
253
Arşivlenen Tez
2
DOI Atanmış
1%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
1980 sonrası savunma harcamalarının Türkiye ekonomisi üzerine etkileri
Savunma bir ihtiyaç, savunma harcamaları bu ihtiyacı karşılamak için yapılan ödemelerdir. Ülkeler tarih boyunca ilk olarak savunma ihtiyaçlarını gidermek için uğraşmışlardır. İlkel toplumlardan modern toplumlara kadar her aşamada imkanlar ölçüsünde savunma her zaman ilk ve vazgeçilemez bir hizmettir. Ülkelerin savunma için yaptıkları harcamaları etkileyen birçok değişken vardır. Bu değişkenler; ülkenin jeopolitik konumu, çevre ülkelerle ve diğer ülkelerle olan siyasi ilişkileri, ülkenin kendi dinamikleri içinde ülke içi tehditleri (PKK terörü gibi), milli geliri, savunmaya verdiği önem vb. gibi sebepler bunlardandır. Türkiye savunmaya Cumhuriyet tarihi boyunca her zaman diğer ülkelerden daha fazla harcama yapmıştır. Bu harcamaların toplam harcanabilen bütçe içindeki oranı sadece son 6 yılda düşmüştür. Savunma harcamalarının içeriği; bütçe, savunma sanayi destekleme fonu harcamaları ve Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı harcamalarıdır. 1980-2006 yılları arasında bütçe kaynaklı savunma harcamalarının Türkiye'de ekonomik büyümeyi ne yönde ve ne derecede etkilediğini araştıran çalışmada, 2000 yılından sonra normal dağılımı bozan uç değerler bulunmuştur. Böyle bir durum ancak trend değişikliği olması durumunda ortaya çıkabilir. Bu da göstermektedir ki hükümet değişikliği ve AB sürecinde yapılanmaların sonucunda askeri harcamalardaki azalma ekonomik büyümeyi sanıldığı gibi olumlu etkilememiştir, 2000 yılından sonra savunma harcamaları ile ekonomik büyüme arasında ilişki negatife dönmüştür.
Türkiye'de uygulanan zeytinyağı politikaları
Türkiye, zeytin ve zeytinyağı sektöründe dünya sıralamasında ilk beşin içinde yer almaktadır. Bu nedenle zeytinyağı sektörü, Türkiye için büyük bir önem taşımaktadır. Buna karşın ülkemiz bu sektöre ilişkin dengeli ve sürdürülebilir bir politika geliştirememenin sıkıntısını yaşamaktadır.Yapılan çalışmada öncelikle dünyada ve Avrupa Birliği (AB)'nde zeytinyağı sektörü genel çerçevede değerlendirilmiş, özellikle AB'de konuya ilişkin uygulamalar ile Zeytinyağı Piyasa Düzeni ve yapılan reformlar üzerinde durulmuştur. Daha sonra çalışmanın ana amacı doğrultusunda Türkiye'de zeytincilik genel hatlarıyla anlatılmış, zeytinyağı sektöründe var olan yasal düzenleme ve politikalar incelenmiştir. Böylece, Türkiye'nin bu alandaki mevcut durumunun ortaya konulması ve özellikle üretici gözüyle durumun değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Bu tez çalışmasının temel amacına uygun olarak Balıkesir, İzmir, Manisa, Aydın ve Muğla illerinde üreticilerle anket çalışması yapılmıştır. Varılan sonuçlar doğrultusunda, durumun genel değerlendirilmesi yapılmış ve zeytinyağı sektörüne ilişkin önerilerde bulunulmuştur.
