Dokuz Eylül University
Departman

Dahili Tıp Bilimleri Bölümü

Dokuz Eylül University

53

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Arşivlenen Tez

10 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran hastalarda depresif bulguların ve metabolik sendromun eş zamanlı görülme sıklığının değerlendirilmesi

Amaç: Polikliniğimize başvuran hastaları farklı kılavuzlara göre metabolik sendrom tanısı alma ve depresif bulgulara sahip olma sıklığı, her iki durumun eş zamanlı görülme sıklığı yönünden değerlendirmek ve tanı, tedavi sürecine katkı sağlamak amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız 01.12.2013-01.04.2014 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran, gönüllü bireylerin katılımıyla gerçekleşen kesitsel bir araştırmadır. Katılımcılara araştırmacı tarafından hazırlanan demografik bilgiler ve depresif bulguların şiddetini belirlemeye yönelik olarak Beck Depresyon Ölçeğinden oluşan bir anket yüz yüze görüşme yöntemiyle araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Hastaların metabolik sendrom durumları Türkiye Endokrin ve Metabolizma Derneği Metabolik Sendrom kriterleri, National Chlosterol Education Programme ATP III ve International Diabetes Federation kılavuzlarına göre değerlendirilmiştir. Veriler SPSS 15.0 programında değerlendirilmiş, p<0.05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamız 246 katılımcıyla gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 34,98±14,90 yıl olup %60,6'sı kadın, %87,4'ü lise ve üzeri eğitim düzeyindeydi. Katılımcılar Beck depresyon ölçeğinden aldıkları puana göre; minimal %73,9, hafif %16,6, orta %9,3, şiddetli %0 bulundu. Beck depresyon ölçeğinden alınan puan arttıkça 2 kılavuzda metabolik sendrom tanısı alma sıklığında oransal bir artış görüldü.(p<0.05) Sonuç: Depresif bulgu şiddeti arttıkça metabolik sendrom sıklığında bir artış görülmektedir. Depresif bulgular gösteren hastaların birinci basamakta sık görülen metabolik sendrom ve komponentleri açısından aile hekimleri tarafından daha yakın izlemi önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Majör Depresyon, Depresif bulgular

Belirti ve semptomlarDepresif bozuklukDepresyon+1
İlyas Erken
Dokuz Eylül University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalp hastalığı öyküsü olmayan romatoid artritli hastalarda hastalık aktivitesi ile n terminal pro brain natriüretik peptid düzeyleri arasındaki ilişki

Artrit-romatoidKalp hastalıklarıKomplikasyonlar+1
Sevcan Uğur
Akdeniz University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Orak hücre anemisinde hemolizin plazma oksidasyonuna ve nitrik oksit metabolizmasına etkileri

Nitrik oksit?in (NO) reaktif oksijen metabolitleriyle ve serbest plazma hemoglobiniyle reaksiyona girmesi, fizyolojik NO sinyal iletisinde bozulma meydana getirerek endotelyal disfonksiyona neden olur. Bu sebepten dolayı OHA olan hastalardan ve kontrol grubundan alınan tam kanda hemoliz varlığı değerlendirilerek, plazma lipid oksidasyonu, protein oksidasyonu, protein nitrasyonu ve nitrik oksit metabolitleri çalışılmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Hematoloji Bilim Dalına başvuran 25 homozigot HbSS hastası ve bu hastalarla yaş ve cinsiyet uyumlu 15 sağlıklı kontrol çalışmaya alınmıştır. Hastaların klinik durumları stabildi ve son 3 ay içinde transfüzyon almamışlardı. Orak hücre anemisi tanısı klinik, ailesel ve laboratuar bulguları değerlendirilerek konulmuştur. Laboratuar bulgularından özellikle Hb türlerinin belirlenmesi ve HbF seviyeleri HbSS tanısında değerlidir. Plazmada hemoliz varlığını değerlendirmek için hasta ve kontrol gruplarından elde edilen kanda hemogram, retikülosit sayımı, plazma haptoglobin düzeyi, plazma indirekt bilirubin düzeyi, plazma laktat dehidrogenaz (LDH) aktivitesi ve LDH izoenzimlerine bakılmıştır. Bu parametrelerin haricinde plazma protein karbonil seviyeleri, plazma lipid oksidasyonu ve plazma nitrik oksit metabolitleri ölçülmüştür. Orak hücre anemisi grubunda hemolize bağlı olarak tam kanda hemoglobin ve plazmada haptoglobin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalmışken, MCV, MCH, retikülosit, plazma LDH, total ve direkt bilirubin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Plazma nitrik oksit metabolitleri, protein ve lipid oksidasyon ürünleri de orak hücre anemisi grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yükselmiştir. Plazma protein oksidasyonu ve nitrasyonu serbest plazma hemoglobin düzeyleri ile anlamlı olarak korelasyon göstermiştir. Bu çalışmadan elde edilen veriler, orak hücre anemisi olan grupta hemoliz olduğunu ve hemolize bağlı olarak da plazma protein oksidasyonunun ve nitrasyonunun arttığını göstermiştir.

