
83
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Travmalı olgularda radyolojik tanının medikolegal değeri
Giriş ve Amaç: Klinik Adli Tıp uygulamasında olguları değerlendirmede klinisyenin ve radyoloğun koyduğu tanılar arasında görüş farklılıkları olabilmektedir. Fizik muayene bulgularıyla hastayı bir bütün olarak değerlendiren klinisyenin görüşü önemlidir. Ancak gelişen teknolojiyle spesifikleşen görüntüleme yöntemlerinin, bu alana özgü eğitim almayan klinisyenlerce yorumlanması her zaman mümkün olmayabilir. Çalışmamızda; Anabilim Dalımız tarafından Radyodiagnostik Anabilim Dalı'ndan konsültasyon istenerek medikolegal değerlendirmeleri yapılmış hastaların klinik ve radyolojik tanılarının karşılaştırılarak, radyolojik tanının medikolegal değerlendirme sonucuna etkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Anabilim Dalımız tarafından 2000-2010 yılları arasında Radyodiagnostik Anabilim Dalı'ndan resmi yazıyla konsültasyon istenerek medikolegal değerlendirmeleri yapılmış hastaların tıbbi kayıtları, klinisyen hekimlerin koyduğu tanılar ile istenen radyoloji konsültasyonlarının sonucu konulan tanılar karşılaştırılarak incelendi. Hastaların radyoloji konsültasyonu istenmeden önceki klinik tanılarıyla yetinilmesi halinde yapılacak olan medikolegal değerlendirmelerinin sonuçları ile radyoloji konsültasyonu sonrası yapılmış medikolegal değerlendirmelerinin sonuçları karşılaştırılarak incelendi.Bulgular: İncelenen 333 olgunun yaş ortalaması 38.4±18.9 bulundu. Olgularda 371 klinik tanıdan istenen radyoloji konsültasyonu sonuçlarının; %10.2'sinde iç organ yaralanmasının varlığı konusunda, %20.7'sinde kemik kırık/çıkığının varlığı konusunda farklı değerlendirmeler yapıldığı gözlendi. Radyoloji konsültasyonu sonucuna göre medikolegal değerlendirmeleri yapılmış 327 olgunun; %29.4'ünün yaralanmasının yaşamsal tehlikeye yol açtığı, %70.6'sının yaralanmasının vücutta kemik kırılmasına neden olduğu belirtilmiştir. Olguların radyoloji konsültasyonu yapılmaksızın klinik tanılarına göre medikolegal değerlendirmeleri yapılmış olsaydı; %37'sinin yaralanmasının yaşamsal tehlikeye yol açtığı, %84.7'sinin yaralanmasının vücutta kemik kırılmasına neden olduğu sonucuna ulaşılacaktı.Tartışma ve Sonuç: Travmalı olguların klinik ve radyolojik tanılarında medikolegal değerlendirme sonucunu etkileyebilecek tıbbi görüş farklılıkları ortaya çıkmaktadır. Travmalı olgularda şüpheli veya yetersiz klinik bulguların varlığında objektif bir medikolegal değerlendirme yapılabilmesi için radyoloji konsültasyonu istenmesi uygun olacaktır.
Ankilozan spondilitte hastalık aktivite ve fonksiyon ölçeklerinin Türkçe versiyonlarının farklı yanıt skalarının performansının: Nümerik derecelendirme skalası ve görsel analog skalasının karşılaştırılması
Ankilozan spondilitte hastalık aktivitesi ve fonksiyon ölçeklerinin Türkçeverisyonlarının farklı yanıt skalalarının performansının: numeric derecelendirmeskalası vs görsel analog skalanın karşılaştırılmasıArkaplan: Bath ankilozan spondilit hastalık aktivite indeksi (BASDAI) ve Bathankilozan spondilit fonksiyonel indeks, Ankilozan spondilitli (AS) hastalarda hastalıkaktivitesi ve fonksiyonu değerlendirme amacıyla sıklıkla kullanılan, hastanın kendibildirimine dayalı ölçeklerdir. Daha önce bu ölçeklerin orjinal yanıtlama yöntemleri ileTürkçe'deki geçerliliklerini göstermişti. Bu ölçeklerin orjinal yanıt skalaları 10 santimetrelikgörsel analog skala (VAS) olmakla birlikte, numerik derecelendirme skalasının (NRS), sözelolarak uygulandığında dahi, göreceli olarak basit ve kolay uygulanabilir olduğu gösterilmiştir.Bu nedenle bu çalışmanın amacı AS hastalarında BASDAI ve BASFI'nin iki yanıtlamayönteminin performans karakteristiklerini ortaya koymak ve NRS'nin Türkçe versiyonunungeçerlilik ve güvenilirliğini göstermektir.Hastalar ve Yöntem: BASDAI ve BASFI, aynı zamanda 10-cm'lik VAS ve 11-puanlı NRS cevaplama yöntemleri ile uygulandı. Ölçeğin iç tutarlılığı intraclass korelasyonkatsayısı (ICC) kullanılarak değerlendirildi. Ölçekler hem bazal (0. Gün) hem de ertesi günde(1. Gün), standardize koşullarda dolduruldu. Bazal ve ertesi gün sonuçları test-retestgüvenilirliği için kullanıldı. Yapısal geçerlik için bu ölçeklerin ASDAS, global hastalıkaktivitesi, ağrı skorları, ASQOL, HAQ, SF-36 ile ilişkisi değerlendirildi. Aynı zamandaBASDAI ve BASFI'nın NRS versiyonunun değişiklikleri saptayabilme yeteneği de araştırıldı.Sonuçlar: Total olarak, modifiye New York kriterlerine gore AS'li, 114 hasta (87[%76] erkek, ortalama yaş 39.8 ± 10.9) çalışmaya dahil edildi. Her iki enstrümanın totalskorları yanında VAS ve NRS cevaplama yöntemleri arasında mükemmel uyum söz konusu2idi (ICC değerleri 0.894-0.979 arasında idi). Her iki cevaplama yöntemi elde edilen totalskorlar ASDAS-CRP, hastanın global hastalık aktivite değerlendirmesi ve global ağrıdeğerlendirmesi, ASQOL, HAQ ile korele bulundu. BASDAI ve BASFI için NRSformatında cevaplama süresi gerek 0 gerek 1. Günde anlamlı olarak daha kısa idi (her birkarşılaştırma için p<0.005). Çalışma hastalarımız NRS cevaplama yöntemini daha kolayanlaşılır ve cevaplanır buldular (p<0.001). Hastalar aynı zamanda NRS'nin VAS yönteminegore daha tercih edilebilir olduğunu belirttiler (p<0.001).Yorum: Bu çalışmanın sonuçları BASDAI ve BASFI'nin NRS yanıtlamaversiyonunun geçerliliğini göstermiş ve bu ölçeklerin 11-puanlı NRS ile cevaplanabileceğikonusunda kanıt temin etmiştir.
Ratlarda TNBS ile oluşturulan deneysel kolit modelinde nilotinibin etkinliği
eklenecekGiriş ve Amaç:İnflamatuvar barsak hastalıkları (İBH), nedeni halen tam olarak aydınlatılamamış, immünolojik, genetik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı ve tedavi seçeneklerinin kısıtlı olduğubir hastalık grubudur. Çalışmanın amacı; ratlarda,Trinitrobenzen sülfonik asit (TNBS) ile oluşturulankolit modelinde bir tirozin kinaz inhibitörüolannilotinibin etkinliğini araştırmaktır.Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Hastanesi Deneysel Araştırma Laboratuarındansağlanan21 adet, ortalama ağırlığı 209,43 ± 8,92 gr (aralık 193-222 gr.)olanrat çalışmaya alındı.Sağlıklı kontrol grubunda yer alan (Grup 1) ratlara(n: 7) rektal yollaserum fizyolojikverildi. Pozitif kontrol grubunda (Grup 2) yer alan ratlara (n: 7) rektal kanül ileTNBS uygulamasından sonra tedavi verilmedi. Tedavi grubundaki (Grup 3) ratlara(n: 7) TNBS ile aynı gün başlanacak şekilde 14. güne dek nilotinib 20mg/kg, orogastrik sondaaracılığıyla, 2?ye bölünmüş dozdaverildi.14 gün boyunca günlük kilo takipleri yapıldı.Çalışma sonunda ratlar sakrifiye edildi.Kolon dokusunda makroskobik ve mikroskobikpatoloji skorları, apopitotik indeks, immünohistokimyasal yöntem ile gruplar arasında PDGFR alfa ve beta skorları değerlendirildi. Doku ve serum TNF-alfa düzeyleri ELISA yöntemiyle çalışıldı.Bulgular:Grup 1 ile Grup 3,Grup 2 ile Grup 3 ve Grup 1 ile 2 arasında 1-14.günler arasında kilo farkı açısından istatistiksel olarak anlamlı farksaptanmıştır(Sırasıyla +8.3 gr ve -0.7 gr, P=0.031; -14.0 gr ve-0.7gr,P=0.047;+8.3 gr ve-14.0 gr, P=0.008). Grup 1 ve Grup 3 makroskobik skorlar açısından benzerken Grup 1 ile Grup 2ve Grup 2 ile Grup 3arasında makroskobik skor ortalaması açısından istatistiksel olarak anlamlı farksaptandı (Sırasıyla 0ve 1.43±0.65,P=0.014;1.43±0.65 ve 0, P=0.009).Grup 1 ile Grup 2 veGrup 2 ile Grup 3 arasında mikroskobik skor ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (Sırasıyla 2.0±0.45 ve 7.71±1.48, P=0.034; 7.71±1.48ve 2.86±0.53,P=0.030).Grup 1 ve Grup 3 mikroskobik skorlar açısından benzerdi.Grup 1 ile Grup 2 ve Grup 2 ile Grup 3 arasında PDGFR alfa skorları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (Sırasıyla 1.33±0.21ve2.71±0.18, P=0.004;2.71±0.18ve 1.57±0.3, P=0.014). Grup 21 ile Grup 2 ve Grup 2 ile Grup 3 arasında PDGFR betaskorları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (Sırasıyla 1.50±0.22ve 2.57±0.20,P=0.011; 2.57±0.20 ve 1.57±0.3,P=0.025). Grup 1 ve Grup 3,hem