
151
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
İzotretinoin tedavisi alan hastalarda karaciğer fonksiyon testleri ve kan lipit profilinin değerlendirilmesi
Akne; androjen bağımlı folliküler keratinizasyon artışı, sebum salgısı artışı, Cutibacterium acnes kolonizasyonu ve pilosebasöz birimin enflamasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Akne tedavisinde kullanılan izotretinoin, akne fizyopatolojisindeki tüm basamaklara etkili tek tedavi yöntemi olarak görülmektedir. Fakat izotretinoinin dermatolojik, psikiyatrik, oftalmolojik yan etkilerin yanı sıra pankreatit, trombositopeni, kan lipit profilinin bozulması, ilaca bağlı hepatotoksisite gibi birçok yan etkisi bulunmaktadır. Bu araştırmada izotretinoine bağlı olarak karaciğer fonksiyon testleri ve kan lipit profilinde bozulmaya yatkınlığı gösteren faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmamızda izotretinoin kullanan 796 hastanın laboratuvar sonuçları incelenmiştir. Bu amaçla aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, gama glutamiltransferaz, trigliserit, total kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein ve yüksek dansiteli lipoprotein parametreleri değerlendirmeye alınmıştır. Bu parametrelerin yaş grupları, cinsiyet, kullanılan total ilaç dozuna göre farklılıklar gösterip göstermediği değerlendirilmiştir. Sonuç olarak izotretinoin tedavisinin başlangıçta bilinen bir risk yoksa karaciğer fonksiyonları açısından güvenli olduğu belirlenmiştir. Kan lipit profiline bakıldığında ise kadın hastalarda, yüksek doz kullananlarda ve 18 yaş üstündeki bireylerde özellikle trigliserit değerlerinin izotretinoine bağlı olarak yükselme eğilimi gösterdiği anlaşılmıştır. Anahtar kelimeler: İzotretinoin, AST, GGT, Trigliserid, Kolesterol
Reseptör etkileşimli protein kinaz-3 inhibitörü dabrafenib'in doksorubisin kardiyotoksisitesi sonucu oluşan nekroptoza karşı koruyucu etkilerinin araştırılması
Amaç: RIP3 enziminin selektif inhibitörü olan dabrafenibin (Dab) doksorubisin (Dox) kardiyotoksisitesinde gelişen nekroptoza karşı koruyucu etkilerini araştırmak ve nekroptoza karşı koruyucu etkisi kanıtlanmış RIP1 inhibitörü nekrostatin-1 (Nec-1) ile karşılaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 48 adet Sprague Dawley cinsi erkek rat 6 gruba ayrıldı: 7 gün boyunca intraperitoneal (i.p.) ilaç enjeksiyonları yapıldı. Kontrol grubu (her gün 1 ml serum fizyolojik), Dox grubu (tek doz 10 mg/kg Dox), Dox+Dab grubu (tek doz 10 mg/kg Dox ve her gün 10 mg/kg Dab), Dox+Nec grubu (tek doz 10 mg/kg Dox ve her gün 1,65 mg/kg Nec-1); Dab grubu (her gün 10 mg/kg Dab), Nec grubu (her gün 1,65 mg/kg Nec-1). 7 günün sonunda bütün gruplarda, ratların kalpleri izole edildi ve aorttan kanüle edilerek Langendorf sisteminde Krebs-Henseleit solüsyonu ile perfüze edilerek koroner perfüzyon basınçları MP30 software sistemi ile (Biopac systems) kaydedildi. Ayrıca kalplere takılan elektrotlar yardımı ile kalbin dakikadaki atım sayısı olan kalp atım hızı (KAH) kaydedildi. Kalp dokusunda malondialdehit (MDA) düzeyleri ve western blotting yöntemi ile RIP1, RIP3, CaMKII, CypD proteinlerinin ekspresyon seviyeleri ölçüldü. Formaldehid ile fikse edilen kalp dokuları ise histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Dox grubunda artan perfüzyon basıncı, kalp hızı, MDA düzeyleri ve nekroptotik proteinlerin ekspresyon seviyeleri dabrafenib uygulanması ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmıştır (p<0.05). Ayrıca belirtilen parametreler üzerinden dabrafenib ve necrostatin-1'in koruyucu etkileri kıyaslandığında, dabrafenibin nekroptoza karşı anlamlı bir şekilde daha koruyucu olduğu bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Dabrafenib'in, doksorubisin ile oluşan kardiyotoksik hasarda gelişen nekroptoza karşı koruyucu etki gösterdiği ve daha önce yapılan çalışmalar ile koruyucu etkisi kanıtlanmış olan nekrostatin-1 ile mukayese edildiğinde koruyuculuğunun daha fazla olduğu görülmüştür.
Resmi kurum reçetelerinin ilaç etkileşimleri bakımından değerlendirilmesi
Bu çalışmada resmi kurumlardan gelen 5886 adet iki ve daha fazla ilaç içeren reçeteler ilaç etkileşimleri açısından değerlendirilmiştir. Bulgularımıza göre reçetelerin %4.43 'ünde ilaç etkileşimlerine rastlanmıştır. Reçetedeki ilaç sayısının artmasıyla, karşılaşılan etkileşim sıklığı da artmaktadır. Bizim yaptığımız çalışma sadece tek bir reçete incelemesi ve yasa gereği bir reçetenin içerebileceği en fazla ilaç sayısı beş adetle sınırlı olduğundan, buradan çıkan sonuç tamamıyla hastanın ilaç etkileşimlerine maruziyetini yansıtmamaktadır. Çünkü o anda başka hangi ilaçlan kullanıp kullanmadığı bilinmemektedir. Özellikle yaşla beraber ilaç kullanımının da arttığı düşünülürse belli bir yaştan sonra ilaç etkileşimleri ile ilgili kaygılarımız daha da artacaktır. Çıkan etkileşmelerin neredeyse yarısına yakınını kardiyovasküler ilaçlar oluşturmaktadır. Doktorlar reçete yazarken ilaç etkileşimlerinin doğurabileceği risklerden tam olarak haberdar değildirler. Reçetelerde ilaç etkileşimleri ile ilgili herhangi bir uyan bulunmamaktadır. Burada görülen etkileşmelerin sonucunda ilacın kan seviyelerinde ufak değişikliklerden, ciddi kardiyak problemlere, istenmeyen gebeliklere ve hatta ölümlere kadar gidebilen komplikasyonlar meydana gelebilmektedir. Sağlık sektörünün önemli iki belirleyicisi doktor ve eczacılar, bu karmaşık gibi görünen sorunun, teknolojinin de yardımıyla çok kolay üstesinden gelebileceklerdir. Sonuç olarak ilaç etkileşimleri her zaman oluşmakta ve oluşmaya devam edecektir ancak konu doktorlar tarafından daha dikkatli incelenip risk faktörleri daha iyi belirlendiği sürece karşılaşılan risk en aza indirilebilecektir.
Avrupa Birliği, CADREAC ülkeleri ve Türkiye'de izlenen ilaç ruhsatlandırma prosedürleri
Bu çalışmada Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkilerine kısaca değinilmiş, her iki tarafın ilaç sektörleri karşılaştırılıp, farklılıklar tesbit edilmiş ve özellikle Gümrük Birliği açısından Türkiye'nin AB'liğine uyum konusunda yapabileceklerine değinilmiştir. Ruhsatlandırma konusunda AB, CADERAC Ülkeleri ve Türkiye'deki uygulamaları incelenmiş, yine Gümrük Birliği kapsamında tarafların, özellikle Türkiye'nin ilaçta ruhsatlandırma konusunda karşılaşabileceği sorunlar tesbit edilmeye çalışılmıştır. Yapılan araştırmalar sonucunda Türkiye'de genel itibarı ile AB ruhsatlandırma mevzuatına uyumlu bir düzenleme mevcut olduğu görülmüştür. CADREAC ülkelerine katılmakla EMEA Uzmanlığı ve Avrupa Komisyonu kararlarının getirdiği ortak uygulamalar ve mekanizmaları tanımak, CADREAC ülkesi olarak Türkiye için bir avantaj oluşturacak, AB otoriteleri ve aday ülkeler için ortak standartların tanınması, adayların AB'ne katılım sürecini hızlandıracaktır
Lokal anesteziklerin antioksidan aktivitelerinin kemilüminans yöntemiyle araştırılması
Bazı lokal anesteziklerin lökosit fonksiyonlarını etkilediği ve lizozomal enzim salıverilmesini inhibe ettiği bilinmektedir. Bu çalışmada lokal anesteziklerin uyarılmış insan lökositleri ya da hücresiz sistemlerde oluşturulan reaktif oksijen veya nitrojen türlerini inhibe etme gücü luminol yada lusigenin kemilüminesansı (KL) kullanılarak kimyasal ya da enzimatik olarak araştırılmıştır. Dekstran ile sedimentasyon yapılmış sitratlı insan venöz kanından lökositler izole edilmiştir. Serbest radikal oluşumunu belirlemek için bir luminometre kullanılmıştır. Reaksiyon karışımı 37°C 'de 106 hücre mL"1, luminol ve uyaran (formil-metiyonil-lösin-fenilalanin=FMLP, 2 uJVI) içeriyordu. Hücresiz deneylerde hidrojen peroksit (H2O2), hipokloröz asit (HOCİ), hidroksil radikali, peroksinitrit ve ksantin-ksantin oksidazın luminol ve/veya lusigenin KL'ları 3.5 mM H202, 5 uM sodyum hipoklorit, 40 nM FeS04, 50.nM peroksinitrit ve 0.1 mmol/L ksantin ile 0.2 U/mL ksantin oksidaz ile oluşturulmuştur. Lokal anesteziklerin etkileri stimülan eklenmeden hemen önce uygulanarak araştırıldı. Pik KL ölçümünden sonra lokal anesteziklerin etkileri tek başına stimülanla oluşan yanıt ile karşılaştırılarak % değişim olarak gösterilmiştir.54- Yapılan deneylerde lokal anesteziklerden lidokain, prilokain, bupivakain ve tetrakainin izole lökositlerde FMLP ile oluşturulan KL'si belirgin şekilde konsantrasyon bağımlı olarak inhibe ederken, artikainin ise yüksek konsantrasyonda aktive ettiği gösterildi. Hücresiz deneylerde ise kullanılan tüm lokal anesteziklerin ksantin-ksantin oksidazla oluşturulan KL sinyallerini belirgin şekilde konsantrasyon bağımlı olarak inhibe ettiği gösterildi. Ancak, lidokain, bupivakain ve tetrakain hidrojen peroksitle oluşturulan luminol KL' sinin konsantrasyon bağımlı şekilde aktive ederken, prilokainin inhibe ettiği, artikainin ise etkilemediği bulundu. Ayrıca prilokain, artikain ve tetrakainin hidrojen peroksitle oluşturulan lusigenin KL'sini konsantrasyon bağımlı inhibe ettiği gösterildi. Demir sülfatla oluşturulan KL sadece tetrakain ile konsantrasyon bağımlı olarak inhibe edildi. Kullanılan lokal anesteziklerin hepsi hipokloröz asitle oluşturulan kemilüminesansı konsantrasyon bağımlı şekilde inhibe etti. Prilokain hariç diğer lokal anestezikler peroksinitritle oluşturulan luminol KL'sini, prilokain ve bupivakain hariç diğerleri ise peroksinitiritin oluşturduğu lusigenin KL'sini konsantrasyon bağımlı inhibe ettiği bulundu. Bu çalışmanın sonucunda lokal anesteziklerin serbest radikaller ve metabolitlerinin büyük bir çoğunluğuyla direkt olarak etkileşmekte olduğu ve bu etkileşmenin lökositlerde görülen inhibisyondan da sorumlu olabilecekleri sonucuna varılmıştır. Bu sonuçlar lokal anesteziklerin kimyasal yapıları gözönüne alınarak antioksidan aktivitesi olan moleküllerin geliştirilmesine katkıda bulunabilir.
İzole pulmoner arter ve ven preparatlarında hipoksi ile oluşan vazokonstriksiyonun etki mekanizmasının araştırılması
Hipoksik pulmoner vazokonstriksiyon, akciğerlerde kan akımını az oksijenlenen bölgeden daha iyi oksijenlenen bölgeye yönelten intrapulmoner bir uyum mekanizmasıdır. Prekapiller arteriollerin hipoksiye bağlı olarak oluşan vazokonstriksiyonda başlıca etki bölgesi olduğu gösterilmiştir. Hipoksik pulmoner vazokonstriksiyon ayrıca geniş çaplı pulmoner arterlerle verilerde ve dar çaplı venlerde de gerçekleşmektedir ve bunun fizyolojik olarak önemli olabileceği İleri sürülmüştür. Çalışmalarımızın ilk amacı dinlenme geriminde, 5-HT ve sodyum florür ile prekontrakte edilmiş pulmoner arterler ve venlerde hipoksinin etkisini belirlemektir. İkinci amaç hipoksik vazokonstriksiyonda G proteinlerinin rolünün saptanması ve genistein, trifostin gibi selektif tirozin kinaz inhibitörleri ile fosfatidil fosfataz aktivatörü orto vanadat kullanılarak hipoksik vazokonstriksiyonda tirozin kinaz yolağının öneminin aydınlatılmasıdır. Deneylerimizde son olarak koyun pulmoner arterlerinde hipoksiye bağlı vazokonstriksiyonda K+ kanallarının bir rolü olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Dinlenme gerimindeki dar çaplı pulmoner arterlerde hipoksi uygulamasına bağlı kasılma izlenirken geniş çaplı arterlerde hipoksi ile vazokonstriksiyon saptanamamıştır. Bu durum, hipoksi uygulamasına yanıtta pulmoner damar yatağının bölgesel farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Genistein ve trifostin hipoksik vazokonstriksiyonu önlerken, sodyum orto vanadatın arttırdığı saptanmıştır. Bu sonuç hipoksik vazokonstriksiyonun tirozin kinaz aracılıklı bir mekanizma ile gerçekleştiğini göstermektedir. p02'nin 96 mmHg'den 5 mmHg'ye düşmesi sonucu oluşan vazokonstriksiyonun kolera toksini ile inkübe edilen arterlerde oluşmaması, Gs proteinlerinin hipoksik yanıta katılmadığını göstermektedir. K+ kanallanmn HPV'daki rolünün araştırılması için yapılan çalışmalarda yüksek dozlarda nonselektif etki gösterdiği bilinen bir K+ kanal blokörü olan TEA kullanılmıştır. Deneylerimizde TEA varlığında bir inhibisyon saptanamamıştır. Bu hipoksik vazokonstriksiyonun K+ kanallarına bağlı olmadığını ortaya koymaktadır. Hipoksinin başlamasıyla birlikte NaF ile prekontrakte edilmiş koyun izole pulmoner venlerinde bifazik bir yanıt oluşmuştur. Bu önce gevşeme ve bunu izleyen bir kasılma şeklindedir. Arter ve verilerde hipoksiye bağlı kasılmadaki bu farklılıklar, NaF kasılmasına farklı G proteinlerinin aracılık ediyor olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmalarımızın sonuçlan hipoksik kasılmanın oluşumunda pulmoner arter ve venlerde farklı ikincil habercil mekanizmaların aktive olabileceğini göstermektedir.