Ülkelerin ihracat performanslarının belirlenmesinde açıklanmış karşılaştırmalı üstünlüklerinin kullanılması: Yükselen ekonomiler örneği
Karşılaştırmalı üstünlüklerin ölçümü amacıyla Liesner (1958) tarafından ortaya atılan, Balassa (1965) tarafından işlevsel hale getirilen ?açıklanmış karşılaştırmalı üstünlük (RCA) katsayıları?, ülkenin belli bir sektör ihracatının toplam ihracatına oranının, aynı sektörün dünyadaki ihracatının dünya toplam ihracatına oranı şeklinde hesaplanmaktadır.Balassa İndeksi şeklinde de ifade edilebilen RCA katsayıları; ülkenin bir sektördeki yurtiçi uzmanlaşmasını, dünyanın uzmanlaşmasıyla karşılaştırır. Katsayının 1'den büyük olması; söz konusu sektörde ülkenin açıklanmış karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olduğunu ve uzmanlaştığını, 1'den küçük olması ise, açıklanmış karşılaştırmalı dezavantaja sahip olduğunu ve uzmanlaşmadığını gösterir.Çalışmada, 1993-2005 yılları arasında Türkiye'nin ve diğer yükselen ekonomilerin karşılaştırmalı üstünlüklerinin belirlenmesi amacıyla SITC Rev 3, 4 haneli bazda açıklanmış karşılaştırmalı üstünlük katsayıları hesaplanmış; ülkelerin hem dünya çapında, hem de birbirlerine karşı üstünlük ve dezavantajları ortaya koyulmuştur. Söz konusu üstünlük ve dezavantaj durumu, SITC teknoloji sınıflandırmasına göre de ortaya koyulmuştur.Çalışmada ayrıca, Türkiye' nin yükselen ekonomiler ile ihracat benzerlik indeksi hesaplanarak Türkiye ile dünya piyasalarında nispi olarak benzer ürünleri ihraç eden ülkeler tespit edilmiştir.Türkiye'nin ihracatındaki karşılaştırmalı üstünlükler sadece emek donanımıyla değil, sermaye donanımıyla da gerçekleşmektedir. Bununla birlikte, ihracatın dünya ihracatı içindeki payının artmasında en yüksek etkiyi sermaye yoğun mallar sağlamaktadır. Araştırma bazlı malların ihracatında karşılaştırmalı dezavantaj durumu söz konusu ise de, RCA katsayıları son yıllarda artmakta ve Türkiye'nin ihracatının dünya ihracatındaki payının artmasında etkili olmaktadır.1993 yılından 2005'e gelindiğinde; Türkiye'nin meyve ve sebze, hazır giyim ve tekstil iplikleri, kumaşlar grubu ihracatının toplam ihracat içindeki payı azalmasına rağmen, dünya ülkeleri karşısındaki avantajlı durumu genel olarak devam etmektedir.
Çin Halk Cumhuriyeti ekonomisinin Türkiye ekonomisi üzerine etkileri
1 Ekim 1949'da kurulan Çin Halk Cumhuriyeti, 1970'li yılların sonuna kadar dışa kapalı bir ekonomik yapıda gelişimini sürdürmüştür. 80'li yıllarda ise, ülkede uluslararası sistem ile bütünleşmek için uygulanmaya başlayan ?açık kapı? politikaları ile hızlı bir ekonomik büyüme ve kalkınma süreci başlamıştır. Çin 1992 yılında ?Sosyalist Piyasa Ekonomisi?ni uygulamaya koymuş ve böylece dış ticarete dayalı bir dışa açılma politikası izlemeye başlamıştır. Çin Halk Cumhuriyeti, başarılı reformlar ve 2001 yılındaki Dünya Ticaret Örgütü üyeliğiyle birlikte önemli bir küresel aktör haline gelmiştir. Yıllar itibariyle gerçekleştirilen yüksek büyüme hızı, kalabalık nüfusu ve kalkınmakta olan ekonomisi ile Çin, ülkeye ihracat yapan ülkeler için büyük bir hedef pazar ve fırsat olarak görülebilir. Diğer taraftan ÇHC, ihracat yaptığı ülkelere karşı düşük işgücü maliyetleri, devletin uyguladığı teşvikler, yüksek doğrudan yabancı yatırımlar gibi faktörler sayesinde sağladığı rekabet avantajı ile de, özellikle gelişmekte olan ülke ekonomilerinde iç piyasalar için bir tehdit haline gelmiştir.Türkiye ile ÇHC ekonomik ve ticari ilişkileri henüz arzu edilen seviyede değildir. Türkiye açısından en büyük sorun 1990'lı yıllardan bu yana Çin karşısında hızla artan dış ticaret açığıdır. İki ülke arasındaki yatırım ilişkileri de henüz istenilen seviyelerde değildir. Bu çalışmada Çin'in ekonomik gelişim süreci ve dünya ticaretindeki yeri, Türkiye ile ticari ilişkileri ve Türkiye ekonomisi üzerine etkilerinden bahsedilecektir. Ayrıca, Türkiye'nin Çin'e olan dış ticaret açığını azaltması ve iki ülke arasında uzun vadeli ve dengeli bir ekonomik ilişki kurulabilmesi için çözüm önerileri öne sürülecek ve Türkiye'nin Çin'le olan ekonomik ilişkilerinde alınması gereken önlemlere değinilecektir.
