
115
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Şanlıurfa yöresindeki süt ineklerinde latent asidotik stresin görülme sıklığının araştırılması
Latent asidotik stres (LAS), enerjice zengin içerikli yem maddelerinin uzun süre alınmasıyla bakteriyel fermentasyon sırasında uçucu yağ asitleri sentezinin ve rezorpsiyonunun artması ve salya sekresyonunun azalması sonucu ortaya çıkar. LAS hayvan sağlığı ve konforunu tehdit eden, verim ve hayvan kayıplarına sebep olan en önemli problemlerin başında gelmektedir. Bu çalışma ile ülkemizdeki süt sığırı yetiştiriciliği yapılan işletmelerde önemli bir sorun olan LAS'ın Şanlıurfa yöresindeki görülme sıklığının belirlenmesi yanında, idrarda net asit-baz atılımının araştırılması, veteriner hekimlerin ilgisini bu konuya çekerek sahada erken tanı ve tedavi hakkında bilgilendirilmesi ve böylece ülke ekonomisine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmada, Şanlıurfa yöresindeki çeşitli süt sığırcılığı işletmelerinden klinik olarak sağlıklı görünen toplam 100 adet süt ineği kullanılmıştır. Çalışma grupları rumen sıvısı pH değerlerine göre belirlenmiş olup, 5.2< pH <6.0 arası LAS grubu (19 inek), pH 6.0-7.2 arası sağlıklı grup (81 inek) olmak üzere iki grup oluşturulmuştur. Hayvanların genel klinik muayeneleri yapıldıktan sonra kan, idrar ve rumen sıvısı örnekleri alınmıştır. Rumen sıvısında fiziksel özellikleri (koku, renk, kıvam, sedimentasyon, flotasyon, pH, infusorya yoğunluğu), metilen mavisi indirgenme süresi, total infusorya sayısı, uçucu yağ asitleri (UYA) tayini araştırılmıştır. Ayrıca kan gazları ile idrarda pH ve net asit-baz atılımı muayeneleri yapılmıştır. İstatistiksel analizler için SPSS Windows version 24.0 paket programı kullanılmış ve P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Kontrol grubu (n=81) ile kıyaslandığında LAS grubu (n=19) ineklerin genel fiziksel muayene bulgularından vücut sıcaklığında istatistiksel olarak fark bulunmazken (p=0.614), kalp ve solunum frekansı ile rumen hareketleri sayısında anlamlı artış (p=0.001) saptanmıştır. Rumen sıvısında metilen mavisi indirgenme süresi (p=0.001), pH (p=0.001) ve infusorya yoğunluğunda (p=0.001) azalma, sedimentasyon süresinde (p=0.001) ve toplam UYA miktarında (p=0.001) artış gözlenirken flotasyon süresi oluşmamıştır. Kan pH'sında (p=0.001) ve pO2 değerinde (p=0.001) azalma belirlenirken, pCO2, BE, HCO3 değerlerinde (p=0.001) artış, idrar pH'sı (p=0.001) ve net asit baz atılımı (p=0.001) değerlerinde azalma tespit edilmiştir. Sonuç olarak; Şanlıurfa yöresindeki süt ineklerinde latent asidotik stresin görülme sıklığı %19 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca rumen içeriği pH'sı ve idrar pH'sı tayinleri yanında idrarda net asit baz atılımı değerlerinin belirlenmesinin LAS tanısında yardımcı bir parametre olarak kullanılabileceği ve sahada kolaylıkla uygulanabileceği kanısına varılmıştır.
Değişik yaş grubunda olan Anadolu merinosu ve akkaraman ırkı koyunlarda serum leptin ve ghrelin seviyelerinin belirlenmesi ve karşılaştırılması
Bu araştırmada aynı ağılda, aynı yemlerle, aynı şartlarda beslenen 3 aylık, 9 aylık ve 24 aylık yaşlarda ki Merinos ve Akkaraman ırkı koyunlarda serum leptin, ghrelin ve insülin değerleri ölçüldü. Leptin, ghrelin ve insülin değerlerinin farklı ırk ve yaş gruplarında ki değerleri ve yağlı ve yağsız kuyruklu koyunlarda ki değerlerini belirlemek ve aralarındaki ilişkiyi karşılaştırmak amaçlandı.Yağlı kuyruklu bir ırk olan Akkaraman koyun ırkı ile yağsız kuyruğa sahip olan Anadolu Merinosu ırkı karşılaştırıldı. Araştırma materyalini Çankırı ili Orta ilçesinde bulunan Akkaraman ve Merinos ırkı koyun yetiştiriciliği yapılan bir çiftlik oluşturdu. Araştırmanın çalışma grubunu için her yaş grubundan 10'ar olmak üzere toplamda 60 koyundan kan örneği alındı. Bu örnekleri 3 aylık, 9 aylık ve 24 aylık yaşlarında ki Anadolu Merinosu ve Akkaraman ırkı koyunlar oluşturdu. Alınan kan örneklerinden ELISA yöntemi ile ayrı kitler kullanılarak serum leptin, ghrelin ve insülin değerleri ölçüldü. Akkaraman ve Merinos ırkı koyunlarda vücut ağırlıkları kg cinsinden ölçüldü. 3 ay, 9 ay ve 24 aylık yaşlarda Akkaraman ırkında ortalama veriler sırasıyla 42,3 kg, 56,5 kg ve 77,68 kg ölçülürken Merinos ırkında ise 3 ay, 9 ay ve 24 aylık yaşlarda ortalama veriler sırasıyla 35,24 kg, 54,91 kg, 66,14 kg ölçülerek Akkaraman ırkı koyunlar her yaşta canlı ağırlık olarak Merinos ırkı koyunlardan daha fazla ağır gelmişlerdir. Ghrelin değerleri daha ağır ırk olan Akkaraman ırkında 3 aylık yaşta ortalama 180,99 ng/mL ölçülürken Merinos ırkında ise 3 aylık yaşta ortalama daha düşük olarak 124,30 ng/mL çıkmış ve ileri yaş ölçümlerinde her iki gruptada bu seviyelerde düşme gözlemlenmiştir. Karşımıza çıkan sonuçlarda, yağ dokudan sentezlenen Leptin değerleri yağlı kuyruklu bir ırk olan Akkaraman ırkında yağsız kuyruklu Merinos ırkına nazaran daha yüksek çıkmıştır. Akkaraman ırkında 3 aylık yaşta ortalama 122,19 ng/mL olarak ölçülen leptin değeri ise 3 aylık yaştaki Merinos ırkında ortalama 100,91 ng/mL olarak ölçülmüş ve ileri yaş ölçümlerinde Leptin değerleri her iki gruptada yükselmiştir. İnsülin değerleri 3 aylık yaştaki Akkaraman ırkı koyunlarda ortalama 13,49 mIU/L olarak, 3 aylık yaştaki Merinos ırkı koyunlarda ise ortalama 9,66 mIU/L olarak ölçülmüş ve yaş ilerledikçe yapılan ortalama ölçümlerde yükselme gözlenmiştir. Yaşın ve vücut ağırlığının ilerlemesi ile birlikte leptin ve insülinde değerlerinde artış, ghrelin değerlerinde düşüş gözlemlendi. Sonuç olarak, ghrelin, leptin ve insülin hormonlarının yaş, vücut ağırlığı ve yağ kitlesi üzerindeki etkilerini inceleyen çalışmaların çoğu insanlar üzerinde olup hayvanlar üzerinde ve özellikle ruminantlar üzerinde pek fazla çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışma ile birlikte ilk kez yağlı ve yağsız kuyruklu koyunlarda 3 hormonun yaş ve vücut ağırlığı ile ilişkisi incelenmiş oldu.
Feline infeksiyöz peritonitis'li kedilerde pankreatitisin araştırılması
Feline Infeksiyöz Peritonitis'li Kedilerde Böbrek Hasarının Araştırılması Yapılan bu yüksek lisans tez çalışmasında Feline İnfeksiyöz Peritonitis'li (FİP) kedilerde pankreatitisin gelişip gelişmediğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Felin infeksiyöz peritonitis (FİP) mutasyona uğramış Coronavirusların neden olduğu son derece bulaşıcı ve öldürücü bir hastalıktır. Kesin tanı ve tedavideki güçlükler nedeniyle günümüzde hala en tehlikeli viral kedi enfeksiyonları arasında yer almaktadır. Hastalık kedilerde karın, göğüs gibi organlarda sıvı toplanması yanında çeşitli organlarda granulamatöz/pyogranulamatöz lezyonlarla karakterizedir. Felin infeksiyöz peritonitis kedilerde beyin, akciğer, karaciğer, böbrek, pankreas ve göz gibi organlarda değişik derecelerde hasarlara neden olduğu saptanmıştır. Ancak FİP'li kedilerde yapılan bu çalışmalar ölmüş olan hayvanlarda morfolojik ve histopatolojik düzeydedir. Biyomarkırlar kullanılan organ hasarı, fonksiyon kaybı veya yangıyı belirlemeye yönelik çalışmalar oldukça sınırlı sayıdadır. Mevcut bu çalışmada FİP'li kedileri belirlemek için Nested-PCR testi uygulandı ve Feline Corona Virus (FCoV) pozitif olan 20 FİP'li ve negatif olan 10 klinik olarak sağlıklı kedi çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen kedilerin benzer yaş, ırk ve cinsiyetten oluşmasına dikkat edildi. Çalışmaya dahil edilen her bir kediden serum örnekleri alınarak bu örneklerde böbrek, karaciğer ve pankreasa yönelik biyokimyasal analizler yapıldı. Pankreasa yönelik olarak serum örneklerinde kedi spesifik pankreatik lipaz (fPL, Vcheck fPL 2.0, Vcheck V200, USA) ve tripsin benzeri immunreaktivite proteini (fTLI, MyBioSourge ELISA kiti) analizleri yapıldı. Çalışmada FİP'li kedilerin bir kısmında böbrek yetmezliği ile ilgili klinik bulgular ve ikterus bulguları tespit edildi. Yapılan biyokimyasal analizlerde serum albumin/globulin (ALB/GLOB, p<0,01) ve sodyum (Na, p<0,01)) düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunurken, globulin (GLOB, p<0,01), total protein (TP, p<0,01), alkalen fosfataz (ALP, p<0,01), total bilirubin (TBİL, p<0,01), fosfor (P, p<0,001) ve felin tripsin benzeri immunoreaktif protein (fTLI, p<0,01) düzeyleri ise kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı. Elde edilen klinik bulgular ve biyokimyasal parametrelerdeki değişimler kedilerin bir kısmında böbrek yetmezliği yanında hepatitis/kolangiohepatitisin geliştiğini göstermiştir. Kesim noktası dikkate alındığında FİP'li kedilerin bazılarında fTLI düzeylerinin arttığı ve bunun FİP'li kedilerde belirlenen böbrek, karaciğer, sindirim sistemi ve pankreas yangılarından kaynaklanmış olabileceği söylenebilir. Bununla birlikte kedilerde pankreatik lipaz (fPL) testinin spesifite ve sensitivitesinin yüksek olması nedeniyle iki kedide belirlenmiş olan fPL düzeyindeki artışlar FİP'in kedilerde kolangitis/kolangiohepatitis ile birlikte pankreatitise de neden olabileceğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Biyokimya, feline infeksiyöz peritonitis (FİP), Kedi, pankreatitis, felin pankreatik lipaz (fPL), felin tripsin benzeri immunoreaktif protein (fTLI).
Sepsisli neonatal buzağılarda kalp yetmezliğinin belirlenmesinde plasma cardiac troponin-ı (CTN-ı), N-terminal pro-brain natriuretic peptide(NT-proBNP) ve histon H3 düzeylerinin diagnostik ve prognostik önemi
Çalışmanın amacı neonatal sepsis şüpheli buzağılarda kalp yetmezliğinin ve organ hasarlarının belirlenmesidir. Ayrıca kreatinin kinaz–MB (CK-MB), cardiac Troponin-I, (cTn-I) ve N-terminal pro-brain natriuretik peptide (NT-proBNP) gibi kalp biyomarkırlarının sepsis şüpheli neonatal buzağılarda prognostik ve diyagnostik önemi araştırılmıştır. Bunlara ek olarak sepsis şüpheli buzağılarda hematolojik ve biyokimyasal parametrelerdeki değişimler de incelenmiştir. Buzağılar neonatal dönemde enfeksiyonlara karşı açık olup kolayca bakteriyel, viral ve paraziter etkenlerce enfekte edilebilirler. Gelişen enfeksiyonlar sonucu immun yanıtın bir parçası olarak sistemik yangısal cevap (SIRS) yani sepsis oluşur. Gelişen sepsisin yeterince şiddetli ve uzun sürmesi durumunda önce septik şok daha sonra da çoklu organ yetmezlikleri gelişir. Gelişen sepsis ve septik şok kalp, karaciğer ve böbrekler gibi birçok organın fonksiyonlarını etkiler ve hayvanı ölüme götürür. Sepsis olgularında erken teşhis ve tedavi son derece önemli ve hayat kurtarıcıdır. Hayvanlarda sepsis olgularında kalp yetmezliği ile ilgili sınırlı sayıda çalışma bulunurken özellikle sepsisli neonatal buzağılarda kalp fonksiyonlarına yönelik çalışmalar oldukça yetersizdir. Bu çalışmada Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Büyük Hayvan Kliniğine getirilen 1-30 günlük sepsis kriterlerini taşıyan 20 adet buzağı (çalışma grubu) ile çevredeki süt işletmelerinden sağlanan 10 adet klinik olarak sağlıklı aynı yaş grubu buzağı (kontrol grubu) kullanıldı. Bu hayvanların klinik muayeneleri yapılarak, solunum sayısı, vücut ısısı, kalp frekansı, ortalama arteriyel kan basıncı (MAP), diyastolik kan basıncı (DKB),sistolik kan basıncı (SKB) ve sature oksijen (SpO2) değerleri kayıt altına alındı. Bu hayvanların tam kan sayımları ve bazı biyokimyasal parametreleri analiz edildi. Sepsis şüpheli buzağılarda kalp fonksiyonlarını ve organ yetmezliklerini belirlemek için serum örneklerinde CK-MB, cTn-I, NT-proBNP ve histon H3 düzeyleri ölçüldü. Sepsis şüpheli buzağılarda vücut ısısı (p<0,001) ve SpO2 (p<0,001) değerlerinin düşük, solunum sayısının ise (p<0,01)kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu belirlendi. Yapılan hemogram analizlerinde sepsis şüpheli buzağıların Total lökosit (WBC) (p<0,01), monosit (MID) (p<0,001), granülosit (GRA) (p<0,01), monosit yüzdesi (%MID) (p<0,001), kırmızı kan hücrelerinin ortalama boyutu (MCV) (p<0,01), ortalama korpuskuler hemoglobin (MCH) (p<0,001), her bir kırmızı kan hücresindeki ortalama hemoglobin yoğunluğu (MCHC) (p<0,01) değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde arttığı belirlenmiştir. Biyokimyasal analizlerde ise sepsis şüpheli buzağıların total bilirubin (T.BİL) (p<0,02), direkt bilirubin (D.BİL) (p<0,001), üre (ÜRE) (p<0,0001), kreatinin (KREA) (p<0,001), aspartat aminotransferaz (AST) (p<0,01) ve laktat dehidrojenaz (LDH) (p<0,001) değerlerinde kontrol grubuna göre anlamlı artışlar belirlenirken; total protein (TP) (p<0,01), albümin (ALB) (p<0,001), immunoglobulin (Ig) (p<0,001) değerlerinde ise kontrol grubuna göre anlamlı düşüşler belirlenmiştir. Sepsis şüpheli buzağıların CK-MB (p<0,001), cTn-I (p<0,05), NT-proBNP (p<0,05) ve histon H3 (p<0,01) değerlerinin kontrol grubu değerleri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak sepsis şüpheli buzağılarda hematolojik ve biyokimyasal parametrelerde değişimler belirlenmiş ve bu değişimlerin sepsisin şiddeti ile paralellik gösterdiği ortaya konulmuştur. Bu analizler ayrıca sepsis şüpheli buzağılarda yetersiz kolostrum alındığı, karaciğer ve böbrek gibi organlarda fonksiyon bozukluklarının geliştiğini göstermiştir. Kalp markırlarındaki artışlar sepsis şüpheli buzağılarda kalp hasarı geliştiği ve fonksiyonlarının bozulduğunu göstermektedir. Sepsis şüpheli buzağılarda ilk defa NT-proBNP ile kalp yetmezliği ve histon H3 ile organ hasarları ortaya konulmuştur. Kardiak troponin-I (cTn-I) ve NT-proBNP sepsisli buzağılarda kalp yetmezliğinin ve histon H3'ün organ hasarlarının belirlenmesinde markır olarak kullanılmasının teşhis ve tedavinin yönlendirilmesinde yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Histon H3, Kardiak troponin-I, (cTn-I), Kreatinin kinaz-MB (CK-MB), N-terminal pro-brain natriuretik peptide (NT-proBNP), Sepsis
Burdur ilinde kesilen sığırlarda karaciğerde lezyona neden olan hastalıklar
Bu çalışmada, Burdur ilinde kesilen sığırlarda karaciğerde lezyon oluşumuna neden olan hastalıkların dağılımının belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın materyalini Burdur ili mezbahasında kesilen farklı yaş, ırk ve cinsiyette 1000 adet sığır oluşturdu. Sığırların kesim öncesi karaciğer hastalıkları yönünden semptom gösterip göstermediği değerlendirildi. Kesim sonrası makroskopik olarak lezyon görülen karaciğer örneklerinin resimleri çekildi ve ardından karaciğerlerden örnekler alınarak Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalına rutin histopatolojik takiplerinin yapılması için gönderildi. İlgili Anabilim dalı laboratuvarında materyaller incelenip sığırların karaciğerlerinde gözlenen lezyonların tanımlanması ve sınıflandırılması yapıldı. Çalışmada kullanılan mezbahaya kesim için getirilmiş sığırlarda karaciğer hastalıklarına ilişkin klinik semptomlara rastlanmadı. İncelenen 1000 adet sığır karaciğerinin 16 tanesinde (%0,16) ise makroskopik patolojik lezyona rastlandı. Patolojik incelemesi yapılan 16 karaciğer örneğinden birinde hidrobik dejenerasyon, beşinde ekinokok kisti, ikisinde karaciğer apsesi, birinde kronik pasif konjesyon, birinde kronik yangısal reaksiyon, üçünde kronik yangısal reaksiyon ve sirotik değişiklikler, ikisinde yağlanma ve birinde de amiloidozis saptandı. Burdur ili damızlık sığır yetiştiriciliği için ülkemizin önemli kaynaklarından biridir. Bölgede sığırlarda karaciğer hasarına neden olabilecek hastalıkların önceden bilinmesi bu hastalıklara karşı gerekli önlemlerin alınmasına katkı sağlayacaktır. Bu çalışmada; Burdur ilinde kesilen sığırlarda karaciğerde lezyona neden olan hastalıklar hidrobik dejenerasyon, ekinokok kisti, karaciğer apsesi, kronik pasif konjesyon, kronik yangısal reaksiyon, sirotik değişiklikler, yağlanma ve amiloidozis olarak tespit edilmiştir.