PDGFR alfa hem dePDGFR beta skorları açısından benzer bulunmuştur. Grup 1 ve Grup 2 ile Grup 1 ve Grup 3 arasında doku TNF-alfa düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (Sırasıyla 0.23±0.01ve 0.39±0.06, P=0.002; 0.23±0.01ve 0.40±0.05, P=0.003). Grup 2 ve Grup 3?tedoku TNF-alfa düzeyleri benzerdi.Serum TNF-alfa düzeyleri ve apopitoz açısından tüm gruplar benzerdi.Sonuç: Nilotinib, ratlarda TNBS ile oluşturulan deneysel kolit modelinde kilo ile makroskobik ve mikroskobik patolojik skorlar üzerine anlamlı etki yapmış yani belirgin mukozal iyileşmesağlamıştır. PDGFR alfa ve PDGFR beta düzeylerinde azalmaya neden olurken apopitotik skorlar ve TNF-alfa üzerine anlamlı etkisi olmamıştır.Anahtar Kelimeler:Nilotinib, TNBS, PDGFR,TNF alfa,rat
Major histokompatibilite antijen bölgesini temsil ettiği düşünülen (TAG) single nükleotid polimorfizmlerinin HLA-B27'i tanımlamadaki geçerliliğinin değerlendirilmesi
Arkaplan: Ankilozan spondilit (AS) HLA-B27 ile güçlü bir ilişki göstermektedir. Bu etkileşimin en iyi bilinen hastalık ilişkisi olması ve 1973?den beri biliniyor olmasına rağmen HLA-B27 tiplendirmesi teknik olarak bazı güçlükler göstermektedir. Daha önce yapılan çalışmalarda Avrupalı ve Asyalı AS?li hastalarda, rs4349859 ve rs13202464 no?lu tek nükleotid polimorfizmlerinin (single nucleotide polymorphisms; SNPs) major histokompatibilite kompleksi ile (MHC) tag olduğu ve HLA-B27 tespitinde kullanılabileceği gösterilmiştir. Amaç: Bu çalışmanın amacı HLA-27 tespitinde daha önce bahsedilen SNP?lerin sensitivite ve spesifisitesini değerlendirmektir. Yöntem: Polimeraz zincir reaksiyonu restriksiyon fragmanı uzunluk polimorfizmi (polymerase chain reaction restriction fragment length polymorphism;(PCR-RFLP) yöntemi kullanılarak iki SNP (rs13202464 and rs4349859) genotiplendirildi. Bu genotiplendirme için gerekli primerler primer-BLAST arayüzü kullanılarak Primer3 algoritması ile dizayn edildi. PCR ürünleri BmrI ve Taq?I restriksiyon enzimleri ile sindirime uğratıldı. Gentiplerin kalite kontrolü için random seçilen bazı örnekler aynı zamanda ABI 3130 automated DNA sequencer cihazı kullanılarak sekanslandı. HLA-B27 analizi ticari olarak bulunan SSP-typing kit kullanılarak genotiplendirildi. SSP-tiplendirme sonuçları %2 agarose jel üzerinde gösterildi Sonuçlar: Çalışmaya toplamda modifiye New York kriterlerine göre AS olarak izlenen 207 hasta (%72 erkek, ortalama yaş 42.3 ± 10.8 ve 146 [%71] HLA-B27 pozitif) ve 32 sağlıklı kontrol (%78 erkek, ortalama yaş 52.7 ± 10.8 ve 2 [%6] HLA-B27 pozitif) dahil edildi. rs4349859 no?lu SNP için efekt alleli (A) yüksek spesifiteye sahipti (1.000) ancak sensitivite değeri 0.469 idi. rs13202464 no?lu SNP için efekt alleli (G) için spesifite 0.967 ve sensitivite 0.530 olarak hesaplandı. Yorum: Bu çalışmanın sonuçları daha önce HLA-B27 için oldukça güçlü tag olduğu bildirilen SNP?lerin, Türk popülasyonunda, klasik HLA-B27 tayin yöntemlerine göre avantajı olmadığını düşündürmektedir. Bizim toplumumuzda HLA-B27 ile daha güçlü ilişki gösteren SNP?lerin saptanabilmesi için başka çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Başağrısı yakınması ile başvuran geriatri yaş grubu hastalarının 3. uluslararası başağrısı sınıflandırma ölçeğine göre retrospektif olarak değerlendirilmesi
Başağrısı, toplumda en sık görülen, nöroloji ve acil polikliniklerine başvurular değerlendirildiğinde de ilk sıralarda yer alan yakınmalar arasındadır. Başağrısı görülme sıklığının, yaşlılarda da gençlerdekine yakın olmasına karşın, ileri yaşlarda daha tehlikeli durumların da başağrısına neden olabileceği bilindiğinden, değerlendirilmelerin dikkatli yapılması gerekmektedir. Bu çalışma 65 yaş üstü hastalarda, başağrısının epidemiyolojik özelliklerini, etyolojik faktörlerini ve tedaviye yanıtı değerlendirebilmek amacıyla yapılmıştır. Retrospektif olarak yaptığımız bu çalışmada, 2011-2013 yılları arasında, başağrısı (R51 tanı kodlu) yakınması ile başvurmuş olan 65 yaş ve üstü [yaş