sorgulanmıştır. Bireylerin antropometrik ölçümleri, vücut bileşimleri, kan basıncı ve kalp atım hızları, dinlenme enerji harcamaları (DEH) ve günlük adım sayıları değerlendirilmiş, bazı biyokimyasal parametreleri analiz edilmiştir. Tüm bireyler çalışma süresince fiziksel aktivite düzeylerini korumuştur. Zaman kısıtlı beslenme, enerji kısıtlı diyet ve ramazan açlığı grubunda yer alan bireylerin vücut ağırlıklarında sırasıyla %3,2, %5,5, %1,1 azalma saptanmıştır (p<0,05). Zaman kısıtlı beslenme grubunda yer alan bireylerin vücut yağ yüzdesi değerlerinde anlamlı bir değişim gözlenmezken (p>0,05), enerji kısıtlı diyet grubunda %7,1 azalma gözlenmiştir (p<0,05). Enerji kısıtlı diyet grubunda total kolesterol değerinde; zaman kısıtlı beslenme grubunda total kolesterol ve düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-K) değerlerinde; ramazan açlığı grubunda C-reaktif protein (CRP) ve tümör nekroz faktör-alfa (TNF-alfa) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptanırken, enerji kısıtlı diyet grubunda adiponektin ve total antioksidan statü (TAS) değerlerinde; zaman kısıtlı beslenme grubunda TNF-alfa değerinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptanmıştır (p<0,05). Her üç grupta yer alan bireylerin çalışma süresince DEH, toplam enerji harcaması (TEH), uyku kalitesi, kan basıncı ve kalp atım hızlarında anlamlı bir değişim gözlenmemiştir (p>0,05). Zaman kısıtlı beslenme, enerji kısıtlı diyet ve ramazan açlığı grubunda yer alan bireylerin günlük enerji alımları sırasıyla 405,7 kkal (%18,5), 954,2 kkal (%42,2) ve 408,6 kkal (%23,0) azalmıştır (p<0,05). Zaman kısıtlı beslenme ve ramazan açlığı grubunda yer alan bireylerin diyet kalitelerinde bir değişim gözlenmezken (p>0,05), enerji kısıtlı diyet grubunda yer alan bireylerin diyet kalite skorlarında anlamlı bir artış saptanmıştır (p<0,05). Sonuç olarak bu çalışmada, ramazan açlığının vücut ağırlığı ve bileşimi ile inflamatuar belirteçler üzerine olumlu etkisi olduğu bulunmuştur. Zaman kısıtlı beslenmenin vücut ağırlığı ve kan kolesterol düzeyleri üzerine olumlu etki gösterdiği saptanmıştır. Enerji kısıtlı diyetin, ağırlık kaybının sağlanması ve vücut bileşiminin geliştirilmesinde zaman kısıtlı beslenmeye göre daha iyi sonuçlar verdiği belirlenmiştir. Uygulanan üç diyet yaklaşımından, sadece enerji kısıtlı diyetin bireylerin diyet kalitesi üzerine olumlu etkisi olduğu saptanmıştır. Bu bağlamda üç diyet yaklaşımı da obezite ve ilişkili komplikasyonlar üzerinde etkili olabilir.

Aralıklı açlıkAçlıkBeslenme davranışı+6
Özge Mengi Çelik
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Fazla kilolu bireylerde zaman kısıtlı beslenme uygulaması ile beslenme durumu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Zaman kısıtlı beslenme, beslenme saatinin günlük sirkadiyen ritmin aktif fazıyla senkronize olarak planlanmasına dayalı, besin alımının ve açlık zamanının belirli süreler ile sınırlandırıldığı bir aralıklı açlık modeli olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışma; Balıkesir'de bir hastanenin diyet polikliniğine başvuran 19-65 yaş arasındaki gönüllü 43 fazla kilolu kadın bireyde 6 haftalık zaman kısıtlı beslenme uygulaması ile beslenme durumu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amacıyla planlanıp yürütülmüştür. Çalışmada 6 hafta süresince bireyler enerji kısıtlaması olmaksızın 8 saatlik beslenme penceresi ve 16 saatlik açlık düzeninde ad libitum beslenmişlerdir. Çalışmanın başlangıcında bireylerin sosyo-ekonomik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite durumlarını belirlemeye yönelik sorular içeren bir anket ile kronotiplerine belirlemeye yönelik Sabahçıl-Akşamcıl ölçeği uygulanmış ve 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıtları alınmıştır. Çalışma başlangıcı ve 6 hafta sonrasında bireylerin bazı antropometrik ölçümleri (vücut ağırlığı, boy uzunluğu, bel çevresi, boyun çevresi) ve vücut bileşimi analizi (vücut yağ kütlesi, vücut yağ oranı, yağsız vücut kütlesi, vücut sıvı miktarı) ölçümleri bizzat araştırıcı tarafından alınmış bazı biyokimyasal bulguları (açlık glukoz, açlık insülin, HOMA-IR, total kolesterol, trigliserit, LDL kolesterol, HDL kolesterol, AST, ALT) ve sistolik-diyastolik kan basınçları da hastane kayıtlarından elde edilerek değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda başlangıca göre ZKB sonrası enerji (kkal), karbonhidrat (g), protein (g), yağ(g) ve E vitamini (mg) alımı istatistiksel açıdan anlamlı olarak azalmış, protein (%), posa (g) ve A vitamini (μg) alımı istatistiksel açıdan anlamlı olarak artmıştır (p<0,05). Bireylerin vücut ağırlığı (kg), bel çevresi (cm), bel/boy oranı, boyun çevresi (cm), BKİ (kg/m2), vücut yağ kütlesi (kg) ve vücut yağ oranı (%) istatistiksel açıdan anlamlı olarak azalmıştır (p<0,05). Çalışma sonucunda başlangıca göre açlık glukozu (mg/dL), açlık insülini (µU/mL), HOMA-IR, trigliserit (mg/dL), LDL kolesterol (mg/dL), AST (U/L), sistolik-diyastolik kan basıncı (mm/Hg) değerleri istatistiksel açıdan anlamlı olarak azalmış, HDL kolesterol (mg/dL) ise istatistiksel açıdan anlamlı olarak artmıştır (p<0,05). Çalışma sonuçları ZKB uygulamasının 6 haftalık süreçte bireylerin vücut ağırlığı ve biyokimyasal bulgularında istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde değişimlere neden olduğunu gösterse de vücut ağırlığı kontrolüne yönelik uygulamaların bireyselleştirilmiş bir planlama ile diyetisyen kontrolünde yapılması ve izlenmesi gerektiği, ZKB gibi aralıklı açlık uygulamalarının uzun vadede sağlık etkilerine yönelik daha geniş örneklemli ve uzunlamasına çalışma sonuçlarına ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.

