
57
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Başağrısı yakınması ile başvuran geriatri yaş grubu hastalarının 3. uluslararası başağrısı sınıflandırma ölçeğine göre retrospektif olarak değerlendirilmesi
Başağrısı, toplumda en sık görülen, nöroloji ve acil polikliniklerine başvurular değerlendirildiğinde de ilk sıralarda yer alan yakınmalar arasındadır. Başağrısı görülme sıklığının, yaşlılarda da gençlerdekine yakın olmasına karşın, ileri yaşlarda daha tehlikeli durumların da başağrısına neden olabileceği bilindiğinden, değerlendirilmelerin dikkatli yapılması gerekmektedir. Bu çalışma 65 yaş üstü hastalarda, başağrısının epidemiyolojik özelliklerini, etyolojik faktörlerini ve tedaviye yanıtı değerlendirebilmek amacıyla yapılmıştır. Retrospektif olarak yaptığımız bu çalışmada, 2011-2013 yılları arasında, başağrısı (R51 tanı kodlu) yakınması ile başvurmuş olan 65 yaş ve üstü [yaş ortalaması 73,5±6,9 ] 175 hastanın [49 erkek (% 28), 126 kadın (% 72)] verileri incelenmiştir. Baş ağrısı sınıflandırması, öykü ve ileri tetkik sonuçları dikkate alınarak yapılmış; kriter olarak da "Uluslararası Baş ağrısı Sınıflandırma Ölçeği III" kriterleri kullanılmıştır. Sonuçta epidemiyolojik olarak sıklık, kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bulunmuştur. En sık görülen başağrısı türü, primer başağrısı olarak değerlendirilmiştir (% 81.1). Primer baş ağrıları arasında sırasıyla en sık görülenler gerilim tipi baş ağrısı (% 39.4), trigeminal nevralji (% 31), aurasız migren (% 13.4) ve auralı migren (% 7.7) olarak belirlenmiştir. En sık görülen sekonder başağrıları sırasıyla, hipertansiyon ile ilişkili başağrısı (% 24.2), temporal arterite bağlı başağrısı (% 18.2), servikal patolojiye bağlı başağrısı (% 18.2) ve intrakraniyal kitleye bağlı başağrısı (% 12.1) olarak saptanmıştır. Beyin MRI görüntülemeleri baş ağrısı tiplerine göre değerlendirildiğinde, primer başağrısı hastalarında en sık iskemik gliotik değişiklikler izlenmiştir (% 73,9). Primer başağrısı profilaksisinde birinci sırada selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI), ikinci sırada trisiklik antidepresanların (TCA) tercih edildiği gözlenmiştir. Eşlik eden risk faktörleri açısından değerlendirme yapıldığında, primer ve sekonder başağrısı grupları arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Çalışmamızın sonuçları, benzer şekilde düzenlenmiş diğer epidemiyolojik çalışmalarla uyumlu bulunmuştur. Buna göre yaşlı hastalarda en sık görülen baş ağrısı tipi, primer baş ağrısıdır. İleri yaş hastalarda, başağrısı tanı ve tedavi protokollerinin daha etkin bir hale getirilebilmesi için, prospektif, çok merkezli, daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmaların yararlı olacağı öngörülmüştür.
Tzanck yayma testinin bazal hücreli karsinomanın tanısında ve alt tiplerinin belirlenmesindeki yeri
Bazal hücreli karsinomanın kesin tanısı histopatolojik inceleme ile konur. Ancak tümör kozmetik açıdan önemli olan bir bölgede yerleştiğinde, cerrahi eksizyon dışında bir tedavi yöntemi planlandığında, eksizyon skarı üzerinde rekürrens şüphesi olan yeni bir lezyon gelişiminde, cerrahi eksizyon öncesinde doğru cerrahi sınırın seçilebilmesi için özellikle agresif tip bazal hücreli karsinomaların belirlenmesi ve bazal hücreli karsinomanın diğer malign deri tümörlerinden ayrımında veya hastada bazal hücreli karsinomadan şüphelenilen çok sayıda tümör bulunması durumunda invazif olmayan alternatif tanı yöntemlerine gereksinim vardır. Bu çalışmada sitolojinin bazal hücreli karsinomanın tanısında ve alt tiplerinin belirlenmesindeki yeri ile sitolojik tanıdaki deneyim süresinin doğru tanıya katkısının araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmaya klinik olarak bazal hücreli karsinomadan şüphelenilen lezyonları olan 61 hasta dahil edildi ve toplam 83 lezyondan Tzanck yayma alındı. Örnekler bazal hücreli karsinoma ve alt tiplerinin tanısı açısından, sitoloji konusunda az deneyimli (Dermatolog A) ve deneyimli (Dermatolog B) iki dermatolog tarafından değerlendirildi. Histopatolojik tanı kesin tanı olarak kabul edildi. Kesin tanısı bazal hücreli karsinoma olan ve alt tipleri belirlenen 72 tümör için, iki dermatoloğun sitolojik tanıları histopatolojik tanılar ile karşılaştırıldı ve dermatologların sitolojik