
70
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
KOAH hastalarında konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak maksiller sinüslerin morfometrik ve volümetrik incelenmesi
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) zararlı gaz ve partiküllere karşı oluşan, akciğerlerde hava yollarını, interstisyum ve damar yatağını etkileyen anormal enflamatuar cevapla karakterize sistemik bir hastalıktır. KOAH'lı bireylerde meydana gelen sinonazal değişikliklerin maksiller sinüs morfolojisi ve hacmini etkileyebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada KOAH'lı hastalarda konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) kullanılarak 3D Synapse yazılım programı ile maksiller sinüslerin morfometrik ve volümetrik olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamızda; Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi tomografi arşivindeki, 6'sı kadın 34'ü erkek 40 KOAH'lı hasta ile, 40 sağlıklı birey olmak üzere toplam 80 hastanın KIBT görüntüsü retrospektif olarak incelenmiştir. KOAH ve kontrol grubunda maksiller sinüslerin alan ve hacimleri 3D Synapse (Fujifilm, Tokyo, Japonya) yazılım programında ölçülmüş ve bulgular yaşa, cinsiyete, maksiller sinüs anatomik varyasyonlarına ve patolojilerine, dişsizlik sınıflamasına göre istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre; KOAH grubunda maksiller sinüs alanı sağ, sol ve toplamda sırasıyla 582.9 mm2, 578 mm2 ve 1161.08 mm2, kontrol grubunda ise 640.5 mm2, 692 mm2 ve 1332.25 mm2 olarak bulunmuştur. Sağ maksiller sinüs alanı ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiş, ancak KOAH grubunun sol maksiller sinüs ve toplam sinüs alanı, kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük saptanmıştır (p<0.05). Maksiller sinüslerin ortalama hacimleri ise KOAH grubunda sağ, sol ve toplamda sırasıyla 11.5 cm3, 12.03 cm3 ve 23.53 cm3 iken, kontrol grubunda 15.52 cm3, 15.92 cm3 ve 31.44 cm3 olarak bulunmuştur. Sağ, sol ve toplam maksiller sinüs hacmi ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0.05). KOAH'lı bireylerde maksiller sinüs hacmi kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak; KIBT, maksiller sinüslerin değerlendirilmesinde pratik ve etkili bir görüntüleme yöntemidir. KOAH gibi sinonazal değişikliklere neden olan enflamatuar hastalıkların maksiller sinüs boyutlarını etkileyebileceği düşünülmektedir
Mental foramen ve mental arterin ultrasonografik değerlendirilmesi
Mental foramen (MF); lokalizasyonu ve içinden geçen nörovasküler yapılar nedeniyle, anatomik ve morfolojik özelliklerinin klinisyenler tarafından tam olarak bilinmesi gereken mandibuladaki önemli bir yapıdır. Mandibulanın ön kısmının beslenmesinden sorumlu olan mental arter ise, inferior alveolar arterin devamı olduğundan, mandibulanın vaskülarizasyonunda önemli yer tutar. Bu çalışmanın amacı; mental foramen morfolojisi ve morfometrisini ultrasonografi (USG) ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile karşılaştırmalı olarak incelemek, USG'de mental arter kan akımı parametreleri ile yaş, cinsiyet, dental durum, alveolar kret yüksekliği ve mandibular kortikal indeks (MKİ) arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmamızda hasta grupları Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'na çeşitli nedenlerle KIBT çekimi yapılması için başvuran 18 yaş ve üzeri hastalar arasından seçilmiştir. 18-39, 40-59, 60 yaş ve üzeri olmak üzere her bir grupta 20 hasta olacak şekilde toplam 60 (21 erkek 39 kadın) hastanın 120 mental forameni ve mental arteri değerlendirilmiştir. USG ile yapılan ölçümlerde; MF'nin ortalama yatay çapı 4.14±0.86 mm, dikey çapı 2.93±0.82, alveolar krete olan mesafesi 9.53±3.85 mm olarak tespit edilmiştir. KIBT ile yapılan ölçümlerde; MF'nin ortalama yatay çapı 4.62±0.78 mm, dikey çapı 2.88±0.68 mm, alveolar krete olan mesafesi 9.72±3.33 mm olarak bulunmuştur. MF'nin yatay çapı bakımından USG ve KIBT ölçümleri arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0.05). Kan akımı kaydedilemeyen mental arterin bulunmadığı, 31 (%25.8)'inin güçlü kan akımına, 89 (%74.2)'unun ise zayıf kan akımına sahip olduğu gözlenmiştir. Mental arterdeki kan akımını gösteren parametrelerin cinsiyet ile ilişkisi değerlendirildiğinde, mental arter ortalama hız (MD) değerinin erkeklerde kadınlardan anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Mental arter kan akım parametreleri MKİ skorlamalarına göre karşılaştırılmış ve zaman ortalamalı maksimum hız (TAMAX), zaman ortalamalı ortalama hız (TAMEAN) ve akış hacmi ortalama değerleri C1, C2 ve C3 gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir ve değerler C2 grubunda anlamlı olarak daha yüksek tespit edilmiştir (p<0.05). Sonuç olarak, ultrasonografi maksillofasiyal bölgedeki anatomik bir yapı olan mental foramenin ve mental arterin kanlanmasının değerlendirilmesinde etkili bir yöntemdir.
Anterior mandibuladaki nörovasküler yapıların konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Sağ ve sol mental foramenler arasında yer alan, interforaminal bölge olarak da adlandırılan mandibulanın anterior bölgesi önemli anatomik yapıları ve varyasyonlarını içermektedir. Anterior mandibulada; mental sinir, insisiv kanal, lingual foramen ve vasküler kanalları, lingual arter, submental arter, mylohyoid arter gibi komplikasyonlara açık önemli anatomik yapılar bulunmaktadır. Bu anatomik yapıların doğru teşhisi; bölgenin lokal anatomisinin radyolojik olarak değerlendirilmesinde, cerrahi işlemler sırasında ve sonrasında nörovasküler komplikasyonların engellenmesi açısından klinik olarak önemlidir. Bu çalışmanın amacı; Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı arşivinde yer alan 200 olgunun anterior mandibula bölgesinde yer alan; mental foramen, aksesuar mental foramen, alveolar loop, mandibular insisiv kanal ve mandibular lingual foramenlerin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile retrospektif olarak incelenip, bu anatomik yapılar ve çevre dokulara ait morfometrik bulguların literatüre kazandırılmasıdır. Aksiyal, sagital, koronal, seri kesitsel ve üç boyutlu reformat görüntüler kullanılarak bu anatomik yapıların boyutları, civar dokulara mesafesi, prevalans değerleri ve varyasyonları değerlendirilmiştir. Ölçümler diş durumuna ve cinsiyete göre karşılaştırılmıştır. Mental foramenin dişlere göre lokalizasyonunda cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. İncelenen olguların %4.5'unda aksesuar mental foramen tespit edilmiştir. 200 KIBT görüntüsünün 35 (%17.5)'inde alveolar loop gözlenmiştir. Çalışmamızda mandibular insisiv kanal ortalama %82 oranında bulunmuş olup, ortalama uzunluğu; sağ mandibular yarım çenede 7.47±4.56 mm, sol mandibular yarım çenede 7.22±4.45 mm olarak hesaplanmıştır. Mandibular lingual foramen ve vasküler kanallarının izlenme oranı %95.5 olarak rapor edilmiştir. Bu bulgular ışığında, anterior mandibulada uygulanacak implant uygulamaları gibi cerrahi işlemler öncesinde komplikasyonların önüne geçmek için interforaminal bölgede yer alan anatomik yapıların ve olası varyasyonlarının konik ışınlı bilgisayarlı tomografi sistemleri ile görüntülenmesi önerilmektedir.
Panoramik radyografide diş çürükleri tespitinde derin öğrenme sistemlerinin değerlendirilmesi
Çalışmanın amacı diş çürükleri tespitinde geleneksel tanı yöntemleri ile yapay zekanın alt dalı olan derin öğrenme yöntemlerinin karşılaştırılması ve çürük teşhisinin yapay zeka yöntemi ile etkinliğinin değerlendirilmesidir. Çalışmada 101 hastanın panoramik radyografisi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi alanında uzmanlığını almış iki hekim ve Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi uzmanlık eğitimini sürdüren bir araştırma görevlisi tarafından oluşturulan ortak bir konseyde dişlerde "çürük var/yok" şeklinde seçildi ve dişler sağlıklı ve çürük olarak etiketlendi. Elde edilen 5000 veri %80 eğitim ve %20 test verisi olarak ayrıldı. Model oluşturmak için ResNet50 sinir ağı mimarisi uygulandı. Derin öğrenme modelimiz 0.82 doğruluk gösterdi. Modelin performans metriklerinden PPV değeri %75.8, NPV değeri %92, sensivitesi %94 ve spesifitesi %70 olarak bulundu. AUC değeri ise %82 olarak bulundu. Panoramik radyografilerde çürük lezyonlarının tespitinde evrişimsel sinir ağı modelimiz yeterli performans gösterdi.
Maksiller sinüs patolojilerinin sıklığı, lokalizasyonu ve dental patolojiler ile ilişkisinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasının amacı maksiller sinüs patolojileri ile dental patolojiler ve durumlar arasında ki ilişkiyi Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi kullanarak değerlendirmektir. Çalışmada Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi kliniğine herhangi bir nedenle başvuran 300 hastaya ait 600 maksiller sinüs Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi görüntüsü retrospektif olarak incelenmiştir. Maksiller sinüs hastalıkları ve dental patolojiler kendi aralarında kategorize edilmiştir. Maksiller sinüs hastalıkları ve dental durumlar arasındaki ilişki ki kare (x2) testi kullanılarak değerlendirildi. Hastaların 121'i erkek (%40,3), 179'u kadındı (%59,7). Tüm hastaların yaşı 18 ve 77 yaşları arasında değişmekte olup yaş ortalaması 41,38 (±14,39) yaş olarak bulundu. İncelenen maksiller sinüslerin 359'unda (%59,8) herhangi bir patoloji saptanmadı ve sağlıklı sinüs olarak değerlendirildi. Görüntüleme alanında yer alan 241 (%40,2) maksiller sinüste en sık izlenen patoloji Mukozal Kalınlaşma (MK) oldu. Periapikal Lezyon (PL) 'lu dişler ile MK arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişkinin varlığı görüldü (p<0,05). Restoratif uygulamalar, Oro-Antral Fistül (OAF) ve Periodontal Kemik Kaybı (PKK) ile Maksiller Sinüzit (MS) arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (p<0,05). Maksiller posterior dişler ve maksiller sinüslerin yakın anatomik komşuluğu nedeniyle bu dişlerde meydana gelen farklı durumlar sonucu sinüs hastalıkları meydana gelebilir. Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) kullanımı bu durumun değerlendirilmesinde oldukça faydalı olmaktadır.
Diyabetik hastalarda ultrasonografi ile parotis ve submandibular tükürük bezlerinin değerlendirilmesi
Esas bulgusu kandaki glikoz konsantrasyonunun aşırı yükselmesi olan diyabetes mellitusta (DM) hiperglisemiye bağlı çeşitli komplikasyonlar oluşur. Bu komplikasyonlar arasında kserostomi, hiposalivasyon, periodontal hastalık gibi oral bulgular da vardır. Bu çalışmanın amacı; tip 2 DM'li hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubunda, her gruba ultrasonografi (USG) görüntüleri üzerinden sağ ve sol submandibular ve parotis bezlerinin ekojenitesi, parankim homojenitesi, hipoekojen ve hiperekojen alanların varlığı, marjin özellikleri ve renkli doppler özelliklerini değerlendirmek ve submandibular bezin boyut (anteroposterior, süperoinferior, mediolateral), hacim ölçümünü yapmaktır. Çalışmamızda arşiv kayıtlarından yaşları 23 ile 81 arasında değişen 50 tip 2 DM'li ve 50 sağlıklı olmak üzere toplam 100 hastanın her iki taraf submandibular ve parotis bezlerinin USG görüntüleri değerlendirilmiştir. Yapılan incelemelerde; hasta ve kontrol grubu arasında sağ submandibular bezin mediolateral uzunluğu ve hacmi ile sol submandibular bezin anteroposterior, superoinferior, mediolateral uzunlukları ve hacmi diyabetik hastalarda sağlıklı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir faklılık gözlenmiştir (p <0.05). Hasta ve kontrol grubu arasında sol submandibular bez ekojenitesinde; sol parotis bezi vaskülaritesinde, sağ ve sol parotis bezinin hiperekojen yansıma ve renkli doppler değişkenlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p <0.05). Sonuç olarak; USG incelemelerinde hasta grubunun tükürük bezlerinde hiperekojen alan miktarı, boyut ve hacim artışı gözlenirken, renkli dopplerde hipovaskülarizasyona eğilim izlenmiştir. USG incelemelerinde hasta grubunun tükürük bezlerinde boyut, hacim, ekojenite ve vaskülarite gibi meydana gelen değişikliklerin sebeplerinin anlaşılabilmesi için bu bezleri etkileyen sistemik hastalıkların değerlendirilmesinde USG ve renkli dopplerin kullanımı önerilmektedir.