Aralıklı açlıkAçlıkBeslenme+4
Ayşe Gül Atılgan
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Glutensiz ürünlerdeki ileri glikasyon ürünlerinin in vitro gastrointestinal sistemde biyoerişilebilirliklerinin incelenmesi

Bu çalışmada glutensiz ürünler ile bu ürünlerin kontrol gruplarının glioksal ve metilglioksal içeriklerinin saptanması ve in vitro gastointestinal sistemde biyoerişebilirliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 44 glutensiz ve 31 glutenli (kontrol) toplam 75 ürünün sindirim öncesi ve sonrası glioksal ve metilglioksal değerleri HPLC cihazında analiz edilmiştir. Ayrıca sindirim öncesi en yüksek glioksal ve metilglioksal içeriğine sahip 5 glutensiz ürün (ekmek, bisküvi, kurabiye, kraker ve kahvaltılık gevrek) sağlıklı içecek alternatifleri ile (süt, taze nar suyu, %100 nar suyu, taze portakal suyu, %100 portakal suyu) eşleştirilerek, bu içeceklerin glutensiz besinlerdeki AGE içeriklerine etkisi değerlendirilmiştir. Buna göre glutensiz ve kontrol grubu ürünlerde sindirim öncesi ve sonrası glioksal ve metilglioksal değerleri açısından farklılık vardır (p<0,05). Tüm gruplarda sindirim sonrası glioksal ve metilglioksal değerleri sindirim öncesi değerlere göre artmıştır ve biyoerişilebilirlik değerleri %100'ün üzerindedir. Glutensiz ekmek ve kraker grubunun sindirim sonrası glioksal ve metilglioksal değerleri kontrol grubu ürünlere göre daha yüksek bulunmuştur (glioksal değeri için p<0,05). İn vitro sindirim ortamına içecekle birlikte verilen ürünlerden glutensiz kahvaltılık gevrek + %100 portakal suyu ile glutensiz bisküvi+taze portakal suyu gruplarında, başlangıç değerlerine göre sindirim sonrası glioksal değerleri sırasıyla 335±12 - 285±13 µg/100 g ve 51±18- 40±18 µg/100 g şeklinde azalmıştır (p<0,05).Başlangıç değerlerine göre sindirim sonrası metilglioksal değerleri ise sırasıyla glutensiz kraker+süt için 4172±188-3863±175 µg/100 g, glutensiz kurabiye+nar suyu için 74±5-40±2 µg/100, glutensiz ekmek + %100 nar suyu için 149±5-127±6 µg/100 g, glutensiz kahvaltılık gevrek+%100 portakal suyu için, 382±17 - 305±14 µg/100 g ve glutensiz bisküvi +taze portakal suyu için 1778±80-1507±68 µg/100 g şeklinde azalmıştır (p<0,05). Glutensiz ürünlerin potansiyel sağlık riskleri nedeniyle ürün formülasyonları ve teknolojisi yeniden değerlendirilmelidir. Bu çalışmada ayrıca sağlıklı içeceklerin AGE düzeylerini azalttığı saptanmıştır. Bu nedenle, glutensiz diyet planlanırken sağlıklı içecek ve glutensiz ürün örüntüsüne dikkat edilmeli ve bunların klinik sonuçlar üzerine etkisi değerlendirilmedir.

ErişilebilirlikGastrointestinal sistemGlioksal+4
Yeliz Serin
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı et türleri ile birlikte verilen salata ve içeceklerin glikasyon ve lipit oksidasyon ürünlerine etkisinin in vitro gastrointestinal sistem simülasyonu ile incelenmesi

