
83
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Acil servise başvuran 65 yaş üstü hastaların klinik ve demografik özellikleri
Dünyada ve Türkiye' de yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki payı ile birlikte acil servislere başvuru oranları gün geçtikçe artmaktadır. Bu nedenle çalışmamızda acil servise başvuran 65 yaş ve üstü hastaların klinik ve sosyodemografik özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Çalışmada Eylül 2007 ile Eylül 2011 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Hastanesi Acil Servisinde tedavi edilen 65 yaş ve üstü 1719 başvurunun verileri geriye dönük olarak incelendi. Çalışmaya alınan 1719 başvurunun 903 (% 52.5)' ü erkek, 816 (% 47.5)' ı kadındı. Hastaların 197 (% 11.5)' si öldü. Ölen bu hastaların % 57.9 (n=114)' u erkek, % 42.1 (n=83)' i kadındı.Cinsiyete göre yaş ortalamalarına baktığımızda; kadınlarda yaş ortalaması 75.20± 7.14 (65-107) iken erkeklerde yaş ortalaması 74.18±6.20 (65-102) idi ve kadınların yaş ortalaması erkeklerle kıyaslandığında anlamlı derecede yüksek idi (p=0.002).Hastalarımız medeni durumlarına göre incelendiğinde; kadın hastalarda dul olma oranı, erkek hastalarda ise evli olma oranı karşı cins ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.001).Hastalarımız eğitim durumlarına göre incelendiğinde; eğitim düzeyi erkeklerde istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek saptandı.Hastalarımızın acil servise başvuru şikayetleri incelendiğinde ilk beş sıradaki başvuru nedenleri sırasıyla nefes darlığı (% 27.9), diğer dahili şikayetler (% 23.6), karın ağrısı (% 15.3), göğüs ağrısı (% 13.0) ve şuur değişikliği (% 9.9) idi. Şuur değişikliği ve araç dışı trafik kazası nedeni ile başvuran hastalarda mortalite oranı istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti.Hastalarımızın % 41.2' sinin takip ve tedavisi acil kliniğinde yapıldı. Hastaların büyük bir kısmının tanı ve tedavisinin yapıldığı acil kliniğimizin mortalite oranı % 7.6 idi.Yaşam standartlarının gelişmesiyle ülkemizde de yaşlı populasyon giderek artmakta ve buna paralel olarak acil servise başvuran yaşlı hasta sayısı artmaktadır. Yaşlılığa bağlı sorunlar ve eşlik eden birden çok kronik hastalıklar yaşlı hastalara daha farklı ve özenli yaklaşım gerektirir.Anahtar kelimeler: Yaşlılık, demografi, acil servis, klinik özellikler.
Oral glukoz tolerans testi'nde kan şekeri yüksekliği ile HbA1c arasındaki ilişki
Amaç: Oral glukoz tolerans testi yapılan bireylerde prediyabet ve diyabet tanısı konulmasında HbA1c'nin önemi; HbA1c'nin tarama ve tanıdaki yararlılığının araştırılması, sensitivite ve spesifitesinin belirlenmesi amaçlandı.Metod: Haziran 2010 ve Eylül 2012 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı'na (bölümüne ) başvuran tüm oral glukoz tolerans testi yapılan kişiler çalışmaya alındı. Gestasyonel diyabet dışlanma kriteriydi. 15-84 yaşları arasında, 560 kişiden [363'ü (%64.5) kadın, 197'si (%35.1) erkek] oluşan grupta 0. ve 120. dakikalarda; bu grup içerisinde 232 kişide ise 0,30,60,90,120. dakikalarda kan glukozu bakıldı. Test ile eş zamanlı gönderilen HPLC yöntemine göre çalışılan HbA1c düzeyleri ile karşılaştırma yapıldı. Area under curve glukoz için bakıldı.İstatistik Analiz: Ki-kare, Pearson korelasyon, Student-t testi, One way ANOVA, Post-hoc test (Bonferroni correction), ROC eğrisi kullanıldı. Grupları karşılaştırmak için ki-kare kullanıldı, p<0,05 istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Testin hasta ile hasta olmayan bireyleri ayırmada doğruluk oranı için ROC eğrisi kullanıldı.Bulgular: Çalışmamızda 129 kişi (%23) diyabet tanısı almıştı. Diyabet olanlarda yaş ortalaması 50,7±11,4; HbA1c ortalaması %6,72±1,06; AUC ortalaması 474.3±103.5 idi. OGTT 90. dakika ile HbA1c korelasyonunda r:0,464 p:0,001 iken AUC korelasyonunda r:0,971 p:0,001 idi. Diyabet tanısında HbA1c %6,5 ile sensitivite %55.0, spesifite %80.9, PPV:%46, NPV:%85 (p:0,001) bulduk. Diyabet tanısında optimum cutoff değeri ile HbA1c %6,1 için sensitivite %71.3 spesifite %65.4 idi. HbA1c %5,7 ile sensitivite %88.3 spesifite %36.4 iken HbA1c %7,6 ile spesifite %100 idi. Prediyabet tanısında HbA1c %5,7 ile sensitivite %70.0, spesifite %42.2, PPV:%52, NPV:%61 (p:0,001) idi; ancak prediyabet tanısında optimum cutoff değer ile HbA1c %5,9 için sensitivite %58.8 spesifite %61.7 bulduk.Sonuç: Bizim toplumumuzda HbA1c %6,5 düzeyinin diyabet tanısında, HbA1c %5,7 düzeyininse prediyabet tanısında düşük sensitivite ve spesifite nedeniyle HbA1c kullanılabilecek uygun bir parametre gibi görünmemektedir. HbA1c maliyeti AKŞ'den daha yüksek olmasına rağmen önlenebilir komplikasyonların öngörülmesinde, diyabet tedavisinin yönlendirilmesinde fayda sağlayabilir. Diyabet tarama ve tanısında tek başına AKŞ bakılmasına karşın HbA1c'nin AKŞ ile beraber bakılması sensitiviteyi düşüreceğinden ve ek maliyet getireceğinden birlikte kullanımını uygun bir yaklaşım olarak değerlendiremedik. Diyabet tanısında optimum cutoff değeri ile HbA1c %6,1 için sensitivite ve spesifite tatmin edici değerlerde bulunamadı. HbA1c ölçümü diyabet tanısında ek yarar sağlayacak gibi görünmese de OGTT yapılmasında sakınca olan durumlarda (örneğin KKY, CVO), yoğunbakım hastalarında HbA1c %7,6 değerinin diyabet tanısında kullanılması önerilebilir. AUC ve HbA1c ile en iyi OGTT 90. dakikasının korelasyon gösterdiğini gözlemledik. Diyabet tanı kriteri olarak 90. dakika için belirlenecek bir değerin saptanması OGTT için harcanacak zamanın kısalması nedeniyle ek yarar sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: DM, oral glukoz tolerans testi, HbA1c, prediyabet, bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı
Parkinsonlu hastalarda osteoproz sıklığının araştırılması
sonra ekleyeceğim
Bakteriyel menenjit tanısında BOS kültürü ve BOS PCR yöntemlerinin karşılaştırılması
Menenjit, beyni çevreleyen meningeal zarların ve spinal kordun enflamasyonudur. Günümüzde menenjit vakalarının büyük bir kısmından Haemophilus influenzae (H. influenzae), Streptococcus pneumoniae (S. pneumoniae) ve Neisseria meningitidis (N. meningitidis) sorumlu tutulmaktadır. Menenjit, kraniyum ve spinal kord gibi hayatsal açıdan önemli bölgelerde geliştiğinden önemli morbidite ve mortalite nedenlerindendir. Hem mortalite hem de nörolojik sekel oranının azaltılmasında erken tanı ve uygun antimikrobiyal kullanımı önemlidir. Bu nedenle bakteriyel menenjitin etyolojik tanısı için Beyin Omurilik Sıvısı (BOS) kültürü ve Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) gibi yöntemler kullanılmaktadır. Biz bu çalışmada bakteriyel menenjitin etyolojik tanısında BOS kültürü ve BOS PCR yöntemlerini ve bu yöntemlerle etken tespitine etki eden faktörleri araştırmayı amaçladık. Aralık 2009-Nisan 2012 tarihleri arasında kliniğimizde tanı konulan 57 akut bakteriyel menenjit hastası bu çalışmaya dahil edildi. Hastalar demografik özellikleri, klinik semptom ve bulgulari, predispozan faktör varlığı, muayene ve laboratuvar bulguları, tedavi rejimleri ve gelişen komplikasyonlar, BOS kültürü sonuçları, BOS PCR sonuçları, BOS kültürü ve BOS PCR pozitifliğine etki eden faktörler açısından değerlendirildi. Çalışmaya alınan 57 hastanın BOS kültürlerinden 10 (%17,5) örnekte üreme saptanmış, kalan 47 (%82,5) örnekte üreme saptanmamıştır. Üreme olanların hepsinde S. pneumoniae üremiştir. Bu 10 örneğin hepsinde PCR pozitif olarak saptanmış olup, PCR?da da kültür ile aynı etken saptanmıştır. Alınan 57 BOS örneğinden 34?ünde (%59,6) PCR pozitifliği saptanmış olup kalan 23 (%40,4) örnekte PCR negatif olarak saptanmıştır. PCR pozitif 34 örneğin 33?ünde (%97,05) S.pneumoniae saptanmışken, sadece 1 (%2,95) örnekte N. meningitidis saptanmıştır. Örneklerin 23?ünde (%40,4) kültür ve PCR negatif olarak bulunmuştur. Kültürün pozitif, PCR?ın negatif olduğu örnek saptanmamıştır. Sonuç olarak; çalışmamızda mortalite ve sekel oranları çoğu yayına göre daha düşük bulunmuş olsa bile, menenjitler komplikasyon ve mortalite oranı yüksek bir hastalık grubudur. Bu hastalarda erken tanı ve tedavi prognoz ve sekellerin önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
Yetişkinlerde çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile insidental saptanan diafragmatik hernilerın değerlendirilmesi
ÖZET Amaç Bu tezin amacı erişkinlerde, Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi (ÇKBT) ile insidental saptanan diafragmatik (Morgagni, Bochdaleck ve Hiatal) hernilerin oranlarını saptamak, hernilerin dağılım özelliklerini bulmak, hernilerin özelliklerini tespit etmek ve literatür ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Şubat 2013 ? Mayıs 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Ünitesi?ne çeşitli klinik ön tanılarla başvuran 670 hastanın batın, 330 hastanın toraks olmak üzere toplam 1000 hastanın bilgisayarlı tomografi görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmada radyoloji arşivinden ve hastane kayıtlarından faydalanıldı. 16 dedektörlü Toshiba Activion ve 64 Dedektörlü Philips Brillance BT cihazlarında çekilen görüntüler değerlendirildi. Öncelikle hastaların diafragmatik hernilerinin olup olmadığı araştırıldı. Diafragmatik hernisi olan hastalar Morgagni, Bochdaleck ve Hiatal herni gruplarına ayrıldı. Hernilerin kendi içlerinde sıklıkları belirlendi ve herniler içeriklerine göre gruplandırıldı. Bulgular: 1000 hastanın 192 (% 19.2) sinde toplam 211 herni saptandı. Saptanan 211 herninin % 51 i morgagni , % 37 si hiatal , % 12 si bochdaleck idi. 1000 hastanın % 10.7 sinde morgagni, % 7.8 inde hiatal ve % 2.6 sında bochdaleck hernisi saptandı. Morgagni hernisi saptanan hastaların % 99 u yalnızca omental yağlı doku içerirken, % 1 inde omental yağlı doku ve barsak ansı içermekteydi. Morgagni hernisi saptanan hastaların % 84 ü sağda, % 12 si solda ve % 4 ü de bilateral yerleşimli idi. Hiatal herni saptanan hastaların % 75 i sliding, % 17 si miks ve % 8 i paraözafagial tip hiatal herni idi. Bochdaleck hernisi saptanan hastaların % 69 u solda, % 31 isağda idi. Herni saptanan 192 hastanın % 88 i tek, % 11 i iki ve %1 i üç tip herniyi de içermekteydi. İki herni saptanan hastaların % 50 si morgagni ve hiatal, % 23 ü morgagni ve bochdaleck ve % 27 si bochdaleck ve hiatal hernilerini içermekteydi. Sonuç: Torakal ve abdominal hastalıklar için kullanılan ÇKBT gibi ince kolimasyon sağlayan tekniklerin kullanımının artması ile diafragmatik hernilerin insidental tespiti kolaylaşmış, insidental saptanan herni sıklığı artmıştır. Diafragmatik herniler en yüksek oranda (% 19.2) ÇKBT ile saptanmıştır. En sık morgagni hernisi saptanırken bunu hiatal ve bochdaleck hernisi takip etmiştir.
Lösemi tedavisi sırasında görülen hepatik komplikasyonların gelişiminde etkili olan risk faktörleri
Giriş ve amaç: Lösemi tedavisi sırasında gelişen akut hepatik kemoterapinin uygulanmasını, hastanın performans statusunu ve yaşam süresini etkileyen önemli bir komplikasyondur. Çalışmamızın amacı kliniğimizde lösemi tanısıyla tedavi edilen hastaların tedavisi sırasında gelişen akut hepatit sıklığını saptamak ve gelişiminde etkili olabilen risk faktörlerini belirlemektir. Materyal ve metot: Çalışmamıza 2008-2013 tarihleri arasında hastanemiz Hematoloji kliniğinde lösemi tanısıyla tedavi edilen hastalar alındı. Hastaların kliniğe yatışından kemoterapi protokolünün bitimine kadar olan verileri retrospektif olarak kaydedildi. Hastaların demografik özellikleri, asıl tanısı, tedavi öncesi ve tedavi sırasındaki karaciğer fonksiyon testleri, hepatit markerleri, uygulanan tedavi şemaları, verilen kan ürünlerinin miktarı, alınan kültürlerin sonuçları ve tedavi sırasında gelişen komplikasyonlar kaydedildi. Kemoterapi sırasında ve/veya sonrasında ALT ve/veya AST düzeyleri kemoterapi öncesine göre iki kat veya daha fazla artış gösteren hasta grubu akut hepatit olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 45.2 olan toplam 125 (62 erkek) lösemi hastası alındı. Hastaların 63?ü (%50.4) akut myeloblastik lösemi, 17?si (%13.6) akut lenfoblastik lösemi, 21?i (%16.8) kronik myelositer lösemi ve 24?ü (%19.2) kronik lenfositer lösemi tanılarını almıştı. Yetmiş üç (%58.4) hastada tedaviye bağlı akut hepatit gelişmişti. Akut lösemi tanısı olan 80 hastanın 56 (%70)?sında akut hepatit geliştiği halde, kronik lösemili 45 hastanın 17 (%37.7)?sinde akut hepatit gelişti. Kronik lösemiye göre akut lösemililerde anlamlı olarak akut hepatit daha sık gelişmişti (p=0.001). Tedavi öncesi HBsAg?i pozitif olan 8 vakanın tamamında akut hepatit gelişti. Akut hepatit gelişimi ile cinsiyet arasında ilişki saptanmadığı halde, akut hepatit gelişenlerin ortalama yaşı akut hepatit gelişmeyenlere göre anlamlı olarak daha küçüktü (42,11±17,9 vs. 49,9±19 yıl; p=0.021). Akut hepatit gelişen hastaların aldığı eritrosit süspansiyonu ve trombosit miktarı akut hepatit gelişmeyenlere göre anlamlı olarak daha fazlaydı (sıra ile 9,3±7,7 vs 5,6±7,4 ünite; p=0.008, 8,2±8,6 vs 4,8±7,6 ünite; p=0.027). Hastaların takibi süresince akut hepatit gelişen ve gelişmeyenlerin mortalitesi bakımından anlamlı fark saptanmadı (% 30,1 vs.%17,3; p=0.141). Akut hepatit gelişen hastalarda gelişmeyenlere göre kan kültüründe anlamlı derecede daha fazla üreme saptandı (%46,2 vs 24,2; p=0.048). Sonuç: Lösemi hastalarında tedavi sırasında akut hepatit gelişimi ile düşük yaş, akut lösemi varlığı, HBsAg pozitifliği, alınan kan ürünleri miktarı ve kan kültürlerinde üreme olması arasında ilişki olmakla beraber, lamivudin tedavisi alanlarda akut hepatit gelişiminin mortalite üzerine önemli bir etkisinin olmadığı görülmektedir. Anahtar kelimeler: Akut hepatit, Lösemi.
Akut böbrek hasarında bioelektrik impedans analiz cihazı ile tespit edilen vücut sıvı durumunun diğer volüm yükü belirteçleri ile karşılaştırılması
Giriş: Hipervolemi, akut böbrek hasarının(ABH) önemli komplikasyonlarından biridir. Erken dönemde tanı konulması ve tedavi edilmesi hayati önem taşır. Bu bağlamda son zamanlarda geliştirilen bioelektrik impedans cihazı ile vücut sıvı konfigürasyonu tespit edilebilmektedir. Bu çalışmada amacımız daha önce böbrek hasarı olmayan ABH`lı hastalarda vücut sıvı statusunu bioelektrik impedans analiz ile tespit ederek, diğer volüm belirteçleri olan vena kava inferior (VCİ) çapı ve N-terminal brain natriüretik peptit(NT-proBNP) ile ilişkisini değerlendirmektir. Materyal ? Metod: Bu çalışmaya 2011-2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Nefroloji kliniği-Nefroloji Yoğun Bakım Ünitesi - Genel Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesine yatırılan ve tedavileri yapılan Akut Böbrek Hasarına sahip olan 100 hasta dahil edildi. Bioelektrik impedans cihazının yaptığı ölçüm parametrelerinden rölatif hidrasyon statusu (RHS) volüm durumunun belirlenmesinde esas alındı. Rölatif hidrasyon statusu, volüm fazlası (VF)/ ekstraselüler sıvı (ESS) oranı ile cihaz tarafından belirlendi. Hastalar grup 1: RHS %15?in altında ve grup 2: RHS %15?in üzerinde olanlar şeklinde ikiye ayrıldı. Hastalardan biyokimyasal, hematolojik parametreler için kan örnekleri alındı. Tüm hastalarda NT-proBNP düzeyi ve Ekokardiyografi cihazı ile kardiyak fonksiyonlar ve VCİ çapı ölçüldü. Bulgular:Yaptığımız çalışmada hastaların % 47?si erkek ve %53?ü kadındı. Hastaların %57?si prerenal, %35?i renal, %8?i ise postrenal etyolojiye sahipti.Grup1:51, grup 2: 49 hastadan oluştu. İki grup arasında üre, kreatinin, sodyum, potasyum, fosfor, intrasellüler sıvı, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, ejeksiyon fraksiyonu ve sol atrium çapı parametrelerinde anlamlı istatistiksel fark saptanmadı. Grup 2?de grup 1?e göre yaş, albumin, idrar volumü daha düşük, SVB, VF, RHS, TVS, ESS, VCI çapı ve LogNTproBNP düzeyleri yüksek saptandı. RHS ile SKB, TVS, ESS, LogNT-proBNP ve VCI arasında anlamlı pozitif korelasyon, yaş ve albumin arasında anlamlı negatif korelasyon tespit edildi. RHS ile en güçlü pozitif ilişki TBW (p=0,001) ile, negatif ilişki ise albumin (p=0,021) arasında olduğu tespit edildi. Sonuç: Akut böbrek hasarlı hastaların % 49?unda RHS ? %15 olduğu tespit edildi. RHS, VCI ve NT-proBNP ölçümleri ile pozitif korelasyon gösterdi. RHS?nin, en çok total vücut sıvısı ile pozitif ve serum albumin değeriyle negatif yönde etkileştiği saptandı. Bioelektrik impedans analiz ölçüm parametrelerinden olan RHS, vücut sıvı konfigürasyonunu göstermede etkili bir yöntem olarak görülmektedir.
Psöriatik artritli hastalarda uyku kalitesinin hastalığın klinik parametreleri, psikolojik durum ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Giriş ve amaç: Psöriatik artrit (PsA) psöriasis ile ilişkili inflamatuar bir hastalıktır. PsA sinovit, daktilit, entezit ve spondilit ile karakterizedir. PsA hastalarında uyku kalitesi ve bununla ilişkili olarak yaşam kalitesi etkilenmektedir. Bu çalışmanın amacı PsA?nın uyku kalitesi üzerindeki etkisini belirlemek; uyku kalitesi ile klinik parametreler, yaşam kalitesi ve psikolojik durum arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Materyal ve metod: Çalışmaya 41 psöriatik artrit hastası ve 38 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Demografik ve klinik özellikler; yaş, cinsiyet, hastalık süresi, eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), C reaktif protein (CRP) ölçümleri kaydedildi. Hasta grubunda PsA yaşam kalitesi indeksi (PsAQoL), psöriasis alan şiddeti indeksi (PASI) skorları ölçüldü. Generalize ağrı vizüel analog skala (VAS) ile değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunda anksiyete ve depresyon skorları hastane anksiyete depresyon skalası (HADS) ile uyku kalitesi Pittsburgh uyku kalitesi indeksi ile (PUKİ) değerlendirildi. Bulgular: Psöriatik artritli hastalarda, öznel uyku kalitesi, uykuya dalma süresi, uyku süresi, alışılmış uyku etkinliği, uyku bozukluğu, gündüz işlev bozukluğu ve total PUKİ skoru kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti. Total PUKİ skoru; anksiyete, generalize ağrı, PsAQoL, entezit, CRP ve ESH seviyeleri ile anlamlı korele idi (p<0,05). Sonuçlar: Psöriatik artiritli hastalarda uyku kalitesi bozulmuştur. PsA tanılı hastalarda uyku bozukluğu özellikle generalize ağrı, anksiyete, entezit, ESH ve CRP seviyeleri ile ilişkilidir. Anahtar kelimeler: Psöriatik artrit, uyku kalitesi, psikolojik durum, generalize ağrı, entezit.
Yeni tanı almış evre v kronik böbrek hastalarında volüm yükü belirteçlerinin karşılaştırması
AMAÇ: Kronik böbrek yetmezliğinde ekstraselüler sıvının artması hipertansiyonun esas sebebidir. Kardiyovasküler hastalıkların 132 bu dönemde en önemli morbidite ve mortalite sebebi olduğu bilinmekteyken meydana gelen volüm yükünün erken dönemde tespiti hayati önem taşımaktadır. Volüm yükünün belirlenmesinde geleneksel tanı yöntemlerinin yanısıra biyoelektrik impedans analiz, VCI çapı ve pro- BNP kullanılabilir. Çalışmamızda yeni tanı almış evre 5 kronik böbrek hastalarında multifrekans BIS ile tespit edilen volüm fazlasının, volüm yükünü gösteren NT-proBNP,VCI çapı ve kan basıncı ile ilişkisini araştırdık. MATERYAL METOD: Çalışmamıza henüz renal replasman tedavisi almamış son dönem böbrek yetmezliği olan seksen beş hasta alındı. Hastaların multifrekans BIS cihazı kullanılarak OH ve ECW değerleri bulundu. OH/ECW oranı üzerinden rölatif doku sıvısı (RDS) tespit edildi. RDS?nın %15?in üzerinde olması mortalite ile ilişkilidir. Hastalarımızı RDS %15?in altında ve üstünde olmak üzere iki gruba ayırdık. Her iki grupta ECHO ile tüm hastaların vena cava inferior çapı hesaplandı ve immunoassay yöntemle NT-pro-BNP değerleri çalışıldı. Klinik takiplerinde kan basınçları alındı. Takiben gruplar arasında, artan volüm yüküyle beraber diğer belirteçlerin yanıtı araştırıldı. Çalışmada elde edilen sonuçların istatistiksel analizleri Statistical Package for Social Sciences 16 programı kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Çalışmaya yaş ortalaması 51.99±16.80 yıl olan 49?u erkek 36?sı kadın 85 hasta alındı. RDS %15?in üzerinde olan grup 1?de 49, %15?in altında olan grup 2?de 36 hasta bulunuyordu. Gruplar arasında yaş (p=0.684), cinsiyet (p= 0.873), üre(p=0.52), kreatinin (p=0.143), GFR(p=0.56), TVS (p=0.710) ISS (p=0.052) açısından istatistiksel anlam taşıyan fark saptanmadı. Ancak gruplar arasında sistolik kan basıncı (p=0,004), diastolik kan basıncı (p=0,01), proteinüri (p=0,019), günlük idrar volümü (p=0,042), volüm fazlası (p<0,001), ESS (p=0,006), albumin (p<0,001), vena cava inferior çapı (p<0,001), pro BNP (0,016) istatistiksel anlam ifade eden fark görüldü. SONUÇ: Henüz renal replasman tedavisi ile volüm kontrolü yapılmamış son dönem böbrek yetmezliği olan hastalarda volüm yükündeki artışla birlikte sistolik ve diastolik kan basıncında, pro BNP değerinde, vena cava inferior çapında artış görülmektedir. Volüm yükü serum albumin düzeyi düşük, günlük idrar çıkışı az ve idrarla protein kaybı fazla olan hastalarda daha belirgindir. ANAHTAR KELİMELER : Son dönem böbrek yetmezliği, BİA, rölatif doku sıvısı, VCI çapı, pro-BNP
Penetran ve künt travmalara bağlı diyafragma yaralanmalarında multidedektör bilgisayarlı tomografi bulgularının değerlendirilmesi
ÖZET: Amaç: Travmatik diafragma rüptürü, hem radyologların hemde cerrahların tanı koymada zorlandığı bir durumdur ve genellikle torakoabdominal bölgenin künt ve penetran travmaları sonucu oluşmaktadır. Erken tanınması ve cerrahi olarak onarılması hayati öneme sahiptir. Günümüzde artan trafik kazaları, kesici delici alet yaralanmaları ve ateşli silah yaralanmaları diyafragma rüptürü insidansında artışa yol açmaktadır. Biz bu çalışmada diyafragma rüptürü gelişen travma hastalarında travma çeşitlerini, diyafragma rüptürüne sekonder gelişen organ herniasyonlarını ve radyolojik olarak saptanan tanısal işaretleri, çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2006-2012 yılları arasında, künt veya penetran torakoabdominal travma sonucu radyoloji kliniğinde 16 veya 64 dedektörlü bilgisayarlı tomografi cihazları ile çekimleri yapılmış ve diyafragma rüptürü nedeni ile cerrahi prosedür uygulanmış 56 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastaların görüntüleri iki deneyimli radyolog tarafından retrospektif değerlendirildi. Hastalar, yaş ve cinsiyet, yaralanma nedeni (penetran veya künt), yaralanan taraf, eşlik eden diğer organ yaralanmaları, diyafragma yaralanmasına sekonder gelişen organların intratorasik herniasyonu açısından değerlendirildi. Ayrıca diyafragma rüptürüne sekonder gelişen radyolojik işaretlerin sıklığı araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 45 erkek (% 80,3) ve 11 kadın (% 19,7) dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 33,9 ± 17,1 (4-84) yıl bulundu. Olgularımızın 37?si (% 66,1) penetran, 19?si (% 33,9) künt travmaya maruz kalmıştı. Travma sonucu 37 hastada (% 66,1) sol, 19 hastada (% 33,9) sağ hemidiyafragma yaralanmıştı. Hastaların tümünde eşlik eden organ yaralaması vardı ve en sık akciğer (% 51,7), daha sonra dalak (% 37,5) yaralanması mevcuttu. 25 (% 44,6) hastada eşlik eden organ herniyasyonu olup en sık kolon (% 60) sonra mide (% 48) herniye olmuştu. En sık radyolojik bulgu ?defektin doğrudan izlenmesi?? (% 53,6) olup takiben ?Abdominal organ herniasyonu? (% 44,6), ?diyafragmada kalınlaşma?? (% 39,3) saptandı. Künt travmalarda (penetran travmalara oranla) diyafragma rüptüründe radyolojik bulguların sıklığı istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla bulundu. Sağ ve sol hemidiyafragma yaralanmaları karşılaştırıldığında künt ve penetran travmalarda diyafragma rüptürünü düşündüren radyolojik işaretler sol tarafta daha fazla saptandı. Sonuç: Radyolog, diyafragma rüptüründe radyolojik özel işaretlere aşina olmalıdır. Künt veya penetran torakoabdominal travmalarda, diyafragma rüptürünü düşündüren bulgular dikkatle değerlendirilmeli ve cerrah bu durum ile ilgili bilgilendirilmelidir. Anahtar kelimeler: Çok kesitli bilgisayarlı tomografi, Travma, Diyafragma rüptürü, Radyolojik işaretler,