Türkiye'de döviz kuru sistemlerinin dış ticarete etkileri
Döviz kuru sistemi, bir ülkenin parasının gerçek değerinin belirlenmesinde önemli bir etken olmakla birlikte, ekonomiyi enflasyon, devalüasyon, faiz ve dış ticaret gibi birçok yönden etkilemektedir. Çalışmada, döviz kuru sistemlerinin dış ticaret üzerine etkileri araştırılmaktadır. Türkiye'de tarihsel süreç içerisinde, farklı döviz kuru sistemleri uygulanmakta, belirli dönemlerde, uygulanan döviz kuru sistemleri doğrultusunda, kur ayarlamaları yoluyla, dış ticaret dengesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Dış ticaret dengesini sağlamaya yönelik gerçekleştirilen bir devalüasyon, ihracatta kısa dönemli artış yaratmakta, izleyen dönemde ithalattaki artışın devam etmesi sonucu, dış ticaret açıkları tekrar artış göstermektedir. Bu durum, döviz kuru politikalarının tek başına dış ticaret dengesini sağlamada yeterli olmadığını göstermektedir.Çalışmada, dış ticaret dengesinin sağlanmasında, kur politikasının, etkin bir politika aracı olarak kullanılıp, kullanılamayacağı konusunda net bir sonuca ulaşabilmek için, 1980: 01- 2009: 05 dönemine ait aylık veriler kullanılarak, reel efektif döviz kurunun, dış ticaretin bileşenlerinden ihracat ve ithalat ile olan ilişkisi, Engle Granger nedensellik testi ile analiz edilmektedir. Engle Granger nedensellik testi sonuçlarına göre; ihracat ve ithalatın, reel efektif döviz kuru üzerindeki etkisinin, reel efektif döviz kurunun ihracat ve ithalat üzerindeki etkisinden daha güçlü olduğu söylenebilmektedir. Ekonometrik analiz sonucunda ulaşılan sonuçlar da, döviz kuru politikalarının dış ticaret dengesini sağlamada etkin bir şekilde kullanılamayacağını destekler niteliktedir. Konuyla ilgili yerli ve yabancı, birçok çalışmada ulaşılan sonuçların, çalışmada ulaşılan sonuçlarla aynı yönde olduğu görülmektedir.
1990'dan günümüze Türkiye'de teknolojik değişmenin istihdama etkisi
Günümüzde, bilim ve teknolojideki hızlı ilerlemeler ve teknolojinin oldukça önemli bir üretim faktörü haline gelmesiyle ülkeler, artan ölçüde teknolojinin üretimine, kullanımına ve yayılımına önem vermektedirler. Teknolojik gelişmenin sürdürülebilir ekonomik büyümenin anahtarlarından biri olduğu anlayışı, teknolojik değişmenin istihdam üzerindeki etkilerinin belirlenmesine yoğunlaşan geniş bir deneysel (ampirik) literatürün oluşmasına neden olmuştur.Çalışmanın amacı, ?Teknoloji istihdamı arttırır mı, yoksa azaltır mı?? sorusuna cevap bulmaktır. Bu amaçla, teknolojinin istihdam üzerindeki etkileri incelenmektedir.Dünyada ve Türkiye'de yapılmış ampirik çalışmalar olanaklar ölçüsünde incelendikten sonra, son yıllarda gerçekleştirilen içsel büyüme uygulamalarına koşut olarak Cobb-Douglas üretim fonksiyonu kullanılarak Solow Artığı hesaplanmak suretiyle elde edilen teknolojik değişme hızının Türkiye'de tarım, sanayi ve hizmet kesiminde istihdam edilenlere etkisi 1990-2008 döneminde araştırılmaya çalışılmıştır.Bulgular, uzun dönemde teknoloji değişim hızından ve Araştırma-Geliştirme (Ar-Ge) harcamalarının GSYİH içerisindeki payından en çok etkilenen istihdam değişkeninin tarım kesimi olduğu yönündedir. Elde edilen sonuçlara göre, uzun dönemde teknolojik gelişmelerin, Araştırma-Geliştirme (Ar-Ge) harcamalarının GSYİH içerisindeki payındaki artışla kendisini gösterebileceğini, böylece sanayi kesiminde istihdam edilenlerin verimlilik artışına neden olabileceğini ve söz konusu verimlilik artışlarıyla oluşan istihdam kayıplarının hizmet kesimine yöneldiğini ifade edebiliriz. Sanayi kesimini geliştirici politikaların da tarım kesiminden ayrılan istihdamın önemli bir nedeni olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır.