Bitkisel polifenollerin, glikasyon ve lipit oksidasyon ürünlerinin oluşumunu önleme potansiyeli vardır. Bu araştırma, farklı et türleri ile tüketilen salata ve içeceklerin in vitro sindirim sisteminde malondialdehit, glioksal ve metilglioksal seviyelerine etkisini incelemek amacıyla, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi AR-GE Laboratuvarında Şubat 2021'de yapılmıştır. Araştırmada et türü olarak; dana kontrfile, dana but, tavuk göğüs eti, tavuk derili but, hindi göğüs eti, levrek, içecek olarak; taze sıkılmış portakal suyu, %100 üzüm suyu, kırmızı şarap, hardaliye, şalgam, taze sıkılmış nar suyu, ayran, kola ve salata olarak; çoban salata, kırmızılahana salata, Akdeniz salata kullanılmıştır. Etler, elektrikli ızgarada pişirilmiş ve in-vitro sindirime tabi tutulmuştur, sindirim sonrası malondialdehit, glioksal ve metilglioksal analizi HPLC ile yapılmıştır. Tüm et türlerinde sindirim sonrası malondialdehit, glioksal ve metilglioksal seviyeleri sindirim öncesine göre sırasıyla %51,8-832,7; %405,2-1273,6 ve %63,3-1062,5 daha yüksek bulunmuştur. Malondialdehit seviyesini; şalgam, nar suyu, ayran, kırmızı şarap ve kırmızılahana salata sindirim sonrası tüm et türlerinde anlamlı derecede azaltırken (p<0,05), Akdeniz salata ve hardaliye hindi göğüs eti haricinde diğer et türlerinde azaltmıştır (p<0,05). Portakal suyu sadece dana kontrfile ve levrekte malondialdehit seviyesini azaltmış, üzüm suyu ve kola ise dana butta artırmıştır (p<0,05). Et türleri ile içecekler çoğunlukla glioksal ve metilglioksal seviyelerini artırmış, salatalar ise çoğunlukla azaltmıştır (p<0,05). Dana kontrfile hariç tüm et türlerinde glioksal seviyesini Akdeniz salata ve kırmızılahana salata %53,3-78,8 azaltmıştır. Kırmızılahana salata levrekte metilglioksal seviyesini %24,9 azaltmıştır (p<0,05). Sonuç olarak içeceklerin ve salataların gastrointestinal sistemde malondialdehit, glioksal ve metilglioksal seviyelerine farklı etkilerinin olduğu; genel olarak içeceklerin malondialdehit seviyelerini, salataların ise glioksal ve metilglioksal seviyelerini azaltmada daha etkili olduğu bulunmuştur. Ette sindirim sırasında glikasyon ve lipit oksidasyon ürünlerinin oluşumunun önlenmesi, kronik hastalık riskini azaltmaya katkıda bulunabilir. Lipit oksidasyonunda etkili olabilecek olası diğer besinlerin ve içeceklerin daha kapsamlı olarak in vivo çalışmalarla incelenmesi gerekmektedir.

BenzetimEtEt ürünleri+6
Güleren Sabuncular
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Metabolik sendrom olan ve olmayan kadınlarda yeme farkındalığı ve diyet kalitesinin değerlendirilmesi

Metabolik sendrom (MetS), kardiyovasküler hastalıkların oluşumunda etkili olan ve aynı etyopatogeneze sahip oldukları düşünülen farklı risk faktörlerinin birlikte yer alması durumudur. Obezite, insülin direnci, hipertansiyon, diyabet, aterojenik dislipidemi ve endotel disfonksiyon MetS'in bileşenleri arasında yer almaktadır. Bu çalışmada MetS olan ve olmayan kadınlarda, yeme farkındalığı durumu değerlendirilerek MetS üzerine etkisini görmek, yeme farkındalığı, depresyon durumları ve diyet kaliteleri arasındaki ilişkiyi saptamak amaçlanmıştır. Çalışma, Sincan İlçe Sağlık Müdürlüğü'ne bağlı Sincan Sağlıklı Hayat Merkezi diyet polikliniğine doktor tarafından yönlendirilen 18-50 yaş arası 176 kadın (88 MetS olgusu, 88 MetS olmayan) gönüllü ile yürütülmüştür. Çalışmaya katılan bireylere; genel bilgileri, beslenme alışkanlıkları, 3 günlük besin tüketim kayıtları, yeme farkındalığı ölçeği (YFÖ-30), CES-depresyon ölçeği, antropometrik ölçümleri ve biyokimyasal bulgularını içeren bir anket uygulanmıştır. Anket, çalışmaya katılan bireylerle yüz yüze görüşülerek yapılmıştır. Bireylerin diyet kalitesi Sağlıklı Yeme İndeksi-2015 (HEİ-2015) ile değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonucunda, MetS olanların vücut ağırlığı, beden kütle indeksi, bel çevresi, bel/boy oranı, boyun çevresi, vücut yağ kütlesi olmayanlara göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Metabolik sendromu olanların açlık kan glukoz, trigliserit, LDL değerleri olmayanlara göre daha yüksek, HDL değeri daha düşüktür (p<0,05). Yeme farkındalığı olan MetS'li bireylerin vücut ağırlığı, BKİ, vücut yağ kütlesi yeme farkındalığı düşük olan MetS'li bireylere göre daha düşüktür (p<0,05). Metabolik sendromu olanların CES depresyon puanları ortalaması olmayanlara göre daha yüksektir (p<0,05). Ağır depresyonu olan MetS'li bireylerde BKİ ve vücut yağ kütlesi depresyonu olmayan MetS'li bireylere göre daha yüksektir (p<0,05). Yeme farkındalığı olan MetS'li bireylerde enerji ve doymuş yağ alımı yeme farkındalığı düşük olan MetS'lilere göre daha düşüktür (p<0,05). Metabolik sendromu olmayan bireylerde depresyonu olmayanların %21,7'sinin, hafif depresyonu olanların %54,5'inin, orta depresyonu olanların %62,5'inin, ağır depresyonu olanların %26,7'sinin diyet kalitesinin kötü olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Metabolik sendromlu bireylerde tıbbi beslenme tedavisi yaklaşımı önemlidir. Bunun yanı sıra depresyonu olan bireylerde tıbbi beslenme tedavisiyle birlikte psikolojik tedavinin de yararlı olabileceği gösterilmiştir. Metabolik sendromlu bireylerin yeme farkındalıklarını yükselterek vücut ağırlıklarını daha iyi yönetebilecekleri düşünülmektedir. Sonuç olarak, MetS ve bileşenlerinin kontrolünde vücut ağırlığı yönetimi, yeme farkındalığı, diyet kalitesi ve depresyon durumunun etkileşimli olduğu tespit edilmiştir.

