
102
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Sonik olarak aktive edilmiş irrigasyon solusyonunun postoperatif ağrı üzerine etkileri
Pulpa dokusunun nekrotik ve vital kalıntılarının, debrisin, mikroorganizma ve ürünlerinin ortadan kaldırılması için mekanik enstrumantasyon ve irrigasyon yapılmaktadır. Apikal bölgeye debris veya solusyonun taşma riski, postoperative ağrıya, şişliğe, ciddi doku hasarlarına yol açacağından önemlidir. Bu çalışmanın amacı, iki farklı irrigasyon metodunun kullanımı sonrası oluşan postoperatif ağrıyı kıyaslamak ve değerlendirmektir. Bu çalışmada toplamda 90 diş bulunmaktadır. Çalışmaya dahil olan dişler, seçilen kartlar aracılığıyla 2 tedavi grubuna ayrıldı. (kontrol ve Vibringe). Nikel-titanyum döner enstrumanları kullanılarak crown-down preperasyon tekniği uygulandı. Enstrumantasyon işlemi sırasında kök kanalları, 3ml %2'lik NaOCl ile yıkandı. Final yıkaması için 3ml'lik NaOCl ve 3ml'lik steril tuzlu su dakikada 4.6 ml olacak şekilde kullanıldı ve iğne çalışma boyundan 2mm kısa olacak şekilde ayarlandı. Kontrol grubunda irrigasyon, konvensiyonel yöntemle uygulandı ve Vibringe grubunda sonik olarak aktive edilen Vibringe cihazıyla irrigasyon sağlandı. İrrigasyon işleminin tamamlanmasının ardından tüm kanallar guta-perka ve kök kanal patıyla dolduruldu. Endodontik tedaviden 6,12,24 ve 72 saat sonraki ağrıyı ve kullanılan analjeziği değerlendirmek için bütün hastalara birer sözel tarif skalası verildi. İstatistiksel analizde, gruplar arasındaki kategorisel değişkenleri karşılaştırmak için Ki Kare testi kullanıldı. Tüm zaman periyotlarında Vibringe sisteminde ağrı şiddeti kontrol grubundan önemli oranda daha yüksekti.
Kronik periodontitisli hastalarda başlangıç periodontal tedavi ile birlikte kombine antibiyotik kullanımın diyare sıklığı ve klinik parametreler üzerine etkisi
Periodontal hastalıklar, periodonsiyumu etkileyen patalojik olaylar olarak tanımlanabilir. Etyolojisinde primer olarak bakteriyel dental plağın rol oynadığı, tedavi edilmediğinde destek dokuların ağrısız yıkımıyla sonuçlanan, diş kaybına neden olup hastanın yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen, polimikrobiyal, multifaktöriyel, kronik enflamatuvar hastalıklardır. Standart periodontal tedavi bakteri plağının mekanik olarak subgingival bölgeden uzaklaştırılmasına dayanır. Bu aşamada dişlerin üzerindeki ve etrafındaki ceplerden bakteri birikintileri uzaklaştırılır diş yüzey temizliği yapılır ve kök yüzeyleri düzleştirilir. Bu işlemlerle gingival inflamasyona neden olan diş ve yakın çevresi ile ilişkili etkenler uzaklaştırılır. Periodontal hastalıklarda antibiyotik kullanılması düşüncesi bu hastalıkların enfeksiyöz karekterlerinden temel almaktadır. Periodontal tedavide antibiyotik kullanımının yararları periodontal literatürde ispatlanmıştır. Özellikle mikst enfeksiyonlarda birçok bakteri sorumlu olduğundan tek bir antibiyotiğin tüm patojenlere etkili olmadığı görülmektedir. Bu görüşten yola çıkarak kombine ilaç kullanımı gündeme gelmiştir. Başlangıç periodontal tedavi ile birlikte kombine antibiyotik kullanımı ve klinik sonuçları ile diyare sıklığı bu hipotez etkisine dayanarak araştırılmaktadır. Çalışmaya sistemik olarak sağlıklı 50 kronik periodontitis hastası dahil edildi. Aynı protokol Belçika KULeuvene Üniversitesinde'de uygulandı. Tüm hastaların başlangıç klinik ölçümlerinin (cep derinliği, ataçman kaybı, gingival çekilme, gingival indeks) alınmasından sonra hastaların periodontal tedavilerine başlanıldı. Başlangıç periodontal tedavi. 