Temporomandibular eklem dejenerasyonlarının retrospektif olarak radyografik ve ultrasonografik değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasının amacı temporomandibular eklem (TME) dejenerasyonlarının teşhisinde ultrasonografi ve panoramik radyografinin altın standart olan konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile karşılaştırılarak duyarlılık, özgüllük, pozitif kestrim değeri ve negatif kestrim değerini belirlemek; bu dejenerasyonların yaş ve cinsiyet açısından dağılımını tespit etmektir. Çalışmada Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi kliniğine TME şikayetiyle başvurmuş 143 hastaya ait 286 TME kondili konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT), panoramik radyografi ve ultrasonografi (USG) görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Analiz sonucunda çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 50.3 ± 14.4 bulundu. Dejeneratif değişikliklerin görülme oranı kadınlarda erkeklere daha yüksekti. Her iki cinsiyette de en sık görülen dejeneratif değişiklik düzleşme olarak bulundu. Her iki cinsiyette de düzleşmeyi sırasıyla erozyon, osteofit, skleroz, eklem faresi ve subkortikal kist izledi. KIBT'da tespit edilen 143 hastaya ait dejeneratif değişikliklerin 135 (%94,4)'i Panoramik radyografide, 124 (%86,7) 'ü USG'de tespit edildi. Dejeneratif değişikliklerin panoramik radyografide duyarlılıkları; erozyon için %52, osteofit için %60, düzleşme için %89, eklem faresi için %46, subkortikal kist için %50, skleroz için %63 olarak özgüllükleri ise erozyon için %100, osteofit için %100, düzleşme için %100, eklem faresi için %99, subkortikal kist için %99, skleroz için %99 olarak bulundu. Dejeneratif değişikliklerin USG de duyarlılıkları; erozyon için %45, osteofit için %39, düzleşme için %73, eklem faresi için %15, subkortikal kist için %17, skleroz için %45 olarak özgüllükleri ise erozyon için %97, osteofit için %99, düzleşme için %98, eklem faresi için %99, subkortikal kist için %100, skleroz için %99 olarak bulundu.USG ve panoramik radyografinin dejeneratif değişikliklerin tespit edilmesinde KIBT ile karşılaştırıldığında duyarlılık oranları özgüllük oranlarına göre düşük bulunmuştur. Dejeneratif değişikliklerin yokluğunun tespit edilebilmesi varlığının tespit edilebilmesinden daha güvenlidir. Anahtar Kelimeler: Düzleşme, Erozyon, Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi, Osteofit, Ultrasonografi
MR uygulamalarının dental amalgamdaki faz değişiklikleri ve cıva buharlaşması üzerine etkilerinin XRD ve XPS yöntemleri ile incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, düşük ve yüksek teslada manyetik rezonans uygulamalarının yüksek bakır içerikli dental amalgamdaki faz değişiklikleri üzerine etkisinin XRD yöntemi ile, cıva buharlaşması üzerine etkisinin ise XPS yöntemi ile incelenmesidir.Disk şeklinde 5mmx1mm boyutlarında 126 adet dental amalgam örnek hazırlandı. Tüm örnekler elektronik ısısal döngü cihazı ile 1000 döngü ısısal yaşlandırmaya maruz bırakıldı. Daha sonra 3 gruba ayrılan örneklerin ilk grubu 0.2 T, ikinci grubu ise 1.5 T MRG cihazı ile manyetik alana maruz bırakıldı. Manyetik alana girmeyen örnekler ise kontrol grubu olarak değerlendirildi.Faz değerlendirmesi için her bir grupta 30 örnek olmak üzere toplam 90 örnek XRD yöntemi, yüzeydeki cıva miktarının belirlenmesi için ise her grupta 12 örnek olmak üzere toplam 36 örnek XPS yöntemi ile incelenmek üzere sınıflandırıldı. Her bir yöntemin örnek grupları üçe ayrıldı ve analizler manyetik alan uygulamasından 1., 7. ve 30. gün sonra yapıldı.XRD analizinde belirlenen ?, ?1, ?' ve Hg'ye ait pik değerlerinin, 0.2 T, 1.5 T ve kontrol grupları arasındaki ilişkisinin belirlenmesi için ANOVA ve Kruskal Wallis testi yapıldı ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05).XPS analizinde gruplardaki cıvanın atomik yüzdesi arasındaki ilişkiyi belirlemek için Kruskal Wallis testi yapıldı ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05).Manyetik alana maruz kaldıktan sonra geçen zamana bağlı, ?, ?1, ?' ve Hg'ye ait pik değerlerindeki ve yüzeydeki cıva konsantrasyonundaki değişimler Friedman testi ile incelendi ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05).Bu çalışmanın sonuçlarına göre MRG sırasında uygulanan statik manyetik alanın dental amalgamda yapısal değişikliğe neden olmadığı söylenebilir.
8-18 yaş arası bireylerin fasiyal vertikal dikey boyut farklılıklarının angular bölgede kandida kolonizasyonuna etkisinin araştırılması
8-18 yaş arasındaki bireylerin farklı fasiyal dikey boyutları ile angular bölgelerinde olası candida kolonizasyonu arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapılan bu çalışmada norm angle, low angle ve high angle çene yapısına sahip 50'şer birey incelendi. Her bireyin lateral sefalometrik görüntüsü üzerinde yüzün dik yön morfolojisini belirlemek için GoGn/SN açısı hesaplandı. Bireylerden alınan anamnez ile ağız solunumu ve dudak yalama alışkanlığının varlığı sorgulandı. Ayrıca hastaların ağız içi pH'sı ve ağız köşesi ıslaklık miktarı ölçüldü. Sonrasında ağız köşelerinden alınan ve Sabouraud Dextroz Agar (SDA) besiyerine ekilen sürüntü örnekleri üzerinde üreyen koloniler mikroskobik olarak değerlendirildi. Maya görünümüne sahip kolonilere germ tüp testi uygulanarak, koloniler candida albicans (c. albicans) ve c. albicans dışındaki diğer candida türleri olarak tanımlandı. Ağız köşesinde candida varlığının, bireylerin fasiyal dikey boyutları ile olan ilişkisinin istatistiksel analizi Kruskal-Wallis testi kullanılarak yapıldı ve istatistiksel olarak anlamlılık düzeyi p≤0.05 olarak kabul edildi. Elde edilen sonuçlara göre adölesan bireylerin ağız köşelerinde bulunan candida kolonizasyonu ile bu bireylerin fasiyal dikey boyutları arasında ilişki saptanamamıştır. Ancak ağız solunumunun, high angle grubu bireylerde hem low angle ve hem de norm angle bireylere göre anlamlı biçimde farklı olduğu görülmüştür. Dudak yalama alışkanlığının ise low angle ve high angle grubu bireylerde birbirine benzer olduğu; buna karşın gerek norm angle ve high angle grubu bireylerin ve gerekse de low angle ve norm angle grubu bireylerin dudak yalama alışkanlıklarının birbirlerinden önemli ölçüde farklı olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar sözcükler: candida, cheilitis, çene, vertikal boyut
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak yapılan hacimsel hesaplamalarda farklı planimetrik yöntemlerin karşılaştırılması
Bu çalışmada amaç konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile yapılan hacimsel ölçümlerde farklı planimetric yöntemlerin doğruluğunun karşılaştırılmasıdır. Sığır femur kondillerinde hazırlanan kemik içi kaviteler KIBT ile tarandı. 0.3 mm kalınlıktaki kesitlerde nokta sayım, manuel segmentasyon ve semi otomatik segmentasyon metotları ile hacimler ölçüldü. Hesaplanan bu hacimler Arşimet yöntemine göre hesaplanmış sonuçlarla kıyaslandı. Manuel segmentasyon ve semi otomatik segmentasyon metotları ile elde edilen sonuçların Arşimet metodu ile elde edilen sonuçlarla uyumlu olduğu görüldü (p>0.05).
Mandibulada gömülü dişlerin çevre yapılarla ilişkisinin dental volümetrik tomografi ve panoramik radyografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Diş hekimliğinde panoramik radyografi(PR) ve dental volümetrik tomografi (DVT) gömülü dişlerin pozisyonu ve komşu anatomik oluşumlarla ilişkisini değerlendirmede kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, mandibulada gömülü dişlerin komşu dişler ve çevre anatomik yapılarla ilişkisinin hem PR hem de DVT görüntüleri üzerinde değerlendirilmesidir. Materyal ve Metod: Bu çalışmada 2015-2021 yılları arasında Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesine başvuran 150 hastanın DVT ve PR görüntüleri retrospektif olarak incelendi. İncelenen radyografilerde mandibulada tespit edilen gömülü dişlerin prevelansı, konumu, komşu olduğu dişler ve çevre anatomik yapılarla ilişkisi PR ve DVT üzerinden değerlendirildi. İlgili veriler lisanslı IBM SPSS 21 paket programı ve Microsoft Excel programı ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmada 70'i kadın, 80'i erkek 150 hastanın radyografisinde saptanan 206 adet gömülü diş değerlendirildi. 173 adet gömülü alt üçüncü molar diş(GAÜMD)'lerin en sık izlendiği sınıflamalar %41,04 oranıyla vertikal, %50,87'si sınıf B ve %68,79'u sınıf II dir. İAK %71,68 oranla inferior konumda izlenmiş olup %50,87'sinde GAÜMD kökü ile arasında kemik septumu izlenmemiştir. GAÜMD kökü %23,7 oranla lingual kortikal kemikle kontakta olup, %8,67 lingual kemikte perforasyon mevcuttur. İnferior alveolar kanal(İAK) konumunun, dişin lingual kemikle ilişkisinin DVT ve PR görüntüleri arasında, ikinci molar dişte izlenen distal çürük ve eksternal kök rezorpsiyonu(EKR)'nun incelendiği DVT ile PR görüntüleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur(p<0.05). Gömülü kanin dişler konum olarak daha sıklıkla bukkal konumda ve 14 dişin 6'sı insisiv kanalla kontakta izlenmiştir. Gömülü premolar ve süpernümere premolar dişlerin konumu daha sıklıkla lingualde, ikinci molar dişler sıklıkla meziale eğimli ve İAK ile kontaksız izlenmiştir. Sonuç: Mandibulada gömülü dişler çevre anatomik yapılarla yakın ilişkilidir. Gömülü dişlerin rutin olarak PR ile takibi ve riskli durumlarda üç boyutlu DVT'ler ile teşhisin desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: gömülü diş, dental volümetrik tomografi, panoramik radyografi, inferior alveolar kanal, lingual kemik, distal çürük
Mandibulanın nörovasküler demet içermesi muhtemel anatomik varyasyonlarının konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile incelenmesi
ÖZET Amaç Diş hekimliği uygulamalarında mandibulada anatomik varyasyonlar ile karşılaşılmaktadır. Anatomik varyasyonlar teşhis ve tedavi aşamalarında hekimlere zorluklar yaratabilmektedir. Bu çalışmanın amacı mandibuladaki nörovasküler demet içermesi muhtemel anatomik varyasyonların varlığını, konumunu ve morfolojik özelliklerini incelemektir. Gereç ve Yöntem Bu çalışmada 01.01.2023 – 01.01.2024 tarihleri arasında elde edilmiş KIBT görüntüleri kullanılmıştır. Mandibuladaki nörovasküler demet içermesi muhtemel anatomik varyasyonlara ait morfometrik ölçümler yapılıp bu varyasyonların varlığının lokalizasyona ve cinsiyete göre dağılımı not edilmiştir. İlgili verilerin istatistiki analizi yapılmıştır. Bulgular Tip 1 MK 784, tip 2 MK 51, tip 3 MK 84, tip 4 MK 31, tip 5 MK 19 ve tip 6 MK 3 adet izlenmiştir. AMF varlığı erkeklerde %2,5, kadınlarda %4,7 oranında tespit edilmiştir. AL sağ tarafta %23,7, sol tarafta %24,8 oranında tespit edilmiştir. Sağ MİK erkeklerde %28,4, kadınlarda %36,0 oranında tespit edilmiştir. Sol MİK erkeklerde %29,6, kadınlarda %35,8 oranında izlenmiştir. Tip 1 LK tüm vakaların %99,4' ünde izlenmiştir. Tip 2 LK sağ ve sol tarafta sırasıyla %45,5 ve %46,9 oranında tespit edilmiştir. Hastaların 107'sinde tip 1 BK' a, 108' inde tip 2 BK' a rastlanılmıştır. Tüm vakaların sağ ramusunda %13,8, sol ramusunda %15,6 oranında aksesuar foramen tespit edilmiştir. TKK frekansı sağ tarafta %1,0, sol tarafta %1,9 olarak izlenilmiştir. Tüm vakaların %4,9' unda KF, %1,6' sında KK bulunmuş, SK ise sağ tarafta %4,5, sol tarafta %5,6 oranında izlenmiştir. Sonuç Mandibulada izlenen nörovasküler demet içeren anatomik varyasyonların, yanlış teşhis ve tedavi esnasında komplikasyon geliştirme gibi ihtimalleri bulunmaktadır. Bu sorunların önüne geçmek için tıp ve diş hekimlerince tanınmaları oldukça önemlidir.
Bifid kondil bulunan hastalarda mandibulanın morfometrik özelliklerinin incelenmesi
Amaç: Bifid mandibular kondil (BMK) mandibulada nadir görülen varyasyonlardan biridir. Kondilin büyüme merkezlerinden biri olması bu yapının mandibulayı ve yüzün şeklini değiştirebileceğini düşündürmüştür. Bu çalışmanın amacı BMK bulunan hastalarda mandibulanın morfometrik özelliklerini Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomoğrafi (KIBT) kullanarak incelemektir. Gereç ve yöntem: 56 bifid kondil hastası ve 56 kontrol hastasına ait KIBT görüntüleri kullanılarak mandibula üzerinde; ramus boyu, kondil boyutları, interkondiler mesafe, aksiyel kondiler açı gibi çeşitli ölçümler yapılmış ve bu iki grup arasındaki ilişki incelenmiştir. Bulgular: Ramus boyu ile ilgili ölçümlerden bazıları (M2, M3) bifid kondil bulunan hastalarda anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Kondil boyutları ve aksiyel kondiler açı ise bifid olan kondillerde normal kondillere göre yüksek bulunmuştur. (p<0.05) Sonuç: BMK varlığı mandibulanın morfolojisini etkileyebilmektedir. Yüz şeklinin ve asimetrilerin değerlendirilmesinde BMK varlığına dikkat edilmelidir.