Gamze Bolaç Yavaşoğlu
Bolu Abant Izzet Baysal University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Fruktoz ile indüklenen alkolik olmayan karaciğer yağlanması olan sıçanlarda probiyotik desteğinin sirkadiyen saat üzerine etkisi

Bu çalışma, sıçanlarda alkolik olmayan karaciğer yağlanması modeli oluşturarak, bağırsak mikrobiyotası – karaciğer eksenini kullanarak, bağırsağa yapılan bir müdahale ile hepatositlerdeki sirkadiyen saati yeniden programlayarak metabolik bozukluğu iyileştirmek amacıyla planlanıp yürütülmüştür. Çalışmaya 27 adet Wistar albino türü erkek sıçanlar alınmış ve çalışma başlangıcında ortalama ağırlıkları 150 g (95-177) olarak belirlenmiştir. Sıçanlar daha sonra 3 gruba ayrılarak, 13 hafta süre ile standart yem + standart su [1.grup (n:8)] ve standart yem + fruktozlu su [2.grup (n:11) ve 3.grup (n:8)] ile beslenmişlerdir. Yedi hafta sonrasında 2.gruptan 3 sıçan kesilerek patolojik bulgular ile karaciğer yağlanması oluştuğu tespit edilince 3.gruptaki sıçanlara 6 haftalık 2x109 cfu/gün Lactobacillus rhamnosus GG (LGG) takviyesine başlanmıştır ve diğer grupların aynı şekilde beslenmesine devam edilmiştir. Sıçanların su ve besin tüketimleri, vücut ağırlıkları, boy uzunlukları ve bel çevresi ölçümleri, biyokimyasal bulguları (total kolesterol, GGT, glikoz, ALT, AST, IL-6, IL-1β, zonulin, glutatyon, süperoksit dismutaz, malondialdehit ve glutatyon peroksidaz), hormon (melatonin ve insülin) ve sirkadiyen saat genlerinin (Bmal1, Clock, Rev-Erbα ve Per2) mRNA ekspresyon düzeyleri ve karaciğerin histopatolojik değerlendirmesi yapılmıştır. YFD grubunun NAS skoru (5,00) kontrol grubu (0,00) ve YFD+probiyotik grubundan (3,00) anlamlı olarak yüksek çıkmıştır (p<0,05). Kontrol grubuna göre (%2,51) YFD grubunun karaciğer indeksi (%3,53) anlamlı olarak yüksek bulunmuştur, LGG uygulaması ise bu değeri düşürmüştür (%3,01). Zonulin seviyesi ve sirkadiyen saat genlerinin ekspresyon düzeyleri için gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Ancak fruktoz tüketimi sirkadiyen saat gen düzeylerini yükseltmiş, LGG ise bu etkiyi azaltmıştır. Melatonin değeri Clock (r=-0,431; p=0,035), Rev-Erbα (r=-0,450; p=0,027) ve Per2 (r=-0,410; p=0,045) genleri ile negatif korelasyon göstermiştir. MDA düzeyi YFD (8,49 nmol/mL) ve YFD+probiyotik grubunda (8,29 nmol/mL), kontrol grubundan (5,56 nmol/mL) yüksek çıkmıştır. LGG müdahalesi fizyolojik parametrelerde iyileşmelere neden olmuştur. Fruktoz kullanımı oksidatif stresi arttırmakta, LGG kullanımı ise oksidatif stresi azaltmakta ve yıkım daha az gözlenmektedir. Sirkadiyen saat gen düzeyleri YFD grubunda olduğu gibi hasar durumunda yükselmektedir ve LGG kullanımı ile bu düzeyler azalmaktadır. Melatonin değerinin düşmesi sirkadiyen saat gen düzeylerinin artmasına sebep olmaktadır. İleriki çalışmalarda bağırsak geçirgenliğinin artmasını sağlamak için sıçanlara yüksek fruktoz ile birlikte yüksek yağlı bir diyet uygulanması veya deney süresinin uzatılması veya farklı suşların denenmesi; genlerin mRNA düzeylerinin yanısıra sirkadiyen saat lokomotor aktivite testinin de yapılması önerilmektedir. Ayrıca tedavi yaklaşımları olarak en uygun probiyotik, prebiyotik ve sinbiyotik türlerinin belirlenmesine yönelik araştırmaların denenmesi önerilmektedir.

BağırsaklarFruktozKaraciğer+4
Ayfer Beyaz
Bolu Abant Izzet Baysal University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Diyet antioksidan kapasitesi ve diyet inflamatuar indeksinin menopoz semptomlarıyla ilişkisi