Türkiye'de sağlık politikaları göstergeleri ve makro ekonomik büyüklükler ile olan etkileşimi
1980'lerden bu yana Türkiye'nin içinden geçtiği neoliberal dönüşüm süreci, ekonomik politikası süreçlerini yeniden tanımlayarak, başta sağlık politikaları olmak üzere, ülkemizdeki diğer sosyal politika yapım süreçlerini de kaçınılmaz olarak etkilemiş ve yeniden yapılandırmıştır. Bu bağlamda, Türkiye'de ve bütün dünyada, sağlığın sosyal bir politikası sahası olarak devletin ve diğer kamusal mekanizmaların ilgili sahaya müdahale ve sağlık sektörünü neoliberal önceliklere göre şekillendirme girişimleri yoğunlaşmıştır.Sağlık ekonomisi yaklaşımları sağlık sektöründe devam ede gelen neoliberal dönüşüm sürecine koşut olarak, paradigmatik değişimler yaşamıştır. Kapitalizmin yeni bir evresi olarak değerlendirilebileceğimiz ve `küreselleşme' dönemi olarak adlandıracağımız uluslararası konjonktürde, ekonominin bir alt disiplini olarak sağlık ekonomisi yaklaşımları, 1960'lardaki sağlığı bir beşeri sermaye olarak gören ve kendi bakışını temel makro ekonomik modellere entegre eden temel paradigmasını, sağlık kavramını sadece mikro-ekonomik modellemeler dahilinde harcamalar, harcamaların etkinliği ve sağlık kurumu örgütlerinin etkinliği ve verimliliğini konu alan neoliberal sağlık paradigmasıyla değiştirmiştir.Türkiye'deki sağlık sektöründe yaşanan dönüşümü ülkemizde devam edegelen neoliberal dönüşüm sürecinden ayrık düşünmek olanaksızdır. Bu kapsamda çalışmamız ilgi neoliberal yapısal değişimlere paralel olarak şekillenen ekonomik göstergeler ve bu dönüşümünün sağlık politikalarında izdüşümü ve sonucu olarak sağlık göstergeleri arasındaki ekonometrik ilişkiselliği saptamayı amaçlamaktadır.Çalışmamız dört ana bölümden oluşmaktadır. Birinci ve ikinci bölümde sağlık ekonomisi ve kavramlarını disiplinin uluslararası ve ülkemizde tarihsel evrimi ile harmanladıktan sonra sağlık hizmetleri piyasalarının belli başlı özelliklerini ve ilgili piyasalarda arz ve talep kavramı tartışılacaktır. Üçüncü bölüm Türkiye'deki sağlık politikası yapımındaki yapısal aktörleri ve unsurları tarihsel evrimi ile sunacak ve temel sağlık göstergelerinin tanımını yaptıktan sonra, belli başlı sağlık göstergeleri ve belirli ekonomik göstergeleri arsındaki ilişkiyi betimsel istatistikler yardımı ile değerlendirecektir. Sağlık ekonomisi üzerine yapılan ampirik çalışmaların literatür taramasını yapan çalışmamızın dördüncü bölümü üçlü bir ampirik çalışma yapacaktır. Birinci kısımda, belirli sağlık göstergeleri ve ekonomik büyüme; temel kamusal harcamaları olan sağlık, ulusal savunma, eğitim harcamaları arasında ilişkinin sınanmasını VAR Ayrıştırması, Etki Tepki Analizi, Granger nedensellik testi gerçekleştirilirken, toplam, özel ve kamusal sağlık harcamalarının yapısal kırılma dönemlerini belirleyebilmek için CUSUM testleri uygulanacaktır. Son deneysel kısım ise sağlık harcamalarının gelire karşı duyarlılığı Johansen eşbütünleşme prosedürü ile toplam sağlık harcamaları, ulusal gelir ve nüfus büyüme oranı değişkenleri yardımı ile test edilecektir.Anahtar Kelimeler: Sağlık göstergeleri, ekonomik göstergeler, sağlık harcamaları,Türk Sağlık Sektörü, Granger nedensellik testi, CUSUM yapısal kırılma testi, Johansen Eşbütünleşme testi; Sağlık Harcamlarının Gelir Esnekliği
Gümrük Birliği'nin, ihracata yönelik sanayileşme stratejisi açısından Türkiye'nin ekonomik kalkınmasına etkisi