Persiste timpanik foramen ile temporomandibular eklem şikayeti arasındaki ilişkinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Bu tezin amacı; temporomandibular eklem (TME) şikâyeti olan hastaların ve sağlıklı kişilerin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntülerinde persiste timpanik foramen (PTF) varlığını, sıklığını ve özelliklerini değerlendirerek PTF ve TME patolojisi (TMD) arasındaki ilişkiyi ortaya koymak ve klinisyenleri bilgilendirmektir. Çalışmada hastalar 230 kişinin dahil edildiği TMD grubu ve 238 kişinin dahil edildiği sağlıklı grup olmak üzere iki grupta incelendi. PTF varlığı/yokluğu, çapı (mm), TME patolojisi varlığı ve türü, kondil morfolojisi, artiküler eminens pnömatizasyonu (AEP) varlığı ve tipi ile glenoid fossa pnömatizasyonu (GFP) varlığı ve tipi incelenerek kaydedildi. TMD grubunda PTF sıklığı (%37,8) sağlıklı gruptaki PTF sıklığına göre (%23,5) anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p<0,001). TMD grubunda PTF sıklığı kadın cinsiyette daha yüksek idi. TMD grubunda en sık gözlenen kondil patolojisi düzleşme (%39,8), tüm bireylerde en sık gözlenen kondil morfolojisi ise konveks tipti (%46,7). PTF'nin AEP dağılımını etkilediği ancak GFP dağılımı ile PTF varlığı arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görüldü. PTF, TMD'nin bir predispozanı olabilir ve TME bölgesinde semptomlara neden olabilir. Bu çalışmanın sonuçlarının desteklenmesi ve PTF varlığı ile TMD arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için daha geniş örneklem grupları ile hastaların TMD tanı kriterlerine göre sınıflandırılacağı yeni prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Persiste timpanik foramen, Temporomandibular eklem şikayeti, Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi
Maksiller ve mandibular üçüncü molar dişlerde demirjian yöntemiyle konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinde yaş tayini
Bu çalışmada, Türk subpopülasyonunda Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) görüntüleri üzerinde Demirjian Metodu ile üçüncü molar dişlerin gelişim süreci değerlendirilerek kronolojik yaşın tahmin edilmesi amaçlanmıştır. Yaşları 9-26 arasında değişen 453 bireyin maksiller ve mandibular üçüncü molar dişlerinin gelişim evreleri A'dan H'ye sekiz evre olarak değerlendirildi. Bu 8 aşamanın kronolojik yaş ile ilişkisi istatistiksel olarak analiz edildi ve çalışmada eşik değer olarak kabul edilen 18 yaşa göre evrelerin dağılımı incelendi. Gözlemci içi güvenilirlik Kappa testi ile incelendi. Cinsiyetler arasında gelişim evrelerinin yaşlarını karşılaştırmak için bağımsız örneklem t testi kullanıldı. Gelişim evreleri arasındaki yaş farklılıkları One-Way ANOVA modeli ile incelendi, anlamlı farklılık gösteren evreler Tukey post-hoc testi ile belirlendi. İstatistiksel anlamlılık p<0.05 olarak kabul edildi. Cinsiyetler arasında, gelişim evrelerinin (A-H) görüldüğü ortalama yaş açısından anlamlı farklılık görülmedi (p>0,05). Kronun tamamlandığı A evresi kadınlarda 15, erkeklerde 14 yaşlarına kadar görülürken, kök oluşumunun tamamlandığı H evresi her iki cinsiyette en erken 16 yaşında izlendi. A ve B evreleri 18 yaş ve üstü bireylerde görülmedi. Türk popülasyonunda, KIBT görüntülerinde Demirjian Metodu' na göre üçüncü azı dişlerinin gelişimi incelenerek bireylerin yaş aralığı tahmin edilebilir. Bu çalışmanın sonuçlarını desteklemek için farklı popülasyonlarda daha fazla örneklemin bulunduğu yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Yaş tayini, KIBT, Üçüncü Molar Diş, Demirjian Metod
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri ile alt ikinci molar dişlerin kök pulpasının radyografik görünürlüğünün yaş tayini amacıyla değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasının amacı, Türk subpopülasyonunda mandibular ikinci molar dişlerin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntülerinde kök pulpası görünürlük yöntemini kullanarak kronolojik yaşı ve bireyin 18 yaş altı veya üzerinde olduğunu tahmin etmektir. Çalışmaya, yaşları 15-75 arasında değişen 699 kişinin 1023 mandibular ikinci molar dişinin KIBT görüntüleri dahil edildi ve Olze'nin kök pulpası görünürlük yöntemi kullanılarak dört evrede değerlendirme yapıldı. Evrelerin tanımlayıcı istatistikleri ve evreler ile kronolojik yaş arasındaki ilişki değerlendirildi. Evreler ve kronolojik yaş karşılaştırması One-Way ANOVA modeli ile yapıldı ve Post-Hoc Tukey testi ile farklı evreler belirlendi. Evrelerin 18 yaş eşiğine göre dağılımı analiz edildi. Gözlemci içi güvenilirlik Kappa testi ile değerlendirildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlendi. Her iki cinsiyet için de hem sağ hem de sol mandibular ikinci molar dişlerde evre arttıkça ortalama yaşta anlamlı bir artış gözlendi. Kadın ve erkeklerde Evre 0, Evre 1 ve Evre 2 yaş ortalamaları sırasıyla 27,21 ve 28,93; 33,68 ve 37,69; 40,9 ve 44,88 yıl olarak bulundu. Evre 0 ve Evre 1 hem 18 yaş altı hem de üstü bireylerde bulunurken, 18 yaş altı bireylerde Evre 2 ve Evre 3 görülmedi. Bilateral değerlendirme yapılan 323 kişiden 71'inde sağ ve sol taraf arasında farklı evreler görüldü. Türk subpopülasyonunda Olze'nin kök pulpası radyografik görünürlük yöntemi kullanılarak mandibular ikinci molarların KIBT görüntülerinde yaş tahmini yapılabilir. Bu çalışmanın sonuçları Türk subpopülasyonuna özgüdür. Bu araştırmanın sonuçlarını desteklemek için homojen cinsiyet, yaş ve evre dağılımlarına sahip farklı popülasyonlarda daha fazla örneklem içeren yeni araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Ekstraoral ve intraoral radyografilerle dental anomalilerin sıklık ve dağılımlarının değerlendirilmesi
Dental anomaliler fonksiyon ve estetik bozukluklara yol açması açısından önem arzeden ve tedavilerinde de kaybolan bu fonksiyon ve estetiğin kazandırılmasını sağlamak için basit girişimlerden komplike girişimlere kadar zaman ve emek harcanmasını gerektiren patolojilerdir. Bu tez çalışmasında amacımız, toplumumuzda dental anomalilerin sıklığını ve dağılımlarını araştırmaktır. Yaşları 5-16 arasında değişen toplam 1414 hastadan rutin muayene kaydı olarak alınan panoramik ve periapikal radyografik görüntüler incelenerek dental anomaliler boyut, şekil, sayı, doku ve sürme anomalileri başlıkları altında değerlendirildi. Saptanan anomalilerin cinsiyet, bölge, yön ve pozisyonuna göre sıklık ve dağılımları analiz edildi. Saptanan anomalilerin cinsiyet, yaş, çene ve bölge dağılımlarının istatistiksel analizi frekans analizi, Ki-kare testi, Fisher exact testi ile yapıldı. Tüm istatistiksel analizlerde güven aralığı %95 olarak seçildi. Çalışmaya dahil edilen bireylerde, incelenen dental anomalilerin toplam görülme sıklığı %16,5 (kadın:124 birey, %16,2, erkek:109 birey, %16,8) olarak tespit edildi. Bu anomaliler içerisinde hipodonti görülme sıklığı %6 (kadın:44 birey, %6; erkek:39 birey, %6), oligodonti görülme sıklığı %0.1 (kadın:0 birey, %0; erkek:2 birey, %0.3), hiperdonti görülme sıklığı %1.3 (kadın:6 birey, %0,7; erkek:13 birey, %2), gömülü diş görülme sıklığı %4.7 (kadın:32 birey, %4.2; erkek:34 birey, %5.3), ikiz diş görülme sıklığı %0.3 (kadın:3 birey, %0.3; erkek:1 birey, %0.1), dilaserasyon görülme sıklığı %1.8 (kadın:17 birey, %2.2; erkek:9 birey, %1.3), dens invajinatus görülme sıklığı %0.3 (kadın:3 birey, %0.4; erkek:2 birey, %0.3), taurodontizm görülme sıklığı %2.9 (kadın:25 birey, %3.2; erkek:16 birey, %2.4), mikrodonti görülme sıklığı %0.8 (kadın:7 birey, %0.9; erkek:4 birey, %0.6), amelogenezis imperfekta görülme sıklığı %0.07 (kadın:1 birey, %0.1; erkek:0 birey, %0), inversiyon görülme sıklığı %0.3 (kadın:1 birey, %0.1; erkek:3 birey, %0.4), transpozisyon görülme sıklığı %0.1 (kadın:0 birey, %0; erkek:2 birey, %0.3), transmigrasyon görülme sıklığı %0.2 (kadın:2 birey, %0.3; erkek:1 birey, %0.1) ve persiste süt dişi görülme sıklığı %3.1 (kadın:19 birey, %2.5; erkek:26 birey, %4) olarak belirlendi. Yapılan istatistiksel analiz sonucunda yalnızca süpernumerer dişlerin değerlendirilmesinde cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark elde edilirken, diğer anomalilerde cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilemedi. Çalışmamızda incelenen dental anomaliler arasında görülme sıklığı en fazla olan anomalinin hipodonti olduğu tespit edilmiş olup, daha sonra sırasıyla gömülü diş, taurodontizm, dilaserasyon, hiperdonti, mikrodonti, dens invajinatus, ikiz diş, inversiyon, transmigrasyon, transpozisyon, oligodonti ve amelogenezis imperfekta gelmektedir. Diş hekimlerinin dental anomaliler ile sık karşılaşıldığının farkında olmaları ve radyografik muayeneye gereken önemi vermeleri gerekmektedir. Bu anomalilerin erken teşhisi ve tedavisi, çocukların potansiyel ortodontik ve estetik problemlerini minimuma indirgemek açısından önemlidir.
Maksiller sinüs hacminin farklı cinsiyet ve yaş gruplarına göre üç boyutlu olarak değerlendirilmesi
Maksiller sinüs, diş hekimliğinin birçok branşında yapılan tedavilerde çalışma sahasına giren önemli bir anatomik oluşumdur. Maksiller sinüs hacminin ölçülmesi için kadavralar, stereolojik yöntemler, iki boyutlu konvansiyonel radyografiler, bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans görüntüleme gibi çeşitli yöntemler kullanılmıştır. Biyomedikal teknolojinin ilerlemesiyle karmaşık yapıdaki doku ve organların çevredeki anatomik oluşumlardan ayrılarak tek başına incelenmesini sağlayan, incelenen her bir alanı ayrı ayrı renklendirerek hacim–alan ölçümlerinin yapılmasına olanak veren, üç boyutlu modelleme yaparak preoperatif tedavi planlamasında hekimlere kolaylık sağlayan yazılımlar geliştirilmiştir. Çalışmamızın amacı, maksiller sinüs hacminin yaşa ve cinsiyete göre değişiminin bu üç boyutlu modelleme yapan yazılımlardan biri olan MIMICS 19.0 (Materialise's Interactive Medical Image Control System), (Materialise HQ Technologielaan, Leuven, Belçika) ile değerlendirilmesidir. Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı arşivinin retrospektif incelenmesiyle belirlenen 200 hasta ile çalışma grubu oluşturulmuştur. Hastalar 18-24, 25-34, 35-44, 45-54, 55 yaş ve üstü olmak üzere beş gruba ve cinsiyete göre iki gruba ayrılmıştır. Hastaların konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri MIMICS programına aktarılarak maksiller sinüs hacminin ölçümü yapılmıştır. İstatistiksel analiz için SPSS (Statistical Package for Social Sciences, versiyon 21) kullanılmıştır. Çalışmamızdan elde edilen bulgulara göre sağ ve sol maksiller sinüs hacmi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı, erkeklerdeki maksiller sinüs hacminin ise kadınlara göre anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Araştırmamızın bir diğer bulgusu ise yaş artışı ile birlikte maksiller sinüs hacminde azalma meydana gelmesidir. Özellikle 18-24 yaş grubundaki bireylerde erkeklerdeki sinüs hacminin kadınlara göre istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek olduğu görülmüştür. Son yıllarda geliştirilen MIMICS programı ile maksiller sinüs yapısının etkin bir şekilde değerlendirilebildiği ve sinüs hacminin gerçeğe yakın bir değerde ölçülebildiği görülmüştür.
Hipertiroidi ve hipotiroidi hastalarında çene kemiklerinde görülen değişikliklerin radyografik olarak değerlendirilmesi
Hipertiroidi ve Hipotiroidi Hastalarında Çene Kemiklerinde Görülen Değişikliklerin Radyografik Olarak Değerlendirilmesi Bu tez çalışmasında amacımız; fakültemiz Oral Diagnoz ve Radyoloji kliniklerine başvurmuş ve çeşitli sebeplerle panoramik radyografi çekilmiş hipertiroidi ve hipotiroidi hastalarının mandibulalarında muhtemel osteoporotik değişiklikler açısından değerlendirmektir. Bu amaçla 18-60 yaş aralığında 29 hipertiroidi 60 hipotiroidi 55 sağlıklı kadının panoramik radyografileri değerlendirildi. Değerlendirmeler için mental indeks (MI), panoramik mandibular indeks inferior (PMI-İ) mandibular kortikal indeks (MKI) ve fraktal boyut analizi (FBA) kullanıldı. Normal dağılıma uygunluk Kolmogorov-Smirnov testi ile incelendi. Gruplara göre kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında Ki-kare testi kullanıldı. İkili gruplara göre normal dağılan nicel verilerin karşılaştırılmasında Bağımsız iki örnek t testi kullanıldı. Normal dağılmayan verilerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi kullanıldı. Önem düzeyi p<0,050 olarak alındı. Kontrol grubunun MI ortalaması 4.65 iken hipertiroidi grubunun ortalaması 3.90, hipotiroidi grubunun ortalaması 4.12 olarak elde edildi. Kontrol grubunun ortalaması 0.47, hipertiroidi grubunun ortalaması 0.39, hipotiroidi grubunun ortalaması 0.41 olarak elde edildi. Kontrol grubunun %81.8'inin, hipotiroidi grubunun %53.3'ünün ve hipertiroidi grubunun %58,6'sının MKI'i C1 bulundu. Kontrol grubunun %18.2'sinin, hipotiroidi grubunun %41.7'sinin ve hipertiroidi grubunun %31'inin MKI'i C2 bulundu. Hipotiroidi grubunun %5'inin, hipertiroidi grubunun %10.3'nün C3 MKI'i görülürken, kontrol grubunda bu sınıf görülmedi. Kontrol grubuna göre, hipertiroidi ve hipotiroidi hastalarının FBA ölçümlerinde farklılık bulunmadı. MI, PMI-İ MKI ve FBA gibi panoramik radyografi üzerinde değerlendirilmesi kolay olan indeksler, hipertiroidi ve hipotiroidi gibi kemik yoğunluğunun azalmasına neden olan rahatsızlıkların erken dönemde belirlenebilmesinde yardımcı olabilir. Bu olası bulgular ile tanı almamış bireylerin ilgili disiplinlere yönlendirilmesi veya tanısı mevcut olan hastaların ek bir veri ile tedavilerine devam etmeleri sonucu muhtemel komplikasyonların önüne geçebileceği öngörülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hipertiroidizm, Hipotiroidizm, Osteoporoz, Fraktaller
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinde atlantoodontoid eklemde dejeneratif değişikliklerin retrospektif olarak incelenmesi
Bu çalışmanın amacı atlantoodontoid eklemdeki (AOE) dejeneratif değişikliklerin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri üzerinde tespit edilip, şiddetinin cinsiyetler ve yaş grupları arasında dağılımı hakkında bilgi vermektir. Çalışma başlangıcında 1632 KIBT görüntüsü incelendi. KIBT görüntüleri çalışma için uygun bulunan; yaşları 18-80 arasında değişen 130 kadın, 85 erkek toplam 215 hasta tespit edildi. Tespit edilen hastalar belirlenen yaş aralıklarına göre altı gruba ayrıldı. AOE'de görülen dejeneratif değişiklikler Lakshmanan ve ark.'larının yaptığı sınıflandırmaya göre skorlandı. İstatistiksel analiz için ki-kare ve ordinal regresyon testleri kullanıldı. Tüm istatistiksel analizlerde güven aralığı (GA) %95 olarak belirlendi. Çalışmamızdaki kadın hastaların daha yüksek OA skoruna sahip olma ihtimali, erkek hastaların ihtimalinin 0.557 (%95 GA, 0.318-0.975) katıdır. 60-69 yaş arası hastaların daha yüksek OA skoruna sahip olma ihtimali, 70-80 yaş aralığındaki hastaların ihtimalinin 0.04 (%95 GA, 0.005-0.308) katı, 50-59 yaş arası hastaların daha yüksek OA skoruna sahip olma ihtimali 70-80 yaş aralığındaki hastaların ihtimalinin 0.029 (%95 GA, 0.004-0.206) katı, 40-49 yaş arası hastaların daha yüksek OA skoruna sahip olma ihtimali 70-80 yaş aralığındaki hastaların ihtimalinin 0.006 (%95 GA, 0.001-0.045) katı, 30-39 yaş arası hastaların daha yüksek OA skoruna sahip olma ihtimali 70-80 yaş aralığındaki hastaların ihtimalinin 0.003 (%95 GA, 0.000-0.025) katı, 18-29 yaş arası hastaların daha yüksek OA skoruna sahip olma ihtimali 70-80 yaş aralığındaki hastaların ihtimalinin 0.001 (%95 GA, 0.000-0.008) katıdır.
Baş boyun bölgesi yumuşak doku kalsifikasyon ve ossifikasyonlarının radyografik olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı panoramik radyografik görüntüler üzerinde baş boyun bölgesine ait yumuşak doku kalsifikasyon ve ossifikasyonlarının sıklığı ve dağılımlarının belirlenmesidir. Toplam 4000 hastaya ait dijital panoramik görüntüler kalsifikasyon/ossifikasyon varlığı açısından panoramik görüntü üzerindeki yerleşim yerlerine göre belirlenen beş ayrı bölgede incelendi. Yaşları 16-77 arasında değişen 114 erkek, 118 kadın toplam 232 hastada kalsifikasyon veya ossifikasyon tespit edildi. Karşılaşılan kalsifikasyon ve ossifikasyonların yaş, cinsiyet ve konuma göre dağılımları incelendi. İstatistiksel analiz için ki-kare testleri kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p < 0,05 olarak kabul edildi. Çalışmamızda en sık kalsifikasyon/ossifikasyon tespit edilen bölge ikinci bölge (%49,4) olarak saptandı. Bu bölgede karşılaşılan durum stilohyoid ligament ossifikasyonudur. Yaş gruplarına göre en fazla kalsifikasyon/ossifikasyon 46-60 yaş (%32,3) aralığında saptandı. Kalsifikasyon/ossifikasyonların % 68'i bilateral, %32'si unilateraldir. Sadece beşinci bölgede cinsiyetler arasında kalsifikasyon sıklığı istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklıydı (p<0,05). Bu bölgede çoğunlukla laringeal kıkırdak kalsifikasyonları ve arteriyel kalsifikasyonlar tespit edilir.
Tam kafa ve sınırlı alan ışınlanarak birleştirilen konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntülerinde yapılan lineer ölçümlerin doğruluğunun araştırılması
Çalışmanın amacı, büyük FOV ve sınırlı alanlar ışınlanıp birleştirilerek elde edilen tam kafa Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntülerindeki lineer ölçümlerin doğruluğunun araştırılmasıdır. KIBT, maksillofasiyal bölgedeki anatomik komponentlerin üç boyutlu olarak değerlendirilmesini sağlayan bir görüntüleme yöntemidir. Günümüzde ortodontik değerlendirmelerde sıklıkla kullanılan lateral sefalometrik ve posteroanterior filmlerin süperpozisyon, distorsiyon, tekrarlanan çekimlerde baş pozisyonunun standardizasyonunun sağlanamaması gibi sınırlılıkları mevcuttur. KIBT'nin diş hekimliğinde kullanıma başlanmasıyla ortodontik değerlendirmelerde de kullanımı popülerlik kazanmaya başlamıştır. KIBT sistemleri genel olarak 8-15 cm arasında değişen sınırlı bir görüntüleme alanına sahip olduğundan kraniomaksillofasiyal bölgedeki anatomik yapıları aynı anda görüntülemek mümkün değildir. Görüntüleme alanını büyütme, detayın azalmasınavecihaz üretiminde maliyetin artmasına neden olurken hastanın maruz kaldığı radyasyon dozunu da arttırmaktadır. Bu çalışmada; 8 adet kuru kafanın görüntüsü, Morita (3D Accuitomo 170-Morita, Kyoto, Japan) ve I-CAT KIBT (Next Generation; Imaging Sciences International, Hatfield, PA, USA) cihazları ile alınmıştır.Elde edilen tam kafa KIBT görüntüleri üzerinde ortodontik değerlendirmelerde sıklıkla kullanılan noktalar belirlenerek aralarındaki mesafeler ölçülmüştür. Ölçümler bir gözlemci tarafından yapılmış olup üç ayrı ölçüm yapılarak ortalaması alınmıştır. Daha sonra, ölçümlerin doğruluğunu test etmek amacıyla kuru kafalar üzerinde0-200 mm (0-8.0 inç) ölçme aralığı ve 0,01 mm (0,0005 inç) çözünürlükte sivri uçlu dijital kumpas (Allendale Electronics Ltd., Hertfordshire, İngiltere) yardımıyla gerçek ölçümler yapılmıştır. Gözlemci içi uyumu değerlendirmek amacıyla, ölçümler 2 hafta sonra aynı gözlemci tarafından tekrarlanmıştır. KIBT görüntüleri üzerinde yapılan ölçümler ve gerçek ölçümler arası uyum sınıf içi korelasyon katsayısı (ICC) kullanılarak belirlenmiştir. Ayrıca gerçek ölçümler ile KIBT görüntüleri arasındaki uyum düzeyi fark ortalaması +- standart sapmalar kullanılarak incelenmiş ve Bland-Altman uyum sınırları elde edilmiştir. Çalışmanın sonuçları incelendiğinde hem I-CAT hem de Morita KIBT cihazıyla yapılan ölçümlerin gerçek ölçümlere çok yakın değerde olduğu ve aralarında yüksek veya mükemmel uyum olduğu görülmüştür. Ayrıca Morita KIBT cihazının sonuçlarının I-CAT cihazına göre biraz daha iyi olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak; Morita KIBT cihazının sınırlı alanları ışınlayarak birleştirme yönteminin, tam kafa görüntülerin elde edilmesinde kullanılabileceği görülse de konu ile ilgili ilave çalışmalara ve büyük dedektörlere göre radyasyon dozunun test edilerek kullanılabilirliğinin değerlendirilmesine ihtiyaç vardır.
Antidepresan kullanan hastalarda parotis ve submandibular tükürük bezlerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı, antidepresan kullanan bireylerin parotis ve submandibular tükürük bezlerinin ekojenite, parankim yapısı, marjin özellikleri, kanlanma ve boyut özellikleri açısından ultrasonografi (USG) ile incelenerek sağlıklı bireyler ile karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmamızda 51 sağlıklı, 51 antidepresan kullanan olmak üzere toplamda 102 bireyin hem sağ hem sol parotis ve submandibular tükürük bezleri ultrasonografi ile incelendi. Görüntüler üzerinde ekojenite, parankim yapısı, marjin özellikleri, kanlanma özellikleri ve boyutlar değerlendirildi. Sağ submandibular bezinin hastalarda superio-inferior mesafe ortalaması (13,9±1, mm) kontrol grubu ortalama değerine göre (13,4±1,0 mm) anlamlı olarak daha yüksektir (p=0,02). Sol submandibular bezin hastalarda medio-lateral mesafe ortancası (32,6 (25,6-36,1) mm) kontrol grubu ortanca değerine göre (33,1 (28,8-36,0) mm) anlamlı olarak daha düşüktür (p=0,01). Sağ parotis bezinin hastalarda medio-lateral mesafe ortalaması (14,9±1,3 mm) kontrol grubu ortalama değerine göre (15,7±1,5 mm) anlamlı olarak daha düşüktür. Sol parotis bezinin hastalarda medio-lateral mesafe ortalaması (14,9±1,3 mm) kontrol grubu ortalama değerine göre (15,6±1,6 mm) anlamlı olarak daha düşüktür. Değerlendirme yapılan diğer kriterlerde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir.Antidepresan kullanan bireyler ile sağlıklı bireyler arasında submandibular ve tükürük bezlerinin ekojenite, parankim yapısı, marjin özellikleri ve kanlanma açısından anlamlı bir farklılık yoktur. USG, tükürük bezlerinin değerlendirilmesinde etkili bir yöntemdir.
Panaromik radyografilerde maksiller sinüs içerisinde görülen maksiller molar dişlerin köklerinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (CBCT) ile karşılaştırılması ve maksiller posterior dişlerdeki periapikal patolojilerin maksiller sinüslerdeki mukozal kalınlaşmaya etkisi
Çalışmamızın amacı panoramik radyografilerde maksiller molar dişlerin köklerinin maksiller sinüs ile ilişkisinin değerlendirilerek Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) ile karşılaştırılması ve ayrıca maksiller posterior dişlerdeki periapikal patolojilerin maksiller sinüslerdeki mukozal kalınlaşmaya etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmamızda Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'nda daha önceden muayene olmuş ve Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi ile maksiller bölgeyi içeren KIBT görüntüsü alınmış hastaların görüntüleri retrospektif olarak taranmıştır. Herhangi bir sistemik hastalığı bulunmayan, maksiller sinüslerde önceden yapılmış sinüs lift operasyonu olmayan, maksiller posterior bölgelerde implant cerrahisi yapılmamış 20-50 yaş aralığında 298 hastadan 969 adet maksiller 1. ve 2. molar diş çalışmaya dahil edilmiştir. Bulunan sonuçlara göre istatistiksel veriler IBM SPSS V23 ile analiz edilmiş olup kategorik verilerin karşılaştırılmasında Fisher-Freeman-Halton testi ve Pearson Ki Kare testi kullanılmıştır. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov Smirnov ve Shapiro Wilk testleri ile incelendi. Üç ve üzeri gruplara göre normal dağılıma uymayan verilerin karşılaştırılmasında Kruskal Wallis H testi kullanıldı. Çoklu karşılaştırmalar da Bonferroni Düzeltmeli Z testi ile incelenmiştir. Sonuçlar arasındaki uyumun incelenmesinde Kappa testi kullanılmıştır. Sonuç olarak panoramik radyografilerde maksiller sinüs içerisinde izlediğimiz maksiller molar dişlerin kökleri, %72,1 oranında KIBT'de de maksiller sinüs içerisinde tespit edilmiştir. Dişlerin %89'unda periapikal bölgede lezyon izlenmemiş olup bunların da %26,6'sında mukozal kalınlaşma (>2mm) tespit edilmiştir. Ayrıca mukozal kalınlaşma (>2mm) olduğunda da en sık (%39,5) 2-5 mm kalınlaşma tespit edilmiştir. Dişlerin %11'inde periapikal lezyon görülmüş olup bunların %66,3'ünde mukozal kalınlaşma (>2mm) görülmüştür. Periapikal lezyonlu dişlerde de en sık (%40,1) 2-5 mm mukozal kalınlaşma tespit edilmiştir. Periapikal lezyon varlığı ile mukozal kalınlaşma derecesi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir bağlantı bulunmuştur (p <0,001).
Pell & gregory ve winter sınıflandırmasıyla klasifiye edilmiş gömülü yirmi yaş dişlerinin kan grupları ile ilişkisinin incelenmesi
Alt çene yirmi yaş dişleri ağızda en fazla gömülü kalan dişlerdir ve ABO ve Rh kan grupları ile bu dişlerin gömülü kalma durumları arasındaki ilişkiyi bulmak hangi populasyonların ve hangi bireylerin gömülü kalma yönünden daha savunmasız olduklarını tahmin etmek ve daha iyi bir müdahale için önem arz etmektedir. Aynı zamanda gömülü alt yirmi yaş dişleri pozisyonlarına göre çeşitli sınıflandırmalar ile klasifiye edilmiş olup en fazla kullanılan sınıflandırmalar Winter ve Pell & Gregory sınıflandırmalarıdır. Çalışmamızın da amacı Pell & Gregory ve Winter sınıflandırmaları ile klasifiye edilmiş gömülü alt yirmi yaş dişlerinin kan grupları ile bir ilişkisinin olup olmadığını incelemekti. Bu bağlamda, Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'na 1 Mayıs 2023 ile 31 Aralık 2023 tarihleri arasında muayene olmak için gelen, kriterlere uyan 534 hasta (274 erkek-260 kadın) rastgele seçildi ve bu hastalara ait 890 gömülü alt yirmi yaş dişi çalışmamıza dahil edildi. Hastalar kan gruplarına göre sınıflandırıldıp mandibular gömülü yirmi yaş dişleri Winter ve Pell & Gregory sınıflandırmalarına göre klasifiye edildi. Kan grupları ve gömülü kalma arasında herhangi bir ilişki olup olmadığını incelemek adına istatistiki analizler yapıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre Winter sınıflandırmasına göre gömülü kalma ile kan grupları arasında anlamlı bir ilişki yoktu fakat Pell & Gregory sınıflandırmasına göre cinsiyet ayrımı yapmaksızın ve taraf ayrımı yapmaksızın kan grupları ile sınıfların arasında istatistiksel olarak anlamlı bir bağlantı olduğu bulunmuştur (p=0,008).