Dünya üzerinde yaşam süresinin uzamasına bağlı olarak menopozda geçirilen sürenin artışı ile postmenopozal semptomlar bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Bu çalışma menopoz semptomlarının en sık yaşandığı erken postmenopozal dönemde Diyet Toplam Antioksidan Kapasite (DTAK) ve Diyet İnflamatuar İndeksi (Dİİ)'nin menopoz semptomları ile ilişkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya Erzurum ilinde yaşayan 46-61 yaş aralığındaki erken postmenopozal dönemde olan 60 kadın birey dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında bireylere sosyo-demografik özelliklerini, genel sağlık bilgilerini, genel beslenme alışkanlıklarını, fiziksel aktivite durumlarını ve Menopoz Semptomları Değerlendirme Ölçeği (MSDÖ) ile Kısa Form-36 Yaşam Kalitesi Ölçeğini içeren bir anket uygulanmış ve bireylerin antropometrik ölçümleri ile vücut bileşimleri alınmıştır. Daha sonra tüm bireylerden üç günlük besin tüketim kayıtları alınarak Dİİ, günlük enerji ve besin ögesi alımları; besin tüketim sıklığı anketi ile de DTAK hesaplanmıştır. Bireylerin yaş ortalaması 53,0 ± 4,0 yıl olup son adet döngüsü üzerinden geçen zaman ortalaması ise 2,5 ± 1,2 yıldır. Üç alt boyutu bulunan (somatik, psikolojik, ürogenital) MSDÖ'den alınan puanların ortalaması 17,1 ± 7,5 olarak bulunmuştur. BKİ'ye göre bireylerin %61,7'si şişman, bel çevresine göre %86,7'si yüksek riskli, bel/kalça oranına göre %70,0'i ve bel/boy oranına göre %96,7'si riskli grupta yer almaktadır. Bireylerin çoğunluğu (%48,3) hafif fiziksel aktivite durumuna sahip olan bireylerdir. Araştırmaya katılan bireylerin Dİİ ortalamaları -2,64 ± 3,05; DTAK ortalamaları ise 11,98±3,59 olarak bulunmuştur. MSDÖ toplam ve somatik alt boyut puanları diyet karbonhidrat ve çözünür posa alımı ile anlamlı olarak artarken; MSDÖ toplam puanı ile yağ alımı arasında negatif yönde korelasyon bulunmuştur. Psikolojik alt boyut karbonhidrat alımı ile pozitif yönde; yağ, çoklu doymamış yağ ve selenyum alımı ile negatif yönde korelasyon göstermiştir. (p<0,05) Ürogenital alt boyut ise enerji ve besin öğeleri ile anlamlı bir korelasyon göstermemiştir. (p>0,05) Dİİ ve MSDÖ toplam skor ve alt boyut çeyreklikleri karşılaştırılmış ancak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Dİİ ve MSDÖ toplam ve alt boyut puanları arasındaki korelasyona bakılmış ve somatik alt boyut ile psikolojik alt boyut puanları ile Dİİ arasında aynı yönlü ancak anlamlı olmayan bir ilişki bulunmuştur. Ürogenital alt boyut puanları ile MSDÖ toplam puanı ise Dİİ ile negatif ve istatistiksel olarak önemsiz bir ilişki içinde bulunmuştur. (p>0,05) MSDÖ ve DTAK ilişkisine bakıldığında MSDÖ toplam skoru ve ürogenital alt boyut puan ortalamaları en düşük 4. çeyreklikte; psikolojik alt boyut puanı 4.çeyreklikte 1.çeyrekliğe göre daha düşük bulunmuştur ancak aradaki fark istatistiksel olarak anlam bulunmamıştır. (p>0,05) DTAK ve MSDÖ arasındaki korelasyonda ise psikolojik ve ürogenital semptomların DTAK ile negatif bir ilişki içinde olduğu görülmüş ancak bu fark anlamlı bulunmamıştır. Sonuç olarak premenopozal dönemde yeterli ve dengeli beslenme ile postmenopozal dönem semptomları üzerinde olumlu etkiler yaratılabileceği düşünülmektedir.

Naile Hilal Aydoğdu
Bolu Abant Izzet Baysal University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Diyarbakır'da et yeme kültürü ve cinsiyetçilik

In this study, it has been tried to examine the relationship between meat consumption and sexism of people living in Diyarbakır. Geography and climate factors that affect people's food choices, what social rituals mean for individuals, how the table culture is, what are the perspectives of food selection and especially meat in the context of gender are tried to be understood. The researcher made interviews with the participants using the method of in-depth interviews, apart from these interviews, researcher went to Diyarbakır between 2018-2019 and used these observations in the study. In this study, 17 participants between the ages of 25-60 were interviewed and discussed about table cultures, eating habits, domestic division of labor and social meanings of meat consumption. As a result of the study, it has been observed that the effect of climate, geography, social and religious rituals are fundamental in the formation of Diyarbakır's culinary culture, meat consumption is the main part of the cuisine culture, power and meat consumption are intertwined, so meat consumption is linked to gender relations. After trying to understand the relationship between meat consumption and sexism through in-depth interviews, it has been observed that there are two main reasons why people reduce meat consumption. The first is that high meat consumption is thought to negatively affect their health. The second is whether or not men are at home affects meat consumption. These results show that a relationship can be established between meat consumption and sexism.

DiyarbakırMeatMeat consumption+3
Rotinda Çağdaş
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Özel anaokuluna giden 2-6 yaş arası çocukların annelerine ait faktörlerin ve obezite ile ilişkili diğer faktörlerin çocukların beden kütle indeksi üzerine etkisi

Aydın, S. (2021). The Effects of Maternal and Other Obesity Related Factors on Body Mass Index Among 2-6 Years Old Private Kindergarten Preschoolers. Yeditepe University, Institute of Health Science, Department of Nutrition and Dietetics, Master Thesis, Istanbul. Childhood obesity has become an increasingly important global problem. It is associated with some factors and if these factors can be intervened, its prevalence and incidence may be decreased. In preschool-age children, especially mothers are the role models of their children and responsible from their nutrition. Maternal feeding practices and other parent-controlled factors associated with obesity may have an impact on the child's development of obesity. This study aimed to examine whether maternal factors including breastfeeding, employment status, cooking at home and, other factors related to childhood obesity such as physical activity, stress factor and watching television affect the body mass index (BMI) percentile of preschool children, and to examine mothers' child feeding practices. 193 preschoolers, including girls (n=106) and boys (n=87) from four private kindergartens in Istanbul, and their mothers participated in the study. According to the results, there was a weak, positive relationship between maternal BMI and child's BMI percentile (r=0.263, p<0.05). There was a significant relationship between child's BMI percentile and daily TV watching time (p<0.05). There was a significant relationship between child's BMI percentile and the mother's thoughts if their children has excessive weight (p<0.05). Perceived child weight mean score of children with overweight BMI is significantly higher than the mean score of children with normal BMI (p<0.05). Mothers are effective on nutrition and weight of their children. Some child feeding practices and other factors also affect the BMI percentile of preschool children. Future studies can be conducted among mothers on feeding practices and how much they prefer which food groups. Keywords: Body Mass Index, Childhood Obesity, Obesity Related Factors, Maternal Factors, Child Feeding Practices.