2 gün içinde bitecek şekilde planlandı. Hastalara tedavinin başlanıldığı gün Largopen 1000 mg. tab. 2x1, Flagyl 500 mg. tab. 3x1, 7 gün süresince reçete edildi. Hastalara Bristol diyare indeks formu dağıtıldı ve 14. günde bu formlar geri alındı. Başlangıç ve 1. ay klinik parametreler tekrar alındı. Bir aylık çalışma periyodu sonunda hastaların periodontal sağlıklarını değerlendirmek amacıyla klinik parametreler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bu çalışmanın sonucunda, da hem diyare gözlenen hem diyare gözlenmeyen grupta periodontal sağlığın istatistiksel olarak anlamlı derecede geliştiği ve tedavi grupları arasında istatistiksel fark olmadığı tespit edilmiştir. Ancak başlangıç ve 12.hafta verileri arasındaki farkı gösteren delta değerlerinde, diyare olmayan grupta; başlangıç parametrelerine göre cep derinliği ve kanama indeksinde istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla azalma tespit edilmiştir. Çalışmamızda; iki ülke arasındaki başlangıç klinik parametrelerde farklılıklar tespit edilmiştir ve bu farklılık cep derinliği, klinik ataçman seviyesi, gingival çekilmede ve kanama indeksi değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bu durum Türkiye' de çalışmaya dahil edilen hastaların daha ileri kronik periodontitis olduğunu göstermektedir. 12. hafta sonuçları analiz edildiğinde 12. haftada ise sadece klinik ataçman seviyesi ve gingival çekilme parametreleri arasında farklılıklar bulunmuştur. Anahtar Sözcükler: Kronik periodontitis, periodontal terapi, enfeksiyözhastalık, antibiyotik, diyare.
3 farklı dişeti retraksiyon yönteminin hasta konforu açısından karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı; 3 farklı retraksiyon yönteminin hasta konforu, dişeti yer değiştirme etkinlikleri, kanama, hassasiyet ve dişeti çekilmesi yönünden Vizüel Analog Skalası (VAS) kullanılarak karşılaştırılmasıdır. Sabit protez ihtiyacı duyulan sağlıklı dişeti kriterlerine sahip toplam 144 birey çalışmaya dâhil edilmiş ve gruplara rastgele olarak dağıtılmıştır. 1. grup geleneksel retraksiyon kordu (Ultrapak®), 2. grup kord ve alüminyum klorid solüsyonu (Racestyptine, SEPTODONT®), 3. grup ise retraksiyon pastası (3M™ ESPE™ Astringent Retraction Paste®) olarak belirlenmiştir. İlk seansta dişler subgingival şemfır bitiş çizgisi uygulanarak prepare edilmiş ve aynı seansta geçici restorasyonları yapılmıştır. Ölçü seansı için 7 gün sonraya randevu verilmiştir. Retraksiyon seansında 7 soru, retraksiyon sonrası 1, 7, 28. Günlerde 7 soru sorularak cevaplar değerlendirilmiştir. Sonuçların istatistiksel analizinde Kruskal-Wallis, Mann-Whittney U, Ki kare testleri ve Bonferroni doğrulama testi kulllanıldı (α = 0,05). Karşılaştırılan yöntemler arasında dişeti yer değiştirme etkinliği, çalışma süresi, hassasiyet, işlem sonrası kanama ve hasta konforu açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,001). Retraksiyon pastası grubu çalışma süresi ve hasta konforu açısından daha başarılı bulunmuştur (p<0,001). Hassasiyet tüm gruplarda 7. ve 28. günlerde azalma göstermiştir. Kord ve AlCl3 grubu yer değiştirme etkinliği açısından daha başarılı bulunmuştur (p=0,005). Retraksiyon sonrası kanama görülen en fazla diş sayısı geleneksel kord grubunda görülmüştür (p<0,001). Retraksiyon pastasında diğer gruplara göre daha az dişte dişeti çekilmesi görülmüştür (p<0,001). Kordsuz teknik (retraksiyon pastası) çalışma süresi, kanama, hassasiyet, postoperatif ağrı açısından diğer yöntemlere göre daha konforlu ve klinik kullanımda kolay uygulanabilir bulunmuştur.