Antalya ili ve çevresinde sığırcılık işletmelerinde Bovine Viral Diyare Virus (BVDV) enfeksiyonunun serolojik olarak araştırılması
Bu çalışma Antalya İli ve çevresindeki büyükbaş hayvan işletmelerinde Bovine Viral Diyare Virus (BVDV) enfeksiyonunun seroprevalansının araştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmada 94 işletmede bulunan 6 ay-15 yaş aralığında 470 adet sığırdan alınan kan örnekleri kullanıldı. Hayvanlara ait kan örnekleri V.Jugularis'ten 10 ml'lik steril vakumlu tüplere alındı. Tüpler 2000 devirde 10 dk. santrifüj edildi. Elde edilen serumlar test yapılana kadar -25 derecede derin dondurucuda saklandı. Serumlarda BVDV'una karşı antikor (Ab) varlığını belirlemek için BVDV (Ab)-ELISA, BVDV antijen (Ag) varlığını belirlemek için de BVDV (Ag)-ELISA test kitleri kullanıldı. İncelenen örneklerinden 322'si (%68,51) seropozitif, 148'i (%31,48) seronegatif, 13'ü (%2,76) persiste enfekte olarak tespit edildi. Seropozitiflik oranının yaş grupları arasında istatistiksel açıdan önemli olduğu belirlendi (p<0.05). Ayrıca yaş arttıkça seronegatifliğin azaldığı tespit edildi. Bu çalışma Antalya İli ve çevresinde BVD enfeksiyonunun seroprevalansını tespiti amacıyla gerçekleştirilen ilk çalışma özelliğini taşımaktadır. Sonuç olarak; BVDV enfeksiyonu seropozitiflik ve PI oranı göz önüne alındığında, enfeksiyonun Antalya İli ve çevresinde yaygın olduğu görülmektedir. Bu sebepten dolayı hastalığa karşı gerekli kontrol ve koruma önlemlerinin alınması bölge ve ülke ekonomisi için önem arz etmektedir.
Antalya il merkezindeki kedilerde Ehrlichia canis seroprevalansı
Ehrlichiosis, vektör kaynaklı hastalıklar içerisinde yer almaktadır ve Antalya bölgesinde bulaşmada rol oynayan keneler oldukça yaygındır. Ayrıca Antalya bölgesinde bu hastalığın prevalansı köpeklerde yüksek seyretmektedir. Gerek kenelerin yaygınlığı gerekse hastalığın prevalansının köpeklerde yüksek seyretmesi kediler için de önemli risk oluşturmaktadır. Bu çalışma Antalya ilindeki kedilerde Ehrlichia canis seroprevalansının araştırılması amacıyla yapılmıştır. Çalışmada 222 kediden serum örnekleri alınmış ve bu örnekler İmmun Flouresan Antikor testiyle (IFAT) serolojik olarak incelenmiştir. Test sonuçlarına göre 222 adet kedinin hiç birinde E. canis seropozitifliği belirlenememiştir. Bu çalışma Antalya bölgesi için kedilerin E. canis için rezervuar olabileceği ve ehrlichiosis epidemiyolojisi hakkında bilgi sağlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu göstermektedir.
Feline herpesvirus tip-1 ile enfekte kedilerde vitamin D düzeyleri
Feline Herpesvirüs Tip-1 (FeHV-1) enfekte veya taşıyıcı kediler tarafından oküler, nazal veya oral sekresyonlarla bulaşır. FeHV-1 özellikle yavru kediler için patojendir. Yetişkin kediler de genellikle taşıyıcıdır. FeHV-1 yetişkin ve yavru kedilerde üst solunum sistemi enfeksiyonlarına neden olur. Kedi barınakları, birden çok kedinin bir arada bakılması enfeksiyonun bulaştırılmasında önemli rol oynamaktadır. Bir pre-hormon olan D vitamininin FeHV-1 ile enfekte kedilerde etkisi ile ilgili bilgilerin oldukça sınırlı olduğu görülmektedir. Bu çalışmada, FeHV-1 ile enfekte kedilerde D vitamin düzeylerinin ölçülmesi ve böylelikle hastalık aktivitesi ile olan ilişkisinin belirlenmesi amaçlandı. Bu çalışmanın hayvan materyalini hastalığa ait klinik semptom gösteren ve yapılan hızlı test ile Feline Herpes Virus enfeksiyonu tanısı konulan değişik ırk, yaş ve cinsiyette 20 adet kedi oluşturuldu. Çalışmanın kontrol grubunu ise aşılama amacı ile getirilen rutin fizik muayene ile hemogram ve kan biyokimyası sonuçlarına göre sağlıklı olan ve yapılan hızlı test ile Feline Herpesvirus Tip-1 antijen negatif olarak belirlenen değişik ırk, yaş ve cinsiyette 10 adet kedi oluşturdu. Her iki gruptaki kedilerden Vena cephalica antebrachii'den antikoagulansız türlere 2 ml kan örneği alındı. Alınan kan örnekleri santrifüje tabi tutulduktan sonra serumları ayrıştırılacak ve analizleri yapılana kadar - 20 °C saklandı. Bu numunelerden daha sonra Florösan immunoassay yöntemi ile 25 hidroksi vitamin D3 düzeyleri belirlendi. Elde edilen parametrelerin hesaplanması ve karşılaştırılmasında uygun istatistiksel yöntemler kullanıldı. FeHV-1 ile enfekte kediler ve sağlıklı kedilerde 25 hidroksi vitamin D3 seviyelerine ait ortalama standart sapma değerleri gruplara göre sırası ile 33,30 ve 64,70 ng/ml olarak saptandı. Araştırmamızda elde edilen sonuçlara göre FeHV-1 ile enfekte kedilerdeki D vitamini seviyelerinin ölçülmesinin ve gerekli tavsiyelerin sağaltıma eşlik ettirilmesinin fayda sağlayacağı söylenebilir. Ancak daha ileri araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Doğal enfekte kriptosporidiozisli buzağılarda bazı akut faz proteinlerinin değerlendirilmesi
Neonatal dönemdeki buzağı ölümlerinin ana nedenlerinden biri olan ishal ciddi ekonomik kayıplara neden olmaktadır. İshal, enfeksiyöz ajanların, nutrisyonel ve çevre faktörlerinin de içinde bulunduğu multifaktöriyel bir semptomdur. Enfeksiyöz ya da non-enfeksiyöz nedenler buzağı ishallerine neden olabilmektedir. Kriptosporidiozis yeni doğanlarda yüksek morbidite ile seyir gösteren önemli neonatal hastalıklardan bir tanesidir. Cryptosporidium parvum buzağılarda, kuzularda ve oğlaklarda neonatal ishal sendromunun etiyolojisinde önemli bir etken olarak görülmektedir. Yapılan bu çalışmada kriptosporidiozisli buzağılarda akut faz yanıtın ortaya konması, hasta hayvanlarda Hp ve SAA değerlerinin prognozdaki rollerinin değerlendirilerek hastalıktaki ookist saçılımı ile arasındaki ilişkinin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Çalışmada 5-15 günlük yaşlı, 15 adet kriptosporidiozisli ve 10 adet sağlıklı buzağı kullanıldı. Buzağıların 0., 3., 5. ve 7. günlerinde klinik ve ookist skorlaması, hematolojik olarak beyaz kan hücreleri (WBC), kırmızı kan hücreleri (RBC), hemoglobin (HGB), hematokrit (HCT) değerleri ve serum biyokimya parametrelerinden başta haptoglobin (Hp) ve serum amyloid A (SAA) olmak üzere, total protein (TP), albumin (Alb), glikoz, kan üre nitrojeni (BUN) ve kreatinin parametreleri değerlendirildi. Hasta olan buzağıların ookist saçılımlarının tedavi ile birlikte takip günlerinin sonunda önemli derecede azaldığı görüldü. Hasta grubundaki buzağıların ortalama Hp değerlerinin takip günlerindeki ölçümlerinde artış eğiliminde olduğu görüldü. Hasta grubundaki buzağıların ortalama SAA değerlerinin takip günlerindeki ölçüm sonuçlarının dalgalı seyir gösterdiği tespit edildi. Doğal enfekte kriptosporidiozisli buzağılarda serum haptoglobin ve serum amyloid A değerleri ile ookist atılımı arasında anlamlı bir ilişki kurulamamıştır. Sonuç olarak bu akut faz proteinlerinin hastalığın prognozunun belirlenmesinde yeterli birer biyobelirteç olamayacağı kanısına varılmıştır.
Burdur ilinde buzağılarda pasif transfer yetmezliği ve neonatal dönem hastalıkları arasındaki ilişkiler
Buzağılar neonatal dönemde enfeksiyonlara karşı açık olup kolayca bakteriyel, viral ve paraziter etkenlerce enfekte edilebilirler. Bu çalışma doğumdan sonra buzağıların yeterli pasif bağışıklığa ulaşıp ulaşmadığını tespit etmek ve neonatal dönem boyunca herhangi bir hastalığa yakalanıp yakalanmadığını belirlemek amacı ile yapıldı Çalışmada Burdur merkez ve köylerinde belirlenen farklı cinsten 50 adet neonetal buzağı kullanıldı. Doğum öncesi 50 inek E-ıslah programından belirlendi. Doğumdan 48 saat sonra buzağılardan kan alındı. Elde edilen serumlar, TP (Total protein), GGT (gammaglutamil transferaz) ve immunglobulin G (IgG) değerleri incelendi. Bu değerler arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi. Buzağılar neonatal dönem boyunca gözlendi ve bu dönemde herhangi bir hastalık geçirip geçirmediği kaydedildi. Sonuç olarak 50 buzağının 18 tanesinde (%36) E. coli, 6 tanesinde (%33.3) Cryptosporidiozis, 1 tanesinde Rota virüs (%5.5) ve 1 tanesinde Corana virüs (%5.5) etkeni tespit edildi. Bu buzağılardan 1 tanesi öldü. Elisa testimizin sonuçlarında tüm buzağılarımızın pasif immun transfere ulaşmış olduğu belirlendi. Anahtar Kelimeler: PTY (Pasif transfer yetmezliği), IgG (immunglobulin G), TP (Total protein), GGT (Gamma Glutamil Transferaz)
Feline infeksiyöz peritonitli kedilerde adenozin deaminaz ve C reaktif proteinin diagnoztik önemi
Bu çalışmada feline infeksiyöz peritonitis'li (FİP) kedilerde serum adenozin deaminaz (ADA-1) ve C reaktif protein (CRP) düzeyleri, hematolojik ve biyokimyasal parametrelerdeki değişimler belirlenerek FİP'li kedilerde hücresel immun yanıtın durumunun tespiti, akut faz yanıtın belirlenmesi ve olası organ yetmezliklerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Ayrıca bu çalışma ile FİP'li kedilerde ilk defa ölçülmüş olan ADA-1 ve CRP düzeylerinin FİP'li kedilerde diyagnostik öneminin belirlenmesi hedeflenmiştir. FİP infeksiyonu özellikle immun sistemi zayıf çok genç ve çok yaşlı kedilerde daha çok görülmekte olup hasta kedilerin teşhisi de oldukça güçtür. Sağlıklı veya hastalığı atlatan kedilerin büyük bir çoğunluğu taşıyıcı olmakta ve diğer kedilere hastalığı sürekli bulaştırmaktadır. Aynı zamanda coronavirusların güçlü mutasyon yeteneği nedeniyle virüsü taşıyan kedilerde immun sistemleri zayıfladığı durumlarda şiddetli ve öldürücü olan FİP enfeksiyonu gelişebilmektedir. Bu kedilerde hücresel immun yanıt daha önemli olup humoral yanıtın yüksek olduğu kedilerde FİP enfeksiyonunu daha kolay geliştiği ileri sürülmüştür. Dolayısı ile FİP'li kedilerde hücresel immun yanıtın durumunu ortaya çıkaracak ve hastalığın teşhisine yönelik prognostik indikatötlerle ilgili çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu amaçla, çalışmada FİP şüpheli ve klinik olarak sağlıklı kedilere hızlı test kitlerinden felin coronavirus (FCoV) antikor ve antijen, felin immunodeficiency (FİV) antikor ve feline leukoma virüs (FLeV) antijen hızlı test kitleri uygulanmıştır. Testler sonucunda, sadece FCoV antikor veya antijen pozitif olan 20 adet kedi ile klinik olarak sağlıklı ve bütün test kitlerinde negatif olan 10 adet sağlıklı kedi çalışmaya dahil edilmiştir. Ayrıca FİP'li kediler klinik bulgular, radyografi ve nekropsi bulgularına göre kuru form (n=10) ve yaş form (n=10) FİP'li olarak gruplandırılmıştır. Bu kedilerden K3EDTA'lı ve aktivatör jelli antikogulantsız tüplere kan alınarak K3EDTA'lı kanlarla hematolojik analizler yapılırken antikougulansız kan örneklerinden elde edilen serumlar ile biyokimyasal analizler yapılmıştır. Ayrıca kuru formdaki kedilerin serum örneklerinde ve yaş form FİP'li kedilerin hem serum hem de peritoneal efüzyon örneklerinde ADA-1 ve CRP düzeyleri kedi spesifik ELISA ile belirlenmiştir. Yapılan hematolojik analizler sonucunda FİP'li kedilerde lökopeni (p<0,001), granulositozis (p<0,001), monositozis (p<0,001), lenfositopeni (p<0,001) ve eritrositopeni (p<0,001) belirlenmiştir. Lökositozis, granülosit ve monosit artışı kaynaklı olup ayrıca bu hayvanlarda orta düzeyde anemi belirlenmiştir. Biyokimyasal analizler sonucunda ise FİP'li kedilerin ALT (p<0,01), LDH (p<0,01), ALP (p<0,01); TP (p<0,01), globulin (p<0,01) düzeyleri kontrol grubuna göre önemli düzeyde yüksek bulunurken FİP'li kedilerin albümin (p<0,01) ve A/G oranları (p<0,01) ise önemli düzeyde düşük bulundu. Kuru formda bulunan kedilerin TP ve G değerleri yaş formda bulunan kedilere göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,05). FİP'li kedilerin ADA-1 (p<0,001) ve CRP (p<0,001) düzeyleri kontrol grubunda yer alan kedilerin değerlerine göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Yaş formda yer alan kedilerin hem serum hem de peritoneal efüzyon örneklerinde yüksek düzeyde ADA-1 ve CRP tespit edilmiş olup bu iki parametrenin hem serum hem de efüzyon düzeylerindeki artışta pozitif korelasyon belirlendi. Yapılan çalışmada FİP'li kedilerin bir kısmında analiz edilen xi parametrelerde önemli değişimler olurken bir kısmında ise sağlıklı kedilere benzer değerler elde edilmiştir. Bunun muhtemel nedenleri kedilerin farklı yaş grubunda bulunması, hastalık süreç ve şiddetinin farklı olmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Bununla birlikte FİP'li kedilerde analiz edilen parametrelerde enfeksiyona bağlı olarak değişim olabileceği gibi, bu kedilerde normal değerlerinde elde edilebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Sonuç olarak, FİP enfeksiyonu kedilerde lenfositopeni, eritrositopeni, granulositozis ve monositozis kaynaklı lökositozis'i de içeren hematolojik değişimlere neden olmaktadır. Ayrıca bu enfeksiyon kedilerde hiperproteinemi, hiperglobinemi ve hipoalbuminemiye neden olarak karaciğer veya böbrek fonksiyonlarını da negatif yönde etkilemektedir. T-lenfosit aktivasyonu ve yangısal durumlarda artan ADA-1 ve pozitif akut faz protein olan CRP düzeylerindeki artış ve buna karşın negatif akut faz protein olan albümin düzeyindeki düşüş FİP'li kedilerde akut faz yanıtın oluştuğunu göstermektedir. ADA-1 düzeyindeki artış FİP'li kedilerde T-lenfosit kaynaklı hücresel immun yanıtın aktif olduğunu göstermektedir. Çalışmada FİP'li kedilerde serum ve peritoneal efüzyon ADA-1 ve CRP düzeylerindeki artışlar ve aralarında tespit edilmiş olan pozitif korelasyon, bu parametrelerin kedilerin FİP enfeksiyonunun tanısında kullanılabileceğini ortaya koymaktadır.