KindergartensMothersNutrition+4
Sedef Aydın
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Yüksek eğitim düzeyine sahip bireylerde Akdeniz diyetine bağlılığınyeme farkındalığı ile ilişkisi

The study was conducted to evaluate the relationship of individuals with a high level of education with the adherence to the Mediterranean diet and mindful eating. For this purpose, a questionnaire study was applied to 188 individuals working as academicians at Yeditepe University and ranging in age between 18-65. General information form, Mediterranean diet adherence scale (MEDAS) and mindful eating scale (MEQ-30) were used in the data collection tool. Survey questions were applied face to face to the participants throughout the research. 33.5% of the individuals participating in the study are men and most of them are women with a rate of 66.5%. According to adherence to the Mediterranean diet scale, 56.4% of the participants show low adherence, 30.3% at an acceptable adherence and 13.3% high adherence. According to the MEQ-30 scale, 73.9% of participants have higher mindful eating score. The mean MEQ-30 of the participants who show low adherence to the Mediterranean diet is 3.27 ± 0.53, it is 3.29 ± 0.54 for those who show an acceptable level of adherence, and 3.44 ± 0.59 for those who show high adherence. Participants with high adherence to the Mediterranean diet have an unexpectedly higher BMI (p>0.05). Participants with high mindful eating scores were found to have lower BMI values. While adherence to the Mediterranean diet increases in individuals with high education levels, mindful eating scores increase, but this situation was found to be statistically insignificant. (r = 0.128, p = 0.080).

Mediterranean dietNutritionNutrition assessment+3
Halide Yıldırım
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Üniversite personelinde besin güvencesizliği ile obezite ilişkisi

Food insecurity is the lack of availability or access to healthy food due to limited resources or insufficient money. It is a nutritional factor associated with obesity in low-income individuals. This study was conducted among 142 employees of a private university between January 2020 and October 2020 to examine the relationship between food insecurity and obesity. Data was collected with Household Food Security Survey Module- Short Form (HFSSM-SF) and anthropometric measurements were recorded as well as socio-demographic characteristics including sex, age, educational and marital status, number of children, income level, and physical activity. 39.4% of the participants were overweight and 21.8% were obese. 64.1% of the individuals were food secure and 35.9% were food insecure. There was no statistically significant relationship between body mass index (BMI) classes and both food accessibility levels and food security status. (p >0.05). There was no statistically significant relationship between waist circumference categories and both food accessibility levels and food security status (p >0.05). There was a weakly significant positive relationship between the BMI and HFFSM-SF score (r: 0.219; p <0.01). There was no significant relationship between the HFFSM-SF score and waist circumference (cm) (p> 0,05). The findings of this study showed that there was no significant relationship between food insecurity and obesity. However, it was observed that as the BMI of the participants increased, the risk of access to food increased. In addition, food insecurity of employees was found to be substantial. It has utmost importance to carry out the necessary investigations and provide support to prevent the food insecurity experienced by the employees. Studies in larger populations are needed to better understand the level of food insecurity and the relationship between food insecurity and obesity. Keywords: food insecurity, obesity, BMI, waist circumference, HFSSM-SF

Waist circumferenceFood safetyFood supply+4
Simge Bal
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Üniversite öğrencilerinde fiziksel aktivitenin duygusal iştaha etkisi

This study was conducted to evaluate the effect of emotional appetite on physical activity in university students. For this purpose, a questionnaire study was applied to 339 students between the ages of 18-65, studying at Yeditepe University. General information questionnaire form, emotional appetite questionnaire (EMAQ) and International physical activity questionnaire-short form (IPAQ) were applied to the participants in the data collection tool and their anthropometric measurements were recorded. In our study, the emotional appetite questionnaire was used to determine the emotional appetite states of the individuals. An International physical activity form was used to determine the level of physical activity. Throughout the research, the data were applied online with a questionnaire. 75.2% of the participants are women and 24.8% are men. As a result of our study, positive emotion and state scores of male students were higher than female students and this was statistically significant (p <0.05). A significant correlation was found between female individuals' positive emotion and state total scores and negative emotion and state total scores and body weight and BMI values (p <0.05). A significant correlation was found between female individuals' positive emotion and state total scores and negative emotion and state total scores and body weight and BMI values (p <0.05). It was determined that there was no significant relationship between positive emotion and state total score, negative emotion and state total score and anthropometric measurements in the emotional appetite questionnaire of the male students participating in the study. There was no statistically significant relationship between physical activity and emotional appetite variables of the participants (p> 0.05).As a result, the relationship between emotional appetite and physical activity should be examined in more detail and individuals' awareness of their emotions and situations, eating behaviors and physical activity relationship should be increased. Keywords: Emotional appetite, BMI, physical activity

Emotional eatingPhysical activityBody mass index+2
Gözde Altuntaş
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Ebeveynlere verilen sporcu beslenmesi eğitiminin adölesan yüzücülerin beslenme bilgi düzeylerine ve tüketim alışkanlıklarına olan etkisinin araştırılması

Healthy nutrition for adolescent athletes is important for both achieving ideal growth and optimum performance. As nutrition of the adolescence is usually the responsibility of their parents, the healthy nutrition program provided by the parents to their child is important for both growth, performance, and also to gain healthy consumption habits. This can be achieved if the parents have a high level of nutritional knowledge. This study aimed to evaluate the effects of sports nutrition education given to parents on the nutritional knowledge and consumption habits of adolescent athletes. The study was carried out in the swimming department of Galatasaray Sports Club with 60 volunteered athletes. At the beginning of the study, demographic information form, food frequency, and nutritional knowledge questionnaire for athletes were applied to the athletes. Immediately after data collection, nutrition education was given to the athlete's parents. Six weeks after education, questionnaires were applied to the athletes again. After education, there were statistically significant increases in the consumption of some foods such as eggs, pulses, nuts, vegetables, fruits, and bread in the dairy group (p<0.05). Also, there was a statistically significant increase in both general and sports nutrition knowledge levels (p<0.05). This study showed that parental education has positive effects on adolescent athlete's consumption habits and nutritional knowledge.