İlaçta patent uygulamasının rasyonel ilaç kullanımı üzerine olası etkileri
Gelişmiş ülkelerin, özellikle 90 'lı yıllarda gösterdikleri çabalar sonucu ilaç üretim usulleri ve ürünleri ile ilgili patent koruma sistemi, bir çok gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerde TRIPS 'anlaşması kapsamında uygulanmaya başlanmıştır. Bu bağlamda Türkiye'de 1 Ocak 1999 tarihinden itibaren ilaçta patent korumasına başlamıştır. Bu tez çalışmasının ilk bölümünde ilaç geliştirilme çalışmaları ile dünya ve Türkiye'deki ilaç sanayi hakkında bilgi verilmiştir. Ayrıca patent korumasının neleri kapsadığı, ilgili mevzuatlar kapsamında ilaçta patent korumasının, uluslararası ve ulusal yasalar karşısındaki durumu tespit edilmeye çalışılmıştır. Yine bu bölümde ilaçların rasyonel kullanımını engelleyen faktörler incelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde, ilaçta fiyat artışlarına neden olan etkenler araştırılmıştır. Bu fiyat artışlarından korunabilmek için çeşitli ülkelerde alınan tedbirler incelenmiş ve tartışılmıştır. Türkiye'de ilaç fiyatlarının nasıl belirlendiği araştırılmıştır. Ülkemizde, artan tedavi maliyetleri içindeki ilaç harcamalarının kontrol altına alabilmesi için uygulanabilecek tedbirler değerlendirilmiştir. Patentli ilaçların rasyonel ilaç kullanımı üzerindeki etkileri incelenmiştir.Anahtar kelimeler: İnnovatör ve jenerik ilaç, patent koruması, rasyonel ilaç kullanımı, ilaç fiyatları.
Piridoksinin antinosiseptif etkisinde nitrik oksitin rolü
Bu çalışmada, farede parabenzokinonla oluşturulan kıvranma aljezisinde, piridoksinin oluşturduğu % antinosiseptif aktivitede nitrik oksitin rolü araştırılmıştır. Piridoksin (0.43 mg/kg), L-Arjinin (0.32, 5 ve 50.0 mg/kg), L-NAME (75 mg/kg) ve metilen mavisinin (5 ve 40 mg/kg) p-BK kıvranma aljezisindeki etkileri tek başlarına ve kombinasyon uygulamaları biçiminde denenmiştir. Sonuç olarak piridoksin, morfin, L-Arjinin, L-NAME ve Metilen Mavisi antinosisepsiyon oluştururken, L-Arjinin 0-40 mg/kg dozlar arasında ve ve metilen mavisinde 40 mg/kg dozda hiperaljezi meydana getirmiştir. L-Arjinin ve Metilen Mavisi nosiseptif proseslerde dual bir etki göstermektedir. Bu bileşiklerin hiperaljezik etkileri 0.43 mg/kg piridoksin dozuyla kombine edildiğinde tamamen inhibe edilmiştir. Bir guanil siklaz ve s-GMP aktivatörü olan piridoksin için yukarda alınan sonuçlar, bu bileşiğin antinosiseptif etkisine L-Arjinin/NO-s-GMP yolağının iştirak ettiğine bir kanıt sayılabilir.
Çeşitli antihistaminikler ve morfinin analjezik etkilerinde endojen no'in rolü
Bu çalıĢmada, farede parabenzokinon ile oluĢturulan kıvranma aljezisinde gerek morfin ve gerekse mepiraminin oluĢturdkları % antinosiseptif aktivitede endojen nitrik oksitin rolü araĢtırılmıĢtır. Morfin (0.13 mg . kg- 1 ) , mepiramin (5.6 mg.kg- 1 ) , L-arJı'nin (50 mg.kg- 1 ) ve L-N-Monometi L-arjininin (50 mg.kg- 1 ) p-BK kıvranma aljezisindeki etkileri, tek baĢlarına ve ikili, üçlü kombinasyonlar biçiminde denenmiĢtir. Elde edilen sonuçların, genel değerlendirilmesi yapıldığında L-arjinin, morfin ve mepiraminin % antinosiseptif aktivitesini potansiyal ize etmektedir; bunun yanısıra, L-NMMA'nın meydana getirdiği inhibisyonlar, her iki bileĢiğin etkisinde endojen NO'un rolü olabileceği hususunu telkin etmektedi Morfin (0,13mg.kg-1),mepiramin (5,6mg.kg-1), L-Arjinin(50 mg.kg-1) ve L-N-Monometilarjininin (50 mg.kg-1) p-BK kıvranma aljezisindeki etkileri, tek başlarına ve ikili üçlü kombinasyonlar biçiminde denenmiştir. Elde edilen sonuçların değerlendirilmesi yapıldığında; L-arjinin,morfin ve mepiraminin %antinosiseptif etkisini potansiyelize etmektedir,bunun yanısıra L-NMMA'nın meydana getirdiği inhibisyonlar, her iki bileşiğin etkisinde endojen NO'un rolü olabileceği hususunu telkin etmektedir.
Bir üniversite hastanesinde çalışan hemşirelerin klinik araştırmalar hakkındaki bilgi, görüş ve tutumlarının değerlendirilmesi. Dokuz Eylül Üniversitesi hastanesi örneği
Amaç: Bu araştırma hemşirelerin klinik araştırmalar hakkındaki bilgi ve tutumları ile klinik araştırma hemşireliğine dair görüşleri ve bunlara etki eden etmenlerin incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Tanımlayıcı, kesitsel bir araştırmadır. Araştırmanın örneklemini, Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi'nde dahili (168) ve cerrahi (138) birimlerde çalışan toplam 306 hemşire oluşturmuştur. Veriler, 1-30 Ağustos 2015 tarihleri arasında araştırmacılar tarafından hazırlanan anket formu aracılığı ile toplanmıştır. Her doğru/olumlu yanıt için 1 puan, yanlış/olumsuz ve fikrim yok yanıtları için ise 0 puan verilerek hesaplamalar gerçekleştirilmiştir. Veriler tanımlayıcı istatistikler, bağımsız gruplarda t –testi, tek yönlü varyans analizi (one- way ANOVA) ve korelasyon analizi ile değerlendirilmiş, p<0.05 düzeyi anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 291 hemşirenin yaş ortalaması 34.6 ± 7.4 olup, % 97.9'u kadın, %81.4'ü lisans mezunu ve %66.0'sı evlidir. Hemşirelerin %8.6'sının klinik araştırmalarda çeşitli görevlerde bulunduğu, ancak sadece %3.8'inin klinik araştırmalar ile ilgili eğitim aldığı belirlenmiştir. Hemşirelerin klinik araştırmalar ile ilgili bilgi düzeylerinin ortalaması 10.1 ± 4.1 (maks. 19), olumlu tutum puanlarının ortalaması ise 5.8 ± 1.7 (maks. 8) olarak bulunmuştur. Hemşirelerin çoğunun klinik araştırma tanımını ve etik kurul izni olmadan klinik araştırmanın başlatılamayacağını, bildiği ancak klinik araştırmaların etik yönü ile ilgili düzenlemelere ait bilgilerinin sınırlı olduğu görülmüştür. Hemşirelerin çoğunluğunun gönüllünün tanımı, bilgilendirilmiş olur ve gönüllü bilgilerinin gizliliği ile ilişkili kavramları bildiği ancak sadece %4.8'inin duyarlı gruplarda klinik araştırma yapılmasına ilişkin bilgi sahibi olduğu saptanmıştır. Hemşirelerin klinik araştırmaların tasarımına ilişkin ifadeleri doğru yanıtlama oranlarının %37.8'i geçememiş olduğu görülmüştür. Klinik araştırmalar ile ilgili eğitimi olan, klinik araştırmalarda görev alan ve klinik araştırma ile ilgili danışan hastası olan hemşirelerin klinik araştırmaya ilişkin bilgi puanlarının diğer hemşirelere göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05). Hemşirelerin klinik araştırmalar ile ilgili bilgi düzeyleri ile klinik araştırmalara ilişkin tutumları arasında pozitif ve orta düzeyde bir ilişki gösterilmiştir (r =0.35, p<0.01). "Klinik araştırma hemşireliği ayrı bir uzmanlık dalı olmalıdır" görüşünde olan ve klinik araştırmalarda görev almak için isteklilik gösteren hemşirelerin klinik araştırmalar ile ilgili bilgi ve tutum puanlarının daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Klinik araştırmaların yürütülmesi ve etik yönü ile ilgili olarak temel eğitim programlarının açılması ve hemşirelerin bu programlara katılımlarının teşvik edilmesi, ülkemizde yürütülen nitelikli klinik araştırmaların sayısının artmasında rol oynayacaktır. Anahtar Sözcükler: Klinik araştırma, hemşirelik, hemşirelerin tutumu, hemşirelerin bilgi düzeyi, klinik araştırma hemşireliği
Metabolik sendromda erektil yanıtlar h2s ile değişiyor mu?
Bu proje ile metabolik sendrom (MetS) modeli oluşturulan deney hayvanlarında, hidrojen sülfürün (H₂S) erektil yanıtlar üzerine etkisi değerlendirilerek ve penil dokudaki H₂S miktarı saptanarak, MetS'da H₂S'in erektil fonksiyonlar üzerine olası etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Projemizde Wistar sıçanlarda (200-250 gram) yüksek fruktoz diyeti (10hafta boyunca %60 oranında fruktoz) ile MetS modeli oluşturulacaktır. 10 hafta sonunda kontrol ve MetS gruplarında biyokimyasal analizler, in vivo kavernöz basınç yanıtları ve penil dokuda yapılacak H2S ölçümleri ile birlikte kontrol ve MetS grupları karşılaştırılarak MetS'de gelişen ED ve buna bağlı olarak penil dokuda değişen H2S düzeyleri değerlendirilecektir. Kardiyovasküler hastalıklara neden olan risk faktörlerinin (hipertansiyon, obezite, insülin rezistansı) birkaçının bir arada bulunması olarak tanımlanan MetS'nin dünyada görülme sıklığı giderek artmaktadır. Seksüel birleşme için yeterli ereksiyona ulaşamama veya yeterli sürede ereksiyonu sürdürememe olarak tanımlanan ED ise MetS'nin ilk bulgusu olarak bilinmektedir. MetS-ED ilişkisi daha sıklıkla klinik çalışmalarla araştırılmıştır. Projemizde bu ilişki daha önce araştırılmamış olan bir mekanizma üzerinden değerlendirilecktir ve ortaya konulan mekanizma ile alternatif tedavi yöntemlerini araştıran çalışmalara ışık tutulacaktır. Memeli hücrelerinde endojen olarak sentezlenen H2S'in ise nöromodulasyon, hipertansiyon, ödem, insülin sekresyonu, miyokardiyal kontraktilite ve vasküler tonusun düzenlenmesi gibi çeşitli fizyolojik ve patofizyolojik olaylarda rol oynadığı ortaya konmuştur. Bu çalışma ile H2S-MetS aracılı ED arasındaki ilişki ilk kez araştırılacaktır. H2S'in MetS hastalarında ED'nu iyileştirici etkisi olabileceği düşünülmektedir. Elde edilen sonuçlara göre H2S'in klinik uygulamalarda kullanılabilirliği değerlendirilecektir.
İzole perfüze rat kalbinde doksorubisin kardiotoksisitesi üzerine melatonin' in koruyucu etkilerinin araştırılması
Güçlü etkili bir antineoplastik ilaç olan Doksorubisin'in klinik kullanımını kısıtlayan önemli kardiotoksik yan etkisi bulunmaktadır. Kardiotoksik etki mekanizması tam olarak bilinmemekle beraber günümüzde bu etkiden sorumlu major mekanizmanın oksidatif strese bağlı doku hasarı olduğu düşünülmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, doksoubisin gibi antrasiklin grubu antineoplastiklerin yaptığı oksidatif hasara bağlı gelişen kardiotoksisiteye karşı birçok antioksidan maddenin koruyucu etkileri olduğu gösterilmiştir.Pineal bezden salınan bir hormon olan melatoninin de serbest radikal tutucu ve antioksidan özellikleri olduğu yapılan birçok çalışma ile gösterilmiş ve bu amaçla melatonin oksidatif hasara bağlı gelişen birçok patolojide yararlı bulunmuştur.Bu çalışmada doksorubisin ile kardiotoksisite oluşturulan ratlardan izole edilen ve invitro olarak perfüze edilen kalplerde melatoninin koruyucu etkileri araştırıldı. Bu amaçla, kullanılan erkek wistar albino ratlar dört gruba ayrıldı; 1.grup kontrol (1 ml steril saline intraperitoneal (i.p) ), 2.grup Doksorubisin (dox) (tek doz, 10 mg/kg (i.p) ), 3.grup Dox (tek doz, 10 mg/kg (i.p) ) + melatonin (mel) (7 gün süresince günde 1 defa 10 mg/kg (i.p) ), 4.grup ise sadece melatonin (7 gün süresince günde 1 defa 10 mg/kg (i.p) ), verilen ratlardan oluştu. Yedi günün sonunda tüm gruplarda sternotomi ile toraks açılıp kalp izole edildi. Assendan aort izole ve kanüle edilerek Langendorff sistemine takıldı. Langendorff sisteminde, peristaltik pompa yardımı ile 37 0C de ve % 5 CO2 + % 95 O2 karışımı ile havalandırılan Krebs'-Henseleit solüsyonu ile sabit akımla perfüze edilerek, koroner perfüzyon basıncı (PB), kalbe takılan elektrotlar yardımı ile kalp atım hızı (KAH) ve sol ventrikül içine yerleştirilen balon ile sol ventrikül gelişen basıncı (LVDP) kaydedildi. Ayrıca kalbin kontraksiyon gücünü gösteren sol ventrikülün birim zamandaki maksimum sistolik ve minimum diastolik basınçlarını ifade eden LV( dP/dt)max veLV( dP/dt)min kaydedildi.Deneyler sonucunda, Doksorubisin enjeksiyonu yapılan grupta kontrol grubuna göre koroner perfüzyon basıncının ve LV( dP/dt)min değerlerinin anlamlı olarak arttığı, kalp atım hızı, LVDP ve LV( dP/dt)max değerlerinde anlamlı bir azalma olduğu görüldü. Buna karşılık Dox+melatonin grubunda Dox grubuna göre perfüzyon basıncının ve LV(dP/dt)min değerlerinin anlamlı olarak azaldığı, LVDP ve LV(dP/dt)max değerlerinin ise anlamlı olarak arttığı gözlendi.Sonuç olarak Dox grubunda bozulan kalp konraktilitesi ve kalp hemodinamiği ile karekterize kardiotoksik etkinin melatonin ile anlamlı olarak korunduğu görüldü.
Milnasipran ve sertralin'in ağrı ve inflamasyon üzerine etkisinin farklı iki modelle araştırılması
Trisiklik antidepresan (TCA) ve selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI) psikiyatrik hastalıkların tedavisinde yaygın olarak kullanılan ilaçlardır. Antidepresan olarak klinikte kullanılan bu ilaçların aynı zamanda analjezik ve antiinflamatuar etkilerinin de olduğu hayvan ve insan çalışmalarında gösterilmiştir. Her iki gruptaki ilaçlar klinikte analjezik olarak öncelikle nöropatik ağrı tedavisinde tercih edilmektedir. Yapılan çalışmalarda hem noradrenalin hem de serotonin geri alımını inhibe eden ilaçların ağrıyı gidermede etkili olduğu halde antiinflamatuar etkileri konusunda aralarında farklılıklar gözlenmiştir.Bu çalışmada hem serotonin hem de noradrenalin geri alımını inhibe eden (SNRI) milnasipran ve selektif serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) olan sertralin'in ağrı ve inflamasyon üzerine etkileri ve bu etkilerin mekanizmaları farklı iki model kullanılarak araştırıldı. Çalışmada ağrıyı değerlendirme yöntemi olarak tail-flick; inflamasyonu değerlendirme yöntemi olarak formalin testi kullanıldı. Çalışmanın sonucunda milnasipran'ın istatistiksel olarak anlamlı derecede (p<0,05) analjezik etkisi 30mg/kg ve 50mg/kg dozlarında gözlendi. Milnasipran'ın istatistiksel olarak anlamlı derecede (p<0,05) antiinflamatuar etkisi ise formalin testinde değerlendirdiğimiz tüm parametreleri düşürerek belirgin antiinflamatuar etkili bulunan 50mg/kg dozunda gözlendi. Sertralin'in istatistiksel olarak anlamlı derecede (p<0,05) analjezik etkisi 50mg/kg dozunda gözlendi. Sertralin çalışılan dozlarda antiinflamatuar bulunmadı.Mekanizma çalışmaları opioiderjik, serotonerjik, noradrenerjik ve nitrerjik sistemler üzerinden araştırıldı. Gözlenen analjezik ve antiinflamatuar etkilerde tüm sistemlerin rolü olduğu bulundu.