ortalaması 73,5±6,9 ] 175 hastanın [49 erkek (% 28), 126 kadın (% 72)] verileri incelenmiştir. Baş ağrısı sınıflandırması, öykü ve ileri tetkik sonuçları dikkate alınarak yapılmış; kriter olarak da "Uluslararası Baş ağrısı Sınıflandırma Ölçeği III" kriterleri kullanılmıştır. Sonuçta epidemiyolojik olarak sıklık, kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bulunmuştur. En sık görülen başağrısı türü, primer başağrısı olarak değerlendirilmiştir (% 81.1). Primer baş ağrıları arasında sırasıyla en sık görülenler gerilim tipi baş ağrısı (% 39.4), trigeminal nevralji (% 31), aurasız migren (% 13.4) ve auralı migren (% 7.7) olarak belirlenmiştir. En sık görülen sekonder başağrıları sırasıyla, hipertansiyon ile ilişkili başağrısı (% 24.2), temporal arterite bağlı başağrısı (% 18.2), servikal patolojiye bağlı başağrısı (% 18.2) ve intrakraniyal kitleye bağlı başağrısı (% 12.1) olarak saptanmıştır. Beyin MRI görüntülemeleri baş ağrısı tiplerine göre değerlendirildiğinde, primer başağrısı hastalarında en sık iskemik gliotik değişiklikler izlenmiştir (% 73,9). Primer başağrısı profilaksisinde birinci sırada selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI), ikinci sırada trisiklik antidepresanların (TCA) tercih edildiği gözlenmiştir. Eşlik eden risk faktörleri açısından değerlendirme yapıldığında, primer ve sekonder başağrısı grupları arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Çalışmamızın sonuçları, benzer şekilde düzenlenmiş diğer epidemiyolojik çalışmalarla uyumlu bulunmuştur. Buna göre yaşlı hastalarda en sık görülen baş ağrısı tipi, primer baş ağrısıdır. İleri yaş hastalarda, başağrısı tanı ve tedavi protokollerinin daha etkin bir hale getirilebilmesi için, prospektif, çok merkezli, daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmaların yararlı olacağı öngörülmüştür.
Tzanck yayma testinin bazal hücreli karsinomanın tanısında ve alt tiplerinin belirlenmesindeki yeri
Bazal hücreli karsinomanın kesin tanısı histopatolojik inceleme ile konur. Ancak tümör kozmetik açıdan önemli olan bir bölgede yerleştiğinde, cerrahi eksizyon dışında bir tedavi yöntemi planlandığında, eksizyon skarı üzerinde rekürrens şüphesi olan yeni bir lezyon gelişiminde, cerrahi eksizyon öncesinde doğru cerrahi sınırın seçilebilmesi için özellikle agresif tip bazal hücreli karsinomaların belirlenmesi ve bazal hücreli karsinomanın diğer malign deri tümörlerinden ayrımında veya hastada bazal hücreli karsinomadan şüphelenilen çok sayıda tümör bulunması durumunda invazif olmayan alternatif tanı yöntemlerine gereksinim vardır. Bu çalışmada sitolojinin bazal hücreli karsinomanın tanısında ve alt tiplerinin belirlenmesindeki yeri ile sitolojik tanıdaki deneyim süresinin doğru tanıya katkısının araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmaya klinik olarak bazal hücreli karsinomadan şüphelenilen lezyonları olan 61 hasta dahil edildi ve toplam 83 lezyondan Tzanck yayma alındı. Örnekler bazal hücreli karsinoma ve alt tiplerinin tanısı açısından, sitoloji konusunda az deneyimli (Dermatolog A) ve deneyimli (Dermatolog B) iki dermatolog tarafından değerlendirildi. Histopatolojik tanı kesin tanı olarak kabul edildi. Kesin tanısı bazal hücreli karsinoma olan ve alt tipleri belirlenen 72 tümör için, iki dermatoloğun sitolojik tanıları histopatolojik tanılar ile karşılaştırıldı ve dermatologların sitolojik tanıları arasındaki uyum değerlendirildi. İki dermatolog da bazal hücreli karsinomaların tümüne doğru tanı koydu ve aralarındaki uyum çok iyi derecedeydi (κ=1, pK=0.001). Dört infiltratif alt tip agresif tümöre iki dermatolog da doğru tanı koyamadı. Sitolojik tanılar ile histopatolojik tanılar arasında; karışık (Dermatolog A: κ=0.289, p=0.014; Dermatolog B: κ=0.296, p=0.007) ve pigmente (Dermatolog A: κ=0.354, p=0.001; Dermatolog B: κ=0.215, p=0.001) tip tümörlerde iki dermatolog için az derecede, keratotik tip tümörlerde Dermatolog A (κ=0.550, p=0.001) ve Dermatolog B (κ=0.164, p=0.087) için