Kedilerde feline coronavirus (FCOV) enfeksiyonu'nun kalsiyum metabolizması ve adenozin deaminaz (ADA) enzimi üzerine etkisi
AraĢtırmanın amacı FCoV ile enfekte ve FĠP belirtileri gösteren kedilerde enfeksiyonun Ca metabolizmasını nasıl etkilediğinin ve hücresel immun yanıtın yeterliliğinin belirlenmesidir. Ayrıca Ca metabolizmasındaki ve ADA-1 düzeylerindeki değiĢimlerin diagnostik bir öneminin olup olmadığının ortaya çıkarılması da hedeflenmiĢtir. Bunlara ek olarak bazı biyokimyasal ve hematolojik analizlerle enfeksiyonun organ veya sistemler üzerindeki etkisinin ortaya konulması da amaçlanmıĢtır. Birçok hastalık durumunda kalsiyum (Ca) metabolizmasının etkilendiği ve hastalıklara bağlı olarak kan Ca düzeylerinin arttığı belirlenmiĢtir. Özellikle tümoral veya granulomatöz oluĢumlarda, kanser olgularında kan Ca seviyesinin önemli düzeyde arttığı ve bu artıĢın diagnostik öneminin olduğu vurgulanmaktadır. Kedilerde FĠP enfeksiyonunda karaciğer, böbrek gibi birçok organda granulomatöz lezyonlar geliĢmekte olup bu hastalıkta Ca düzeyi ile ilgili herhangi bir çalıĢma yoktur. Adenozin deaminaz (ADA-1) insanlarda ve havanlarda özellikle lenfosit kökenli hücresel immun yanıtın yeterliliğinin ölçülmesinde kullanılmakta olup FĠP'li kedilerde ADA ile ilgili herhangi bir çalıĢma yoktur. Bu nedenle sunulan bu araĢtırmada FĠP'li kedilerde Ca metabolizmasının nasıl etkilendiğinin ortaya konulması ve hücresel immun yanıtın ADA-1 ölçülerek durumunun belirlenmesi araĢtırmanın konusunu oluĢturmaktadır. Ayrıca çalıĢmada karaciğer ve böbrekleri ilgilendiren bazı biyokimyasal analizlerle tam kan sayımları yapılacak ve olası organ yetmezlikleri ortaya konulacaktır. Bu çalıĢmada YaĢam Veteriner Kliniği (Konyaaltı/Antalya) getirilen corona pozitif , FIV ve FeLV negatif non- efüziv ve efüziv form kriterlerinin taĢıyan 20 adet FĠP li kedi ile 10 adet corona, FIV, FeLV negatif sağlıklı kedi çalıĢmaya dahil edilmiĢtir. 20 kedinin 10 tanesi efuziv 10 tanesi non- efüziv olarak belirlenmiĢtir. Bu hayvanların klinik muayeneleri yapılarak, solunum sayısı, vücut ısısı, kalp frekansı değerleri kayıt altına alındı. Bu hayvanların tam kan sayımları ve bazı biyokimyasal parametreleri analiz edildi. FĠP li kedilerin hücresel immun durumunu belirlemek için ADA-1 düzeyleri ölçüldü. FĠP'li kedilerin sadece solunum sayıları kontrol grubuna göre yüksek bulunmuĢ olup (p<0,01) kalp frekansı ve rektal derecelerinde istatistiksel olarak önemli farklar belirlenememiĢtir. Yapılan hematolojik analizler sonucunda FĠP'li kedilerin total lökosit (WBC) (p<0,01), granulosit (p<0,01) ve monosit (p<0,01) sayılarında kontrol grubuna göre önemli düzeyde artıĢlar belirlendi. Ayrıca FĠP'li kedilerin total eritrosit (p<0,01) ve lenfosit sayıları (p<0,05) ile HGB konsantasyonları (p<0,05) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düĢük olduğu saptandı Biyokimyasal analizler sonucunda FĠP'li kedilerin ALT (p<0,01), LDH (p<0,05), ALP (p<0,05), TB (p<0,01), TP (p<0,05) ve G (p<0,001) değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek, A(p<0,05) ve A/G (p<0,001) oranının ise daha düĢük olduğu saptandı. Kuru formda bulunan kedilerin BUN, TP, A, G değerlerinin YaĢ formda bulunan kedilerin değerlerine göre daha yüksek, A/G oranının ise daha düĢük olduğu belirlendi. Yapılan anlizler sonucunda FĠP'li kedilerin ADA-1 (p<0,001), PTH (p<0,01), PTHrP (p<0,001) ve P (p<0,01) düzeyleri kontrol grubu kedilerin değerlerine göre önemli düzeyde yüksek olduğu belirlendi. Kesim noktaları dikkate alındığında FĠP'li kedilerin %60'ında ADA-1 ve %25'inde PTHrP düzeylerinde artıĢlar belirlenmiĢtir. PTH, kalsitonin ve D3 vitamini artıĢları ise sadece birer kedide belirlenmiĢtir. Bununla birlikte FĠP'li kedilerin kalsitonin ve vitamin D3, Ca seviyeleri kontrol grubuna göre yüksek olmakla birlikte iki grup arasında istatistiksel olarak herhangi bir fark belirlenemedi. Sonuç olarak FĠP'li kedilerde hematolojik ve biyokimyasal parametrelerde değiĢimler belirlenmiĢ ve bu değiĢimlerin kuru ve ıslak formu arasında fark göstermediği ortaya konulmuĢtur. FĠP'li kedilerin tanısında ADA-1 ve Ca seviyelerindeki artıĢın tanıda etkili bir parametre kabul edilebilir. Anahtar Kelimeler: Adenozin Deaminaz (ADA), Biyokimya, Calcitrol (1,25 dihydroxyvitamin D3), Feline Coronavirus (FCoV), Hematoloji, Kalsitonin (CT), Kalsiyum (Ca), Kedi, Magnezyum (Mg), Fosfor (P), Paratriod Hormon (PTH), Paratriod hormon related-peptid (PRTrP)
Taze ve dondurulmuş kolostrumla beslenen buzağıların kan serumlarındaki immunoglobulin G, laktoferrin ve çinko değerlerinin araştırılması
Kolostrum tüm memeli hayvanlarda doğumu takiben memeden salgılanan, renk ve bileşim bakımından normal sütle kıyaslandığında oldukça farklılık gösteren sarımtırak renkte ve yoğun bir sıvıdır. Besleyici değerleri daha yüksek olup, normal süte göre daha kolay sindirilebilir. Kolostrum, normal süte kıyasla daha fazla kuru madde, yağ ve yağsız kuru madde, protein ve en önemlisi daha fazla immunoglobulin (Ig) konsantrasyonuna sahiptir. Öyle ki normal inek sütünün kuru madde oranı %12 civarında iken, kolostrumda %22-28 seviyelerine kadar yükselebilmektedir. Kolostrum aynı zamanda, yüksek vitamin ve mineral konsantrasyonuna sahip olmasına rağmen laktoz oranı, normal süte kıyasla daha düşüktür. İmmunoglobulinler gebe hayvanlarda artan östrojen konsantrasyonuna bağlı olarak gebeliğin son beş haftasında kolostrumda toplanmaya başlar. En önemli görevi, nötralizasyon yoluyla patojenleri ve toksinleri etkisiz hale getirmektir. Laktoferrin, transferrin gen ailesinin demir bağlama yeteneğine sahip bir protein ürünüdür. Laktoferrin, polimorfonükleer nötrofillerin sekonder granüllerinin ana bir bileşeni olarak görev yapar ve meme bezindekiler de dahil olmak üzere epitelyal hücreler tarafından üretilir. Çinko, farklı metabolik yollarda 300'den fazla enzimin kofaktörü ve aktivatörü olarak görev alır ve biyolojik olarak önemli bir iz mineral olarak bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı yenidoğan buzağılar için hayatı önem taşıyan kolostrumun dondurularak saklama yöntemiyle içeriğindeki immunoglobulin G, laktoferrin ve çinko konsantrasyonlarının azalma eğilimi gösterip göstermediğini incelemektir. Çalışmada bir gruba taze kolostrum (n=12) bir gruba da dondurulmuş (-20°C) kolostrum (n=12) verilmiş ve 32 saat sonra kan örnekleri toplanmıştır. Elde edinilen sonuçlara göre grup 1 (taze kolostrum) ve grup 2'de (dondurulmuş kolostrum) IgG, laktoferrin ve çinko değerlerinin ilk ölçümlerinde gruplar arasında istatistiksel farklılık bulunmamıştur. Her iki grubunda kendi aralarındaki birinci ve ikinci ölçümleri arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. İki grup arasındaki ikinci ölçümlerde de immunoglobulin G (p=0,996), laktoferrin (p=0,513), çinko (p=0,605) değerleri arasında istatiksel bir farklılık bulunamamıştır. Anahtar kelimeler; Çinko, Dondurma, Kolostrum, Laktoferrin, İmmunoglobulin
Enteritli buzağılarda gastrointestinal motilite belirteçlerinin araştırılması
Bu çalışmada; enteritli buzağılarda ghrelin ve motilin düzeylerinin ortaya konması ve klinik skor parametreleri, enfeksiyöz etkenler, asideminin şiddeti, laktat ve elektrolit düzeyleriyle ilişkisinin belirlenmesi amaçlandı. Sığır yetiştiriciliği için neonatal hastalıklar ciddi bir problem teşkil etmekte bu hastalıkların başında da buzağı ishalleri gelmektedir. Sığırlarda gastrointestinal sistem motilitesinin düzenlenmesi henüz tam olarak açıklanamamış ancak, kimyasal kontrolde ghrelin ve motilin gibi bazı hormonların rol oynadığı bildirilmiştir. Buzağı ishallerinde ise gastrointestinal motilitede görevli hormonların değişimleri ve bunların diğer patolojik değişiklikler ile ilişkisi hakkında çalışmalara rastlanılmamıştır. Bu nedenle, enteritli buzağılarda ghrelin ve motilin hormonlarının değişimlerini inceleyen bu çalışma tasarlandı. Bu araştırmanın materyalini, 1-20 gün yaş aralığında 50 enteritli (ishal skor tablosuna uyan ve hızlı fekal immunokromatografik test uygulanan), 20 sağlıklı olmak üzere toplam 70 buzağı (31 simental, 39 holstein) oluşturdu. Buzağıların klinik muayene ve skorlamaları yapılarak asidemi düzeylerine göre gruplandırıldı. Kan örnekleri, son beslenmesinden 2 saat süre geçen hayvanların tedavisi yapılmadan önce juguler venden alındı. Toplanan kan örneklerine, hemogram, kan gazı ve serum biyokimya ölçümleri ayrıca, bovine spesifik ticari ELİSA kitleri kullanılarak ghrelin ve motilin hormon analizleri yapıldı. Enteritli buzağı grupları ile kontrol grubu buzağıların ghrelin ve motilin hormon düzeyleri karşılaştırıldığında; Şiddetli metabolik asidoza sahip enteritli buzağıların ghrelin düzeylerinin, hem kontrol grubuna (p<0,05) hem de metabolik asidoz bulunmayan buzağılara kıyasla önemli düzeyde yüksek olduğu (p<0,01) belirlendi. Şiddetli metabolik asidoza sahip enteritli buzağıların motilin düzeylerinin, diğer enteritli gruplara göre önemli ölçüde düşük olduğu (p<0,05) saptandı. Tüm enteritli buzağıların ghrelin ve motilin düzeylerinin kontrol grubuna kıyasla yüksek olduğu ancak, bu yüksekliklerin istatistiksel yönden anlam ifade etmediği bulundu. Sonuç olarak; buzağılarda ishale bağlı şekillenen klinik bulgular ve sıvı-elektrolit bozuklukların kötüye gittikçe ghrelin ve motilin hormonlarındaki değişimlerin önemli düzeyde etkilendiği görüldü. İshalli buzağılarda ghrelin ve motilinin gastrointestinal motilitenin düzenlenmesinde etkili hormonlar olabileceği ortaya konuldu. Çevresel değişkenlerin kontrol edilebildiği deneysel çalışmalara ihtiyaç olduğu tespit edildi.
Simental ırkı değişik yaş grubundaki sığırlarda telomeraz enzimi ve IgG değerlerinin ilişkinin araştırılması
Telomerler, spesifik karakterde olup heterokromatin yapısındadırlar. Ökaryotiklerde lineer kromozomların uç bölgelerinde yer alırlar ve gen kodlamazlar. Hücrelerin yaşlanma ve çoğalma kapasiteleri ile doğrudan bağlantılı olan telomerler kromozom yapısının korunması ve kromozomun stabilitesinin sağlanmasında da yer almaktadırlar. Telomer uzunluğunun muhafaza edilmesi yaşlanmayla görülebilecek hastalıklardan kaçınmak ve hücresel yaşlanmadan sakınmada etkin bir rol üstlenebileceğini akıllara getirmektedir. Telomerlerin boyları her hücre bölünmesinde bir miktar kısalır. Telomer dizilerinin uzatılmasından telomeraz enzimi sorumludur. Immunglobulinler, antikorların moleküler yapısı olarak düşünülebilir. Glikoprotein yapısındadırlar. Ruminantlar plasental yolla gebelik döneminde immunglobulin alamadıklarından solunum ve intestinal mukozalarla alınabilecek hastalık yapıcı etkenlere karşı yeni doğduklarında dirençsiz doğarlar. Yeni doğduklarında aldıkları kolostrumla birlikte lgG de alırlar ve lgG'ler buzağıyı septisemiye karşı dirençli hale getirirken ince bağırsaklardan emilmeyen lgG'ler bölgesel bağışıklık sağlar. IgG, tüm vücut sıvılarında tespit edilebilir, antikorların %75-80'nini oluşturur. Bazı bakteri, virüs ve mantarların hastalık yapma potansiyellerine karşı koyarlar. Yetişkin hayvanlardaki toplam plazma ve serum protein oranlarının hemen hemen %20'sini oluştururlar. Virüs ve bakterilere karşı metabolizmayı koruyan temel yapılardır. Bu çalışmanın amacı yaşın ilerlemesi ile immun sistemde önemli yeri olan IgG ile telomeraz enziminin seviyelerini değerlendirmektir. Araştırma materyalini, Burdur ilinde bulunan çeşitli çiftliklerdeki Simental ırkı 1 günlük buzağı 8 adet (4 dişi, 4 erkek), 6 aylık buzağı 8 adet (4 dişi, 4 erkek), 1 yaşında dana 8 adet (4 dişi, 4 erkek), 4 yaşında sığır 12 adet (6 dişi, 6 erkek) ve 6 yaşında 10 adet (5 dişi, 5 erkek) sığır toplam olarak 46 hayvan oluşturdu. Hayvanlardan alınan kan örnekleri santrifüje tabi tutulduktan sonra serumları ayrıldı. Daha sonra uygun ELISA kitleri kullanılarak telomeraz enzim düzeyleri ve IgG düzeyleri ölçülüp karşılaştırıldı.
Obez kedilerin kan serumlarındaki paraoksonaz ve telomeraz enzimleri ile HDL (High density lipoprotein) değerlerinin ölçülmesi ve birbirleriyle olası ilişkilerinin araştırılması
Obezite, vücuttaki yağ oranının metabolik ve fizyolojik fonksiyonlarını bozacak şekilde artışıdır. Günümüzde obezite, evcil kedilerde ciddi bir sağlık sorunu olarak görülmekte ve giderek yaygınlaşmaktadır. Obezitenin, endokrin ve metabolik bozukluklar, hiperadrenokortisizm, hipotirodizm gibi birçok hastalık ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Paraoksonaz tip 1 (PON1), anti-inflamatuar özelliklere sahiptir ve negatif bir akut faz proteinidir. Karaciğerden PON sentezini diyet, yaşam biçimi karaciğer fonksiyonları ve herhangi bir hastalık görülme durumunun etkilediği bildirilmiştir. PON1, kanda HDL'nin (High Density Lipoprotein) farklı bölgelerine bağlantı yaparak taşınmaktadır ve oksidasyona karşı HDL'yi koruyucu özelliği bulunmaktadır. İnsanlarda obezite olgularında kanda PON1 düzeylerinin azaldığı bildirilmiştir. Plazma lipoproteinlerinden biri olan HDL, kolesterolün depolanması, boşaltımı veya yeniden dağıtılması için karaciğere geri taşınmasında rol oynamaktadır. Kediler için HDL başlıca kolestrol taşıyan lipoproteinlerdir. Telomeraz, telomerleri sentezleyen ve koruyan bir ters transkriptaz enzimidir. Telomer uzunluğu stres, obezite, egzersiz eksikliği, kötü beslenme alışkanlıkları sebebiyle daha da kısalmaktadır. Telomeraz enzimi yeterli bulunmadığında telomerler uzatılamaz ve böylece hücre döngüsünün durması, apoptoz veya ölümle sonuçlanacak bir DNA hasarı oluşabilmektedir. Bu çalışmada obez ve obez olmayan kedilerin kan serumlarındaki paraoksonaz, telomeraz enzimleri ve HDL değerleri ölçüldü ve birbiriyle ilişkileri değerlendirildi. Çalışmaya obez (n=15) ve kontrol grubu (n=10) olmak üzere toplam 25 kedi dahil edildi. Kedilerde vücut yağ ölçüm sistemiyle % vücut yağ oranı, %30'un üzerinde olanlar obez (n=15) olarak değerlendirildi, %30'un altında olanlar ise kontrol grubu (n=10) olarak değerlendirilip kan örnekleri toplandı. Her iki grupta olan kedilerde serum paraoksonaz, telomeraz enzim aktiviteleri ve HDL değerleri ölçülerek değerlendirildi. Paraoksonaz enzimi (p<0.001), telomeraz enzimi (p<0.001) ve HDL (p<0.008) değerleri obez ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gösterdi ve obez grupta kontrol grubuna göre düşük saptandı. Sonuç olarak; oksidatif stres parametresi olan ve inflamasyonlarda düştüğü bilinen paraoksonaz ve telomeraz enzimlerinin obez kedilerde de düştüğü görüldü. HDL değerlerinin kontrol grubundan düşük olması da obezite ile birlikte ortaya çıkan hastalıkların olduğunun bir göstergesidir.
Koyunların gebelik toksemisinde güncel metabolik biyobelirteçlerin ve lipid profilinin incelenmesi
Bu çalışmada; koyunların gebelik toksemisinde şekillenen lipid metabolizması değişikliklerinin (LDL, HDL, VLDL ve trigliserid) güncel metabolik (FABP1, FGF21, Asprosin ve PPARα) ve geleneksel (BHBA, NEFA, glikoz, HbA1c, AST, ALT, ALP, GGT, fosfor ve kreatinin) biyobelirteçler kullanarak fizyopatolojik mekanizmanın ortaya koyulması ve metabolik biyobelirteçlerin erken tanı, koruyucu ve tedavi edici protokollerin oluşturulmasına katkı sağlaması amaçlanmıştır. Gebelik toksemisi, sığır, koyun ve keçilerde, gebeliğinin özellikle son dönemlerinde, klinik ve subklinik olarak ortaya çıkan önemli bir metabolik hastalık olup enerji açığının oluşmasına neden olan birçok predispoze faktör sonucunda ketozis tablosu ile kendini göstermektedir. Gebelik toksemisi ile oluşan ketozis hormonal hemostazisi de bozabilmektedir. Bu nedenle, gebelik toksemisine predispoze hayvanlarda insüline direncine yatkınlık oluşabilmektedir. Bu durum, İnsanlarda, Diyabetes Mellitus ve ineklerde ketozise benzerlik göstermektedir. Bu hastalıkların tanı ve tedavilerinde bazı güncel metabolik biyobelirteçler kullanılmaktadır. Yapılan literatür taramasında; koyun gebelik toksemisinde bu metabolik biyobelirteçlerin etki düzeyleri, lipit metabolizması, glikoz ve HbA1c ile ilişkisi hakkında çalışmalara rastlanmamıştır. Bu çalışmada, klinik ve subklinik ketozisli gebe koyunların lipit metabolizması bozukluklarının güncel metabolik biyobelirteçler ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Bu araştırmanın materyalini; Bingöl ilindeki bireysel yetiştirilen koyun sürülerinden, gebeliğinin son 2-3 haftasında olan koyunlardan, klinik ketozisli (n:20), subklinik ketozisli (n:30) ve sağlıklı (n:20) olmak üzere toplam (n:70) hayvan oluşturdu. Gruplar, koyunların klinik muayene ve BHBA değerlerine göre düzenlendi. Serum BHBA değeri < =0,8 mmol/L olanlar kontrol grubu, 0,8-3 mmol/L arasında olanlar subklinik grubu, >=3 mmol/L olanlar olanlar klinik grubuna dahil edildi. Gruplardaki tüm koyunların klinik muayene (vücut sıcaklıkları, solunum ve kalp frekansları) bulguları ölçülerek kan numuneleri alındı. Biyokimya ölçümleri için geleneksel parametreler olan; BHBA, HDL, LDL, VLDL, trigliserid, AST, ALT, ALP, GGT, glikoz, fosfor, kreatinin, HbA1c ile metabolik biyobelirteç olan; FABP1, asprosin, FGF21 ve PPARα (koyun spesifik ticari ELİSA kitleri) parametrelerinin serum değerleri gruplara göre karşılaştırıldı. Çalışma sonucunda; BHBA, HbA1c, glikoz, LDL, HDL, trigliserid ve fosfor değerleri için tüm gruplarda anlamlı farklılık tespit edildi (p<0,001). GGT, ALP, kreatinin, asprosin ve PPARα, FABP1 klinik grubu ile subklinik grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). FGF21, AST, ALT ve VLDL değerleri her üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilememiştir. Sonuç olarak; koyunların gebelik toksemisinde FABP1, PPARα ve asprosin biyobelirteçlerinin lipit metabolizması ve geleneksel parametreler ile önemli düzeyde anlamlı olduğu tespit edildi. Çalışmada, gebelik toksemisi olan koyunlarda FGF21, FABP1, PPARα ve asprosinin lipit metabolizma bozuklukları ile ilişkili ve ketozis mekanizmasının düzenlenmesinde rol alabilecek biyobelirteçler olabileceği ortaya konuldu. Bu çalışma, bireysel yetiştirilen koyun sürülerinden alınan kan örneklerinden yapıldığı için birçok çevresel değişken (barınak, beslenme, popülasyon yoğunluğu gibi) dikkate alınamamıştır. Bu nedenle, çevresel değişkenlerin kontrol edilebildiği deneysel çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
Leishmaniosis'li köpeklerde C-reaktif protein/albümin oranının değerlendirilmesi
Leishmaniosis, vektör kaynaklı hastalıklar içerisinde yer almaktadır ve Akdeniz bölgesi başta olmak üzere tüm Türkiye'de görülmektedir. Bu hastalığın tamamen vücuttan arındıracak bir tedavisi olmamakla birlikte sağaltım protokolleri hastanın durumuna göre değişiklik göstermektedir. Bu bağlamda hastalığın prognozunu belirlemek önem teşkil etmektedir. Günümüz beşeri ve veteriner tıbbında C-reaktif protein / Albümin oranı çeşitli hastalıklarda prognostik bir belirteç olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışma ile köpeklerde Leishmaniosis hastalığının prognozunun belirlenmesi için CRP/ALB oranının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tez çalışmasında Leishmaniosis'li 20 köpek ile sağlıklı 10 köpeğin CRP/ALB oranı belirlenmiştir. Elde edilen bulgular ışığında iki grup arasında istatistiki açıdan anlamlı bir fark olduğu (P<0,05) görülmüştür. CRP/ALB oranının köpeklerde Leishmaniosis hastalığı için prognostik bir belirteç olarak kullanılabileceği görülmüştür
2,4-dinitroflorobenzen ile atopik dermatit benzeri lezyon oluşturulan cd1 farelerinde klinoptilolite ve topikal takrolimus etkinliğinin değerlendirilmesi
Atopik dermatit (AD), çok faktörlü bir hastalık sürecidir. "Çevresel alerjenlere karşı immünoglobulin (Ig) E üretimi ile ilişkili, genetik olarak yatkınlık gösteren, inflamatuar ve kaşıntılı alerjik deri hastalığı" olarak tanımlanmaktadır. İndüklenmiş modeller, AD'nin tedavisi için terapötik ajanların değerlendirilmesinde önemli görülmektedir. 2,4-dinitroflorobenzen (DNFB) ile oluşturulan AD modelinde klinoptilolite ile takrolimusun atopik dermatit lezyonları üzerindeki etkilerinin ortaya koymak amaçlandı. Bu amaçla klinoptilolite ve takrolimusun klinik skor, serum TARC ile histopatolojik ve immunohistokimyasal değerlendirmeleri yapıldı. Farelerde, aseton içinde çözdürülmüş 2,4-dinitroflurobenzenin tekrarlanan topikal uygulamasının, deride egzematöz değişiklikleri indüklediği ve kalıcı kaşınmaya neden olduğu bildirilmiştir. Çalışmamızda farelere 5 hafta boyunca haftada 2 kez %0,15 DNFB uygulandı. Sonraki 4 hafta boyunca inflamasyonu korumak için haftada 1 kez %0,15 DNFB uygulandı. Bu 4 hafta boyunca topikal takrolimus krem (%0,1) ve topikal klinoptilolite toz ile tedavi edildi. Klinoptilolite tedavisinin gerek klinik skorların ve gerekse histopatolojik değerlerin normalizasyonunda etkin bulunurken serum TARC seviyelerinin ise değişken olduğu tespit edildi. Sonuç olarak klinoptilolitin antiinflamatuar etkisi takrolimus ile benzerlik göstermiştir.