AnemiAnemi-orak hücreliHemoliz+3
Gamze Çelmeli
Akdeniz University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

24 saatlik holter EKG monitorizasyonu sonuçlarinin retrospektif kesitsel değerlendirilmesi

Çocukluk çağında disritmilerin çoğunlukla aralıklı olarak ortaya çıkması nedeniyle, başvuru sırasında tespit edilmesi mümkün olmayabilir. İstirahatte çekilen elektrokardiyografi, kardiyak ritmin kısa bir dönemi için bilgi vermekte ve birçok ritm bozukluğu atlanabilmektedir. Bu nedenle HM disritmi tanısında en önemli tanı yöntemlerinden biridir. Ekim 2010 - Ekim 2012 tarihleri arasında Pediatrik Kardiyoloji Bilim Dalında Holter monitorizasyon ile değerlendirilen 1446 hastaya ait 1821 kayıt geriye dönük incelendi. Hastaların yaşları 6 gün ile 56 yaş arasında değişmekteydi ve median 11 yaş olarak bulundu. Hastaların 736?sı kız, 710?u erkek idi. En sık başvuru yakınmaları göğüs ağrısı (%47.55), çarpıntı (%41.52) ve senkop/presenkop (%15.50) idi. Hastalar herhangi bir semptomla ilk kez başvuran hastalar; yakınma ve semptomu olmayıp başka bir hekim tarafından fizik muayene ya da EKG?de disritmi saptanarak tarafımıza yönlendirilmiş hastalar; disritmi nedeniyle daha önceden bölümümüzce takip edilen kontrol nedeniyle başvuran hastalar; talasemi major nedeniyle tetkik edilen hastalar ve düzeltilmiş KKH nedeniyle rutin kontrol yapılan hastalar şeklinde gruplara ayrılarak değerlendirildi. Kayıtların %41.56?sı normal saptandı. Anormal saptananların ise en sık SVE (%32.78), VES (%12.17), aşağı atrial ritm (%3.59) ve SVT (%3.66) saptandı. Hastaların ekokardiyografik inceleme yapılanların 67?sinde romatizmal kalp hastalığı, 359?unda KKH, 64?ünde kardiyomiyopati saptandı. HM sonucuna göre 166 hastaya ilaç tedavisi başlandı. 8 hastaya kalıcı kalp pili implantasyonu yapıldı. Semptomatik çocuklarda HM esnasında genellikle belirti olmaması nedeniyle disritmiyi saptamak güç olmaktadır. Ancak özellikle altta yatan KKH olanlar başta olmak üzere, olgularda tedavi gerektirecek bulguların saptanmış olması nedeniyle, disritmi şüphesi olan durumlarda uygulanması kolay ve invazif olmayan HM?un önemli bir tanı aracı olduğu ve bu disritmisi olan vakaların izlem ve tedavisinin planlanmasında da HM son derece yararlı olduğu çalışmamızca desteklenmiştir