İzole perfüze rat kalbinde myokardiyal iskemi reperfüzyon hasarı üzerine 3-aminobenzamid ve siklosporin a kombinasyonunun muhtemel koruyucu etkilerinin araştırılması
ÖZETBu çalışmada kuvvetli PARP inhibitörü 3-aminobenzamid ile enerji kaynaklarının tüketimi engellenerek ve güçlü stimulus baskılanarak siklosporin A ile kombinasyonunun miyokardiyal reperfüzyon hasarının tek başına PARP inhibisyonunun ya da tek başına MPTP baskılanmasının sağladığı korumayı potansiyelize edip etmeyeceğinin araştırılması amaçlandı. Bu amaçla kalpte İR ile indükte oksidatif kardiyak hasar üzerine PARP inhibitörü 3-aminobenzamid(3-AB) + Siklosporin A'(CsA)nın etkilerinin araştırılması planlandı. Çalışmada 350?400 g ağırlığında 40 adet erkek Wistar-albino sıçan kullanıldı. Langendorff sisteminin kullanıldığı çalışmamızda kalpler 18 ml/dk hızla %95 CO2+%5 O2 karışımı ile havalandırılan 37 ? C sıcaklıktaki modifiye Tyrode solüsyonu ile perfüze edildi. İlaç uygulaması Tyrode solüsyonu içerisine litrede 3 mM 3-Aminobenzamid ve/veya 0,2 ? M Siklosporin A katılarak yapıldı. Deney gruplarında 10 dakikalık stabilizasyon periyodunun ardından 30 dakika iskemi ve 60 dakika reperfüzyon uygulandı. Gruplar şu şekilde oluşturuldu (n=8); Grup 1: Sham opere grubu, Grup 2: Kontrol grubu, Grup 3: 3-AB grubu, Grup 4: CsA grubu, Grup 5: 3-AB+CsA grup. Tüm gruplarda hemodinamik parametreler [kalp hızı, koroner perfüzyon basıncı, sol ventrikül geliştirilen basıncı (LVDP), maksimum kasılma (dP/dtmax) ve gevşeme hızı (dP/dtmin)] kayıt altına alındı. Reperfüzyonun 0 ve 30. dakikalarında alınan örneklerde laktat dehidrojenaz (LDH) ölçümü yapıldı ve deney sonrasında kalplerde hacim ve ağırlık olarak nekroz alanı yüzdesi tayin edildi. Madde uygulanan gruplarda (Grup 3, 4 ve 5) ölçülen parametreler açısından kontrol grubuna göre anlamlı bir değişiklikler saptanmıştır (p>0.05). 3-AB+CsA gruptan elde edilen hemodinamik parametreler ve LDH değerleri ve ağırlık ve hacim metoduyla ölçülen nekroz alanı değerleri açısından grup 3 ve 4'ten elde edilen değerlerle karılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Bu verilerden yola çıkarak her iki mekanizmanın eş zamanlı olarak inhibisyonunun hem hemodinamik parametreler açısından hemde nekroz alanı azaltmada anlamlı bir fark yaratmadığını düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Langendorff, İskemi Reperfüzyon Hasarı, Siklosporin A,3-Aminobenzamid, Poli(ADP-Riboz) Polimeraz enzimi
İzole perfüze sıçan kalbinde oluşturulan iskemi reperfüzyon hasarı üzerine poli(adp riboz)polimeraz inhibitörü 5-aminoisoquinolinone ve na+-h+ antiport inhibitörü zoniporide'nin etkilerinin araştırılması
Na+-H+ antiport inhibitörü zoniporide ve Poli(ADP-Riboz) Polimeraz (PARP) inhibitörü 5-aminoisoquinolinone'nün (5-AIQ) kalpte iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkilerinin olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada zoniporide ve 5-AIQ'nun birlikte kullanılmasının kalpte iskemi reperfüzyon hasarına karşı ek bir katkı yapıp yapmayacağının araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmada 250-350 g ağırlığında 40 adet erkek Sprague-Dawley sıçan kullanıldı. Ratlar beş gruba ayrıldı (n=8); Grup 1: Sham opere grubu, Grup 2: İR grubu, Grup 3: 5-AIQ grubu, Grup 4: Zoniporide grubu, Grup 5: Mix grup. İzole rat kalpleri Langendorff sistemi kullanılarak 30 dk iskemi ve ardından 120 dk reperfüzyona maruz bırakıldı. Stabilizasyon periyodunun ardından Grup 3,4 ve 5'teki kalplere Zoniporide (50 nM/L) ve 5-aminoisoquinolinone (7.5 ? M/L) Tyrode solüsyonuna eklenmek suretiyle uygulandı. Tüm gruplarda hemodinamik parametreler [kalp hızı, koroner perfüzyon basıncı, sol ventrikül geliştirilen basıncı (LVDP), maksimum kasılma (dP/dtmax) ve gevşeme hızı (dP/dtmin)] kayıt altına alındı. Miyokardiyal hasar kalp dokusunda nekroz alanı ölçümü ve perfüzat sıvısında Laktat Dehidrojenaz (LDH) düzeylerinin ölçümüyle ortaya konuldu. Kalp hızı dışında grup 3,4 ve 5'ten elde edilen hemodinamik parametreler İR grubuna göre anlamlı derecede farklılık gösteriyordu (p ? 0.05). Zoniporide ve 5-AIQ grupları mix grupla karşılaştırıldığında gruplar arasında hemodinamik parametreler ve LDH düzeyi açısından farklılık bulunmazken (p>0.05), mix grupta hacim ve ağırlık metoduyla hesaplanan nekroz alanının anlamlı olarak azaldığı gözlendi [(p ? 0.05) ve (p ? 0.001)]. Bu sonuçlar Zoniporide ve 5-AIQ'nün birlikte kullanımının özellikle nekroz alanını azaltarak iskemi reperfüyon hasarına karşı koruyuculukta artışa yol açtığını göstermektedir.Anahtar Kelimeler: İskemi Reperfüzyon Hasarı, Langendorff, Zoniporide, 5-aminoisoquinolinone,Sıçan kalpleri
İn vivo sıçan kalbinde oluşturulan iskemi reperfüzyon hasarında rosuvastatin'in koruyucu etkisinin iskemik önkoşullama ile karşılaştırılması
İskemi sonrası reperfüzyonun yol açtığı ağır oksidatif stres ciddi işlevsel ve yapısal hasara yol açamaktadır. Bu hasardan başlıca serbest oksijen radikalleri sorumlu tutulmaktadır. Son yıllarada farklı organlarda yapılan çalışmalarda reperfüzyon kaynaklı hasara karşı iskemik önkoşullama gibi yöntemlerin yanı sıra birçok antioksidan maddenin koruyucu etkileri gösterilmiştir.Statin bileşikleri arasında yer alan rosuvastatinin pleiotropik etkileri ile reperfüzyon döneminde izlenen oksidatif strese karşı antioksidan ve antienflamatuar etkinliğiyle kardiyak hasarı azaltmada yararlı bulunmuştur.Bu çalışmada sol koroner arter ligasyonu ile miyokard iskemisi oluşturulan kalplerde, rosuvastatin ile gerçekleştirilen farmakolojik önkoşullamanın koruyucu etkisi, iskemik önkoşulama ile karşılaştırıldı. Bu amaçla, kullanılan erkek wistar albino sıçanlar; Sham opere grubu, İskemi Reperfüzyon (İR) grubu (30 dk iskemi, 120 dk reperfüzyon), İskemik Önkoşullama (İÖK) grubu (3 siklus halinde 5 dk. iskemiyi takiben 5 dk. Reperfüzyon) ve Farmakolojik Önkoşullama (FÖK) grubu (10 mg/kg rosuvastatin, iv infüzyon şeklinde) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Tüm gruplarda stabilizasyonun 10. dakikasında, iskeminin sonunda, reperfüzyonun 60. ve 120. dakikalarında kreatin kinaz-miyokard bandı (CK-MB) düzeyleri ölçümü için kan örneği alındı ve alınan miktar kadar vücut sıcaklığına getirilmiş serum fizyolojik verildi. Tüm protokol boyunca ratlarda stabilizasyonun 10. dakikasında, iskeminin sonunda, Reperfüzyonun 60. ve 120. dakikalarında 3 er tekrar şeklinde arteriyel tansiyon ve nabız ölçümü yapıldı. Deney protokolünün sonunda nekroz alanı tayini için kalplere evans mavisi ve 2,3,5-Trifeniltetrazolyum klorür (TTC) boyası ile muamele edildi.Deneyler sonucuında, iskemi reperfüzyon grubuna göre CK-MB düzeylerinde iskemi sonunda, reperfüzyonun 60. ve 120. dakikalarında anlamlı şekilde düşüş izlendi (p<0.05). Ayrıca, iskemi sonunda farmakolojik önkoşullama grubundaki CK-MB düzeyindeki azalmanın iskemik önkoşullama grubuna göre anlamlı şekilde farklı olduğu gözlendi (p<0.05). Nekroz alanlarındaki değişimler açısından yapılan karşılaştırmada, iskemik önkoşullama grubunda, gerek ağırlık ve gerekse hacim açısından iskemi reperfüzyon grubuna göre düşük değerler izlenirken (p<0.01), farmakolojik önkoşullama grubunda nekroz alanı boyutlarının en düşük değerleri aldığı gözlendi (p<0.01).Sonuç olarak, rosuvastatin ile yapılan farmakolojik önkoşullamanın, iskemi reperfüzyon hasarına karşı, iskemik önkoşullamadan daha etkili ve koruyucu olduğu görüldü.
İzole perfüze rat böbreğinde sisplatin nefrotoksisitesi üzerine necrostatin-1 'in koruyucu etkilerinin araştırılması
Sisplatin kanser kemoterapisinde solid tümörlere karşı oldukça etkin ve geniş kullanıma sahip olan bir antineoplastik ajandır. Nefrotoksisite, sisplatinin kullanımını kısıtlayan en önemli yan etkisidir. Böbrekte nekroz sonucu oluşan ve renal hemodinamide değişikliklerle karekterize sisplatin nefrotoksisitesinde başlıca oksidatif stres olmak üzere, bir çok mekanizmanın rol oynadığı bilinmektedir. Son yıllarda antioksidan özelliği olan ilaçlarla yapılan birçok çalışmada sisplatin nefrotoksisitesi üzerine farklı mekanizmalar ile koruyucu etkilerin oluştuğu bildirilmiştir. Bu çalışmada programlı nekrotik hücre ölümü olan nekroptozisi RIPK-1'i inhibe ederek önleyen Necrostatin-1 ' in sisplatin ile oluşan nefrotoksisite üzerine koruyucu etkileri araştırıldı. Bu amaçla kullanılan erkek Spraque-Dawley ratlar dört gruba ayrıldı. 1. Grup = Kontrol grubu 2. Grup = Tek doz sisplatin (5mg/kg.ip) 3. Grup = Tek doz sisplatin +Necrostatin-1 (5mg/kg. ip + 1,65 mg/kg/gün. i.p , 5 gün) 4. Grup = Necrostatin-1 (1,65mg/kg/gün,i.p,5 gün) Bütün gruplarda sisplatin ile oluşturulan deneysel nefrotoksisite sonrası, anestezi altında, böbrekler izole edildi. İzole edilen böbreklerden biri renal arterden kanüle edilerek perfüzyon sistemine takıldı ve peristaltik pompa yardımı ile 37 oC de ısıtılan, karbojen (%5 CO2 ve %95 O2 karışımı) ile havalandırılan Krebs-Henseleit solüsyonu ile perfüze edildi. Böbrek perfüzyon basınçları, serum üre, kreatinin ve doku MDA düzeyleri, histopatolojik değişiklikler, gruplar arasında karşılaştırıldı. Tek doz sisplatin (5mg/kg, i.p) verilen grupta, perfüzyon basınçlarında, doku MDA, serum üre ve kreatinin düzeylerinde kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde artış olduğu görüldü(p<0.01). Sisplatin grubunda meydana gelen bu artışın, sisplatin ile beraber necrostatin-1 verilen grupta anlamlı olarak azaldığı gözlendi (p<0.05, p<0.01). Histopatolojik olarak da sisplatin verilen grupta glomerüler hasar ve tübülüslerde dilatasyon geliştiği gözlendi. Buna karşılık, sisplatin ile birlikte Necrostatin-1 verilen grupta tübüler dilatasyon ve glomerüler hasarın, yalnız sisplatin verilen gruba göre anlamlı bir şekilde azaldığı gözlendi. Sonuç olarak Necrostatin-1'in Sisplatin nefrotoksisitesi üzerine koruyucu etkisinin olduğu kanaatine varıldı.