Burdur il merkezindeki kedilerde toxoplasma gondii seroprevalansı
Toksoplazmozis dünya genelinde yaygın olarak görülen protozoer zoonoz bir hastalıktır. Parazitin insanları enfekte edebiliyor olması ve tüm sıcakkanlı canlılar için endemik olması hastalığın prevalansı açısından büyük önem taşımaktadır. Son konak olan kedinin insan popülasyonları ile yakın temasta olması hastalığın yayılmasında oldukça etkili bir faktördür. Bu çalışma Burdur il merkezinde yaşayan kedilerin Toxoplasma gondii seroprevalansının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Yapılan çalışmada 200 ev ve sokak ilişkili kediden serum örnekleri alınmış ve hızlı antikor test kiti ile T. gondii seropozitifliği belirlenmiştir. Test sonuçları doğrultusunda farklı yaş ve cinsiyette evde veya sokak ilişkili olarak barındırılan 200 kediden 11'i T. gondii antikorları yönünden pozitif bulundu. Bu çalışma ülkemizde Burdur ilinde T. gondii açısından daha fazla bilimsel veriye ihtiyaç duyulduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Kedi, Seroprevalans, Toxoplasma gondii
Parvoviral enteritisli köpeklerde C-reaktif protein/albümin oranının değerlendirilmesi
Parvoviral enterit, CPV Tip-2 virüsünden kaynaklanan ve yavru köpeklerde yüksek morbidite ve mortaliteye sahip önemli enfeksiyöz hastalıktır. Türkiye dahil olmak üzere tüm dünyada bu hastalıkla savaşılmaktadır. Hastalığa özgü spesifik bir tedavi protokolü olmamakta birlikte hastalığı destekleyici sağaltım uygulamaları yapılmaktadır. Beşerî tıp alanında birçok hastalığın şiddetinin ve prognozun belirlenmesinde kullanılan C-Reaktif protein/albümin oranı günümüzde veteriner hekimlik alanında da yer almaya başlamıştır. Yapılan bu çalışmada parvoviral enteritli köpek prognozunun ve hastlalık şiddetinin belirlenmesine katkı sunması beklenen CRP/ALB oranının belilenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 20 adet parvoviral enteritli ve 10 adet sağlıklı köpek kullanılmıştır. Bu çalışmada bazı hemogram ve biyokimyasl parametrelerle birlikte CRP/ALB oranı da hesaplanmıştır. Elde edilen veriler ışığında parvoviral enteritli köpeklerde CRP/ALB oranının (34,16±3,61) sağlıklı (2,67±0,34) hayvanlara göre yüksek olduğu görülmüştür (p<0,001). Parvoviral enteritli köpeklerin CRP/ALB oranının belirlenmesi hastalığın klinik şiddetinin ve prognozun ortaya konması açısından umut vermiştir.
Sistemik inflamatuvar yanıt sendromlu kedilerde prokalsitonin, serum amiloid A, trombomodulin ve D-dimer'ın tanısal öneminin araştırılması
Sistemik inflamatuar yanıt sendromu (SIRS); mikroorganizma ile kontamine veya kontamine olmayan nedenlerden dolayı canlının hematolojik ve immünolojik yönden verdiği yanıtlar bütünü olarak ifade edilir. Bu çalışma sistemik inflamatuvar yanıt sendromlu kedilerde Prokalsitonin (PCT), Serum Amiloid A (SAA), Trombomodulin (TM) ve D-Dimer (DM) serum düzeylerinin SIRS ve sepsisin tanısındaki önemini ve mortalite ile ilişkisini ortaya koymak amacıyla yapıldı. Çalışmada toplam 70 adet kedi kullanıldı. SIRS ve qSOFA kriterlerine göre çalışmaya dahil edilen kediler SIRS (n: 50) grubunu ve sağlıklı olduğu tespit edilen kediler kontrol (n: 20) grubunu oluşturdu. SIRS'li kediler kendi içinde ayrıca ölen ve yaşayan kediler olarak gruplandırıldı. PCT, SAA, TM ve DM analizleri kedi spesifik ticari ELİSA kitleri kullanılarak ölçüldü. SIRS'li kedilerde serum PCT (p<0,01), SAA (p<0,01), TM (p<0,01) ve DM (p<0,01) düzeylerinin kontrol grubuna göre önemli düzeyde yüksek olduğu tespit edildi. Ek olarak PCT (p<0,01), SAA (p<0,01), TM (p<0,01) ve DM (p<0,01) değerleri ölen kedi grubunda kontrol gurubuna kıyasla istatistiksel olarak önemli ve yüksek düzeyde belirlendi. ROC eğrisi analizinde SAA, TM ve DM ile kıyaslandığında SIRS grubunu belirlemede PCT'nin en yüksek ayırt edici potansiyele (AUC 0,94) sahip olduğu saptandı. PCT, SAA ve TM ile karşılaştırıldığında ölümü tahmin etmede DM'nin en yüksek potansiyele (AUC 0.86) sahip olduğu tespit edildi. Sonuç olarak PCT, SAA, TM ve DM düzeylerinin SIRS'li kedilerde diagnostik amaç ile kullanılabileceği kanısına varıldı. Konu hakkında daha çok sayıda hayvanda ileri düzey yeni çalışmalar yapılması gerektiği değerlendirildi. Anahtar Kelimeler: D-Dimer, Kedi, Prokalsitonin, Sepsis, Serum Amiloid A, SIRS, Trombomodulin.
Obez ve obez olmayan kedilerde leptin ve ghrelin hormonlarının araştırılması
Obezite, vücutta fazla miktarda yağ birikmesine bağlı olarak metabolik ve fizyolojik fonksiyonlarının bozulmasıdır. Evcil kedilerde giderek yaygınlaşan bir problem olan obezitenin temel tıbbi kaygısı anormal yağ birikimine eşlik eden birçok hastalıkla ilişkili olmasıdır. Obezitenin nedenleri, gelişiminde rol oynayan birçok farklı değişken olduğu için net değildir. Leptin ve ghrelin enerji dengesini ile ilgili iki hormondur. Ghrelin oreksijenik bir hormonken leptin anoreksijenik bir hormondur. Bu iki hormon hakkında hala yeterince bilgi yoktur ve obezite ile bağlantısını araştıran araştırmalar çok azdır. Bu çalışmanın hayvan materyalini klinik olarak sağlıklı rutin kontrollere getirilen fizik muayene ile hemogram ve kan biyokimya sonuçlarına göre sağlıklı olan değişik ırk, yaş ve cinsiyette kedilerden oluşmaktadır. Çalışmada kedilerde vücut yağ ölçüm sistemiyle 20 kedi değ erlendirildi. Vücut yağ oranı, %30'un üzerinde olanlar obez (n=10) olarak değ erlendirildi, %30'un altında olanlar ise kontrol grubu (n=10) olarak değ erlendirilip kan örnekleri toplandı. Her iki gruptaki kedilerden Vena jugularisten antikoagulansız tüplere kan örnekleri alındı. Alınan kan örnekleri santrifüje tabi tutulduktan sonra serumları ayrıştırılarak serum analizleri yapılana kadar -20°C de saklandı. Daha sonra ELİSA yöntemi ile leptin ve ghrelin değerleri ölçüldü ve birbiriyle ilişkileri değerlendirildi. Her iki grupta olan kedilerde serum leptin (p=0,05) ve ghrelin p=0,001) değerleri belirlendi ve istatiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlendi. Sonuç olarak obez kedilerde leptin ve ghrelin hormonları önemli rol oynadıkları ve birbirleri ile bağlantılı olduğu saptandı.
Obez köpeklerde insülin direncinin araştırılması
Hazırlanan bu yüksek lisans çalışmasında obez veya fazla kilolu köpeklerde insülin direncinin gelişip gelişmediği araştırılmıştır. Obez köpeklerde daha fazla görülen ,en önemli endokrin sistem hastalıklarından biri de insülin direnci ve buna bağlı gelişen tip-2 diabetus mellitus (T2DM) olgusudur. Yapılan bu çalışmada vücut kondisyon skoru (VKS) çizelgesine göre köpekler ideal kilolu (kontrol, n=10), kilolu veya obez (çalışma grubu, n=20) olmak üzere iki gruba ayrılarak çalışmaya dahil edilmiştir. Ayrıca kilolu veya obez olan köpekler kendi aralarında eşit olarak kilolu (n=10) ve obez (n=10) olarak iki gruba ayrılmıştır. Tüm köpeklerden serum örnekleri toplanarak lipid profili ve insülin direnci parametreleri analiz edilmiştir. Lipid profili için serum total kolesterol (total-C), high density lipoprotein kolesterol (HDL-C), Very Low density lipoprotein kolesterol (VLDL-C), trigliserid (Tg) ve glukoz (GLU) düzeyleri biyokimya cihazı kullanılarak ölçüldü. Low density lipoprotein (LDL-C) düzeyi ise total kolesterolden–(HDL-C+Tg/5) formülü kullanılarak hesaplandı. Glukoz metabolizması ile ilgili parametrelerden insülin ve asprosin köpek spesifik ELISA kitleri kullanılarak ölçüldü. Ayrıca köpeklerin serum furuktozamin (FRU) düzeyleri Idexx test kitleri kullanılarak ölçüldü. Köpeklerin açlık glukoz ve insülin değerleri kullanılarak aşağıdaki formül ile HOMA-IR (homeostasis model assessment of insulin resistance), HOMA-β (homeostasis model assessment of β cell function) ve insülin-glukoz oranı (IGR) hesaplandı. HOMA-IR: Açlık glukoz (mg/dl) x Açlık insülin (mU/L) /405. HOMA-β : 20 X Açlık insülin (μIU/ml) / Açlık glukoz (mmol/L) -3,5. IGR : açlık insülin (mU/L)/açlık glukoz (mg/dl). Çalışmada, kilolu obez köpeklerin oluşturduğu grupta yer alan hayvanların total-C (p<0,05), Tg (p<0,01), ASP (p<0,01), İNS (p<0,01), FRU (p<0,001), HOMA-IR (p<0,01), HOMA-β (p<0,01) ve IGR (p<0,01) değerleri kontrol grubunda yer alan köpeklerin değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi. Kontrol, kilolu ve obez grubundan elde edilen parametrelerin karşılaştırılmasında ise obez ve kilolu köpeklerin total-C (p<0,01), VLDL-C (p<0,05), LDL-C (p<0,01), HDL-C/LDL-C (p<0,05) değerlerinin obez köpeklerde hem kontrol hem de kilolu köpeklerden daha yüksek olduğu saptandı. Ayrıca hem kilolu hem de obez köpeklerin ASP (p<0,05), İNS (p<0,05), HOMA-β (p<0,05) ve IGR (p<0,05) değerlerinin kontrol grubu değerlerinden daha yüksek olduğu belirlendi. Bunlara ek olarak obez köpeklerin HOMA-IR (p<0,01) ve FRU (p<0,01) değerleri kontrol grubunda yer alan köpeklerin değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Ayrıca lipid profili ve glikoz metabolizması ile ilgili parametrelerdeki artış, sayı ve oranlarının obez köpeklerde kilolu köpeklere göre daha fazla olduğu saptandı. Ayrıca çalışmada analiz edilen parametreler arasında korelasyon analizleri yapılmış ve Total-C ile HDL-C (p<0,01), VLDL-C (p<0,01) ve LDL-C (p<0,01) arasında, HDL-C ile VLDL-C (p<0,01) arasında, total C/LDL-C ile HDL-C (p<0,01) ve Tg (p<0,01) arasında, İNS ile HOMA-IR (p<0,01), HOMA-β (p<0,01), IGR (p<0,01) arasında, HOMA-IR ile HOMA-β (p<0,01) ve IGR (p<0,01) arasında, HOMA-β ile IGR (p<0,01) arasında yüksek düzeyde pozitif korelasyonlar belirlendi. Ayrıca HDL-C/LDL-C ile total-C (p<0,01) ve HDL-C (p<0,01) arasında yüksek düzeyde negatif korelasyon saptandı. Sonuç olarak obez veya kilolu köpeklerin lipid profili ve glikoz metabolizmasını gösteren parametrelerde önemli değişiklikler olduğu ortaya konulmuştur. Ancak x yapılan cut-off hesaplaması ve parametrelerde artış gösteren köpek sayıları dikkate alındığında tüm obez veya kilolu köpeklerde artışın olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte obez veya kilolu köpeklerin serum ASP, GLU, İNS, FRU, HOMA-IR, HOMA-β ve IGR değerlerinin arttığı ve %75'inde insülin direncinin geliştiği belirlendi. Elde edilen sonuçlar hem lipid profili parametreleri hem de HOMA-IR, HOMA-β ve IGR gibi insülin direnci indeksleri ve ayrıca İNS, FRU ve ASP gibi parametreler arasında yüksek düzeyde belirlenen korelasyonların varlığı bu parametrelerin obez köpeklerde insülin direncinin belirlenmesinde kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Asprosin, İnsülin direnci, Köpek, Lipid profili, Obezite
Antalya ilinde köpeklerde dirofilariazisin prevalansı
Dirofilariasis, Dirofilaria immitis veya Dirofilaria repens tarafından oluşturulan karnivorlarda özellikle köpekgillerde ciddi kardiyovasküler ve kardiyopulmoner bozukluklara neden olan bir nematod hastalığıdır. Bu paraziter hastalığın bilinen minimum prepatent süresi 6 aydır ve patent süre ise 5 yıldan fazladır. Köpeklerin bu en önemli kardiopulmoner hastalığı zoonozdur ve insanlara naklinde bit, pire, sivrisinek, tabanid ve yakarca gibi artropodlar vektörlük eder. Bu araştırmanın amacı Antalya ilindeki D. immitis kaynaklı Dirofilariazis prevalansının hızlı test kitleri ile teşhisi ve insidansının araştırılmasıdır. Antalya'da bulunan özel bir veteriner kliniğinde 14.10.2022 – 02.04.2023 tarihleri arasında getirilen 100 köpek örnek seçilip kan almadan önce rutin klinik muayeneleri yapılarak kaydedilmiştir. Her yaştaki hayvanları değerlendirebilmek amacıyla muayeneleri yapılan köpeklerin yaşları belirlenip 0- 1 yaş arası, 1- 5 yaş arası, 5-10 yaş arası ve 11+ yaş üstü dört ana gruba ayrılmıştır. Araştırmada Dirofilaria antijenini tespit etmek için, Bionote CHW Ag (Canine Heartworm Antigen) test kiti ile rastgele seçilen 100 adet köpek kullanılmıştır. Floresan Europium komplekslerinden yararlanılarak yapılan test yöntemi ile çalışmada 1(%1) seropozitif 99 (%99) seronegatif sonuç elde edilmiştir. Sonuç olarak; Antalya ilinde D. immitis prevalansının düşük olduğu ve bu çalışmanın sonucunda elde edilen verilerin gelecekte Antalya ilinde ve ilçelerinde yapılacak olan çalışmalarda referans olarak kullanılabileceği düşünülmektedir.
Sağlıklı koyunlarda karaciğer, böbrek ve dalağın ultrasonografik görüntülerinde ekojenite karşılaştırılması ve histogram analiziyle değerlendirilmesi
Rutin ultrasonografik incelemede, abdominal organların değerlendirmesinde kalitatif olarak subjektif kriterler kullanılmaktadır. Ancak, hastalıkların teşhisi ve tedavisi için daha güvenilir ve kesin sonuçlara ulaşmak için sonografik görüntüdeki histolojik durumun ölçümü için histogram ile kantitatif analiz gerekmektedir. Veteriner hekimlikte koyunlar için dalak, karaciğer ve renal dokuların kantitatif ekojenite değerlendirmeleri ve kriterleri henüz tam olarak belirlenmemiştir. Bu çalışmada, sağlıklı koyunlardan elde edilecek dalak, karaciğer ve böbrek histogram analizi ile bu organlara ait kantitatif ekojenite farklılıklarının ortaya konulması amaçlamıştır. Araştırma materyalini Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Tarım, Hayvancılık ve Gıda Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde bulunan 8- 12 ay yaş aralığında 14 adet dişi Merinos ırkı koyun oluşturmaktadır. Sağlıklı koyunlardan alınan ultrason görüntülerinden elde edilen dalak, karaciğer ve böbrek dokularının ekojeniteleri, histogram analiz yöntemiyle kantitatif olarak değerlendirildi. Görüntüleme işlemi 3 gözlemci tarafından yapılmıştır. Dalak, karaciğer ve böbrek görüntülemesi yapılmıştır. Her organdan üçer görüntü olmak üzere 14 hayvandan 126 Koyundan B-mod ultrasonografi görüntülerinin alınması amacıyla karaciğer ve böbrek için sağ lateral yatış pozisyonuna dalak için ise sol lateral yatış pozisyonuna alınmıştır. Histogram analizine göre, en yüksek ekojenite değerine sahip organ dalak olduğu görüldü, bunu takip eden organların ise sırasıyla karaciğer ve böbrek oldu. Dalak, Karaciğer ve böbreğin histogram analizi ortalamaları dalak dokusunda 126±36.6, karaciğer dokusunda 96.5±37 ve renal kortex dokusunda 65±23,4 olarak tespit edildi. Sonuç olarak, sağlıklı koyunlarda dalak, karaciğer ve böbrek ekojeniteleri arasında kantitatif olarak bir fark olduğu tespit edildi. Organlar arası kantitatif ekojenite farklılıklarının organ patolojilerinin tespitinde kullanılacağı zaman bu farklılıkların dikkate alınması gerektiği görüldü.