Parents educationNutritionNutrition knowledge+7
Dilara Serarslan
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

İzmir'de özel bir çocuk sağlığı ve hastalıkları kliniği'ne başvuran 2-5 yaş grubu çocukların beslenme durumunu etkileyen faktörler

This study was conducted to determine the factors affecting adherences to dietary recommendations of 2 to 5 years old children. Food Frequency Questionnaire, Data Collection Form and Parent Mealtime Action Scale were used. Turkey Dietary Guidelines was used as a reference. Adherences to recommendations for each food group along with 'total dietary recommendations' were analyzed. Of the 132 children, 47.7 % were in poor adherence, 49.2% in good adherence and 3.0 % in excessive intake group. Children with good adherence to dietary recommendations had higher BMI while children with poor adherence were underweight (p=0.037). Children with older sibling (p=0.047) and children having less frequency of eating in front of the screen (p=0.005) had good adherence. Proportion of finding the information obtained from pediatrician as useful (p=0.042) and "daily fruit and vegetable availability" was higher (p=0.046) in parents of children having good adherence. "Use of rewards" (p=0.008) and "special meals"( p=0.018) was found to be higher for parents of children in poor adherence group. As a conclusion, this study shows that some of the child and familial characteristics, infant nutrition, information sources and child feeding practices have an impact on adherence to dietary recommendations. In consideration of this study, caregivers should be educated by the health care providers about these practices.

Infant nutritionNutritionFeeding behavior+6
Rakel Rital Alaluf
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Alanya'da bir kız öğrenci yurdunda kalan öğrencilerde beslenme eğitiminin sağlıklı yeme indeksi skorlarına etkisi

Bu tez çalışmasında bir kız öğrenci yurdunda kayıtlı olan adölesan kadın öğrencilere verilecek beslenme eğitiminin Sağlıklı Yeme İndeksi 2015 (Healthy Eating Index-2015) skorlarına etkisini araştırılmıştır. Bu araştırma 40 kadın öğrenci arasında yürütülmüştür. Öğrencilerin boy ve kiloları ölçülmüş ve beden kütle indeksleri (BKI) hesaplanmıştır. BKİ Dünya Sağlık Örgütü referans aralıklarına göre sınıflandırılmıştır. Öğrencilerden 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı 'Yemek ve Besin Fotoğraf Kataloğu' kitabı kullanılarak alınmıştır. Ardından Sağlıklı Yeme İndeksi 2015 bileşenlerini temel alan bir beslenme eğitimi gerçekleştirilmiştir. Bu beslenme eğitiminden 15 gün sonra, tekrar her bireyden 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı 'Yemek ve Besin Fotoğraf Kataloğu' kitabı kullanılarak kaydedilmiştir. Katılımcıların beslenme eğitimi öncesi ve sonrası 24 saatlik geriye dönük beslenme kayıtları kullanılarak Sağlıklı Yeme İndeksi 2015 skorları hesaplanmıştır. Beslenme eğitimi öncesi ve sonrası Sağlıklı Yeme İndeksi 2015 skor ortalamaları hem Sağlıklı Yemek İndeksi 2015'i oluşturan 13 besin ögeleri hem de toplam skor olarak karşılaştırılmıştır. Ayrıca beslenme eğitimi ve öncesi Sağlıklı Yemek İndeksi 2015 skorları BKİ gruplarına göre hem toplam skor olarak hem de besin ögeleri olarak karşılaştırılmış. Eğitim öncesi ve sonrası total Sağlıklı Yemek İndeksi 2015 skorları ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p=0.744>0.05). Fakat koyu yeşil yapraklı sebzeler ve bakliyatlar (p = 0.001<0.05), süt ve süt ürünleri (p = 0.023<0.05), deniz ürünleri ve bitkisel kaynaklı proteinler (p = 0.000<0.05) ve eklenti şeker (p= 0.027<0.05) skor ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir artış bulunmuştur. Ayrıca toplam sebze (p=0.003<0.05) ve yağ asitleri (p=0.001<0.5) skor ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma bulunmuştur. Beslenme eğitiminin total HEI-2015 skora istatistiksel olarak anlamlı bir değişimi olmamışsa da HEI-2015'i oluşturan bileşenlerin bir kısmına istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi olduğu için beslenme eğitimi diyet kalitesini geliştirmek için kullanılabilir.

Antalya-AlanyaNutrition educationDiet+6
İrem Coşkunkan
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Çevreye duyarlı beslenme ölçeği'nin Türkçe geçerlilik ve güvenilirliği

Human activities, including diet patterns, have significant impact on climate change. There are limited scales that include environmental impact of nutrition. In this study, the Green Eating Survey was adapted to Turkish language and culture. Language validation of the Turkish version of the scale was ensured by the translation-back translation method. Professionals were consulted for content validity. Turkish translation of the scale and intercultural adaptation had been completed, the scale was applied to 468 volunteer undergraduate students. In order to evaluate the reliability of the Turkish version of the scale; internal consistency coefficient, test-retest, parallel form methods were applied. As a result of the statistical analyses, it has been proven that Green Eating Survey is a valid and reliable measurement tool for Turkish university students as one of the first scales in Turkey for sustainable nutrition. It was observed that women and the Nutrition and Dietetics students have more knowledge about environmentally conscious eating and prefer sustainable foods (p<0.05). Income level has been evaluated as a determining factor of preference of foods with low environmental impact (p<0.05). It was determined that questions the barriers related to the consumption of sustainable foods, did not differ according to sex, department, or income level (p>0.05). It is recommended to plan interventions aiming at teaching university students about the environmental impact of nutrition and develop policies aiming at increase accessibility in order to ensure the consumption of sustainable foods. In future research, the Green Eating Survey is suitable measurement for Turkish university students.