Aritmi-kardiyakElektrokardiyografi-ambülatuarRetrospektif çalışmalar+1
Şakir Genç
Akdeniz University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı alan çocukların tedavi öncesi ve sonrasında; ebeveynlerinde anksiyete, depresyon düzeyleri, aile işlevselliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışma dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı alan çocuklar ile sağlıklı gelişime sahip çocukların ebeveynlerini depresyon ve anksiyete düzeylerini, her iki gruptaki ailelerdeki aile işlevlerini karşılaştırmayı ve çocuğun tedavisinden sonra ebeveynlerin depresyon ve anksiyete düzeylerinin düşüp düşmediğini, aile işlevlerinin düzelip düzelmediğini göstermeyi amaçlamıştır. Yöntem: Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi Polikliniği'ne ilk kez başvuran, DSM-4 tanı kriterlerine göre DEHB tanısı alan, 5-16 yaşları arasında 30 olgunun ebeveynleri; kontrol grubu olarak 5-16 yaş arası herhangi bir tıbbı, nöropsikiyatrik hastalığı olmayan, yaş ve cinsiyet açısından hasta grubuyla eşleştirilmiş 30 çocuğun ebeveynleri alındı. Ebeveynlere ayrıntılı sosyodemografik ve klinik özellikleri kapsayan çalışmaya uyarlanmış bilgi formu verildi. DEHB tanısı alan çocukların medikal tedavisi başlamadan önce ve başladıktan 3 ay sonra klinik görüşmeler yapılıp ölçekler uygulandı. İlk başvuruda vaka ve kontrol grubundaki ebeveynlere SCID-1, Beck Depresyon ölçeği, Beck Anksiyete ölçeği, Aile Değerlendirme Ölçeği, Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Ölçeği, çocuklardaki semptom şiddeti ile ebeveynlerin iletişimi arasındaki ilişkiyi ölçmek için DEHB tanısı alan çocukların ebeveynlerine Turgay DEHB formu verildi. 3 ay sonra medikal tedavisi başlayan DEHB tanısı alan çocukların ebeveynlerine aynı ölçekler uygulandı. Bulgular: İstatistiksel analiz sonucunda DEHB'lı çocuğa sahip annelerde kontrol grubuna kıyasla artmış oranda depresyon ve anksiyete düzeyi saptanmış olup, bu durum babalar için sadece anksiyete açısından anlamlıydı. Tedavi başlandıktan üç ay sonra ise hem annelerde, hem de babalarda depresyon ve anksiyete düzeyleri anlamlı olarak azalmaktaydı (p<0.05). Aile işlevlerinde ise annelerde kontrollere kıyasla Problem Çözme, Roller, Duygusal Tepki Verebilme ve Gereken İlgiyi Gösterme alanlarında; babalarda ise problem çözme ve davranışın kontrolü alanlarında artmış oranda sorun olduğu gösterilmiştir. Aile işlevlerindeki düzelmenin depresyon ve anksiyete düzeylerine zıt olarak beklenenin altında olduğu görülmüştür. Sonuçlar: Çocukla daha çok vakit geçiren ve çocuğun bakımından birebir sorumlu olan annenin babalara oranla DEHB'lı çocuğa sahip olmaktan ötürü daha çok anksiyete ve depresyona özgü semptomlar geliştirdiği saptanmıştır. Duygusal alanda annelerin ve babaların yaşadığı zorlanmanın aile işlevlerini olumsuz etkilediği ve çocuğun tedavisinin kısa vadede aile işlevlerini henüz iyileştirmese de en azından anne ve babalardaki semptomları hafiflettiği gösterilmiştir. Bu anlamda DEHB tanısı konan çocuklarda aileyi bütüncül bir yaklaşımla değerlendirmek ve ailenin diğer bireyleri için de gerekli tıbbi desteği sağlamak önemlidir. Bu nedenle depresyon ve anksiyete bozuklukları açısından annelerin ayrıntılı değerlendirmenin ebeveynde psikopatolojiden kuşkulanılan olgularda yararlı olacağı düşünülmüştür

AileAile işlevleriAna-baba+5
Semiha Şen Kaya
Akdeniz University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vücut yağ oranının kemoterapiye bağlı bulantı kusma üzerine etkisi