Veteriner kliniklerinde biyogüvenlik uygulamalarının değerlendirilmesi
Veteriner hekimlik uygulamalarında biyogüvenlik üzerine gerekli özenin gösterilmemesi büyük bir risk oluşturmaktadır. Bu çalışmada Türkiye'deki küçük hayvan veteriner hekimleri arasında biyogüvenlik kontrol uygulamaları (BKU) hakkındaki bilgi ve kullanım düzeyini değerlendirmek amaçlanmıştır. 2023 yılında rastgele seçilen Türkiye'de çalışan küçük hayvan veteriner hekimlerinin, önlem bilincini ve zoonotik hastalık risklerine ilişkin algılarını değerlendirmek üzere bir anket Microsoft Forms aracılığı ile elektronik ortamda anonim olarak katılımcılara gönderilmiştir. Katılımcılara yanıtları temelinde Likert ölçeğine göre bir önlem farkındalığı (ÖF) puanı (0 ile 4 arasında) verilmiştir. Daha yüksek verilen puanlar BKU'nın daha sıkı olduğunu ifade etmektedir (asla diyenler 0, her zaman diyenler 4 gibi). Benzer konu ile alakalı olan soru yanıtları kendi aralarında gruplandırılarak bireysel bazda puanlar toplanmıştır. Cinsiyet, yaş, deneyim süresi, hizmet tipi, biyogüvenlik ile alakalı eğitim düzenlenenler/düzenlenmeyenler, yazılı enfeksiyon protokolü olanlar/olmayanlar, ayrı temizlik görevlisi olanlar/olmayanlar, ayrı izolasyon odası olanlar/olmayanlar, ayrı yeme içme alanı ve buzdolabı olanlar/olmayanlar v.b gibi ilişkili özellikler grup grup farklı analizler yapılarak değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizler yapılırken IBM SPSS Statistics programından faydalanılarak Bağımsız Örneklem T testi yapılmıştır. Testler uygulanırken Güven Aralığı (GA) %95 olacak şekilde hesaplamalar yapılmıştır. Analizler arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığı sig. P değeri (<0,05 veya >0,05) baz alınarak değerlendirilmiştir. Genel olarak, katılımcılar zoonotik hastalık bulaşmasına karşı korunmak için uygun olduğu düşünülen koruyucu davranışlarda bulunmamış veya kişisel koruyucu ekipman (KKE) kullanmamıştır. Yazılı enfeksiyon kontrol politikası olmayan muayenehanelerde çalışan küçük hayvan veteriner hekimlerinin düşük farkındalığa sahip olma olasılığı önemli ölçüde daha yüksektir. Erkek veya kadın bireyler arasında KKE kullanımı dışında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Çalışan personel sayısı 5 kişi< olanlar ve biyogüvenlik ile alakalı eğitim düzenlenmeyen; ayrı bir izolasyon odası bulunmayan; temizlik için görevlendirilmiş ayrı bir personel olmayan işletmelerde çalışanlar küçük hayvan veteriner hekimleri düşük farkındalık ile ilişkilendirilmiştir. Yaş ve deneyim yılı ile ilgili anlamlı bir fark bulunamamıştır. Sonuçlar, Türkiye'deki veteriner hekimlerin çoğunun uygun KKE kullanımının farkında olmadığını ve zoonotik hastalık bulaşmasını azaltmaya yardımcı olabilecek uygulamalarda bulunmadığını göstermiştir. BKU hakkında bilgi ve eğitim sağlanması ve yazılı enfeksiyon kontrol politikalarının oluşturulması, veteriner hekimlik uygulamalarında BKU'nın iyileştirilmesi için etkili araçlar olabilir.
Kronik böbrek yetmezliği olan kedilerde bazı anemi parametreleri ile hepsidin düzeyinin ilişkisi
Kronik böbrek yetmezliği (KBY), kedilerde sık görülen bir sağlık sorunudur ve önemli komplikasyonlara yol açabilir. Anemi, kanın yeterli oksijen taşıma kapasitesinin azalmasıyla karakterize olan bir durumdur ve KBY hastası olan kedilerde sıklıkla görülmektedir. Yaşam kalitesini olumsuz etkileyen aneminin mekanizması farklı şekillerde olabilmektedir. Son yıllarda, aneminin KBY ile ilişkisi ve altında yatan mekanizmaları araştıran çalışmalar artmaya başlamıştır. Bu bağlamda hepsidin adlı bir peptitin rolüne yönelik ilgi de artmıştır. Hepsidin, demirin bağırsak emilimi ve vücuttaki depolanmasını kontrol ederek demir metabolizmasında kilit rol oynamaktadır. Bu tezin temel amacı, kronik böbrek yetmezliğinde hepsidinin yerini araştırmak ve anemi parametreleri ile hepsidinin arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Bu çalışmada KBY olan 10 kedi ile sağlıklı 10 kedinin anemi parametreleri ile hepsidin değerleri belirlenmiştir. İki grup arasında hepsidin değeri açısından istatistiksel olarak oldukça anlamlı bir fark olduğu ortaya konmuştur (p < 0,001). Ayrıca, HBG ve RBC değerleri ile hepsidin değeri arasında da oldukça anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p < 0,001), HCT değeri ile hepsidin değeri arasındaki fark ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p = 0,004). Elde edilen sonuçlar, kedilerde KBY olgularında hepsidin parametresinin önemini ortaya koymuştur.
Obez kedilerde oksidatif stres ile kalp yetmezliği arasındaki ilişki
Obezite, kedilerde ilerleyen yaşlarda, özellikle kısırlaştırılmış kedilerde yaygın görülen bir beslenme bozukluğudur. Kedi popülasyonunun üçte birini etkilediği tahmin edilmektedir. Obezitenin en büyük sorunlarından biri diğer hastalıklarla ilişkili olmasıdır. Obezite, kediler de insülin direnci, diabetes mellitus, kalp hastalıkları, topallık ve cilt hastalıkları gibi çeşitli metabolik ve klinik bozukluklara sebep olabilir. Bu nedenle obezite veteriner hekimlikte büyük önem taşır. Oksidatif stres, oksidan ve antioksidanlar arasındaki dengenin oksidan sistem tarafına doğru bozulması, lipid peroksidasyonu ve serbest radikal/reaktif oksijen ürünlerinin ortaya çıkması sonucu organizmada meydana gelen hücresel hasar oluşumudur. Oksidatif strese karşı organizmanın savunma mekanizmaları (antioksidan mekanizmalar) yetersiz kalırsa, hücrelerde oksidatif hasar meydana gelerek fonksiyonlarda aksamalar ortaya çıkar. Pek çok hastalığın patogenezinde kritik bir öneme sahiptir. Bu mekanizma, obezite, yaşlanma süreci ve kardiyovasküler hastalıklar, kanser, sepsis, dejeneratif nörolojik hastalıklar, böbrek yetmezliği, infertilite, kas ve karaciğer hastalıkları gibi birçok hastalığın etiyolojisinden sorumludur. Kedilerde çeşitli kalp rahatsızlıkları ve kalp yetmezlikleri görülebilir. Bunlar hem kalıtsal hem de edinsel sebeplerle ortaya çıkabilir. Edinsel sebeplerden bir tanesi de düzensiz beslenme ve obezitedir. Bu tez çalışmasında obez kedilerde oksidatif stres ve bunula birlikte kalp yetmezliği arasındaki ilişki değerlendirilerek veteriner hekimlik alanında teşhis, tedavi ve korunmada veteriner hekimlere rehber olması amaçlanmaktadır.
Antalya ilinde köpeklerde gözlenen paraziter deri hastalıklarının çeşitliliği ve insidansı
Bu çalışmada, 2016 – 2017 (Grup 1) ve 2022 – 2023 (Grup 2) yılları arasında, Antalya'da özel hayvan hastaneleri, özel klinikler ve barınaklardan temin edilen çeşitli ırk, yaş ve cinsiyetteki köpeklerde ektoparazitlerin insidansı ve sebep olduğu deri hastalıklarının çeşitliliğinin araştırılması amaçlandı. Grup 1'de, dermatolojik problemli toplam 200 köpeğin %71 (142 köpek)'inde kene, %57 (114 köpek)'sinde pire gözlendi. Grup 2'de incelenen toplam 1250 köpeğin %32 (400 köpek)'sinde kene, %68 (850 köpek)'inde ise pire enfestasyonu tespit edildi. Grup 1'de, %36,5 (73 köpek)'inde Demodex canis, %26 (52 köpek)'sında Sarcoptes scabei Grup 2'de incelenen köpeklerin; %40 (500 köpek)'ında Demodex canis, %2 (5 köpek)'sinde ise Sarcoptes scabei identifiye edildi. Grup 1'de, köpeklerin %23,5 (47 köpek)'inde Grup 2'de ise; %49,6 (620 köpek)'sında Kutanöz Leishmaniasis identifiye edildi. Grup 1'de köpeklerden alınan svab örneklerinin %10 (20 köpek)'unda, Grup 2'de ise, %10 (125 köpek)'unda Otodectes cynotis direkt olarak identifiye edildi. Grup 1'de, %2,5 (5 köpek)'inde, Grup 2'de ise %0,08 (1 köpek)'inde Cheyletiella yasguri identifiye edildi. Grup 1'de, %1,5 (3 köpek)'inde, Grup 2'de ise %1,2 (15 köpek)'sinde Trombicula spp. identifiye edildi. İstatistiki sonuçlar incelendiğinde; etkenlerden kene, pire, Sarcoptes scabei, Leishmania infantum ve Trombicula spp. için görülme oranına göre farklar bulundu (p<0,05). Çalışmamızda Grup 1'deki kene, Trombicula spp. ve Sarcoptes scabei enfestasyon oranı Grup 2'den daha yüksek (p<0,001) iken, pire (p=0,001) ve Leishmania infantum önemli düzeyde (p<0,001) düşük bulunmuştur.
Portatif bir klinik analizörün sığırlarda kan üre nitrojen, plazma kreatinin, sodyum, klor, potasyum konsantrasyonlarını belirlemedeki geçerliliğinin araştırılması
Son yıllarda Veteriner Hekimlikte portatif, hastanın hemen yanında çok kısa sürede sonuç veren sistemler kullanılmaktadır. Portatif bir analizör olan i-STAT'ın sığırların kan üre nitrojen, plazma kreatinin, sodyum, klor, potasyum konsantrasyonlarını belirlemedeki geçerliliğinin araştırılmasının amaçlandığı bu çalışmada değişik hastalıklara sahip 98 sığır kullanılmıştır. Kan örnekleri tüm sığırların vena jugularis'lerinden bir kanül aracılığıyla lithium heparin içeren tüplere alınmıştır. Alınan kan numunesinin bir kısmı kan üre nitrojen, plazma kreatinin, sodyum, klor ve potasyum konsantrasyonlarının belirlenmesi için üretici firmanın önerisi doğrultusunda i-STAT'a uygulanmıştır. Elde edilen veriler kaydedilmiştir. Kalan numune derhal santrifüj edilmiştir. Elde edilen plazma örneği bir otoanalizörle kan üre nitrojen, plazma kreatinin, sodyum, klor ve potasyum konsantrasyonlarının belirlenmesi için kullanılmıştır. Elde edilen veriler karşılaştırma için eşli t testine, güvenilirlik için Passing Bablok resgresyon, Bland-Altman analizine ve sensitivite-spesifitenin belirlenmesi için de receiver operating characteristics curve'e tabi tutulmuşlardır. Kreatinin için 2 mg/dL, potasyum için 3,9 mmol/L (hipokalemi) ve 5,8 mmol/L (hiperkalemi) plazma konsantrasyonları eşik değerler olarak kabul edilerek i-STAT'ın spesifitesi (öznellik) ve sensitivitesi (nesnellik) belirlenmiştir. Oto analizör ile ölçülen ortalama kan üre nitrojen, plazma kreatinin konsantrasyonları i-STAT ile ölçülenlerden istatistiki olarak daha düşüktü. i-STAT ve oto analizörün ölçtüğü ortalama sodyum konsantrasyonları arasında istatistiki olarak fark bulunmazken, oto analizör ortalama klor ve potasyum konsantrasyonlarını i-STAT'tan istatistiki olarak yüksek ölçmüştür. i-STAT ile oto analizör arasındaki Konkordans korelasyon katsayısı (r); BUN, kreatinin, potasyum, sodyum ve klor için sırasıyla 0.979, 0.987, 0.970, 0.922 ve 0.866 olarak belirlendi. Ortalama hata (oto analizör - i-STAT konsantrasyonu) BUN, kreatinin, potasyum, sodyum ve klor için sırasıyla 1.03, 0.15, -0.20, -0.16 ve -0.87 olarak tespit edildi. i-STAT eşik kreatinin konsantrasyonunda % 100 sensitivite ve % 91,9 spesifiteye sahipti. i-STAT hipokalemiyi belirlemede % 100 sensitivite ve % 91,94 spesifite; hiperkalemiyi belirlemede de % 100 sensitivite ve % 100 spesifite göstermiştir. i-STAT'ın sığırların plazma kreatinin, sodyum, klor ve potasyum konsantrasyonlarını ölçmede güvenilir bir şekilde kullanılabileceği belirlenmiştir. i-STAT'ın BUN ölçümünde ise anlamlı olarak aşırı tahminde bulunduğu ve özellikle yüksek BUN konsantrasyonlarında hatasının arttığı tespit edilmiştir.
Elazığ, Samsun, Sivas, Tokat ve Yozgat illerindeki sığır ve koyunlarda kırım kongo kanamalı ateş virüs enfeksiyonunun seroprevalansının araştırılması
Bu çalışmada, Elazığ, Samsun, Sivas, Tokat ve Yozgat illerindeki sığır ve koyunlarda Kırım Kongo Kanamalı Ateş Virüs (KKKAV) enfeksiyonunun seroprevalansının araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmada her ilden 20 sığır ve 20 koyun olacak şekilde toplam100 sığır ve 100 koyun kullanılmıştır.Tüm hayvanların sistematik klinik muayeneleri yapıldıktan sonra, serolojik ve biyokimyasal muayeneler için hayvanların vena jugularislerinden antikoagulantsız vakumlu tüplere kan örnekleri alınmıştırBiyokimyasal analizler otoanalizatörde ticari kitler kullanılarak, serolojik incelemeler ise Capture IgG ELISA yöntemiyle yapılmıştır.İstatistiksel analizler SPSS 11,5 windows programında yapılmıştır. Gruplar arasındaki farkın önemliliği bağımsız iki örnekli t testi ile belirlenmiştir.ELISA analizleri sonucunda, 100 sığırın 17'sinin seropozitif (%17), 83'ünün seronegatif (%83), koyunlarda ise, 100 koyunun 37'si seropozitif (%37), 63'ünün seronegatif (%63) olduğu tespit edilmiştir.Klinik parametrelerde, hem sığır hem de koyunlarda seropozitif gruplardaki hayvanların vücut sıcaklıkları, solunum ve kalp frekansları ve rumen hareketi sayılarının ortalama değerleri ile seronegatif gruptakilerin ortalama değerleri arasında istatistikî olarak farkın önemsiz olduğu (p>0,05) belirlenmiştir.Biyokimyasal parametrelerde ise, hem sığır hem de koyunlarda seropozitif gruplardaki hayvanların serum ALT, AST, GGT ve TBİL düzeylerinin ortalama değerleri ile seronegatif gruptakilerin ortalama değerleri arasında istatistiksel olarak farkın önemli (p>0,05) olmadığı gözlenmiştir.Sonuç olarak; bu çalışmada KKKAV enfeksiyonunun sığırlardaki seroprevalansı %17, koyunlarda da %37 olarak saptanmıştır. Bununla beraber ülkemizde evcil çiftlik hayvanlarının KKKAV enfeksiyonunun epidemiyolojisinde ve bulaşmasındaki rollerinin araştırılması ile ilgili geniş kapsamlı çalışmaların yapılmasının gerekliliği kanısına varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Sığır, Koyun, KKKAV, ELISA, Seroprevalans
Tropikal theileriozisli sığırlarda hemoliz üzerine araştırmalar
Bu çalışmada tropikal theileriozisli sığırlarda aneminin oluşumunda etkili olan hemolizin tipi ve şiddetinin belirlenmesi amaçlandı.Araştırmada, 10 baş sağlıklı (Grup I: Kontrol grubu) ve 30 baş Theileria annulata ile enfekte olmak üzere toplam 40 baş kültür ırkı ve bunların melezleri olan sığırlar kullanıldı. Hasta hayvanlar aneminin derecesine göre hafif (Grup II), orta (Grup III) ve şiddetli (Grup IV) derecede anemili olmak üzere 3 eşit gruba ayrıldı.Klinik bulgular ve Giemsa boyası ile boyanan kan frotilerinin muayene bulgularına dayanarak theileriozisin tanısı yapıldı. Ayrıca RLB testi ile tür tayini yapılarak etkenin Theileria annulata olduğu teyit edildi.Araştırmada kullanılan tüm hayvanların sistematik olarak klinik muayeneleri yapıldıktan sonra laboratuar muayeneleri için kan (V. jugularis'ten) ve idrar örnekleri alındı.Hematolojik muayenelerden eritrosit sayısı, hemoglobin miktarı, hematokrit değer, trombosit ve total lökosit sayısı kan sayım cihazı (Sysmex Kx 21-N) kullanılarak, retikülosit sayımı Beckman Coulter Gen-S cihazı yardımıyla ve formül lökosit ise kan frotilerinin mikroskopta incelenmesiyle yapıldı. Biyokimyasal muayenelerden total bilirubin, indirekt bilirubin, AST ve LDH ölçümleri otoanalizatör (Cobas 6000 marka) ile yapıldı. SAA ve haptoglobin analizleri ELISA kitleri (Tridelta LTD, Ireland) ile prosedürlerine uygun olarak yapıldı. İdrarın makroskopik olarak rengi ve kokusu muayene edildikten sonra idrar test şeridiyle (Compur 10) dansisitesi, pH'sı, protein, bilirubin, urobilinojen, keton, glikoz, kan, hemoglobin ve lökosit miktarları kantitatif olarak belirlendi. İdrar sedimenti mikroskopta incelendi. Ayrıca idrar sedimentinin karanlık saha mikroskopta leptospira yönünden muayenesi yapıldı.İstatistiki hesaplamalar SPSS MS Windows Release 13.0 bilgisayar programı kullanılarak, gruplar arası faklılığın istatistiksel önemliliği varyans analizi ve Duncan testine göre yapıldı.Çalışma hayvanlarının klinik muayene bulguları incelendiğinde; kontrol grubu ile hafif, orta ve şiddetli derecede anemi grubundaki hastaların vücut sıcaklığı, kalp ve solunum frekansı ile rumen hareketlerinin ortalama değerleri arasındaki farklılıkların p<0.001 düzeyinde önemli olduğu saptandı. Ayrıca kalp ve solunum frekansları ile rumen hareketleri ortalama değerleri açısından hafif ve orta derecede anemili gruplar ile şiddetli derecede anemi grubu arasındaki farklılıkların önemli (p<0.001) olduğu belirlendi.Çalışmaya alınan hayvanların hematolojik parametreleri incelendiğinde; eritrosit sayısı, hemoglobin miktarı, hematokrit değeri ve trombosit sayısının kontrol grubuna göre hafif derecedeki anemi grubundan şiddetli derecedeki anemi grubuna doğru istatistiki olarak önemli (p<0.001) düzeyde azaldığı belirlendi. Retikülosit sayıları ortalama değerleri açısından gruplar arasında istatistiki açıdan önemli farklılıklar olmasa da, orta ve şiddetli derecede anemi gruplarında artış olduğu tespit edildi. Total lökosit sayısı açısından kontrol grubu ile hafif ve orta derecede anemi grubundaki hastaların ortalama değerleri arasındaki farklılıkların p<0.05 düzeyinde önemli olmasına rağmen, kontrol ile şiddetli derecede anemi grubu ve anemili üç hasta grup arasında istatistiki olarak önemsiz (p>0.05) değişikliklerin olduğu görüldü. Çalışmada, ortalama lenfosit yüzde oranları açısından kontrol grubu ile hafif, orta ve şiddetli derecede anemi grubu arasında p<0.01 düzeyinde önemli farklılıklar olduğu belirlendi. Ortalama eozinofil yüzde oranları açısından kontrol grubu ile hasta grupları arasında istatistiki olarak önemli (p<0.001) azalmaların olduğu saptandı. Nötrofil, monosit ve bazofil ortalama yüzde oranları açısından gruplar arası farklılıkların önemli olmadığı (p>0.05) belirlendi.Çalışma hayvanlarının biyokimyasal muayene bulguları incelendiğinde; total ve indirekt bilirubin seviyeleri ortalama değerleri açısından, kontrol grubu ile hafif derecede anemi grubu arasındaki farklılığın istatistiki olarak önemsiz (p>0.05) olmasına rağmen, hafif derecede anemi grubundan şiddetli derecedeki anemi grubuna doğru istatistiki olarak önemli (p<0.001) düzeyde arttığı belirlendi. Ortalama AST seviyeleri açısından kontrol ve hafif derecede anemi grupları arasındaki değişikliklerin önemli olmadığı (p>0.05), ancak orta ve şiddetli derecede anemi gruplarındaki ortalama değerlerin kontrol ve hafif derecede anemi grubuna göre önemli (p<0.001) derecede arttığı saptandı. LDH seviyelerinin ortalama değerleri arasındaki farkın kontrol grubundan şiddetli derecede anemi grubuna doğru p<0.001 güven eşiğinde önemli derecede arttığı tespit edildi. Ortalama SAA seviyelerinin kontrol grubu ile hafif, orta ve şiddetli derecede anemi grubundaki hastaların ortalama değerleri arasındaki farklılıkların p<0.001 düzeyinde önemli olmasına rağmen, orta ile şiddetli derecede anemi gruplarındaki hastaların ortalama SAA değerleri arasındaki farklılıkların önemsiz (p>0.05) olduğu belirlendi. Hafif derecede anemi grubundaki hayvanların ortalama haptoglobin düzeylerinin kontrol, orta ve şiddetli derecede anemi gruplarına kıyasla önemli derecede (p<0.001) artmasına rağmen, kontrol ile orta ve şiddetli derecede anemi grupları arasındaki farklılıkların önemsiz (p>0.05) olduğu saptandı.Hastaların hiçbirinde hemoglobinüri görülmemiştir.Sonuç olarak, Theileria annulata'nın neden olduğu tropikal theilerioziste oluşan aneminin patogenezinde rolü olan hemolizin ekstravasküler tipte olduğu ve hastalığın ilerlemesiyle şiddetinin arttığı kanısına varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Sığır, Theileria annulata, tropikal theileriozis, hemoliz, anemi
Sığırlarda akut inflamasyonun belirlenmesinde serum demir düzeyinin diyagnostik öneminin araştırılması
Sığırların bakteriyel, viral ve paraziter hastalıklarının birçoğu akut inflamasyonla seyretmektedir. Bu hastalıklarda şekillenen inflamasyonun varlığının ve derecesinin saptanması, hastalıkların tanısında, prognozun belirlenmesinde ve tedaviye cevabın değerlendirilmesinde büyük bir öneme sahiptir. İnsanlarda ve bazı hayvan türlerinde, akut inflamasyonun belirlenmesinde kullanılan total ve ayırıcı lökosit sayımları ile akut faz proteinleri analizleri, çeşitli nedenlerden dolayı sığırlarda sınırlı bir kullanım alanına sahiptir. Bu çalışmada, sığırların akut inflamatuvar karakterleri iyi bilinen akut retikülo peritonitis travmatika ve akut mastitis gibi hastalıklarında şekillenen akut inflamasyonun belirlenmesinde, serum demir düzeylerinin duyarlılığının araştırılması amaçlanmıştır.Bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi'ne tanı ve tedavileri için getirilen 10 adet akut retikülo peritonitis travmatikalı (RPT Grubu), 10 adet akut mastitisli (Mastitis Grubu) ve çevredeki işletmelerde belirlenen 10 adet sağlıklı (Kontrol Grubu) sığır kullanıldı. Çalışmada kullanılan her hayvandan alınan kan örnekleri ile hematolojik muayeneler, bazı akut faz proteinleri (haptoglobin, serum amiloid A, alfa-1 asit glikoprotein ve fibrinojen) analizleri ve serum demir ölçümü ile diğer bazı biyokimyasal muayeneler yapıldı.Serum demir değeri ortalamaları Kontrol Grubu'nda 149,60 µ/dl, RPT Grubu'nda 33,50 µ/dl, Mastitis Grubu'nda ise 43,70 µ/dl olarak belirlendi. Hem RPT hem de Mastitis Grupları'nda görülen serum demir düzeyindeki azalmalar istatistiksel olarak önemli bulundu.Sonuç olarak, serum demir ölçümlerinin hem akut RPT hem de akut mastitisli sığırlardaki inflamasyonun ortaya konulmasında önemli bir tanı kriteri olabileceği belirlenmiştir. Serum demir analizi, kolay uygulanabilmesi, pahalı olmaması ve bireysel vakaların tanısında kullanılabilmesi nedeniyle inflamatuvar sığır hastalıklarının tanısında geniş bir kullanım alanı bulabilir.