NutritionReproducibility of resultsReproducibility of results+6
Merve Cambaz
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Spor kulübüne giden bireylerde yeme farkındalığının beden kitle indeksi ile ilişkisi

In this study, it was aimed to evaluate the relationship between mindfull eating and Body Mass Index (BMI) in participants who go to sports clubs. Data were collected from individuals between the ages of 18-45 who went to Istanbul Göztepe Academy Sports Club by face-to-face interview method. In addition to demographic information, data were obtained using the Mindfull Eating Questionnaire (MEQ)-30. 538 participants, 281 women and 257 men, participated in the study. When the MEQ-30 scores of the participants were examined according to gender, no significant difference was found between the genders in the total score, disinhibition, focus and awareness subscales. Emotional eating and interference were found to be lower in females, while eating control and eating discipline were lower in male participants. Disinhibition and emotional eating scores were found to increase with increasing age. When the MEQ-30 total scores of the participants are analyzed according to the BMI ranges, it is seen that the MEQ-30 results decrease as the BMI value increases. A weak negative correlation was found between MEQ-30 total scores and BMI values. While inhibition, focus, eating discipline, awareness and interference subscale scores were not affected by BMI, emotional eating problem was found to be higher in obese individuals compared to normal weight individuals.In our study, in which individuals who continue to do sports constitute the study population, a relationship was found between lower BMI and eating awareness.

NutritionNutrition surveysAwareness+5
Ecem İlerlemek
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Yeme farkındalığı ve fiziksel aktivitenin liposuction operasyonu sonrası ağırlık değişimine etkisi

Although liposuction is one of the most frequently performed aesthetic operations, studies on the preservation of the body contour in the following period are very limited. In our study, the effects of these factors were examined in 56 patients, considering that mindful eating and physical activity level are important components in weight control. In our study, the difference between the pre-operative weights of the individuals and their current weights was as a percentage change; It has been associated with mindful eating and physical activity. As a result of our study, no direct relationship was found between maintaining the contour (not gaining weight) after liposuction and eating awareness and physical activity. However, it has been observed that the amount of fat removed during liposuction is an important factor in maintaining body contours and even losing weight. This situation can be thought that regardless of eating awareness and physical activity, the degree of the operation (the amount of fat removed) may increase the importance people attach to the operation and cause them to better manage the subsequent process. Although our study has a limited number of participants, it can guide future studies since it is one of the pioneering studies on this subject. Considering the limited publication in this area, more studies should be conducted on the relationship between nutrition and liposuction.

AwarenessPhysical activityLiposuction+2
Zeynep Dilara Kılavuz
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Bireylerin yeme tutum davranışları ve beden imaj algısı arasındaki ilişkinin incelenmesi

This work is done with the purpose of examining the relationship between the eating attitude behaviour and the body image perception of individuals. 366 voluntary 18-56 aged individuals from a private yoga center have participated in the research. These individuals were asked to fulfill a 98-question data collection survey consisting of 7 Demographic Questions, 26 EAT-26 Eating Attitude Test, 31 BCS Body Cathexis Scale Test and 34 FFQ Food Frequency Questionnaire. The study was initiated based on the approval given by the Yeditepe University Clinical Research Ethics Committee on January 21, 2021, and data were collected between February 1 and March 31. The study consists of 4 different parts: Demographic Information, EAT-26 (Eating Attitude Test), BCS (Body Cathexis Scale) and FFQ (Food Frequency Questionnaire). In the Demographic Information section, general descriptive statistics such as age, height, weight, educational status, gender is asked to partcipants. Exercise status is also asked in this section as it can be associated with many other data of the survey. The EAT-26, BCS and FFQ are internationally valid scales. The EAT-26 scale was developed in 1982 to determine the risk of eating disorders. EAT-40, the previous version of the EAT-26 scale, was composed by Garner & Garfinkel in 1979 for the detection of Anorexia Nervosa, and then EAT-26 was developed for the detection of all kinds of eating disorders risk. The BCS Body Cathexis Scale was composed by Secard & Jourard in 1953 and adapted to Turkish society by Hovardaoğlu in 1986. The FFQ Food Frequency Questionnaire of the National Health and Nutrition Examination Survey (NHANES) is applied to the participants which is a reliable questionnaire organized by the National Center for Health Statistics (NCHS) to evaluate the nutritional status of individuals. NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 (Kaysville, Utah, USA) program was used for statistical analysis. Descriptive statistical methods (mean, standard deviation, frequency, percentage, minimum, maximum) were used while evaluating the study data. The suitability of quantitative data to normal distribution was tested by Shapiro-Wilk test and graphical analysis. Independent groups t test was used to compare normally distributed quantitative variables between two groups. One-way analysis of variance and Bonferroni corrected binary evaluations were used for comparing more than two groups of quantitative variables with normal distribution. Pearson correlation analysis was used to evaluate the relationships between quantitative variables. Statistical significance was accepted as p <0.05. The relationship between eating attitudes and body image perception, which is the starting point of the study, was measured by EAT-26 and BCS tests, and a very weak negative relationship was found in accordance with our initial hypothesis. According to the scores of the EAT-26 scale through our analysis, 91.3% of the participants (n = 334) had no risk of eating attitude behavior disorder, while 8.7% (n = 32) had. So the eating disorder risk was found 8.7%. When the relationships between eating frequencies, BMI and gender were examined, it was seen that some food groups showed a significant difference according to BMI and gender, and these food groups were determined. In our study, which investigated the relationship between eating attitude behaviors and body image perception , remarkable data related to our subject is found which we think may contribute to future studies as a result of examining these two scales and their relationship with other descriptive statistics.

Body imageNutritionFeeding behavior+2
Ayşe Merve Zeytun
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2021
00