Organoklor intetisidlerle akut ve kronik zehirlenmelerin deneysel olarak incelenmesi ve insektisidlerin likidkromatografi yöntemi ile çeşitli dokularda saptanmaları
Difenilhidontoin´in izole kalp üzerindeki etkileri
Rat Böbreğinde iskemi reperfüzyon hasarına karşı allopurinol l-arginin L -name diliazem ve prednizolonun koruyucu etkileri
Elektriksel olarak stimüle edilmiş sıçan mide fundus ve ileumunda histamin ve nitrik oksidin etkileri
ÖZET Histamin gastrointestinal sistemde histamin Hi, H2 ve H3 reseptörleri yolu ile çeşitli etkiler oluşturur. Bu çalışmada elektriksel alan stimülasyonu ile uyarılmış sıçan mide fundus ve ileum şeritlerinin oluşturduğu kasılma yanıtlarını histaminin ne şekilde etkilediği ve bu etkilerin oluşumu esnasında nitrik oksidin herhangi bir rolünün bulunup bulunmadığı araştın İdi. Sıçan mide fundus ve ileum şeritlerinde H| ve H2 reseptörlerin sırasıyla pirilamin ve famotidin ile bloke edilmesinin elektriksel alan stimülasyonu ile oluşturulan kasılmaları azalttığı; bu koşullarda histamin H3 reseptörlerinin R-(a)-metilhistamin ile stimülasyonunun kontraktil yanıtlar üzerinde ilave bir inhibisyon oluşturduğu, H3 reseptörlerin tiyoperamid ile bloke edilmesinin ise kontraktil yanıtları artırdığı saptandı. Çalışma süresince sıçan mide fundus ve ileum şeritlerine uygulanan histamin H| reseptör blokörü pirilamin ve H2 reseptör blokörü famotidinin elektriksel alan stimülasyonu sonucu oluşan kasılma yanıtlarını azalttıkları saptandığı halde yine histamin H2 reseptör blokörü bir bileşik olan ranitidin varlığında elektriksel alan stimülasyonu sonucu oluşan kasılma yanıtlarında artma kaydedildiği belirlendi. Ranitidin gibi bir H2 reseptör blokörü olan famotidinin sıçan mide fundusu ve ileumunda elektriksel alan stimülasyonuna verilen kontraktil yanıtlan artırmayıp azalttığı saptandığından bu durumun ranitidine özgül olduğu H2 reseptör blokasyonuna bağlı olmadığı kanısına varıldı. Pirilamin famotidin ile kombine edildiğinde elektriksel alan stimülasyonuyla elde edilen kontraktil yanıtlardaki inhibisyon devam ederken kombinasyona famotidin yerine ranitidin eklendiğinde ne pirilaminin inhibitor etkisi ne de ranitidinin fasilitatör etkisi gözlenebildi. Bu nedenle pirilamin ve ranitidinin birbirlerinin sıçan mide fundus ve ileum şeritlerinin elektriksel stimülasyona verdikleri kontraktil yanıtlar üzerindeki etkilerini antagonize ettikleri kanısına varıldı. Çalışmanın sonraki aşamalarında gerek H| reseptör blokörü pirilamin gerek H2 "eseptör blokörü famotidin gerekse bunların kombinasyonu varlığında histamin H3 reseptör Mokörü bir madde olan tiyoperamidin sıçan mide fundusu ve ileum preparatlarının elektriksel ilan stimülasyonuna verdikleri kontraktil yanıtları artırdığı saptandı. Ancak histamin H2.eseptör blokörü ranitidin varlığında zaten artmış olan elektriksel alan stimülasyonuna verilen contraktil yanıtları istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde değiştirmediği görüldü. 59Pirilamin+famotidin kombinasyonunda görüldüğü gibi pirilamin+ranitidin kombinasyonunda da tiyopcramidin elektriksel alan stimülasyonuna verilen kasılma yanıtlarını artırdığı saptandı. Her bir histamin reseptör blokörünün varlığında sıçan mide fundusu ve ileum şeritlerinin elektriksel alan stimülasyonuna verdikleri yanıtlar üzerine H3 agonisti bir madde olan R-(a)-metilhistaminin 10"8, 10"7, 10"6, 10" 5 derişimleri kümülatif olarak ilave edilerek yanıtlan ne şekilde etkilediği incelendi. Histamin Hı blokörü pirilamin varlığında R-(a)-metilhistamin kontraktil yanıtlarda derişime bağlı aşamalı bir inhibisyon oluşturdu. Histamin H2 reseptör blokörleri famotidin veya ranitidin varlığında da R-(ct)- metilhistamin elektriksel alan stimülasyonuna verilen kontraktil yanıtlarda yine derişime bağlı aşamalı bir inhibisyon oluşturdu. Pirilamin+famotidin veya pirilamin +ranitidin varlığında elektriksel alan stimülasyonu sonucu oluşan kasılma yanıtlarında da durumun değişmediği; R-(a)-metilhistaminin bu gruplarda da derişime bağlı kademeli bir inhibisyon oluşmasına aracılık ettiği; gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadığı belirlendi. R-(a)-metilhistamin ile oluşturulan inhibitor etkide nitrik oksidin herhangi bir katkısının bulunup bulunmadığını araştırmak amacı ile ortamda pirilamin ve famotidin varken banyo solüsyonuna nitrik oksit sentaz inhibitörü L-NAME, nitrik oksit prekürsörü L-Arginin veya bunların kombinasyonu ilave edilerek R-(a)-metilhistaminin inhibitor etkisinin değişip değişmeyeceğine bakıldı. Grupların tümünde R-(a)-metilhistaminin elektriksel alan stimülasyonu sonucu oluşmuş kasılma yanıtlarını derişime bağımlı bir şekilde kademeli olarak azalttığı ancak R-(a)-metilhistaminin IC50 değerleri açısından kıyaslandıklarında gruplar arasında fark bulunmadığı belirlendi. Sonuç olarak sıçan mide fundus ve ileumunda elektriksel alan stimülasyonuna verilen ağırlıklı olarak kolinerjik karakter taşıyan kontraktil yanıtlar üzerinde gözlenen H3 reseptör aracılı inhibisyona nitrik oksidin herhangi bir katkısının bulunmadığına karar verildi. 60
Melatonin'in sıçanlarda oluşturulan intestinal iskemi-reperfüzyon hasarında izole ileum düz kas fonksiyonel yanıtları
ÖZET MELATONİNİN SIÇANLARDA OLUŞTURULAN INTESTINAL İSKEMİ-REPERFÜZYON HASARINDA İZOLE İLEUM DÜZ KAS FONKSİYONEL YANITLARI ÜZERİNE ETKİSİ Zerrin ÖZCELIK. Amaç: Bu çalışmanın amacı iyi bir antioksidan olarak bilinen melatoninin sıçanlarda oluşturulan intestinal iskemi-reperfüzyon hasarında izole ileum segmentlerinde düz kas fonksiyonel yanıtlarına etkisini araştırmaktır. Materyal ve Metod: Toplam 48 Sprague-Dawley rat 6 eşit gruba ayrıldı: Grup 1 kontrol, Grup 2 sham-opere, Grup 3 iskemi, Grup 4 iskemi-reperfüzyon, Grup 5 iskemi + melatonin, Grup 6 iskemi-reperfüzyon + melatonin. Melatonin intraperitoneal olarak 10 mg/kg dozunda verildi. Barsaklarda 30 dakika iskemi, 90 dakika reperfüzyon sağlandı. Ratlar ileum segmenti alındıktan sonra sakrifiye edildiler. Alman ileum segmenti izole organ banyosunda asıldı ve asetilkoline karşı kasılma, adrenaline karşı gevşeme yanıtlan kaydedildi. Ayrıca ileum segmentleri histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Asetilkolin kasılma yanıtları açısından, Grup 2, grup 3 ve grup 4 ile karşılaştırıldığı zaman istatistiki olarak anlamlı bulundu (p<0.05, p< 0.01). Grup 3, Grup 5 ile karşılaştırıldığı zaman anlamlı bulundu (p< 0.01). Grup 4 ile Grup 6 karşılaştırıldığı zaman istatistiki olarak anlamlı bulundu (pO.01). Adrenalin gevşeme yanıtları açısından, Grup 2, Grup 3 ve Grup 4 ile karşılaştırıldığı zaman istatistiki olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p<0.05, p< 0.01). Grup 3, Grup 5 ile anlamlı sonuç verdi (p<0.05, pO.01). Grup 4 ile Grup 6 run karşılaştırılması istatistiki olarak anlamlıydı (p<0.05). Histopatolojik sonuçlar kasılma ve gevşeme yamtlarıyla uyumluydu. Sonuçlar: Bu çalışmada iskemi-reperfüzyona maruz kalan ratlann barsak dokusunun kasılma ve gevşeme yanıtları, kontrol ve sham öpere grubu kasılma ve gevşeme yanıtlarına göre daha düşük bulundu. İskemi-reperfüzyondan önce melatoninle tedavi ileal segmentlerin düz kas yanıtlarında bir düzelme sağladı. Anahtar sözcük: iskemi-reperfüzyon, melatonin,izole ileum, rat
Sıçan akciğerinde oluşturulan iskemik önkoşullamanın kalpteki iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkileri
ÖZET Tek veya tekrarlayan kısa süreli iskemi-reperfüzyon periyotlarının daha uzun süreli iskemik periyotlarda gelişebilecek organ, doku veya hücre hasarına karşı belirgin bir direnç oluşturması ile gerçekleşen koruyucu mekanizmaya iskemik önkoşullama denir. İskemik önkoşullama korumasının oluşumunda adenozin, bradikinin, opioid reseptörler, serbest radikaller ve nitrik oksit gibi endojen maddeler tetikleyici olarak rol alırlar. Tetikleyici maddeler başlattıkları bir dizi reaksiyon ile aktive ettikleri protein kinaz C aracılığıyla sarkolemmal ve mitokondriyal K+ATP kanallarının açılmasına neden olurlar. İskemik önkoşullamanın uç efektörü olarak tanımlanan K+ATP kanalları, hücre içi Ca4"1" düzeylerine ve aksiyon potansiyel süresine olan etkisiyle korumanın oluşumunda kritik bir rol oynar. Bir organ veya dokunun iskemi ve reperfüzyonu ile oluşturulan önkoşullama, başka bir arterin beslediği organ veya dokuyu da önkoşullayarak koruyucu etki gösterebilir. Bu durum uzak iskemik önkoşullama olarak adlandırılır. Bugüne kadar kalpteki iskemi-reperflizyon hasan üzerine renal, mezenterik, infrarenal aorta ve ekstremite arterleri üzerinde oluşturulan önkoşullamanın etkileri incelenmiş olup, sonuç olarak uzak iskemik önkoşullamanın klasik önkoşullamaya benzer mekanizmalarla oluştuğu öne sürülmüştür. Biz de bu çalışmamızda sıçan akciğerinde oluşturduğumuz önkoşullamanın kalpteki iskemi ve iskemi-reperfüzyon hasan üzerindeki etkilerini incelemeyi hedefledik. Çalışmamızda toplam 24 adet (n=6) Sprague-Dawley sıçan kullandık. Sıçanlan 120 mg/kg dozunda intraperitoneal tiyopental sodyum ile anestetizeye ettik. Deney süresince hayvanların vücut ısısının 37 ± l °C, tidal volümün l mi/100 gr, solunum sayışırım dakikada 60 olmasını sağladık. Tüm cerrahi işlemler süresince belirgin aritmi oluşan, ortalama arteriyel kan basınç değerleri kalıcı bir şekilde 60 mmHg' nin altına düşen ve çalışma sonunda alınan arteriyel kan örneklerinde pH değeri 7.35- 7.45, parsiyel karbondioksit değeri 32-48 mmHg aralığı dışında olan sıçanları çalışma dışı bıraktık. Sıçanlara intravenöz yolla 200 İU/kg heparin uygulamasından sonra sol parasternal torakotomi ile göğüs kafesini açtık. Kalpteki uygulamalarımız için sol koroner arteri ve akciğerdeki uygulamalar için ise sol pulmoner arteri kullandık. Akciğeri, önkoşullama oluşturmak için, 3 siklüs halinde, her seferinde 5 dakika iskemi +10 dakika reperfuzyona maruz bıraktık. Grupları şu şekilde oluşturduk; Grup l: Kalpte iskemi (30 dk), Grup 2: Kalpte iskemi (30 dk) + reperfuzyon (60 dk), Grup 3:Akciğerde iskemik önkoşullama sonrası kalpte iskemi (30 dk), Grup 4: Akciğerde iskemik önkoşullama sonrası kalpte iskemi (30 dk) + reperfuzyon (60 dk). Deney sonrası aldığımız sol kalp doku örneklerinde histopatolojik incelemeyle birlikte yüksek performanslı likit kromatografi kullanarak kalp dokusundaki malondialdehit ile pürin nükleotid düzeylerini analiz ettik. Grup 3 ve 4' teki malondialdehit değerlerini (0,26 ± 0,02 ve 0,24 ± 0,02 umol/L), grup ive 2'ye (0,42 ± 0,04 ve 0,35 ± 0,01 umol/L) göre anlamlı olarak düşük bulduk (n=6, p < 0.01). İskemik önkoşullama gruplarıyla önkoşullamasız gruplar arasında yaptığımız karşılaştırmada önkoşullama yapılan gruplarda kalp dokusundaki adenozin düzeylerini anlamlı olarak düşük (grupl: 1,43 ± 0,13, grup 2: 1,11 ± 0,06, grup 3: 0,97 ± 0,08, grup 4: 0,81 ± 0,08 ugr/ml), adenozin trifosfat düzeylerini ise (grupl: 3,20 ± 0,10, grup 2: 3,34 + 0,12, grup 3: 4,24 ± 0,20, grup 4: 5,95 ± 0,25 ugr/ml) anlamlı olarak yüksek bulduk (n=6, p < 0.01). Sonuç olarak akciğerde oluşturulan iskemik önkoşullamanın kalpteki iskemi ve iskemi-reperfüzyon hasan üzerinde koruyucu etkisinin olduğunu ve bu etkinin miyokardiyal adenozin düzeyleri ile ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar kelimeler: Sıçan, kalp, akciğer, uzak iskemik önkoşullama, adenozin.
Mirabegron'un pulmoner hipertansiyon üzerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada güncel olarak aşırı aktif mesanede kullanılan selektif beta-3 adrenerjik reseptör agonisti olan Mirabegron'un deneysel pulmoner arterial hipertansiyon (PAH) rat modelinde hastalığın seyrini değiştirip değiştirmediğini araştırdık. Araştırmada, Mirabegron'un pumoner arterial hipertansiyonlu deneklerde kalbin sağ ventrikül büyümesini, pulmoner arter kalınlaşmasını ve basıncını azaltıcı etkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. 230-470 gr arasındaki Sprague Dawley cinsi sıçanlar kullanılmıştır. Çalışma grupları Grup1: kontrol n=7; Grup 2: Monokrotalin (MCT) 14 gün n=10; Grup 3: Monokrotalin (MCT) 28 gün n=10; Grup 4: MCT 14 + Miragebron 14 gün n=10; Grup 5 MCT 28 + Mirabegron 14 gün n=10. Kontrol grubuna herhangi bir tedavi verilmeyip sağ ventrikül basıncı, karotis arter basıncı ölçülüp daha sonra kalp ve akciğer çıkartılarak kalbin sağ ventrikül / (sol ventrikül + septum) ağırlıkları (Fulton İndeksi) ölçülmüştür. Sol akciğer lobundan alınan örneklerde ise pulmoner arter kalınlaşması ve oklüzyon yüzdesine bakılmıştır. Grup 2'de tek doz Monokrotalin uygulanıp 14 gün sonra, Grup 3'de ise Monokrotalin uygulandıktan 28 gün sonra incelenecek parametrelere bakılmıştır. Grup 4'e Monokrotalin uygulamasından 14 gün sonra 14 gün boyunca Mirabegron ile tedavi edilerek, Grup 5'e ise Monokrotalin uygulamasından 28 gün sonra 14 gün boyunca Mirabegron tedavisi uygulanarak incelenecek parametrelere bakılmıştır. Grupların sırasıyla sağ ventrikül basınçları sırasıyla 6.67±2.12, 6.13±0.83, 14.95±5.23, 6.23±1.86 ve 12.66±4.88 olup p<0.05 ile grup 3, grup 1'e göre anlamlı olarak daha yüksek, diğerlerinde anlamlı fark bulunmamıştır. Grupların pulmoner arter damar kalınlaşması sırasıyla; 4.22±0.82, 9.85±0.90, 14.59±0.56, 11.81±0.56 ve 11.49±0.73 olup grup 5'de grup 4'e göre anlamlı olarak (p<0.05) daha az damar kalınlaşması bulunmuştur. Mirabegron'un PAH semptomlarını düzeltmeye yönelik pozitif bir etkisinin olduğu sonucu çıkartılabilir fakat daha geniş parametrelerin bakılacağı hem hayvan hem de insan deneylerine ihtiyaç olduğu görülmektedir.
Sıçanlarda intraserebroventriküler plazmid ve preformed fibril enjeksiyonu ile oluşturulan alfasinükleinopati parkinson hastalığı modelinde brimonidinin olası nöroprotektif etkisinin incelenmesi
Sıçanlarda santral alfa-sinüklein pre-formed fibril uygulamasının 6 ay sonra alfa-sinükleinopati oluşturduğu bildirilmiş ve sıçan Parkinson hastalığı modeli olarak önerilmiştir. Bu tez çalışmasında, sıçanlarda intraserebroventriküler alfa-sinüklein pre-formed fibril uygulamasından 4 hafta önce, aynı yoldan alfa-sinüklein proteinini kodlayan mRNA'yı içeren plazmid uygulaması ile alfa-sinükleinopati oluşma sürecinin kısalacağı hipotezi test edilmiştir. Süreç bir sıçan Parkinson hastalığı modelinden beklenen kognitif, motor ve motor-dışı belirtileri değerlendirmeye yönelik çeşitli nöropsikofarmakolojik yöntemlerle incelendi. Ayrıca ikincil amaç olarak bu model üzerinde, daha önce retinal ganglion hücrelerde nöroprotektif etkisi gösterilmiş olan α2 adrenerjik reseptör agonisti brimonidin'in olası etkisi değerlendirildi. Bu tez çalışmasında her iki cinsiyetten, Sprague Dawley ırkı sıçanlar (250-300 g, 4 aylık, n=30) kullanıldı. Sıçanlar, cinsiyet dağılımı eşit olacak şekilde, 5 homojen gruba rasgele olarak dağıtıldı (n=6). Bu gruplar control, sham, alfa-sinüklein, alfa-sinüklein + brimonidine ve brimonidine grupları şeklinde oluşturuldu. Etkilerin zamana bağımlılığını değerlendirmek için davranış testleri enjeksiyonların bitiminden 2 ve 4 ay sonra yapıldı. Sıçanlarda anksiyete durumu açık alan (AA) ve yükseltilmiş artı labirent (YAL) testleri ile, öğrenme-bellek performansı yeni nesne tanıma (YNT) ve Morris su labirenti (MSL) testleri ile değerlendirildi. Motor koordinasyonun değerlendirilmesi için dikey tele tutunma (DDT) testi, yatay merdiven testi (YM) ve rot-a-rod testi kullanıldı. Motor-dışı otonomik disfonksiyonun değerlendirilmesi için hot plate testi kullanıldı. Alfa-sinüklein grubunda 2. ayda açık alan testi ile değerlendirilen anksiyete daha fazla olduğu halde YAL testi ile gruplar arasında anlamlı bir fark göstermedi. Alfa-sinüklein grubunda her iki zaman noktasında da YNT ve MSL ile değerlendirilen bellek performansının bozulduğu saptandı. DTT ve YM testleri alfa-sinüklein grubunda motor kooardinasyonun her iki zaman noktasında da kötüleştiğini gösterirken, rot-a-rod testi motor diskoordinasyonun özellikle 4. ayda kötüleştiğini kanıtladı. Ağrılı uyarana verilen tepki süresindeki gecikmeye dayanan hot plate testi bulguları yine alfa-sinüklein grubunda otonomik disfonksiyon geliştiğini belirledi. Bu tez çalışmasında olası nöroprotektif etkisi değerlendirilen brimonidin otonomik disfonksiyon dışında alfa-sinüklein uygulamasına bağlı hiçbir kötüleşmeyi anlamlı olarak geri çevirmedi. Bu tez çalışması ile intraserebroventriküler plasmid ön-uygulamasının alfa-sinüklein ile oluşturulan olası alfasinükleinopatiye bağlı sıçan Parkinson hastalığı modelinin motor ve motor-dışı bulgular ile değerlendirilen oluşma sürecini kısalttığı sonucuna varıldı.