tanıları arasındaki uyum değerlendirildi. İki dermatolog da bazal hücreli karsinomaların tümüne doğru tanı koydu ve aralarındaki uyum çok iyi derecedeydi (κ=1, pK=0.001). Dört infiltratif alt tip agresif tümöre iki dermatolog da doğru tanı koyamadı. Sitolojik tanılar ile histopatolojik tanılar arasında; karışık (Dermatolog A: κ=0.289, p=0.014; Dermatolog B: κ=0.296, p=0.007) ve pigmente (Dermatolog A: κ=0.354, p=0.001; Dermatolog B: κ=0.215, p=0.001) tip tümörlerde iki dermatolog için az derecede, keratotik tip tümörlerde Dermatolog A (κ=0.550, p=0.001) ve Dermatolog B (κ=0.164, p=0.087) için sırasıyla orta ve zayıf derecede, kistik tip (Dermatolog A: κ=0.045, p=0.399; Dermatolog B: κ=0.040, p=0.225) tümörlerde ise iki dermatolog için de zayıf derecede uyum saptandı. Nodüler tip (Dermatolog A: κ=-0.052,p=0.443; Dermatolog B: κ=-0.075, p=0.344) tümörlerde sitolojik ve histopatolojik tanılar arasında uyum saptanmadı. Sitoloji bazal hücreli karsinoma tanısı için duyarlı ve güvenilir bir yöntemdir ve kısa süreli bir sitoloji eğitimi bu tümöre doğru tanı konulmasını sağlayabilir. Bu çalışmadaki bazal hücreli karsinoma alt tiplerinin çeşitliliğinin ve özellikle agresif alt tiplerin sayısının azlığına rağmen sitolojinin bu tümörün histopatolojik alt tiplerinin belirlenmesinde duyarlı ve güvenilir bir tanı yöntemi olmadığı düşünülmüştür.
Obstrüktif uyku apne sendromu şiddetinin karotis arter intima - media kalınlığı ve serum paraoksonaz düzeyi ile ilişkisi
Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OUAS), uyku sırasında üst hava yolunda tekrarlayan tıkanmalar, bu tıkanmış hava yoluna karşı artan solunum eforu ve sık uyku bölünmeleri ile karakterize bir tablodur. Tedavi edilmemiş OUAS'ı olan hastalarda tekrarlayan hipoksi/reoksijenizasyon döngüsü ve oksidatif stres, kardiyovasküler komplikasyonların gelişiminde rol oynamaktadır. Çalışmamızda; OUAS tanısı konulan hastalarda, aterosklerozun erken bulgusu olan karotis arter intima-media kalınlığının ve oksidatif hasarın bir belirteci olan paraoksonaz serum düzeylerindeki değişimin değerlendirilmesi, ayrıca bu iki parametre ile hastalık şiddeti arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmamıza Mayıs 2013- Ocak 2014 tarihleri arasında OUAS ön tanısı ile Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Uyku Bozuklukları Merkezi'nde bir gece yatırılarak polisomnografi (PSG) tetkiki yapılan 120 gönüllü dahil edildi. AHİ<5/sa olan 30 olgu basit horlama/kontrol grubu olarak değerlendirildi. AHİ>5/sa olan olgular OUAS kabul edilerek, 30 hafif OUAS, 30 orta OUAS ve 30 ağır OUAS'lı hasta çalışmaya alındı. Hastalardan serum paraoksonaz (PON1) aktivitesi ölçümü için kan alındı ve analize kadar -20ºC' de saklandı. Çalışmaya alınan tüm hastaların ekokardiyografi cihazı ile vasküler prob kullanılarak karotis intima-media kalınlığı (IMK) ölçüldü ve sonuçlar kaydedildi. Tanı grupları arasında, OUAS ağırlığı arttıkça PON1 serum düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşme gözlenirken (p<0,05), karotis IMK değerlerinde istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde artış saptandı (p<0,001). PON1 düzeyi ile karotis IMK arasındaki ilişki incelendiğinde ise negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu görüldü (p<0,05). Çalışmamız sonucunda PON1 ile karotis IMK arasında korelasyon saptanması; paraoksonaz enzim aktivitesinin OUAS'lı hastalarda vasküler hasarın bir göstergesi olarak kullanılabileceğini göstermektedir. OUAS ağırlığına bağlı olarak, PON1 enzim aktivitesi ile birlikte karotis IMK ölçümünün OUAS'ta kardiyovasküler hastalık riskini öngörmede kullanılabileceği çalışma sonuçlarımızla desteklenmiştir. Anahtar kelimeler: Karotis arter intima-media kalınlığı, Obstrüktif uyku apne sendromu, Paraoksonaz
Küçük boyutlu akciğer nodüllerinin Bilgisayarlı Tomografi ile saptanmasında Maksimum Intensite Projeksiyon (MIP) tekniğinin tanısal önemi