Respiratuvar distres sendrom (RDS)`lu prematüre buzağıların tedavisinde eksojen surfaktan kullanımının etkinliği
Bu çalışmada, respiratuvar distres sendrom (RDS)'lu prematüre buzağılarda eksojen surfaktan kullanımının tedavideki etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmanın materyalini sistematik klinik muayeneleri yapılarak tanısı konulan 20 RDS'li prematüre buzağı oluşturmuştur. Surfaktan elde edilmesi amacıyla, yeni kesilmiş sağlıklı genç sığırların akciğer lavaj sıvısı toplanmıştır. Bu sıvının hücresel döküntüleri uzaklaştırıldıktan sonra surfaktanı içeren pelet kısmı elde edilmiştir. Peletin kloroform-metanol ekstraksiyonu ile elde edilen surfaktan ekstraktınm konsantrasyonu kolorimetrik fosfat tayini ile belirlenmiştir. Sığır akciğer surfaktan ekstraktı prematüre buzağılara 100 mg/kg canlı ağırlık dozunda intratrakeal yolla uygulanmıştır. Çalışmadaki hayvanlardan surfaktan uygulamasından önce, surfaktan uygulamasından 2 saat ve 24 saat sonra arteriyal kan örnekleri alınmıştır. Alman kan örneklerinin kan gazlan analiz cihazı ile pH, pO2, pCO2, laktat ve HCO3 değerleri belirlenmiştir. Surfaktan uygulamasından 24 saat sonraki ortalama pH değerinde surfaktan uygulamasından önceki ve surfaktan uygulamasından 2 saat sonraki değerlere göre önemli (p<0,01) bir artış belirlenmiştir. Ortalama pO2 değerlerinde, surfaktan uygulamasından 2 ve 24 saat sonra surfaktan uygulamasından önceki değerlere göre sırasıyla p<0,01 ve p<0,05 güven eşiğinde artışlar tespit edilmiştir. Surfaktan uygulamasından 24 saat sonra, hem surfaktan uygulamasından önceki hem de 2 saat sonraki değerlere kıyasla pCO2 değerlerinde sırasıyla p<0,01 ve p<0,05 güven eşiğinde azalma belirlenmiştir. Surfaktan uygulamasından 24 saatsonra surfaktan uygulamasından önceki ve surfaktan uygulandıktan 2 saat sonraki değerlere kıyasla laktat miktarında önemli bir azalma (p<0,05), HCO3 değerinde ise önemli bir artış (p<0,05) saptanmıştır. Çalışmada kullanılan 20 hastanın 12 tanesinin tedavisinde basan sağlanırken 7 hasta tedavinin 1. günü içerisinde, 1 hasta ise surfaktan uygulamasından 5 gün sonra ölmüştür. Yapılan çalışma neticesinde, RDS'li prematüre buzağılarda eksojen surfaktan tedavisinin başarılı olduğu ortaya konulmuş olup, bu tedavi yönteminin veteriner hekimlikte de yaygın bir uygulama alanı bulmasıyla prematüre doğumlara bağlı olarak şekillenen buzağı ölümlerinin ve dolayısıyla ekonomik kayıpların önemli oranda azalacağı kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler; Prematüre, buzağı, surfaktan, respiratuvar distres sendromu (RDS), tedavi
Süt ineklerinde retikulo peritonitistravmatika, rumen asidozisi ve abomazom deplasmanının tanı ve prognozunda, bazı kan ve rumen sıvısı parametrelerinin önemi
Köpeklerde deneysel kurşun zehirlenmesi ve tedavisi
Gıdai indigasyonlu sığırlarda tiamin yetersizliğinin araştırılması
62 ÖZET Bu çalışma, sığırların bazı gıdai indigesyonlarında, tiamin yetersizliğinin hangi düzeyde olduğunu belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmada, 20 baş sağlıklı (Kontrol) ve 30 baş gıdai indigesyonlu (10 baş rumen mikroflora ve faunasında hipoaktiviteli = HA; 20 baş rumen asidozisli = RA) inek kullanılmıştır. Gıdai indigesyon tanısı anamnez, klinik muayene bulguları ve rumen içeriği muayene bulgularına dayanılarak konulmuştur. Araştırmada kullanılan tüm hayvanların sistematik klinik muayeneleri yapılmıştır. Rumen içeriği muayeneleri (Koku, renk, kıvam, sedimentasyon, flotasyon, pH değeri, infusorya yoğunluğu, infusorya canlılık oranı ve metilen mavisi testi) ve biyokimyasal muayeneler ( Boehringer teşhis kitleriyle,total protein, L-Laktat, piruvat konsantrasyonları; O-Toluidin yöntemi ile glikoz konsantrasyonları; Clausen'in yöntemi ile de transketolaz enzim akti vitesi ve TPP etkisi değeri belirlenmiştir.) olmak üzere iki kısımda yapılan laboratuvar muayeneleri için, araştırma hayvanlarından alınan rumen içeriği ve kan örnekleri kullanılmıştır. Sağlıklı hayvanlarda ortalama vücut sıcaklığı, nabız ve solunum frekansı ile rumen hareketleri sayısı sırasıyla 38.4 °C, 77.1/dk, 24.4/dk ve 9.3/5 dk; rumen flora ve faunasında hipoaktiviteli hastalarda 38.7 °C, 77/dk, 25.2/dk ve 4 /5 dk; rumen asidozisli hastalarda ise 38.3 °C, 93.5/dk, 24.8//dk ve 0.4/5 dk olarak bulunmuştur. Vücut sıcaklığı ve solunum frekanslarında gruplar arasında önemli bir farklılık görülmemesine rağmen, nabız frekansında rumen asidozisli hayvanlarda, diğer gruplara göre önemli (p<0.001) derecede artış görülmüştür. Rumen hareketleri sayısı ise her iki grup hasta67 Total protein, glucose, pyruvate, L-Lactate and TPP effect values in healty animals were found to be 7.25 g/dl, 55.05 mg/dl, 0.17 mg/dl, 10.82 mg/dl and 18.95% respectively, whereas in cows with hypoactivity in rumen microflora and fauna, these values were 6.74 g/dl, 52.5 mg/dl, 0.26 mg/dl, 11.9 mg/dl and 38.2%; and in cows with rumen acidosis were 8.04 g/dl, 70.8 mg/dl, 0.4 mg/dl, 19.5 mg/dl and 46.65% respectively. Total protein value in cows with hypoactivity in rumen microflora and fauna was decreased (p<0.001) whereas in cows with rumen acidosis increased (p<0.001) compared to healty animals. Glucose and L-Lactate values in cows with rumen acidosis were increased significantly (p<0.001) compared to both healty cows and cows with hypoactivity in rumen microflora and fauna. Pyruvate value in both cows with hypoactivity in rumen microflora and fauna and with rumen acidosis were increased significantly (p<0.001) compared to healty animals. In addition pyruvate value in cows with rumen acidosis were increased significantly (p<0.001) compared to cows with hypoactivity in rumen microflora and fauna. Values of TPP effect in both cows with rumen acidosis and with hypoactivity in microflora and fauna were found to be increased significantly (p<0.001) compared to control group. In conclusion, as it can be seen from pyruvate, L-Lactate and especially TPP effect values, slight thiamin deficiency in cows with hypoactivity in rumen microflora and fauna and prominent thiamin deficiency in cows with rumen acidosis are present.Therefore, we believe that the administration of thiamin preparates especially in cows with rumen acidosis would be useful.66 pulse rate in cows with rumen acidosis were significantly greater (p<0.001) than the other groups. Number of rumen contractions in two groups of sick animals was decreased compared to healty animals (p<0.001). Furthermore number of rumen motility in cows with rumen acidosis were found to be decreased significantly (p<0.001) as compared to that in cows with hypoactivity in rumen microflora and fauna. Avarage sedimentation rate in cows with hypoactivity in rumen microflora and fauna was decreased compared to that healty animals, whereas the sedimentation rate in cows with rumen acidosis was increased. Avarage flotation rate was found to be increased in cows with hypoactivity in rumen microflora and fauna compared to healty animals whereas in cows with rumen acidosis, no flotation was detected. Mean pH value was increased in cows with hypoactivity in rumen microflora and fauna whereas decreased in cows with rumen acidosis as compared to healty animals. Intensity of infusoria was found to be (+++) in healty animals whereas in cows with hypoactivity in rumen microflora and fauna was decreased (+) and in cows with rumen acidosis no infusoria was detectable (-) with the exception of three animals. Rate of living infusoria was decreased in cows with hypoactivity in microflora and fauna, whereas in cows with rumen acidosis, it was found that all the infusoria were dead. Period of methylen blue test in cows with hypoactivity in microflora and fauna was increased, in three of cows with rumen acidosis it was greatly increased whereas in others did not developed at all. Rumen contents of both of the sick animal groups were considered were being hypoactivity.
Otodectes cynotis ile enfekte kedilerde ko-enfeksiyonların prevalansı
Bu çalışma Antalya ili sınırlarında kedilerde Otodectes cynotis ile birlikte seyrededen ko-enfeksiyonlarının prevelansının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmada farklı ırk, yaş ve cinsiyette 50 kedi araştırma kapsamına alınmıştır. Otodectes cynotis teşhisi konulan kedilerde bakteriyel identifikasyon ve mantar ekimleri yapılarak koenfeksiyonları saptanmış ve prevalansı hesaplanmıştır. Buna ek olarak identifiye edilen bakterilerin, antibiyotik duyarlılıkları belirlenmiştir. Araştırmaya dahil edilen kedilerin, %44 ünde Candida spp., %32 sinden kontaminant mantarlar, Aspergillus spp. %24 ünden, Malassezia pachydermatitis %12 sinden, %2 sinde Mucor spp, %2'sinden Maya izole edilmiştir. En sık izole edilen bakteri %32 prevalans ile Koagulaz negatif stafilokoklar olarak belirlenmiştir. Klebsiella pneumonia %16, Pasteurella spp., %14, Streptococcus spp., Staphylococcus aureus, Corynebacterium spp. %12, Escherichia coli %8, Pseudeomonas aeroginosa, entorobacter ve serratia türlerinin herbirinin prevalansı ise %6 olarak tespit edilmiştir. Enterococcus türleri ise en düşük oranda tespit edilen bakteri olmuş ve kedilerin %4 ünden izole edilmiştir. Kedilerin sadece %4 lük bir kısmında ise tek kulaklarında patojen mikroorganizma ürememiştir.
Canine distemper virus ile enfekte köpeklerde Vitamin D düzeyleri
Bu araştırmada Antalya ili ve çevresinde özel kliniklere getirilen akut veya subakut belirti gösteren, her iki cinsiyetten, farklı yaş gruplarından ve ırklardan Canine Distemper Virus ile enfekte ve sağlıklı köpeklerde D vitamini düzeyleri incelendi. 20 adet çalışma grubu ve 20 adet kontrol grubu olmak üzere toplam 40 adet köpek değerlendirildi. Örnekler Savant marka Beijing Biotechnology Co. Ltd. 25-OH- D3 gibi serum plazma veya kan örneğinde 25-OH- D3 düzeylerinin kantitatif olarak belirlenmesi amacıyla geliştirilen test kitleri ile test edildi. D vitamini değerleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında iki grup arasındaki fark istatistiki açıdan önemsiz bulundu (P>0,05). Sonuç olarak, D vitamini düzeylerinde hastalıktan bağımsız olarak beslenme ve barınmanın etkili olabileceği düşünülmektedir. Bu konuda daha fazla araştırmaların yapılması fayda sağlayabilir.
Microsporum Canis ile enfekte kedilerde FELV ile FIV insidansının Araştırılması
Gerçekleştirilen bu yüksek lisans tez çalışmasında, farklı ırk, cinsiyet ve yaşta, M.Canis etkeni saptanan 50 adet kedi kullanılmıştır. Kaşınma, alopesi veya deride kepeklenme gibi dermatolojik sebepler ile kliniğe başvuran ve dermatofitozis şüpheli olan kedilerde teşhis konulması ve etkenin saptanabilmesi amacıyla woods lambası ya da mantar kültür alımı ile M.Canis tanısı konulan kedilerden, FIV ve FeLV enfeksiyonlarının da eş zamanlı olup olmadığının araştırılması amacıyla, kan örnekleri toplanılarak hızlı test kiti ile değerlendirildi. Gerçekleştirilen araştırmanın sonucunda çalışmaya dahil edilen kedilerde M.Canis ile enfekte olup FIV, FeLV enfeksiyonunu arasında istatistiki açıdan bir ilişki bulunmadığı belirlendi.