Ağız solunumu yapan hastaların masseter kas kalınlıklarının ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Ağız solunumu, çeşitli faktörlere bağlı olarak meydana gelebilen normal solunum paterninin patolojik bir versiyonudur. Kraniyofasiyal yapıların dengeli olarak büyüyebilmesi için burnun normal solunum fonksiyonunu yapabilmesi çok önemlidir. Kronik hale gelen ağız solunumu, kraniyofasiyal kompleksin büyümesini olumsuz olarak etkiler ve dental yapılar ile komşu iskelet kas yapıları üzerinde de problemler oluşturur. Bu çalışmada ağız solunumu yapan bireylerde masseter kas kalınlıklarının ultrasonografi yöntemi ile değerlendirilerek bu durumun çiğneme sisteminde kaslar üzerine olası etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Ultrasonografi tekniği, masseter kas kalınlığının değerlendirilmesinde kolay uygulanabilir, eş zamanlı hızlı görüntüleme sağlayan ve bilinen kümülatif biyolojik bir yan etkisi olmayan avantajlı bir tekniktir. Bu çalışmaya 18-65 yaş aralığında 50 ağız solunumu yapan ve 50 normal burun solunumu yapabilen toplam 100 hasta dahil edilmiştir. Masseter kas kalınlıkları hem serbest istirahat hem de maksimum ısırma konumlarında ultrasonografi yöntemi ile ölçülmüştür. Elde edilen verilerin istatistik sonuçlarına göre ağız solunumu yapan erkek hasta grubunda masseter kas kalınlıklarının azaldığı görülürken kadın hasta gruplarında anlamlı bir fark görülmemiştir. Yaş değişkeniyle ölçüm değerleri arasında bir ilişki izlenmemiştir. Kronik ağız solunumu iskelet, kas ve dental yapılar dahil birçok sisteme olumsuz etkileri olan patolojik bir durumdur ve teşhis edilerek kontrol altına alınması son derece önemlidir.
Farklı frenulum bağlantı tiplerinde maksilla ve mandibula kemik yapısının değerlendirilmesi
Bu tez çalışması, bukkal frenulum bağlantı noktalarındaki kemik kalitesi ve yoğunluğunun değerlendirilmesini amaçlayan retrospektif bir çalışmadır. Bu çalışmada 146 hastaya ait 725 frenulum bağlantı uzantısına (mukozal, gingival, papiller) ve lokasyonuna (kanin, kanin kanin, premolar, premolar premolar) göre sınıflandırılmıştır. Mandibulada bulunan frenulum bağlantı noktalarındaki kemik yapıyı değerlendirmek için panoramik radyografide mental indeks ölçümü yapılmıştır. Maksilla ve mandibulada bulunan bukkal frenulum bağlantı noktalarındaki kemik yapı, Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi'de Misch kemik yoğunluğu sınıflandırılması kullanılarak subjektif olarak değerlendirilmiştir. Bu bölgelerdeki trabeküler kemik yapı fraktal analiz yöntemiyle değerlendirilmiştir. Mandibuladaki frenulumların lokasyon bağlantı çeşitleri arasından premolar premolar (PP) bağlantısındaki mandibula fraktal değeri, kanin (K) ve kanin kanin (KK) bağlantılarından anlamlı düzeyde düşük bulundu. Maksilladaki mukozal bağlantı (M) uzantısında yaş arttıkça fraktal değerlerin anlamlı düzeyde azaldığı görüldü. Kadın hastalarda maksillada D2 kemik yoğunluğunun gingival bağlantıda (G) anlamlı düzeyde düşük, D3 kemik yoğunluğunun ise gingival bağlantıda (G) anlamlı düzeyde yüksek olduğu gözlendi. Yapılan bu tez çalışmasında, bukkal frenulumların lokasyon ve bağlantı uzantısı tipine göre maksilla ve mandibuladaki trabeküler ve kortikal kemik yapıya etkisinin farklılık gösterebileceği gözlenmiştir.
Tip 2 diabetes mellituslu hastalarda major tükürük bezlerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasının amacı tip 2 diabetes mellituslu (DM) hastalarda bilateral parotis, submandibular ve sublingual tükürük bezlerinin boyutsal ölçümleri, ekojenite ve fraktal boyutunun (FB) ultrasonografi (USG) görüntüleri üzerinde değerlendirilip sağlıklı bireylerle kıyaslanmasıdır. Çalışmaya 36 tip 2 DM' li ve 36 sağlıklı bireyin USG görüntüleri dahil edildi. Bu görüntüler üzerinde tükürük bezlerinin süperoinferior, anteroposterior, mediolateral boyutları ölçüldü, ekojeniteleri sınıflandırıldı ve FB hesaplandı. Ölçümlere ait tanımlayıcı istatistikler hesaplandı. Gruplar arası FB ve boyutsal ölçüm kıyaslamaları bağımsız örneklem t-testi ile analiz edildi. Ekojeniteye ait analizler Mcnemar ve Pearson ki kare testleri ile analiz edildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p ≤ 0,05 kabul edildi. Parotis, submandibular ve sublingual bezlerde süperoinferior, anteroposterior, mediolateral boyutlar hasta grupta kontrol grubuna nazaran istatistiksel olarak fazla bulundu (p ≤ 0,05). Ekojenite açısından parotis bezinde izoekoik tip hasta grupta anlamlı olarak daha yaygındı (p ≤ 0,05). İstatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenmese de hasta grupta submandibular ve sublingual bezlerde izoekoik tip daha sıktı ve tüm bezlerde hiperekoik tip kontrol grubunda daha fazla görüldü. FB değerleri tüm bezler için hasta grupta kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu ve sublingual bezde istatistiksel olarak anlamlı ilişki gözlendi. Tip 2 DM major tükürük bezlerinin boyutlarında, ekojenitesinde ve parankiminde değişikliğe neden olmaktadır.
Temporomandibular eklemde internal düzensizlik bulunan hastalarda masseter, trapezius ve sternokleidomastoid kasların ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Bu tezin amacı, temporomandibular eklemde (TME) internal düzensizlik bulunan hastaların ultrasonografi (USG) görüntülerinde masseter, trapezius ve sternokleidomastoid (SKM) kaslarının kalınlığını, ekojenitesini ve fraktal boyutlarını değerlendirmek ve bunları sağlıklı bireylerle karşılaştırmaktır. Çalışmaya çeşitli nedenlerle USG çektiren ve TME bölgesi manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile değerlendirilen 60 birey dahil edildi. MRG görüntüleri kullanılarak hastalar redüksiyonlu disk deplasmanı (DD), redüksiyonsuz disk deplasmanı (DD) ve sağlıklı olmak üzere üç gruba ayrıldı. Masseter, trapezius ve SKM kaslarının kalınlığı, ekojenitesi ve fraktal boyutları USG görüntülerinde bilateral olarak değerlendirildi. Hasta ve kontrol grupları arasındaki karşılaştırma Bağımsız Örneklem T-testi ile analiz edildi ve redüksiyonlu DD, redüksiyonsuz DD ve kontrol grupları arasındaki karşılaştırma Tek Yönlü ANOVA testleri ile analiz edildi (p≤0,05). Kas kalınlığı, değerlendirilen tüm kaslar için kontrol grubunda hasta grubuna kıyasla daha yüksekti ve masseter kası için istatistiksel olarak anlamlı fark gözlendi (p=0,001). Kasın iç yapısı incelendiğinde, ekojenik bantların belirgin olduğu Tip I ekojenite kontrol grubunda daha yaygındı ve eko yoğunluğunun azaldığı, ekojenik bant sayısının azaldığı ve görünürlüğün kaybolduğu Tip II ekojenite hasta grubunda daha yaygındı. Kontrol grubunda, fraktal boyutlar tüm kaslar için daha yüksekti ve masseter kası için istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,019). TME internal düzensizlikleri kas kalınlığında azalmaya, boyutta atrofiye ve ekojenitesinde bozulmaya neden olur. Bu çalışmanın sonuçlarını desteklemek için, hastalığın başlangıç zamanının ve hastalık süresinin bilindiği ve klinik verilerin görüntüleme teknikleriyle korelasyonunun sağlandığı yeni prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Temporomandibular eklem düzensizlikleri, Ekojenite, Ultrasonografi, Manyetik rezonans görüntüleme, Fraktal boyut
Sjögren sendromu tanılı hastalarda majör tükürük bezlerinin ultrasonografik özelliklerinin ve oral bulguların değerlendirilmesi
Bu tez çalışması Sjögren Sendromu (SS) tanılı hastalarda tükürük bezlerinin ultrasonografik bulguları, oral semptomların sıklığı, DMFT indeksi ve uyarılmamış tükürük akış hızı arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesini amaçlamıştır. Bu retrospektif dizaynlı çalışmada SS tanılı hastaların parotis ve submandibular tükürük bezlerinin ultrasonografik bulguları Hocevar ve Milic skorlamasına göre (ekojenite, homojenite, hipoekoik alan, hiperekojen yansıma ve glandüler sınır netliği) değerlendirildi ve oral bulguların sıklığı, uyarılmamış tükürük akış hızı, DMFT indeksi hesaplandı ve bu parametreler arasındaki ilişkiler incelendi. SS hastalarına ait ultrasonografi verileri ve DMFT indeksi sağlıklı kontrol grubu verileri ile karşılaştırıldı. Çalışma popülasyonu 43 SS hastası ve 43 kontrol grubundan oluşmaktaydı. Hastaların yaş ortalaması 50,09±11,235 ve ortalama hastalık süresi 37,14±51,805 aydı. Hastalarda Hocevar ve Milic toplam skorları kontrol grubundan anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p<0,05). Tükürük akış hızı ≤0.1 ml/dk olanlarda DMFT indeksi, ağız yanması ve stomatit sıklığı anlamlı düzeyde daha yüksekti. (p<0,05). Submandibular bez Hocevar skoru, tükürük akış hızı ≤0.1 ml/dk olanlarda (p=0,002) ve ağız yanması bulgusu olanlarda (p=0,027) daha büyük bulundu. Hocevar ve Milic toplam skorları tükürük akış hızı >0.1 ml/dk olanlarda anlamlı düzeyde daha düşük bulundu. Hasta grubunda parotis Hocevar skoru, submandibular bez Hocevar skoru, Hocevar toplam skoru ve Milic toplam skoru ile DMFT indeksi arasında pozitif korelasyon görüldü (p<0,05). SS hastalarında tükürük bezi ultrasonografi skorlarındaki artışın uyarılmamış tükürük akış hızında azalma ve DMFT indeksindeki artış ile korelasyon göstermesi, ultrasonografi skorlarının oral ve dental bulgularla ilişkili olduğunu göstermektedir. SS tanısı zorlu olup diş hekimleri hastalığın erken tanıısında önemli rol oynar ve bu hastaların özel tedavi gereksinimleri hakkında bilgi sahibi olmaları gerekir. ANAHTAR KELİMELER: Sjögren Sendromu, Tükürük Bezi Ultrasonografisi, Oral Semptom, DMFT, Tükürük akış hızı
Arka çapraz kapanışı olan hastalarda mandibuler kondil bölgesinin fraktal analizi ve TME bölgesinin kemik kompanentlerinin kıbt ile değerlendirilmesi
Arka çapraz kapanış terimi, alt ve üst dişlerin transvers yönde bukkolingual ilişkisindeki tutarsızlık olarak ifade edilir. Arka çapraz kapanış, temporomandibular eklem (TME) ve tüm stomatognatik sistemle ilgili yapıları etkiler. Bu çalışmada, arka çapraz kapanışın ve maksiller darlığın TME'nin kemik elemanlarına etkisi, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntülerinde fraktal analiz yöntemi kullanılarak değerlendirildi. Tek taraflı çapraz kapanışa sahip 34 hasta, çift taraflı çapraz kapanışa sahip 24 hasta, maksiller darlığı olan 39 hasta çalışmaya dahil edildi. Angle sınıf I kapanışa sahip 36 hasta, kontrol grubu olarak kabul edildi. TME bölgesi KIBT kullanılarak incelendi, dejeneratif değişimlerin varlığı değerlendirildi. Image J programı kullanılarak mandibular kondil bölgesinde fraktal analiz yapıldı. Program, https://imagej.nih.gov internet sitesinden indirilmiştir. İstatistiksel değerlendirme için SPSS (IBM SPSS for Windows, ver.25) istatistik paket programı kullanılmıştır. Tüm hastalara ait 266 TME bölgesinde, mandibular kondilde en sık görülen dejeneratif değişim erozyon idi. 41 (sağ 20, sol 21) kondilde erozyon görüldü. Hem sağ hem de sol taraf için, dejeneratif değişimlerin görülme sıklığı bakımından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı (sağ p=0,682, sol p=0,670). Dejeneratif değişimlerin cinsiyetler arasında dağılımında anlamlı bir fark görülmedi (sağ p=0,08, sol p=0,655). Koronal kesitlerde, sağ mandibular kondilden ölçülen fraktal boyut, kontrol grubunda diğer gruplara göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p=0,012). Malokluzyon varlığında, mandibular kondilde adaptif remodeling nedeniyle oluşan eroziv ve sklerotik değişimler KIBT görüntüleri üzerinde yapılan fraktal analiz yöntemiyle değerlendirilebilir.
Çeşitli romatizmal hastalıklarda çiğneme sisteminin klinik, biyokimyasal ve görüntüleme metotlarıyla değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, temporomandibular eklemi (TME) etkilediği bilinen romatizmal hastalıklardan olan romatoid artrit ve psöriatik artrit tanılı bireylerde, çiğneme sistemi klinik, biyokimyasal ve görüntüleme metotları ile değerlendirilerek bu hastalıkların çiğneme sistemi üzerindeki muhtemel değişikliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Romatoloji Anabilim Dalı polikliniklerine başvuran ACR/EULAR 2010 kriterlerine uygun olarak romatoid artrit (RA) tanısı alan 29 gönüllü, CASPAR kriterlerine göre psöriatik artrit (PsA) tanısı alan 31 gönüllü, herhangi bir romatizmal hastalığı bulunmayan 31 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Hastaların TME aralıkları, eklem diski, masseter kas ve temporal kas kalınlıkları ve shear-wave elastografi değerleri ultrasonografi ile değerlendirilmiştir. TME kemiksel patolojileri, DC/TMD kriterleri baz alınarak, radyografik osteoartritik bulgular şeklinde konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmiştir. Aynı zamanda klinik muayene bulguları, inflamatuar belirteçler ve hastalık seviyesi skorlamaları ile çiğneme sistemi etkilenme derecesinin ilişkisi araştırılmıştır. Bulgular: Çalışma sonuçlarımıza göre; RA ve PsA hastalarında hastalık aktivitesi arttıkça TMD görülme prevelansının arttığı sonucuna varılmıştır. RA ve sağlıklı grup karşılaştırıldığında bilateral olarak; kondiler düzleşme, osteofit, artiküler fossada rezorpsiyon ve azalmış eklem aralığı parametreleri romatoid artrit hastalarında daha fazla görülmüştür. Sağlıklı grup ile PsA hastaları karşılaştırıldığında bilateral olarak osteofit ve sol subkortikal kist varlığı PsA grubunda daha yüksek olduğu belirlenmiştir. RA ve PsA grubu arasında bir karşılaştırma yapıldığında sağ artiküler fossada rezorpsiyon ve sağ artiküler fossada düzleşme miktarının RA hastalarında daha belirgin olduğu ortaya koyulmuştur. PsA için BASDAI hastalık skorlaması ile değerlendirilen TME osteoartritik bulgularında, sol osteofit ve sol kondiler erozyon varlığının hastalık aktivitesi arttıkça arttığı tespit edilmiştir. RA ve PsA grubunun oluşturduğu hasta grubunun temporal ve masseter kas kalınlık ve elastografi değerleri, sağlıklı gruba göre daha düşük bulunmuştur. Sonuç: RA ve PsA tanısı alan hastaların TME sağlığının da dikkatlice değerlendirilmesi, bu eklemde oluşabilecek erken patolojik değişikliklerin tespit edilmesi ve zamanında müdahale edilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: masseter kas, temporal kas, shear-wave elastografi, temporomandibular eklem, romatizmal hastalıklar
Hipotiroidili hastalarda tükürük bezlerinin klinik, ultrasonografik ve ultrasonografik elastografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Tiroid hormonu üretiminin ve tiroid bezi fonksiyonunun azalmasıyla tanımlanan hipotiroidizm (HT) yaygın oral bulgular arasında makroglosi, tükürük bezinde büyüme, ağız kuruluğu, gecikmiş erupsiyon, zayıf periodontal sağlık, çürük insidansında artış ve gecikmiş yara iyileşmesi yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı; HT hasta grubu ve sağlıklı kontrol gruplarında tükürük akış hızlarını karşılaştırmak ve submandibular ve parotis tükürük bezlerinin boyut, hacim, lenf nodu varlığı ve ekojenite gibi B-mod ultrasonografi (USG) parametrelerini, shear-wave elastografi (SWE) değerlerini ve renkli Doppler özelliklerini değerlendirmektir. Yöntem: Toplamda, 80 hasta 40 (HT) ve 40 sağlıklı kontrol grubundan oluşan 160 sağ ve sol submandibular bez ile 160 sağ ve sol parotis bezinin USG ile incelenmesi yapıldı. Ekojenite, parankim iç yapısı, marjin özellikleri, lenf nodu varlığı ve boyutsal ölçümler (antero-posterior uzunluk, süpero-inferior uzunluk, medio-lateral uzunluk ve hacim) ve renkli Doppler ile SWE ölçümleri lineer probla yapıldı. Ayrıca her katılımcının uyarılmış ve uyarılmamış tükürük akış hızı, dakika başına mililitre (ml/dk) olarak hesaplandı. Bulgular: Sağ submandibular bezde ekojenite, marjin özellikleri, parankim homojenitesi, renkli doppler değişkenleri, medio-lateral boyut, SWE (kPa) ve SWE (m/Sn) ortalama değerleri; sol submandibular bezde marjin özellikleri, parankim homojenitesi, renkli doppler değişkenleri, SWE (kPa) ve SWE (m/Sn) ortalama değerleri; sağ ve sol parotis bezinde ekojenite, marjin özellikler, parankim homojenitesi, SWE (kPa) ve SWE (m/Sn) ortalama değerleri açısından HT ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmiştir (p < 0,05). Uyarılmış ve uyarılmamış tükürük akış hızının hasta grubunda anlamlı derecede daha düşük olduğu tespit edilmiştir. (p < 0,05) Sonuç: HT' nin tükürük bezlerine ve tükürük akışına etkisinin olduğu ve USG tükürük bezlerini değerlendirmede güvenilir bir görüntüleme tekniğidir. Anahtar Kelimeler: hipotiroidizm, tükürük bezi, ultrasonografi, shear wave elastografi
Astım ve KOAH hastalarında maksiller sinüs volumetrisinin ve sinonazal patolojilerin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve astım hastalarında sinonazal bölgedeki patolojilerin görülme sıklığını ve aynı zamanda bu hastaların maksiller sinüslerindeki volümetrik değişimi incelemek amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmada 2021-2024 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'na başvuran, Dentasist sisteminde kaydı mevcut olan 40 astım, 40 KOAH ve 40 sağlıklı, 18-85 yaş aralığında, çeşitli sebeplerle konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri elde edilen 120 katılımcı çalışmaya dahil edilmiştir. KIBT kullanılarak morfometrik değerlendirilme yapılmış aynı zamanda görüntü verileri 3DSlicer programına aktarılarak maksiller sinüslerin hacim ve alan bulgusu incelenmiştir. Elde edilen bulgular, gruplar arasında yaş, cinsiyet, dişsizlik sınıflaması, morfolojik özellik durumuna istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Volümetrik değerlendirmede astım hastalarının maksiller sinüs hacim ve alan değerleri her iki gruba kıyasla anlamlı derecede düşük çıkmıştır (p<0,05). Cinsiyet ve yaş açısından hacim ve alan değerlerinde anlamlı bir sonuç bulunmamıştır (p>0,05). KOAH hastalarında maksiller sinüzit izlenme oranın diğer iki gruba kıyasla anlamlı derecede yüksek izlendiği görülmüştür (p<0,05). Çalışmamızda aynı zamanda varyasyonlar da değerlendirilmiş olup astım hastalarında maksiller sinüs hipoplazisinin, KOAH hastalarında ise onodi hücresinin izlenme oranın diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek izlendiği görülmüştür (p<0,05). Kontrol gruplarında tam dişsiz hastaların maksiller sinüs hacim ve alan değerlerinin, tam dişli hastalara göre anlamlı derecede yüksek izlendiği görülmüştür (p<0,05). Sonuç: Astım ve KOAH birer kronik solunum yolu hastalığı olduğu için bu hastaların maksiller sinüslerinde volümetrik değişimler, çeşitli sinonazal patoloji ve varyasyonlar izlenebilmektedir. Bu bulguların değerlendirilmesi ve tespiti için KIBT'dan yararlanmak hem hastalığın seyri hem de tedavi planlaması açısından oldukça önemlidir.
Periodontal sağlığın stomatognatik sisteme etkisinin ultrasonografi ile değerlendirmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; periodontal hastalık seviyesinın stomatognatik sistem üzerindeki muhtemel etkilerini, ultrasonografi ve ultrasonografik elastografi eşliğinde digasticus anterior, geniohyoideus, mentalis, masseter ve temporal kasların istirahat ve maksimum ısırmada boy, en, alanı ve shear wave elastografi değeri incelenerek değerlendirmektir. Yöntem: Toplamda 90 hastaya ait çiğneme kasları bilateral olarak istirahat ve maksimum ısırma sırasında ultrasonografi ile değerlendirildi. Çalışma grubu oluşturan bireyler, hastalardan rutin olarak alınan panoramık röntgenlerine ve klinik muayeneye göre periodontitis bulgularına sahip, kriterlerı sağlayan hastalar arasından seçilmiştir. Digasticus anterior, geniohyoideus, mentalis, masseter ve temporal kasların istirahat ve maksimum ısırmada boy, en, alanı ve shear wave elastografi değeri incelendi. Bağımsız iki grup analizlerinde normal dağılım gösteren veride Independent Samples T Test ve göstermeyen veride Mann Whitney U Testi kullanılmıştır. Bulgular: Periodontitis I, periodontitis II ve kontrol grubu arasında, masseter ve temporalis kasa ait ultrasonografik olçümlerinde anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Elastisite karşılaştırmalarında hem istirahatte hem maksimum ısırmada sağ ve sol masseter, sağ ve sol temporalis, ve mental kasa ait ölçümler kontrol grubunda periodontitis II gruba göre daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Sağlıklı ve periodontal hastalığa sahip bireylerin değerlendirlen kaslara ait elastisite bulguları farklı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: ultrasonografi, elastografi, periodontitis
Skolyoz hastalarında temporomandibular eklem patolojilerinin USG ve klinik muayene ile prospektif olarak değerlendirilmesi
Temporomandibular eklem disfonksiyonunun (TMD) etiyolojisinde birçok neden mevcuttur ve postür bozuklukları bu nedenlerden biridir. Toplumda insidansı oldukça yüksek olan TMD'nin multidisipliner tedavisi için omurga ile stomatognatik sistem ara-sındaki ilişkinin aydınlatılması önem arz eder. Çalışmaya İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı tarafından takip edilen adölesan idiopatik skolyoz tanılı 12-18 yaş arası 50 hasta ve aynı yaş grubunda 50 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Bu hastalara TME'ye yönelik klinik muayene ve ultrasonografik değerlendirme yapılmış, elde edilen veriler karşılaştırıla-rak analiz edilmiştir. Gruplara dahil edilen hastaların yaş ortalamaları kontrol grubunda (n:50) 14,68 ± 1,81, skolyoz grubu (n:50) için ise 14,69 ± 2,73'tür. Skolyoz grubunda hastaların ağız açıklığı ortala-ması 40,50 mm, kontrol grubunda 43,44 mm olarak ölçülmüş ve iki grup arasında anlamlı fark bulunmuştur (p:0,002). Skolyoz grubunda eğriliğin şiddetini gösteren Cobb açısı değeri ile ağız açıklığı arasında negatif yönde orta şiddette korelasyon görülmüştür (p:0,023; r:-0,320). Masseter kası kalınlığı skolyoz grubunda 8,91 mm iken kontrol grubunda 9,41 mm olarak ölçülmüştür (p:0,036). TME düzensizlikleri skolyoz grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Eklem aralığı elastografi değerinde 1 birimlik artışın, redüksiyonlu disk deplasmanı tanısı olasılığını 4,81 kat artırdığı görülmüştür (p:0,009; %95CI: 1,47-15,73). Sonuç olarak skolyozun TMD'ye yatkınlığa neden olduğu ve eklem elastografisinin TMD tanısında değerli bir sayısal veri olduğu tespit edilmiştir.
Hipertansiyon hastalarında tükürük bezlerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Hipertansiyon ve antihipertansif ilaç kullanımının majör tükürük bezleri üzerindeki etkilerini ultrasonografi (USG) ve shear-wave elastografi (SWE) yöntemleri ile değerlendirmektir. Bu kapsamda, hipertansiyon tanısı bulunan ve farklı sayıda antihipertansif etken madde kullanan bireyler ile sağlıklı bireyler karşılaştırılarak; bez boyutları, alanları, hacimleri, SWE değerleri, kanlanma paternleri ve lenf nodu varlığı gibi parametrelerdeki farklılıkların belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmada; hipertansiyon tanısı almış 60 birey hasta grubuna, herhangi bir sistemik hastalığı bulunmayan 60 birey ise kontrol grubuna dahil edilmiştir. Tüm katılımcıların parotis ve submandibular tükürük bezleri B-mod USG ile değerlendirilmiş; bezlerin antero-posterior, süpero-inferior ve medio-lateral boyutları ölçülerek alan ve hacim hesaplamaları yapılmıştır. Renkli Doppler USG ile bezlerin vaskülarizasyon özellikleri değerlendirilmiş, lenf nodu varlığı ultrasonografik olarak incelenmiştir. Ayrıca; SWE yöntemi kullanılarak parotis ve submandibular bezlerin elastografik ölçümleri yapılmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel analizler ile gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular: Submandibular ve parotis bezi ölçümlerinde; SWE (kpa) ve SWE (m/sn) parametrelerinde, hasta grubu kontrol grubuna göre daha yüksek değerler aldığı izlenmiştir. Ortalama submandibular ve parotis bezi alan ve hacim ölçüm değerlerinin erkeklerde anlamlı şekilde daha yüksek olduğu izlenmiştir. Sağ parotis bezi ölçümlerinde; 10 yılı aşkın bir süredir ilaç kullanan hastaların SWE (kpa) ve SWE (m/sn) değerlerinin ilaç kullanmayan hastalara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu izlenmiştir. Hiç ilaç kullanmayan hastalarda hipovaskülarizasyon görülme sıklığı, en az 10 yıldır ilaç kullanan hastalara göre anlamlı şekilde yüksek izlenmiştir. Sonuç: Hipertansiyon ve antihipertansif ilaç kullanımının majör tükürük bezlerinin ultrasonografik ve elastografik özellikleri üzerinde etkileri olduğu görülmüştür. USG ve SWE, hipertansiyon hastalarında tükürük bezlerinin değerlendirilmesinde noninvaziv, güvenilir ve tekrarlanabilir yöntemlerdir. Elde edilen bulgular, hipertansiyon hastalarında oral sağlığın korunmasına yönelik klinik yaklaşımların geliştirilmesine katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, tükürük bezi, ultrasonografi, shear-wave elastografi
Ultrasonografi kullanımının temporomandibular eklem hastalıkları teşhisindeki güvenirliliğinin araştırılması
Günümüzde temporomandibular eklem hastalıklarının prevalansında önemli bir artış gözlenmekte olup temel klinik muayeneye ek olarak temporomandibular eklem hastalıklarının tanısı için çeşitli yöntem ve teknikler mevcuttur. Literatürde altın standart olarak tanımlanan manyetik rezonans görüntüleme, yumuşak dokuların yanı sıra eklem diskinin değerlendirilmesinde önemli rol oynar. Bilgisayarlı tomografi, kemik erozyonu, kırıklar, postoperatif deformiteler ve temporal kemiğin deformiteleri gibi kemik lezyonlarını teşhis etmek için kullanılır. Kemik sintigrafisi ise osteoartrit ve eklem iltihabının değerlendirilmesi için yararlıdır. Son yıllarda ultrasonografi de temporomandibular eklemin görüntülenmesinde önemli ve etkin bir yöntem olarak tanımlanmıştır. Çalışmamızda ultrasonografi ile temporomandibular eklemin bir çok açıdan değerlendirilip aynı zamanda klinik verilerle de korele edilerek tanı için referans değerlerin oluşturulması planlanmıştır. Tezimizin amacı, temporomandibular eklem hastalıklarının teşhisinde ultrasonografi kullanımının güvenirliliğini ortaya koyması açısından literatüre katkı sağlamaktır. Anahtar Kelimeler: Temporomandibular Eklem, Temporomandibular Eklem Disfonksiyonu, Ultrasonografi Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir.
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografide farklı kesitler ile yapılan hacimsel hesaplamaların deneysel olarak değerlendirilmesi
Tez çalışmamızda 7 adet sığır femur kemiği kondil bölgesinde oluşturulan 35 adet düzensiz sınırlı intraosseöz defektin planimetri ve nokta sayım tekniği kullanılarak aksiyal, sagital ve koronal kesitler üzerinden hacimsel hesaplamaları yapılmış olup buna ek olarak bu hesaplamalar 2, 4, 6, 8, 10, 12, 16 ve 20 dilim aralıklarında ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Tüm hesaplanan değerler Arşimet prensibi ile elde edilen gerçek hacim değerleri ile kıyaslanmıştır. Sapma yüzdeleri açısından kesitler karşılaştırıldığında istatistiksel bir fark görülmemiştir(p=0,051). Kullanılan tekniklere bakıldığında ise sapma yüzdeleri açısından teknikler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir(p=0,628). Tüm hesaplanan değerler Arşimet prensibi ile elde edilen gerçek hacim değerleri ile uyumlu olduğu görülmüştür. Araştırmamızın amacı konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) kullanılarak stereolojik yöntemlerle elde edilen hacim hesaplamalarına kesit yöneliminin ve dilim sayısı tercihinin hesaplamalardaki etkisini belirlemektir.
Canalis sinuosus morfolojisinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile retrospektif olarak incelenmesi
Canalis infraorbitalis'ten dallanan ve nervi alveolares superiores anteriores ile arter ve ven demetini taşıyan canalis sinuosus, anterior maksilla'nın anatomik bir yapısıdır. Nörovasküler içeriği sebebiyle canalis sinuosus ile ilgili tüm morfolojik, anatomik ve radyolojik bilgilere hakim olmak yanlış tanı ve tedavi ile anterior maksilla'da planlanan cerrahi operasyonların komplikasyonlarından kaçınmak açısından son derece önemlidir. Bu çalışma konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanarak canalis sinuosus'a ait anatomik varyasyonların varlığını, sıklığını ve morfolojik özelliklerini incelemek amacıyla planlanmıştır. Çalışmamız İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'nda 2015-2019 yılları arasında çeşitli nedenlerle konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile görüntüleri alınmış 8966 hasta datasının dahil edilme kriterlerini karşılayan 1168'i üzerinde retrospektif olarak yapılmıştır. Çalışmamızda; yaş, cinsiyet, canalis infraorbitalis protrüzyonu, canalis sinuosus varlığı/yokluğu, tek veya çift taraflı olup olmadığı ve sayısı, canalis sinuosus'a ait aksesuar kanal varlığı/yokluğu ve sayısı, komşu dişler ile olan ilişkisi, aksesuar kanal çapı, terminal canalis sinuosus çapı, canalis sinuosus bifurkasyonu ile labial/bukkal alveolar kret arası, terminal canalis sinuosus ile labial/bukkal alveolar kret arası, aksesuar kanal palatinal açıklığı ile nazal kavite tabanı ve palatinal alveolar kret arası mesafe ölçüm parametreleri analiz edilmiştir. Canalis sinuosus'un tüm vaka görüntülerinde çift taraflı olarak bulunduğu, canalis sinuosus'a ait aksesuar kanalların ise vakaların %70,9'unda görüldüğü tespit edilmiştir. Aksesuar kanalların en sık yerleşim gösterdiği konumun maksiller santral dişler arası bölge olduğu belirlenmiştir. Terminal canalis sinuosus çapının erkeklerde kadınlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde büyük olduğu izlenmiştir (p:0,007; p<0,05). Çalışmamızda tüm vakalarda tespit edilen canalis sinuosus'un aslında anatomik bir varyasyon olmayıp yaş ve cinsiyete bakılmaksızın ortak bir anatomik yapı olduğu ancak canalis sinuosus'a ait aksesuar kanalların anterior maksilla bölgesinde lokalizasyon ve yaygınlık açısından değişkenlik gösterebilen anatomik bir varyasyon olduğu sonucuna varılmıştır.
Farklı dijital radyolojik tekniklerle elde edilen görüntülerde fraktal analiz metodunun ve fraktal boyutun ex vivo değerlendirilmesi
Amaç: Radyolojik değerlendirme, diş hekimliği pratiğinde önemli bir yere sahiptir. Sert doku hakkında zengin bilgiler sunan çeşitli görüntüleme yöntemleri vardır. Son yıllarda yapılan radyografik analizler de radyografik değerlendirmeye ayrı bir boyut kazandırmıştır. Bu analizlerden birisi olan fraktal analiz (FA) metodu kemik yapının objektif olarak değerlendirilmesini mümkün kılmıştır. Bu tez çalışmasının amacı, farklı radyofrafik görüntülerden elde edilen fraktal boyutu (FB) değerlendirmektir. Yöntem: Bu çalışma Akdeniz Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'nda yürütülmüştür. Çalışma için 15 adet koyun hemimandibulası; periapikal, panoramik radyografik cihazlarla ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile iki farklı modda (standart ve yüksek çözünürlüklü) görüntülenmiştir. Görüntülerde, angulus mandibulada belirlenen ilgi alanı üzerinde FA uygulanmıştır. Veriler Jamovi 1.6.23 istatistik paket programında analiz edilmiştir. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: En yüksek FB değeri dijital periapikal radyografik görüntülerden elde edilen fraktal boyut (PaFB) (1,28±0,04) olup, en düşük FB değeri ise standart çözünürlüklü konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntülerinden elde edilen fraktal boyuttur (STD-KIBTFB) (1,12±0,10). PaFB değeri ile dijital panoramik radyografik görüntülerden elde edilen fraktal boyut (PanFB) değeri arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık olmamasına rağmen (p=0,485), PaFB değeri, STD-KIBTFB (p<0,001) ve yüksek çözünürlüklü konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntülerinden elde edilen fraktal boyut (HR-KIBTFB) değerine göre (p=0,007) anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. PanFB ile HR-KIBTFB değeri arasında anlamlı bir farklılık yokken (p=0,325), PanFB değerinin STD-KIBTFB değerinden anlamlı derece yüksek olduğu tespit edilmiştir (p=0,004). HR-KIBTFB değeri ile STD-KIBTFB değeri arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir (p=0,122). Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre FA için en avantajlı yöntemin periapikal görüntüleme tekniği olabileceği düşünülmektedir. KIBT ise periapikal veya panoramik radyografik görüntülemeden sonra tercih edilebilir.
Zigomatik implant uygulamaları açısından zigomatik kemiğin radyolojik ve klinik anatomisi
Bu tez çalışmasının amacı, zigomatik implant yerleştirilmesine dair morfometrik veri sunmak ve çalışmanın sonuçlarının diş hekimliği radyolojisi ve cerrahisi için hekimlere bir rehber olmasını sağlamaktır. İstanbul Üniversitesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalında bulunan Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (Scanora 3D-X KIBT unit by Soradex (Tuusla Finland) arşivindeki kesitler taranarak 3087 adet hastaya ait görüntülerde zigomatik kemiğe ait kanallar ve foramenler incelendi. Tek zigomatikofasiyal kanallar 414 adet (%62), çift zigomatikofasiyal kanallar 27 adet (%4) olarak tespit edildi. Sadece zigomatikotemporal kanaldan da 41 adet (%6) olarak gözlemlendi. Bundan başka kanalların seyri değerlendirildiğinde T şeklinde ya da V şeklinde olabildiği gözlendi. T şekilli kanallar 174 adet (%26), V şekilli kanallar 13 adet (%1,9) olarak izlendi. μBT (Mikro Bilgisayarlı Tomografi) (Bruker Skyscann 1174 model) ile 43 adet kuru kemik örnekleri incelenerek kanalların seyri gözlemlendi. Kanalların Y şekilli ve düz olacak şekilde seyir paterni gösterdiği tespit edildi. 25 adet kuru kafada, cerrahi prosedür açısından zigomatik implantın giriş ve çıkış yerlerini tayin için morfometrik ölçümler yapıldı. Cerrahi alana olan yakın komşuluğu nedeni ile Aksesuar İnfraorbital Foramen (AIOF) varlığı araştırıldı. 25 kuru kafanın beşinde AIOF tespit edildi. Bu tez çalışması özellikle preoperatif değerlendirme yaparken kanal varyasyonları hakkında bilgi edinmeyi sağlayıp zigomatik implant planlamasında komplikasyonların minimale indirilmesini sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Foramen zygomaticofaciale, foramen zygomaticotemporale, foramen zygomaticoorbitale, zigomatik implant, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi
Sella turcica interklinoid proçes mesafesinin maloklüzyon ve patolojilerle ilişkisinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Sella Turcica, orta kraniyel fossada konumlu ve içinde hipofiz bezini koruyan sfenoid kemiğin depresyon alanıdır. Sella Turcica'nın şekil ve boyutları (linear genişlikleri) değişkenlik göstermektedir. Sagital, aksiyal ve koronal düzlemlerde boyutları ölçülen proçesler arası mesafelerin, ortognatik patolojiler ve maloklüzyonlarla ilişkileri olduğu bildirilmiştir. Çalışmamızın amacı, "Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi" (KIBT) (CBCT) kullanılarak Sella Turcica anterior ve posterior proçesleri arasındaki mesafelerin üç boyutlu görüntülenerek ölçülmesi, ayrıca her düzlemde ölçülen mesafelerle, ilgili patolojiler arasında korelasyon kurabilmektir. Araştırmamıza, İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'nda 2016-2019 yılları arasında, çeşitli dentofasiyal deformitelerinin teşhis ve tedavi planlaması için baş ve boyun bölgesinin KIBT görüntülenmesi alınmış, yetişkin (18 yaş ve üzeri) hastalar dahil edilmiştir. Sella Turcica köprüleşmesi (klinoid köprüleşmesi) literatürde bugüne kadar sadece lateral sefalometrik ölçümlerle incelenmiştir. Çalışmamız, KIBT ile yapılacak ölçümlerin çok daha hassas ve doğru olduğu hipotezinden yola çıkılarak planlanmıştır. Buna göre KIBT ile Sella Turcica'nın anterior ve posterior klinoid proçesleri arasındaki mesafeler ölçülmüş ve sefalometrik analizlerle karşılaştırılmıştır. Çalışmamızın sonuçlarına göre posterior klinoid proçes mesafesi, erkek hastalarda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha uzun bulunmuştur. Ayrıca klinoid köprüleşmesinin sağ, sol ya da bilateral olarak sınıflaması yapılmıştır.
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak osteomeatal kompleksin anatomik varyasyonlarının dudak damak yarıklı hastalar ile sağlıklı popülasyon karşılaştırılarak retrospektif değerlendirilmesi
Osteomeatal kompleks (OMK), paranazal sinüslerin drenajı ve havalandırılması için anahtar bir alandır. Bu bölgedeki anatomik varyasyonlar OMK'nin daralmasına neden olmakla birlikte mukosiliyer klirensi bozup sinüslerin drenajını ve havalanmasını engelleyerek sinonazal enfeksiyonlar için ideal bir zemin oluşturmaktadır. Dudak damak yarığı (DDY) deformiteleri en sık görülen konjenital malformasyonlardan biri olmasına rağmen literatürde DDY hastalarının OMK anatomisini ve varyasyonlarını değerlendiren yeterli çalışma yoktur. Bu çalışma literatür araştırmamıza göre DDY hastalarında konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile OMK bölgesini değerlendiren ilk çalışma niteliğini taşımaktadır. Diş hekimliğinde yaygın kullanılan radyolojik görüntüleme yöntemlerinden biri olan konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile bu bölgenin anatomisi ve varyasyonlarının dudak damak yarıklı hastalar ve sağlıklı bireyler karşılaştırılarak retrospektif olarak değerlendirilmesi ile DDY hastalarında görülen anatomik farklılıkların ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. OMK varyasyonları; konkal varyasyonlar (konka bülloza, paradoksal konka, bifid konka), nazal septum deviasyonu ve pnömatizasyonu, unsinat proçes varyasyonları (oryantasyon, deviasyon ve süperior ataçmanın pozisyonuna göre tipleri, unsinat bulla, bifid unsinat proçes), etmoid hücrelerin varyasyonları (Agger nazi hücresi, Haller hücresi, aşırı pnömatize etmoid bulla) olarak gruplandırılmış olup 100 sendromsuz dudak damak yarıklı hasta ile aynı sayıda kontrol grubunda olmak üzere toplam 200 hastada bu varyasyonlar karşılaştırılmıştır. Çalışmada en sık görülen anatomik varyasyon kontrol grubunda Agger nazi hücresi (%99), DDY grubunda ise Agger nazi hücresi ile konka bülloza (%97) olmakla beraber atelektatik unsinat proçes her iki gruptada en az görülen varyasyon olarak tespit edilmiştir. Bifid konka, unsinat bulla, bifid unsinat proçes, nazal septum deviasyonu, kondrovomeral birleşimde deformite görülme sıklığı DDY grubunda kontrol grubuna göre daha fazla oranda görülmüştür (p<0,05). Nazal septum pnömatizasyonu, bülböz konka bülloza ise kontrol grubunda DDY grubuna kıyasla daha fazla bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak DDY ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar tespit edilmiş olup cerrahi tedaviyi yönlendirebilmek için OMK'nin üç boyutlu anatomisinin iyi bilinmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Osteomeatal kompleks, anatomik varyasyonlar, dudak damak yarığı, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi.
Çenelerde görünen anatomik varyasyonların, dental implantlar ile ilişkisinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntülerinde incelenmesi
Amaç: Bu retrospektif çalışmanın amacı, çenelerde görününen anatomik yapıların ve varyasyonların implantlarla ilişkisini KIBT görüntülerinde retrospektif olarak inceleyerek en çok hangi anatomik yapı ve/veya varyasyonun implant penetrasyonuna neden olduğunu saptamaktır. Bu konuda yapılan araştırmaların yetersiz ve kısıtlı olması sebebiyle bu çalışma ile incelenen anatomik yapıların saptanan implant penetrasyon prevalanslarının literatüre katkı sağlaması ve ilgili anatomik yapılara dikkat çekerek implant planlamasında görüntüleme yöntemlerinin ve anatomik bilginin önemini vurgulamak hedeflenmektedir. Yöntem: Kliniğimizde çeşitli sebeplerle alınmış 3600 KIBT görüntüsünden, 181 hasta ve 717 implant çalışmaya dahil edilmiştir. Bu görüntülerde çenelerde görünen anatomik yapılar ve varyasyonlarla ilişkili implant penetrasyonları araştırılmıştır. Non-varyatif yapılar; maksiller sinüs, mandibular kanal, nazopalatin kanal ve nazal kavite: Varyasyonlar; maksiller sinüs varyasyonları, nazopalatin kanal varyasyonları, kanalis sinosus, mandibular kanal varyasyonları, mandibular insiziv kanal, lingual foramen ve kanal, lateral lingual foramen (LLF) ve aksesuar mental foramen (AMF) olarak ayrılmış ve bu yapılardan implant penetrasyonu olanlar kaydedilmiştir. Saptanan veriler cinsiyete, yaş gruplarına ve çenelerde dağılım bölgelerine göre kaydedilerek istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Anatomik varyasyonlar-implant penetrasyonu mandibula anteriorda istatistiksel olarak daha fazla saptandı (p<0.001). Anatomik varyasyonlar arasında mandibular insiziv kanal prevelansı %43.1 olarak bulundu. Non-varyatif anatomik yapılar arasında maksiller sinüs en çok implant penetrasyonu izlenen yapı olarak bulundu. İmplant-anatomik varyasyon penetrasyonunun erkeklerde (%9.5), kadınlara göre (%5.1) istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0.024). Sonuç: Mandibular insiziv kanal ve mandibula anterior, anatomik varyasyon ve implant penetrasyonu açısından en riskli bölge olarak karşımıza çıkmaktadır. Literatürde yapılan çalışmaların kısıtlılıkları göz önüne alınarak, farklı popülasyonlarda, geniş hasta gruplarında anatomik varyasyonların implant penetrasyon prevalansları araştırmaları devam etmelidir. Anahtar Kelimeler: Anatomik varyasyon, implant, KIBT, mandibular insiziv kanal
Dental implantların marka ve model tanımlamasında yapay zeka sistemleri etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Dental implantlar, eksik dişler için en popüler ve kabul gören rehabilitasyon yöntemlerinden biri haline gelmiştir. Birçok parça içeren dental implantlar, kendine has tasarıma sahiptir ve diş hekimlerinin etkin bir tedavi sunabilmesi için implantların üreticisini tanımlayabilmesi gerekir. Çalışmamızın amacı, yapay zeka sistemlerinin çeşitli dental implantların marka ve modelini tanımlamadaki etkinliğini değerlendirmektir. Yöntem: Bu çalışmada, 2020 - 2023 arası Akdeniz Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde dental implant tedavisi uygulanmış hastalardan alınan panoramik radyograflar geriye dönük olarak toplanmıştır. Beş üreticinin yedi implant modeline ait 1907 adet implant içeren toplam 523 panoramik radyograf veri setine dahil edilmiştir. Bu veri setine parlaklık ve rotasyon değişiklikleri yapılarak veri artırma uygulanmıştır. Elde edilen yeni veri setinin %80'i eğitim, %10'u doğrulama ve %10'u test verisi olarak bölünmüş ve implantların etiketlenmesi LabelImg programı kullanılarak yapılmıştır. İmplant sistemlerinin tanımlanması amacıyla yapay zeka tabanlı nesne tespit yöntemlerinden YOLOv5, YOLOv7 ve YOLOv8 algoritmaları kullanılmıştır. Algoritmaların performansını değerlendirmek için kesinlik, duyarlılık, mAP, F1 skorları ve hata matrisleri kullanılmıştır. Bulgular: Tüm implantlar arası kesinlik, duyarlılık, mAP ve F1 skorları YOLOv5 için sırasıyla 0,786, 0,648, 0,764 ve 0,71; YOLOv7 için sırasıyla 0,81, 0,815, 0,855 ve 0,81; YOLOv8 için 0,89, 0,901, 0,955 ve 0,89'dur. Algoritmalar veri setindeki sayısı fazla olan ve tasarımı farklı implantlarda genellikle daha iyi performans göstermiştir. Sonuç: Yapay zeka tabanlı nesne tespit algoritmaları, nispeten küçük bir veri setinde bile, dental implantları panoramik radyograflar üzerinden tanımlamada yeterli bir performans göstermiştir. Algoritmalar güncellendikçe performansları giderek artmıştır. Daha büyük veri kümeleri ve farklı dental implantlarla eğitilmiş yapay zeka sistemleri, implantları tanımlamada hekimlere yardımcı olabilir.
Çene kemiklerinde görülen periosteal reaksiyonların radyolojik ve histopatolojik özellikleri
Periosteal reaksiyonlar (PR), periosteum altında oluşan yeni bir kemik yapısıdır. PR'nin, periosteumun korteksten sıyrılmasından sonra ortaya çıktığı düşünülmektedir. PR sonucu oluşan kemik, kemik hastalıklarının temel radyolojik özelliklerinden biridir. PR paterninin, agresif lezyonları nispeten daha az agresif olan lezyonlardan, maligniteyi benign lezyonlardan ayırmada faydalı olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte PR'lerin çenelerdeki yapısal paterni hakkında çok az rapor vardır. Çalışmamızda, İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'nda 25 Aralık 2015 – 31 Mayıs 2018 tarihleri arasında elde edilen KIBT görüntüleri incelenmiştir. PR(+) ve PR(-) olgular listelenerek bu gruplara ait histopatolojik tetkikler rapor sistemi ve lamlar değerlendirilerek belirlenmiştir. Değerlendirme sonucunda PR varlığı ile histopatolojik tanı arasında herhangi bir ilişkinin olup olmadığı araşıtırılmıştır. Çalışma sonucunda histopatolojik tanılar arasında, PR paterni açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmakla birlikte PR'nin tek başına tanı konulmasında yeterli olmadığı tespit edilmiştir.
Akdeniz Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi kliniğine başvuran hastaların demografik, sistemik ve radyografik karakteristiklerinin belirlenmesi
Amaç: Oral ve maksillofasiyal bölgede görülen hastalıkların teşhisi için anamnez alınması, ekstraoral-intaoral muayene, radyografik muayene ve diğer özel muayene yöntemleri kullanılır. Bu tez çalışmasının amacı, Akdeniz Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi (ADÇR) kliniğine başvuran hastaların fakülte veri tabanındaki mevcut radyografları ve anamnez kayıtlarının incelenerek hastaların demografik, sistemik ve radyografik karakteristiklerinin oluşturulmasıdır. Yöntem: ADÇR kliniğine 01.01.2013 ve 31.12.2019 tarihleri arasında başvuran hastaların anamnez ve teşhis kayıtları ile röntgen bölümüne yönlendirilen hastaların radyografik kayıtları retrospektif olarak incelenmiştir. Belirlenen demografik, sistemik ve radyografik sınıflamalara göre hasta sayıları araştırılarak yıllara ve toplam sayılara göre tablolar oluşturulmuştur. Veriler IBM SPSS Statistics 18 © Copyright SPSS Inc. 1989, 2010 yazılımı ve Excel programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: 2013-2019 yılları arasında başvuru yapan kadın sayısı erkeklerin sayısından istatistiksel olarak anlamı derecede fazla bulunmuştur. ADÇR kliniğine başvuran tüm hastaların yaşa göre dağılımı incelendiğinde başvuru yapan hastalar 15 ve üzerindeki hastalardır ve bu hastaların %29,3'ü 30-44 yaş grubunda olup en fazla orana sahip olduğu gözlenmiştir. Radyografik verilere bakıldığında ise en çok alınan radyografın panoramik radyograf olduğu görülmüştür (%90). Sonuç: Anamnez kayıtları sayesinde çalışmanın yapıldığı bölgenin sistemik hastalık karakteristiği ortaya konmuştur ve bu durum teşhis ve tedavi planlamasında yol gösterici olmaktadır. En fazla istenen radyografi çeşitleri ve en çok radyograf isteminde bulunan klinikler belirlenmiştir. Böylece bölüm içi ve bölümler arası işleyişte iyileştirici düzenlemelere gidilebilecektir. Panoramik radyograflarda sık görülen teşhislerin belirlenmesi ile belirli yaş ve cinsiyet gruplarındaki hastalarda dikkat edilmesi gereken hususlar netleştirilmiştir.
Mental foramenin mandibular kemikle ilişkisinin ultrasonografi ve panoramik radyografi ile karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada amaç; Mental Foramen (MF)'nin mandibula alveoler kret tepesine ve mandibula basis alt kenarına olan vertikal uzaklığını; panoramik radyografi (OPG) ve ultrasonografi (USG) görüntüleri üzerinden ölçümler yaparak, çıkan sonuçlar arasındaki ilişkiyi; yaş ve cinsiyet durumuna göre değerlendirmektir. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya 18-29, 30-39, 40 yaş üstü her grupta 40 kişi (20 kadın, 20 erkek) olmak üzere toplamda 120 kişi katılmıştır. OPG ve USG görüntüleri üzerinden MF'nin alveoler krete ve mandibula basis alt kenarına olan vertikal uzaklığı sağ ve sol olarak ölçülmüştür. Bireylerin OPG görüntüsü Microdicom programına aktarılıp kalibrasyon yapılmıştır. MF, görüntüde işaretlendikten sonra MF'nin üst sınırının alveoler krete çizilen teğete ve MF'nin alt sınırının mandibula basise çizilen teğete dik olarak uzaklıkları ölçülmüştür. Ayrıca OPG'de MF' nin lokalizasyonu da belirlenmiştir. Bireylerin USG ölçümlerinde ise prob MF bölgesine longitudinal olarak yerleştirilmiştir. MF'nin en net görüldüğü görüntü yakalandıktan sonra görüntü dondurulmuştur. Kontrol panelindeki kumpas ile MF'nin üst kenarının alveoler kret tepesine olan uzaklığı ile MF'nin alt kenarınn basis alt kenarına uzaklığı horizontal olarak ölçülmüştür. OPG ve USG'de bulunan ölçüm sonuçları kıyaslanıp bunların yaş ve cinsiyet ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Bu çalışmada 120 kişiye ait sağ ve sol olmak üzere toplam 240 MF görüntüsü değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlar; OPG'de MF'nin alveoler krete olan ortalama uzaklığı 14,34 (±2,03) mm; MF'nin mandibula basis alt kenarına olan ortalama uzaklığı ise 11,04 (±1,60) mm olarak bulunmuştur. USG'de MF'nin alveoler krete olan ortalama uzaklığı 14,08 (±2,02) mm; MF'nin mandibula basis alt kenarına olan ortalama uzaklığını ise 10,79 (±1,72) mm olarak bulunmuştur. MF'nin lokalizasyonunu OPG'de en sık 5 numaralı diş kökünde; 2.en sık 4-5 no'lu diş kökleri arasında; 3.en sık 5-6 no'lu diş kökleri arasında bulunmuştur. USG ile ölçümü yapılan sağ ve sol MF'nin alveoler krete ve mandibula basis alt kenarına olan ortalama uzaklıkları ile OPG kullanılarak ölçümü yapılan sağ ve sol MF'nin alveoler krete ve mandibula basis alt kenarına olan ortalama uzaklıkları arasında yüksek düzeyde pozitif ilişki görülmüştür. Bu sonuçlara göre; USG ve OPG'de yapılan ölçümler arasındaki uyum düzeyinin çok yüksek olduğu görülmüştür. Sonuç: MF, özellikle cerrahi işlemler açısından oldukça önemli bir anatomik oluşumdur. Çünkü MF'den çıkan sinir demetlerinde meydana gelecek bir hasar, mandibulada ipsilateral orta hatta kadar; alt çene, alt dudak ve dişetinde anestezi veya parestezi ile sonuçlanabilir. Bu yüzden MF'nin kemik içerisindeki konumu bu bölgeye yapılacak işlemler açısından oldukça önemlidir. Yaptığımız çalışmada OPG'de MF'nin alveoler krete ve mandibula basis alt kenarına olan ortalama uzaklıklarının yaş gruplarına göre değişmediği bulunmuştur. Sadece 40 yaş ve üzerindeki bireylerin mandibula basis alt kenarına olan ortalama uzaklıkları, 18-29 yaş aralığındaki bireylerden yüksek bulunmuştur. USG'de yapılan ölçüm sonuçlarında; yaş grupları arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Yaptığımız çalışmada OPG'de MF'nin alveoler krete ve mandibula basis alt kenarına olan ortalama uzaklığı; erkeklerde kadınlardan daha yüksek olduğu bulunmuştur. Yaptığımız çalışmada USG'de MF'nin alveoler krete olan ortalama uzaklığı ve mandibula basis alt kenarına olan ortalama uzaklığı; erkeklerde kadınlardan daha yüksek bulunmuştur. Sadece sol MF'nin alveoler krete olan ortalama uzaklığı, kadın ve erkekler arasında anlamlı bir farklılık göstermemiştir. OPG'de bulduğumuz MF'nin mandibula basis alt kenarına ve alveoler krete olan ortalama uzaklıkları USG'deki ölçümlere göre yüksek çıkmasına rağmen USG ve OPG'de yapılan ölçüm sonuçları arasında uyum düzeyi yüksek bulunmuştur. Sonuçlarımız gebe hastalarda ya da OPG kullanılamadığı durumlarda USG'nin güvenilir bir yöntem olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Mental Foramen (MF), Mandibula Basis Alt Kenarı, Alveoler Kret, Ultrasonografi (USG), Panoramik Film (OPG).
Tek taraflı çiğneme alışkanlığının, mandibular kemiğe etkilerinin, kemik yüksekliği ölçümü ve fraktal analiz yöntemi ile değerlendirilmesi
Çalışma, tek taraflı çiğneme alışkanlığının mandibular kemik simetrisinde makro ve mikro boyuttaki değişiklikleri değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Ağız Diş ve Çene Radyolojisi Kliniğine gelen ve tek taraflı çiğneme alışkanlığı olan 18 yaş üstü, yaş ortalaması; 30,20 olan, 30 kadın 30 erkek hasta tespit edildi. Panoramik filmlerde çiğneme yapılan (aktif) taraf çalışma bölgesi, yapılmayan (pasif) taraf ise kontrol bölgesi olarak belirlendi. Ortopantomografi (OPG) üzerinde vertikal yükseklik ölçümleri yapılarak mandibular kemiğin makro yapısında bir değişiklik olup olmadığı değerlendirilirken, mikro yapısındaki etkileri belirlemek için her hastada 6 adet Region of Interest (ROI, İlgi Alanı) seçilerek, Fraktal Analiz (FA) yapıldı. Hastaların aktif ve pasif tarafları karşılaştırıldı. Tek taraflı çiğneme alışkanlığı olan hastalarda sosyodemografik özellikler sayı ve yüzde olarak hesaplandı. Tek taraflı çiğneme alışkanlığı olan bireylerin aktif tarafı ile pasif tarafı arasındaki vertikal yükseklikleri arasında anlamlı farklılık görüldü (p<0,05). Bireylerin aktif taraftaki vertikal yükseklikleri, pasif tarafa göre yüksek bulundu. Aynı bireylerin aktif tarafı ile pasif tarafı arasındaki simetrik ROI değerleri arasında anlamlı farklılık görülmedi (p>0,05). Tek taraflı çiğneme alışkanlığının mandibular kemik yapısı üzerinde belirgin etkileri olduğu görüldü. Vertikal yüksekliklerdeki artış, bu alışkanlığın mandibular yapı üzerindeki etkilerini açıkça ortaya koyarken, ROI değerlerindeki benzerlik, yapılan FA ölçütünde trabeküler yapının bu alışkanlıktan daha az etkilendiğini göstermektedir.