Er,CR:YSGG lazer ve naocl kullanılarak yapılan kanal içi dezenfeksiyon sonrası postoperatif ağrının değerlendirilmesi: randomize kontrollü klinik çalışma
Amaç: Bu randomize, kontrollü klinik çalışmada kök kanal tedavisi sırasında kanal içi dezenfeksiyon yöntemi olarak NaOCl ve Er, Cr:YSGG lazer kullanımının tedavi sonrası ağrı ile ilişkisini incelemektir. Yöntem ve Metot: Tek köklü ve asemptomatik nekroze olmuş dişlere sahip yüz yetmiş hasta, iki deney grubuna rastgele ayrıldı. Kök kanal preparasyonu Reciproc (VDW, Münih, Almanya) ile tamamlandı. Kanal içi dezenfeksiyon işleminde iki farklı tedavi protokolü kullanılmıştır. İlk grupta NaOCl hem kök kanal tedavisi sırasında hem de dezenfeksiyon amacıyla kullanıldı. İkinci grupta ise %0.9'luk NaCl çözeltisi kök kanal işlemleri sırasında Er, Cr:YSGG lazer ise kök kanal dezenfeksiyonu amacıyla kullanıldı. Tüm dişler Adseal (Meta Biomed Co., Kore) kanal dolgu patı ve guta perka kullanarak lateral kompaksiyon yöntemi ile tek seansta dolduruldu. Tedavi sonrası ağrı 0-6,6-12,12-24 ve 24 ila 72 saatler arasında bir sözel değerlendirme ölçeği kullanılarak kaydedildi. Bulgular: Gruplar arasında 0-6, 6-12, 24 ve 72. saat zaman dilimleri arasında anlamlı bir farklılık yoktur ( P > 0.05 ). Fakat, 12-24. saatler arasında NaOCl ile dezenfeksiyon yapılan grupta daha fazla post operatif ağrı görüldü ( P < 0.05 ). Ağrı kesici kullanımı açısından gruplar arasında tüm zaman dilimlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Sonuçlar: Kök kanallarının NaOCl ve Er,Cr:YSGG lazer kullanilarak dezenfeksiyonunu takiben görülen ağrı ve ağrı kesici kullanımı benzer bulunmuştur. NaOCl ile kök kanalları dezenfeksiyonu sonrası 12-24 saat arasında post operatif rahatsızlıkta artış görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Er,Cr;YSGG lazer, NaOCl, kök kanal tedavisi, postoperatif ağrı.
Genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin zihinsel engelli hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerindeki etkisi
Genel Anestezi Altında Yapılan Ağız ve Diş Tedavilerinin Zihinsel Engelli Hastaların Ağız Sağlığı İle İlişkili Yaşam Kalitesi Üzerindeki Etkisi Bu çalışmada zihinsel engeli olan hastaların ağız ve diş sağlığı bulgularını ve bunlardan kaynaklanan problemleri belirlemek; genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin zihinsel engelli hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerindeki etkisini ölçmek hedeflenmiştir. Ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi değişimini ölçmek için orijinal dili İngilizce olan Franciscan Hospital for Children Oral Health-Related Quality of Life (FHC-OHRQOL) anketinin Türkçe kültürlerarası çevirisi ve psikometrik adaptasyonu yapılmıştır. Çukurova Üniversitesi ve Erciyes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültelerine başvuran toplam 155 zihinsel engelli hastanın yakınları veya bakıcılarının FHCOHRQOL anketinin yanı sıra; içeriğinde sosyo-demografik bilgiler, hastaların öncelikli tanısı, daha önceki tedavi deneyimleri ve ağız hijyeni alışkanlıklarına yönelik sorular olan formları doldurmaları sağlanmıştır. Yanı sıra Çukurova ve Erciyes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi ameliyathanelerinde birer diş hekimi tarafından ağız sağlığı ile ilgili tarama formları doldurulmuştur. Hasta yakınları ve bakıcılar hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesini etkileyecek birçok ağız ve diş bulguları yine bunlarla ilişkili günlük hayatta karşılaşılan problem ve kaygılarını belirtmişlerdir. Tedavi öncesinde en çok rapor edilen bulgular diş ağrısı, dişleri sebebiyle yemek yemede zorluk çekme, hastanın diş problemleri sebebiyle sinirlenmesi olarak belirlenmiştir. FHCOHRQOL anketinin tedavi öncesi ve sonrası toplam skorları karşılaştırıldığında, genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerinde istatiksel olarak anlamlı derecede olumlu etki yaptığı sonucu ortaya çıkmıştır. FHC-OHRQOL anketinin skorları ve ağız-diş sağlığı bulguları; hastaların öncelikli tanı gruplamalarına, daha önceki tedavi deneyimlerine, anketi yanıtlayanların hasta ile yakınlık derecesine, epilepsi varlığına, cinsiyet ve yaş gruplamalarına göre karşılaştırılmıştır. Anahtar sözcükler: Zihinsel Engelli Hastalar, Yaşam Kalitesi, Ağız Sağlığı, FHCOHRQOL
Paranazal sinüs anatomik varyasyonları ve mukozal değişimlerin DVT ile değerlendirilmesi
Paranazal sinüsler bölgesindeki anatomik varyasyonlar sinüslerin drenajını bozarak enfeksiyona neden olabilmektedir. Ayrıca implant uygulamalarında ve endoskopik sinüs cerrahi işlemlerin başarısında sinüsler ve anatomik varyasyonları tespit etmek önemlidir. Bu nedenle cerrahi uygulama öncesi bu bölgeler uygun görüntüleme yöntemleri ile değerlendirilmelidir. Bilgisayarlı tomografi (BT), paranazal sinüs hastalıklarının ve anatomik varyasyonlarının değerlendirilmesi ile inflamatuar hastalıkların tanı ve tedavisinde sıklıkla kullanılır. Dental tomografi (DVT)' nin radyasyon dozu, BT'den oldukça düşüktür. Bu nedenle paranazal sinüs ve varyasyonlarını incelemek için DVT tercih edilebilir. Bu tez çalışmasında 500 hastaya ait (255 erkek, 245 kadın) DVT görüntüsü incelendi. Orta meatus bölgesine komşu maksiller sinüste mukozal hastalıklara sebep olabileceğini düşündüğümüz anatomik varyasyonlar ve maksiller sinüs anatomik varyasyonları ve patolojileri sıklığı ve anatomik oluşumlar ile maksiller sinüs mukozal değişimleri ilişkisi değerlendirildi. Çalışmamıza göre en sık görülen anatomik varyasyon nazal septum deviasyonudur. Anatomik varyasyonlar ve maksiller sinüsteki mukozal kalınlaşma arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktur. Çalışmamızda sağ maksiller sinüs hacminin ortalama değeri 12,47 cm3, sol maksiller sinüs hacminin ortalama değeri 11,85 cm3' idi. Çalışmamızda sinüs hacimleri ile sinüs patolojilerinin ilişkisi değerlendirildi. Maksiller sinüs patolojisi olan sinüste, maksiller sinüs hacminin düşük olduğu bulundu (p<0.05). Paranazal sinüslerde güvenli endoskopik sinüs cerrahisinin uygulanması ve diş hekimliği pratiğinde komplikasyonları önlemek amacı ile düşük doz radyasyon ile 3 boyutlu görüntüleme sağlayan DVT cihazlarının kullanılması yararlıdır.