Kanser sıklığı gelişmiş ülkelerde giderek artmaktadır ve bulantı-kusma kanser tedavisinde en sık karşılaşılan yan etkilerden biridir. Bulantı-kusma gelişimi için ilaçlar ve hasta ile ilişkili çok sayıda faktör bulunmaktadır. Hasta ile ilişkili faktörlerden biri de ilaçların vücut kompartmanlarına dağılımını etkileyebilen vücut sıvıları ve vücut yağ oranı olabilir. Çalışmamızda vücut yağ oranının kemoterapiye bağlı bulantı kusma üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Bu amaçla Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Polikliniğine başvuran ve sisplatin veya siklofosfamid-doksorubisin/epirubisin gibi yüksek emetojenikriske sahip kemoterapi alan, daha önce hiç kemoterapi almamış 52 hasta çalışmaya alındı. Hastaların deri altı yağ kalınlıklar ölçüldü ve Siri metodu ile yaklaşık vücut yağ oranı hesaplandı. Aynı hastaların biyoelektriksel empedans tekniğini kullanan BCM cihazı ile vücut yağ oranı, vücut sıvı kompartmanları ölçüldü. Tüm hastalar rutin olarak kılavuzlarda önerilen antiemetik proflaksi tedavisini aldılar. Hastalar ilk kemoterapi sonrası üç haftalık dönemde bulantı kusma sayısı ve zamanını takip formlarına kaydetti. Vücut yağ oranının, beden kitle indeksinin, vücut yüzey alanının, kemoterapi sonrası bulantı kusma periyotları üzerine istatistiksel olarak anlamlı etkisi görülmedi. Benzer şekilde, ölçülen total vücut sıvısı ve intraselüler-ekstraselüler bileşenlerinin kemoterapi sonrası bulantı kusma periyotları üzerine etkisi görülmemiştir. İki farklı metodla ölçülen vücut yağ oranlarının karşılaştırmasında ise anlamlı derecede korelasyon görüldü (p=0,008). Hasta sayısının az olması nedeniyle genişletilmiş hasta gruplarında sonuçların doğrulanması gerekebilir

Adipoz dokuAntineoplastik ajanlarBulantı+4
Fatih Sargın
Akdeniz University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bipolar bozukluk tanılı hastalarda mevcut tedaviye ek olarak verilen psikoeğitim'in; tedavi uyumuna, işlevselliğe, yaşam kalitesine, hastanın sosyal destek algısına ve yaşam olayları ile başa çıkma becerileri üzerine etkileri

Bu çalışmanın amacı Bipolar Bozukluk tanılı hastalara verilen psikoeğitimin; hastaların işlevselliklerine, yaşam kalitelerine, sosyal destek algılarına, yaşam olayları ile başa çıkma becerilerine ve tedavi uyumlarına etkisini araştırmaktadır. Bu amaçla Akdeniz Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Bipolar Polikliniği'nde takip edilmekte olan ve çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 72 hasta çalışma hakkında bilgilendirilip psikoeğitime davet edildi. 72 hastanın tümümün sosyodemografik verileri alındı; plazma ilaç düzeyleri kaydedildi ve ölçekler verildi. Hastalara Bipolar İşlevsellik Ölçeği, Whoqol-Bref Yaşam Kalitesi Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, COPE, Morisky İlaç Uyum Ölçeği verildi. Hastalar psikoeğitime davet edildi; 72 hastadan 30 hasta psikoeğitime katıldı. Psikoeğitimden 3 ay sonra hastalara (N:30) aynı ölçekler tekrar verildi, en son bakılan plazma ilaç düzeyleri ve bu zaman zarfında olan yeni ataklar, ilaç değişimleri vb. klinik gelişmeler kaydedildi. Tüm verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Sonuç olarak hastaların yaşam kalitelerinde; psikolojik sağlıkta ve sosyal ilişkilerde anlamlı derecede yükselme saptandı. Hastaların (damgalanma hissi, içe kapanıklık, ev içi ilişkiler) işlevselliklerinde artış saptandı. Hasta tarafından algılanan sosyal destekte; özellikle aile alt ölçeğinde yükselme saptandı, algılanan sosyal desteğin toplam puanın da artış görüldü. Hastaların dini odaklı ve duygusal odaklı başa çıkma tutumlarında anlamlı derecede düşüş görüldü. Hasta sayısının azlığı ve süre kısalığı nedeni ile istatistiksel olarak anlamlı çıkmamakla birlikte hastaların tedavi uyumlarında ve etkin dozda ilaç kullanım oranlarında artış görüldü. Tüm bu bilgilerin neticesinde bipolar bozukluk hastalarına ilaç sağaltımına ek olarak psikoeğitim verilmesi önerilmektedir. Psikoeğitimin hastalığın erken aşamasında verilmesi, zaman zaman tekrarlanması ve psikoeğitime ailelerin dahil edilmesinin mevcut olumlu etkiyi artıracağı düşünülmektedir. Bu konu ile ilgili daha fazla sayıda hasta ve daha uzun süreli izlemler sonucu yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır

Bipolar bozuklukHastalarPsiko-eğitim programı+4
Fatma Gül Altun
Akdeniz University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Opiyat bağımlılarının sosyodemografik ve kişilik özelliklerinin göç ile ilişkilendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı opiyat bağımlılarının sosyodemografik, klinik ve kişilik özelliklerinin araştırılması ve göçün bu özelliklere etkisinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Bu araştırma Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Alkol Madde Bağımlılık Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde (AMBAUM) yapılmış, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmaya polikliniğe başvuran ve yatarak tedavi olan DSM-IV- TR tanı kriterlerine göre opiyat bağımlılığı tanısı alan 18-39 yaş arası 39 Antalya'ya başka şehirlerden göç etmiş ve 30 Antalya'nın yerli halkından oluşan toplam 69 hasta alındı. Kontrol grubu olarak hayatlarının hiçbir döneminde herhangi bir psikolojik/psikiyatrik tedavi almamış yaş, cinsiyet ve eğitim açısından hasta grubuyla benzer 33 Antalya'ya başka şehirlerden göç etmiş ve 28 Antalya'nın yerli halkından oluşan toplam 61 sağlıklı gönüllü birey alındı. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacılar tarafından geliştirilmiş araştırmanın amacına uygun Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu ve 240 maddeden oluşan "Doğru" ya da "Yanlış" şeklinde yanıtlanan bir kendini değerlendirme ölçeği olan Mizaç ve Karakter Envanteri (MKE) uygulandı. Veriler PASW 18 (SPSS/IBM, Chicago, IL, USA) kullanılarak analiz edildi Bulgular: Opiyat bağımlılarında; yenilik arayışı kişilik özelliğinin yüksek olduğu, göç etmiş opiyat bağımlılarının %97,4'ünün 2. kuşak göçmenlerden oluştuğu, düzenli poliklinik kontrolünün, daha önce yatarak tedavi görmüş olmanın ve eğitim seviyesindeki artışın remisyon süresini uzattığı saptandı. Sonuç: Yüksek yenilik arayışı kişilik özelliğinin ve 2. kuşak göçmen olmanın madde kullanım bozukluğu riskini artırdığı bağımlılıkla mücadelede göz önüne alınmalıdır

DemografiEroin bağımlılığıGöçler+3
Musa Yıldız
Akdeniz University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hospitalizasyon gereken toplumda gelişen pnömonili olguların tedavisinde tek başına florokinolon ile ampisilin/sülbaktam ve makrolid kombinasyonun karşılaştırılması

Toplumda gelişen pnömoni (TGP) tüm dünyada yaygın ve ciddi bir sağlık sorunudur. Tanı konulur konulmaz uygun antibiyotik tedavisinin başlanmasının mortalite üzerine etkili olduğu gösterilmiştir. Pnömonitedavisindeki gecikmenin morbidite ve mortaliteyi artırdığı bilinmektedir. TGP tedavisinde ampirik olarak en sık kullanılan ampisilin/sulbaktam ve makrolid (AS±M) kombinasyonu ile florokinolon (F) tedavilerinin sonuçları tartışmalıdır. Bu amaçla Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniğinde Ekim 2009 - Mayıs 2013 tarihleri arasında yatarak tedavi gören TGP'li tüm hastalar retrospektif olarak çalışmaya alındı. Çalışmamızda tedavide tek başına F ile AS±M kombinasyonunun kullanıldığı hastalarda yaş, demografik bilgileri, risk faktörleri, komorbid hastalıklar, PSI ve CURB-65 skorları, tedavi sonucu, hastanede yatış süreleri ve tedavi maliyeti, erken ve geç dönem mortalite ve hastalık seyrine olan etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. TGP tanısı alan 225 hasta çalışmada yer aldı. 225 olgunun, 123'ü AS±M (%54.6) ve 75'i (%33.3) F tedavisi almakta idi. Hastaların 77'si (%34.2) kadın, 148'i (%65.8) erkek ve yaş ortalaması 66 olarak saptandı. En sık komorbid durumlar DM, KOAH, konjestif kalp yetmezliği ve koroner arter hastalığı idi. Başvuru semptomları arasında en sık öksürük, balgam çıkarma, ateş yüksekliği ve nefes darlığı saptandı. Başvurudaki hastalık ağırlığı, yaş, cinsiyet, komorbid hastalıklar, sigara içme durumu, laboratuvar değerleri, CURB-65 ve PSI skorları her iki grupta da benzerdi. Çalışmamızda tüm olgulara çekilen akciğer grafisinde gruplar arasında benzer oranda multilober infiltrasyon, bilateral tutulum, plevral efüzyon bulunmaktaydı. Laboratuvar değerlerinde gruplar arasında bir farklılık saptanmadı. Hastalarımızın influenza aşısı yaptırma oranı AS±M grubunda %15.4, F grubunda ise %20 idi. AS±M grubunda %6.5'i, F grubunda %8'i pnömokok aşısı ile aşılanmıştı. En sık izole edilen mikroorganizmalar: S.pneumonia, Klebsiella species, Pseudomonas aeruginosa ve Moraxella catarrhalis idi. F kullanılan hastalardaki klinik başarı oranı (%88) ile AS±M kullanan hastalardaki başarı oranları (%82.1) benzer idi (p=0.314). 30 günlük mortalite AS±M grubunda %8.1, F grubunda %8, 90 günlük mortalite AS±M grubunda %12.2, F grubunda %11.8, 1 yıllık mortalite AS±M grubunda %11.4, F grubunda %7.9 idi. Ortalama yatış maliyetleri AS±M grubunda 1963±3723 TL, F grubunda 1965±7172 TL idi. Her iki grup arasında hastanede kalış süreleri (AS±M grubunda 5.6±3.9 gün, F grubunda 5.9±3.9 gün), mortalite oranları ve hastane maliyetleri açısından bir farklılık saptanmadı. Sonuç olarak, hastanede yatan TGP hastalarında AS±M ve F grupları arasında yaş, komorbid hastalıklar, PSI ve CURB-65 skorları, tedavi etkinliği, erken ve geç mortalite oranı, hastanede yatış süresi ve tedavi maliyeti arasında gruplar arasında bir farklılık saptanmad