sırasıyla orta ve zayıf derecede, kistik tip (Dermatolog A: κ=0.045, p=0.399; Dermatolog B: κ=0.040, p=0.225) tümörlerde ise iki dermatolog için de zayıf derecede uyum saptandı. Nodüler tip (Dermatolog A: κ=-0.052,p=0.443; Dermatolog B: κ=-0.075, p=0.344) tümörlerde sitolojik ve histopatolojik tanılar arasında uyum saptanmadı. Sitoloji bazal hücreli karsinoma tanısı için duyarlı ve güvenilir bir yöntemdir ve kısa süreli bir sitoloji eğitimi bu tümöre doğru tanı konulmasını sağlayabilir. Bu çalışmadaki bazal hücreli karsinoma alt tiplerinin çeşitliliğinin ve özellikle agresif alt tiplerin sayısının azlığına rağmen sitolojinin bu tümörün histopatolojik alt tiplerinin belirlenmesinde duyarlı ve güvenilir bir tanı yöntemi olmadığı düşünülmüştür.
Obstrüktif uyku apne sendromu şiddetinin karotis arter intima - media kalınlığı ve serum paraoksonaz düzeyi ile ilişkisi
Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OUAS), uyku sırasında üst hava yolunda tekrarlayan tıkanmalar, bu tıkanmış hava yoluna karşı artan solunum eforu ve sık uyku bölünmeleri ile karakterize bir tablodur. Tedavi edilmemiş OUAS'ı olan hastalarda tekrarlayan hipoksi/reoksijenizasyon döngüsü ve oksidatif stres, kardiyovasküler komplikasyonların gelişiminde rol oynamaktadır. Çalışmamızda; OUAS tanısı konulan hastalarda, aterosklerozun erken bulgusu olan karotis arter intima-media kalınlığının ve oksidatif hasarın bir belirteci olan paraoksonaz serum düzeylerindeki değişimin değerlendirilmesi, ayrıca bu iki parametre ile hastalık şiddeti arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmamıza Mayıs 2013- Ocak 2014 tarihleri arasında OUAS ön tanısı ile Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Uyku Bozuklukları Merkezi'nde bir gece yatırılarak polisomnografi (PSG) tetkiki yapılan 120 gönüllü dahil edildi. AHİ<5/sa olan 30 olgu basit horlama/kontrol grubu olarak değerlendirildi. AHİ>5/sa olan olgular OUAS kabul edilerek, 30 hafif OUAS, 30 orta OUAS ve 30 ağır OUAS'lı hasta çalışmaya alındı. Hastalardan serum paraoksonaz (PON1) aktivitesi ölçümü için kan alındı ve analize kadar -20ºC' de saklandı. Çalışmaya alınan tüm hastaların ekokardiyografi cihazı ile vasküler prob kullanılarak karotis intima-media kalınlığı (IMK) ölçüldü ve sonuçlar kaydedildi. Tanı grupları arasında, OUAS ağırlığı arttıkça PON1 serum düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşme gözlenirken (p<0,05), karotis IMK değerlerinde istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde artış saptandı (p<0,001). PON1 düzeyi ile karotis IMK arasındaki ilişki incelendiğinde ise negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu görüldü (p<0,05). Çalışmamız sonucunda PON1 ile karotis IMK arasında korelasyon saptanması; paraoksonaz enzim aktivitesinin OUAS'lı hastalarda vasküler hasarın bir göstergesi olarak kullanılabileceğini göstermektedir. OUAS ağırlığına bağlı olarak, PON1 enzim aktivitesi ile birlikte karotis IMK ölçümünün OUAS'ta kardiyovasküler hastalık riskini öngörmede kullanılabileceği çalışma sonuçlarımızla desteklenmiştir. Anahtar kelimeler: Karotis arter intima-media kalınlığı, Obstrüktif uyku apne sendromu, Paraoksonaz
Küçük boyutlu akciğer nodüllerinin Bilgisayarlı Tomografi ile saptanmasında Maksimum Intensite Projeksiyon (MIP) tekniğinin tanısal önemi
Akciğer patolojilerinde olası akciğer kanserinin öncülleri olabileceği için pulmoner nodüllerin erken ve doğru tanısı büyük önem taşır. Günümüzde pulmoner nodüllerin tanısında direkt röntgenogram öncelikli radyolojik modalite olarak yerini korumaktadır. Bilgisayarlı Tomografi (BT) ile değerlendirme ise pulmoner nodüllerin tanı ve takibinde günümüzde direkt röntgenogramdan sonra en sık kullanılan ve duyarlılığı en yüksek olan görüntüleme modalitesidir. Bu temel yöntemlerden başka Pozitron Emisyon Tomografi (PET) ve Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) de pulmoner nodül tespitinde daha az sıklıkla kullanılabilmektedir. Radyolojide özellikle küçük boyutlu pulmoner nodüllerin saptanmasının zorluğu önemli problemlerden birini oluşturmaktadır. Günümüzde BT ile takip edilen pulmoner nodüller; boyutlarına, yoğunluklarına veya lokalizasyonlarına bağlı olarak inceleme sırasında gözden kaçabilmektedir. Özellikle 1 cm altındaki nodüllerin BT ile saptanmasında teknik nedenlerden kaynaklanan yetersizlik oluşabilmektedir. Radyolojide küçük pulmoner nodüllerin tanısını yüksek duyarlılık ve hızla yapabilmek için çeşitli BT teknikleri üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Bunlar arasında Maksimum İntensite Projeksiyon (MİP) görüntüleme ve Volume Rendering (VR) gibi üç boyutlu rekonstrüksiyon teknikleri, iki bağımsız okuma, kesit kalınlığını azaltma ve yeni bir BT temelli nodül tanı yöntemi olan Computer Aided Design (CAD) yer almaktadır. Bu yöntemlerden MIP tekniği, sıklıkla kullanılan üç boyutlu rekonstrüksiyon yöntemlerinden biri olup akciğer nodüllerinin saptanmasında rolü olduğuna dair çeşitli çalışmalar ve görüşler söz konusudur. Bu çalışmanın amacı BT incelemesi ile küçük boyutlu pulmoner nodül saptanan hastalarda, MIP tekniğinin, klasik yönteme göre duyarlılığının saptanması ve bu tekniğin nodül değerlendirme süresinde anlamlı düzeyde süre kısalması sağlayıp sağlamadığını belirleyebilmektir. Bu amaçla, etik kurul onayını takiben 2012 Nisan ile 2012 Aralık tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Hastanesine çeşitli şikayetlerle başvurup Radyoloji Anabilim Dalı'nda toraks BT değerlendirmesi ile akciğer nodülü saptanmış 69 hasta (339 nodül) çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların 3 mm. kalınlıktaki aksiyel kesitleri ile aksiyel planda alınan MIP kesitleri farklı zamanlarda süre tutularak, ayrı ayrı iki radyolog tarafından önceki raporları dikkate alınmadan değerlendirilmiştir. Nodüllerin sayıları, boyutları, lokalizasyonları ve değerlendirme süreleri her bir yöntem için ayrı olarak kayıt edilmiştir. İstatistiksel incelemede, klasik 3 mm aksiyel kesit görüntüler altın standart grup kabul edilerek, MIP görüntülerin olduğu grup ile arasındaki uyum düzeyi "intraklass korelasyon katsayısı" kullanılarak değerlendirilmiştir. Ayrıca gruplar arasındaki raporlama süre farklılıklarının anlamlı olup olmadığı ise "Paired Sample T test" kullanılarak yapılmıştır. Her bir radyolog için 5 mm. altındaki ve 5-10 mm. arasındaki nodüllerin saptanmasında MIP tekniğinin duyarlılığı ayrı olarak hesaplanmıştır. Radyologlar arasındaki uyum da "intraklass korelasyon katsayısı" kullanılarak değerlendirilmiştir. İstatistiksel değerlendirmeler sonucunda, radyologlar arası değerlendirme uyumu %86,8 saptanmış olup mükemmel uyumlu bulundu. Yapılan intraklass korelasyon testleri ile 1. radyoloğun MIP değerlendirmesinin altın standart ile uyumu 5 mm'den küçük nodüller için %78,6; 5-10 mm nodüller için %84,7 olarak hesaplandı. İkinci radyoloğun MIP incelemesinin altın standart ile uyumu ise 5 mm'den küçük nodüller için %90,3; 5-10 mm nodüller için %84,4 olarak hesaplandı. Bütün bu değerler p<0,05 olup gruplar arası uyum istatistiksel olarak anlamlı bulundu. 1. radyoloğun MIP ile nodül tespitindeki duyarlılığı %81,4 iken 2. radyoloğun duyarlılık düzeyi %83,4 olarak saptandı. Raporlama süreleri açısından yapılan incelemede MIP görüntülerini değerlendirme sürelerinin altın standartla karşılaştırıldığında her iki radyolog için de raporlama sürelerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde kısalma bulundu. Sonuç olarak, akciğer nodüllerinin saptanmasında alternatif bir yöntem olarak MIP görüntüler kullanılmasının değerlendirme süresini anlamlı derecede kısalttığı ve altın standart olarak kabul ettiğimiz klasik aksiyel kesitlerdeki nodül sayılarına yakın, yüksek duyarlılıkta nodül saptama özelliği gösterdiği saptanmıştır. Bu verilere göre MIP görüntüleme, akciğer nodüllerinin değerlendirilmesinde klasik aksiyel kesitler yanında, hızlı ve güvenilir bilgi vermesi nedeni ile yardımcı yöntem olarak tercih edilebilecektir.
Sıçanlarda hareket kısıtlama stresinin torasik aortanın yapı ve işlevlerinde oluşturduğu glikasyon/lipoksidasyon-temelli değişiklikler üzerine doksisiklinin dozla ilişkili etkileri
Doksisiklin matriks metalloproteinaz (MMP) enzimlerini inhibe eder. MMP'ler ekstraselüler matrikste çeşitli proteinlerin yıkımına yol açan, çeşitli hastalık ve durumlarda etkili rolleri olan enzimlerdir. Doksisiklin aynı zamanda sistemik ve vasküler oksidatif stresi de azaltır. Doksisiklinin yüksek kan glikozunun protein, lipoprotein ve/veya nükleik asitlerle non-enzimatik glikasyonunu engelleyerek ileri glikasyon son ürünleri (AGE; Advanced Glycation Endproducts)'nin oluşumunu azaltır. Karboksimetillizin (CML) AGE ve ileri lipoperoksidasyon son ürünleri (ALE) yolağının ortak son ürünlerindendir. CML oluşumunun, diyabet (DM), yaşlanma, hiperlipidemi, sigara içme, hipertansiyon, inflamasyon, Alzheimer gibi hastalıklarla da ilişkili olduğu bilinmektedir. Doksisiklin hücreyi stres ve apoptozise karşı korur. Stres hormonları hiperglisemik hormonlardır. Hiperglisemi oksidatif stresi tetikler. Biyokimyasal kökenli olan tüm stresler gibi davranışsal stres de oksidan hasara sebep olur. Hareket kısıtlama stresi dislipidemi, karbonhidrat metabolizmasında bozukluk, nitrik oksit (NO) üretiminde azalma, ateroskleroz ve antioksidan durumda dengesizlik sonucu oksidan hasara yol açar. Kronik strese maruziyetin de oksidatif stresi artırarak lipit peroksidasyonunu artırması, yol açacağı yüksek kan şekeri düzeyleriyle protein glikasyonunu artırması ve sonuçta AGE ve ALE düzeylerini yükseltmesi beklenir. Bu durumda, doksisiklin, hareket kısıtlaması stresine maruz kalmış sıçanlarda oksidatif hasara ve protein glikasyonuna karşı koruyucu olacaktır. Bu çalışma, davranışsal stresin, kardiyovasküler sistemde ileri glikasyon ve lipoperoksidasyon son ürünlerinin birikimi ile sonuçlanıp sonuçlanmadığını yapısal ve işlevsel olarak ortaya koymak ve bu süreçte doksisiklinin doza bağımlı koruyucu etkisini belirlemek amacı ile 48 adet erkek Sprague Dawley sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Sıçanların vücut ağırlıkları (VA), kan şekeri ve HbA1c düzeyleri değerlendirildi. İzole torasik aorta preperatları endotel ve düz kas işlevleri açısından izole organ banyosu sisteminde değerlendirildi. MMP aktiviteleri jelatin zimografi yöntemi ile ölçüldü. Oksidan/anti-oksidan durum belirteci olarak glutatyon ve malondialdehit derişimleri saptandı. İmmunohistokimyasal boyama ile AGE/ALE varlığı, apoptozis, anjiyogenez değerlendirildi. Uygulamaların davranışlar üzerine etkisini belirlemek için Açık Alan ve Yükseltilmiş Artı Labirent testleri uygulandı. Kronik stres uygulaması VA kaybına yol açtı. Akut stres kan şekeri değerlerini artırdı. Yapılan uygulamalar, glikasyonu artırmamaları nedeniyle HbA1c değerlerini değiştirmedi. Kronik stres, sıçan izole torasik aortalarında endotel hasarı yanında düz kasta gevşemeyi artırıcı bir etki yarattı. Bu etki üzerinde doksisiklin 15 mg/kg/gün dozunda koruyucu olurken, 30 mg/kg/gün dozunda ise stres ile benzer etkiler oluşturdu. Doksisiklin 30 mg/kg/gün uygulaması genel olarak stres ile aynı yönde etki gösterdi. Düşük doz doksisiklinin anti-oksidan, yüksek doz doksisiklinin ise oksidan etki eğiliminde olduğu saptandı. Kronik stres proMMP-2 ve MMP-9 aktivitelerini artırdı. Doksisiklinin her iki dozu MMP-2 aktivitesini inhibe etti. Yapılan davranış testleri ile stres uygulamalarının anksiyete eğilimini artırdığı 15 mg/kg/gün dozunda doksisiklin uygulamasının ise anksiyeteye karşı koruyucu eğilim oluşturduğu saptandı. Anahtar kelimeler: Doksisiklin, hareket kısıtlama stresi, aorta, karboksimetillizin, matriks metalloproteinazlar.
Karotis arter stenozlarında endovasküler tedavi etkinliğinin belirlenmesi
Serebrovasküler hastalıklar, tüm dünyada, erişkinlerde, kanser ve kalp hastalıklarından sonra en önemli ölüm sebebidir. İnmelerin en önemli sebeplerinden biri karotis arter stenozudur. Bu çalışmanın amacı; merkezimizde 2000-2014 yılları arasında karotis arter stenozu nedeniyle endovasküler tedavi uygulanan 114 hastanın retrospektif olarak değerlendirilmesi ve elde edilen verilerin mevcut literatür bilgileri ile karşılaştırılmasıdır. Çalışmada Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi Girişimsel Radyoloji Ünitesinde 01/01/2000-01/02/2014 tarihleri arasında selektif karotis anjiyografi sonrası karotis endovasküler stent uygulaması yapılan 114 hasta incelenmiştir. Hastaların 83'ü erkek (%72,8), 31'i kadın (%27,2) olup yaşları 41-86 (ortalama 69±8,7) arasındaydı. İnceleme retrospektif olup hastaların, demografik bilgileri (yaş, cinsiyet, eşlik eden diğer sistemik hastalıkları), işlem öncesi stenoz oranları ve stenozun bulunduğu taraf, plak tipi, kullanılan stent tipi, işlem sırasında antikoagülasyon tedavi kullanımı, işlem sırasında emboli koruyucu sistemi (EKS) kullanımı, işlem sırasında predilatasyon ve postdilatasyon uygulanması, işlem sonrasında damar oklüzyon cihazı kullanımı, stent yerleştirilmesinde başarı oranı, erken dönem komplikasyonlar (<30 gün), stentte restenoz görülme sıklığı, hastaların 6. ay, 1. sene, 2. sene, 5. sene kontrolleri ve bu kontrollerde uygulanan radyolojik görüntüleme sonuçları, taburculuk süreleri değerlendirilmiştir. Karotis stenozu gelişen kadın hastalarda hipertansiyon eşlik etme oranı, erkeklere göre daha yüksektir (p<0,01). Erken komplikasyon gelişimi ile ülsere plak varlığı arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Oransal olarak Nitinol stent kullanılan hastalarda, Wallstent kullanılan hastalara göre erken komplikasyon gelişimi yüksek olarak izlendi (p=0,062). Hastaların hepsinde stent yerleştirme işlemi, bazı hastalarda ek işlemlere gerek duyulsa da, başarıyla gerçekleştirildi. İlk 30 gün içerisinde 13 hastada (%11,4) embolik olaylar ve enfarkt oluşumu izlendi. Bu hastaların birinde embolik olaylara bağlı eksitus görüldü. Geç dönemde farklı düzeylerde stenoz gelişimi izlendi. Kontrolleri mevcut olan 97 hastanın 11'inde (%11,3) farklı düzeylerde stenoz geliştiği izlendi. Bu hastaların 4'ünde (%4,1) tam oklüzyon geliştiği anlaşıldı. Yine hastaların 4'ünde (%4,1) işlem gerektirmeyen %50'nin altında stenoz gelişimi mevcut iken, 3'ünde (%3,09) %50 üzerinde stenoz gelişimi saptandı. Stenoz gelişmeme olasılığı birinci yılın sonunda %98, ikinci yılın sonunda %96, beşinci yılın sonunda %87 olarak belirlendi. Ortalama stenoz gelişim süresi 4,86±0,11 yıl olarak hesaplandı. Merkezimizde karotis arter stenozlarında uyguladığımız endovasküler tedavide stentlerin açık kalım oranları, erken komplikasyon oranları, literatürdeki çalışmalar ile benzer bulunmuştur. Bununla birlikte olgu sayısının artması ve takip sürelerinin uzatılması ile uygulanan tedavi etkinliği ve komplikasyonları konusunda daha iyi fikir sahibi olabiliriz.