I. sınıf kapanışa sahip bireylerin yumuşak doku estetik normlarının arnett analizi ile değerlendirilmesi
Amaç: Literatürde, sert doku sefalometrik analiz yöntemleri ve Arnett yumuşak doku analiz yöntemi ile farklı etnik gruplarda çalışmalar yapılarak; birçok bölgenin sert ve yumuşak doku normları incelenmiştir.Fakat literatürde Çukurova bölgesinin bölgesinin yumuşak doku estetik normlarının incelendiği herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır.Bu çalışma literatürdeki bu eksikliğin giderilmesi amacı ile planlanmıştır. Gereç-Yöntem: Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı arşivinden; I. Sınıf kapanışa sahip ve dahil edilme kriterlerine uyan 45 kadın, 45 erkek toplam 90 birey üzerinde çalışmamız bir öncül çalışma olarak gerçekleştirilmiştir. Dahil edilen bireyler 3 yaş grubuna ayrılmıştır. 16-20 yaş I. Grup, 20-25 yaş II. Grup ve 25-30 yaş III. Grup olarak belirlenmiştir. Bu tez çalışması, bireylerin lateral sefalometrik radyograflar üzerinde, Arnett yumuşak doku analiz yöntemi, Audaxceph Advantage programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızdaki 45 erkek bireyin 13 yumuşak doku değeri literatürde bahsi geçen ortalama değerlerine göre kıyaslandığında; ULT, LLT, P-P', M-M', ULA, A'-TVL, ULA-TVL, MX1-TVL ve MD1-TVL değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür. Çalışmamızdaki 45 kadın bireyin 13 yumuşak doku değeri literatürde bahsi geçen ortalama değerlerine göre kıyaslandığında; ULT, LLT, P-P', NLA, ULA, A'-TVL, ULA-TVL, MD1-TVL ve LLA-TVL değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür. Sonuç: 90 bireyin yaş grupları ve cinsiyetler arasında Arnett yumuşak doku değerleri istatistiksel olarak değerlendirilmiş ve farklılıklar olduğu tespit edilmiştir.
Kendinden bağlamalı braket sistemlerinde ''twın force bıte corrector'' kullanımının eklem konumu ve lateral sefalometrik değerler üzerindeki uzun dönem etkisinin incelenmesi
Bu tez çalışmasının amacı, II. sınıf I. bölüm kapanış bozukluğuna sahip hastalarda Twin Force Bite Corrector sabit fonkiyonel apareyinin lateral sefalometrik değerler ve eklem konumu üzerindeki uzun dönem etkilerini kendinden bağlamalı (Damon) ve geleneksel braketler (MBT) arasında karşılaştırarak ortaya koymaktır. Çalışmaya dâhil edilen 29 hasta (ort yaş 12,33), kendinden bağlamalı Damon braketlerin (ort yaş 12,49) ve geleneksel braketlerin (ort yaş 12,72) kullanıldığı hasta grubu olarak rastgele ikiye ayrılmıştır. Lateral sefalometrik radyografiler ve eklem konumunu belirlemek için kullanılan sentrik ilişki-sentrik oklüzyon kayıtları tedavi öncesi (T0), tedavi bitimi (T1) ve tedavi sonrası takip dönemi (T3) olarak 3 dönemde alınmıştır. Toplam 87 lateral sefalometrik röntgen ve 87 sentrik ilişki-sentrik oklüzyon kaydı değerlendirilmiştir. Toplam uzun dönem takip süresi ortalama 2 yıldır ve takip süreleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktur. TFBC apareyinin hastalar üzerindeki genel etkileri olarak uzun dönemde; üst çene gelişiminde gerileme, üst ve alt çene ilişkisinde düzelme, mandibular uzunluk değerinde artma, oklüzal düzlemin saat yönünün tersine rotasyonu, overjet ve overbite değerlerinde azalma, üst kesicilerin geriye hareketi ve geriye eğimi, alt kesicilerin ileri hareketi, ileriye eğimi ve gömülmesi tespit edilmiştir. Dik yön yüz değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişim bulunmamıştır. Tedavi sonrası takip döneminde üst kesicilerin ileri hareketi ve ileriye eğimi, alt kesicilerin geriye hareketi ve geriye eğimine bağlı olarak overjet miktarında 0,51 mm istatistiksel olarak anlamlı bir relaps görülmüştür. TFBC apareyinin etkileri, iki grup olarak karşılaştırıldığında kısa dönemde MBT grubunda, Damon grubuna kıyasla ön yüz yüksekliğinde daha fazla artış izlenmiştir. Uzun dönemde ise FMA açısında MBT grubunda daha fazla artış görülmüştür. Diğer dişsel ve iskeletsel değerlerde iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. TFBC apareyinin eklem konumu üzerindeki uzun dönem etkisine bakıldığında başlangıç aşamasında, fizyolojik sınır dışında sapma (dikey ve ön arka yönde ≥2mm) tespit edilen hastalarda, hem ön-arka hem de dikey yönde TFBC tedavisi sonrası ve ortodontik tedavi sonrasındaki takip döneminde sentrik sapma miktarında anlamlı düzeyde azalma meydana gelmiştir. Başlangıçta fizyolojik sınır içinde sapma gösteren hastalarda dönemler arasında anlamlı bir değişiklik olmamıştır.
II. sınıf kapanış bozukluğuna sahip bireylerde "twin force bite corrector" ve forsus apareylerinin tedavi etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı II. Sınıf kapanış bozukluğuna sahip bireylerin tedavisi amacıyla kullanılan "Forsus" ve "Twin Force Bite Corrector" sabit fonksiyonel apareylerinin dişsel ve iskeletsel etkilerini karşılaştırmaktır. Geriye dönük olarak planlanan bu çalışma için Ç.Ü. Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Ab. Dalı arşivi kullanılmış ve II. Sınıf kapanış bozukluğuna sahip bireylerin lateral sefalometrik radyografileri incelenmiştir. Çalışmaya II. Sınıf kapanış bozukluğuna sahip, Servikal Vertebra Maturasyon İndeksine göre büyüme atılım döneminde ( SVM II, SVM III) olan, Forsus veya Twin Force apareyleri ile tedavi edilmiş, başlangıç ve bitim kayıtları tam olan bireylerin kayıtları dahil edilmiştir. Çalışmada Forsus ile tedavi edilmiş 22 (ortalama yaş 12.3 ± 0.83), Twin Force Bite Corrector ile tedavi edilmiş 22(ortalama yaş 12.1 ± 0.98) birey olmak üzere toplam 44 bireyin tedavi öncesi ve tedavi bitiminde alınan lateral sefalometrik radyografileri kullanılmıştır. Radyografiler "Dolphin" sefalometri çizim programı kullanılarak bilgisayar ortamında çizilmiş ve ölçümler yapılmıştır. İstatistiksel analiz için bağımlı ve bağımsız t-testi kullanılmıştır. Yapılan istatistiksel analiz sonucunda Twin Force grubunda dik yönü gösteren açılarda (Posterior açılar toplamı, SN-GoGn p0.05; SN-Mandibular düzlem açısı p0.01) ve alt dudağın E çizgisine olan uzaklığında (p0.05) Forsus grubuna göre anlamlı derecede artış bulunmuştur. Forsus grubunda ise Twin Force grubuna göre alt kesici açılarında (IMPA) (p0.001) istatistiksel olarak anlamlı derecede artış meydana gelmiştir. Çalışmamızın bulgularına göre Twin Force Bite Corrector aygıtı bireylerin dik yön değerlerini Forsus'a göre daha fazla arttırmış, Forsus aygıtı ise alt kesici açılarında Twin Force aygıtına göre daha fazla artışa sebep olmuştur.
Direk metal lazer sinterleme ve döküm yöntemleri ile hazırlanan co-cr altyapılı metal-seramik restorasyonların klinik değerlendirilmesi
Metallerin doğrudan selektif lazer sinterizasyonu (DMLS), metal-seramik sabit protezlerin altyapılarının elde edilmesinde kullanılan tabakalı üretim tekniğidir. Konvansiyonel döküm tekniğine alternatif bir yöntem olarak son zamanlarda sıkça kullanılmaya başlanmıştır. DMLS yönteminin döküm yöntemine göre yüksek mekanik özellikler gösterdiği, üretim süresi ve maliyetinin düşük olması gibi avantajları yapılan çalışmalarla gösterilmiştir Ancak DMLS tekniğinin klinik başarısını değerlendiren mevcut klinik çalışmalar yetersizdir. Bu çalışmanın amacı direkt metal lazer sinterleme ve döküm yöntemleri ile hazırlanan Co-Cr altyapılı metal-seramik restorasyonlarda oluşan porselen çapak kırıklarının klinik olarak değerlendirilmesi ve karşılaştırılmasıdır. Ç.Ü Diş Hekimliği Fakültesi Protetik Diş Tedavisi A.D kliniğine sabit protetik restorasyon ihtiyacı ile başvuran, bruksiyel davranış ve semptom göstermeyen 75 hasta çalışmaya dahil edilmiş ve gruplara rastgele dağıtılmıştır. Birinci grubun metal-seramik restorasyonlarının altyapıları Co-Cr toz alaşımının lazer ile sinterlenmesiyle elde edilmiştir. İkinci grubun metal-seramik restorasyonlarının altyapıları ise Co-Cr alaşımının mum atımı yöntemiyle dökülmesi ile elde edilmiştir. Hastalara metal-seramik restorasyonlarının simantasyonundan itibaren 6-9 ay sonraya kontrol randevusu verilmiştir. Kontrol randevusunda restorasyonlarda oluşan porselen çapak kırıkları değerlendirilmiş ve sınıflandırılmıştır. Sonuçların istatistiksel analizinde Student T, Mann Whitney U, Ki Kare ve Fisher test istatistiği kullanıldı. (α=0.05). Tüm hastalarda porselen çapak kırığı değerlendirildiğinde görülen başarı oranı 96.9%, sağ kalım oranı ise 98.7% olarak bulunmuştur. Porselen çapak kırığı görülme açısından DMLS gurubu (3.8%) ve döküm grubu (2.6%) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Porselen çapak kırığı görülen hasta sayıları oranı karşılaştırıldığında DMLS (17.9%) ve döküm (22.2%) grupları arasında yine istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. (p˃0.05) Karşıt dentisyon dağılımı 2 grup arasında anlamlı olarak farklılık göstermiştir. (p=0,001) Porselen çapak kırığı derecelerinin her biri için gruplar arasında bir fark bulunmamıştır. Erkek hastalarda görülen porselen çapak kırığı (5.8%) kadın hastalarda görülen porselen çapak kırığından (1.4%) anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. (p=0.004) Sonuç olarak mevcut çalışmanın sınırları dahilinde metal-seramik sabit protezlerde porselen çapak kırığı komplikasyonu görülme açısından, altyapının DMLS yöntemi veya döküm yöntemi ile yapılması arasında bir fark olmadığı görülmüştür.