AmpisilinAntibiyotiklerAntibiyotikler-kombine+4
Burcu Karaboğa
Akdeniz University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Agomelatonin'in antinosiseptif etki yerinin araştırılması

Vücudun belli bir bölgesinden kaynaklanan, doku harabiyetine bağlı olan veya olmayan, kişinin geçmişteki deneyimleriyle de ilgili, hoş olmayan emosyonel bir duyum ve davranış şekli olarak 1979 yılında Uluslararası Ağrı Araştırma Derneği Taksonomi Komitesi tarafından tanımlanan ağrının bir türü olan nosiseptif ağrı ise; deri, kas, bağ dokusu ve iç organlardaki nosisptörlerin fizyopatolojik olaylarla uyarılmaları sonucun da olan ağrıdır. Bu çalışmamızda antidepresan bir ilaç olan Agomelatini antionsiseptif etki yolaklarını iki ayrı teknik, hot plate ve mekanik pençe testi yöntemlerini kullanarak araştırdık. İlaçların santral etkili yolaklarının araştırılmasında hot plate yöntemi, periferik etkilerinin araştırılmasında ise mekanik pençe çekme yönteminin kullanılması daha önceki çalışmalarda ileri sürülmesine karşın deneysel yöntemlerin az olması nedeniyle biz bu çalışmamızda her iki yöntemi; Gerek periferik, gerekse santral etkili olduğu bilinen Morfini ve santral etkili olduğu ileri sürülen Verapamili kullanarak araştırdık. Sonuç olarak hot plate yönteminin ilaçların antinosiseptif etkilerinin santral etkili yolakların araştırılmasında mekanik pençe yönteminin ise yine ilaçların antinosiseptif etkilerinin periferik yolakların araştırılmasında faydalı olabileceği anlaşılmıştır. Ayrıca, bir antidepresan ve melatonin türevi olan agomelatinin antinosiseptif yolaklarını araştırılması ise hot plate ve mekanik pençe çekme yöntemi ile araştırılmıştır. Melatoninden farklı olarak MT1 ve MT2 agonisti ve 5HT2c antagonisti olan Agomelatinin antinosiseptif etkisinin periferik yolak üzerinde olabileceği ve bu etkinin MT1 ve MT2 agonist ve 5HT2C'e antagonist yolaklarının sinerjik etkisi nedeniyle olabileceği ileri sürülebilinir

AgomelatinAğrıAğrı ölçümü+2
Özlem Giray
Akdeniz University
2014
00