
147
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Tedavi almamış HIV pozitif yeni tanı alan hastalarda BLA B57: 01 allel prevelansının polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) metodu ile saptanması
Ülkemizde HIV enfeksiyonu sıklığında giderek artan bir eğilim görülmektedir. HIV tedavisinde Abakavir'in kullanımı için en büyük kontrendikasyon olan aşırı duyarlılık sendromu ile ilişkili bulunan HLA-B57:01 allel sıklığı ile ilgili ülkemizde yapılan çok merkezli bir çalışma bulunmamaktadır. Retrospektif olan bu çalışma için Ocak-Aralık 2021 tarihleri arasında "Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü, Mikrobiyoloji Referans Laboratuvarları ve Biyolojik Ürünler Dairesi Başkanlığı, Ulusal HIV-AIDS Doğrulama ve Viral Hepatitler Referans Laboratuvarına" HLA-B57:01 testi için gönderilen yeni tanı almış 235 hastaya ait %3 EDTA solüsyonu içeren kan tüpüne alınmış kan örneklerinden izole edilen DNA örnekleri dahil edilmiştir. HLA-B57:01 allel sıklığının allel spesifik PCR ile taranması amaçlanmış, HLA-B57:01 allel pozitif bulunan örneklerin değerlendirilmesi için seminested PCR yapılmıştır. DNA örneklerinin izlenebilmesi için EDTA 0.5 M, 10XTBE solüsyonları hazırlanmıştır. Verilerin analizi SPSS15 paket programında yapılmıştır. Kategorik karşılaştırmalar için Kikare ve Fisher'in Kesin Testi kullanıldı. İstatistiksel olarak p<0.05 alınan sonuçlar anlamlı kabul edildi. Çalışma grubunda HLA-B57:01 allel varlığı yönünden test edilen toplam 235 örneğin 5'inde (%2.12) allel pozitifliği saptandı. Bu hastaların 3'ünün 18-25 yaş, 2'sinin ise 26-35 yaş grubunda olduğu görüldü. Hastaların başvuru merkezlerinin coğrafik değerlendirmesi sonucunda örneklerin 126'sının (%53.6) İç Anadolu, 64'ünün (%27.2) Karadeniz, 26'sının (%11.1) Akdeniz, 8'inin (%3.4) Güney Doğu Anadolu, 4'ünün (%1.7) Ege, 4'ünün (%1.7) Marmara ve 3'ünün (%1.3) Doğu Anadolu Bölgesinde tanı aldığı belirlendi. Pozitif bulunan 5 hastanın 35 yaş ve altındaki hasta grubunda olduğu belirlendi ve 35 yaşın altında olmanın istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.044, OR=4.056). HLA-B57:01 pozitifliği ile cinsiyet arasındaki ilişkide; pozitif hastaların tümünün erkek olduğu, tüm erkek hastaların %2.8'inin HLA-B57:01 alleli taşıdığı belirlendi (p=0.371).
Klinik örneklerden izole edilen staphylococcus aureus suşlarının antibiyotiklere direnç oranlarının araştırılması
S. aureus normal florada bulunan ancak etken olduğunda toplum ve hastane kaynaklı enfeksiyonlara sebep olabilen yüksek morbidite ve mortaliteye sahip Gram pozitif bir bakteridir. Bu bakteri antistafilokokal ilaçlara karşı hızla direnç geliştirerek tüm dünyada ciddi bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada klinik örneklerden izole edilen S. aureus izolatlarının hastanemizde antibiyotik direnç profillerinin belirlenerek ampirik tedaviye ve antibiyotik kullanım politikalarına katkıda bulunulması amaçlanmıştır. 2018-2021 yılları arasında Mikrobiyoloji laboratuvarına poliklinik, klinik ve yoğun bakım ünitelerinden gönderilen çeşitli klinik örneklerden izole edilen 513 S. aureus izolatının bakteri tanımlaması için konvansiyonel yöntemler ve VITEK 2 otomatik sistem (bioMérieux, Fransa) kullanıldı. Antibiyotik direnci, sadece VITEK 2 otomatik sistemi kullanılarak EUCAST kriterlerine göre değerlendirildi. Çalışmamızda 513 S. aureus izolatının %74,5'i MSSA, %25,5'i MRSA olarak tanımlandı. İzolatların %34,1'i yara, %29,2'si kan, %15'i balgam ve %21,7'si diğer örneklerden izole edildi. Örneklerin %39,8'i poliklinik, %36,8'i klinik ve %23,4'ü yoğun bakımlardan elde edildi. MSSA ve MRSA'da linezolid, vankomisin, teikoplanin, tigesiklin, daptomisine, MSSA'larda ayrıca gentamisin'e karşı direnç gözlenmedi. MSSA'larda penisilin (%79,9) ve eritromisine (%13,0), MRSA'larda penisilin (%100), eritromisin (%44,4) ve tetrasikline (%39,2) direnç oranları saptandı. MRSA izolatlarında 2020, 2021 yıllarında trimetoprim sülfametoksazol ve 2021 yılında levofloksasin direncinin azaldığı tespit edildi. Sonuç olarak S. aureus izolatlarına karşı MRSA' larda trimetoprim sulfametoksazol ve levofloksasin direncinde azalma saptanmış, MSSA ve MRSA'larda 2018-2021 yıllarında antibiyotik direnç oranlarında değişiklik saptanmamıştır. Ampirik antibiyotik tedavisine başlarken direnç oranlarının bilinmesi ve tedaviye başlamadan önce kültür ve antibiyogram testlerinin yapılması hem tedavide hem de antibiyotik direncini önlemede büyük önem taşımaktadır. ANAHTAR KELİMELER: S. aureus, Antibiyotik, Direnç, MSSA, MRSA.
İndirektimmünfloresan yöntemi ile çalışılan antinükleerantikor sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
2018-2021 yılları arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Laboratuvarı'na gelen hasta serum örneklerinden ANA (Anti nükleer Antikor) testi istenen 8957 hastanın IIF (İndirekt İmmünfloresan) yöntemi ile çalışılan ANA sonuçları retrospektif olarak iki basamakta incelendi. Birinci basamakta tüm hastalar cinsiyet, yaş, poliklinik ve genel pozitif-negatif sonuçlarına, ikinci basamakta pozitif örnekler kendi arasında patern çeşitliliğine göre; cinsiyet, yaş, poliklinik açısından ayrıntılı olarak incelendi. Çalışmaya alınan 6050'si (%6,54) kadın, 2907'si (%32,46) erkek olmak üzere toplam 8957 hasta serumunun 2919'unda (%33) ANA pozitif, 6038'inin (% 67) ANA sonucu negatif olarak saptandı. En fazla ANA istenen hasta yaş grubu 35-49 yaş aralığında, en fazla ANA istemi ve en sık pozitiflik oranı da kadınlarda görüldü. Polikliniklere göre en fazla ANA istemi 2971 (%33,2) oranı ile İç Hastalıkları polikliniğinden olduğu saptandı. En fazla pozitiflik 1014 (%38,1) oranı ile Romatoloji kliniğinde görüldü. Paternler arasında 1245 (%13,9) oranı ile her iki cinsiyette, tüm yaş gruplarında ve tüm polikliniklerden gelen örneklerde benekli patern ilk sırada yer aldı. Bunu yoğun ince benekli patern, homojen patern ve sentromer patern izledi. Gereksiz ANA testi çalışılması sağlık hizmeti maliyetlerinde artışa sebep olduğu için bu gibi test istemlerinin daha çok klinik açıdan anlamlı bölümler tarafından yapılmasının gerektiği düşünüldü. ANAHTAR KELİMELER: Antinükleer Antikor (ANA), İndirekt immünfloresan Yöntemi (IIF), patern, antikor, Otoimmün Hastalık (OİH).
Servikal örneklerde karsinojenik HPV (Human Papilloma Virüs) tiplerinin hibrit capture yöntemi ile araştırılması ve diğer parametrelerle kıyaslanması
Skuamöz serviks kanserlerinin yaklaşık %95' inden HPV'nin (Human Papilloma Virüs) sorumlu olduğu ve erken tanının hastalığın takibi ve prognozu açısından önem taşıdığı bilinmektedir. Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği' ne çeşitli yakınmalar ile başvuran hastaların servikal sürüntü örnekleri kullanılarak, Hibrit Capture-I sistemi ile karsinojenik HPV tiplerinden; 16, 18, 31, 33, 35, 45, 51, 52, 56 varlığı araştırılmıştır. Sürüntü örnekleri alınan hastalara; yaş, ilk cinsel ilişki yaşı, partner sayısı, korunma yöntemi olarak kondom kullanılıp kullanmaması, partnerde HPV öyküsü, gebelik sayısı, canlı doğum sayısı ve abortus sayısı soruldu. Aynı hastalardan ayrıca eş zamanlı olarak patoloji laboratuvarına gönderilen smear sonuçları değerlendirmeye alındı. Hibrit Capture testi sonucunda;149 hastadan 10'u HPV DNA ( + ), 139'u HPV DNA (-) olarak tespit edildi. HPV DNA' sı pozitif ve negatif olan hastalar yukarıdaki parametreler bakımından birbiri ile karşılaştırıldığında, istatistiksel çalışmaların sonucunda yalnızca abortus sayısı bakımından 2 grup arasında anlamlı fark tespit edildi. Diğer parametreler ve patoloji laboratuvarından alınan smear sonuçları bakımından pozitif ve negatif olan hastalar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Hastaların sitoloji sonuçları, karsinojenik HPV tiplerini saptamadığı için; sitoloji sonucu pozitif olan6 hastadan sadece 1 tanesi HPV DNA pozitif olarak bulunmuş ancak HPV DNA' sı pozitif bulunan 9 hasta sitolojik incelemede negatif bulunmuştur. Sonuç olarak; yüksek risk gruplarını saptayan HPV DNA analizlerinin, serviks kanserlerinin erken tanısında tarama testi olarak kullanılabilir nitelikte olduğu görülmektedir.
Sağlıklı kişilerde ve lenfoproliferatif bozukluğu olan kanserli hastalarda HHV-6 virusunun IFA yöntemi ile antikor dağılımı ve PCR-RFLP yöntemi ile varyant analizi
-59- OZET Human herpes virus-6 (HHV-6) insanlarda exantem subitumun etiyolojik ajanı olmakla birlikte, immün sistemi etkileyen bir kofaktör olması nedeni ile son yıllarda oldukça önem kazanmıştır. Sağlıklı yetişkinlerde seroprevalansı %80-100 arasında olup, enfeksiyon yaşamın ilk yıllarında kazanılmaktadır. HHV-6 izolatları; biyolojik, immünolojik ve moleküler özellikleri bakımından varyant A ve varyant B olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Bu varyantların farklı populasyon ve hasta gruplarında dağılımının farklı olması, virüsün toplumdaki varlığına ilaveten varyant türününde belirlenmesini gerekli kılmaktadır. Ülkemizde HHV-6 sıklığı ve varyant dağılımı konusunda çalışma bulunmamaktadır. HHV-6 virüsünün daha çok tükrükle bulaştığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Kalabalık bir toplumda yaşamamız ve hijyenik koşulların yetersiz oluşu HHV-6 enfeksiyonlarının ülkemizde de fazla olacağını düşündürmektedir. Bu amaçla toplumumuzda, çeşitli yaş gruplarında sağlıklı bireylerde ve lenfoproliferatif bozukluğu olan olgularda HHV-6 virusuna karşı antikor prevalansının İFA yöntemi ile saptanması ve aynı populasyonlarda PCR-RFLP yöntemi ile HHV-6 varyant A ve B dağılımının belirlenmesi hedeflendi.Çalışmada yaşları 6ay - 50 yaş arasında değişen 123 sağlıklı birey ve 50 lenfoproliferatif bozukluğu olan kanserli hasta değerlendirmeye alındı. Tüm çalışma populasyonlarında, genel seropozitivite oranı % 79.67 olarak bulundu. Sağlıklı populasyonda çeşitli yaş gruplarına göre yapılan incelemede, HHV-6 IgG % 75.60 ve HHV-6 IgM % 22.76 olarak bulundu. Kanserli hastalarda ise HHV-6 IgG ve HHV-6 IgM oranları sırası ile % 96 ve % 28 olarak tesbit edildi. Her iki gruptaki PCR sonuçları gözönüne alındığında sağlıklı bireylerde HHV-6 pozitiflik oranı %.35.77 iken kanserli hastalarda %46 idi. RFLP ile yapılan varyant dağılımı gözönüne alındığında ise sağlıklı bireylerde ve lenfoproliferatif bozukluğu olan hastalarda varyant B' nin varyant A1 ya göre daha yaygın olduğu gözlendi.
Hastaneden izole edilen çeşitli bakterilerin bazı antiseptik/ dezenfektan maddelere duyarlılıklarının araştırılması
-62- VII. ÖZET Bu çalışmada, Hacettepe ve Gazi Üniversitesi Hastanelerine başvuran hastalardan izole edilen 81 bakteri izolatının, sıklıkla kullanılan antiseptik/dezenfektan maddelere duyarlılıkları belirlenmiştir. Antiseptik ve dezenfektan olarak hastanede yaygın olarak kullanılan savlon, klorhekzidin ve sodyum hipoklorür seçilmiş ve kullanım konsantrasyonlarında^ etkinlikleri araştırılmıştır. Antiseptik ve dezenfektan maddelerin in vitro antimikrobiyal etkinliğini belirlemek amacıyla kantitatif süspansiyon testi ile çalışılmıştır. Bu testte, bakteri süspansiyonu belirli konsantrasyondaki dezenfektan çözeltisine ilave edilmiş, 5 dakika temas süresi sonunda, bu karışımdan alınan örnek nötralizasyon ortamına eklenmiştir. Buradan alınan örnek yüzeye yayma yöntemi ile katı besiyerine ekilmiş ve inkübasyon süresi sonunda oluşan koloniler sayılmıştır. Kontrol amacıyla dezenfektan yerine steril distile su kullanılmış ve aynı işlemler tekrar edilmiştir. Kontrol ve dezenfektan için elde edilen koloni sayıları kullanılarak mikrobisidal etki logaritmik olarak hesaplanmıştır. Log-ı05 değeri ve üstü sonuçlar başarılı kabul edilmiştir. Buna göre, savlonun ve klorhekzidinin kullanım konsantrasyonlarında tüm izolatlara karşı etkili olduğu; sodyum-63- hipoklorürün 1/50 konsantrasyonda P. aeruginosa, S. aureus, E. coli ve E. cloacae türlerine daha çok olmak üzere, Klebsiella türleri ve Acinetobacter türlerine karşı da etkili olduğu bulunmuştur. Buna ek olarak mikrobisidal etkinin 1/500 konsantrasyonda azaldığı fakat bu etkinin temas süresinin 15 dakikaya çıkarılması ile nispeten arttığı gözlenmiştir. Sonuç olarak, hastanede dezenfektan olarak savlon ve klorhekzidin kullanımının uygun olduğu, sodyum hipoklorürün ise daha yüksek konsantrasyonlarda kullanımının tercih edilmesi gerektiği saptanmıştır.