Sığırların bazı ön mide hastalıklarının tanı ve prognozunda, kan elektrolit (Na, K, CI, Ca, İnor. P ve Mg) düzeyleri ve elektrokardiyogram bulgularının öneminin araştırılması
131 6, ÖZET Bu çalışma, önmide hastalığı ( RPT, vagal ve basit indigesyon, rumen asidozu, abomasum deplasmanı ) tanısı konmuş sığırların kan serumları ndaki elektrolit ( Na+, K+, Cl", Ca++, inor. P ve Mg++ ) düzeyleri ile EKG parametrelerini karşılaştırarak anılan hastalıkların tanı ve prognozlarına katkı sağlamak amacıyla yapılmıştır. Çalışmada, FÜ Vet. Fak. İç Has. Polikliniği'ne Ekim 1995 - Temmuz 1997 tarihleri arasında getirilmiş toplam 73 baş cnrnida hastalik!;, çeşitli yaş ve ırktan sığırlar kullanılmıştır. Bu sığırların sistematik klinik ve bazı laboratuvar muayeneleri yapılmış, BA ( base apex ) derivasyonlarına göre EKG'leri elde edilmiştir. Laboratuvar muayeneleri; rumen sıvısı ve bazı hematolojik ve biyokimyasal muayeneleri kapsamıştır. Rumen sıvısı muayenelerinde; rumen sıvısının fiziksel özelliklen incelenmiş, Boyne yöntemine göre toplam infusorya sayıları sayılmış, Schales schales yöntemine göre klor düzeyleri ölçülmüştür. Hematolojik muayenelerde; mikrohematokrit yönteme göre hematokrit değerler, Thoma lam ve lamelini kullanarak toplam akyuvar sayıları ve Giemsa boyası ile boyanmış kan frotilerinde akyuvar formülleri saptanmıştır. Biyokimyasal muayenelerde; serum Cl" düzeyleri Schales schales, Na+ ve K+ düzeyleri Flame fotometrik, inorganik fosfor düzeyleri ticari kitteki ( Wayner, Kat. No: 262/75 ) yöntemlerine göre, Ca++ ve Mg++ düzeyleri atomik absorbsiyon spektrofotometresi, venöz kan gazlan blood gas analyser aygıtı kullanılarak ölçülmüştür. Akut RPT'li sığırlarda ortalama potasyum, sodyum, klor, kalsiyum, inorganik fosfor ve magnezyum düzeyleri sırasıyla 3,99, 143,42 ve 102,67 mEq/l_ 8,81, 4,31 ve 2,18 mg/dl; kronik RPT'li sığırlarda 4,12, 141,85 ve 100,06 mEq/L, 8,88, 4,18 ve 2,29 mg/dl; vagal indigesyonlu sığırlarda 3,49, 139,41 ve 82,07 mEq/L, 8,15, 5,26 ve 2,23 mg/dl; basit indigesyonlu sığırlarda 4,45, 140,16 ve 99,08 mEq/L, 9,57, 3,71 ve 2,11 mg/dl; rumen asidozisli sığırlarda 4,50, 138,86 ve 102,34 mEq/L, 9,37, 7,32 ve 2,08 mg/dl saptanmıştır. K+ düzeyi yönünden; vagal indigesyon grubu ile kontrol, basit indigesyon ve rumen asidozisi grupları arasında p<0,05, Cl" düzeyleri yönünden; vagal indigesyon grubu ile diğer gruplar arasında, Ca++ düzeyleri yönünden; kontrol grubu ile diğer gruplar, vagal indigesyon ile basit indigesyon ve rumen asidozisi grupları arasında, inor. P düzeyleri yönünden; rumen asidozisi grubu ile diğer132 gruplar, basit indigesyon grubu ile kontrol ve vagal indigesyon grupları arasında p<0,001 güven eşiğinde önemli farklar bulunmuştur. Akut RPT'li sığırlarda P, r, S ve T dalgalarının amplitüdlerinin ortalamaları sırasıyla 0,16, 0,29, 1,31 ve 0,59 mV; kronik RPT'li sığırlarda 0,16, 0,12, 1,28 ve 0,58 mV; vagal indigesyonlu sığırlarda 0,18, 0,13, 1,62 ve 0,69 mV; basit indigesyonlu sığırlarda 0,16, 0,14, 1,44 ve 0,64 mV; rumen asidozisli sığırlarda 0,21, 0,14, 1,62 ve 0,85 mV ölçülmüştür. Akut RPTTı sığırlarda P dalgası, PR segmenti, PR intervali, rS dalgası, ST segmenti, T dalgası ve QTc intervali ortalamaları sırasıyla 0,090, 0,074, 0,162, 0,081, 0,177, 0,109 ve 0,454 sn; kronik RPTli sığırlarda 0,085, 0,091, 0,177, 0,082, 0,192, 0,108 ve 0,448 sn; vagal indigesyonlu sığırlarda 0,087, 0,084, 0,171, 0,097, 0,206, 0,118 ve 0,462 sn; basit indigesyonlu sığırlarda 0,084, 0,076, 0,160, 0,086, 0,191, 0,111 ve 0,440 sn; rumen asidozisli sığırlarda 0,078, 0,076, 0,154, 0,084, 0,152, 0,112 ve 0,451 sn bulunmuştur. Akut RPT'li sığırların 9'unda sinus taşikardi, 2'sinde sinus aritmi, kronik RPT'li sığırların 2'sinde sinus taşikardi, vagal indigesyonlu sığırların 2'sinde sinus taşikardi, 5'inde sinus bradikardi, 2'sinde sinus aritmi, 1'inde ventriküller ekstrasistol, basit indigesyonlu sığırların 2'sinde sinus bradikardi, rumen asidozisli sığırların 7'sinde sinus taşikardi, 1'inde sinus aritmi, 1'inde ventriküller ekstrasistol, abomasum deplasmanlı sığırların 1'inde sinus taşikardi ve 3'ünde paroksimal ventriküller taşikardi saptanmıştır. P dalgası amplitüdü yönünden; rumen asidozisi grubu ile kontrol, basit indigesyon, akut ve kronik RPT, S dalgası amplitüdü yönünden; rumen asidozisi ve vagal indigesyon grupları ile kontrol, akut ve kronik RPT grupları, PR segmentinin süresi yönünden; kontrol grubu ile diğer gruplar, PR intervali süresi yönünden; kontrol ve kronik RPT grupları ile basit indigesyon ve rumen asidozisi grupları, rS dalgasının süresi yönünden; vagal indigesyon ile diğer gruplar, ST segmentinin süresi yönünden; rumen asidozisi grubu ile kontrol, kronik RPT, vagal ve basit indigesyon grupları, QTc intervalinin süresi yönünden; kontrol grubu ile akut RPT ve vagal indigesyon grupları arasında p<0,05, T dalgası amplitüdü yönünden; rumen asidozisi grubu ile diğer gruplar arasında p<0,01 güven eşiğinde önemli farklar bulunmuştur. K+ ile CI-, Mg++, QTc (sn) ve T (mV), Na+ ile QTc (sn), Ca++ ile Mg++, inor. P ile PRa (sn), P (mV) ile T (mV), P (sn) ile rS (sn), ST (sn) ile QTc (sn) arasında önemli ( p<0,05 ), K+ ile Ca++, inor. P ile PRs (sn), S (mV) ile P (mV), T (mV) ve rS (sn), T (mV) ile T (sn), P (sn) ile PRa (sn), P (sn) ile T (sn), PRa (sn) ile PRs (sn) arasında çok önemli ( p< 0,01 ) pozitif, Na+ ile K+, CI" ile QTc, Ca++ ile133 QTc, r (mV) ile S (mV) arasında önemli ( p<0,05 ) negatif korrelasyonlar saptanmıştır. Araştırmaya alınan 73 baş sığırdan 30 başının tedavi sonrası klinik ve laboratuvar muayeneleri yinelenmiş, elektrokardiyogramları çekilmiştir. Muayeneleri yinelenen 30 baş sığırın 2'sinin tedavisinden bir sonuç alınamamış, diğer 28'inin hastalıktan önceki sağlıklarına kavuştukları yapılan muayenelerden anlaşılmıştır. Sonuç olarak; RPT'H sığırların kalsiyum ortalaması ndaki azalma ile EKG'deki PRs segmenti ortalamasındaki azalma ve QTc intervali ortalaması ndaki artma, vagal indigesyonlu sığırların kalsiyum, potasyum ve klor ortalamaları ndaki azalma ile EKG'deki S dalgası amplitüdü ve QTc intervali ortalamaları ndaki artma ve PRs segmenti ortalamasındaki azalma, rumen asidozisli sığırların kalsiyum ortalamasındaki azalma, potasyum ve inorganik fosfor ortalamalarındaki artma ile EKG'deki tüm interval ve segmentlerinin ortalamaları ndaki azalma, P, S ve T dalgaların amplitüdlerinin ortalamalarındaki artma yönünden gruplar arasındaki farklar önemli bulunmuştur. Basit indigesyonlu sığırların kan elektrolit ortalamaları minimum fizyolojik sınırlarda ve kontrol grubunun ortalamalarından önemsiz derecede az bulunmuş ve bu değişiklikler EKG'de dikkat çekici bir değişikliğe neden olmamıştır. Abomasum deplasmanlı sığırların ferdi olarak incelenen elektrolit parametreleri sodyumun dışında diğer elektrolit düzeyleri yönünden minimum fizyolojik sınırların ve kontrol grubu ortalamalarının altında ölçülmüştür. PVT'li sığırların EKG'lerinde P dalgalarının şekillenmediği ve abomasum deplasmanlı sığırların tümünün EKG'lerinde segment ve intervallerin kısaldığı, dalgaların amplitüdlerinin arttığı saptanmıştır.
Urolitiasiz'li kedilerde böbrek hasarının araştırılması
Hazırlanan bu yüksek lisans tez projesinde ürolitiazisli veya kristalüri olan kedilerde olası böbrek hasarı ve böbrek fonksiyon kaybı araştırılmıştır. Kedilerde böbrek hastalıkları oldukça sık görülmekte olup özelikle yüksek protein içeren mamalarla evde beslenen kedilerde bu oran daha da artmaktadır. Bu kedilerde özellikle üriner sistem enfeksiyonları ile birlikte üriner sistem taşları da sık görülmektedir. Erken teşhis ve tedavi edilmeyen üriner sistem taşları böbreklerde başlangıçta akut böbrek hasarı (ABH), ilerlediğinde de geri dönüşümsüz kronik böbrek hasarına (KBH) neden olmaktadır. Hayvanlarda böbrek yetmezliğinin belirlenmesinde yoğun olarak kan üre nitrojen (BUN), kreatinin, glomerular filtrasyon hızı (GFH) ve proteinüri gibi kriterler kullanılmaktadır. Ancak bu parametrelerin referans değerler üstüne çıktığı durumlarda nefronların %70'den fazlası devre dışı kalmış olmakta yani olgu kronikleşmiş ve geç kalınmış olmaktadır. Akut böbrek hasarı geri dönüşümlü olup bu nedenle erken teşhis ve tedavi çok önemlidir. Kedilerde Bu çalışmada urolitiasizli kedilerde tubuler hasarı ve GFH''ındaki düşüşü daha erken teşhis eden biyomarkırlar kullanılarak böbrek hasarı araştırılmıştır. Çalışmada, urolitiasizli 20 ve klinik olarak sağlıklı 10 kedi kullanıldı. Çalışmada yer alan kediler farklı yaş, cinsiyet ve ırktan oluşturuldu. Bu kedilerden serum ve idrar örnekleri alınarak bu örneklerde biyokimyasal analizler yapıldı. Analiz sonuçlarına göre urolitiasizli kedilerden serum kreatinin (sCr) değerinin 2mg/dL'den küçük (sCr<2) ve büyük (sCr>2) olmak üzere iki eşit grup oluşturuldu. Bu hayvanlardan alınan serum (s) ve idrar (i) örneklerinde symmetric dimethylarginine (SDMA), kidney injury molecule 1 (KIM-1) ve idrarlarında neutrophil gelatinase associated-lipocalin (NGAL) ölçümleri kedi spesifik ELISA kitleri kullanılarak yapıldı. Sonuç olarak ürolitiasiz kaynaklı üriner obstrüksiyon olan kedilerde sSDMA, sKIM-1 ve iSDMA, iKIM-1 ve iNGAL değerlerindeki anlamlı artışlar belirlenmiş. KIM-1 ve idrar NGAL değerlerindeki artışlar ürolitiasizli kedilerde %55-70 oranında akut tubuler hasarın geliştiğini göstermektedir. SDMA değerindeki artışlar ise ürolitiasizli kedilerin %50-55'inin GFH'nın negatif yönde etkilendiğini ve kedilerin bir kısmının KBH'nın erken devresinde (IRIS evre I-II) olduğu göstermektedir. Çalışmada kreatinin artmadan (Grup sCr<2mg/dL) KIM-1, NGAL ve SDMA düzeyindeki artışlar bu markırların ürolitiasizli kedilerde akut tubuler hasarın ve erken KBH'nın belirlemede kreatininden daha duyarlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Kaşektik kedilerde myostatin ve irisin düzeylerinin incelenmesi
Kaşeksi enfeksiyon, kanser, kardiyak hastalıklar, kronik inflamasyon, böbrek hastalıkları gibi durumlarda ortaya çıkan kompleks metabolik bir sendromdur. Kaşekside inflamasyon ve sitokin adı verilen hormonlar hazırlayıcı ve ilerletici rol oynamaktadır. Literatür taramalarında; kaşektik kedilerde myostatin ve irisin düzeylerinin incelenmesi ve karşılaştırılması ile ilgili çalışmalara rastlanılmamıştır. Bu çalışmada, kaşeksi ve inflamasyon arasında önemli ilişki doğrultusunda kaşektik kedilerde myostatin ve irisin adı verilen myokin grubundaki sitokinlerin düzeylerinin belirlenmesi, pro-inflamatuar ve anti-inflamatuar etkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 9-point system yöntemi kullanılarak sağlıklı ve kaşektik olarak sınıflandırılan kedilerde biyokimyasal parametreler ile beraber myostatin ve irisin düzeyleri incelenmiştir. Çalışmada; farklı yaş, ırk ve cinsiyette, 10 tanesi klinik olarak sağlıklı, 12'si kaşektik, 8'i ileri kaşektik olmak üzere toplamda 30 kediden alınan kan serumları kullanıldı. Alınan kan serumlarından biyokimyasal analiz yapılarak bazı enzimler, akut faz proteinleri ve myokin düzeyleri ölçüldü. Biyokimyasal analizler, veteriner biyokimya cihazı ve floresan immunokromotografi cihazında yapıldı. Myostatin ve irisin düzeylerinin incelenmesinde kedi spesifik ELISA kitleri kullanıldı. Yapılan çalışmada, kaşektik ve ileri kaşektik kedilerin CPK, ALB, GLOB, BUN, Myostatin ve FSAA değerleri kontrol grubu kedilere göre istatiksel olarak önemli bulundu. Bu çalışma sonucunda, kedilerde myostatinin metabolizmasının ve myostatinin etkinliğine karşı geliştirilebilecek tedavi seçeneklerinin araştırılmasının akabinde, kedilerde myostatinin ve antagonizmasının, kaşeksi sendromu için terapötik bir alternatif olabileceği fikrine varılmıştır.
Feline infeksiyöz peritonitisli kedilerde böbrek hasarının araştırılması
Hazırlanan bu yüksek lisans tezinin amacı Feline İnfeksiyöz Peritonitisli (FİP) kedilerde böbrek hasarı ve fonksiyon kayıblarının araştırılmasıdır. Felin infeksiyöz peritonitis (FİP) kedilerin son derece bulaşıcı ve öldürücü bir Coronavirus enfeksiyonudur. Enfeksiyon kedilerde karın ve göğüs boşluğunda sıvı toplanması ile karakterize yaş form ve çeşitli organlarda granulamatöz veya pyogranulamatöz lezyonlarla karakterize kuru form şeklinde gelişmektedir. Kedilerde beyin, karaciğer, böbrekler ve gözler gibi çeşitli organlarda lezyonlar gelişmekte ve organ hasarları oluşmaktadır. Ancak FİP'li kedilerde organ hasarları ile ilgili çalışmalar daha çok makroskopik ve histopatolojik düzeyde yapılan çalışmalardır. FİP'li kedilerde böbrek biyomarkırları ile böbrek hasarı ve fonksiyon kayıplarının belirlenmesine yönelik çalışmalar son derece yetersizdir. Çalışmada FİP'li kedileri belirlemek için nested-PCR testi kullanıldı. Bu test sonucunda Feline Corona Virus (FCoV) yönünden pozitif 20 FİP'li ve 10 klinik olarak sağlıklı negatif olan kedi çalışma ve kontrol grubunu oluşturdu. Çalışmada yer alan kediler farklı yaş, cinsiyet ve ırktan oluşturuldu. Bu kedilerden serum (s) ve idrar (i) örnekleri alınarak bu örneklerde biyokimyasal ve böbrek biyomarkır (symmetric dimethylarginine; SDMA, neutrophil gelatinase-associated lipocalin; NGAL, kidney injury molecule 1; KIM-1) analizleri yapıldı. Symmetric dimethylarginine, KIM-1 ve NGAL analizleri için kedi spesifik ELISA kitleri kullanıldı. Çalışmada FİP'li kedilerin sSDMA, sKIM-1 ve iSDMA, iKIM-1 ve iNGAL değerlerinin sağlıklı kedilere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir. Elde edilen sonuçlar FİP'li kedilerin bir kısmında akut tübüler hasarın ve erken dönem kronik böbrek hasarının geliştiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca FİP'li kedilerde SDMA, KIM-1 ve NGAL'ın böbrek hasarınının erken belirlenmesinde kreatininden daha hassas olduğu anlaşılmıştır.
Elazığ ve çevresindeki ineklerde osteomalasinin epizootiyolojisinin araştırılması
Bu çalışmada, Elazığ ve çevresindeki kültür ırkı süt ineklerinde osteomalasinin epizootiyoloj isinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, Fırat Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Çiftliğinde entansif koşullarda yetiştirilen inekler (çiftlik grubu) ile Elazığ Merkez ilçe, mahalle ve köylerden, Sivrice ilçesinden, Çemişgezek ve Pertek ilçelerinden, gerek Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine muayene ve tedaviye getirilenler gerekse bizzat mahalline gidilerek temin edilen (köy - klinik grubu), ayrıca Elazığ entegre et tesislerine (ELET) kesim için getirilen (mezbaha grubu) inekler kullanılmıştır. Araştırma, Nisan 1997 - Temmuz 1999 yıllan arasında yapılmış ve çalışmada 5 ve üzeri yaşlarda toplam 987 kültür ırkı inek (çiftlik grubunda 10, köy - klinik grubunda 471 ve mezbaha grubunda 506 adet inek) kullanılmıştır. Sürekli kapalı barınaklarda bulunanlar içeride beslenen, mera mevsiminde meraya çıkarılanlarda meraya çıkarılan grubu oluşturmuştur. Beslenme şekline göre, köy - klinik grubunun % 51.2'si sürekli içeride beslenen, % 48.8'i meraya çıkarılan hayvanlardan oluşmuştur. Barınma şekline göre, köy - klinik grubu hayvanların % 24.8'inin işletme ve % 75. 2 'sinin geleneksel şekilde barındırıldığı gözlenmiştir. Bütün deney grubu hayvanlarda klinik, hematolojik ve biyokimyasal muayeneler yapılmıştır. Hematolojik muayeneler; hematokrit değer mikrohematokrit yöntemle, hemoglobin düzeyi Sahli metodu ile, eritrosit ve lökosit sayımı Thoma lam ve lameli ile, lökosit formülü Giemsa ile boyanan kan frotilerinden yapılmıştır. Biyokimyasal muayeneler; inorganik fosfor düzeyi asit filtrat yöntemine göre, kalsiyum ve magnezyum miktarı atomik absorbsiyonda, alkalin fosfataz aktivitesi DMA marka ticari test kiti ile, total protein miktarı Biuret yöntemiyle belirlenmiştir. Kemik örneklerinin; radyografileri Fuji - RX marka film ile, histopatolojileri Hematoksilen - Eosin ile boyanarak ve kül analizleride A.O.A.C tekniği ile yapılmıştır.74 Klinik muayenelerde, köy - klinik ve mezbaha grubunu oluşturan hayvanların % 5 7. 4 'ünün besi durumunun zayıf, büyük bir kısmında kılların mat ve mevsimsel değişimlerinde gecikme, geleneksel bakım ve besleme yapılan hayvanların % 64.3 'ünde pika belirtileri gözlenmiştir. Az sayıdaki hayvanda vücudun çekik oluşu, sırt kamburluğu, uzun süre ayakta duramama, yavaş haraket, yatıp kalkmada güçlük, topallık, eklemlerin palpasyonununda ağrı ve fertilite sorunları ile karşılaşılmıştır. Vücut ısısı ortalamaları, çiftlik 38.47 ± 0.16, köy - klinik 38.53 ± 0.33 ve mezbaha gruplarında 38.60 ± 0.33 °C'dir. Çiftlik ile mezbaha grubu arasındaki fark önemli (p<0,01) bulunmuştur. Respirasyon sayısı ortalamaları, çiftlik 24.90 ± 3.76, köy - klinik 24.94 ± 4.02 ve mezbaha grubunda 27.30 ± 3.21 adet/dakika olup, mezbaha ile diğer gruplar arasında önemli (p<0,001) farklılık tespit edilmiştir. Kalp frekansı ortalamaları, çiftlik grubunda 77.10 ± 4.19, köy - klinik grubunda 77.89 + 7.78 ve mezbaha grubunda 80.00 ± 6.14 adet/dakika olup, mezbaha grubunda önemli (p<0,001) artış gözlenmiştir. Rumen hareketi ortalamaları, çiftlik grubunda 8.37 + 1.23, köy - klinik grubunda 8.16 ± 1.42 ve mezbaha grubunda da 8.10+1.12 adet / 5 dakika olarak bulunmuştur. Hematolojik muayenelerden, eritrosit ve total lökosit sayısı, mikrohematokrit değer, hemoglobin miktarı ve formül lökosit yapılmıştır. Çalışmada bütün grupların ortalama eritrosit değerleri 6.72 ± 1.24-7.16 + 0.93 106/mm3 arasında olup, çiftlik ve köy - klinik grupları arasında önemli (p< 0,001) fark bulunmuştur. Çiftlik ve köy - klinik grubunun mevsimsel eritrosit değerlerinde önemli farklılık bulunmamasına karşm, mezbaha grubunun Kış mevsiminde önemli (p<0,01) artış saptanmıştır. Beslenme şekline göre, eritrosit değeri 6.70 ± 1.21 - 6.90 ± 1.34 10 /mm arasmda olup, merada beslenenlerle içeride beslenenler arasmda önemli (p<0,05) fark tespit edilmiştir. Barınma şekline göre, gruplar arasmda önemli farklılık bulunamamıştır. Araştırma hayvanlarının ortalama mikrohematokrit değerleri % 31.45 ± 2.14 - 33.03 + 4.37 olup, çiftlik ile mezbaha grubu arasmda önemli (p<0,05) farklılık saptanmıştır. Mevsimsel, beslenme ve barınma şekline göre farklılık bulunamamıştır. Tüm gruplarda ortalama hemoglobin değerleri 10.14 ± 1.55 - 10.45 ± 1.08 g/dl'dir. Mevsimsel hemoglobin değerleri çiftlik 9.78 ± 1.28 - 11.02 ± 1.00, köy - klinik 9.88 ± 1.50 - 10.51 + 1.68 ve mezbaha grubunun ise 10.18 ± 1.59 - 10.47 + 1.47 g/dl'dir. Köy - klinik grubunun İlkbahar ile Kış ve Yaz mevsimleri arasındaki fark (p<0,05) önemli bulunmuştur. Hayvanlardaki ortalama total lökosit değerleri 6.97 ± 1.28 - 7.23 ±2.19 103/mm3 olarak saptanmış, mevsimsel, beslenme ve barınma şekline göre önemli farklılık gözlenmemiştir. Çalışmada kullanılan hayvanların formül lökosit ortalamaları, eozinofil 4.59 ± 3.84 - 4.90 ± 3.44, nötrofü 35.58 ± 8.36 - 37.20 ± 7.53, monosit 4.73 ± 2.88 - 4.92 ± 2.85, bazofil 0.07 ± 0.26 - 0.20 ± 0.44 ve lenfosit 52.90 ± 6.81 - 54.85 ± 8.40'dır. Çiftlik ile köy - klinik grubu bazofil oranlan farkı (p<0,05) önemli bulunmuştur. Mevsimsel olarak, köy - klinik grubunda, nötrofilde Sonbaharla (33.29 ± 9.20) Kış (36.96 ± 7.64) mevsiminde (p<0,05), lenfositte de Sonbahar (57.20 + 9.32) ile Kış (53.31 ± 7.64) mevsiminde önemli (p<0,01) farklılık gözlenmiştir. Mezbaha grubunda, bazofilde İlkbaharla (0.06 ± 0.24) Yaz (0.21 + 0.45) arasmda, nötrofilde (35.24 ± 8.25 - 38.11 ± 7.51) İlkbahar ile Kış ve Yaz arasında (p<0,05), lenfositte (52.03 ± 8.43 - 55.70 ± 8.48) İlkbahar ile Yaz ve Sonbaharda (p<0,01) ve eozinofilde ise (3.58 ± 3.59 - 5.35 ± 3.76) Kış ve İlkbahar ile Yaz ve Sonbahar mevsimleri arasmda önemli (p<0,001) farklılık bulunmuştur. Biyokimyasal muayenelerden, alkalin fosfataz, inorganik fosfor, kalsiyum, magnezyum ve total protein analizleri yapılmıştır. Çalışmada kullanılan sığırların ortalama alkalin fosfataz değerleri 17.87 ± 5.14 - 21.95 + 11.16 İÜ/L'dir. Mevsimsel alkalin fosfataz ortalama değerleri, çiftlik grubunda (15.30 ± 4.21 - 22.60 ± 3.89 İÜ/L) Kış, köy - klinik grubunda (18.15 ± 9.55 - 23.50 ± 10.39 İÜ/L) Sonbaharla diğer mevsimler arasmda (p<0,01), mezbaha grubunda ise (17.34 ± 8.50 - 24.38 ± 12.61 İÜ/L) Kış ve İlkbahar dışındaki bütün mevsimler arasmda önemli (p<0,001) farklılık göstermiştir. Beslenme şekline göre, alkalin fosfataz ortalama değerleri (21.02 ± 9.94 - 22.75 + 12.05 İÜ/L) olup, gruplar arasmda önemli farklılık gözlenmemiştir. Barınma durumuna göre, ortalama alkalin fosfataz değerleri 17.87 ± 5.14 - 22.24 ± 11.4676 İÜ/L olup, çiftlik ile geleneksel grup arasındaki farklılık (p<0,05) önemli bulunmuştur. İnorganik fosfor ortalama değerleri (4.70 ± 1.37 - 5.73 ± 0.63 mg/dl), çiftlik ile köy - klinik ve mezbaha grupları arasmda yüksek düzeyde (p<0,001) fark göstermiştir. Araştırmada, köy - klinik ve mezbaha grubunda 2 mg/dPnin altında 5, 3 mg/dl'nin altoda 67 ve 4 mg/dl'nin altoda 204 inek bulunmaktadır. Mevsimsel inorganik fosfor değerleri, çiftlik grubunda 5.31 + 0.72 - 6.09 ± 0.49, köy - klinik grubunda 4.52 + 1.23 - 4.93 ± 1.52 ve mezbahada 4.48 ±1.18-5.17 ± 1.35 mg/dl'dir. Çiftlik grubunda İlkbahar ve Sonbahar değerlerinin Kıştan, köy - klinik grubunda Kış mevsiminin Sonbahardan (p<0,05), mezbaha grubunda ise Kış ile Yazm diğer mevsimlerden farklı (p<0,001) olduğu görülmüştür. Beslenme durumuna göre, ortalama inorganik fosfor değerleri 4.56 ± 1.33 - 5.01 ± 1.34 mg/dl olarak saptanmış, gruplar arasmda önemli (p<0,001) farklılık bulunmuştur. Barınma durumuna göre elde edilen inorganik fosfor ortalama değerleri 4.64 ± 1.36 - 5.73 ± 0.63 mg/dl'dir. Çiftlik ile işletme ve geleneksel gruplar arasındaki farklılık (p<0,001) önem taşımıştır. Araştırma sığırlarının ortalama kalsiyum değerleri 8.65 ± 1.07 - 9.01 ± 0.78 mg/dl'dir. Çiftlik ile mezbaha grubu arasmda önemli (p<0,01) farklılık belirlenmiştir. Araştırmada, köy - klinik ve mezbaha gruplarında 8 mg/dl'nin altmda 150 ve 7 mg/dl'nin altoda 36 inek bulunmaktadır. Mevsimsel ortalama kalsiyum değerleri, çiftlik grubunda 8.60 ± 0.70 - 9.56 + 0.76, köy - klinik grubunda 8.57 ± 0.97 - 9.24 + 1.10 ve mezbaha grubunda 8.53 + 0.79 - 8.98 ± 1.28 mg/dl bulunmuş, çiftlik grubunda Yaz mevsinıinin Sonbahar ve Kıştan (p< 0,05), köy - klinik grubunda İlkbahar ile Kışm bütün mevsimlerden (p<0,001), mezbaha grubunda ise, Yazm diğer mevsimlerden farklı (p<0,01) olduğu gözlenmiştir. Beslenme ve barınma şekline göre önemli farklılık bulunmadığı tespit edilmiştir. Çalışmada, ortalama magnezyum değerleri 2.17 ± 0.48 - 2.63 ± 0.43 mg/dl'dir. Çiftlik ile diğer deney grupları arasındaki fark p<0,001 güven eşiğinde önemlidir. Araştırmada, köy - klinik ve mezbaha grubundaki 24 inekte 1.5 mg/dl'nin altmda değerler saptanmıştır. Mevsimsel ortalama magnezyum değerleri, köy - klinik grubunda 2.08 ± 0.47 - 2.30 ± 0.51 ve mezbaha grubunda ise 2.13 + 0.40 - 2.31 ± 0.46 mg/dl'dir. Köy - klinik grubunda Sonbahar değerlerinin İlkbahar ve Yazdan, mezbaha grubunda ise, Sonbahar değerlerinin Kış ve Yazdan farklı (p<0,05) olduğu tespit edilmiştir. Beslenme durumuna göre, magnezyum değerleri 2.12 ± 0.46 - 2.29 ± 0.50 mg/dl olarak bulunmuş, gruplar arasında yüksek düzeyde (p<0,001) fark belirlenmiştir. Barınma durumuna göre magnezyum değerleri 2.16 ± 0.46 - 2.63 ± 0.43 mg/dl olup, çiftlik ile diğer deney grupları arasında önemli (p<0,001) farklılık tespit edilmiştir. Tüm deney gruplarında saptanan ortalama total protein değerleri 6.20 ± 0.78 - 6.25 ± 0.71 g/dl'dir. Araştırmada, köy - klinik ve mezbaha grubundaki 77 inekte 5.7 g/dl'nin altmda değerler saptanmıştır. Mevsimsel ortalama total protein değerleri, çiftlik grubunda 6.23 ± 0.61 - 6.28 ± 0.80, köy - klinik grubunda 6.08 ± 0.81 - 6.47 ± 0.88 ve mezbaha grubunda ise 5.90 ± 0.74 - 6.44 ± 0.85 g/dl'dir. Köy - klinik grubunda Yaz mevsiminin diğer mevsimlerden (p<0,01), mezbaha grubunda ise İlkbahar mevsiminin bütün mevsimlerden ve Yaz mevsiminin Sonbahardan farklı (p<0,001) olduğu tespit edilmiştir. Beslenme durumuna göre, total protein değerleri 6.14 + 0.79 - 6.30 + 0.86 g/dl olarak bulunmuş, merada beslenen hayvanlarda önemli (p<0,05) artış belirlenmiştir. Kemik örneklerinde radyografik, histopatolojik ve % ham kül analizleri yapılmıştır. Kemik ömeMerinin radyografik ve histopatolojik incelemelerinde önemsiz bulgular saptanmıştır. Kemik ömeMerinin % ham kül ortalama değerleri 55.10 ± 1.34 - 58.09 ± 2.52'dir. Birinci ve ikinci grupta saptanan değerlerin, üçüncü gruptan farklı (p<0,05) olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, köy - klinik ve mezbaha grubu süt ineklerinde alkalin fosfataz düzeylerinin önemli değişim göstermemesine karşın, 276 olguda inorganik fosfor, 186 vak'ada kalsiyum, 24 olguda magnezyum ve 77 vak'ada da total protein düzeylerinin düşük olduğu saptanmıştır.
Atopik dermatitisli köpeklerde oklasitinib maleatın klinik iyileşme ve serum sitokin seviyeleri üzerine etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada; köpeklerde AD'nin etiyolojisinde rol alan alerjenlerin ortaya konulması, CADESI-4 ve kaşıntı skoru ile hastalığın klinik şiddetinin belirlenmesi ve sınıflandırılması, AD'li köpeklerde serum sitokin seviyelerindeki değişikliklerin ve bu değişikliklerin klinik bulguların şiddeti ile ilişkisi, oklasitinib maleatın klinik iyileşme ve serum sitokin seviyeleri üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmanın materyalini AD tanısı konulan 20 köpek ile 10 sağlıklı köpek oluşturdu. Çalışmaya dâhil edilen hastaların CADESI ve pVAS skorlamaları yapılarak kan örnekleri alındı. Hematolojik analizler, spesfik alerjen testi (polychek) ve ELISA analizleri yapıldı. Hasta köpeklere 7 gün süre ile günde 2 kez 0.5 mg/kg dozda oklasitinib maleate (Apoquel, Zoetis) oral olarak verildi. AD'li köpeklerde görülen klinik bulguların kaşıntı, alopesi, eritem ve likenifikasyon, hastalığın etiyolojisinde rol alan en yaygın alarjenlerin ev akarı tip-1, ev akarı tip-2 ve küf mantarı, CADESI ve pVAS skorlarının ortalamaları sırasıyla 48 ve 5.15 olduğu tespit edildi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında yüzde eozinofil miktarındaki artış (p<0.05), serum IL-2 ve IL-4 seviyelerinde düşüş (p<0.05) tespit edildi. Diğer gruplar ile karşılaştırıldığında şiddetli klinik bulguların olduğu grubun ortamala serum IL-4 seviyeleri (p<0.05) düşük ve IL-13 seviyesinde (p<0.05) yüksek olduğu tespit edildi. Oklasitinib maleatın kullanmının klinik iyileşme üzerine olumlu etkilerinin olduğu, ortalama serum IL-2 seviyesinde (p<0.05) artış ve IL-31 ile IL-33 seviyelerinde (p<0.05) düşüşe yol açtığı tespit edildi. Oklasitinib maleatın (Apoquel, Zoetis) hastalığın tedavisinde kullanılabilecek etkili ve güvenilir bir ilaç olduğu ancak kullanım süresinin uzun tutulması gerektiği kanaatine varıldı.
Pnömonili köpeklerde klinik, ultrasonografik ve bronkoskopik bulguların araştırılması
Amaç: Bu çalışma, pnömoni tanısı konmuş köpeklerde; klinik muayene bulguları, hematolojik bulgular, radyografik değerlendirmeler, akciğer ultrasonografisi ve bronkoskopik gözlemlerin bütüncül olarak analiz edilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın materyalini, Dicle Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi'ne solunum sistemi semptomları ile getirilen ve pnömoni ön tanısı konmuş 50 hasta köpek ile kontrol grubu olarak sağlıklı 10 köpek oluşturmuştur. Tüm köpeklere klinik muayene yapılmış, ardından hematolojik analizler, toraks radyografileri, torakal ultrasonografi (USG) ve bronkoskopik incelemeler yapılmıştır. Elde edilen bulgular hasta ve sağlıklı kontrol grubu arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular: Klinik muayene bulgularında; halsizlik, öksürük, burun akıntısı, gözyaşı akıntısı, ateş ve dispne gibi semptomların pnömonili köpeklerde sık karşılaşılan klinik bulgular olduğu tespit edilmiştir. Radyografik incelemelerde, alveoler veya bronkoalveoler infiltrasyonlar ve interstisyel desen bozulmaları saptanmış; ancak plevral yüzeye yakın lezyonların değerlendirilmesinde ve kostaların akciğere gölge yapması nedeniyle de radyografinin sınırlı kaldığı gözlenmiştir. Torakal USG, özellikle subplevral konsolidasyonlar, çizgi artefaktları (B-line) ve hepatizasyon paternleri açısından yüksek tanısal değer göstermiştir. Bronkoskopik gözlemlerde ise mukozal ödem, hiperemi, mukopurulent sekresyonlar ve bronş lümeninde daralma gibi pnömoniye özgü patolojik değişiklikler tespit edilmiştir. Sonuç: Elde edilen bulgular, pnömoni gibi sistemik ve kompleks etkenli hastalıkların tanısında tek bir yöntemin yeterli olmadığını, klinik muayene ile birlikte görüntüleme yöntemlerinin değerlendirilmesinin tanıya önemli katkı sağlayacağını ortaya koymaktadır. Klinik bulguların laboratuvar verileriyle desteklenmesi, radyografinin derin doku değerlendirmesinde, torakal USG'nin yüzeyel lezyonların tanımlanmasında ve bronkoskopinin doğrudan gözleme dayalı detaylı tanısal katkısı ile kombine edilen bu yaklaşım, tanının doğruluğunu artırmakta ve hastalığı izleme süreçlerini kolaylaştırmaktadır. Bu bağlamda, torakal ultrasonografi gibi hızlı, güvenli ve tekrarlanabilir yöntemlerin klinik protokollerine entegre edilmesi ve pnömoni gibi solunum sistemi hastalıklarının yönetiminde standart algoritmaların geliştirilmesi önerilmektedir. Anahtar Sözcükler: Köpek, pnömoni, bronkoskopi, ultrasonografi, radyografi
Muhabbet kuşlarında avian gastrik yeast hastalığının tedavisinde amfoterisin B ve terbinafinin etkinliğinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada, avian gastrik yeast tanısı konulan muhabbet kuşlarında (Melopsittacus undulatus), iki farklı antifungal ajan olan terbinafin (60 mg/kg) ve amfoterisin B'nin (100 mg/kg) terapötik etkinliğinin, klinik ve laboratuvar bulgulara dayanarak karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmanın materyalini, Avian gastrik yeast tanısı konulan 80 muhabbet kuşu oluşturdu. Hastalar tedavi protokolüne göre terbinafin uygulananlar (1. grup n:40) ve amfoterisin B uygulanan (2. grup n:40) iki gruba ayrıldı. Her iki gruba dahil edilen kuşların klinik muayenesi, dışkı analizi (natif, giemsa boyama), tedavi öncesi ve sonrası değerlendirmesi, canlı ağırlık ölçümleri, histopatolojik inceleme ve istatistiksel analizler yöntem olarak kullanıldı. Bulgular: Avian gastrik yeast tanısı konulan 80 muhabbet kuşunda terbinafin ve amfoterisin B tedavilerinin klinik, mikroskobik, histopatolojik ve istatistiksel etkileri değerlendirildi. Klinik semptomlar başlangıçta her iki grupta da benzerdi; 14. gün sonunda amfoterisin B grubunda semptomların daha belirgin şekilde gerilediği ve mortalitenin görülmediği belirlendi. Giemsa boyama ile Macrorhabdus ornithogaster'e ait tipik morfolojide fungal yapılar tespit edildi. Histopatolojik olarak ventrikülüs ve proventrikülüste inflamasyon, doku hasarı ve fungal infiltrasyon saptandı. İstatistiksel analizlerde tedavi sonrası canlı ağırlık değişimleri anlamlı bulunmadı ancak amfoterisin B grubunda klinik iyileşme daha belirgindi. Sonuç: Amfoterisin B'nin avian gastrik yeast tedavisinde terbinafine kıyasla daha yüksek klinik iyileşme ve hayatta kalma oranı sağladığı belirlenmiştir. Her iki antifungal ajan da kuşların canlı ağırlığı üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etki göstermemiştir. Bulgular, amfoterisin B'nin etkinliğini ve antifungal tedavilerin güvenliğini desteklemektedir. Anahtar Sözcükler: Amfoterisin B, Avian Gastrik Yeast, Muhabbet kuşları, Terbinafin
Koyunlarda kazeöz lenfadenitisin moleküler ve ELİSA yöntemiyle karşılaştırmalı teşhisi
Amaç: Bu çalışma; Diyarbakır yöresindeki koyunlarda Kazeöz Lenfadenitis (KLA)'in etiyolojik ajanı olan Corynebacterium pseudotuberculosis (C. pseudotuberculosis)'in Polymerase Chain Reaction (PCR), Enzyme-Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) ve bakteriyolojik kültür yöntemlerinin kullanılarak tanısının ortaya konulması, izolasyon bulguları ile testlerin spesifite ve sensitivitelerinin belirlenmesi ve böylece hastalığın rutin teşhisinde kullanılabilirliklerinin ortaya konulması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma materyali; Diyarbakır merkez ve çevre ilçelerinde bulunan 2650 koyun farklı sürelerde değerlendirildi. Klinik olarak yüzeysel lenf yumrularından bir veya birkaçı apseleşmiş 90 koyun çalışma kapsamına alındı. Kan örnekleri ve apse içeriğinden swap örnekleri alındı. Etkenin tanısı için, swap örneklerinden bakteriyolojik kültür ve PCR analizleri, kan örneklerinden ise ELISA analizleri yapıldı. Bulgular: Diyarbakır yöresindeki koyunlarda PCR analizlerine göre 26 (%28,8) pozitif, 64 (%71,1) negatif, ELISA analizinde 17 (%18,8) pozitif, 73 (%81,1) negatif ve baktriyolojik kültürde 12 (%13,3) C. pseudotuberculosis izole edilirken, 16'sından Staphylococcus aureus (S. aureus), 8'inde Streptococ spp.ve 6'sında Escherichia coli (E. coli) kolonileri görüldü ve 48 (%53,3) kültürde hiç üreme olmadı. Sonuç: Klinik örneklerde PCR'ın C. pseudotuberculosis'in tanısında Diyarbakır yöresindeki koyunlarda Kazeöz lenfadenitis enfeksiyonunun mevcut olduğu semptomatik koyunların %28,8'inde PCR ile C. pseudotuberculosis DNA'sı saptandı. Anahtar Sözcükler: Corynebacterium pseudotuberculosis, Kazeöz Lenfadenitis, Koyun, PCR