Sıçanlarda anosmi ile bilişsel işlev bozulması arasındaki ilişkinin ve mekanizmalarının araştırılması
Anosmi ile nörodejeneratif hastalıklar arasındaki ilişkinin mekanizması ve yönü henüz tam olarak bilinmemektedir. Bu tez çalışmasında sıçanlarda iki farmakolojik ajan, ZnSO4 ve metimazol uygulanarak olfaktör epitel hasarı ile nöronal hasar aracılı anosmi/hiposmi modelleri oluşturulmuş ve çeşitli davranış testleri ile değerlendirilen bilişsel süreç ile koku duyusu kaybı arasındaki olası ilişki incelenmiştir. Bu çalışmada 6 haftalık, Wistar albino ırkı erkek sıçan (n=18; 217±18 g) üzerinde in vivo ve in vitro deneyler gerçekleştirilmiştir. İntranazal ZnSO4 uygulaması ile mukozal hasar ve HVCN1 kanal blokajı ile akut anosmi modeli, metimazol (75-300 mg/kg, i.p.) enjeksiyonu ile de olfaktör nöronların apoptoz ile harabiyeti sağlanarak kronik anosmi modeli oluşturulması hedeflenmiştir. Sıçanlarda oluşturulan deneysel modellerin anosmi gelişmesine neden olup olmadığının validasyonu Yem Bulma Testi (YBT) ile değerlendirilmiştir. Sonrasında olası nörokognitif değişikliklerin değerlendirilmesi için çeşitli davranış testleri ve LTP'de olası değişikliğin değerlendirilmesi için elektrofizyolojik deneyler gerçekleştirilmiştir. Bazal YBT seansında gömülü yemi bulma bakımından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmazken (Kontrol: 7,7±1,78 dk, Metimazol: 9,3±1,89 dk, Çinko sülfat: 6.1±1,99 dk), anosmi modelleri oluşturulduktan 1 ay ve 2 ay sonraki YBT seanslarında anosmi modelinin geçerliliği doğrulandı (1. ay- Kontrol: 8,5±2,39 dk, her iki anosmi grubu 15±0 dk; p<0.005 vs Kontrol; 2. ay- Kontrol: 8,0±0,92 dk, Metimazol: 15±0 dk; Çinko sülfat: 14,75±0,49; p<0,001 vs Kontrol). Koku duyusunun kaybı vücut ağırlığında kontrol grubuna göre anlamlı azalmaya neden oldu (Kontrol %86,2±9,4 (181gr) vs Metimazol % 70,3±5,86 (146,5 g) ve Çinko Sülfat % 61,6±3,18 (127,6 g)). Hipokampal öğrenme-bellek performansının değerlendirildiği Morris Su Labirenti (MSL) testinde bütün grupların anlamlı öğrenme performansı gösterdiği ve kaçış platformunu bulma sürelerinin anlamlı şekilde azaldığı gözlendi, ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Özellikle prefrontal öğrenme-bellek performansının değerlendirildiği Yeni Nesne Tanıma (YNT) testinde ise Kontrol ve Metimazol grupları arasında anlamlı fark saptandı (Kontrol= %83,8; Metimazol=%37,8; p<0,05). Limbik sistem ile ilişkili korku-güdümlü öğrenme-bellek performansının değerlendirildiği Pasif sakınma (PS) testi bulguları da anosmik gruplarda öğrnemenin bozulduğunu gösterdi (Kontrol: 50,3±97 sn vs Metimazol: 11,5±9.7 sn , Çinlo sülfat: 2,1±0,4 sn ,).; p<0,05 Metimazol vs Kontrol ve p<0,01 Çinko sülfat vs Kontrol). Anksiyetenin değerlendirildiği Yükseltilmiş Artı Labirent (YAL) ve Açık Alan testleri ile dışkılama sayıları değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Depresyon-benzeri davranışın değerlendirildiği Zorlu Yüzdürme Testi (ZYT) bulguları da gruplar arasında anlamlı bir fark olmadığını gösterdi. Dentat gyrus üzerinde gerçekleştirilen elektrofizyolojik deneylerde değerlendirilen LTP kayıtlarında bütün hayvanlarda öğrenme/potentiasyon olduğu ve anosminin dentat gyrus ile ilişkili öğrenme fonksiyonlarını bozmadığı görüldü. Bulgularımız ışığında anosminin hipokampal öğrenme ve bellek üzerinde olumsuz bir etkisinin olmadığı ancak prefrontal korteks ve amigdala üzerinde olumsuz etki gösterdiği sonucuna varıldı. Bu bölgeler üzerinde yapılacak ileri elektrofizyolojik çalışmalar ve mekanizmanın aydınlatılmasına yönelik hücresel çalışmalar önerilir.
Astragalozit IV'ün bilateral kavernöz sinir hasarı sonrası gelişen erektil disfonksiyon üzerine etkileri
Prostat kanseri yetişkin erkeklerde en sık görülen neoplazilerdendir. Tümöral dokunun rezeksiyonu amacıyla uygulanan radikal prostatektomi (RP) sırasında kavernöz sinir (KS)'lerin hasarlanması sıklıkla erektil disfonksiyon (ED) ile sonuçlanmaktadır. RP ile ilişkili ED, travmaya bağlı KS dejenerasyonu sonrası kavernozal düz kas kaybı ve fibrozis gibi morfolojik değişikliklerle karakterize iyatrojenik bir komplikasyondur. TGF-β1/Smad sinyal yolağı kavernozal fibrozisi indükleyen ana mekanizmalardan biridir. Çalışmanın amacı birçok dokuda TGF-β1/Smad sinyal inhibisyonu aracılı antifibrotik özellikleri gösterilen astragalozit IV (AS-IV)'ün RP ile ilişkili ED üzerindeki olası terapötik etkilerini bilateral kavernöz sinir hasar (BKSH) modeli kullanarak incelemektir. Çalışmada 72 adet Sprague-Dawley erkek sıçan (8-10 haftalık) kullanıldı. Sham ve BKSH modeli sonrasında, deney gruplarına (n=6) 7 ve 14 günlük protokoller boyunca 1 mg/kg/gün AS-IV, 5 mg/kg/gün AS-IV veya taşıyıcı intraperitoneal (i.p.) uygulandı. Protokolleri takiben eş zamanlı intrakavernozal basınç (İKB) ve ortalama arteriyel basınç (OAB) ölçüldü; maksimum-İKB/OAB (m-İKB/OAB) ve total-İKB/OAB (t-İKB/OAB) oranları erektil fonksiyon (EF) ölçütü olarak değerlendirildi. Kavernozal doku histopatolojisi Masson Trikrom yöntemiyle incelenirken; TGF-β1, fibronektin, pSmad2, Smad2, Smad3 ve Smad7 protein ekspresyonlarındaki değişiklikler Western Blot yöntemiyle değerlendirildi. Her iki protokolde de BKSH gruplarındaki m-İKB/OAB ve t-İKB/OAB kontrol gruplarına göre anlamlı azaldı. EF'deki düşüş 14 günlük 1 mg/kg ve 5 mg/kg AS-IV tedavileriyle anlamlı önlendi. BKSH gruplarında TGF-β1, fibronektin, pSmad2 ekspresyonları ve pSmad2/Smad2 oranı kontrol gruplarına göre anlamlı artarken, Smad7 seviyeleri anlamlı azaldı. AS-IV tedavisi TGF-β1, fibronektin ekspresyonlarındaki artışı ve azalan Smad7 ekspresyonunu her iki protokolde de doz bağımlı şekilde anlamlı önlerken, pSmad2/Smad2 oranı sadece 5 mg/kg dozunda kontrole yakın anlamlı bulundu. BKSH ile indüklenen kavernozal fibrozis ise sadece 14 günlük 5 mg/kg AS-IV tedavisiyle anlamlı önlendi. Sonuç olarak; AS-IV'ün BKSH ile indüklenen ED üzerindeki koruyucu etkisi, TGF-β1/Smad sinyal transdüksiyonunu engelleyerek gösterdiği antifibrotik özellikleriyle ilişkilendirilmektedir. Anahtar Sözcükler: Erektil disfonksiyon, Fibrozis, Kavernöz sinir hasarı, TGF-β1/Smad
Diyabetik sıçanlarda gelişen erektil disfonksiyonda ursodeoksikolik asidin etkileri
Diyabetik Sıçanlarda Gelişen Erektil Disfonksiyonda Ursodeoksikolik Asidin Etkileri Diyabetin en yaygın komplikasyonlarından biri olan erektil disfonksiyon (ED), diyabetli erkeklerin yaklaşık %75'ini etkileyen küresel bir sağlık sorunudur. Ereksiyon fizyolojisinin önemli bir parçası olan NO/cGMP sisteminde meydana gelen disfonksiyon, peniste azalmış düz kas ve endotel hücre içeriği ile birlikte meydana gelen korporal doku fibrozisi diyabetik ED patofizyolojisinde kritik rol oynayan süreçlerdir. Birçok sitokin ve büyüme faktörünün erektil dokudaki fibrojenik sürece katkıda bulunduğu bildirilmiştir. Transforme edici büyüme faktörü-β1 (TGF-β1) ve TGF-β1 ile aktive edilen bağ dokusu büyüme faktörü (CTGF) fibrozisin indüklenmesinde ana moleküller olarak kabul edilir. TGF-β1/Smad/CTGF sinyal yolağı, diyabetik ED patogenezinde önemli bir fibrojenik yolaktır. Çalışmanın amacı, farklı dokularda TGF-β1/Smad sinyal yolağı aracılı antifibrotik etkisi gösterilmiş olan Ursodeoksikolik asit (UDKA)'in diyabetik penil fibrozis ve ED üzerindeki olası etkilerini fonksiyonel ve moleküler düzeyde incelemektir. Araştırmada Spraque Dawley türü 48 adet erkek sıçan (8-10 haftalık) kullanıldı. Streptozotosin (STZ) ile oluşturulan diyabet sonrasında sıçanlara 20 ve 80 mg/kg olmak üzere iki farklı dozda gavaj yolu ile UDKA veya taşıyıcı (salin) uygulandı. Ardından intrakavernozal basınç (İKB) ile eş zamanlı ortalama arteriyel basınç (OAB) ölçüldü. Maksimum-İKB/OAB (m-İKB/OAB) ve total-İKB/OAB (t-İKB/OAB) oranları erektil fonksiyon ölçütü olarak değerlendirildi. Erektil dokuda histopatolojik analizler Masson Trikrom yöntemiyle yapılırken; TGF-β1, fibronektin, pSmad2, Smad2/3, Smad7 ve CTGF protein ekspresyonlarındaki değişiklikler Western Blot yöntemiyle değerlendirildi. Diyabetik grupta m-İKB/OAB ve t-İKB/OAB kontrol grubuna göre anlamlı azaldı. Diyabet nedeniyle azalan erektil fonksiyon 20 ve 80 mg/kg UDKA tedavisi ile anlamlı önlendi. Diyabetik grupta TGF-β1, fibronektin, pSmad2, pSmad2/Smad2 ve CTGF ekspresyonları kontrol grubuna göre anlamlı artarken, Smad7 seviyeleri anlamlı azaldı. UDKA tedavisi protein ekspresyonlarındaki artışı doz bağımlı şekilde önlerken; Smad7 ekspresyonunu dozdan bağımsız olarak anlamlı artırmıştır. UDKA tedavisi STZ ile indüklenen kavernozal fibrozisi de dozdan bağımsız şekilde anlamlı önledi. Sonuç olarak; UDKA, STZ ile indüklenen penil fibrozis ve ED üzerinde TGF-β1/Smad/CTGF sinyalizasyon inhibisyonu aracılığıyla koruyucu etki göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Fibrozis, Korpus kavernozum, Smad
Oksitosin reseptör desensitizasyonu oluşturulmuş gebe ve gebe olmayan sıçan uterus dokusunda TRPV4 kanallarının etkisi
Oksitosin doğum olayındaki en önemli hormondur. Uterus kontraksiyonlarının düzenlenmesinden sorumludur. Oksitosine devamlı yüksek miktarda maruziyet oksitosin reseptör desensitizasyonuna neden olur. Oksitosin reseptör desensitizasyonu uterus düz kaslarının doğum sonrası kasılamamasına (uterus atonisi) sebep olarak post partum hemoraji (PPH) yani doğum sonrası kanamaya yol açar. Bu çalışmada Oksitosin kullanımındaki sınırlamalar göz önünde bulundurularak uterus kasılmalarının düzenlenmesinde yeni bir tedavi hedefi bulunması amaçlanmıştır. "Transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları" kalsiyum (Ca+²) geçirgen katyonik bir kanal ailesidir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda bu ailenin bir üyesi olan Transient reseptör potansiyeli vaniloid 4 (TRPV4) kanallarının uterus miyometrial dokularında var oldukları, gebelikle beraber hem m-RNA hem de protein düzeyinde arttıkları tespit edilmiştir. TRPV4 kanal antagonistlerinin uterus kasılmalarının azaltılmasında ve erken doğumun önlenmesinde kullanılabilecekleri yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. TRPV4 kanal agonisti GSK1016790A'nın sıçanlarda uterus kasılmalarını artırdığı gösterilmiştir. Ancak oksitosin desensitizasyonunda bu kanalların rolleri ile ilgili herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmada izole organ banyosu ortamında oksitosin desensitizasyonu geliştirilen gebe ve gebe olmayan sıçanların uterus stripleri TRPV4 agonist ve antagonistine maruz bırakılarak uterus kasılmaları kaydedildi. Söz konusu kanalların oksitosin desensitizasyonunda uterus dokusu üzerindeki etkileri araştırıldı. Gebe ve gebe olmayan sıçanlarda oksitosin desensitizasyonu gerçekleşmiş dokularda GSK1016790A'nın oksitosin kadar kontraksiyonları artırdığı banyo ortamında GSK1016790A'nın varlığında kümülatif oksitosin uygulanmasının tek başına oksitosin uygulanmasından daha etkili olduğu tespit edildi. Bu etkinin farklı mekanizmalarla hücre içi Ca+² düzeyini artırıyor olmalarından kaynaklandığı düşünülmektedir.
Sıçan mesanesinde farklı mekanizmalarla kontraktil etki oluşturan ajanlar üzerine sertralinin etkilerinin değerlendirilmesi
6. ÖZET Sertralin, selektif serotonin re-uptake inhibitory (SSRİ) ilaçlardan birisidir. Klinikte antidepresan tedavide yaygın olarak kullanılan sertralinin yan etkileri arasında mesane gibi periferik organlara ait olanlar da yer almaktadır. Bu çalışmada, sıçan mesanesinde sertralinin doğrudan ve farklı mekanizmalarla kasılma oluşturan kasıcı ajanlar üzerine etkileri incelenmiş ve santral mekanizmalarla etki gösteren bir ilacın yan etkilerinin olası mekanizmaları arasında periferik kaynaklı olanların da yer alabileceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Preparatlar eterle anesteziye edilmiş sıçanların (200-300g) mesanelerinden trigon kısımları atıldıktan sonra hazırlandı. Hazırlanan preparatlar Tyrode solüsyonu içinde klasik farmakolojik yöntemlerle organ banyolarına yerleştirildi ve 1 g istirahat gerilimi uygulanarak 60 dakika süreyle dengelenmeye bırakıldı. Dengelenme sağlandıktan sonra asetilkolin (10® - 10"3 M), potasyum klorür (KCI, 20, 40, 60, 80, 100 ve 120 mM) ve serotonin (5-HT, 10"10 - 10"4 M) kümülatif konsantrasyon yanıtları; ortamda sertralin (10"6 M, 10"5 M, 3 x 10~5 M) varken ve yokken değerlendirildi. Elektriksel alan stimülasyonu (EAS) frekans (1, 3, 6, 12, 24, 48 ve 96 Hz) yanıtları değerlendirildi ve aynı işlem sertralin banyo ortamında varken yapıldı. Kayıtlar FDT 10-A transdüser aracılığıyla bilgisayar ortamında MAY Polwin 97 programında kaydedildi. Elde edilen verilerin analizi Mann Whitney-U testi ile yapıldı ve yanılma olasılığı 0.05 olarak kabul edildi. Sertralin, sıçan mesane düz kasında asetilkolin, KCI, serotonin ve EAS tarafından oluşturulan kasılmaları doza bağımlı olarak inhibe etmiştir. Sonuç olarak sertralin, vas deferenste olduğu gibi mesane düz kası kontraksiyonları üzerine de inhibitor etkisini muhtemelen kalsiyum kanallarını bloke ederek göstermiştir.
Sıçan izole torasik aorta preparatlarında asitretinin damar gevşetici etki mekanizmasının araştırılması
Vitamin A türevi retinoidlerin bir üyesi olan asitretin, epidermal hücrelerde proliferasyonu ve farklılaşmayı sağlar. Ayrıca immün sistemi düzenleyici, anti-inflamatuvar etkilere de sahiptir. Bu etkileri sayesinde klinikte psoriyazis tedavisinde kullanılır. Etkilerini esas olarak nükleer yerleşim gösteren retinoik asit reseptörü (RAR) ve retinoid X reseptörü (RXR) üzerinden gösterir. Asitretin kullananlarda gözlenen ereksiyon problemlerine ait vaka raporlarından yola çıkarak asitretinin düz kas üzerine olası etkilerini (sıçan korpus kavernozum, torasik aorta, mide fundus, ileum preparatları) araştırmak için gerçekleştirdiğimiz ön çalışmada sadece aorta preparatlarında gevşetici etki tespit edildi. Ön çalışma sonuçlarımız ışığında asitretinin damar düz kas dokusu üzerindeki gevşetici etkisini ve bu etkinin mekanizmasını ortaya koymak amacıyla planlanan tez çalışmamızda alfa-1 adrenoseptörler, RAR ve RXR, nitrik oksit (NO), adenilat / guanilat siklaz enzimleri ve potasyum kanallarının rolleri incelendi. Erkek Sprague Dawley sıçanlardan izole edilen ve Krebs Henseleit fizyolojik solüsyonu içeren organ banyolarına asılan endoteli uzaklaştırılmış torasik aorta halka preparatlarında fenilefrin ön-kasılmasını takiben artan konsantrasyonlarda uygulanan asitretin gevşeme yanıtı meydana getirdi. Bu etkinin çözücüsü olan DMSO'dan bağımsız olduğu saptandı. Asitretin ile elde edilen damar düz kası gevşeme yanıtları üzerinde alfa-1 adrenoseptörlerinin ve RAR antagonisti (AGN193109, 10-5 M, 2 saat) ile inkübasyonun bir etkisi olmadığı görüldü. RXR antagonisti (HX531, 10-5 M, 2 saat) ile inkübasyon endotel (-) preparatlarda asitretinin gevşetici etkisini artırdı. Nitrik oksit sentaz inhibitörü (L-NAME, 10-4 M, 30 dakika), adenilat siklaz inhibitörü (SQ2253, 10-5 M, 30 dakika), guanilat siklaz inhibitörü (ODQ, 10-6 M, 30 dakika) ve non-spesifik K+ kanal blokörü (Tetraetilamonyum - TEA, 10-2 M, 30 dakika) ile inkübasyon ise asitretin ile elde edilen gevşeme yanıtlarını ortadan kaldırdı. Tüm bu bulgular ışığında, asitretinin endotel (-) sıçan torasik aorta preparatlarında meydana getirdiği gevşeme yanıtlarında nitrik oksit, siklik adenozin monofosfat (cAMP) ve siklik guanozin monofosfat (cGMP)-bağımlı kinazlar ve potasyum kanallarının rolü olabileceği sonucuna varıldı.
İn-vivo sıçan zehirlenme modelinde sitalopramın oluşturduğu kardiyovasküler toksik etkilerin geri döndürülmesinde adenozin reseptör antagonistlerinin etkisi
Amaç: Sitaloprama bağlı kardiyovasküler toksisitenin geri döndürülmesinde selektif adenozin reseptör antagonistlerinin etkisinin araştırılmasıdır.Yöntem: Sıçanlara 20 mg/kg intravenöz sodyum kromoglikatın (A3 reseptör antagonisti) ardından 4 mg/kg/dk sitalopram infüze edildi. Sitalopram infüzyonundan sonra sıçanlara %5 dekstroz veya DPCPX (8-Cyclopentyl-1,3-Dipropylxanthine; selektif A1 reseptör antagonisti, 20 ? g/kg/dk) veya CSC [8-(3-chlorostyryl) caffeine; selective adenosine A2a receptor antagonist, 24 ?g/kg/min] (n=7 her grup için) 60 dk. infüzyonla verildi. Ortalama arteriyel basınç (OAB), kalp atım hızı (KAH), QRS ve QT süreleri kaydedildi. İstatistiksel analizde ANOVA'yı takiben Tukey-Kramer testi kullanıldı.Bulgular: Sitalopram tüm gruplarda OAB ve KAH'ında azalma (p<0.001), QT uzaması (sırasıyla p<0.001, p<0.01 ve p<0.001) oluşturdu. %5 dekstroz OAB'da 10, 20., 30., 40., 50. ve 60. dakikalarda (sırasıyla p<0.05, p<0.01, p<0.05, p<0.01, p<0.05 ve p<0.05), KAH'da tüm dakikalarda artma (p<0.001) oluşturdu. DPCPX; OAB ve KAH'da 10. dakikadan itibaren artma (OAB için p<0.01, p<0.001, p<0.001, p<0.01, p<0.01 ve p<0.01 ve KAH için p<0.01, p<0.001, p<0.001, p<0.001, p<0.001 ve p<0.001 sırasıyla 10., 20., 30., 40., 50. ve 60. dakikalar) oluşturdu, QT'yi 30, 40, 50 ve 60. dakikalarda kısalttı (sırasıyla, p<0.05, p<0.05, p<0.05 ve p<0.001). CSC; QT'yi yalnızca 60. dakikada kısalttı (p<0.05). DPCPX %5 dekstroz'a göre, QT uzamasını 40. (p<0.01), 50.(p<0.01) ve 60. (p<0.001) dakikalarda kısalttı. CSC %5 dekstroz'a göre, QT uzamasını 60. dakikada (p<0.05) kısalttı.Sonuç: Selektif adenozin A1 reseptör antagonisti DPCPX, sıçanlarda sitaloprama bağlı ortalama arteriyel basınç ve kalp atım hızındaki azalmayı ve QT uzamasını geri çevirdi. Dekstroz grubu ile karşılaştırıldığında DPCPX, QT uzamasını geri çevirdi. DPCPX'in etkileri fizyolojik veya farmakolojik antagonizma ile açıklanabilir.Anahtar Kelimeler: Adenozin reseptör antagonistleri, sitalopram zehirlenmesi, kardiyovasküler toksisite.
İzole kobay ileumunun longitudinal kasında gaba A-reseptör aracılı kontraksiyonlara substans p, anjıotensin dönüştürü enzim ve enkefalinaz inhibitörlerinin etkisi
Hipertansiyon, diabet, hipertansiyon ve diabet oluşturan sıçanlarda izole göğüs aortunun bazı kasıcı ve gevşetici maddelere yanıtları. Kaptopril`in bu yanıtlarda oluşturduğu değişiklikler
Diabetik sıçanlarda Mü opioid reseptör aracılı periferik antinosisepsiyonda L-arginin-NO-sGMP yolağının olası rolü
Fosfodiesteraz V inhibitörü sildenafil ve koroner arter hastalığının tedavisinde kullanılan bazı ilaçların insan interal mamarian arter preperatına etkileri
Gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss) rtfs'ye (rainbow trout fry syndrome) neden olan flavobacterium psychrophilum etkeninin izolasyonu ve antibakteriyel sağaltım seçeneğinin belirlenmesi
Sıçanlarda deneysel intestinal iskemi reperfüzyon hasarında dekspantenolün etkileri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda superior mezenterik arter iskemi reperfüzyonu sonrası, barsakta oluşan iskemi-reperfüzyon hasarı üzerine dekspantenolün etkilerini araştırmaktır.Yöntem: 56 adet genç sağlıklı dişi Wistar-Albino cinsi sıçan (200-250 gr), randomize olarak (n=8) yedi gruba ayrıldı; kontrol (grup I), sham (Grup II), iskemi-reperfüzyon (grup III, İ/R), iskeminin 30. dakikasında 250 mg/kg dekspantenol verilen grup (grup IV, Pre 250), iskeminin 30. dakikasında 500 mg/kg dekspantenol verilen grup (Grup V, Pre 500), reperfüzyonu hemen takiben 250 mg/kg dekspantenol verilen grup (Grup VI, Post 250) ve reperfüzyonu hemen takiben 500 mg/kg dekspantenol verilen grup (Grup VII, Post 500). Sıçanlara, intraperitoneal yolla üretan (1,2 g/kg) anestezisi uygulandı. Sıçanlara, karın derileri tıraş edilerek antiseptik solüsyonla temizlendikten sonra, orta hat laparotomisi uygulandı. İnce barsaklar geçici olarak dışarı alındı ve superior mezenterik arter dikkatlice disseke edildikten sonra atravmatik mikrovasküler klemp kullanılarak 45 dakikalığına kapatıldı. Daha sonra klemp kaldırıldı. 120 dakikalık reperfüzyon sağlandı. Reperfüzyon sonrası tüm sıçanlar sakrifiye edildi, ince barsakları alındı. İnce barsak örneklerinde, doku malonildialdehit (MDA) düzeyleri, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), nitrik oksit (NO), myeloperoksidaz (MPO), redükte glutatyon (GSH), glutatyon redüktaz (GR) ve glutatyon peroksidaz (GSHPx) aktiviteleri ölçüldü.Bulgular: İ/R grubunda katalaz aktivite değeri, kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). GSH değerleri; pre 500, post 250 ve post 500 gruplarında, İ/R grubuna göre anlamlı olarak artış göstermiştir (p< 0.05). GSH-Px aktivite değeri, İ/R, Pre 250, Post 250, Post 500 gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı artış göstermiştir (p<0,05). Pre 250 grubunda, sham grubu ve Pre 500 grubuna göre anlamlı artış göstermiştir (p< 0,05). Post 500 grubunda, Pre 500 grubuna göre anlamlı artış göstermiştir (p<0,05). SOD aktivite değeri, Post 250 grubunda, İ/R grubuna göre anlamlı olarak artmıştır (p<0,05). Post 500 grubunda, pre 500 ve post 250 gruplarına göre anlamlı olarak azalmıştır (p<0,05). MDA düzeyinin Post 500 grubunda, İ/R grubuna göre anlamlı olarak azaldığı gözlenmiştir (p<0,05). Doku MPO aktivite değeri, Post 500 grubunda, İ/R grubu ve pre 250 grubuna göre anlamlı olarak azalma göstermiştir (p< 0,05). Doku NO aktivite düzeylerinin post 500 grubunda, İ/R grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdiği saptanmıştır (p< 0,05). Tüm grupların GR aktivite değerleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır.Sonuç: Dekspantenolün, reperfüzyondan hemen sonra intravenöz yolla verilen 500 mg/kg dozunda, deneysel modelimizde intestinal iskemi-reperfuzyon hasarının etkilerini engellemede etkili olduğu görülmüştür. İntestinal iskemi-reperfüzyon hasarında dekspantenolün ilk defa kullanılması ve ortaya çıkan sonuçların biyokimyasal parametrelerle desteklenmesi nedeniyle çalışmamızın bundan sonraki araştırmalara yol göstereceği inancındayız
Sıçanlarda TNBS ile oluşturulan deneysel kolit modelinde salvia officinalis'in etkileri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda TNBS ile kolit oluşturulduktan sonra kolit hasarı üzerine Salvia officinalis'in etkilerini araştırmaktır.Yöntem: 110 adet sağlıklı genç erkek Wistar Albino cinsi sıçan randomize olarak 11 gruba ayrıldı. Kontrol grubu , Kolit grubu (Tedavi verilmeyen grup, üç günlük), Susam yağı grubu (üç günlük, SY-3), 0.5 mg/kg Salvia officinalis ekstresi grubu ( üç günlük, 0.5 SO-3), 5 mg /kg SO ekstresi grubu ( üç günlük, 5 SO-3), 50 mg/kg SO ekstresi grubu ( üç günlük, 50 SO-3), Kolit grubu (Tedavi verilmeyen grup, yedi günlük), Susam yağı grubu ( yedi günlük, SY-7), 0.5 mg/kg SO ekstresi grubu (yedi günlük, 0.5 SO-7), 5 mg/kg SO ekstresi grubu (yedi günlük, 5 SO-7), 50 mg/kg SO ekstresi grubu (yedi günlük, 50 SO-7). Hayvanlar kolit uygulanmasından yaklaşık 12 saat önce aç bırakıldılar. Çalışma günü barsakları boşaltılarak, Ketamin (50 mg/kg) ve Ksilazin (5 mg/kg) anestezisi altında, rektumdan kolona doğru (sekiz cm girilerek) polietilen kateter yerleştirildi. Kateter aracılığı ile % 37'lik etanol içinde çözünmüş 25 mg 2,4,6-trinitrobenzen sülfonik asit (TNBS) içeren solüsyondan 0.8 ml uygulanarak kolit oluşturuldu. Kolit oluşumundan sonra sıçanlar üç ve yedinci günlerde sakrifiye edilerek barsak dokusu örnekleri alındı.Kolon dokusunda malonildialdehit (MDA) düzeyleri, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), nitrik oksit (NO), myeloperoksidaz (MPO), glutatyon redüktaz (GR) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktiviteleri ölçüldü.Bulgular: Grupların yedinci gününde 0.5 mg/kg ve 50 mg/kg Salvia officinalis sıvı extresi alan tedavi gruplarında makroskopik iyileşme sağlanmıştır (p<0.05). Üçüncü günde 0.5 ve 5 mg/kg Salvia officinalis sıvı ekstresi alan grupların NO düzeyleri kolit kontrol gruplarına göre istatistiksel anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0.05). Üçüncü günde 50 mg/kg Salvia officinalis sıvı extresi alan grubun SOD düzeyi kolit kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05) .Sonuç: Çalışmamızda, Salvia officinalis ile tedavi edilen gruplarda kolitin anlamlı bir şekilde iyileştiği görüldü. Salvia officinalis, Ülseratif Kolit ve Crohn Hastalığını içeren İBH sürecine olumlu bir etki yapmaktadır. Bu etkinin antiinflamatuar ve antioksidan mekanizmalar üzerinden olması muhtemeldir. Bu nedenle Salvia officinalisin kolit tedavisinde tamamlayıcı bir ajan olarak kullanılması yararlı olabilir.
Hypericum perforatum (St. John' s wort)' un burkitt lenfoma hücre dizilerinde (Daudi ve Namalwa) sitotoksik, antiproliferatif ve apoptotik etkileri
Hypericum perforatum L. (St. John's wort) peptik ülser, cilt yanıkları, infeksiyonlar, respiratuar ve inflamatuar hastalıkların tedavisinde geleneksel tıpta yüzyıllardır yaygın olarak kullanılmaktadır. H. perforatum naftodiantronlar; hiperisin ve psödohiperisin, flavonoidler ve floroglusinoller; hiperforin ve adhiperforin olmak üzere çok sayıda biyolojik aktiviteleri saptanmış bileşik içermektedir. Yapılan son çalışmalarda, H. perforatum' un farklı insan kanser hücre dizilerinde antitümöral etkileri kanıtlanmıştır. Bu çalışmada, H. perforatum ekstraktının Burkitt Lenfoma hücreleri (Namalwa ve Daudi) üzerine antiproliferatif, sitotoksik ve apoptotik etkileri araştırılması planlanmıştır.Bu amaçla, H. perforatum ektraktının altı farklı dozu (0,01-0,025-0,05-0,1-0,25-0,5 mg/ml) 24, 48 ve 72 saat süresince hücrelere uygulandı. Tripan mavisi boyama yöntemi ile viabilite, canlı hücreler tarafından tetrazolium tuzunun parçalanmasına dayanan WST-1 testi ile metabolik aktivite değerlendirildi. LDH (laktat dehidrogenaz) salınım testi ile sitotoksisite ve BrdU testi ile hücre proliferasyonu değerlendirildi. Erken apoptozis Annexin V testi ve geç apoptozis Tunel (terminal deoxynucleotidyl transferase-mediated dUDP nick-end labeling) testi ile flouresan mikroskopta incelendi.Tripan mavisi boyama yöntemine göre elde edilen viabilite değerlerinin H. perforatum ekstraktının 0,5 mg/ml konsantrasyonunda, 72 saat inkübasyon sonrası Namalwa hücrelerinde % 32 ve Daudi hücrelerinde % 5' e indiği, bu gruplar kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı farklılık olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Sonra H. perforatum ekstresinin hücrelerdeki metabolik aktivite üzerine etkisi araştırılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre metabolik aktivitenin 0,5 mg/ml konsantrasyonda, 72 saat inkübasyon sonrası Namalwa hücrelerinde % 5 ve Daudi hücrelerinde % 1' e düştüğü saptanmıştır. Metabolik aktiviteye paralel olarak her iki hücrede LDH aktivitesi de ölçülmüştür. En yüksek LDH aktivitesi Namalwa hücrelerinde 72. saatte H. perforatum ekstraktının 0,01 mg/ml konsantrasyonunda ve Daudi hücrelerinde ise 72. saatte H. perforatum ekstraktının 0,25 mg/ml konsantrasyonunda saptanmıştır. Hücre proliferasyonu metabolik aktivite sonuçlarına benzer şekilde doz ve zamana bağımlı olarak azalmıştır. Erken apoptozis Annexin V testi ile 24 saat inkübasyon süresinin sonunda ve geç apoptozis Tunel testiyle 48. saatte H. perforatum ekstraktının 0,5 mg/ml konsantrasyonunda fluoresan mikroskopta apoptotik hücreler gözlenerek saptanmıştır.Sonuç olarak H. perforatum ekstraktının Namalwa ve Daudi hücrelerinin her ikisinde de doz ve zamana bağımlı olarak antiproliferatif ve sitotoksik etkilerinin olduğu ortaya çıkarılmıştır. H. perforatum ekstraktının 0,028 mg/ml IC50 dozunda Namalwa ve Daudi hücrelerinin çoğalmasını inhibe ettiği saptanmıştır. H. perforatum ekstraktının en yüksek konsantrasyonunda (0,5 mg/ml) Burkit Lenfoma hücrelerinde 24 ve 48. saatlerde olmak üzere erken ve geç apoptozisi uyardığı bulunmuştur.Anahtar kelimeler: Hypericum perforatum, Burkitt Lenfoma, apoptozis
Dokuz Eylül Üniversitesi Teratojenite Bilgi Servisi'ne başvuran gebelerde ilaç ve radyasyon ile karşılaşmanın gebelik sonuçlarına etkisinin değerlendirilmesi
AmaçÇalışmamızın amacı, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Teratojenite Bilgi Servisi'ne (TBS) gebelikleri sırasında ilaç ve radyasyona maruz kalım nedeniyle danışmanlık için başvuran gebelerde gebelik sonuçlarının değerlendirilmesidir. Ayrıca teratojenik etki riskinin değerlendirmesinde kullanılan FDA (Food and Drug Administration), TERIS (Teratogen Information System) ve ADEC (Australian Drug Evaluation Committee's) gebelik risk sınıflandırmalarının birbirleriyle tutarlılıkları araştırıldı.YöntemKesitsel araştırmamıza TBS'mize 01.01.2005-30.06.2007 arasında başvuran, ilaç ve radyasyona maruz kalan gebelerin verileri alındı. Gebelere ait demografik veriler ile maruz kalınan ilaç ve radyasyon bilgileri standart bir forma kayıt edildi. Yaş, gebelik sayısı, önceki gebelikte ölü doğum, düşük varlığı, sigara alışkanlığı, Çalışma durumu, gebenin ve eşinin eğitim düzeyi bağımsız, düşük, ölü doğum ya da gebelik tahliyesi bağımlı değişkenlerdi. Veriler Student t test, ki-kare ve lojistik regresyon analizleri ile, gebelik risk sınıflandırmalarına göre ilaçların tutarlılığı kappa tutarlılık testi ile değerlendirildi (SPSS 11.0).BulgularAraştırmaya alınan 220 gebenin % 67.4'ü, 20-34 yaşları arasındaydı. Yaş ortalaması 29.1±5.5 (15?43 yaş), başvuru sırasında ortalama gebelik haftası 8.2±4.4 idi (3?28 hafta). Gebelerin %5.4'ü (n=12) ilaç ve radyasyona maruz kalmıştı. Gebelerin %29.1'inde (n=64) maruz kalınan etken FDA gebelik risk sınıflandırmasına göre yüksek riskli grupta idi. Gebeliklerin %74.1'i (n=163) doğumla, %17.3'ü (n=38) isteğe bağlı ya da tıbbi gebelik tahliyesi ile sonuçlandı. FDA Risk Sınıflandırmasına göre yüksek riskli ilaç kullanan gebelerde isteğe bağlı ya da tıbbi gebelik tahliyesi, düşük riskli ilaç kullananlara göre anlamlı düzeyde daha fazlaydı (OR:2.32, GA:1.13?4.77, p=0.032). En sık maruz kalınan ilaçlar, infeksiyon tedavisinde kullanılan ilaçlar ve merkezi sinir sistemi (MSS) ilaçlarıydı (sırasıyla % 24.6 ve % 24.1). FDA-ADEC, TERIS- ADEC ve TERIS-FDA gebelik risk sınıflandırmalarının birbirleriyle tutarlılıkları; sırasıyla 0.379, 0.454 ve 0.221 idi.Sonuçİlaç ve radyasyona maruz kalan gebelerde FDA gebelik risk sınıflandırmasına göre riskli grupta olmak, gebeliğin tıbbi ya da isteğe bağlı olarak sonlandırılma oranını artırmaktadır. Gebelik risk kategorilerinin birbirleriyle tutarlılıklarının düşük olması nedeniyle gebelik tahliyesi kararını verirken ilgili ilacın gebelikte kullanımı ile ilgili bilimsel araştırma sonuçları da göz önünde bulundurulmalıdır.Anahtar kelimelerTeratojenite, Teratojenite Bilgi Servisi (TBS), gebelik, ilaç, radyasyon, FDA, TERIS, ADEC
Bir üniversite hastanesinde dahili ve cerrahi bilimlerde tıpta uzmanlık öğrencilerinin klinik araştırmalar ile ilgili bilgi ve görüşlerinin araştırılması
Amaç: Bu araştırmanın amacı bir üniversite hastanesinde dahili ve cerrahi bilimlerde görevli tıpta uzmanlık öğrencilerinin klinik araştırmalar hakkındaki bilgi ve tutumları ile bunlara etki eden etmenlerin incelenmesidir. Yöntem: Kesitsel bir araştırma olan çalışmanın örneklemini, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Dahili (197) ve Cerrahi (64) Tıp Bilimleri'nde çalışan toplam 261 tıpta uzmanlık öğrencisi oluşturmuştur. Veriler, Mart-Nisan 2017 tarihleri arasında araştırmacılar tarafından hazırlanan anket formu aracılığı ile toplanmıştır. Her doğru/olumlu yanıt için 1 puan, yanlış/olumsuz ve fikrim yok yanıtları için ise 0 puan verilerek hesaplamalar gerçekleştirilmiştir. Veriler tanımlayıcı istatistikler, bağımsız gruplarda t–testi ve tek yönlü varyans analizi (one-way ANOVA) ile değerlendirilmiştir, 0.05 düzeyi anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 261 tıpta uzmanlık öğrencisinin yaş ortalaması 28 ± 3 olup, %47.9'u kadın, %52.1'i erkektir. Uzmanlık öğrencilerinin %26.4'ünün klinik araştırmalar ile ilgili eğitim aldığı, %24.1'inin klinik araştırmalarda çeşitli görevlerde bulunduğu belirlenmiştir. Görev alınan toplam 136 klinik araştırmadan %20.6'sının uluslararası, %79.4'ünün ulusal, %13.2'sinin endüstri merkezli, %86.8'inin araştırıcının başlattığı, %83.1'inin tek merkezli, %16.9'unun çok merkezli olduğu belirtilmiştir. Klinik ilaç araştırmalarında dikkate alınan yasal ve etik düzenlemeler ile ilgili soruda tıpta uzmanlık öğrencilerinin çoğunluğunun (%61.3) Helsinki Deklarasyonu'nu doğru bildiği ancak yalnızca %7.7'sinin tüm seçenekleri doğru işaretlediği bulunmuştur. Klinik ilaç araştırması yapmak için izin alınması gereken birimler sorulduğunda ise tıpta uzmanlık öğrencilerinin %80.1'i Klinik Araştırmaları Etik Kurulu, %31.8'i ise Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu cevabını verirken, yalnızca %14.6'sı tüm seçenekleri doğru işaretlemiştir. Tıpta uzmanlık öğrencilerinin klinik araştırmalara ilişkin genel ifadelerin yer aldığı 21 soruyu doğru yanıtlama oranları 13.4 ± 4.2 (%63.8, min. 0, maks. 20)'dır. Katılımcılara klinik araştırmalarda görev almak ile ilgili düşünceleri sorulduğunda %66.3'ü katılmak istediğini, %23.4'ü katılmak istemediğini %10.3'ü ise fikri olmadığını belirtmiştir. Klinik araştırmalar ile ilgili eğitim almış olan katılımcıların klinik araştırmalara ilişkin bilgi düzeylerinin eğitim almamış olanlara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Klinik araştırma eğitimi almış olan ve/veya klinik araştırma protokolü yazmış olan öğrencilerin klinik araştırmalar ile ilgili bilgi düzeyi ortalamaları daha yüksek bulundu. Klinik araştırmaların yürütülmesi ve etik yönü ile ilgili olarak temel eğitim programlarının açılması ve tıpta uzmanlık öğrencilerinin bu programlara katılımlarının teşvik edilmesi, ülkemizde yürütülen nitelikli klinik araştırmaların sayısının artmasında rol oynayacaktır.
Hiperkolesterolemik tavşan düz kası üzerine resveratrolün etkisi
ÖZETHİPERKOLESTEROLEMİK TAVŞAN DÜZ KASI ÜZERİNE RESVERATROLÜNETKİSİDr. Burak Cem Soner. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji AD.35340 Balçova-İzmir. cem.soner@deu.edu.trAMAÇ VE HİPOTEZErektil disfonksiyon (ED) risk faktörleri ile kardiyovasküler hastalıklar (KVH) içinbelirlenen risk faktörleri oldukça benzerdir. Çalışmamızda amaçlananhiperkolesterolemik ortamda oral resveratrolün korpus kavernozum (KK) dokusunda,torakal aorta (TA), mezenterik arter (MA) ve renal arter (RA)'de endotel disfonksiyonuönleyici etkisini karşılaştırmalı olarak araştırmaktır.YÖNTEMGruplar 6 hafta süre ile normal yem, %2 a/a'lik kolesterol diyeti ve %2 a/akolesterol diyeti+4mg/kg/gün resveratrol ile beslenmiştir. Bu süre sonunda plazmakolesterol düzeyleri değerlendirilmiştir. RA, TA, MA ve KK dokuları alınarak izoleorgan banyosunda kümülatif dozlarda asetilkolin (ACh) ve sodyum nitroprussit (SNP)ile sırası ile endotel bağımlı ve endotel bağımsız yanıtları değerlendirilmiştir.BULGULARPlazma total kolesterol düzeyleri hiperkolesterolemik grup ve resveratrol grubuarasında anlamlı farklılık göstermezken; her 2 grup da kontrol grubu ile anlamlıfarklılık göstermiştir. Resveratrol+kolesterol grubunda ACh'e bağlı gevşeme yanıtlarıhiperkolesterolemik grup ve kontrol grubu ile anlamlı farklılık göstermiştir. Gruplararasında endotel bağımsız gevşeme yanıtlarında herhangi bir farklılıkgözlenmemiştir. %2 a/a 6 hafta süre ile hiperkolesterolemik diyet sonucu oluşanendotel bağımlı gevşeme yanıtları en fazla sırası ile MA>KK>TA>RA'de bozulmagöstermektedir. Tavşanların 6 hafta süre ile %2 kolesterol ile beraber 4mg/kg/gün5resveratrol ile beslenmeleri ACh yanıtlarında düzelmeye neden olmuştur. Budüzelme değerlendirildiğinde ise sırası ile en fazla MA>RA>KK>TA' da olmaktadır.SONUÇ4mg/kg/gün resveratrol ile beraber %2 kolesterol diyeti RA, TA, MA ve KKdokularını hiperkolesteroleminin endotel disfonksiyon oluşturucu etkilerindenkorumuştur. Hiperkolesterolemik ve resveratrol gruplarının plazma kolesteroldüzeyleri arasında herhangi bir anlamlı farklılık oluşmaması resveratrolün bukoruyucu etkisini plazma kolesterol düzeyinde bağımsız bir mekanizma ile yaptığınıgöstermektedir. İleriki çalışmalarımız ile bu etki mekanizmasını değerlendirmeyiplanlamaktayız.ANAHTAR SÖZCÜKLERResveratrol, endotelyal disfonksiyon, hiperkolesterolemi, korpus kavernozum6
Sıçanlarda tekrarlayan düşük doz organofosfotionatlı pestisid maruziyetinin digoksin farmakokinetiği üzerine etkisi: p-glikoprotein üzerinden olası bir etkileşim
İzole sıçan kalp modelinde yüksek doz amitriptilin ile oluşturulan kardiyotoksik etkinin mekanizmasında adenozin reseptörlerinin rolü
Amaç Çalısmamızda, izole sıçan kalp modelinde, amitriptilin ile olusturulan kardiyotoksik etkilerin geri döndürülmesinde adenozin reseptör antagonistlerinin etkililiği arastırılmıstır. Yöntem Çalısmamızda QRS süresini % 150'den daha fazla (10-4 M) ve % 50-75 (5.5x10-5 M) oranında uzatan iki farklı amitriptilin konsantrasyonu kullanıldı. ?lk protokolde, selektif adenozin A1 reseptör antagonisti, DPCPX (8-cyclopentyl-1,3-Dipropylxanthine, 10-4 -10-6 M) ya da adenozin A2a reseptör antagonisti CSC (8-3-chlorostyryl -caffeine,10-4 ve 10-5 M)'nin 20 dakikalık infüzyonunu sonrasında 10-4 M amitriptilin 60 dakika boyunca infüzyonla verildi. ?kinci protokolde, DPCPX (10-4 M) ya da CSC (10-5 M) ile 20 dakikalık infüzyon sonrasında 5.5x10-5 M amitriptilin 60 dakika boyunca infüzyonla verildi. Sol Ventrikül Basıncı (SVB), sol ventrikül basıncının maksimuma ulasma kriteri (dp/dtmax), QRS süresi ve Kalp Atım Hızı (KAH) değerlendirildi. Bulgular Birinci protokolde, 10-4 M DPCPX ile infüzyon uygulanan gruplarda, QRS süresi 50. dakikada, kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde kısaldı (p<0.05). ?kinci protokolde, 10-4 M DPCPX infüzyonu uygulanan kalplerde 40., 50. ve 60. dakikalarda QRS süresi kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde kısalırken (p<0.05, p<0.01, p<0.05; sırasıyla), 10-5 M CSC infüzyonu uygulanan kalplerde, QRS süresi 20, 30 ve 60. dakikalarda (p<0.05) anlamlı oranda uzadı. DPCPX veya CSC infüzyonu, her iki protokolde de; amitriptilin infüzyonuna bağlı olarak değisen SVB, dp/dtmax ve KAH değerlerinde kontrol grubuna göre anlamlı değisiklik olusturmadı (p>0.05). Sonuç 10-4 M DPCPX infüzyonu, 5.5x10-5 M amitriptilin infüzyonu sonucu olusan QRS süresindeki uzamayı kısaltırken, 10-5 M CSC infüzyonu, QRS süresini kontrole göre uzattı. DPCPX, beta adrenerjik reseptörleri aktive ederek amitriptilin ile olusturulan QRS süresindeki uzamayı kısaltmıs olabilir.
Akut demir zehirlenmesinde dekontaminasyon yöntemi olarak polietilen glikol elektrolit lavaj solüsyonu ve magnezyum sulfatın karşılaştırılması
Çalışmamızda akut demir zehirlenmesinde dekontaminasyon yöntemleri olarak PEG-ELS ve katartiklerden MgSCU'm etkinliğinin tavşan hayvan modelinde karşılaştırıldı. Bu amaçla 8 tanesi ön çalışmada kullanılmak üzere her iki cinsten 28 adet Yeni Zelanda tavşanı çalışmaya alındı. Tavşanlar Kontrol(n=8), PEG-ELS ( n=7 ) ve MgS04(n=5) olmak üzere üç gruba ayrıldılar. Her üç gruptaki tavşanlara 200mg/kg elementel demir üzerinden hesaplanan dozda demir sülfat (FeSO-a) mide sondası aracılığıyla verilerek akut demir zehirlenmesi oluşturuldu. PEG-ELS grubuna demir verildikten 1/2 saat sonra PEG-ELS 20ml/kg/saat olacak şekilde 3 saat içinde mide sondası aracılığıyla uygulandı. MgSÛ4 grubuna da aynı şekilde demir verildikten 1/2 saat sonra 3g MgSCU %10 luk solüsyon halinde mide sondasıyla uygulandı. Demir verilmeden önce(O.saat) ve verildikten sonra 1., 3-, 5., 7. ve 24. saatlerde tavşan kulak veninden venöz kan alınarak spektrofotometrede kolorimetrik yöntemle serum demir düzeyleri ölçüldü. Demir verilmeden önce(0. saat), verildikten sonra 7. ve 24. saatlerde arter iye 1 kan gazları, HCO3-, BE, hematokrit, Na"1- ve K* kulak arterinden alman arteriyel kanda; Cl~, glukoz, SGOT ve SGPT venöz kanda ölçülerek oluşan hemodinamik değişiklikler değerlendirildi. Veriler istatistiksel olarak "student t" testi ile değerlendirildi. Sonuç olarak tavşanların hepsinde demir zehirlenmesine54 bağlı olarak metabolik asidoz gelişti. PEG-ELS tavşanlarda ishal oluşturmadığı için serum demir düzeylerini kontrol grubuna göre azaltmadı. MgSO-4 ise tavşanlarda verildikten sonra 2 saat içinde ishal oluşturdu ve serum demir düzeylerini Kontrol ve PEG-ELS grubuna göre anlamlı olarak düşürdü ancak metabolik asidozu ağırlaştırdı. Bu bulgulara dayanılarak PEG-ELS' in tavşanlarda ishal oluşturmadığı için etkili bir dekontaminasyon yöntemi olmadığı, MgSCU'm ise ishal oluşturarak demir emil imini engellediği ancak sıvı kaybına neden olarak metabolik asidozu ağırlaştırdığından dikkatle kullanılması gerektiği sonucuna varıldı.
Sıçan proksimal kolonunda serotonin reseptörlerinin sınıflandırılması
Serotonin; kolonik motilitede rol oynayan nörotrarismiterlerden biridir ve gastrointestinal kanal üzerindeki etkileri oldukça karmaşıktır. Etkilerine aracılık eden dört tip reseptörünün (5-HTı, 5-HT2l 5-HT3, 5-HT4) ve multipl subgruplarının varlığı günümüzde kabul edilen görüştür (3,4). Serotoninin kolondaki karmaşık olan etkilerine açıklık getirebilmek amacıyla planlanan bu çalışmada; izole sıçan proksimal kolonu üzerine serotoninin etkisi ve bu etkiye aracılık eden reseptör tipleri araştırıldı. Çalışmada, aynı laboratuvar koşullarında yetişmiş, 180-200 gr ağırlığında, erkek Wistar sıçanları kullanıldı. 18 saat önceden aç bırakılan sıçanlar, servikal dislokasyon ile öldürüldü. Batın açıldıktan sonra çıkarılan proksimal kolon, Tyrode Solüsyonu içeren petr kutusuna alındı; mezenterik hat boyunca açılarak, mukoza tabakası sıyrıldı. Longitudinal düz kas liflerine paralel olarak kesilip, hazırlanan kas şeritleri (1.5x0.3 cm) ; 37 derecede, %95 02 + %5 C02 ile gazlandırılmış olan Tyrode Solüsyonu içeren 20 ml'lik organ banyosuna asıldı. 1 gr istirahat gerilimi uygulandıktan sonra 60 dakika dinlenmeye bırakıldı. Dokunun verdiği cevaplar Grass 7F Poligrafa bağlı Grass 7PT 03E force-displacement transduser aracılığı ile yazdırıldı. Sonuç olarak; sıçan proksimal kolonunda serotoninin oluşturduğu kasıcı cevabın TTX ve atropin varlığında değişmemesi, serotoninin düz kasta bulunan reseptörleri aracılığı ile etki meydana getirdiğini göstermektedir. 5-HT 1 reseptör antagonist! metiotepin ve 5-HT3 reseptör antagonisti tropisetron ile serotonine ait cevap inhibe olurken, 5-HT2 antagonisti ketanserin ve 5-HT4 antagonisti DAU 6285 HCI varlığında değişmedi. 5-HTi reseptör agonisti 5-CT kasıcı cevap oluşturdu, 5-HT3 reseptör agonisti fenilbiguanid ise herhangi bir etki oluşturmadı. Bu sonuçlar cevabın 5-HTı ve 5-HT3 reseptörleri aracılığı ile meydana geldiğini ve sıçan kolonundaki reseptörlerinfenilbiguanide duyarsız olabileceği ya da 5-HT3 reseptörlerinin subtipleri bulunabileceği düşüncesini ortaya çıkarmaktadır.
İzole sıçan atriyumunda adenozinin oluşturduğu negatif kronotrop etkide nitrik oksidin rolü
Adenozin; çeşitli fizyolojik olayların düzenlenmesinde rolü olan endojen bir nükleotidtir. Adenozinin farmakolojik etkilerini Pi pürinerjik reseptörlerden Aı, A2, A3 reseptörler üzerinden gösterdiği kanıtlanmıştır (1,2). Adenozin kardiyovasküler sistemde negatif inotrop, negatif kronotrop ve negatif dromotrop etkiye neden olan kardiyodepresan bir ajandır (24). NO; bazal durumda damar endotelinden sürekli olarak salınan, damar direncinin fizyolojik düzenlenmesine katkıda bulunan ve kalp üzerinde negatif kronotrop, negatif inotrop etkisi olduğu bildirilen endojen bir otakoidtir (43, 10, 11). Çalışmada, spontan izole sıçan atriyumunda adenozinin oluşturduğu negatif kronotrop cevapta NO (nitrik oksid)' in rolü araştırıldı. Çalışmada, aynı laboratuvar koşullarında yetiştirilmiş 250-300 gr ağırlığında, erkek Wistar sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar herhangi bir anestezik madde kullanılmadan servikal dislokasyonla öldürüldü. Göğüs kafesi açılarak çıkarılan kalp, Modifiye Hukovich Krebs' Solüsyonu içeren petri kutusuna alındı. Sağ ve sol atriyum birlikte zedelenmeden hızlı bir şekilde kalp dokusundan temizlendi. Hazırlanan spontan atan izole atriyum preparatı 37° C de % 95 02 + % 5 C02 ile gazlandırılmış olan Modifiye Hukovich Krebs' Solüsyonu içeren 30 mi' lik organ banyosuna asıldı. Her bir preparata 0.4 gr gerilim uygulandıktan sonra 45 dk. dinlenmeye bırakıldı. Dokunun verdiği cevaplar Grass 7 F Poligraf'a bağlı bir izometrik gerilim transduseri (Grass 7 PT-03E force-diplacement transduser) aracılığı ile yazdırıldı (54). Çalışmadan elde ettiğimiz bulgulara göre; adenozin spontan atan izole sıçan atriyumunda konsantrasyona bağımlı olarak atım hızını azaltıp, negatif kronotrop cevap oluşturdu. Buna karşın L-NAME varlığında, adenozinin oluşturduğu negatif kronotrop cevap azaldı ve L-NAME varlığında adenozinin oluşturduğu konsantrasyon-cevap eğrisi ile 52kontrol adenozin konsantrasyon-cevap eğrisi arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulundu. Bu bulgulara dayanarak; spontan atan izole sıçan atriyumunda adenozinin oluşturduğu negatif kronotrop cevapta NO (nitrik oksid) salınımının da rolü olabileceği sonucuna varıldı. 53
Streptozotosin ile indüklenmiş diabetik rat mesanesinde elektriksel alan stimülasyonuna artmış kasılma yanıtında serotonin ve serotonin agonistlerinin etkisi
Deneysel diabetes mellitustaki ürodinamik değişiklikler, diabetik hastalardakine oldukça benzerdir. Diabetik nöropatiye bağlı mesane disfonksiyonun tedavisinde serotonin agonist ve antagonistlerinin yer alabilmesi için, serotoninin bu sistem üzerindeki fonksiyonlarının ayrıntılı olarak bilinmesi gerekmektedir. Serotonin, mesanedeki farmakolojik etkilerine ışık tutabilmesi düşüncesinden yola çıkarak planlanan bu çalışmada, izole sıçan mesanesinde serotoninin etkisi, etkisine aracılık eden reseptörlerin tanımlanması ve diabet gibi mesane disfonksiyonuna neden bir durumda serotonin etkisinde meydana gelebilecek değişikliklerin araştırılması için, çalışmada 65 mg/kg streptozotosin i.p. tek doz uygulanarak diabetes mellitus oluşturulan sıçanların izole mesane şeritlerine EAS uygulandı. EAS yanıtları üzerine kontrol ve diabetik grupta 5-HT ve agonistlerinin etkisi araştırıldı. Sonuçlarımıza göre, 5-HT düşük konsantrasyonlarda hem kontrol hem diabetik grupta 5-HT3 reseptörleri aracılığı ile EAS ile oluşturulan kasıcı yanıtları potansiyalize ederken, yüksek konsantrasyonlarda kontrol grubunda 5-HT2 reseptörleri, diabetik grupta ise 5-HT1A reseptörleri aracılığı ile inhibisyona neden olmaktadır. 65
Elektriksel alan stimülasyonu ile oluşturulan izole sıçan ileum, mesane, vas deferens ve sol atrium kasılmaları üzerinde 1,4-sineol, 1,8-sineol ve karvakrol'ün etkileri
1,4-Sineol, 1,8-sineol ile karvakrol halk arasında kullanılan, çeşitli doğal karışımların içinde bulunan ve aynı zamanda sentez ile elde edilen monoterpenlerdir. Bu maddelerin çeşitli dokularda etkili oldukları gösterilmiş fakat elektriksel alan stimulasyonu ile herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda 1,4-sineol, 1,8-sineol ile karvakrol'ün elektriksel alan stimülasyonu ile uyarılan izole sıçan ileum, mesane, epididymal vas deferens, prostatik vas deferens ve sol atrium üzerindeki farmakolojik etkileri incelenmiştir. Testlerde nalokson ve NoARG kullanılarak, opioiderjik ve nitrerjik sistemlerle olası etkileşimleri araştırılmıştır.Karvakrol (10??-10?? M) ileum ve mesanede daha fazla olmak üzere tüm organlarda inhibisyona neden olmuştur. Nalokson varlığında karvakrol'ün ileum üzerindeki inhibitör etkisinin artmış olması, karvakrol'ün etki mekanizmasında opioid reseptörlerin etkisi bulunduğunu göstermiştir.1,8-Sineol (10??-10?³ M) tek bir dozda (10?³ M) ve sadece ileumu inhibe etmiştir. 1,8-Sineol'ün ileumdaki etkisinin nalokson varlığında artması ve 5x10?? M dozunda inhibisyon olması, opioid yolakla etkileştiğini göstermiştir. N-nitro-L-arjinin varlığında 1,8-sineol'ün sol atriumda inhibisyona yol açması, etki mekanizmasında nitrerjik yolağın önemli rol oynadığını göstermiştir.1,4-Sineol'ün (10??-10?³ M) ileum, mesane ve erkek sol atrium üzerinde inhibisyona neden olmuştur. Epididymal vas deferens ve dişi sol atrium dokularında tek başına anlamlı etki göstermemiş, nalokson varlığında ise inhibisyona neden olmuştur. Karvakrol ve 1,8-sineol gibi, 1,4-sineol de nalokson ile etkileşerek etki mekanizmasında opioiderjik sistemi kullandığı gözlenmiştir.Test maddelerinden en fazla karvakrol'ün etkili olduğu, 1,8-sineol'ün ise en düşük etkili olduğu bulunmuştur. 1,4-Sineol etki derecesi bakımından iki madde arasında bulunmaktadır. Organlar arasında, test edilen maddelere en fazla duyarlılık ileumda, en düşük duyarlılık prostatik vas deferensde bulunmuştur.Dolayısıyla bu tür maddelerin test edilmesinde prostatik vas deferensin kullanılmaması gerektiği sonucuna varılmıştır. Yapısal özellikler dikkate alındığında izopropil grubunun farmakofor özelliği taşıdığı anlaşılmıştır. Hidroksil grubunun varlığı farmakolojik etkide artışa neden olduğu, molekül yapısının planar özelliğinin kaybolması ise farmakolojik etkide önemli bir azalmaya neden olmaktadır. Bu test maddelerin moleküler yapıları ile farmakolojik etki arasındaki ilişkileri ilk kez bu çalışmada gösterilmiştir.