Değişik coğrafik bölgelerden izole edilen antimikobakteriyel ajanlara duyarlı ve dirençli Mycobacterium tuberculosis suşlarının sodyum dodesil sulfat poliakrilamid jel elektroforezi (SDS-PAGE) ile incelenmesi
ÖZET: Günümüzde tüberküloz özellikle gelişmiş ülkelerde HIV infeksiyonuyla birlikte seyredip epidemilere yol açmaktadır. Çoklu ilaç direnci de aynı zamanda artmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü hastalığı kontrol altına almak için acil önlemler alınması gerektiğini açıklamıştır. Bu amaçla farklı bir çok yöntemin kullanıldığı epidemiyolojik çalışmalar yapılmıştır. Bu yöntemlerden bir tanesi de bu çalışmada kullanılan SDS-PAGE yöntemidir. Bu yöntem mikobakteri türlerinin elektroforez yöntemiyle tiplendirilmesinde başarıyla kullanılmıştır. Bu çalışmada 111 M. tuberculosis susunun tüm hücre proteinleri SDS-PAGE'de yürütülerek değişik moleküler ağırlıklarında saptanan protein kalıplarıyla bölgesel ve antibiyotik duyarlılıkları arasında bir korelasyon varlığının incelenmesi amaçlandı. Hazırlanan örnekler stacking ve separating jeller dökülerek süreksiz elektroforez tampon sisteminde yürütüldü. Daha sonra jellere gümüş boyama uygulandı ve densitometre cihazı kullanılarak örneklerdeki protein bantları incelendi. Elde edilen protein bant kalıplarının bölgesel farklılık göstermediği gözlendi. Antibiyotik duyarlılık paternleri ile protein bant paternleri arasında da bir ilişki gözlenemedi. Ayrıca, örneklerin antibiyotik duyarlılıkları bölgesel farklılıklar açısından Ki-kare testi yapılarak istatistiksel olarak incelendi. İzoniyazid, rifampisin, izoniyazid+rifampisin direncinde bölgelerarası istatiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlendi(p<0.05). Ki-kare testine göre farklılığı Karadeniz ve Ege Bölgeleri yaratmaktaydı. En fazla direnç bu bölgelerde gözlendi.
İnsan serumlarında difteri antitoksin düzeyinin kantitatif bioassay yöntem ile ölçülmesi
Difteri toksini tek bir polipeptid zinciri olarak salgılanır. 'A' ve '5*' zinciri olmak üzere iki zincire sahiptir. 'A" zinciri toksinin enzirnatik kısmını içerirken *B' zinciri toksinin bağlanma bölgesini içerir. Difteri toksini ökaryotik hücrelerde protein sentezini inhibe ederek etki gösterir. Difteri toksininin "A" fragmanı ökaryotik hücrelerde bir enzim gibi hareket ederek NAD+ ve zincir uzatma faktörü EF-2 arasında inaktif bir ADP-Riboz-EF-2 kompleksi oluşturmakta ve bu olay translokasyonu engelleyerek hücrelerde protein sentezini inhibe etmektedir.Günürnüzde difteri toksini aşı üretiminde ve standardı' zasyonunda kullanılmaktadır. Bu amaçla kullanılan yöntemlerden bir tanesi de in vitro nötralizasyon testidir. Bu test, kültür ortamındaki Vero hücrelerinin metabolik akt i vitesinin difteri toksini nce inhibe edilmesine ve serurnl ardaki antitoksinin toksin etkisini nötralize etmesi olayına day a n m a k t a d ı r. Biz araştırmamızda in vitro nötralizasyon yöntemini 2-5 yaş arasındaki aşılı 6 çocuğun serurnl arı ndaki antitoksin miktarına göre canlı hücre miktarını MTT maddesi kullanarak spektrofotometrik sonuçlar yardımı ile saptamaya çalıştık.Âraştırmamızın ilk basamağında, kullandığımız toksinin minimum sitotoksik dozunu bulmaya çalıştık. Birinci aşamada toksinin &100 öldürme dozunu 4 x 10~4 Lf/ml. olarak saptadık. İkinci aşamada ise £100 öldürme dozuhdaki toksini nötralize eden standart antitoksin düzeyi bulundu. Kullandığımız antitoksinin düzeyi 0.00976525 lU/ml. olarak saptandı. Üçüncü aşamada ise, 2-5 yaşları arasında bulunan 6 aşılı çocuğun serumlarındaki antitoksin düzeyleri saptandı. Buna göre, örneklerin antitoksin düzeyleri sırası ile 1.28, 2.56, 0.32, 2.56, 0.16, 0.16 lU/ml. olarak saptandı.
Epitop maskelenmesi yöntemi ile immün yanıtın yönlendirilmesinde IgG ve Fab etkinliğinin karşılaştırılması
1975 yılında Köhler ve Milstein monokonal antikor (mAb) üretimine yönelik hibridoma teknolojisini tanımladılar. Bu tekniğin bazı avantajları şunlardır : (i) Her hibrid hücre, antijen yüzeyinde tek bir epitopa özgül antikor üretir, (ii) hibrid hücre ölümsüz olduğundan sınırsız miktarda antikor üretim kaynağıdır, (iii) değişik metodlarla mAb'lar kullanılarak yüksek miktarlarda saf antijen üretimi sağlanabilir. Mikrobik enfeksiyonların tanısında sıklıkla serumda özgül antijen(ler) veya antikor(lar) saptanır. Enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) bu tam yöntemlerinden bir tanesidir. Değişik ELISA yöntemlerinde özgül antijen(ler) saptamak için sıklıkla iki farklı mAb kullanılmaktadır. Ancak immün yanıtın sıklıkla baskın olan immünojenik epitopa yönelik olmasından dolayı farklı epitoplara özgül iki mAb üretmek zordur. Bazı makalelerde antijen yüzeyindeki farklı epitoplara özgül antikor üretiminde, immünojenik epitopun özgül mAb ile maskelenmesiyle oluşan immün kompleks yapının aşılamada kullanılması durumunda organizmada farklı epitoplara özgül antikorların gelişebileceği belirtilmektedir. Ancak, antijenle beraber pasif olarak verilen IgG izotipindeki antikor immün yanıtı baskılayabilmektedir. IgG bağımlı baskılamada antijen - immünoglobulin G (IgG) kompleksinin eş zamanlı olarak B-lenfosit reseptörüne (antijen aracılığı ile) ve B lenfosit Fc y reseptörüne (FcyRIIB) (antijene bağlı IgG'nin Fc aracılığı ile) bağlanması B-lenfosit uyarımının FcyRIIB aracılığı ile engellenmesine neden olmaktadır Pasif olarak verilen antikorun immün yanıtı baskılama özelliği klinikde de değişik uygulamalarda yer almaktadır. Bazı aşılar ( kabakulak ve kızamık gibi ) bebeklere bir yaşından önce uygulanmaz. Bunun nedeni anne kaynaklı IgG izotipindeki antikorların doğumdan sonra bebekte en az 6 aya kadar aktivitesini sürdürebilmesidir. Bebek bir yaşını doldurmadan aşılama yapıldığında yetersiz immün yanıt gelişebilmektedir. Ayrıca gebelikte anne ile fetusun Rh uyuşmazlıklarında Rh(-) annenin fetus kaynaklı Rh(+) kan hücrelerine karşı antikor yanıtını engellemek için anti-RhD Ig kullanılmaktadır. Bu çalışmada BALB/c farelere ayrı ayrı "antijen(hIFNy)+IgG", "antijen(hIFNy)+Fab" ve "antijen(hIFNy)" verildikten sonra her gruptaki farelerin plasmalarındaki antikor düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülerek karşılaştırıldı. Denek sayısı 3 olan PBS grubu dışında tüm gruplar 5 adet fareden oluşmaktadır. Grupların plasma antikor düzeyleri karşılaştırıldığında "hIFNy+IgG" ile aşılama yapılan grupta hIFNy'ya karşı antikor yanıtının baskılandığı saptandı. Diğer taraftan "hIFNy+Fab" ile aşılama yapılan grubun antikor yanıtında anlamlı bir baskılamanın olmadığı saptandı. Bu verilere göre değişik epitoplara özgül mAb oluşturmak için önerilen epitop maskelenmesi yönteminde IgG yerine Fab fragmanlarının kullanılması ile daha olumlu sonuçların alınabileceği düşünüldü.
Değişik yaş gruplarında coxsackie B virüs tip-1,2,3,4,5 ve 6 antikorlarının saptanmasında serolojik yöntemler
-57- ÖZ ET Bu çalışmada 157 sağlıklı kişi ile, 30 miyokard enfarktüslü, 37 tip 1 diabetes mellituslu ve 8 perikarditli hastada mikronötralizasyon ve ELISA yöntemleri ile Coxsackie B virus (CBV) tip -1, 2, 3, 4, 5 ve 6 antikor düzeyleri araştırıldı. Mikronötralizasyon testi ile sağlıklı kişilerdeki antikor düzeyleri CBV-1'de £14, CBV-2'de «31.2, CBV-3'de «51.6, CBV-4'de «57.9, CBV-5'de «45.9 ve CBV-6'da «22.3 olarak saptanırken miyokard enfarktüslülerde CBV-J «6.6, CBV-2 «30.0, CBY-3 «56.7, CBV-4 «20.0, CBV-5 «50.0, ve CBV-6 «13.3; tip 1 diabetlilerde CBV-1 «10.8, CBV-2 «32.4, CBV-3 «51.4, CBV-4 «32.4, CBV-5 «35.1, ve CBV-6 «24.3; perikarditlilerde CBV-1 «12.5, CBV-2 «12.5, CBV-3 «62.5, CBV-4 «62.5, CBV-5 «12.5, ve CBV-6 «62.5 olarak saptanmıştır. ELISA testi ile de sağlıklı kişilerde CBV-1 IgG «O, CBV-1 IgM «24.2, CBY-2 IgG «12.1, CBV-2 IgM «27.4, CBV-3 Ig8 «8.3, CBV-3 IgM «23.6, CBV-4 IgG «5.7, CBV-4 IgM «47.8, CBV-5 IgG «20.4, CBV-5 IgM «14.7, CBV-6 IgG «10.2, CBV-6 IgM «8.3; miyokard enfarktüslülerde CBV-1 IgG «O, CBV-1 IgM «O, CBV-2 IgG «O, CBV-2 IgM «3.4, CBV-3 IgG «16.7, CBV-3 IgM «10.0, CBV-4 IgG «O, CBV-4 IgM «O, CBV-5 IgG «43.4, CBV-5 IgM «O, CBV-6 IgG «O, CBV-6 IgM «0; tip 1 diabette CBV-1 IgG «8.1, CBV-1 IgM «32.4, CBY-2 IgG «8.1, CBV-2 IgM «24.3, CBV-3 IgG «2.7, CBV-3 IgM «40.5, CBV-4 IgG «2.7, CBV-4 IgM «29.7, CBV-5 IgG «5.4, CBV-5 IgM «8.1, CBV-6 IgG «5.4, CBV-6 IgM «8.1; perikarditlilerde CBV-1 IgG «O, CBV-1 IgM «12.5, CBY-2 IgG «O, CBV-2 IgM «O, CBV-3 IgG «O, CBV-3 IgM «25.0, CBV-4 IgG «O, CBV-4 IgM «37.5, CBV-5 IgG «12.5, CBV-5 IgM «12.5, CBV-6 IgG «O, CBV-6 IgM «12.5; oranında.58- pozitiflik saptanmıştır. Hastalık gruplarıyla sağlıklı kişilerin pozitiflikleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olabilecek bir fark saptanamamıştır (p>0.05). Sonuç olarak; CBV enfeksiyonlarının tanısında mikronötralizasyon testinin ELİSA'dan daha duyarlı ve hassas olduğuna, ülkemizde bu enfeksiyonlarla ilgili daha detaylı çalışmalar yapılması gerektiğine inanıyoruz.
Değişik bordetella pertussis suşlarında bağışıklama gücü ve patojenite yönünden yapılan çalışmalar
-41- ÖZET Araştırmanın birinci aşamasında, değişik B. pertussis suşlarının aglütinojen 1,2 ve 3 içerikleri yönünden lâm aglütinasyon yöntemi ile faz tayini yapıldı. Her suşla üretilen tam hücre boğmaca aşısı ile ayrı gruplar halinde bağışıklanan kobay serumlarında mikroaglütinasyon yöntemiyle aglütinin titresi ve IHA-nötralizasyon yöntemiyle anti-FHA titresi tayin edildi. Saadet susu ile hazırlanan aşı ile bağışıklanan kobay serumlarında en yüksek aglütinin ve anti-FHA titreleri kaydedildi. Ayrıca her susun sıvı besiyerinde üreme, protein ve LPF - FHA sentezleri araştırıldı. Bu sonuca göre de yine Saadet susunun yüksek üreme ve LPF-FHA sentezleme aktiviteleri gösterdiği belirlendi.