Akciğer patolojilerinde olası akciğer kanserinin öncülleri olabileceği için pulmoner nodüllerin erken ve doğru tanısı büyük önem taşır. Günümüzde pulmoner nodüllerin tanısında direkt röntgenogram öncelikli radyolojik modalite olarak yerini korumaktadır. Bilgisayarlı Tomografi (BT) ile değerlendirme ise pulmoner nodüllerin tanı ve takibinde günümüzde direkt röntgenogramdan sonra en sık kullanılan ve duyarlılığı en yüksek olan görüntüleme modalitesidir. Bu temel yöntemlerden başka Pozitron Emisyon Tomografi (PET) ve Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) de pulmoner nodül tespitinde daha az sıklıkla kullanılabilmektedir. Radyolojide özellikle küçük boyutlu pulmoner nodüllerin saptanmasının zorluğu önemli problemlerden birini oluşturmaktadır. Günümüzde BT ile takip edilen pulmoner nodüller; boyutlarına, yoğunluklarına veya lokalizasyonlarına bağlı olarak inceleme sırasında gözden kaçabilmektedir. Özellikle 1 cm altındaki nodüllerin BT ile saptanmasında teknik nedenlerden kaynaklanan yetersizlik oluşabilmektedir. Radyolojide küçük pulmoner nodüllerin tanısını yüksek duyarlılık ve hızla yapabilmek için çeşitli BT teknikleri üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Bunlar arasında Maksimum İntensite Projeksiyon (MİP) görüntüleme ve Volume Rendering (VR) gibi üç boyutlu rekonstrüksiyon teknikleri, iki bağımsız okuma, kesit kalınlığını azaltma ve yeni bir BT temelli nodül tanı yöntemi olan Computer Aided Design (CAD) yer almaktadır. Bu yöntemlerden MIP tekniği, sıklıkla kullanılan üç boyutlu rekonstrüksiyon yöntemlerinden biri olup akciğer nodüllerinin saptanmasında rolü olduğuna dair çeşitli çalışmalar ve görüşler söz konusudur. Bu çalışmanın amacı BT incelemesi ile küçük boyutlu pulmoner nodül saptanan hastalarda, MIP tekniğinin, klasik yönteme göre duyarlılığının saptanması ve bu tekniğin nodül değerlendirme süresinde anlamlı düzeyde süre kısalması sağlayıp sağlamadığını belirleyebilmektir. Bu amaçla, etik kurul onayını takiben 2012 Nisan ile 2012 Aralık tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Hastanesine çeşitli şikayetlerle başvurup Radyoloji Anabilim Dalı'nda toraks BT değerlendirmesi ile akciğer nodülü saptanmış 69 hasta (339 nodül) çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların 3 mm. kalınlıktaki aksiyel kesitleri ile aksiyel planda alınan MIP kesitleri farklı zamanlarda süre tutularak, ayrı ayrı iki radyolog tarafından önceki raporları dikkate alınmadan değerlendirilmiştir. Nodüllerin sayıları, boyutları, lokalizasyonları ve değerlendirme süreleri her bir yöntem için ayrı olarak kayıt edilmiştir. İstatistiksel incelemede, klasik 3 mm aksiyel kesit görüntüler altın standart grup kabul edilerek, MIP görüntülerin olduğu grup ile arasındaki uyum düzeyi "intraklass korelasyon katsayısı" kullanılarak değerlendirilmiştir. Ayrıca gruplar arasındaki raporlama süre farklılıklarının anlamlı olup olmadığı ise "Paired Sample T test" kullanılarak yapılmıştır. Her bir radyolog için 5 mm. altındaki ve 5-10 mm. arasındaki nodüllerin saptanmasında MIP tekniğinin duyarlılığı ayrı olarak hesaplanmıştır. Radyologlar arasındaki uyum da "intraklass korelasyon katsayısı" kullanılarak değerlendirilmiştir. İstatistiksel değerlendirmeler sonucunda, radyologlar arası değerlendirme uyumu %86,8 saptanmış olup mükemmel uyumlu bulundu. Yapılan intraklass korelasyon testleri ile 1. radyoloğun MIP değerlendirmesinin altın standart ile uyumu 5 mm'den küçük nodüller için %78,6; 5-10 mm nodüller için %84,7 olarak hesaplandı. İkinci radyoloğun MIP incelemesinin altın standart ile uyumu ise 5 mm'den küçük nodüller için %90,3; 5-10 mm nodüller için %84,4 olarak hesaplandı. Bütün bu değerler p<0,05 olup gruplar arası uyum istatistiksel olarak anlamlı bulundu. 1. radyoloğun MIP ile nodül tespitindeki duyarlılığı %81,4 iken 2. radyoloğun duyarlılık düzeyi %83,4 olarak saptandı. Raporlama süreleri açısından yapılan incelemede MIP görüntülerini değerlendirme sürelerinin altın standartla karşılaştırıldığında her iki radyolog için de raporlama sürelerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde kısalma bulundu. Sonuç olarak, akciğer nodüllerinin saptanmasında alternatif bir yöntem olarak MIP görüntüler kullanılmasının değerlendirme süresini anlamlı derecede kısalttığı ve altın standart olarak kabul ettiğimiz klasik aksiyel kesitlerdeki nodül sayılarına yakın, yüksek duyarlılıkta nodül saptama özelliği gösterdiği saptanmıştır. Bu verilere göre MIP görüntüleme, akciğer nodüllerinin değerlendirilmesinde klasik aksiyel kesitler yanında, hızlı ve güvenilir bilgi vermesi nedeni ile yardımcı yöntem olarak tercih edilebilecektir.
Sıçanlarda hareket kısıtlama stresinin torasik aortanın yapı ve işlevlerinde oluşturduğu glikasyon/lipoksidasyon-temelli değişiklikler üzerine doksisiklinin dozla ilişkili etkileri
Doksisiklin matriks metalloproteinaz (MMP) enzimlerini inhibe eder. MMP'ler ekstraselüler matrikste çeşitli proteinlerin yıkımına yol açan, çeşitli hastalık ve durumlarda etkili rolleri olan enzimlerdir. Doksisiklin aynı zamanda sistemik ve vasküler oksidatif stresi de azaltır. Doksisiklinin yüksek kan glikozunun protein, lipoprotein ve/veya nükleik asitlerle non-enzimatik glikasyonunu engelleyerek ileri glikasyon son ürünleri (AGE; Advanced Glycation Endproducts)'nin oluşumunu azaltır. Karboksimetillizin (CML) AGE ve ileri lipoperoksidasyon son ürünleri (ALE) yolağının ortak son ürünlerindendir. CML oluşumunun, diyabet (DM), yaşlanma, hiperlipidemi, sigara içme, hipertansiyon, inflamasyon, Alzheimer gibi hastalıklarla da ilişkili olduğu bilinmektedir. Doksisiklin hücreyi stres ve apoptozise karşı korur. Stres hormonları hiperglisemik hormonlardır. Hiperglisemi oksidatif stresi tetikler. Biyokimyasal kökenli olan tüm stresler gibi davranışsal stres de oksidan hasara sebep olur. Hareket kısıtlama stresi dislipidemi, karbonhidrat metabolizmasında bozukluk, nitrik oksit (NO) üretiminde azalma, ateroskleroz ve antioksidan durumda dengesizlik sonucu oksidan hasara yol açar. Kronik strese maruziyetin de oksidatif stresi artırarak lipit peroksidasyonunu artırması, yol açacağı yüksek kan şekeri düzeyleriyle protein glikasyonunu artırması ve sonuçta AGE ve ALE düzeylerini yükseltmesi beklenir. Bu durumda, doksisiklin, hareket kısıtlaması stresine maruz kalmış sıçanlarda oksidatif hasara ve protein glikasyonuna karşı koruyucu olacaktır. Bu çalışma, davranışsal stresin, kardiyovasküler sistemde ileri glikasyon ve lipoperoksidasyon son ürünlerinin birikimi ile sonuçlanıp sonuçlanmadığını yapısal ve işlevsel olarak ortaya koymak ve bu süreçte doksisiklinin doza bağımlı koruyucu etkisini belirlemek amacı ile 48 adet erkek Sprague Dawley sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Sıçanların vücut ağırlıkları (VA), kan şekeri ve HbA1c düzeyleri değerlendirildi. İzole torasik aorta preperatları endotel ve düz kas işlevleri açısından izole organ banyosu sisteminde değerlendirildi. MMP aktiviteleri jelatin zimografi yöntemi ile ölçüldü. Oksidan/anti-oksidan durum belirteci olarak glutatyon ve malondialdehit derişimleri saptandı. İmmunohistokimyasal boyama ile AGE/ALE varlığı, apoptozis, anjiyogenez değerlendirildi. Uygulamaların davranışlar üzerine etkisini belirlemek için Açık Alan ve Yükseltilmiş Artı Labirent testleri uygulandı. Kronik stres uygulaması VA kaybına yol açtı. Akut stres kan şekeri değerlerini artırdı. Yapılan uygulamalar, glikasyonu artırmamaları nedeniyle HbA1c değerlerini değiştirmedi. Kronik stres, sıçan izole torasik aortalarında endotel hasarı yanında düz kasta gevşemeyi artırıcı bir etki yarattı. Bu etki üzerinde doksisiklin 15 mg/kg/gün dozunda koruyucu olurken, 30 mg/kg/gün dozunda ise stres ile benzer etkiler oluşturdu. Doksisiklin 30 mg/kg/gün uygulaması genel olarak stres ile aynı yönde etki gösterdi. Düşük doz doksisiklinin anti-oksidan, yüksek doz doksisiklinin ise oksidan etki eğiliminde olduğu saptandı. Kronik stres proMMP-2 ve MMP-9 aktivitelerini artırdı. Doksisiklinin her iki dozu MMP-2 aktivitesini inhibe etti. Yapılan davranış testleri ile stres uygulamalarının anksiyete eğilimini artırdığı 15 mg/kg/gün dozunda doksisiklin uygulamasının ise anksiyeteye karşı koruyucu eğilim oluşturduğu saptandı. Anahtar kelimeler: Doksisiklin, hareket kısıtlama stresi, aorta, karboksimetillizin, matriks metalloproteinazlar.
Karotis arter stenozlarında endovasküler tedavi etkinliğinin belirlenmesi
Serebrovasküler hastalıklar, tüm dünyada, erişkinlerde, kanser ve kalp hastalıklarından sonra en önemli ölüm sebebidir. İnmelerin en önemli sebeplerinden biri karotis arter stenozudur. Bu çalışmanın amacı; merkezimizde 2000-2014 yılları arasında karotis arter stenozu nedeniyle endovasküler tedavi uygulanan 114 hastanın retrospektif olarak değerlendirilmesi ve elde edilen verilerin mevcut literatür bilgileri ile karşılaştırılmasıdır. Çalışmada Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi Girişimsel Radyoloji Ünitesinde 01/01/2000-01/02/2014 tarihleri arasında selektif karotis anjiyografi sonrası karotis endovasküler stent uygulaması yapılan 114 hasta incelenmiştir. Hastaların 83'ü erkek (%72,8), 31'i kadın (%27,2) olup yaşları 41-86 (ortalama 69±8,7) arasındaydı. İnceleme retrospektif olup hastaların, demografik bilgileri (yaş, cinsiyet, eşlik eden diğer sistemik hastalıkları), işlem öncesi stenoz oranları ve stenozun bulunduğu taraf, plak tipi, kullanılan stent tipi, işlem sırasında antikoagülasyon tedavi kullanımı, işlem sırasında emboli koruyucu sistemi (EKS) kullanımı, işlem sırasında predilatasyon ve postdilatasyon uygulanması, işlem sonrasında damar oklüzyon cihazı kullanımı, stent yerleştirilmesinde başarı oranı, erken dönem komplikasyonlar (<30 gün), stentte restenoz görülme sıklığı, hastaların 6. ay, 1. sene, 2. sene, 5. sene kontrolleri ve bu kontrollerde uygulanan radyolojik görüntüleme sonuçları, taburculuk süreleri değerlendirilmiştir. Karotis stenozu gelişen kadın hastalarda hipertansiyon eşlik etme oranı, erkeklere göre daha yüksektir (p<0,01). Erken komplikasyon gelişimi ile ülsere plak varlığı arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Oransal olarak Nitinol stent kullanılan hastalarda, Wallstent kullanılan hastalara göre erken komplikasyon gelişimi yüksek olarak izlendi (p=0,062). Hastaların hepsinde stent yerleştirme işlemi, bazı hastalarda ek işlemlere gerek duyulsa da, başarıyla gerçekleştirildi. İlk 30 gün içerisinde 13 hastada (%11,4) embolik olaylar ve enfarkt oluşumu izlendi. Bu hastaların birinde embolik olaylara bağlı eksitus görüldü. Geç dönemde farklı düzeylerde stenoz gelişimi izlendi. Kontrolleri mevcut olan 97 hastanın 11'inde (%11,3) farklı düzeylerde stenoz geliştiği izlendi. Bu hastaların 4'ünde (%4,1) tam oklüzyon geliştiği anlaşıldı. Yine hastaların 4'ünde (%4,1) işlem gerektirmeyen %50'nin altında stenoz gelişimi mevcut iken, 3'ünde (%3,09) %50 üzerinde stenoz gelişimi saptandı. Stenoz gelişmeme olasılığı birinci yılın sonunda %98, ikinci yılın sonunda %96, beşinci yılın sonunda %87 olarak belirlendi. Ortalama stenoz gelişim süresi 4,86±0,11 yıl olarak hesaplandı. Merkezimizde karotis arter stenozlarında uyguladığımız endovasküler tedavide stentlerin açık kalım oranları, erken komplikasyon oranları, literatürdeki çalışmalar ile benzer bulunmuştur. Bununla birlikte olgu sayısının artması ve takip sürelerinin uzatılması ile uygulanan tedavi etkinliği ve komplikasyonları konusunda daha iyi fikir sahibi olabiliriz.
İmmün yetmezlikli hastalarda invazif fungal enfeksiyon gelişimindeki risk faktörlerinin retrospektif değerlendirilmesi
İmmünsüpresif hastalarda invazif fungal enfeksiyon (İFE) görülme sıklığı giderek artmaktadır. Çalışmamızın amacı hematolojik maligniteli ve non-hematolojik immünsüpresif hasta gruplarında saptanan invazif fungal enfeksiyon tiplerini ve dağılımını karşılaştırmak; invazif fungal enfeksiyon gelişiminde olası risk faktörlerini saptamak; mortaliteyi değerlendirmek; altta yatan hastalıkları karşılaştırmaktır. Bu retrospektif çalışmaya, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi'nde 01 Ocak 2012 ve 1 Nisan 2014 tarihleri arasında İFE tanısı almış, 84 erişkin hasta dahil edildi. Vakaların tanımlanması ve sınıflandırılmasında European Organization for Research and Treatment of Cancer/Invasive Fungal Infections Cooperative Group and the National Institute of Allergy and Infectious Diseases Mycoses Study Group (EORTC/MSG) konsensus grubunun yeniden gözden geçirilmiş kriterlerine göre yapıldı. Bu kriterlere göre endemik mikozlar haricinde olan İFE olguları; "kanıtlanmış" (proven), "olası" (probable), "mümkün" (possible) şeklinde üç grupta değerlendirildi. Elde edilen tüm veriler Statistical Package for the Social Sciences (SPSS®) 11 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA®) sistemine aktarıldı. Değişkenlerin karşılaştırılmasında Pearson Ki-Kare testi ve Mann-Whitney U testi kullanıldı. Tüm analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Olguların dağılımı; kanıtlanmış İFE (58/84, %69), olası İFE (12/84, %14.2), mümkün İFE (14/84, %16.6) olarak tespit edildi. Kanıtlanmış İFE olgularının %91.3'ü (53/58) invazif kandidiyazis (52 kandidemi ve 1 kandidal mediastinit), %5.1'i (3/58) ise PA olarak saptandı. Ayrıca iki ayrı olguda nazofaringeal invazif fungal tutulum (1/58, %1.7) ve kolonda invazif fungal tutulum (1/58, %1.7) belirlendi. Olası ve mümkün İFE hastalarının hepsi (26/26, %100) PA olarak saptandı. Bilinen İFE risk faktörleri olan immünsüpresif tedavi kullanımı, renal replasman tedavisi ihtiyacı, mekanik ventilasyon ihtiyacı, santral venöz kateter mevcudiyeti, üriner kateter mevcudiyeti, GİS kateter mevcudiyeti, mukozit/diyare/ileus hikayesi, malnutrisyon, kan ürünü transfüzyonu, bakteriyel enfeksiyon, antibakteriyel tedavi, hastane ve yoğun bakım yatış süreleri, nötropeni süresi tüm hastalarda irdelendi. Hematolojik malignite ve non-hematolojik immünsüpresif gruplar arasında, immünsüpresif tedavi kullanımı ve nötropeni süresi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Bunun dışındaki parametreler için iki grup arasında anlamlı fark bulunamadı (p<0.05); bu faktörlerin her iki grubu da etkileyen ortak risk faktörleri olduğu sonucuna varıldı. Çalışmamız genel olarak literatürle uyumlu olmakla birlikte özellikle kaba mortalite oranlarında İK hasta grubunda görülen yüksek mortalite dikkat çekicidir. Yine İFE epidemiyolojisi açısından bölgesel ve hastaya yönelik farklılıkların olabileceği bu çalışmada gösterilmiştir. Verilerimiz sınırlı ve tek bir hastaneye başvuran hastaların verileri olmakla beraber, bu konuyu irdeleyen nadir çalışmalardan biridir. Benzer çalışmaların yapılması İFE epidemiyolojisine, hematolojik ve non-hematolojik kökenli hasta grupları arasındaki farklılıkların aydınlanmasına ışık tutacaktır. Giderek sıklığı artan invazif fungal enfeksiyonların risk faktörlerinin iyi bilinmesi, yeni gelişen tanı yöntemlerinin kullanılması ve multidisipliner yaklaşılması ile değerlendirilmesi gerekmektedir.
Kardiyak resenkronizasyon tedavisi uygulanan hastaların pil optimizasyonunda invazif yöntem ve ekokardiyografi yönteminin karşılaştırılması
KARDİYAK RESENKRONİZASYON TEDAVİSİ UYGULANAN HASTALARIN PİL OPTİMİZASYONUNDA İNVAZİF YÖNTEM VE EKOKARDİYOGRAFİ YÖNTEMİNİN KARŞILAŞTIRILMASI Kardiyak resenkronizasyon tedavisi (KRT), kalp yetersizliği (KY) tedavisi için yeni bir tedavi yöntemidir. KRT' ye yeterli yanıt alınamayan olgularda kalp pili optimizasyonu olumlu etkiler sağlamaktadır. Bu çalışmada KRT sonrası invazif olarak ve ekokardiyografi ile yapılan optimizasyonun, hemodinami ve hacim cevabı üzerindeki akut ve orta vadedeki etkilerinin karşılaştırılması hedeflenmiştir. Atriyoventriküler (AV) ve ventriküloventriküler (VV) gecikmenin programlamasında invazif yöntem ve ekokardiyografiyi karşılşatıran bu prospektif, klinik çalışmada olgular ekokardiyografi grubu (s=20) ve invazif grup (s=20) olarak ayrılmıştır. Başlangıçta tüm olgularda, her iki metotla, AV gecikme için 60' tan 160 msn' ye, VV gecikme için ise -60' dan, +60 msn' ye kadar tüm aralıklar test edilmiş ve sonrasında olguların yarısı invazif grup, yarısı ekokardiyografi grubu olarak randomize edilmiştir. Optimal AV ve VV gecikmeler, ekokardiyografi ile en iyi sol ventriküler çıkım yolu hız zaman integralini (SlVÇY-HZİ) ve en uygun diyastolik doluş zamanını (DDZ), invazif yöntemle ise en yüksek sol ventrikül dP/dtmax'ını sağlayan değerler olarak tanımlanmıştır. Altı ay sonunda, sistol sonu hacminde ≥%15 azalma, ve ejeksiyon fraksiyonunda (EF) >%5 mutlak artış anlamlı hacim cevabı, New York Kalp Birliği (NYHA) sınıfında ≥1 artış ise klinik cevap olarak değerlendirilmiştir. Optimal AV gecikmeler, %57.5 olguda, en fazla ±10ms farkla, optimal VV gecikmeler ise %65 olguda, en fazla ±20ms farkla uyumlu olarak saptanmıştır. Ekokardiyografi ile (DDZ:360±123 msn' den, 467±137 msn' ye; p<0.001, SlVÇY-HZİ: 13.5±4 cm' den, 16±4.4 cm' ye; p<0.001) ve invazif yöntemle (SlV dP/dtmax: 1088±327dynes/s' den, 1336±327dynes/s' ye; p=<0.001) yapılan optimizasyonlarda, akut hemodinamik cevapta istatistiksel olarak anlamlı bir düzelme olduğu görülmüştür. Altı ay sonunda, invazif yöntemle optimizasyon uygulanan hastaların %70' inde klinik cevap, %40' ında hacim cevabı, %70' inde EF cevabı, ekokardiyografi ile optimizasyon uygulanan hastaların ise %45' inde klinik cevap, %60' ında hacim cevabı, %60' ınde EF cevabı izlenmiştir (p=AD). Optimizasyon metodu, 6 ay sonunda klinik cevap ve hacim cevabının öngördürücüsü olarak bulunmamıştır. Sonuç olarak, KRT optimizasyonunda hem invazif hemodinamik, hem de ekokardiyografi Doppler metodlarının, uygulanabilir ve etkili yöntemler olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Kalp yetersizliği, Kardiak Resenkronizasyon Tedavisi, Optimizasyon
Serum hepsidin seviyesinin inflamatuvar barsak hastalıklarında incelenmesi ve hastalık aktivasyonu açısından fekal kalprotektin ile karşılaştırılması
Crohn hastalığı ve ülseratif kolit kronik inflamatuvar barsak hastalıklarıdır (İBH). İBH'da en sık demir eksikliği ve kronik hastalık anemisi görülür. Hastalık aktivasyonunun gösterilmesinde aktivite skorları ve bazı laboratuvar belirteçlerden yararlanılır. Demir metabolizmasının düzenlenmesinde temel protein olan hepsidin inflamasyona sekonder olarak artar, demir eksikliği durumunda ise azalır. Bu çalışmada İBH hastalarında hepsidin ile fekal kalprotektinin hastalık aktivasyonu açısından korelasyonunu belirlemeyi ve anemi ayırıcı tanısında hepsidin düzeyinin kullanılabilirliğini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya 2014 yılında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nde İBH tanısı ile takip edilen 29 aktivasyon döneminde, 45 remisyon döneminde hasta ve 34 kontrol alındı. Hasta ve kontrol gruplarında serum hepsidin, tam kan sayımı, ferritin, serum demir ve demir bağlama kapasitesi (TDBK), C-reaktif protein (CRP), eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), ek olarak hasta gruplarında fekal kalprotektin çalışıldı. Crohn hastalarına Crohn Hastalık Aktivite İndeksi ve ülseratif kolit hastalarınaTruelove-Witts aktivite skoru uygulandı. Kontrol grubuna göre remisyon ve aktif hasta grubunda hepsidin düzeyi daha yüksek bulundu (p=0,014 ve p=0,004). Her iki hastalık grubu arasında ise hepsidin seviyeleri benzerdi (p=0,470). Aktif hasta grubunda hepsidin ile RDW arasında aynı yönlü (r0,513 ve p=0,004); hepsidin ile transferrin saturasyonu arasında ise ters yönlü korelasyon saptandı (r=-0,455 ve p=0,013). Ortalama fekal kalprotektin düzeyi remisyondakilere göre aktif hasta grubunda anlamlı olarak yüksekti (p<0,001). Tüm hastalarda fekal kalprotektin ile klinik aktivite skoru, CRP ve ESH arasında pozitif korelasyon saptandı (p<0,01), hepsidin ile fekal kalprotektin arasında anlamlı korelasyon bulunmadı (p>0,025). Hastalar içinde anemisi olanlarda olmayanlara göre hepsidin düzeyi daha yüksek saptandı (p=0,093). Bu çalışmada hepsidin düzeyi ile hastalık aktivasyonu ve demir eksikliği belirteçleri ile anlamlı korelasyon bulamadık. İBH'da aneminin ayırıcı tanısı ve hastalık aktivasyonu ile hepsidin düzeylerinin ilişkisinin araştırılması için hasta daha fazla kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
Tiroid hormon disfonksiyonu olan hastalarda trombosit agregasyon bozukluğunun in vitro olarak ASPİ/ADP testleri ile değerlendirilmesi
Tiroid hormon bozukluğu genel popülasyonda sık karşılaşılan bir durumdur. Hemostaz ve tiroid hormonları arasındaki ilişki uzun yıllardır bilinmekle beraber, mekanizmalar halen tam olarak açıklığa kavuşturulabilmiş değildir. Literatürde tiroid hormon düzeylerinin primer hemostazı birçok basamakta etkilediği görülmektedir. Bu çalışmada tiroid hormon bozukluğunun trombosit agregasyonu üzerindeki etkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmaya Aralık 2013 - Mart 2014 tarihleri arasında Endokrinoloji polikliniklerinde hipotiroidi ve hipertiroidi tanısı alan, henüz medikal tedavi almayan 37 hasta alınmıştır. Hasta grubu ile verilerin karşılaştırılması amacıyla 37 kişiden oluşan bir sağlıklı kontrol grubu da oluşturulmuştur. Yetmiş dört hastadan tiroid fonksiyon testleri, tam kan sayımları ile ASPİ (araşidonik asit indüklü agregasyon) ve ADP (adenozin difosfat indüklü agregasyon) testleri çalışılmıştır. Kontrol ve vaka grupları arasında ortalama ASPİ ve ADP düzeyleri istatistiksel olarak benzer bulundu (p=0,053 ve p=0,546). Hipertiroidi ve hipotiroidi tanısı olan hasta grupları arasında ortalama ASPİ ve ADP düzeyleri istatistiksel olarak benzerdi (p=0,490 ve p=0,803). ASPİ'deki değişimi en fazla yaşın etkilediği, yaş ilerledikçe ASPİ düzeylerinin azaldığı görüldü [B=-5,065; (%95 Güven Aralığı: -9,165 – -0,966) ve p=0,016] ve trombosit düzeyi arttıkça ASPİ düzeylerinin de arttığı görüldü [B=0,0008; (%95 Güven Aralığı: 0,0001 – 0,002) ve p=0,029]. ADP'deki değişimi ise sadece trombositin etkilediği, trombosit düzeyi arttıkça ADP düzeylerinin de arttığı görüldü [B=0,0007; (%95 Güven Aralığı: 0,0001 – 0,0013) ve p=0,024]. Sonuç olarak tiroid fonksiyon bozukluğuna sahip olmanın, henüz trombosit sayısında değişme yapmamış ise trombosit agregasyonunu tek başına etkilemediği görüldü. Araşidonik asit ile indüklü agregasyonu etkileyen ana etkenlerin yaş ve trombosit sayısı olduğu görülürken, adenozin difosfat ile indüklenmiş agregasyonda ana etkenin trombosit sayısı olduğu görüldü. Tiroid fonksiyon bozukluğu primer hemostaz testlerinden olan araşidonik asit ve adenozin difosfat indüklü agregasyonu etkilememektedir. Bu konuda daha fazla hasta sayısına sahip çalışmalara ihtiyaç vardır.