Gümrük birlikleri (ekonomik entegrasyonlar) ile ilgili temel çalışmalar 1950'lerde yayınlandı. Buna ek olarak, 1950'lerin ortalarına gelindiğinde sanayileşme gelişme ile aynı anlama sahipti. Gümrük Birliği Üyeliği ve bunu takip eden sanayileşme stratejisi sadece dış ticareti değil aynı zamanda ekonomik gelişmeyi de etkilemektedir.1957 yılında Roma Anlaşması'na imza atarak altı Avrupa Devletinin (Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İtalya) katılımıyla kurulmuş olan Avrupa Ekonomik Birliği halen gümrük birliğini oluşturmuş olan dünyadaki en büyük ekonomik bütünleşmedir.Türkiye ve AB arasında gümrük birliği temelli bir ilişki inşa etmiş olan Ankara Anlaşması 1963 yılında, Türk ekonomisini iyileştirmek ve Türkiye'de yaşayan insanların yaşam standartlarını yükseltmek üzere imzalandı.1970'lerin sonuna gelindiğinde ise Ankara Anlaşması'nın şartları ve açık ekonominin (serbest ticaret) bir zorunluluk haline gelmesi, ekonomik istikrarını sağlamak için Türkiye'yi sanayileşme stratejisini değiştirmeye zorladı. Bunun üzerine 1980 yılında İhracata Yönelik Sanayileşme uygulamaya konuldu.İhracata Yönelik Sanayileşme uygulaması sırasında Türkiye ihracatı sürdürmesi için gerekli olan üretim patlamasına ulaşamadı. Türk ekonomisinin üretim yapısı ithal ikamesi sanayileşme stratejisi üzerine kurulu idi. Üretim alanında teknoloji, araştırma, kalkınma ve teknik eğitim açısından eksikler mevcuttu. Bütün bu engellere rağmen, İhracata Yönelik Sanayileşmenin sonucunda ihracatımız 2.9 milyar dolardan (1980) 18 milyar dolara yükseldi. Bu dönemde ayrıca sektörel dağılımda da önemli yapısal değişiklikler yaşandı. Ülke ekonomisinde ihracatın önemini gösteren ihracat - gayrisafi milli hasıla oranı 1980 yılında yüzde 5 iken, 1994'e gelindiğinde yüzde 14'lere yükseldi.Gümrük Birliği, Türkiye ve AB arasında 31.12.1995 tarihinden itibaren uygulamaya konuldu. Bu birlik endüstriyel ürünleri ihtiva etmektedir. Gümrük Birliği ile Türk sanayisi dış rekabet ile yüzleşmektedir. Gümrük Birliği, yatırım ve üretim yapımızın yönünü dış pazarlara çevirmeye zorlayacaktır. Kaliteyi yükseltmek ve maliyetleri düşürmek için araştırma, geliştirme ve teknik eğitime önem vermemiz gerekmektedir. İhracat miktarlarımızdaki artış, ekonomimizin dünya ekonomisi ile uyumlu hale geldiğinin bir işaretidir.Bu araştırmada kullanılan temel yöntem özellikle Dış Ticaret ve Gayrisafi Milli Hasıla ile ilgili çeşitli göstergelerin neden sonuç ilişkisi içinde kullanılması ve yorumlanmasını temel almaktadır. Ayrıca yapılan yorumlar, istatistiksel analiz yöntemi ile de kanıtlanmaya çalışılmıştır.
Türkiye'de bölgelerin gelişmişlik farklılıklarının giderilmesine yönelik politikaların analizi
Birçok ülkenin bünyesinde bulunan bölgelerin ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmişlik düzeyleri birbirinden farklıdır. Bu farklılıkların derecesi gelişmiş ülkelere göre gelişmekte olan ülkelerde daha fazladır. Türkiye'de bölgeler arası gelişmişlik farklarını giderici politikaların analizinde cazibe merkezleri modeli, ihracat teorisi modeli, merkez hinterland modeli ve christaller merkez teorisi seçilmiştir. Bu modellerden hareketle bölgesel gelişmenin dinamiklerini yakalamak mümkündür. Aynı zamanda bu teoriler desentral politikanın oluşumu için belirli ipuçları vermektedir.Türkiye'nin beş yıllık kalkınma planlarının analizinde merkezden yapılan planların ve harcanan kaynakların bölgeler arası az gelişmişliği gidermediği, metropollere daha fazla kaynak ayrıldığı görülmüş, İstanbul- Kocaeli, Ankara, Adana gibi şehirlerin sanayi yapılarının güçlendirildiği ve daha da büyüdükleri gerçeği ortaya çıkmıştır. Tarım, hizmet ve sanayi sektörleri daha çok Türkiye'nin batı bölgelerinde yer almakta ve doğuya doğru bölgeler arası gelişmişlik farklılıkları artmaktadır.