Yoğun bakım ünitelerinde vankomisin dirençli enterokok saptanmasında klasik kültür ile polimeraz zincir reaksiyonunun karşılaştırılması
Enterokoklar, doğal floranın virulansı düşük bakterileri olmasına rağmen bir çok antibiyotiğe karşı sahip oldukları doğal ve kazanılmış direnç mekanizmaları sayesinde hastane kaynaklı infeksiyonlarda önemli bir yer işgal etmektedir. Bu nedenlerle özellikle yoğun bakım hospitalizasyonu yapılan hastalarda VRE kolonizasyonunun erken tespiti, gelişebilecek infeksiyonların kontrolünün sağlanması ve yayılımının önlenmesinde önemli bir eşiktir. Çalışmamızın amacı, özellikle yoğun bakım ünitelerine yatırılan hastalarda vankomisin dirençli enterokok saptanmasında, eş zamanlı çalışılmış olan klasik kültür (enterococcosel agar) ve polimeraz zincir reaksiyon tarama sonuçlarının karşılaştırılarak klasik kültür (KK) yöntemi ile polimeraz zincir reksiyonu (PZR) yönteminin birbirlerine üstünlüklerinin değerlendirilmesidir. Çalışmada geçmişe yönelik 23 aylık süre içinde hastanemiz üçüncü basamak yoğun bakımlarında takip edilen 311 hastanın ilk yatışlarında eş zamanlı iki ayrı swab numunesi olarak alınan perirektal sürüntü örneklerinin klasik kültür ve polimeraz zincir reaksiyonu ile değerlendirilmesi yapıldı. 311 örneğin 66 (%21,2)'sında PZR ile pozitiflik saptanırken, 32 (%10,2) örnekte KK ile pozitiflik saptandı. 3 örnek dışında KK pozitifliği saptanan 29 örnek, PZR ile de pozitif sonuç verdi. PZR pozitifliği saptanan 66 örneğin, 58'inde VanA geni, 6'sında VanB geni ve 2 örnekte ise VanA+VanB geni tespit edildi. KK'de pozitiflik saptanan 32 örneğin 27'sinde VanA geni, 2'sinde ise VanA+VanB geni saptanırken 3 VRE kültür pozitifliği olan örnekte ise PZR negatif sonuç verdi. Çalışma sonuçları değerlendirildiğinde; PZR, kültüre nazaran daha hızlı sonuç verdiğinden dolayı, derhal alınacak olan izolasyon önlemleriyle hem diğer hastaların enfekte olmaları, hem de sağlık çalışanlarına bulaş sonucu gelişebilecek taşıyıcılık önlenebilecektir. Böylece VRE'nin hastane ve hastane dışı yayılımının önlenebileceği sonucuna ulaşılmıştır. Ancak PZR yönteminin yüksek yanlış pozitiflik oranları, pozitif prediktif değerin düşük olduğu sonucunu doğurmaktadır. PZR yönteminin özgüllük ve duyarlılığının düşüklüğü nedeniyle yoğun bakımlarda iki yöntemin birlikte kullanılmasının daha sağlıklı sonuçlar doğuracağı değerlendirilmektedir.
Kronik süpüratif otitis media'lı hastalarının bakteriyolojik ve klinik olarak değerlendirilmesi
Amaç: Kronik otitis medianın mikrobiyolojisini analiz etmek ve ameliyat öncesi ve ameliyat sırasında alınan kültür sonuçlarını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 2016-2018 yılları arasında Dicle Üniversitesi Mikrobiyoloji ve Kulak Burun Boğaz Anabilim Dallarında gerçekleştirilmiştir. Kültür sürüntüleri ameliyat öncesi, poliklinik şartlarında dış kulak yolu aracılığıyla elde edildi. Orta kulak sürüntüsü ve mastoid granülasyon dokusu ameliyat sırasında toplanıldı. Her iki grupta demografik bilgiler, mikrobiyoloji ve antibiyotik duyarlılıkları karşılaştırıldı. Bulgular: Bu çalışmaya kronik otitis medialı 278 hasta dahil edildi. İkiyüz yetmiş sekiz hastanın 86'sında bakteri üremedi. Her iki grupta P.aeruginosa(n=44), S.aureus(n=27), Proteus(n=16) ve E.coli(n=10) en yaygın üreyen bakterilerdi. En yaygın saptanan gruplar gram (+) bakteri (n=92), non-fermenter bakteri (n=55), Enterobactericeae (n=42), anaerob bacteria (n=3) idi. Poliklinik grubunda gram(+) koklar daha yüksek iken, ameliyat grubunda Enterobactericeae bakterileri daha yüksek oranda idi. (p<0.05). Sonuç: P.aeruginosa ve S.aureus kronik otitis medialı hastalarda en yaygın bakterilerdir. Poliklinik ve ameliyat gruplarında benzer bakteriler üretilmiştir. Kronik otitis mediada, orta kulak kültürleri alırken özen gösterildiği sürece, tedavi öncesi mikrobiyolojik analiz yapmak oldukça faydalıdır. Anahtar Sözcükler: Antibiyotik duyarlılık, kronik otitis media, mikrobiyoloji
Dicle Üniversitesi Tıp fakültesi dahili yoğun bakım ünitelerinde gelişen sağlık hizmeti ile ilişkili enfeksiyonların epidemiyolojisi
Amaç: Yoğun Bakım Ünitelerinde gelişen sağlık hizmeti ile ilişkili enfeksiyonlar (SHİE) yüksek oranda morbidite, mortalite ve tedavi maliyetlerini artıran bir problem olarak tüm dünyada önemini korumaktadır. Çalışmamız, hastanemiz dahili yoğun bakım ünitelerinde gelişen hastane enfeksiyon hızlarını, insidans dansitelerini, etkenlerin dağılım ve antibiyotik direnç paternlerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Materyal-Metot: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Kontrol Komitesi tarafından 1 Ocak 2015-31 Aralık 2017 tarihleri arasındasürveyans çalışmaları ile kayıtaltına alınan hastane enfeksiyonlarının retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmamızda üç yıllık süreçte dahili YBÜ'lerinde takip edilen toplam 1679 hastanın 740'ında Hastane Enfeksiyonu (HE) tespit edildi. Hastane enfeksiyonu insidans dansiteleri incelenen zaman aralığında sırasıyla %18.22, %21.26, %22.45 olarak bulundu ve artış eğiliminde olduğu saptandı. En yüksek enfeksiyon hızları, Nöroloji YBÜ'nde, 2015 ve 2017 yılında Ventilatör İlişkili Pnömoni (VİP), 2016 yılında Üriner Kateter İlişkili-Üriner Sistem Enfeksiyonu (ÜKİ-ÜSE), İç Hastalıkları ve Göğüs Hastalıkları YBÜ'lerinde ise, her üç yılda da Santral Venöz Kateter İlişkili Kan Dolaşım Enfeksiyonu (SVKİ-KDE) olarak bulundu.Üç yıl boyunca en sık saptanan dirençli iki bakteri; Acinetobacter baumannii, Klebsiella pneumoniae olarak saptandı. İncelenen mikroorganizmaların neredeyse tamamında, duyarlı oldukları antibiyotiklerin sayı ve oranlarında azalma, dirençli oldukları antibiyotiklerin sayı ve oranlarındada artış saptandı. Sonuç: YBÜ'lerinde hastane infeksiyonları önemli bir problemdir. Bu enfeksiyonları kontrol altına almak veya ortadan kaldırmak için her hastane YBÜ enfeksiyonlarına yönelik sürveyans çalışmalarını sürdürmeli ve bu verilere dayalı kontrol önlemleri almalıdır.
Değişik yaş gruplarında epstein-barr virus antikorlarının ıfa yöntemiyle araştırılması
EBV, çocukluk yaslarında sık görülen ve genellikle asemptomatik infeksiyon yaparak vücutta latent kalan herpesvirüs ailesinin bir üyesidir. Virus potansiyel onkojenik özellikleri ve özellikle immünyetmezlikli hastalarda agır klinik tablolar olusturmasıyla da önemlidir. Literatürlerde virüsün çesitli hastalıkların patogenezinde rol alabilecegine dair yayınlar gittikçe artmaktadır. Arastırmalarda izole toplumlarda bile EBV antikorlarına sıklıkla rastlandıgı bildirilmektedir. EBV infeksiyonları farklı ülkelerde ve farklı sosyoekonomik düzeylerdeki gruplarda farklı yaslarda kazanılmakta ve bu durum klinik prezentasyonu etkilemektedir. Bu çalısmada EBV infeksiyon süpheli hasta serumlarında spesifik antikorların serolojik profillerinin incelenmesi planlandı. Bu amaçla; 1. Degisik yaslardaki bireylerde EBV-VCA IgG ve IgM, EA, EBNA antikorları ve VCA-IgG avidite 2. Antikor pozitiflik oranlarının cinsiyet ve yasla iliskisi 3. nfeksiyon sekline göre saptanmıs farklı EBV serolojik profilleri incelendi. Çalısma iki yıllık periyot içinde Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'nda yürütüldü. Hasta serumlarındaki antikorların varlıgı FA yöntemi ile arastırıldı. Çalısmaya 200 kız, 322 erkek olmak üzere, 0-17 yas ve 17 yas üstü toplam 522 birey alındı. 522 hastanın 428'i (%81,99) seropozitif, 94'ü (%18,0) seronegatif bulundu. En çok seropozitiflik oranı 6-12 yas (% 40,89) arasındaydı. Özellikle 3-12 yas aralıgındaki çocuklarda % 64,48 olarak bulundu. 12 yas grubuna kadar antikor sıklıgının tedricen arttıgı, 13-17 yas aralıgında % 7,71'e düstügü ve 17 yas üstü bireylerde seropozitiflik oranının % 25,7' ye çıktıgı görüldü. Yasa göre antikor sıklıgının degistigi saptandı. Farklı antijen sınıflarına karsı olusan reaksiyonların belirlenmesi farklı EBV serolojik profillerinin ortaya çıkmasına neden olmustur. Hastaların 265'inde (%50,8) geçirilmis infeksiyon, 116'sında (%22,2) primer infeksiyon, 94'ünde (%18) EBV' ye duyarlılık, 47'sinde (%9) reaktivasyon veya kronik infeksiyon bulundu. EBV serolojisinin kullanılması primer, geçirilmis, reaktive ve EBV'ye hassas bireyleri ayırmada yardımcı olur. Epidemiyolojik faktörlerin bilinmesiyle potansiyel onkojen virusun önlenmesi yönündeki çalısmalar aydınlatılacaktır.
Hbsag pozitif kan donörlerinde HDV'nin serolojik ve moleküler yöntemler kullanılarak araştırılması
Kan transfüzyonu sırasında çoğu viral olmak üzere çeşitli infeksiyon etkenlerinin alıcıya bulaşması en sık karşılaşılan komplikasyonlarıdır. Günümüzde kan transfüzyonunun güvenirliliği donörlerin taranması sonucu infekte kan ürünlerinden kaçınılmasına bağlıdır. Hepatit göstergeleri (HBsAg, anti-HCV), donörlerden bakılan en önemli laboratuvar testleridir. HBsAg taşıyıcılığının tehlikeli yönlerinden biri HDV infeksiyon riskinin yüksek olmasıdırHDV hastalık yapabilmek için HBsAg'ye gereksinim duymakta ve diğer hepatotrop viruslara göre daha ağır ve progresif karaciğer hastalıklarına neden olmaktadır. HDV infeksiyonu dünyada yaygın olarak karaciğer morbidite ve mortalitesinin önemli bir sebebidir. Kronik HDV infeksiyonlu hastalarda karaciğer hasarına HBV replikasyonu değil de HDV infeksiyonu temel neden olabilir.Serum anti-Delta antikorlarının elde edilmesi gibi geleneksel yöntemler HDV infeksiyon tanısı için yeterlidir. Bununla beraber bu teknikler HDV infeksiyonunu daha doğru olarak tanımlamak ve tedavinin etkinliğini belirlemek için gerekli sensitivite ve spesifiteden yoksundur. Son zamanlarda HDV RNA'nın moleküler teknikler ile saptanması doğru tanı konulmasında artış sağlamıştır. HDV RNA'nın elde edilmesi asemptomatik hastalarda bile karaciğer hasarı ile güçlü ilişkilidir.Bu çalışmada bölgemizde hala ciddi bir sağlık problemi olmaya devam eden HDV infeksiyonu, HBsAg pozitif gönüllü kan donörlerinde serolojik ve moleküler yöntemlerle araştırılmıştır.Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kan Bankasına başvuran gönüllü kan donörleri arasında HBsAg pozitifliği saptanan 160 vakanın serum örneği EIA yöntemiyle total anti-Delta antikorları bakımından araştırılmıştır. Total anti-Delta antikoru pozitif saptanan serum örneklerinde daha sonra real-time RT-PCR yöntemi kullanılarak HDV RNA pozitifliği araştırılmıştır.Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Kan Merkezi'ne Ocak 2007 ve Şubat 2007 tarihleri arasında başvuran 4882 kan donöründe %3.28 (160/4882) oranında HBsAg pozitif olarak bulunmuştur. HBsAg pozitif 160 serum örneğinin 14'ünde (%8.75) total anti-Delta antikoru pozitifliği saptanmıştır. Total anti-Delta antikoru pozitif bulunan 14 örneğin sadece 2'sinde (%14.29) serumda HDV RNA pozitif olarak saptanmıştır. Böylece tüm HBsAg pozitif donörler arasında HDV RNA pozitifliğinin %1.25 (2/160) olduğu belirlenmiştir.HBsAg pozitifliği saptanan gönüllü kan donörlerinin aynı zamanda HDV infeksiyonu yönünden de araştırılması uygun olacaktır. Bu taramanın, HDV infeksiyonu yönünden endemik olan bölgemizde, sağlayacağı katkı ve yararın önemi büyüktür. Bu vakalarda serum örneklerinde serolojik yöntemler kullanılarak anti-Delta antikorunun saptanması güvenli bir tanı için yeterli olabilir. Bu vakalardaki gerçek viremi oldukça duyarlı bir yöntem olan real-time PCR yöntemi kullanılarak serumda HDV RNA'nın saptanmasıyla gösterilebilir.
Biyofilm enfeksiyonlarının patogenezinin kinetik değerlendirmesi
Klebsiella pneumoniae özellikle hastane kökenli akciğer enfeksiyonlarında sıklıkla karşılaştığımız Gram negatif fırsatçı bir patojendir. Enfeksiyonun gelişmesinde konakçı savunma sistemlerinin yanısıra bakteriye özgü çeşitli virülans faktörleri önemli rol oynamaktadır. Son yıllarda özellikle intravasküler katater, üriner katater ve kalıcı tıbbi cihazlar gibi invazif girişim uygulanan hastalarda enfeksiyonun gelişmesinden biyofilm yapı sorumlu tutulmaktadır. Biyofilm formasyonu çeşitli kronik ve tekrarlayıcı enfeksiyonlar ile ilişkili olup insan vücudundaki tüm mikrobiyal enfeksiyonların %80'inden sorumlu tutulmaktadır. Planktonik (serbest formda) hücrelerle karşılaştırıldığında biyofilmin temel özelliği antimikrobiyallere, immunolojik ve kimyasal savunma mekanizmalarına karşı artmış dirençtir Mikroorganizmanın biyofilm oluşum süreci içinde konakçıdaki davranışlarının açıklanması, immünolojik ve doku düzeyindeki değişikliklerin belirlenmesi klinik açıdan hastaya yaklaşım ve sağaltım alternatifleri konusunda katkıda bulunabileceği gibi, dirençli suşlarla kolonizasyonu ve bu suşların toplumda yayılmasını azaltabilir, K. pneumoniae B5055 (serotip O1:K2) kökeni planktonik (serbest formda) ve biyofilm hücreleri farelere intranazal yol ile verilerek akut pnömoni modeli oluşturuldu. Biyofilm formdaki hücrelerin eldesi için endotrakeal tüp (ETT) yöntemi kullanıldı. Bakteri MHA besiyerine pasajlanarak 37°C da 18 saat inkübe edildi. Ertesi gün üreyen koloniler tüp içindeki MHB besiyerine alındı. Steril ETT 20 mm' lik parçalara ayrılarak bu besiyerine aktarıldı. ETT parçası, 18 saat sonra steril PBS ile yıkandı, taze MHB besiyeri içeren tüpe alındı. Bu işlem üç gün süresince tekrarlandı. ETT parçaları Taramalı Elektron Mikroskobu (Scanning Electron Microscope; SEM) yardımıyla incelendi. Daha sonra ETT steril PBS ile yıkandı ve hücreler 104 CFU/ mL olacak şekilde dilüe edildi. Konvensiyonel olarak yetiştirilen BALB/c soyu fareler; Grup 1; planktonik (n=30), grup 2; biyofilm (n=30) hücreleri ve grup 3; fosfat tampon (PBS) verilen grup olmak üzere (n=6) bireysel havalandırmalı kafeslere ayrıldı. Grup 1 ve 2 de yer alan farelerden 6 tanesi 6-24-48-72 ve 96. saatlerde sakrifiye edildi. Daha sonra kan örneği, bronkoalveolar lavaj (BAL) sıvısı ve akciğer dokusu alındı. BAL örneğinde IL-10 ve TNF alfa düzeyleri ölçülürken, akciğer dokusundan bakteriyel yük ve histopatolojik değişiklikler değerlendirildi. Bulgular: Grupların hayatta kalma oranlarına bakıldığında 96. saat sonunda her üç grupta da ölüm gözlenmedi. Akciğer doku homojenatlarından yapılan kantitatif kültür ekimleri sonucunda PBS verilen grupta 96 saat sonunda herhangi bir bakteri üremesi saptanmazken, planktonik ve biyofilm gruplarında K. penumoniae üremesi saptandı. Her iki grupta da 24. saate kadar logaritmik üreme gözlendi. Bu saatten itibaren yapılan 48, 72 ve 96. saat değerlendirmelerinde biyofilm grubunda bakteriyel yük aynı düzeyde devam ederken planktonik hücreler ile enfekte grupta düşüş belirlendi. (p<0.000) Etken inokule edildikten 24 saat sonra her iki grupta TNF alfa ve IL-10 düzeylerinin en yüksek noktaya ulaştığı görüldü. Biyofilm grubunda TNF alfa düzeylerinde artış, planktonik gruba göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu. ( p<0.003) Her iki grupta da akciğer doku kesitlerinde 6.saatte PMNL infiltrasyonu gözlendi. Akciğer hasarının ve PMNL infitrasyonunun 24.saatten itibaren arttığı saptanmakla birlikte gruplar arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi. Sonuç: Bu çalışmada, farede, K. pneumoniae ile oluşturulan akut akciğer enfeksiyonu modelinde bakteriyel yük, proenflamatuvar sitokin yanıtları ve akciğerde doku düzeyinde değişiklikler zamana bağlı olarak değerlendirildiğinde; biyofilm formunun enfeksiyonun başlangıç döneminde bakteriye bir üstünlük sağlamadığı saptanmıştır. Ancak biyofilm ile enfekte grupta bakterinin solunum yollarından temizlenemediği ve enfeksiyonun kronikleşmeye eğilimli olduğu gözlenmiştir. Olasılıkla biyofilm yapı, etrafındaki ekzopolisakkarit matriks yapı aracılığı ile patojen bakterilerin bağışıklık sistemi hücrelerinden gizlenmesine yardımcı olmaktadır. Bu nedenle mortalite ve morbidite artışlara ve ciddi ekonomik kayıplara neden olan biyofilm enfeksiyonları ile mücadelede, biyofilm matriksin hedef alınması ve antimikrobiyal sağaltımla kombinasyonu daha uygun bir yaklaşım olabilir.
Bölgemizde leptospira insidansı ve tipleri
54 ÖZET Bölgemizde leptospirozun indirekt teşhis yöntemi ile insidansmın belirlenmesi amacıyla 900 serum mikroaglufcinasyon yöntemi ile incelenmiştir. Bu serumlardan 200* ü et ve et türev leri ile uğraşanlardan, 400' ü klinik olarak hiçbir şikayeti olmu- yanlardan ve 300'de hayvanlardan alınmıştır. Klinik olarak şikayeti olmuyanlardan alının serumların 25' i (% 6.2), hayvan serumlarının 48' i (%16), et ve et türevleri ile uğraşan kişilere ait serumların 25'de (%12.5) pozitif sonuç saptanmıştır. Et ve et türevleriyle uğraşanlarda belirlenen serotipler tablo I* de gösterilmiştir. Ayrıca bunların çalışma alanlarına göre hastalık insidansıda tablo II' de belirtilmiştir. Buna göre hastalık en çok kasaplarda saptanmıştır. Klinik olarak herhangi bir şikayeti olmıyanlarda sapta nan serotipler ise tablo V'te gösterilmiştir. Buna göre en çok L.icterohaemorrhagiae serotipine karşı antikor saptanmıştır. Ayrıca bu kişiler hayvanlarla teması olanlar ve olmıyanlar olmak üzere ayrılarak bu kişilerdeki hastalık insidansı tablo VT'da belirtilmiştir. Bulguların sosyo-ekonomik duruma göre dağılımıda tablo IX* da gösterilmiştir. Buna göre kırsal kesimde oturanların daha çok hastalığa yakalandığı saptanmıştır. Hayvan serumları üzerinde yaptığımız çalışmada serumların serotiplere göre dağılımıda tablo XI* de belirtilmiştir. Buna göre bölgemizde sığırlarda ve koyunlarda hastalık yapan serotipler şunlardır; L.butembo, L.bataviae, L.pomona, L.automnalis, L.ictero haemorrhagiae, L.wolf fi# L.australis, L. grippotyphosa, L.djasiman. ve L.sejroe'dir.
Tonsillo-faranjitis şüpheli 7-17 yaş grubundaki öğrencilerin boğaz kültürlerinden soyutulan aerob patojen mikroorganizmalar
- 23 - ÖZET 1985 yılının Aralık, Ocak ve Şubat aylarında Diyarbakır il merkezin de bulunan 27 ilkokul, 10 ortaokul ve 9 lisede 7-17 yaş grubunda bulunan top lam 64.300 kişi Kulak-Burun-Boğaz hastalıkları uzmanlarınca muayene edilerek 3504 tonsilo-faranjitli kişi bakteriyolojik tetkike tabi tutulmuştur,, İncelemeye alınan 3504 kişinin boğaz sürtintülerindej 1070 kişide (% 30,5) Beta-hemolitik Streptococcus, 246 kişide (% 7) Alfa-hemolitik Strep tococcus, 235 kişide {% 6,7) Streptococcus pneumoniae, 213 kişide (# 6,1) pa tojen Staphylococcus, 79 kişide (% 2,3) Neisseria spp,36 kişide Gram negatif basil ve 1625 kişide normal floraya ait bakteriler soyu tuldü, Ancak} klinik olarak boğaz enfeksiyonu görüldüğü halde vakaların $ 46,4*ünde patojen ajan saptanamamıştır.Bu duru mu, ar aş tırmanın sadece aerob patojen bakterilerin izolasyonuna yönelik olmasına bağlamaktayız. Boğaz florası ve patojen ajanlarla ilgili olarak yaptığımız çalış malarda kış aylarında üst solunum yolu enfeksiyonlarında bir artış olduğu ve kapalı yerlerde gruplar halinde yaşayan bireyler arasında epidemilere sıklıkla rastla mlabildiği ve özellikle A grubu Beta-hemolitik Streptococ cus* ların en sık üretilen ve üzerinde önemle durulması gereken mikroorganiz malar olduğu saptandı. Üst solunum yolu enfeksiyonlarında ilkokul gağındaki çocukların Beta-hemolitik Streptococcus" lara karşı daha duyarlı oldukları, cinsiyetin bir anlam teşkil edecek şekilde fark göstermediği, sosyo-ekonomik koşullar la mikroorganizmaların izolasyonları arasında bazı ilişkiler bulunduğu, yaş ilerledikçe portörlüğün azıldığı saptanmış ve Beta-hemolitik Streptococcus- ların insan sağlığı açısından önemine ve korunma yöntemlerine değinilmiştir.
Değişik materyallerden izole edilen patojen stafilokokların invitro olarak antibiyotiklere karşı duyarlılık durumları
Enterit vakalarındaki C.Jenuni ve bazı bağırsak parazitlerinin araştırılması
Sistemik lupus eritematozis (sle) tanısında anti ds-dna elısa testinin optimal cut-off değerinin belirlenmesi
Amaç: Sistemik Lupus Eritematozus birçok organı tutan otoimmun sistemik bağ dokusu hastalığıdır. Hastalık farklı klinik evrelerde kadınlarda çok daha sık olmakla birlikte her yaş döneminde görülebilir. SLE'li hastalarda dolaşımda birçok otoantikor varlığı gösterilmiştir. Bu otoantikorlar arasında dsDNA'ya karşı ortaya çıkan otoantikor yanıtı SLE'nin klinik gelişimiyle doğrudan ilişkilidir. Anti-ds DNA testi hastalığın tanısı ve hastalığın seyrinin takip edilmesi için en sık kullanılan test yöntemidir. Günümüzde anti-ds DNA tespitinde en sık kullanılan yöntem EIA yöntemidir. Anti-dsDNA IgG tespitinde kullanılan ticari kitler incelendiklerinde karar sınır değerlerinin (cut-off) birbirlerinden farklı oldukları görülmektedir. Tanısal testlerin kullanımında ortaya çıkan hatalı kullanımlar ve laboratuvarlar arasında ortaya çıkan uyumsuzluklar otoantikor testlerin standardize edilmesi gerekliliğini ortaya koymuştur. Bu amaçla, Uluslararası Otoimmünite Standardizasyon Komitesi bazı öneriler yayınlamışlardır. Anti-ds DNA test için ortaya koyulan önerilerden birisi de her laboratuvarın ROC analizi ile kendi referans sınır değerini belirlemesidir. Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Merkez Laboratuvarı İmmünoloji biriminde 2013 yılında yeni bir ticari anti-dsDNA IgG EIA testi kullanılmaya başlanmıştır. Bu testin tanısal sınır değerinin daha önceki kullanılan testin sınır değerinden daha düşük olması nedeni ile pozitif test sonuçlarının sayısında bir artış gözlenmiştir. Bu çalışmanın amacı anti-ds DNA IgG EIA testinin SLE tanısında tanısal karar vermede yardımcı olacak optimal cut-off değerinin belirlenmesi ve klinisyenlerin karar vermelerinde daha etkin rol oynayarak gereksiz test istem ve tedavi kayıplarını önlemesinin sağlanmasıdır. Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Merkez Laboratuvarı İmmunoloji birimine Aralık 2014-Eylül 2015 tarihleri arasında başvuran anti-dsDNA EIA istemi yapılan klinik olarak SLE tanısı almış 274 hasta ve farklı hastalık tanıları ile gönderilen 627 hastanın anti-ds DNA EIA sonuçları geriye doğru tarandı. Kontrol grubu olarak sağlıklı kan donörlerinden elde edilen serum örnekleri kullanıldı. Sistemik Lupus Eritematozis (SLE) hasta grubunda anti-ds DNA EIA testini tanısal performansı diğer gruplarla karşılaştırılarak incelendi. Anti-ds DNA EIA sonuçları ile Crithidia IFA (CLIFT) testi arasındaki ilişki incelendi. Testin tanısal karar verme yeterliliği anti-ds DNA değerleri kullanılarak İşlem Karakteristik(ROC) Eğrisi ile belirlendi. ÇalıĢmada Anti-ds DNA EIA testinin duyarlılığı, seçiciliği, pozitif ve negatif prediktif değer, pozitif ve negatif olabilirlik oranı farklı tanısal sınır değerleri ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmada toplam 924 serum örneğine ait sonuçlar incelendi. Orgentec® anti-dsDNA EIA kitin referans sınır değeri olan 20 IU/mL dikkate alındığında bu değerin altında negatif bulunan 507 örneğin (% 54.87) EIA ortalamaları 11.36 IU/mL (1.58-19.83 ± SE 0.17), ≥ 20 IU/mL üzerinde bulunan pozitif 417 örneğin (% 45.13) EIA ortalamaları 82.12 IU/mL (20-969.79 ± SE 5.81) olarak belirlendi. SLE tanısı alan 274 örneğin 254'ünde (%92,71) EIA sonuçları pozitif olup EIA değerlerinin ortalaması 113,04 IU/mL bulundu. Çalışmaya alınan diğer grupların ağırlıklı EIA ortalamaları ise 30,48 IU/mL olarak belirlendi. SLE tanısı alan gruptaki hastaların EIA ortalamaları diğer gruplarla karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlılık olduğu belirlendi. Çalışmaya alınan toplam 924 hastada anti-ds DNA EIA pozitif örnek oranı % 45,13'olarak belirlendi. Bu grupta %60,91'i SLE tanısı alanlar iken diğer farklı klinik tanı alanlarda pozitiflik oranı %39,09 olarak bulundu. CLIFT test istemi yapılan toplam 142 serum örneğinden toplam 67 örnek sonucu (%47,18) birbirleriyle uyumsuz bulunmuştur. Sonuçları uyumsuz örneklerde 3 serum örneğinde sonuçlar CLIFT pozitif EIA negatif iken 64 serum örneğinde sonuçlar CLIFT negatif EIA pozitif olarak belirlenmiştir. EIA test sonuçlarıyla karşılaştırıldığında CLIFT testinin duyarlılığı %51,14 seçiciliği ise %72,72 olarak belirlenmiştir. ROC analizi sonrası eğrinin altında kalan alan 0,911 ile %95 güven aralığı içerisinde yöntemin tanısal yeterliliği anlamlı bulundu (p:<0,001). Üretici firmanın tanısal eşik değeri dahil olmak üzere en ideal duyarlılık ve seçiciliğe ait farklı kesim noktaları duyarlılık, seçicilik pozitif ve negatif prediktif değer, pozitif ve negatif olabilirlik oranları gibi tanısal bir testin değerlendirilmesinde kullanılan belirteçler birbirleriyle karşılaştırıldı. Üretici firmanın önerdiği 20 IU/mL eşik değer dikkate alındığında testin duyarlılığı %92,70, seçiciliği %74,92 pozitif olabilirlik oranı 3,69 olarak bulundu. Referans olarak 30 IU/mL tanısal eşik değer alındığında değerler sırasıyla %73,35, %88,76 ve 6,63 olarak belirlendi. Sonuç: Anti-ds DNA EIA pozitifliği SLE tanı alan grupta diğer farklı klinik tanıyla gelen gruplarla karşılaştırıldığında anlamlı düzeyde daha yüksektir. Buda anti-ds DNA testinin SLE hastaları için anlamlı olduğunu göstermektedir. Ancak SLE dışında diğer bağ dokusu hastalıkları tanısı almış veya farklı klinik tanı almış hasta gruplarında da anti-ds DNA EIA pozitifliğinin görülmesi bu testin özgül olmadığını göstermektedir. Tanısal algoritmalarda pozitif bulunan EIA sonuçlarının CLIFT ile doğrulanması önerilmektedir ancak çalışmamızda EIA ile CLIFT testinin uyumluluğunun %50 bulunması CLIFT testinin EIA sonuçlarını doğrulamak için kullanılamayacağını göstermektedir. Orgentec® anti-dsDNA EIA testinin ROC analizi sonrası tanısal karar vermede yeterli bir test yöntemi olduğuna karar verildi. SLE dışındaki hasta gruplarında yalancı pozitiflik oranının yüksek olması nedeniyle testin eşik değerinin daha yüksek bir değer ile yeniden değerlendirilmesinin yararlı olacağı düşünüldü. Sonuç olarak laboratuvarlar kullanılan test yöntemi ve performansı konusunda klinisyeni mutlaka bilgilendirmeli ve anti-ds DNA EIA testi için tanısal performansı arttırmak için kendi eşik değerlerini belirleyerek bunu klinisyenlerle paylaşmalıdır. Klinisyen açısından ise test istemleri hastanın klinik olarak SLE şüphesi olduğu durumda istenmelidir ve test sonuçları bunlar göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Hastalığın kliniğine göre farklı tanısal eşik değerlerin kullanılabilmesi klinik ile işbirliği içerisinde belirlenmesi gereksiz test istemlerini ve gereksiz tanı ve tedavi uygulanmasını azaltarak sağlık harcamalarının düĢürülmesinde katkı sağlayacaktır.
Değişik enfeksiyon kaynaklarından anaerob bakterilerin izolasyonu ve identifikasyonu
DZET s Anaerob kültür yöntemleriyle, anaerob koşulların ha zırlanmasında çok basite indirgenen teknikler sayesinde, bugün anaerob bakteri izolasyonu sorun olmaktan çıkmıştır. Bu sayede de anaerobların bir çok enfeksiyonlardan en az anaeroblar kadar sorumlu oldukları gerçeğini ortaya koy muştur. Bu çal ışmada, basit anaerob izolasyon ve identifi kasyon yöntemleri kullanılarak, değişik materyallerden anaerob bakteri izole etme sıklığı ile izole edilen bakte rilerin görülme sıklıkları üzerinde durul muştur.Çal ışmada 75' i vajen,10'u maksi İler sinüz sıvısı ve 30'u periodontal apse şüpheli toplam 115 klinik örnek, anaerob bakteriler yönünden incelendi. İncelenen 115 klinik örneğin % 23,5'de anaerob bakteri izole edi 1 irken, Gram-pozitif anaerob kok ların ilk sırayı aldıkları görüldü. fzol asyon sıklığının yurt içi çalışmalarla uygunluk gösterdiği halde, yurt dışı çalışmalarıyla uyumsuzluk içinde olduğu gözlendi ve izo lasyon oranlarının farklılığının nedenleri üzerinde durul du. 33
Bölgemizde mycoplasma pneumoniaenin etken olduğu primer atipik pnömoni vakalarının araştırılması
DZET D.Ü.Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabil im Dalına müracaat eden ve PAP ön tanısı konulan 50 hasta ile 41 sağ lıklı kişi olmak üzere toplam 91 kan örneği, EIA yöntemi ile M. pneumoniae IgM ve IgG antikorları açısından araştırıldı. 50 hastada IgM % 38, IgG % 40 olarak saptandı. üst solunum yolu şikayeti olmayan kişilerde ise IgM % 12.1, IgG % 19,5 oranında bulundu. Çal ışmamızda ; yaş,mevsimsel i 1 işki, klinik ve radyo lojik bulgular ile laboratuvar bulgularının korelasyonu ele alınarak, pnömoni vakalarından M. pneumoniae' nin etkin liği ve bölgesel özelliği saptandı. Elde edilen bulgular ile benzer araştırmaların irdelenmesi yapı 1arak, 1 aboratuvar tanıda duyarlı ve yeni teşhis yöntemlerinin kullanılması ve bütün tanı yöntemle rinin en ideal şekilde kollektif olarak değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı. 36
Kala-azar (Visceral leishmaniasis) infeksiyonunda tanı yöntemlerinin değerlendirilmesi
ÖZET Bu araştırma, Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Anabil im Dalı'na başvuran ve klinik olarak kalaazar ön tanılı 80 olgu üzerinde gerçekleştirildi.Olguların hepsinde IgG antikoru ELISA yöntemiyle arandı.Ayrıca formol jel testi uygulandı. Kala-zar şüpheli 80 olgunun *A 38.75 'inde IgB anti koru seropozitif olarak bul undu. Formol jel testinde */* 20' si seropozitif ti. Elde edilen bulgular istatistiksel olarak değerlen dirildi. Tüm bulgularımızın ışığı altında tanıda laboratuvarın önemi ve kalaazar' la savaşta alınacak tedbirler konusuna değinildi.
Antibiyotik sağaltımındaki çocuklarda ağız ve bağırsakta candida kolonizasyonu ve candida suşlarının Nystatin'e in vitro duyarlılığı
ÖZEIT- 1991 Eylül ayı ile 1992 Ocak ayı arasında Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk SagliQi ve Hastalıkları Anabil im Dalı'na başvuran ve antibiyotik sağaltımı uygu lanan 148 çocuktan alınan ağız sürüntüsü ve diski örnek leri Candida kolonizasyonu ve soyutulan Candida suşlarının in vitro şartlarda Nystatin *e duyarlılıkları yönünden incelendi. 25 hastanın her iki örneğinden, 39 hastanın sadece ağız, 11 hastanın ise diski örneklerinden olmak üzere toplam 100 maya mantarı soyutularak bunların tür ayırımları yapıldı. Maya mantarlarının S3 İV* 83) 'ü Candida albicans, İO <%) *u Candida tropical is, 4 (% 4) *ü Candida stellatoidea, 3 (% 3> *ü Candida pseudotropicalis olarak saptandı. Candida suşlarının 73 (Î473) 'ü Nystatin'e duyarlı, 27 <%27) 'si ise dirençli olarak belirlendi. 37
Diyarbakır ve çevresinde dermatomikoz etkenleri
ÖZET Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı laboratuvarına başvuran 305 mikoz şüpheli hasta incelendi. Alınan örnekler direk mikroskopi ve kültür yöntemleriyle araştırıldı. Dermatofitoz saptanan 161 hastanın 114'ünde (%70.8) dermatofit, 21'inde (%13.0) maya mantarı, 26'sında (%16.1) Malassezia furfur saptandı. 114 dermatofitozlu hastanın 75'inin (%65.7) erkek,39' unun (%34.2) kadın ve (%26.3)'ünün 20-29 yaş grubunda olduğu görüldü. Hastalardan izole edilen dermatofitlerde ilk üç sırayı T.rubrum (%73.2), T.violaceum (%12.6), T.mentagrophytes (%5.6) aldı. Maya mantarı saptanan 21 hastanın 13'ünün (%61.9) kadın, 8'inin (%38.0) erkek ve (%38.0)'inin 20-29 yaş grubunda olduğu belirlendi. Bu örneklerin 11'inden (%52.3) C.albicans izole edildi. Malassezia furfur saptanan 26 hastanın 1 8'inin (%69.2) erkek, 8'inin (%30.7) kadın ve (%57.6)'sının 20-29 yaş grubunda olduğu belirlendi. Malassezia furfur en sık (%96.2) oranında gövdede tespit edildi. 31
Staphylococcus epidermidis suşlarının slaym oluşturmasında Mg, Ca, EDTA ve pH'nın etkileri
ÖZET Çeşitli klinik örneklerden izole edilen 1 5 slaym pozitif Staphylococcus epidermidis suşunun slaym oluşturma kapasitesi üzerine kalsiyum (Ca+2, kalsiyum klorür olarak kullanıldı), magnezyum ( Mg, magnezyum sülfat olarak ), EDTA ( Etilen diamin tetra asetik asit) ve pH'nın etkisi kantitatif mikro yöntem kullanılarak test edildi. Mg+2 ve Ca+2'un slaym oluşumuna etkisi, TSB'de gittikçe artan konsantrasyonlarda (8uM, 16uM, 32uM, 64uM, 128uM, 256uM) Mg+2 ve Ca+2 ilavesi ile incelendi. Farklı oranlarda Mg+2 ve Ca+2 içeren besiyerleri konsantrasyonlarına bağlı olarak karşılaştırıldığında Mg+2 ve Ca+2 'un artan konsantrasyonlarının slaym oluşumunu artırmış olduğu gözlendi. Aynı çalışma slaym negatif grup için de yapıldı ve konsantrasyon oram artırıldığında negatif grupta da TSB'ye oranla optik yoğunluk ölçümlerinin arttığı gözlendi. Konsantrasyonlar arasındaki fark anlamlı bulundu ( p< 0.05). Mg+2 ve Ca+2 etkisinin aksine, TSB'ye ilave edilen EDTA'nın çalışılan bütün konsantrasyonlarında ( İmM, 2 mM, 4 mM, 8 mM, 16 mM, 32 mM ) slaym oluşumunu azaltıcı etkisi saptandı. Negatif grupta da EDTA'nın etkisi incelendiğinde, pozitif grupla paralellik gösterdiği yani konsantrasyon arttığında elde edilen optik yoğunluk ölçümlerinde anlamlı bir düşüş olduğu görüldü ( p<0.05 ). pH'nın slaym oluşumuna etkisini araştırmak için pH'sı 5, 6, 7, 8 ve 9 olan TSB'ler hazırlanarak incelendi, pH 7 baz alınarak değerlendirildiğinde pH'nın slaym oluşumuna etkisinin değişkenlik gösterdiği gözlendi. Fakat bu değişkenliğin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptandı. Çalışmamızda in vitro olarak S. epidermidis'' 'in slaym oluşumu üzerine Ca+2 ve Mg+2'un etkili olabileceği tespit edilmiştir. Bu S. epidermidis'' 'in neden olduğu biomedikal implant enfeksiyonlarının patogenezinde önemlidir.
Üç farklı mikroorganizmanın, dört farklı protetik estetik materyal üzerine tutunma miktarlarının invitro olarak karşılaştırılması
Bu araştırma, protetik estetik materyal olarak kullanılan dört farklı protetik materyale mikroorganizma yapışmasının değerlendirilmesi için yapıldı. Kullanılan protetik materyaller Yüksek ısı porseleni (Vita), Orta ısı porseleni (Vita), Polioksimetilen (Dental-D) ve Akrilik rezin (Duropont); kullanılan mikroorganizmalar ise, C.albicans, S.aureusve S.salivariusftur. Çalışmamızda kullanmak üzere protetik materyallerden 10 mm çapında ve 1 mm yüksekliğinde örnekler hazırlandı. Hazırlanan örnekler otoklavda alüminyum folyoya sarılarak 121°C'de 15 dakika steril edildi. Steril örneklere mikroorganizma tutunumu, uygun sıvı besiyerlerinde 24 saat 37°C'de bekletilerek incelendi, örnekler üzerine yapışmış olan mikroorganizma sayısı ise, örnekler 100 mi tuzlu su içinde çalkalanıp sulandırılarak katı besiyerine yayılarak hesaplandı. Çalışmamızın sonucunda Akrilik'in Polioksimetilen, Yüksek ısı porseleni ve Orta ısı porseleni'ne, Polioksimetilen'in, Yüksek ısı porseleni ve Orta ısı porseleni'ne göre daha fazla mikroorganizma yapışmasına maruz kaldığı tespit edildi. 81
Diyarbakır ve yöresi ruminantlarında görülen ixodidae'lar ve mevsimsel etkinliği
Türkiye Batı bölgelerinde hantavirus araştırılması: Trakya bölgesi kemiricilerinde hantavirus antikorlarının prevalansının araştırılması
Hantavirus, asıl konağı kemiriciler olmasına rağmen temel olarak, enfekte kemiricilere ait sekresyonlardaki (dışkı, idrar, tükürük) partiküllerin solunması yolu ile insanlara bulaşmaktadır. Hantavirusa bağlı vakaların durumu hakkında bilgi edinilmesi ve risk durumunun ortaya konması için, kemirici populasyonundaki prevalansın belirlenmesi önem taşımaktadır. Bu çalışma kapsamında, ticari ELISA ve immunoblot antijenleri, kemirici serumuna göre optimize edilmiş ve Kırklareli İğneada bölgesinde yakalanan kemiricilerde hantavirusa karşı oluşan IgG antikorlarının varlığı, optimize yöntemlerle araştırılmıştır. Her iki yöntemin optimizasyonunda, farklı serum ve konjugat dilüsyonları denenmiştir. Üç farklı bölgede toplanan farklı türlere ait 16 negatif kemirici serumu kullanılarak, optimize ELISA testi için eşik değeri belirlenmiştir. ELISA testi ile örneklerin % 26,2?sinde, immunoblot testi ile % 20,7?sinde hantavirus pozitifliği saptanmıştır. Örneklerin % 94?ünde DOBV pozitifliği, % 6?sında ise PUUV pozitifliği tespit edilmiştir. İstatistiksel analiz sonucunda, testin duyarlılığı % 100, özgüllüğü % 95 olarak belirlenmiştir. Bu çalışmada olduğu gibi farklı türden kemiricilere yönelik olarak optimize edilen serolojik yöntemler, alanda aktif izlem ve denetleme çalışmalarının gerçekleştirilmesi açısından büyük öneme sahiptir. Ülkemizde farklı bölgelerdeki kemiricilerde hantavirus seroprevalansının belirlenmesi ile risk haritaları oluşturulabilecek ve gerekli önlemler alınabilecektir. Ayrıca ülkemizde dolaşmakta olan tüm hantavirus alt tipleri ve hantavirus taşıyıcısı olan kemirici türleri belirlenebilecektir.
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Kliniğine başvuran hastalardan izole edilen Helicobacter pylori suşlarının Klaritromisin, Tetrasiklin, Metronidazol, Amoksisilin, Levofloksasin dirençlerinin belirlenmesi
H. pylori Gram negatif, spiral şeklinde, mikroaerofil bir bakteri olup dünya nüfusunun yarısından fazlasının midesinde kolonize olan bir patojendir. Gastrit, gastrik ülser, duodenal ülser, midede adenokarsinoma, mukoza ile ilişkili lenfoid doku lenfoması (MALT lenfoma) gibi gastritle ilişkili hastalıkların en önemli nedenidir.H. pylori ile ilişkili dispeptik yakınması olan hastaların tedavisinde etkili antibiyotik kombinasyonları ve asit sekresyonunun kontrolü ile yüksek oranlarda klinik ve bakteriyolojik başarı elde edilmiştir. Ancak, son yıllarda özellikle ilk seçenek antibiyotiklere karşı primer ve sekonder direnç oluşması nedeniyle tedavide başarının düştüğü görülmüştür. Bu nedenle tedavi protokollerinin oluşturulmasında direnç tayini önem kazanmıştır.Gastrointestinal şikayetlerle KTÜ Farabi Hastanesi Gastroenteroloji kliniğine başvuran ve endoskopi endikasyonu alan 187 hastanın biyopsi örneklerinden izole edilen 73 (%39) suşun 49'unda antibiyotik duyarlılık testi yapıldı. Metronidazol, amoksisilin, tetrasiklin, levofloksasin dirençleri agar dilüsyon, klaritromisin direnci ise E-test yöntemi ile araştırıldı.Gram boyama ile 187 biyopsi örneğinin %48.7'sinde mikroskopi pozitifliği gözlenirken örneklerin sadece %24.1'inde üreaz testi ve %39'unda kültür pozitifliği saptandı.Agar dilüsyon yöntemi ile Tetrasikline karşı direnç görülmezken, metronidazol, amoksisilin, klaritromisin ve levofloksasine direnç oranları sırasıyla; %40.8, %6.1, %20.4, %40.8 olarak tespit edildi.Metronidazol, amoksisilin, tetrasiklin, levofloksasin, klaritromisin dirençleri ile hastaların cinsiyet, yaş ve endoskopik bulguları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı.
Helicobacter Pylori'ye karşı gelişen antikorlar ile değişik klinik durumlar arasındaki ilişkinin irdelenmesi
Bu çalışmada dispeptik yakınması olan hastalarda midede H. pylori kolonizasyonu olup olmaması, gastritin şiddeti, H. pylori enfeksiyonunun süresi ile serumda anti-Zf. pylori IgG, IgA ve IgM antikorlarının varlığı ve düzeyi arasında bir bağlantı olup olmadığının araştırılması amaçlandı. Çalışmaya 97 hasta katıldı. Herbir hastadan serum örneği ve endoskopi ile gastrik antrum bölgesinden 4 adet biyopsi örneği alındı. Antral gastritin şiddeti endoskopik ve serolojik bulgulardan habersiz olan bir patoloji uzmanı tarafından belirlendi. Biyopsi örneklerinde H. pylori varlığı Gram boyama, kültür ve üreaz testleri ile gösterildi. Hastaların ilk başvurularından iki ay sonra bu işlemler tekrarlandı. Gram boyama ile 86 hastada (%88.66) H. pylori tespit edildi. Bu hastaların 95 'inde (%95.88) in-house ELISA ile anû-H. pylori IgG antikorları pozitif olarak bulundu. Mikroskopi geçerli test olarak alındığında serumda anti-#. pylori IgG tayini için hazırlanan in-house ELISA testinin duyarlılığı, özgüllüğü, pozitif ve negatif prediktif değerleri sırasıyla %97.67, %18.18, %90.32 ve %50.00 olarak belirlendi. Dispeptik yakınmaları olan 86 hastada ticari olarak hazırlanmış bir ELISA kiri ile mû-H. pylori IgA türü antikorlar araştırıldı ve bu hastalardan 71 'inde (%82.55) bu antikorlar pozitif olarak bulundu. Mikroskopi ile H. pylori tayini geçerli test olarak alındığında bu ticari ELISA kitinin duyarlılığı %83.33, özgüllüğü %25.00, pozitif prediktif değeri %91.54, negatif prediktif değeri %13.33 olarak hesaplandı.78 Toplam 88 hastada ticari bir kit ile mû-H. pylori IgM türü antikorlar araştırıldı. Hastaların sadece 5'inde (%5.68) bu antikorların pozitif olduğu ve anti- H. pylori IgM serolojisinin H. pylori enfeksiyonunda tanısal değeri olmadığı görüldü. Çalışma grubundaki hastaların 31 'inde western blot analizi ile hangi antijenlere karşı antikorların bulunduğu araştırıldı. H. pylori mikroskopisi negatif olan 4 hasta dahil olmak üzere bütün hastalarda mû-H. pylori IgG antikorları tespit edildi. Hastaların 15'inde (%48.38) 130 kDa ağırlığındaki CagA proteinin bulunduğu protein bantına karşı, 25 'inde (% 80.64) 87 kDa ağırlığındaki VacA proteininin bulunduğu protein bantına karşı reaktif bantlar tespit edildi. Majör immunoreaktif komponentler 94, 87, 84, 74, 58 ve 54 kDa ağırlığında idi. Çalışmaya alman 31 hastanın 8 'inde (%25.81) 130 kDa ağırlığındaki CagA proteinine karşı oluşan antikorun ikinci başvuruda alman serum örneğinde kaybolduğu görüldü. Ayrıca hastalardan 7'sinde (%22.58) 35 kDa, 6'smda (%19.35) 64 kDa, 6'smda (%19.35) 34 kDa, 5'inde (%16.13) kDa, 5'inde (%16.13) 61 kDa ağırlığında proteinlere karşı reaktif bantların ilk serum örneklerinde pozitif iken ikinci örneklerde negatifleştiği belirlendi.
Vajinal kaynaklı laktobasillerde bakteriyofaj ve bakteriyosinlerin araştırılması
Bu çalışmada, Farabi Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine ve Trabzon Doğum Hastanesi'ne başvuran, doğurganlık dönemindeki 75 kadından alınan vajinal sürüntü örneklerinden toplam 100 laktobasil susu izole edilerek identifiye edildi ve bakteriyofaj (profaj) içerikleri ve bakteriyosin üretimleri yönünden araştırıldı. Yüz laktobasil içinde, dokuz farklı laktobasil türü belirlendi ve L. gasserf nin en yaygın (%44) tür olduğu bulundu. Mitomisin C ile indüklenen laktobasillerin %56'sımn bakteriyofaj taşıdığı tespit edildi. İzole edilen bu bakteriyofajlar karakterize edilerek üç farklı morfotip içinde gruplandınldı: 14' ünün grup A, 37' sinin grup Bl ve 5' inin grup B2 bakteriyofajlan olduğu belirlendi. Profaj varlığı %88 oranında en yüksek bakteriyel vajinozisli kadınlardan izole edilen laktobasillerde tespit edildi. îzole edildiği kaynağa bakılmaksızın, laktobasillerden L. delbrueckii subsp. delbrueckii 'nin diğer türlere göre daha fazla bakteriyofaj içerdiği saptandı. Farklı coğrafik bölgelerde yaşayan üç kadından izole edilen Otl034c. tl074c ve tl076 adlı üç bakteri yofajın morfolojik ve genetik olarak aynı oldukları tespit edildi. Laktobasillerden altısının diğer laktobasil suşlan yanında G. vaginalis ve P. aurogenes suşlarma karşı aktif bakteriyosin aktiviteye sahip oldukları gözlendi. Sonuç olarak, bakteriyofajların in vitro olarak farklı kadınlardan izole edilen değişik Iaktobasilleri enfekte etmeleri, vajinal florada bulunan ve projaj taşıyan laktobasillerin profaj indüksiyonu sonucu vajinal florada bulunan diğer Iaktobasilleri ortadan kaldırabilecek potansiyele sahip olduklarım ve bunun da vajinal pH'nın yükselmesini, dolayısı ile diğer patojenlerin vajinada kolonize olarak vajinal enfeksiyonlara zemin hazırladığım desteklemektedir.
Çeşitli klinik örneklerden izole edilen enterik bakterilerde plazmidle kodlanan TEM ve SHV-tipi beta-laktamaz genlerinin moleküler epidemiyolojisi
7. ÖZET Bu çalışmada KTÜ, Farabi Hastanesinde poliklinik ve yatan hastaların çeşitli klinik örneklerinden iki ay boyunca izole edilen 133 ampisilin dirençli Enterobacteriaceae familyası üyelerinde TEM ve SHV tipi pMaktamaz enzimleri kodlayan plazmidlerin moleküler epidemiolojisi araştınldı. Ampisilin dirençli 133 susun 26'sında (% 19.54) ve bu suşlann transkonjugantlarmda genişlemiş-spektrumlu pMaktamazlar tespit edildi. Konjugasyon deneylerinde 9 E. coli ve Klebsiella spp. ve 2 E. aerogenes' in, 6.7 ile 93.1 kb arasındaki GSBL kodlayan plazmidlerini E. coli K-12 J53-2 laboratuar susuna 10"4 ile 10"8 frekans arasında transfer ettiği belirlendi. P-laktamlar dışında aminoglikozid, tetrasiklin ve trimetoprim/sülfometaksazol gibi antibiyotiklere dirençli transkonjugantlann hücre lizatlarına uygulanan Mo-tem ve &/aSHv-spesifik PCR sonuçlanna göre % 30 SHV, % 55 TEM ve SHV ve % 15 ne TEM ne de SHV- türevi gen tespit edildi. Sadece TEM türevi gene rastlanmadı. GSBL kodlayan plazmid DNA'larının EcoRL restriksiyon analizi ve ^/û-tem v^ bla&H\ problanyla yapılan Southern hibridizasyon sonuçlanna göre A, B, C, D ve E olmak üzere 5 grup epidemik plazmid, F, G, H, I, J, K ve L olmak üzere 7 grup nonepidemik plazmid grubu belirlendi. PCR reaksiyonları ile uyumlu olarak blaTEM ve fc/asHv problan aynı plazmid gruplarında aynı restriksiyon fragmanlarına hibridize oldular. Bu çalışmadaki epidemik plazmidler hastanemizin farklı ünitelerindeki farklı hastaların enfeksiyon etkenlerinden izole edildiklerinden dolayı, hastanemizdeki enterik bakteriler arasında hem TEM ve SHV genlerine sahip konjugatif plazmid epidemileri olduğu sonucuna varıldı. GSBL'li suşlann hastadan hastaya bulaşmasına aracılık eden personelin ellerinin temizliğinde daha hassas olması ve GSBL üreten çoklu ilaç dirençli bakterilerin takibi için yurt çapmda moleküler epidemiolojik çahşmalann arttınlması gerektiği kanısına vanldı. Daha da önemlisi, bu problemin kontrol aranda tutulması acilen ülke çapmda gereksiz antibiyotik kullanımının engellenmesine ihtiyaç göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Enterobacteriaceae, GSBL, TEM ve SHV.
Doğu Karadeniz Bölgesi'nde yetişen bazı endemik bitkilerin antimikrobiyal etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada Doğu Karadeniz Bölgesi 'nde yetişen 22 endemik bitkiden elde edilen 76 kaba ekstraktın antibakteriyel, antifungal ve antiviral etkileri patojen 5 bakteri, 2 mantar ve 2 virus susu kullanılarak araştırıldı. Ayrıca güçlü antibakteriyel etkili olarak belirlenen 2 ekstrakttan elde edilen fraksiyonların antibakteriyel ve antifungal aktiviteleri incelendi. Yetmişaltı ekstraktın 42 'sinin (% 55.3) en az bir mikroorganizmaya karşı etkili olduğu tespit edildi. Ekstraktların en etkili olduğu bakteri susunun Branhamella catarrhalis olduğu belirlenirken, Escherichia coWyi inhibe eden ekstrakta rastlanmadı. Betula medwediewii meyvelerinden elde edilen ve kloroformda çözünen bileşikleri içeren ekstraktın 19-312 |ig/ml arası değişen MİK değerleri ile en etkili antibakteriyel ekstrakt olduğu saptandı. Ayrıca Alchemilla rizeensis, Rosa pisiformis, Primula longipes ve Heracleum platytaenium 'um toprak üstü kısımlarına ait bazı ekstraktların MİK değerleri itibariyle güçlü antibakteriyel aktiviteli oldukları tespit edildi. Antifungal aktivitesi en yüksek ekstrakt Primula longipes 'in toprak üstü kısımlarından (MİK değerleri Candida albicans için 312 jig/ml, Trichophyton rubrum için 19 ug/ml) elde edildi. Centaurea helenioides ve Anthemis cretica L. ssp. argaea' dan elde edilen bazı fraksiyonların güçlü antibakteriyel ve antifungal aktivitelerinin olduğu (MİK değerleri 4-78 Ug/ml) belirlendi. Betula medwediewii meyvelerinden elde edilen bir ekstraktın sırasıyla 76.5 [ig/nû ve 50.2 |ig/ml IC50 değerlerinde HSV-1 ve HSV-2'yi inhibe ettiği saptandı. Ayrıca Rasa pisiformis (yaprak), Angelica sylvestris var. stenoptera (tohum), Alchemilla rizeensis (toprak üstü kısımları), Rhododendron ponticum ssp. ponticum var. heterophyllum (genç ve olgun yaprak), Quercus pontica (yaprak) ve Que reus92 mac rant he ra ssp. syspirensis'z (meyve) ait bazı ekstraktlarda antiviral aktivite belirlendi. Anahtar Kelimeler: Doğu Karadeniz Bölgesi, endemik bitki, antibakteriyel aktivite, antifungal aktivite, antiviral aktivite.
Gastrik biyopsi ve dışkı örneklerinden izole edilen Helicobacter pylori genomik DNA'sında klaritromisin ve levofloksasin duyarlılığının moleküler yöntemler ile belirlenmesi
Klaritromisin ve levofloksasin direnci, Helicobacter pylori enfeksiyonu tedavi başarısızlığının en önemli nedenidir. Çalışmamızda GenoType HelicoDR testinin, fenotipik duyarlılık testi ve moleküler metodların yanısıra eş zamanlı olarak H. pylori saptanması ve klaritromisin ve levofloksasin duyarlılığının belirlenmesindeki etkinliğinin ve dışkı örneklerine uygulanabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Dispeptik yakınmalı 58 (40K, 18E; 41.1 ± 13.5 yaş) hasta çalışıldı. Çalışmamızda uygulanan tüm metodlar hem antrum hem de korpus biyopsi örneklerine ve hastaların dışkı örneklerine uygulandı. Kültür, histopatoloji ve hızlı üreaz testinin en az ikisinin pozitifliğinde H. pylori pozitif olarak değerlendirildi. Klaritromisin ve levofloksasin duyarlılıkları konvansiyonel E-test yöntemi ile saptandı. H. pylori saptanması, klaritromisin ve levofloksasin duyarlılığının belirlenmesinde GenoType HelicoDR testi non-invaziv bir moleküler metod olarak dışkı örnekleri için modifiye edildi ve aynı zamanda GenoType HelicoDR testi gastrik biyopsi örneklerine de uygulandı. Ayrıca, FRET-real-time PCR H. pylori saptanması ve klaritromisin duyarlılığının belirlenmesinde hem biyopsi hem de dışkı örneklerine uygulandı. Farklı metodlar ile klaritromisin ve levofloksasin duyarlılık sonuçları farklı olan hastaların biyopsi ve koloni DNA örnekleri sekans analizine gönderildi. Elli bir (%87.9) hasta H. pylori pozitif saptandı. Kırk dokuz (%84.5) kültür pozitif saptandı. Klaritromisin ve levofloksasin için E-test metodu ile 35 (%71.4), 35 (%71.4) hasta duyarlı, 10 (%20.4), 9 (%18.4) hasta dirençli ve 4 (% 8.2), 5 (%10.2) hastanın antrum ve korpus gastrik biyopsi örneğinde miks enfeksiyon (duyarlı ve dirençli bakteri) saptandı. Tüm hastalar GenoType HelicoDR testi ile H. pylori pozitif saptandı; klaritromisin ve levofloksasin için 37 (%63.8), 33 (%56.9) hasta duyarlı; 5 (%8.6), 11 (%19) hasta dirençli; 16 (27.6%), 14 (24.1%) hastada miks enfeksiyon saptandı. GenoType HelicoDR testi dışkı örneklerine de adapte edilmiştir. Dışkı GenoType HelicoDR testi ile 54 (%98.2) hasta H. pylori pozitif, 1 (%1.8) hasta H. pylori negatif saptandı. Dışkı ve doku GenoType HelicoDR testi sonuçları klaritromisin için 35 (%63.6) hastada, levofloksasin için 40 (%72.7) hastada uyumlu saptandı. Dışkı GenoType HelicoDR testinin duyarlılığı %100 (κ = 0.225) saptandı. FRET-real-time PCR ve GenoType HelicoDR metodlarının uyumu dışkı örneklerinde %81.0 ve doku örneklerinde % 66.7 saptandı. Üç hastanın sekans analizinde üç yeni mutasyon (C2136T, C2310A, C2428T) saptandı ve bu hastalarda klaritromisin direnci ile ilişkili bilinen üç nokta mutasyon açısından sekans analizi ile wild type saptandı. Bu üç hasta aynı zamanda E-test yöntemi ile de klaritromisin dirençli saptandı. GenoType HelicoDR ve FRET-real-time PCR; hızlı ve kültürden bağımsız, direkt biyopsi örneklerinden çalışılabilen ve hem wild type hem de dirençli H. pylori suşlarını içeren miks enfeksiyonları saptayabilen yöntemlerdir. Bununla birlikte, GenoType HelicoDR testinin en önemli avantajlarından biri özellikle klaritromisin direncinin yüksek olduğu bölgelerde levofloksasin duyarlılığının eş zamanlı klaritromisin ile birlikte saptanabilmesidir. Non-invaziv bir yöntem olarak GenoType HelicoDR testinin dışkı örneklerinde uygulanabilmesi, klinik yaklaşımda antimikrobiyal duyarlılığın tedavi öncesi invaziv girişim olmadan saptanmasını sağlaması nedeniyle büyük önem taşımaktadır.
Çeşitli klinik örneklerden soyutlanan candida suşlarının virulans faktörlerinin araştırılması
Son yıllarda Candida infeksiyonlarının insidansı ve prevalansı gittikçe artmakta olup, gelişen ilaç direnci, yeni antifungal ilaç hedeflerinin gereksinimi arttırmaktadır. Virulans faktörlerinin tanımlanması, fungal patogenezin anlaşılmasına ve yeni ilaç hedeflerinin geliştirilmesine yardımcı olmaktadır. Çalışmamızda çeşitli klinik örneklerden soyutlanan farklı Candida türlerinde fosfolipaz, jelatinaz, hemolitik aktivite ve biyofilm üretimlerinin belirlenmesi ve bu virulans faktörlerinin türlere ve örnek gruplarına göre farklılıklarının incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmamıza, 2011 Temmuz – 2012 Kasım ayları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Mikoloji Laboratuvarı'nda kan, idrar, oral kavite ve alt solunum yolu örneklerinden soyutlanmış ve tanımlanmış C. albicans (n=171), C. tropicalis (n=94), C. glabrata (n=73) ve C. parapsilosis (n=81) türlerinden oluşan toplam 409 suş alınmıştır. Suşların biyofilm aktivitesi petri aderans ve modifiye mikroplak yöntemi, fosfolipaz aktivitesi yumurta sarılı agar yöntemi, hemolitik aktivite de %7 kan eklenmiş Sabouraud dekstroz agar besiyeri kullanılarak araştırılmıştır. Jelatinaz aktivitesi ise yukarıdaki besiyerine %1 jelatin eklenerek incelenmiştir. Candida izolatlarının petri aderans yöntemine göre %35'inin (n=143), modifiye mikroplak yöntemine göre ise %31,3'ünün (n=128) biyofilm üretimi pozitif olarak saptanmış olup, biyofilm yapımı en çok C. tropicalis suşlarında belirlenmiştir. Biyofilm üretimi değerlendirilirken kullanılan yöntemler arasındaki uyum ise %68,5 olarak bulunmuştur. Her iki yöntem ile Candida türleri ve biyofilm üretimi arasında C. tropicalis suşları lehine istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilmiştir. Çalışmamızda kullanılan yöntemler ile idrar örneklerinden soyutlanan suşlarda biyofilm üretiminin diğer örnek gruplarına göre daha yüksek olduğu belirlenmiş olup, her iki yöntem ile de örnek grupları ile türler arasında istatistiksel olarak anlamlılık belirlenmiştir. Suşların %27,1'inde (n=111) fosfolipaz aktivitesi saptanmıştır. Bu enzim varlığı en fazla C. albicans suşlarında görülmüş olup, C. tropicalis izolatlarında ise fosfolipaz aktivitesi gözlenmemiştir. Fosfolipaz aktivitesi türlere göre istatistiksel olarak değerlendirildiğinde C. albicans lehine anlamlı bir sonuç elde edilmiştir (X2=153,3; P=0,00). Bu enzim aktivitesi en çok sırasıyla oral kavite, alt solunum yolu, kan ve idrar örneklerinden soyutlanan suşlarda izlenmiş olup, örnek grupları ile Candida türleri karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlılık gözlenmiştir (X2=33,2; p=0,00). Suşların %93,6'sında (n=383) hemolitik aktivite belirlenmiş olup, % 51,1'i (n=209) alfa hemoliz, % 42,5'i (n=174) ise alfa ve beta hemoliz göstermiştir. Alfa hemoliz en çok idrar örneklerinden, alfa ve beta hemolitik aktivite ise en fazla oral kavite örneklerinden soyutlanan suşlarda saptanmıştır. Çalışmaya alınan Candida türleri hemolitik aktivite göstermesi açısından soyutlandığı bölgelere göre istatistiksel yönden incelendiğinde anlamlı bir sonuç elde edilmemiştir (X2=7,3; p=0,06). Çalışmaya alınan izolatların hiçbirinde jelatinaz enzim varlığı gözlenmemiştir. Bu veriler doğrultusunda, çalışmaya alınan Candida suşlarının virulansında biyofilm, fosfolipaz ve hemolitik aktivite üretiminin önemli rol oynadığı, jelatinaz aktivitesinin ise virulansta etkin bir rol oynamadığı sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Candida, biyofilm, fosfolipaz, hemolitik aktivite, jelatinaz
Antalya`da izole edilen pseudomonas aeruginosa suşlarının biyokimyasal özelliklerinin araştırılması ve serotiplendirimi
Antalya ili ve çevresinde sağlıklı kan donörlerinde hepatit B yüzey antijeni araştırılması
Üriner sistem infeksiyonlarından izole edilen esherichia coli suşlarının beta-laktamaz etkinlikleri ve üçüncü kuşak sefalosporinlere duyarlılıklarının in vitro araştırılması
Mastitisli sütlerde görülen aspergıllus flavus varlığının PCR ile araştırılması
Bu çalışmada, Mayıs-Eylül 2017 tarihleri arasında Aydın ili ve çevresinde bulunan çeşitli işletmelerdeki klinik mastitisli 90 adet inekten aseptik ve tekniğine uygun olarak 20'şer ml olmak üzere steril kaplara süt numunesi alınmıştır. Alınan numuneler soğuk zincir altında Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Laboratuvarına Aspergillus flavus M1 toksininin varlığı yönünden incelenmek üzere getirilmiştir. İki örnek yapısal deformasyonlardan dolayı araştırma dışında bırakılmıştır. Süt örneklerindeki Aspergillus flavus M1 toksininin varlığının araştırılması ELISA tekniği ile gerçekleştirilmiştir. Aflatoxin M1 ELISA sonuçları 0 ppt, 5 ppt, 15 ppt, 30 ppt, 60 ppt ve 100 ppt içerikli pozitif kontroller ile karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. İncelenen 88 örnek için; 7 (% 8,0)'sinde 5 ppt, 12 (% 13,6)'sinde 15 ppt, 32 (% 36,4)'sinde 100 ppt, 37 (% 42,0)'sinde ise 0 ppt düzeylerinde Aflatoksin M1 tespit edilmiştir. Bu sonuçlara göre 32 (% 36,4)'sinde Avrupa Birliği ülkelerinde çiğ sütler için kabul edilen sınırın (50 ppt) üzerinde AFM1 pozitifliği saptanmıştır. Araştırmamızda Aflatoxin M1 ELISA kiti ile incelenen 88 adet mastitisli süt örneğinden elde edilen DNA'lar Aspergillus flavus tür spesifik PCR işlemine tabi tutulmuştur. PCR sonucunda; 7 (% 36,8)'sinde 0 ppt, 1 (% 5,2)'inde 5 ppt, 2 (% 10,5)'sinde 15 ppt ve 9 (% 47,5)'unda 100 ppt düzeyinde Aflatoxin M1 ELISA kiti toksin varlığı belirlenmiştir. Sonuç olarak araştırmamızda ELISA ile 32 örnekte 100 ppt düzeyinde AFM1 pozitifliği saptanırken, PCR ile 9 örnekte 100 ppt düzeyinde pozitiflik saptanmıştır. ELISA testi sonucunda daha fazla çıkan pozitif sonucun, çapraz reaksiyonlara bağlı olarak şekillendiği, teşhis ve identifikasyonda ise FLA gen primerleri ile yapılan PCR yönteminin daha güvenilir olduğu ortaya konulmuştur.
Broiler sürülerinde ornithobacterium rhinotracheale infeksiyonunun seroprevalansının ELISA yöntemi ile araştırılması
Gram negatif bir bakteri olan Ornithobacterium rhinotracheale (ORT), solunum yolu hastalığına sebebiyet veren en önemli patojen etkenler arasında yer almaktadır. ORT hastalığı, tüm dünyada kanatlı endüstrisinde ağır ekonomik kayıplara neden olan, daha çok tavuk ve hindilerde görülen, akut seyirli, yüksek düzeyde bulaşıcı olan bir üst solunum yolu hastalığıdır. Bu çalışmada, Aydın, İzmir ve Manisa illerindeki Ticari Broiler yetiştirilen kümeslerde, Üst solunum yollarında hastalığa ve yüksek verim kayıplarına neden olabilen, Ornithobacterium rhinotracheale bakterisinin neden olduğu ORT hastalığının serolojik prevalansının saptanması amaçlanmıştır. Örneklemede Aydın, İzmir ve Manisa illerindeki ticari Broiler yetiştiriciliği yapılan farklı kümeslerden toplanan 420 adet kan örneği kullanılmıştır. Her üç ilden de 140'ar örnek toplanmıştır. Her ildeki 5'er farklı çiftlikten kesim zamanında 28'er adet serum örneği alındı. Toplam 420 adet kan serumunun ELISA testi ile ORT yönünden değerlendirmesinde pozitiflik oranı %55.2 (232 pozitif – 188 negatif) olarak bulunmuştur. Aydın ilindeki pozitiflik oranı %40.8, İzmir ilindeki pozitiflik oranı %68.6, Manisa ilindeki pozitiflik oranı ise %56.4 olarak tespit edilmiştir. Çalışma sonuçları genel olarak değerlendirildiğinde her üç ildeki sero-pozitiflik oranları da oldukça yüksek bulunmuştur. Pozitiflik oranlarındaki bu yükseklik göz önüne alındığında hastalıkla ilgili daha ayrıntılı çalışmaların planlanmasının gerekliliği ortaya çıkmaktadır. İleriki çalışmalarda serolojik araştırmaların tüm ülke bazında planlanarak yapılması ve de etkenin tam identifikasyonunun yapılarak antibiyotik dirençlilik profilinin çıkarılması hastalıkla mücadele açısından yararlı olacaktır.
Salmonella serotiplerinde biyofilm ve virulens ilişkisinin araştırılması
Araştırmamızda Salmonella serotiplerinde biyofilm ve virulens genlerinin ilişkisi incelenmiştir. Salmonella serotiplerindeki biyofilm ile ilgili bapA, sdiA, invA, agfD ve adrA gen varlıkları PCR yöntemi ile incelendi. Araştırma için farklı kaynaklardan izole edilmiş olan 44 adet Salmonella izolatının 10'u Salmonella Typhimurium, 10'u Salmonella Enteritidis ve 24'ü Salmonella İnfantis'tir. İncelenen 44 serotipin, 38' inde (% 86.36) bapA geni, 26 sında ( % 59) sdiA geni,44 ünde yani tamamında (% 100) oranında invA geni, 39 unda (%88.64) agfD geni ve 35 inde (%79.55) oranında adrA geni tespit edilmiştir. İncelenen çeşitli virulens genlerinin özelliklerin saptanmasında fenotipik yöntem ile PCR tekniği uyumluluk göstermesine karşın, bazı özelliklerde PCR tekniği ile saptanan sonuçların fenotipik sonuçlara kıyasla yüksek bulunması moleküler çalışmaların çok sayıda gen ile ilişkili bir özelliğin ayrıntılı olarak incelenmesinde yarar sağladığını ve her iki yöntemin bir arada kullanılmasının daha güvenilir bir sonuç elde etmede önemli olduğunu ortaya koydu. Bu çalışma ile; Salmonella'nın insanlar için patojen olduğu ve dünyada letal etkili bir çok salgına yol açtığı göz önüne alınırsa gıda üretim yerlerinde, hammaddeden son ürüne kadar genel hijyenik kuralların uygulanmasının ve kros kontaminasyonu engelleyici önlemlerin alınmasının gerekliliği ortaya konulmuştur.
Mastitisli sütlerden izole edilen pseudomonasların biyofilm üretme yeteneğinin incelenmesi
Bu araştırma ile mastitisli sütlerden izole edilen Pseudsomonas türlerinin biyofilm üretme yeteneğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda Pseudomonas izolasyonu için Aydın Bölgesinden sağlıklı ve mastitisli sığırlardan alınan süt örnekleri kullanıldı. Alınan örnekler soğuk zincir altında Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Mikrobiyoloji Rutin Teşhis laboratuarına getirilecek ve besiyerlerine ekimleri yapıldıktan sonra 37 ºC'de 24 saat inkubasyona bırakıldı. İzole edilen bakterilerin biyokimyasal yöntemlere göre identifikasyonu yapıldı. Toplanan materyallerden izole edilen Pseudomonas'lardaki biyofilm üretme yeteneği fenotipik olarak Kongo Red Agar da incelendi. Genotipik değerlendirme için PCR tekniği uygulandı. Anahtar Kelimeler: Mastitis, süt, Pseudomonas spp., biyofilm Çalışmamızda Pseudomonas izolasyonu için Aydın Bölgesinden sağlıklı ve mastitisli sığırlardan alınan süt örnekleri kullanıldı. Alınan örnekler soğuk zincir altında Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Mikrobiyoloji Rutin Teşhis laboratuarına getirilecek ve besiyerlerine ekimleri yapıldıktan sonra 37 ºC'de 24 saat inkubasyona bırakıldı. İzole edilen bakterilerin biyokimyasal yöntemlere göre identifikasyonu yapıldı. Toplanan materyallerden izole edilen Pseudomonas'lardaki biyofilm üretme yeteneği fenotipik olarak Kongo Red Agar da incelendi. Genotipik değerlendirme için PCR tekniği uygulandı.
Mastitisli sığırlardan izole edilen shiga toksini üreten escherichia coli suşlarının virulans faktörlerinin saptanması
Shiga toksini üreten Escherichia coli (STEC) kanlı ishal, hemorajik kolitis ve hemolitik üremik sendromu gibi ciddi insan hastalıklarına neden olan önemli bir patojendir. STEC, gelişmiş ülkelerin oldukça önemli bir sorunudur. STEC suşlarının genel habitatı, özellikle sığır ve koyun gibi ruminantların intestinal sistemleridir. Sığır ve koyun gibi ruminantların dışkıları ile kontamine gıdalar, insanlarda enfeksiyonların temel kaynağını oluşturmaktadır.Bu çalışmada, Aydın ilindeki sığırlarda mastitisli sütlerden izole edilen shiga toksini üreten Escherichia coli (STEC) suşlarında intimin (eaeA), stx1 ve stx2 genlerinin varlığının Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) ile belirlenmesi, bu izolatların serogruplandırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda klinik mastitisli olarak belirlenen 160 sığırdan 160 süt örneği materyal olarak kullanıldı. Fenotipik identifikasyon ile E. coli olarak belirlenen 31 izolatın, genotipik olarak intimin (eaeA) ve shiga toksin (stx1 ve stx2) genlerinin incelenmesi ile 6 izolatın STEC olduğu saptandı. İzolatlarda intimin (eaeA) ve shiga toksin (stx1 ve stx2) genlerinin varlığı, PCR ile spesifik primerler kullanılarak gerçekleştirildi. E. coli izolatları; O26, O55, O86, O111, O114, O119, O125, O126, O127, O128, O142 ve O158 serogruplarına karşı polivalan (II, III ve IV) sera kullanarak lam aglütinasyon testi ile tespit edildi. Polivalan II, Polivalan III ve Polivalan IVseraları ile bu izolatlaralam aglutinasyon testi uygulandı. Yapılan lam aglütinasyon testi sonucunda Escherichia coli suşunun serogrupları belirlendi. Bu değerlendirmeye göre 31 izolatın 8' i polivalan antiserum II, 14'ü polivalan antiserum III ve 9'u ise polivalan antiserum IV pozitif olarak saptandı. Sığırlarda, intimin (eaeA) pozitif STEC suşlarının neden oldukları infeksiyonların durumunu açıklığa kavuşturulabilmesi için, bu konuda daha geniş kapsamlı epidemiyolojik çalışmaların yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
Aydın bölgesi mezbahalarında kesilen kanatlılardan ve işlem ortamlarından salmonellaların izolasyonu ve bu izolatların antibiyotik duyarlılık testleri
25 ÖZET Bu çalışma, Aydın ve yöresinde bulunan 15 adet köyden, entansif tavuk yetiştiriciliği yapan kişilerin kümeslerindeki sağliklı görünen tavukların Salmonella taşıganlığı yönünden incelemek ve ayrıca yine aynı bölgedeki ticari amaçlı broyler tavuk yetiştiriciliği yapan işletmelerdeki tavukların ve kullanılan malzemelerin Salmonella açısından incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmanın materyalini; 15 adet köyden toplanan 250 adet dışkı numunesi ve ticari amaçlı broyler yetiştiriciliği yapan işletmelerden toplanan 50 adet dalak, 50 adet karaciğer, 10 ar adet tavuk tüy yolum makinalarmdan, temizlik için kullanılan sudan, kesim makinalanndan, tavukların toplandığı sandıklardan ve kancalardan alman numuneler oluşturmuştur. Araştırma sonucu 250 adet dışkı numunesinin 1' inden Salmonella susu izole edildi. Ticari amaçlı broyler tavuk yetiştiriciliği yapan işletmelerdeki tavuklara ait organ numunelerinden ve bu işletmelerde kullanılan değişik kaynaklardan alman numunelerden salmonella izole edilememiştir. Susun yapılan antibiyogram testleri sonucunda, Oksitetrasiklin'e, Amoksisilin+Klavulonikasit'e, Enrofloksasin'e, Streptomisin' e, Orbenin'e direçli, Ampisillin+Sulbaktam'a, Cefaperazon'a, Gentamisin'e az duyarlı bulunmuştur.
İnsanlarda ve sığırlarda Borrelia burgdorferi infeksiyonunun ELISA yöntemiyle tanısı
ÖZ Araştırmada, Aydın ve çevresinde risk grubunu oluşturan insanlarda ve sığırlarda Boırelia burgdorferii-lgG antikorları ELISA yöntemiyle tespit edilmiştir. Aydın ili ve çevresindeki 6 hayvancılık işletmesine ait yaşları 8 ay ile 7 yıl arasında değişen 81 sığır kan serumu incelenmiştir. İnsan risk grubunu Veteriner Hekimler, hayvan bakıcıları ve kasaplardan oluşan 61 'i erkek, 4'ü kadın toplam 65 kişi oluşturmuştur. Risk grubunu oluşturan bireylerden elde edilen serumlarda B. Burgdorferii-Igfj antikoruna rastlanamamıştır. Sığırların 47 (%52.08)'si#. burgdorferi-IgG antikoru yönünden pozitif bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Borrelia burgdorferi, Antikor, ELISA İnsan, Sığır
Erişkin riskli kişilerde HAV, HBV, HCV ve HEV infeksiyon sıklığı ve risk faktörleri
oz Araştırmada Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi 'nde öğrenim görmekte olan 240 sağlık bilimleri öğrencisi ve çalışmakta olan 120 sağlık çalışanında HAV, HBV, HCV ve HEV antikor sıklığı ve risk faktörleri araştırıldı. Çalışmamızda anti-HAV IgG prevalansı sağlık bilimleri öğrencilerinde (%60) sağlık çalışanlarından (%83.3) düşük saptandı (pO.001). Her iki grupta da prevalans yaş ile artmaktaydı (p<0.05). Anti-HBc IgG prevalansı sağlık bilimleri öğrencilerinde %6.6, sağlık çalışanlarında %10 olarak saptandı. Sağlık çalışanlarında mesleki temas ve yaralanmaların prevalansı arttırdığı gösterildi (p=0.03). Sağlık bilimleri öğrencilerinde anti-HCV pozitifliğine rastlanmadı, sağlık çalışanlarında ise anti-HCV pozitifliği %0.83 olarak saptandı. Anti-HEV IgG prevalansı sağlık bilimleri öğrencilerinde %3.75, sağlık çalışanlarında %5.83 saptandı. Anahtar SÖZCÜkler : HAV,HBV,HCV,HEV,SağlıkÇahşanları,Sağlık Bilimleri Öğrencileri ABSTRACT This study was performed at Adnan Menderes University Medical Faculty with 240 health sciences students and 120 healthcare workers. Our aim was to determine the prevalence of antibodies against HAV, HBV, HCV and HEV and risk factors. For health sciences students prevalence of anti-HAV IgG was lower (60%) than healthcare workers (83.3%). Prevalance of anti-HAV IgG was significantly increasing with age (p<0.05) and anti-HAV IgG positivity was significantly higher in healthcare workers than in students (pO.001). Anti-HBc IgG was detected as 6.6% for health sciences students and 10% for healthcare workers. Anti-HBc IgG positivity was significantly higher in health care workers ever exposed to needlestick injury occupationaly (p=0.03). Anti-HCV positivity was not detected for health sciences students and 0.83% for healthcare workers. Anti-HEV IgG was 3.75% for health sciences students and 5.83%o for healthcare workers. Key Words : HAV,HBV,HCV,HEV, healthcare workers, health sciences students
İnsanlarda ve sığırlarda borrelia burgdorferi infeksiyonu'nun ELISA yöntemiyle tanısı
Lyme hastalığı B. burgdorferi sensu lato tarafından oluşturulan vektör kaynaklımultisistemik bir hastalıktır. Amerika, Avrupa ve Asya'da rapor edilmiş artropod kaynaklıhastalıkların başında gelmektedir.Bu çalışmada, Lyme hastalığı açısından risk grubu olan insanlardan ve sığırlardan eldeedilen serum örnekleri B. burgdorferi IgG antikoru yönünden ELISA testi ile tarandı. Buamaçla, Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi akademik personel ve öğrencileri,Aydın ili çevresindeki serbest veteriner hekim, hayvan bakıcıları ve kasaplardan elde edilentoplam 65 adet insan serumu ve Aydın ili çevresindeki altı hayvancılık işletmesinden eldeedilen toplam 81 adet sığır serumu ELISA testi yardımı ile B. burgdorferi IgG antikoryönünden incelendi.ELISA testi sonucunda 65 adet insan serumu B. burgdorferi IgG antikor varlığıbelirlenemezken, 81 adet sığır serumunda B. burgdorferi IgG antikor pozitifliği % 58.02olarak saptanmıştır.Sonuç olarak, bu çalışmadaki örneklerin sayısının arttırılarak moleküler yöntemlerlede doğrulanmasıyla bölgemizde B. burgdorferi seroprevalansını saptama açısından dahayararlı olacağı düşünülmektedir.