Türkiye'de 2000'den sonra yaşanan ekonomik krizler ve kriz döneminde tüketicilerin iktisadi davranışları
18 yy. öncesinde ekonomik krizler, sanayi sektörü yeterince gelişmediği için tarım sektöründe yaşanan krizlerdi. I. Dünya savaşı ile başlayan süreçte üretim azalması ve savaş sonrasında görülen aşırı üretim ve pazarlama sorunları 1929 büyük ekonomik krizine neden olmuştur. Dünya ekonomileri II. Dünya savaşı döneminden 1970'lere kadar üretimdeki artışlara bağlı olarak arz şokları yaşamıştır.1980 sonrasında gelişmekte olan ülkeler ithal ikameci kalkınma modelini terk ederek, IMF ve Dünya Bankası'nın sağladığı destekle finansal liberalizasyon sürecine girmiştir. Mikro ve makro ekonomik sorunlarını çözmeden piyasa ekonomisi modeli uygulamaya başlayan bu ülkelerde para, banka, borsa ve döviz kaynaklı finansal krizler yaşanmıştır. Bu krizlere örnek olarak 1994-95 yılında Meksika'da başlayan Domino krizi, 1997-98 yılında Tayland'da başlayan Asya krizi, 1998-99 Rusya krizi ve 1999 yılında yaşanan Brezilya ve Arjantin krizleri sayılabilir.Gelişmekte olan ülkeler arasında yer alan Türkiye'de 24 Ocak 1980 istikrar kararlarıyla ?serbest piyasa ekonomisi? modeline geçilmiştir. Fakat Asya ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de uzun yıllardır devam eden mikro ve makro ekonomik sorunlar ile istikrar programının dayandığı yarı sabit kur politikasının yol açtığı problemler 1994, 2000 ve 2001 krizlerinin yaşanmasına neden olmuştur. Türkiye'nin yaşadığı 1998 ve 2007 ekonomik krizleri ise dünya piyasalarındaki olumsuzlukların ülkeyi etkilemesi ile ortaya çıkmıştır.Ekonomik krizlerin, ortaya çıktığı ülkenin sosyal yaşamını da olumsuz etkilediği bir gerçektir. Kriz dönemlerinde, vergi mükelleflerinin vergilerini ödeyememeleri ve iflaslar nedeniyle mükelleflerin sayılarının azalması sonucu, devletin vergi gelirleri azalmaktadır. Bu süreçte devlet ya bir kısım vergilerin oranını düşürmekte veya tamamen ortadan kaldırmaktadır. Devletin vergi gelirlerindeki azalma kamu harcamalarında, yatırımlarda ve sosyal hizmetlerde aksamalara neden olmaktadır. Bunların başında eğitim, sağlık, ulaştırma ve çevresel sektörler sıralanabilir. Ekonomik kriz sürecinde; gelirlerin azalmasına paralel olarak devlet, kamu harcamalarında kısıtlamalara gidecek olursa, üretim azalmakta, istihdam ve işsizlik artmakta, enflasyon oranı yükselmekte ve tüketicilerin gelirleri azalmaktadır. Örneğin ?1929 Büyük Ekonomik Krizi?nde sayılan olumsuzluklar tüm dünya ülkelerindeki tüketicileri etkilemiştir.Bu gerçekten hareketle çalışmanın ana hedefi Türkiye'nin 2000 yılı sonrası yaşadığı krizlerde devletin izlediği ekonomik politikalar sonucu, hanehalkı tüketim harcamaları ve bunların alt kalemleri arasındaki ilişkileri, varyans ardışık bağlanımlı model aracılığı ile tespit etmektir. Araştırma sonucunda, kriz dönemlerinde Türkiye'deki tüketicilerin satınalma davranışları ile ekonomik kriz arasında anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir.