
282
Archived Theses
7
DOIs Assigned
2%
DOI Rate
Discipline
Omuz instabilitesinin cerrahi tedavisinde processus coracoideus transferinin etkinliğinin araştırılması
Amaç: Rekürrent anterior dislokasyon görülen omuzlarda, cavitas glenoidalis'in antero-inferior kenarında kemik kaybı saptanmaktadır. Bu omuzlarda, defektin büyüklüğü, omuz instabilitesinin derecesini etkilemektedir. Bu nedenle, processus coracoideus transferindeki temel problem, kemik grefti ihtiyacının olup olmadığıdır ve bu da bir ölçüde cavitas glenoidalis'teki defektin büyüklüğü ile ilişkilidir. Processus coracoideus transferi sonrasında, bu yöntemin cavitas glenoidalis'in yüzey alanına olan etkisini kantitatif olarak belirlemek gerekir. Bundan dolayı, bu çalışmanın amacı, kadavra omuzlarında, omuz instabilitesinin cerrahi tedavi yöntemlerinden olan processus coracoideus transferinin, cavitas glenoidalis'in yüzey alanına olan etkisininin saptanmasıdır.Çalışma tasarımı: Kadavra, laboratuvar çalışması.Gereç ve yöntem: Omuz diseksiyonu yapılan otuz kadavra scapulasında, cavitas glenoidails'in antero-inferior kısmında %21'lik ve %34'lük kemik defekti oluşturuldu ve daha sonra Latarjet yöntemi uygulandı. Her bir cavitas glenoidalis'in, milimetrik ölçek kullanılarak, Canon 400B (55 mm objektif) fotoğraf makinası ile, defekt öncesi ve Latarjet yöntemi sonrası, yüzey alanlarının fotoğrafları çekildi. Bu fotoğraflar bilgisayara aktarıldı. UTHSCSA Image Tool 3.0 bilgisayar programı kullanılarak, cavitas glenoidalis'in yüzey alanları hesaplandı.Bulgular: Cavitas glenoidalis'in defekt öncesi alanı ortalama 969,98 + 129,95 mm2 idi. %21 ve % 34'lük defekt alanlarına uygulanan Latarjet yöntemi sonrası, cavitas glenoidalis'in alanı, sırasıyla, ortalama 1133,80 + 119,65 mm2 ve 1006,50 + 110,69 mm2 olarak ölçüldü. %21 ve % 34'lük defekt oluşturulan vakalarda, defekt öncesi ve Latarjet yöntemi sonrası, cavitas glenoidalis'in yüzey alanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı (sırasıyla, p=0.000 ve p=0.025).Sonuç: Processus coracoideus transferi (Latarjet yöntemi), cavitas glenoidalis'in yüzey alanını anlamlı olarak arttırmaktadır.Anahtar kelimeler: Cavitas glenoidalis, omuz instabilitesi, Latarjet yöntemi.
Paramedik olmak için gerekli antropometrik şartların, mesleğin gerektirdiği fiziksel yeterliliği belirlemedeki etkisi
İnsan faktörü, günümüz toplumlarında üretkenliğin veya hizmetin devam edebilmesinin ilk basamağıdır. Bu yüzden her açıdan iyilik hali tüm meslek grupları için incelenmesi gereken parametreler içerir. Bazı meslek grupları için fiziksel uygunluk, hem iş gücü kaybını önlemede hem de mesleklerin getirdiği zorlu fiziksel stresle başa çıkmada önemli bir noktadır. Paramedikler için de fiziksel uygunluk önemlidir. Paramediklerin çalışma alanında birçok noktada karşılaşılan fiziksel stresle başa çıkabilmesinin ilk adımı iyi bir fiziksel kapasiteye sahip olmaktır. Ülkemizde farklı dönemlerde paramedik adayları için antropometrik kriterler istense de, bu uygulamadan vazgeçilmiştir. Bunun yanında fiziksel kapasiteyi değerlendiren etkinliği ve güvenilirliği yüksek uygulamaların olmayışı bizi bu çalışmaya yöneltmiştir. Çalışmamızda antropometrik özelliklerin incelenerek paramedikler için fiziksel yeterliliği belirleyip belirleyemeyeceğinin tayini amaçlanmıştır. Çalışma Giresun Üniversitesi, Şebinkarahisar Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu'nda gerekli tüm izinler alındıktan sonra İlk ve Acil Yardım programı öğrencisi olan 113 kişi ile uygulanmıştır. Bu çalışmada katılımcıların boy uzunlukları ve ağırlık ölçüleri belirlenmiş, fiziksel performans tayininde Kanada kaynaklı "Omni Life Support" biriminin geliştirdiği paramedikler adına uygulanan fiziksel yeterlilik testi protokolü uygulanmıştır. Bu test protokolünün sayısal verileri Türkiye ortalamaları dikkate alınarak revize edilmiştir. Çalışmaya göre, katılımcı popülasyonunda boy uzunluğunun daha fazla olması(p<0.01) ve ağırlığın daha yüksek olması (p<0.01) fiziksel kapasiteyi olumlu etkilemektedir. Fakat cinsiyetler arasında ayrı ayrı incelendiğinde anlamlı bir veri sunmamaktadır. Bununla beraber belirlenen antropometrik sınırlar içerisinde bir değerlendirme ile fiziksel yeterliliğin tayininin yapılamayacağı belirlenmiştir. doğası gereği farklı anatomik şartlar taşıyan kadın ve erkekler için standart antropometrik veri çalışmalarının gerekliliği, tek başına antropometrik verilerin değerlendirmeye alınmasının mesleki fiziksel yeterlilik için yeterli olamayacağı, belirleyiciliği daha hassas ölçüm yöntemlerine ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Paramediklerin yaptıkları iş kadın ve erkek arasında farklılık göstermediği için antropometrik ölçümlerin, fiziksel yeterlilik testleri ile birlikte uygulanması daha verimli olacaktır. Tüm bu sonuçların ışığında antropometrinin fiziksel yeterliliği belirlemede tek başına kullanılamayacağı, ülkemizde uygulanabilir fiziksel yeterlilik testleri protokollerinin hazırlanması ve uygulanması gerektiği düşünülmüştür. Anahtar Sözcükler: Antropometri, İnsan Faktörleri ve Ergonomi, Kardiyopulmoner Resusitasyon, Paramedik, Vücut Ağırlığı ve Ölçüleri
Dinamik ve statik q açısının alt ekstremite kinetik, kinematik ve antropometrik özellikleri ile olan ilişkisi
GİRİŞ: Q açısı alt ekstremitenin mekanik ve fonksiyonel olarak değerlendirilmesinde kullanılan önemli parametrelerden biridir. Vücut ağırlığı alt ekstremitede segmentler arasında sırayla aktarıldığı için bir segment dizilimindeki bozukluk bir sonraki segmenti etkileyebilir. Alt ekstremitenin aksial yüklenmesindeki değişimleri değerlendirirken en sık kullanılan parametrelerden biri olan Q açısı sadece diz eklemiyle değil kalça ve ayak mekaniği ile de ilişkilendirilir. Q açısının statik ve dinamik ölçümlerini karşılaştıran ve bu açının kalça ekleminden ayağa kadar olan etkisini kapsamlı şekilde değerlendiren çalışmalar az sayıdadır. Bu nedenle tez çalışmamızda amacımız sağlıklı bireylerde Q açısının dinamik ve statik ölçümlerinin kendi aralarındaki ilişkilerini ve de alt ekstremite antropometrik özellikleri, ayak basıncı, yürüme kinematiği ve diz kas kuvveti ile olan ilişkisini bir bütün olarak değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız Q açısı ölçümleri, antropometrik ölçümler, yürüme kinematiği, ayak basınç ölçümleri ve diz izokinetik kas kuvvet ölçümlerinden oluşmaktadır. Q açısı statik ölçümleri universal gonyometre kullanılarak ölçüldü. Antropometrik özellikler; boy uzunluğu, alt ekstremite uzunluğu, tibia uzunluğu, diz bicondylar genişlik, ayak uzunluğu, ayak genişliği ve navicular yükseklik ölçümleri Martin tip antropometre ve kayan pergel kullanılarak alındı. Alt ekstremite kinetik ölçümlerinden olan ayak basınç ölçümü ve alt ekstremite kinematik ölçümlerinden olan yürüme analizi Diers 4D motion cihazı ile ölçüldü. Diz izokinetik fleksiyon/ekstansiyon kas kuvvet ölçümleri IsoMed 2000® cihazı ile ölçülüp değerlendirildi. Tüm ölçümler hem dominant hem de non-dominant ekstremite için ayrı ayrı yapıldı. BULGULAR: Çalışmamızda öncelikle ölçülen tüm parametreler dominant ve non-dominant taraf arasında karşılaştırıldı ve taraflar arasında klinik açıdan önem taşıyan farklılıklar bulunmadı. Q açısı ölçümleri ile antropometrik ölçümler, yürüme analizi ölçümleri, ayak taban basınç ölçümleri ve izokinetik kuvvet ölçümlerinin ilişkisi dominant ve non-dominant tarafta ayrı ayrı değerlendirildi. Dominant tarfta izokinetik kuvvet ölçümleri ile statik Q açısı ölçümleri arasında negatif yönde ilişki olduğu görüldü. Ancak non-dominant tarafta bu doğrultuda bir ilişki gözlenmedi. Statik ve dinamik Q açı ölçümleri arasındaki tutarlılık düzeyine bakıldığında ise hem dominant hem de non-dominant tarafta sadece statik aktif ve statik pasif Q açısı ölçümleri arasında orta düzeyde tutarlılık olduğu, dinamik ve statik Q açısı ölçümleri arasında ise herhangi bir ilişki olmadığı saptandı. SONUÇ: Dinamik Q açısı ölçümlerinin statik Q açısı ölçümleriyle ilişkili olmadığı bu sebeple statik ve dinamik Q açısı ölçümlerinin birbirlerinin yerine kullanılamayacağını ortaya koymaktadır.
Hemiplejik hastalarda Q açısının denge ve alt ekstremite fonksiyonelliği üzerine etkisi
Q açısı alt ekstremitenin biyomekanik fonksiyonunu, m. quadriceps femoris'in diz üzerindeki etkisini ortaya koymak ve diz ile ilgili birçok hastalığın tanısına yardımcı olmak ve tedavilerinin sonucunu değerlendirmek için kullanılan bir parametredir. Bu çalışma inme öyküsü olan hemiplejik hastalarda Q açısının denge ve alt ekstremite fonksiyonelliğinin üzerine etkisini ve ayrıca baskın alt ekstremitesi etkilenmiş hemiplejik hastalarda ve baskın olmayan alt ekstremitesi etkilenmiş hemiplejik hastalarda Q açısının etkilerinin aynı olup olmadığı sorusunu araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya 19 erkek ve 16 kadın olmak üzere toplam 35 hemiplejik hasta dahil edildi. Teze dâhil edilen her katılımcıya, sosyo-demografik anket, Modifiye Ashworth Skalası, Tinetti Denge ve Yürüme Testi, Berg Denge Skalası ve Alt Ekstremite Fonksiyonel Ölçeği (AEFÖ) uygulandı. Hastalar Q açısı değerlerine göre ve tutulum yerlerine göre gruplara ayrıldı. Yapılan istatiksel analiz sonucunda erkek hastaların Q açısı ortalama değerleri 11.68±1.49, kadın hastaların Q açısı ortalama değerleri ise 14.12±2.39 olarak hesaplandı. Q açı değerleri normal aralıkta olan ve normal aralıkta olmayan hastaların berg denge puanları arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Q açı değerleri normal aralıkta olan ve normal aralıkta olmayan hastaların AEFÖ puanları arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Hemiplejik hastalarda Q açısı ile denge ve alt ekstremite fonksiyonelliği arasında ilişki bulunmuştur. Q açısı değerinin normal aralıkta olmadığı ve baskın alt ekstremitenin etkilendiği olduğu durumlarda denge ve fonksiyonellik puanlarının anlamlı bir şekilde düşük çıktığı görülmüştür. Elde edilen verilere bakılarak, hemiplejik hastalarda alt ekstremite ile ilgili anatomik, klinik ve biyomekanik çalışmalarda Q açısının denge ve fonksiyonellik bakımından değerlendirmeye alınmasının önemli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Genç yetişkinlerde; el, ayak ve göz baskınlığının yüz asimetrisi ile ilişkisi
İnsan vücudu bilateral simetrik olarak gelişirken; genetik ve çevresel faktörlere bağlı olarak tam bir simetri oldukça nadir görülür. Yüz asimetrisi de sıklıkla görülür ve şiddetine bağlı olarak dikkat çekici hale gelir. Yetişkinlerin 2/3'ünün sol kraniyofasiyal bölgelerinin hafifçe büyük olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Yüzün sol tarafının büyüklüğünün; toplumda çok daha sık görülen sağ el ve sağ ayak baskınlığı ile sonuçlanan sol serebral hemisferin dominansının gelişim sırasında yaptığı etkinin sonucu olduğu düşünülmektedir. El baskınlığı ile yüz asimetrileri arasındaki ilinti yapılan çalışmalar ile gösterilmiş olmasına rağmen; böyle bir çalışma el, ayak ve göz baskınlığı için yapılmamıştır. Bu amaçla yapılan çalışmaya; KTÜ Tıp Fakültesi ve Diş Hekimliği Fakültesi öğrencilerinden oluşan toplam 131 öğrenci katılmış olup, bunların 73'ü erkek (%55.7), 58'i kadındır (%44.3). Öğrencilerin yaş ortalaması; erkeklerde 22.19±1.64, kadınlarda ise 22.32±1.57'dir. Öğrencilerin yüzlerinin hazırlanan bir planda beş ayrı açıda resimleri çekilmiş ve bu resimler üzerinde TpsDig2 programı kullanılarak sağ ve sol yarıları karşılaştırmak üzere 25 adet mesafe (toplam 50) ve 14 adet açı (toplam 28) ölçümü yapılmıştır. Öğrencilerin el baskınlıkları "Edinburg El Tercihi Anketi" ile belirlenirken, ayak baskınlıklarının belirlenmesi için ise, "Waterloo Ayak Tercihi Anketi"nin revize edilmiş şekli kullanılmıştır. Öğrencilerin göz baskınlıkları; delikli kart testi ve parmak işaret testi ile belirlenmiştir. Öğrencilerin yüzlerinde yapılan mesafe ve açı ölçümleri ortalamalarının el, ayak ve göz baskınlıkları ile olan ilişkileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlarda; el baskınlığı ve ayak baskınlıklarının benzer hemisferik temsil özelliklerine bağlı olarak, baskın olan tarafın karşı tarafı yüz yarısında, yüzün öne doğru daralıp yana doğru büyümesi şeklinde kendini gösteren bir asimetriye neden olduğu gösterilmiştir. Göz baskınlığının ise hangi hemisferde temsil edildiği ile ilgili tartışmalı sonuçlar olmasına rağmen; yaptığımız bu çalışmada, göz baskınlığının daha çok, baskın göz olan tarafın karşı tarafındaki hemisferde temsil edildiğini ve bunu destekler biçimde, yüz asimetrisinin daha belirgin veya daha az görünür olmasına neden olduğuna dair sonuçlar elde edilmiştir.
Voleybolcularda fascia plantaris, tendo calcaneus ve arcus longitudinalis medialis'i destekleyen diğer yapıların manyetik rezonans görüntüleme yöntemi ile değerlendirilmesi
Voleybol, ardı sıra gelen kısa süreli yüklenme ve dinlenme evrelerinden oluşan dinamizmi oldukça fazla olan sıçrama pozisyonlarını içeren bir takım sporudur. Her sporda olduğu gibi ayağın longitudinal ark yapısı, fascia plantaris, kaslar ve tendonların sağlıklı bütünlüğü voleybolda da önemlidir. Bu çalışmanın amacı voleybol oyuncularında pes planus prevalansını ortaya koymak ve bu bağlamda fascia plantaris, tendo calcaneus ve arcus longitudinalis medialis'e destek veren ayak kaslarının Manyetik Rezonans Görüntüleme yöntemleri ile elde edilen ölçümlerini normal bireylerle karşılaştırmaktır. 15 kadın voleybol oyuncusu ve 15 de düzenli spor yapmayan sedanter kadın bireyin bilateral ayak kaslarından m. flexor hallucis longus, m. tibialis anterior, m. tibialis posterior, m. gastrocnemius, m. abductor hallucis ve m. flexor digitorum brevis'in en geniş kesitlerinden kesitsel alan ölçümü, tendo calcaneus ve fascia plantaris'in de kalınlık ölçümleri Manyetik Rezonans Yöntemi ile ölçüldü. Ayrıca boy, kilo, ayak uzunluğu, baldır çevresi ve ayak çevresi gibi parametreler de antropometrik olarak değerlendirildi. Fascia plantaris kalınlığı ile bazı kasların kesitsel alanları arasında pozitif yönde korelasyonlar bulundu. Kasların kesitsel alanları karşılaştırıldığında m. flexor digitorum brevis kasının kesitsel alanları voleybolcularda daha fazla bulundu (p<0,05). Bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre voleybolcuların plantar fasciitis ve pes planusa yatkınlıklarının değerlendirilebileceği ve bu doğrultuda arcus longitudinalis medialis'e destek veren kasların güçlendirilmesine yönelik egzersiz programlarının oluşturulabileceği düşünülmektedir.
Multi-gravitasyonel süspansiyon temelli egzersizin egzersiz alışkanlığı olmayan kadınlarda duruş, denge ve el kavrama kuvvetine etkisi
Bu çalışmanın amacı egzersiz alışkanlığı olmayan kadınlarda Multi-Gravitasyonel Süspansiyon Temelli Egzersiz (M-Gravity egzersiz) programının postür, denge ve el kavrama kuvveti üzerine etkisinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya toplam 58 kadın birey dahil edildi. Çalışmamızın örneklemini 18-45 yaş arasında M-Gravity egzersiz yapmak için özel bir spor merkezine başvuru yapmış düzenli egzersiz alışkanlığı olmayan 39 gönüllü kadın birey oluşturmuştur. Kontrol grubumuzu 18-45 yaş arası düzenli egzersiz alışkanlığı olmayan 19 gönüllü kadın birey oluşturmuştur. Egzersiz grubuna haftada iki gün olmak üzere altı haftada toplam 12 seans, 60 dakika M-Gravity egzersiz yaptırıldı. Kontrol grubu içerisinde olan 19 gönüllü katılımcı 6 hafta içerisinde herhangi bir egzersiz programına katılmadan normal yaşamına devam etti. Her iki grubun postür değerlendirmesi için App Store'dan indirdiğimiz sürümü 11.10 olan Posture Screen Mobile (PSM) uygulaması kullanıldı. Statik denge Flamingo Denge Testi ile değerlendirildi. Alt ve üst vücut dinamik dengesi Y Denge Testi ile değerlendirildi. Değerlendirmeler egzersiz öncesi ve 6 hafta sonrası olacak şekilde iki kez yapıldı. Sonuç olarak M-Gravity egzersiz grubunda el kavrama kuvvetinde anlamlı artış görüldü ve egzersizler sonunda el kavrama kuvveti gruplar arasında anlamlı farklılık gösterdi (p<0,05). Alt ekstremite Y Denge Testi parametrelerinde egzersizler sonrasında gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmazken (p>0,05) M-Gravity grubu kendi içinde anlamlı gelişme gösterdi (p<0,05). 6 hafta sonunda üst ekstremite Y Denge Testi parametrelerinden medial ve inferolateral denge bakımından gruplar arası anlamlı bir fark bulunmazken (p>0,05) superolateral denge bakımından M-Gravity egzersiz grubunun kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha üstün olduğu görüldü (p<0,05) ve M-Gravity egzersiz grubu altıncı hafta sonunda medial, superolateral ve inferolateral yönlerde kendi içinde anlamlı gelişme gösterdi (p<0,05). Bunun yanında flamingo denge testi değerlendirmesinde M-Gravity egzersiz grubunda egzersizler sonrasında düşme sayısında anlamlı düşüş görüldü (p<0,05). Postür değerlendirmesi sonucuna göre M-Gravity egzersiz grubunda postür parametrelerinde omuz eğimi parametresi dışında tüm parametrelerde olumlu anlamda anlamlı gelişme görüldü (p<0,05). Tüm bu bulgular, M-Gravity egzersizinin düzenli egzersiz alışkanlığı olmayan kadınlarda el kavrama kuvveti, denge ve duruşu olumlu yönde etkilediğini göstermektedir.
Evaluation of prevalence and length of the anterior loop of mental nerve using cone beam computed tomography
INTRODUCTION: The anterior loop is defined as where the mental neurovascular bundle passes inferior and in front of the mental foramen then turns back to exit the mental foramen. This anatomical feature is crucial in evaluating the best location of dental implants in the mandibular premolar area. Also, the mental foramen is a significant landmark. Knowing where it is essential to block the mental nerve's anesthesia or to prevent nerve damage when performing surgery on the premolar region of the mandible. CBCT allows for better observation of key anatomical features, such as their location, exact delineation, and relationships to other nearby structures. Therefore, CBCT should be suggested when the clinician determines that more anatomical information is necessary such as differentiating the AnL of the mental nerve AIM: Our study was conducted in order to assess the vertical and horizontal location of mental foramen, the visibility, length and types of anterior loop on CBCT in dentate and edentate patients of various age groups. MATERIALS AND METHODS: This retrospective study evaluated 260 mandibular CBCT scans for the location of mental foramen, anterior loop prevalence, length and types. The effect of age, gender, side of the mandible and dental state of subjects on these variables was also analyzed. RESULTS: There were found to be 7.7%, 20.8%, and 71.5% total frequencies of type 1, type 2, and type 3 respectively. The mean length of AL was 2.75 mm with minimal and maximal length of 0.6mm and 6.7mm. Significant differences were observed in prevalence between age and dental state groups. Significant differences were observed in length between gender, age and dental state groups. A relation was observed between vertical position of mental foramen and prevalence and length of anterior loop. CONCLUSIONS: The results of this study showed that there is a significant likelihood of AnL in instances, and that AnL length should be assessed before to maxillofacial surgical treatments. Keywords: Mental foramen, metnal nerve, anterior loop, CBCT, implant
İnmeli hastalarda kinezyofobinin yaşam kalitesi, ağrı ve anksiyete üzerine etkisinin beyin manyetik rezonans görüntüleme bulguları eşliğinde incelenmesi
İnme geçiren kişilerde birçok sebebe bağlı olarak yaşam kalitesi olumsuz etkilenir. Bu olumsuzluk da halk sağlığı problemi olarak karşımıza çıkar. Bu çalışma, inmeli hastalarda kinezyofobinin; depresyon, anksiyete, ağrı ve yaşam kalitesine olan etkisini belirlemek ve sonuçları, Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) bulguları eşliğinde incelemek amacıyla planlandı. Sosyodemografik veriler kaydedildi. Kinezyofobiyi değerlendirmek amacıyla Tampa Kinezyofobi Ölçeği (TKÖ), ağrıyı değerlendirmek amacıyla VAS (vizuel analog skalası), emosyonel durum için Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), yaşam kalitesini değerlendirebilmek için de İnmeye Özgü Yaşam Kalitesi Ölçeği (İÖYKÖ) uygulandı. Hastaların MRG bulguları, Volbrain uygulaması ile hacimsel olarak değerlendirildi. Volbrain raporu ile elde edilen verilerden, corpus amygdaloideum ve hippocampus hacimleri çalışmaya dahil edildi. Modifiye Rankin Skalası'na (MRS) göre 2 ve daha az puan alan 26 inmeli hasta çalışmaya dahil edildi. Değerlendirilen hastaların kinezyofobi puanlarının ortalaması 43,880 ± 7,804 bulundu. Kinezyofobi değerleri; ağrı, anksiyete, depresyon ve yaşam kalitesi değerleri ile incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı bulundu (P<0,05). Corpus amygdaloideum hacmi ve hippocampus hacmi ile bu değişkenler arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Sonuç olarak inmeli hastalarda, yaşam kalitesine etki eden birçok faktör vardır. Bu faktörlerden kinezyofobi de mutlaka değerlendirilmesi gereken bir parametredir. Corpus amygdaloideum hacmi ile diğer değişkenleri incelemek amacıyla daha düşük kesit kalınlığındaki MRG sonuçları ile kontrol grubunun da dahil edildiği çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Serumla birlikte timokinon uygulanmasının sıçanlarda yara iyileşmesi üzerine etkisi
Deri bütünlüğünün bozulmasına neden olan fiziksel faktörler ve kimyasal faktörler akut yara oluşumuna sebep vermektedir. Timokinon; anti-inflamatuvar, antioksidan özellikleri sebebiyle yara iyileştirici etki göstermektedir. Yapılan bu tez çalışmasında, timokinonun oluşturulan eksizyonel yara modelinde tek başına ve/veya serumla birlikte iyileştirici etkisi incelenmiştir. Çalışmada Wistar-Albino sıçanlar (erkek, 6-8 aylık, 200-250 gr) kullanılmıştır. Çalışmamızda 5 grup oluşturulmuştur (n=8). Anestezi altındaki sıçanların üst sırt bölgesinden epidermis, dermis ve hipodermisi içeren tam kalınlıkta 3 mm dairesel eksizisyon yarası oluşturulmuştur. Cerrahi sonrası 1. günden itibaren 21 gün boyunca deney gruplarına 3 günde 1 kez olacak şekilde timokinon, dimetil sülfoksit serum ve timokinon+serum solüsyonu uygulaması yapılırken; kontrol grubuna uygulama yapılmamıştır. Sakrifikasyon sonrasında yara morfolojisi ve iyileşmesi histolojik olarak değerlendirilmiştir. Histolojik değerlendirmelerde Hematoksilen-Eozin ve Masson trikrom boyamaları yapılmıştır. Timokinon uygulanan grupta kontrol grubu ve diğer gruplara epitelizasyonun arttığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş olup (p<0.05) yara derinliği de kontrol grubuna göre timokinon grubunda ve serum+timokinon grubunda istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde azalmıştır (p=0.04 ve p=0.02, sırasıyla). Sonuçta, timokinonun tek başına uygulandığında ve serumla birlikte uygulandığında kontrol grubuna göre epitelizasyona katkı sağladığı görülmüştür; ancak tek başına timokinon uygulamasının epitelizasyna katkısı serumla birlikte uygulandığı gruba göre yüksek bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca, timokinon tek başına uygulandığında ve serumla birlikte uygulandığında yara derinliğini kontrol grubuna göre azaltmıştır ve bu azalma istatiksel olarak anlamlı bulunmuştır (p=0.04 ve p=0.02, sırasıyla). Ancak timokinon tek başına uygulandığında ve serumla birlikte uygulandığında iki grup arasındaki yara iyileşmesi arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler: ekzisyonel yara modeli, yara iyileşmesi, timokinon
Nervus tibialis ve dallarının anatomisi: Bir kadavra çalışması
Bu çalışma nervus tibialis'in fossa poplitea ve bacak arka bölgesindeki seyrini, interkondiller hat hizasındaki ve arcus tendineus musculi solei seviyesindeki kalınlığını ve m. gastrocnemius caput laterale, m. gastrocnemius caput mediale ve m. soleus'u innerve eden dallarının uzunluklarını ve kalınlıklarını belirlemeyi ve bu dalların kendi uzunluklarının ve belirli referans noktalarına uzaklıklarının bacak boyuna oranlarını tespit etmeyi, aynı şekilde kalınlıklarının belirli referans noktalarındaki kalınlıklara oranını belirlemeyi ve bu veriler ışığında bölgede morfolojik olarak bilgi sahibi olmayı amaçlamaktadır. Formaldehit ile fikse edilmiş 10 kadavrada 20 alt ekstremite uyluk arka bölgesi, bacak arka bölgesi ve fossa poplitea disseksiyonu yapılmıştır. Bölge yağ tabakadan dikkatlice temizlenmiş, ölçüm alınacak tüm sinir yapılar net görünecek şekilde açılmıştır. Tüm disseksiyonlar aynı kişi tarafından yapılmış, tüm ölçümler aynı kişi tarafından alınmış ve alt ekstremitesi hiç disseke edilmemiş kadavralar çalışmaya dahil edilmiştir. Ölçümler üçer kere, 0,01 mm duyarlı dijital kumpas ile alınmış, sınıf içi korelasyon katsayısı bakılmış ve üç ölçümün ortalaması kullanılmıştır. Sınıf içi korelasyon katsayısı 0.998 ve 1.000 arasında değişim göstermektedir. Elde ettiğimiz verilere göre bacak boyu ortalama 397,88 mmdir. Nervus tibialis'in interkondiller hattan geçtiği nokta ile arcus tendineus musculi solei seviyesinden geçtiği nokta arası uzaklık 75,16 mmdir. Bu mesafenin bacak boyuna oranı 0,19 dur. Musculus gastrocnemius caput laterale'yi, mediale'yi ve m. soleus'u innerve eden dalların uzunluğunun bacak boyuna oranları değerlendirilmiştir. Bu sinirlerin uzunluklarının bacak boyu orantılı olarak artıp azalabileceği göz önüne alındığında oranlar üzerinden çalışmanın daha değerli olacağı kanaatindeyiz. Nervus tibialis interkondiller hat seviyesinde ortalama 7,05 mm kalınlıkta, arcus tendineus musculi solei seviyesinde ortalama 7,20 mm kalınlıkta olup, bunların birbirine oranı 1,03 tür. Nervus tibialis'in interkondiller hat ile arcus tendineus musculi solei arasında m. soleus'u, m. gastrocnemius caput laterale ve medialeyi innerve eden dallarını verdiği göz önüne alındığında bu kalınlığın perifere gittikçe azalması beklenirken artmış olması n. tibialis'in arcus tendineus musculi solei basısı altında kalması sebebiyle olduğu kanaatindeyiz.
Fetus Dorsum Manuslarında Extensor kas tendonları arasındaki Connexus İntertendinei'lerin anatomik incelenmesi
Bu çalışma Ekim 2008 ile Haziran 2010 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi, Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı'nda gerçekleştirildi.Araştırmada Anabilim Dalı laboratuarında bulunan, %10 formaldehit içerisinde saklanmış intrauterin yaşları 18,2 ile 36,1 haftalık arasında değişen 25 adet fetus kadavrasının sağ ve sol olarak toplamda 50 adet dorsum manus bölgesi extensor tendonlar arasındaki connexus intertendinei'leri değerlendirmek için diseke edildi. Dorsum manus bölgelerinin digital fotoğraf makinesi ile çekilen fotoğraflarında Microsoft Paint programı ile belirlenen sabit noktalar üzerinden IMAGE-J bilgisayar paket programı ile connexus intertendinei'lerin uzunluk, genişlik, başlangıç-sonlanma açıları ve alanları ölçüldü. Connexus intertendinei'ler yapı ve şekillerine göre tiplendirilerek incelendi. Her bir intermetacarpal aralık için ölçümsel değerler elde edildi. Bulunan ölçüm sonuçları normal-anensefalik fetuslar, sağ - sol el ve kız- erkek fetuslar arasında bulundukları intermetacarpal aralığa göre istatiksel olarak karşılaştırıldı. Yapılan karşılaştırmalarda genişlik, başlangıç ve sonlanma açıları yönünden bazı farklılıklar gözlendi.Dorsum manus cerrahisinde, tendon transferlerinde, flab tamirlerinde ve dorsal aponeurosis onarımlarında connexuslar kullanıldığından olası zararların önlenmesi için yerleşimlerinin, seyrinin, ebatlarının ve varyasyonlarının cerrahlar tarafından iyi bilinmesi ve dikkat edilmesi gerekmektedir.
Genç erişkin bireylerde vücutta altın oran değerlendirmesi
Altın oran uzun yıllardır mimari, sanat, matematik, geometri, tıp ve daha birçok farklı bilim dalında kullanılmaktadır. Sanatçılar, bilim adamları ve tasarımcılar araştırmalarında ve ürün tasarımlarında çalışmalarını altın orana göre belirlemekte ve insan vücudunu örnek alarak yapmaktadır. Zaten doğası altın orana uyumlu olan insan anatomisinden alınacak antropometrik verilere bağlı tasarımlar ile insan kullanımı için gerçekleştirilecek eserlerin; hem fiziksel olarak ergonomik, hem de ruhsal açıdan güzel olarak algılanması sağlanmış olacaktır. Çalışmamızda genç erişkin bireylerin gövde, el ve yüz bölgelerinden alınan uzunluk ölçümlerinin sonrasında elde edilen oranların, 1,618 sayısı ile karşılaştırması yapılmıştır. Yaptığımız araştırmalar sonucunda vücut üzerinde farklı alanlarda yapılan kimliklendirmeye yönelik, boy, yaş ve cinsiyet tahminine ait birçok antropometrik ölçüm çalışmaları bulunmasına rağmen, altın oranı araştıran ve ortaya koyan çalışmaların bulunmadığını tespit ettik. Bu çalışmanın amacı erişkin bireylerde vücutta farklı alanlardan alınacak antropometrik ölçümler ile altın oran değerini araştırmaktır. Yapılacak estetik veya rekonstrüktif yaklaşımlarda ortez ve protez uygulamalarında vücuttaki altın oran değerleri anlamlı olmaktadır. Bu çalışmanın sonunda elde edilen sonuçların bu alanlarda faydalı olacağını ve daha sonra yapılacak olan altın oran araştırmalarında ön çalışma niteliği taşıyacağını düşünmekteyiz. GEREÇ VE YÖNTEM Bu çalışma yaşları 18-25 arasında değişen toplamda 77 Ankara Başkent Üniversitesi öğrencileri üzerinde gerçekleştirildi. Araştırmaya katılan tüm öğrencilerin demografik bilgileri kaydedildikten sonra, her öğrenciden boy ve ağırlık ölçümlerinin yanı sıra vücut, el, yüz bölgelerinden antropometrik ölçümler alındı. Antropometrik ölçümler alınırken Martin tip antropometre, dijital kumpas, antropometre pergeli, T cetveli ve mezura kullanıldı. Üst ekstremiteden alınan ölçümler iki taraflı yapıldı. Literatür eşliğinde belirlenen antropometrik noktalar arasında alınan ölçümler sonrasında yapılan oran değerleri altın oran ile karşılaştırıldı. Tüm ölçümlerin %10'u aynı araştırıcı tarafından tekrarlandı. BULGULAR Çalışmada gövde, el ve yüz bölgesinden alınan ölçümler sonrasında yapılan oran değerlendirmeleri 1,618 ile karşılaştırıldı. Gövde bölgesinden alınan ölçümlere bağlı olarak belirlenen oranların altın oran değerine yakınlığı tespit edilemedi. Bu karşılaştırma yüz bölgesinden alınan ölçümler için yapıldığında tüm grupta cinsiyet ayrımı gözetmeksizin zy-zy / sto-n değeri 1,613 (p=0,752) ve tr-sn / sto-n değeri ise 1,660 (p=0,071) olarak bulunmuş ve altın oran değerine yakınlık bağlamında anlamlı olarak değerlendirildi. Üst ekstremite'de yapılan altın oran karşılaştırmasında tüm grupta cinsiyet ayrımı gözetmeksizin altın oran değerine sağ ve sol taraf 5. parmak / proksimal ilk iki boğum değeri altın orana yakınlık bağlamında anlamlı olarak bulundu. SONUÇ Bu çalışmada, bedenin farklı bölgelerinden yapılan ölçümler sonucunda, elde edilen oran değerlerinin altın oran ile karşılaştırması yapılmış, elde edilen bulguların yüz bölgesi başta olmak üzere, yapılacak estetik veya rekonstriktif yaklaşımlarda ve ortez, protez uygulamalarında yol göstermesi amaçlanmıştır. Anahtar kelimeler: Altın oran, 1,618, antropometri Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu ve Etik Kurulun tarafından 18.04.2018 tarihinde onaylanmış, KA18/137 (sayı;94603339-604.01.02) ve Başkent Araştırma fonunca desteklenmiştir.
PA ve lateral gögüs radyografilerinde akciger volümü,diaphragma yüksekligi ve diaphragma uzunlugu ölçümlerinin astımlı ve astımlı olmayan 7-10 yas arası çocuklarda karsılastırılması
PA ve Lateral Göğüs Radyografilerinde Akciğer Volümü,Diaphragma Yüksekliği ve Diaphragma Uzunluğu ÖlçümlerininAstımlı ve Astımlı Olmayan 7-10 Yaş Arası ÇocuklardaKarşılaştırılmasıÖzlem KANBERBu araştırma; KTÜ Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı, Çocuk Sağlığı veHastalıkları Anabilim Dalı ile Radyoloji Anabilim Dalı imkanlarından yararlanılarak Ekim2003-Mayıs 2005 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir.Araştırmaya KTÜ Tıp Fakültesi Farabi Hastanesinin Pediatri Astım-AllerjiÜnitesinde en az bir yıl süreyle astım tanısı konmuş ve tedavi almakta olan hafif-ortapersistan astımlı 7-10 yaş grubu çocuklar (vaka grubu) ile yine aynı hastaneye astım dışısebeple başvuran, herhangi bir solunum semptomu olmayan, göğüs travmasına maruzkalmamış, rutin göğüs radyografisinde thoracic veya parankimal abnormalitelere sahipolmayan aynı yaş grubu çocuklar (kontrol grubu) dahil edilmiştir. Araştırmaya her iki grupiçin 40 olmak üzere toplam 80 çocuk dahil edilmiştir.Çalışmada vaka grubunu oluşturan çocukların düzenli kontrollerinde çekilen rutinPA ve lateral akciğer radyografileri kullanılarak yapılan ölçümlerle elde edilen akciğervolümleri, diaphragma uzunlukları ve diaphragma kubbe yüksekliklerini içeren veriler,kontrol grubunu oluşturan çocukların akciğer radyografileri üzerindeki aynı ölçümlerdenelde edilen verilerle karşılaştırılmıştır.Bu çalışmada; klinikte astım tanısının konulmasında uygulanan ve özellikleteknikle işbirliği sağlayamayan çocuklarda sonuçların güvenilirliğini olumsuzetkileyebilen, aynı zamanda zor ve zahmetli yöntemler olan helyum dilüzyon ve bodypletismografik metotlar yerine, yapılan çalışmalarda bu metotlarla benzer değerleri verdiğikanıtlanmış, uygulaması kolay ve hızlı bir yöntem olan radyografik-planimetrik metotlaTLC ölçülerek astımın akciğer volümü üzerine etkisi saptanmıştır. Aynı zamandaçocuklarda astımın diaphragma uzunluğu ve diaphragma kubbe yüksekliğine etkisi yine buiki grup arasında PA ve lateral akciğer radyografileri kullanılarak belirlenmiştir.Çalışmanın sonucunda; elde edilen bu ölçümlerin, rutin sağlık hizmetleri sırasındaçocuklarda astım tanısının belirlenmesinde bir ön fikir verebileceği, klinikte astım tanısıiçin kullanılan ve özellikle küçük yaştaki çocuklar için sorun yaratan yöntemler yerinedüşünülebileceği ve böylece çocuklar için kolay ve uygulanabilir bir durumagetirilebileceği düşünülmüştür.
KTÜ ögrencileri arasında Dogu karadeniz bölgesi kökenli olanların burun analizi
Bu araştırma KTÜ Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı'nda ekim 2003-Temmuz2005 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir.Araştırmada Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde öğrenim gören 18-28 yaş arası kızve erkek öğrenciler üzerinde çalışılmıştır. Araştırmada burun yüksekliği, nazal köprüuzunluğu, burun genişliği, columella genişliği, yumuşak burun ucu genişliği, nazal uççıkıntısı, sağ ve sol kanat uzunlukları, sağ ve sol kanat kalınlıkları, sağ ve sol nazal kökeğim uzunlukları, sağ ve sol burun deliği taban genişlikleri, sağ ve sol columellauzunlukları, alın yüksekliği, total yüz yüksekliği, yüz yüksekliği, üst yüz yüksekliği, altyüz yüksekliği, mandibula yüksekliği, üst dudak yüksekliği, yüz genişliği, intercanthalmesafe, ağız genişliği, sağ ve sol burun deliği uzun eksenleri ve sağ, sol burun deliği kısaeksenleri nasofrontal açı ve nasolabial açı ölçümleri yapıldı. Ölçümleri gerçekleştirmekiçin digital caliper, goniometre ve misina kullanıldı.Çalışmaya dahil edilen öğrenciler Doğu Karadeniz Bölgesi, Marmara Bölgesi, BatıAnadolu Bölgesi ve Doğu Anadolu Bölgesi kökenli olmak üzere 4 gruba ayrıldı. DoğuKaradeniz Bölgesi kökenli öğrencilerin ölçüm değerleri diğer bölge kökenli öğrencilerinölçüm değerleri ile karşılaştırıldı. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi sonucunda;Doğu Karadeniz Bölgesi kökenli erkek öğrencilerle Marmara Bölgesi kökenli erkeköğrenciler arasında; yüz yüksekliği, mandibula yüksekliği, yüz genişliği, sağ ve sol burundeliği kısa eksenleri'nde, Batı Anadolu Bölgesi kökenli erkek öğrencilerle; nazal köprüuzunluğu, burun genişliği, columella genişliği, yumuşak burun ucu genişliği, sağ columellauzunluğu, yüz genişliği, ağız genişliği, Doğu Anadolu Bölgesi kökenli erkek öğrencilerle;columella genişliği, columella uzunluğu, mandibula yüksekliği, yüz genişliği'nde anlamlıfarklılıklar bulundu. Doğu Karadeniz Bölgesi Kökenli kız öğrencilerle Marmara Bölgesikökenli kız öğrenciler arasında; burun yüksekliği, sağ ve sol kanat uzunlukları, sağ ve solburun deliği uzun eksenleri, sağ ve sol burun deliği kısa eksenleri, Batı Anadolu Bölgesikız öğrencilerle; sağ ve sol kanat uzunlukları, columella genişliği, yumuşak burun ucugenişliği, üst dudak yüksekliği, ağız genişliği, Doğu Anadolu Bölgesi kökenli kızöğrencilerle; nazolabial açı, sağ ve sol nazal kök eğim uzunlukları, sol burun deliği tabangenişliği'nde anlamlı farklılıklar bulundu.Bu araştırmanın; antropometrik çalışmalar yapacak araştırmacılara, rhinoplasti vecerrahi düzeltmeler için yol gösterici olarak sunulan analiz araçları geliştirebileceği, yüzuyumunun düzeltilmesinde uyumsuzlukların elenmesine katkı sağlayacağı ve DoğuKaradeniz Kökenli hastaların burunlarının estetik ve düzeltme operasyonlarında,karakteristik özelliklerinin göz önüne alınması gerektiğini vurgulayabileceği düşünüldü.
Normal ve anensefalik fetuslarda arteria facialis ve dallarının karşılaştırılması
ÖZETNormal ve Anensefalik Fetuslarda Arteria Facialis ve Dallarının KarşılaştırılmasıŞule BIYIKBu çalışma Eylül 2003 ile Mayıs 2005 tarihleri arasında Karadeniz TeknikÜniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim dalında gerçekleştirildi. Araştırmada anabilimdalı laboratuarında yaşları 20.70 ile 35.10 haftalık olan 16 normal ve 10 anensefalik fetusun41 adet a. facialis'i incelendi.Normal ve anensefalik fetuslarda, yüzdeki yapıları besleyen ana arter olan a. facialisile boyunda verdiği a. submentalis, yüzde verdiği a. labialis inferior, a. labialis superior,r. lateralis nasi ve a. angularis dalları incelendi. A. facialis'in ve dallarının yüzde belirlenensabit noktalara göre uzaklıkları ve açıları ölçüldü. Bulunan ölçüm sonuçları normal veanensefalik fetuslar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. A. facialis ve dallarının normalve anensefalik fetuslar arasında gösterdiği farklılıklar incelendi.Sonuç olarak normal ve anensefalik fetuslar arasında a. facialis ve dallarının bellinoktalara göre uzaklıkları ve açıları farklılıklar gösteriyordu. Buna karşın bulunan değerlercinsiyete göre farklılıklar göstermiyordu. Fetusların sağ ve sol a. facialis'leri istatistikselolarak farklılık göstermiyordu.Yüzün anatomik yapısının bozulması durumunda bu bölgeye yapılacak cerrahigirişimler sırasında a. facialis'e yada dallarına gelebilecek zararların önlenmesi ve estetikaçıdan iyi sonuçlar elde edilmesi için a. facialis'in yerleşiminin, seyrinin, dallanmasının vevaryasyonlarının iyi bilinmesi yol gösterici olacaktır. Ayrıca anensefalik fetusların yüzcerrahisinde donör olarak kullanımı araştırılmıştır.Anahtar kelimeler : A. facialis ve dalları, anensefalik fetus, donör
Fetusta nervus facialisin morfolojik anatomisi
VII. ÖZETBu çalışma Ekim 2003 ile Mayıs 2005 tarihleri arasında Karadeniz TeknikÜniversitesi, Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı'nda gerçekleştirildi.Araştırmada intrauterin yaşları 21.0 ile 31.5 hafta arasında değişen 16 adet fetuskadavrasının 32 n. facialis'i kullanıldı. N. facialis, uç dalları arasındaki bağlantılara göretiplere ayrıldı ve n. facialis'in for. stylomastoideum'dan çıktığı yer ile truncustemporofacialis ve truncus cervicofacialis'e ayrıldığı yer arasındaki kök uzunluğu ölçüldü.Ayrıca n. facialis'in kök kısmından ayrılan dalları ile uç dallarının belirlenen anatomiknoktalara göre morfometrik ölçümleri de yapıldı. N. facialis'in kök uzunluğu ve her birdalı ile ilgili elde edilen ölçüm değerleri kız-erkek, sağ-sol, kız sağ-kız sol, erkek sağ-erkeksol, kız sağ-erkek sağ, kız sol-erkek sol olarak karşılaştırıldı.Çalışmanın sonucunda ; n. facialis'in dallanması ve morfometrik yerleşimininbelirlenmesinin cerrahi uygulamalar sırasında n. facialis'in korunması adına yol göstericiolacağı ve uygulamalar sonucunda ortaya çıkabilecek olan n. facialis zedelenmesinidolayısıyla da yüz felçlerini engelleyebileceği düşünüldü.
Saldırganlık eğiliminin görsel, işitsel reaksiyon zamanı ve zihinsel betimleme yetisi bağlamında değerlendirilmesi
GİRİŞ: Saldırganlık, başka bir organizmanın zarar görmesine veya yok edilmesine yol açan bir davranış olarak tanımlanmıştır. Reaksiyon zamanı (RZ), bir ses bir görsel ya da herhangi bir başka uyaranı algıladığımız zaman ile yanıt verdiğimiz zaman arasında geçen süreyi ifade eder. Zihinsel betimleme, üç boyutlu ortamda herhangi bir nesnenin ayrıntılı bir şekilde algılanması olarak tanımlanmaktadır. Çalışmamızda, saldırganlığın alt parametreleri olan fiziksel saldırganlık, sözel saldırganlık, düşmanlık ve öfke ile görsel ve işitsel reaksiyon zamanı ve zihinsel betimleme arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmamız, Başkent Üniversitesi'nde öğretim elemanı olarak çalışan, yaşları 25 ile 35 arasında değişen 24 kadın ve 21 erkek olmak üzere toplam 45 kişinin gönüllü katılımıyla gerçekleşmiştir. Herhangi bir spor branşı ile ilgilenen, herhangi bir psikolojik ilaç kullanan ya da nörolojik tıbbı geçmişi olan kişiler çalışmaya dahil edilmemiştir. Aynı şekilde sol dominant ele sahip olan bireyler de çalışmaya dahil edilmemiştir. Katılımcıların reaksiyon zamanları ve görsel uzaysal becerileri, bilgisayar tabanlı bir test kullanılarak ölçülmüştür. Görsel ve işitsel reaksiyon zamanları bilgisayar tabanlı bir test kullanılarak değerlendirilmiştir. Görsel-uzaysal becerinin ölçümü ise bilgisayar tabanlı mental rotasyon testi vasıtasıyla yapılmıştır. Bireyin saldırganlık düzeyini belirlemek için, Dr. H. Andaç Demirtaş Madran'ın Türkiye'ye uygunluğunu test edip onayladığı, uluslararası literatürlerde en sık kullanılan saldırganlık ölçeği olan Buss Perry Saldırganlık Ölçeği (BPSÖ) kullanılmıştır. Katılımcıların dominant ellerini tespit etmek için ise Edinburg El Tercihi Anketi kullanılmıştır. BULGULAR: Tüm katılımcıların mental rotasyon testindeki doğru sayıları ve reaksiyon zamanları ile fiziksel saldırganlık, öfke, düşmanlık ve sözel saldırganlık arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Her iki cins mental rotasyon açısından karşılaştırıldıkları zaman erkeklerin kadınlara göre daha fazla doğru sayısına sahip oldukları saptanmıştır. Erkekler görsel reaksiyon zamanı açısından kadınlara göre daha hızlı olmalarına karşın işitsel reaksiyon zamanı açısından her iki cins arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. SONUÇ: Gerek uzaysal betimleme gerekse işitsel ve görsel reaksiyon zamanları saldırganlık bağlamında değerlendirildiği zaman aralarında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır.
Alp ve kuzey disiplini kayak sporcularında dinamik denge, fonksiyonellik ve antropometrik özelliklerin değerlendirilmesi
GİRİŞ: Sportif faaliyetlerde, sporcu performansını yüksek düzeyde tutabilmek ve aktivite sırasında oluşabilecek yaralanmaların önüne geçebilmek, bireyin dinamik denge yeteneği, fonksiyonellik düzeyi ve antropometrik yapısı ile yakından ilişkilidir. Farklı spor branşlarında bu parametreleri değerlendirmeye yönelik araştırmalar bulunmakla beraber, kayak sporcularında disiplinler arasındaki farka dayanarak aralarındaki ilişkileri ortaya koyan çalışmalar oldukça sınırlıdır. Biz bu çalışmada Alp ve Kuzey disiplini kayak sporcularının dinamik dengelerini, fonksiyonel performanslarını ve antropometrik özelliklerini değerlendirerek bu değerlerin birbirleri ile olan ilişkilerini araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız 16-29 yaş aralığındaki lisanslı 29 Kuzey disiplini ve 33 Alp disiplini kayak sporcusu üzerinde yürütüldü. Katılımcıların demografik bilgileri ölçüm anketine kaydedilerek dinamik dengenin değerlendirilmesinde Y Denge Testi, fonksiyonelliğin değerlendirilmesinde Tek Bacak Sıçrama Testi kullanıldı. Katılımcılardan, alınan oturma yüksekliği, alt ekstremite uzunluğu, uyluk uzunluğu, bacak uzunluğu, uyluk çevresi ve bacak çevresi ölçümleri için Martin tip antropometre ve esnemeyen mezura kullanıldı. Sayısal değişkenlerin gruplara göre farklılık gösterip göstermediğinin incelenmesinde Student t testi ya da Mann-Whitney U testi, ölçüm değişkenleri arasındaki doğrusal ilişkilerin incelenmesinde Pearson ya da Spearman Korelasyon Katsayısı kullanıldı. Alınan tekrarlı ölçümlerin güvenirliği için sınıf içi korelasyon katsayısı (ICC) hesaplandı. BULGULAR: Y Denge Testine ilişkin ölçüm sonuçları Kuzey disiplini kayak sporcularında, Alp disiplini kayak sporcularına göre anlamlı ölçüde fazla bulundu. Her iki grup arasında Tek Bacak Sıçrama Testi sonuçları anlamlı bir farklılık göstermezken (p=0,534), alt ekstremite uzunluğu, uyluk uzunluğu ve bacak uzunluğu ölçümleri Kuzey disiplini kayak sporcularında Alp disiplini kayak sporcularına göre anlamlı düzeyde fazla bulundu (sırasıyla; p=0,044, p=0,005, p=0,005). Dinamik denge ve fonksiyonellik arasındaki ilişki grup içi her iki kayak disiplini sporcularında ve disiplin ayrımı yapılmaksızın bütün kayak sporcularında pozitif yönde anlamlı bulundu. Alınan antropometrik ölçümler ile dinamik denge ilişkisi Alp disiplini kayak sporcularında ve disiplin ayrımı yapılmaksızın bütün kayak sporcularında sadece oturma yüksekliği ile dinamik denge arasında pozitif yönde anlamlılık gösterdi. Fonksiyonellik ile antropometrik ölçümler arasındaki ilişki Alp disiplini kayak sporcularında sadece bacak uzunluğu ile fonksiyonellik arasında pozitif yönde anlamlı bulunurken, disiplin ayrımı yapılmaksızın bütün kayak sporcularında alt ekstremite uzunluğu ve bacak uzunluğu, fonksiyonellik ile pozitif yönde anlamlı korelasyon gösterdi. SONUÇ: Bu çalışma, kayak sporcularında disiplinler arasında dinamik denge ve antropometrik ölçümlere ilişkin belirli farklılıkları ortaya koymuştur. Aynı zamanda kayak sporcularında dinamik denge, fonksiyonellik ve antropometrik ölçümlerin, disiplinler arası ve disiplin ayrımı olmaksızın birbirleriyle ilişkisini gözlemleyebilmek adına yol gösterici sonuçlar sunmuştur.
7-14 yaş okul çağı çocuklarında ailenin sosyoekonomik düzeyinin çocuğun el motor fonksiyonları ve kavrama kuvveti üzerine etkisi
GİRİŞ: Sosyoekonomik düzey, toplumsal ve ekonomik alanı ve aralarındaki ilişkileri ilgilendiren bir kavramdır. Çocuğun motor gelişimi çevresel ve ailesel birçok faktörden etkilenmektedir. Kavrama kuvveti günlük yaşam aktivitelerinin yerine getirilebilmesi için gereken önemli bir fonksiyonumuzdur. El becerisi el, kol ve parmakların doğru hız ve zamanda koordineli çalışmasıyla büyük objelerin kontrollü ve düzgün bir şekilde elle yönlendirilmesi olarak tanımlanır ve kişilerin günlük yaşam aktivitelerindeki işlevselliğini de ortaya koyar. Çalışmamızda, 7-14 yaş okul çağı çocuklarında ailenin sosyoekonomik düzeyinin çocuğun kavrama kuvveti ve el motor fonksiyonları üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmamız, Ankara ilindeki Bağlıca İlkokulu ve Ortaokulu'na kayıtlı yaşları 7 ile 14 arasında değişen psikiyatrik, nörolojik ve ortopedik tıbbı geçmişi olmayan 47 erkek ve 51 kadın, toplam 98 öğrencinin gönüllü katılımıyla gerçekleşmiştir. Katılımcıların sosyoekonomik düzeyleri Bacanlı H. (1990) tarafından geliştirilen Sosyoekonomik Düzey Ölçeği, kavrama kuvveti Jamar Hidrolik El Dinamometresi ve Pinchmetre ile ölçülürken el motor becerilerin değerlendirilmesinde Jebsen El Fonksiyon Testi kullanılmış ve el tercihi Edinburgh El Tercih Anketi ile belirlenmiştir. BULGULAR: Farklı sosyoekonomik düzeylere sahip gruplar arasında kavrama kuvveti palmar sağ ve sol parametrelerinde anlamlı fark bulunmuştur, fakat el motor beceri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Farklı yaş gruplarında yaş arttıkça kavrama kuvveti artarken el motor becerilerinin yaştan etkilenmesi istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Cinsiyetler açısından kavrama kuvveti karşılaştırıldığında erkeklerin kavrama kuvveti kadınlara göre daha yüksek bulunurken el motor beceriler açısından cinsiyetler arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. 7-10 yaş grubunda kavrama kuvveti ve sosyoekonomik düzey arasında anlamlı bir ilişki saptanırken 11-14 yaş grubunda saptanmamıştır. Her iki yaş grubunda el motor beceri ile sosyoekonomik düzey arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. SONUÇ: Gerek kavrama kuvveti gerekse el motor beceri sosyoekonomik düzey bağlamında değerlendirildiğinde 7-10 yaş grubunda kavrama kuvveti ve sosyoekonomik düzey arasında düşük düzeyde bir ilişki bulunmuş fakat 11-14 yaş grubu için bulunmamıştır. Her iki yaş grubunda sosyoekonomik düzey ile el motor becerileri arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Sosyoekonomik düzey, kavrama kuvveti, el motor beceri
Düzenli piyano çalan konservatuvar öğrencilerinde elin antropomerik özellikleri, esneklik ve kas gücünün değerlendirilmesi
GİRİŞ: Başlangıç düzeyindeki bireylerin herhangi bir müzik enstrümanı çalmaya fiziksel özellikleri açısından yatkınlığı özellikle eğiticiler açısından önem taşımaktadır. Spor alanında bireyin ilgili spor alanına adaptasyon sürecinde geliştirdiği fiziksel özelliklerin değerlendirildiği çok sayıda araştırma bulunmaktadır. Ancak müzik alanında herhangi bir enstrüman çalmaya yönelik olarak gelişen adaptif değişikliklere yönelik araştırmaların sayısı sınırlıdır. Özellikle başlangıç sürecinde gelişen adaptif değişikliklerin değerlendirilmesi enstrüman çalmaya bağlı ortaya çıkan ağrı gibi patolojik bulguların önlenmesi açısından önem taşımaktadır. Çalışmamızda düzenli piyano çalmakta olan konservatuvar öğrencilerinde elin antropometrik özellikleri, kas kuvveti ve hareket genişliği herhangi bir müzik aleti çalmayan genç bireylerle karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Amacımız piyano çalmakta olan konservatuvar öğrencileri ile kontrol grubu arasında farklılıkları değerlendirmek, söz konusu farklılıkların piyano çalmaya yatkınlıkla ilişkisini ve adaptasyon sürecini değerlendirmektir. Çalışma sonuçları piyano çalmaya bağlı olarak ortaya çıkabilecek kas iskelet sitemi rahatsızlıklarının önlenmesi açısından da yol gösterici olacaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırmamız yaşları 18–30 arasında değişen 64 konservatuvar öğrencisi ve herhangi bir enstrüman çalmayan 64 üniversite öğrencisi olmak üzere toplam 128 birey üzerinde gerçekleştirildi. Konservatuvar öğrencileri en az iki yıldır düzenli piyano çalmakta olan bireylerdir. Kontrol grubunda yer alan bireylerin tümü Başkent Üniversitesi öğrencileridir. Katılımcıların tümü çalışma sırasında Ankara'da yaşamakta olan bireylerdir. Araştırmaya katılan tüm öğrencilerin demografik bilgileri kaydedildikten sonra her öğrenciden boy ve ağırlık ölçümlerinin yanı sıra el boyutlarına ilişkin antropometrik ölçümler alındı, esneklik ve güç ölçümleri gerçekleştirildi. Antropometrik ölçümler Martin tip antropometre ve kayan pergel kullanılarak alındı, esneklik el ve parmak gonyometreleri kullanılarak el bileği ve parmak hareket açıklıkları ölçülerek değerlendirildi. El kavrama kuvveti Jamar el dinanometresi, parmak kavrama kuvvetleri pinchmetre kullanılarak ölçüldü. El kavrama kuvveti önkol hem fleksiyon hem de ekstansiyon konumunda iken ayrı ayrı ölçüldü. Parmak kavrama kuvvetleri pinch kavrama, lateral kavrama ve üçlü kavrama kuvveti olarak üç ayrı şekilde ölçüldü. Kas kuvvetine ilişkin ölçümler üç kez tekrarlanarak ortalaması alındı. Tüm ölçümler hem sağ el hem de sol el için ayrı ayrı yapıldı. BULGULAR: Çalışmada piyano grubu ile kontrol grubunun sağ ve sol elleri ayrı ayrı karşılaştırıldı. Antropometrik ölçümler bağlamında piyano ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık ortaya konulmamış olup yalnızca sağ el karış uzunluğunun piyano grubunda daha fazla olduğu görüldü. Benzer şekilde gerek el gerekse parmak kavrama kuvvetleri açısından her iki el için de gruplar arası anlamlı bir fark ortaya konulamadı. Ancak esneklik ölçümlerine ilişkin tüm parametreler açısından piyano ve kontrol grupları arasında anlamlı bir farklılığın bulunduğu saptandı; esneklik ölçümleri her iki el için de piyano grubunda daha fazlaydı. Anahtar Kelimeler: El, antropometri, esneklik, el kavrama kuvveti, piyano
Farklı yürüyüş hızlarında adım uzunluğundan boy tahmini
GİRİŞ: Suça, fail, mağdur ya da maktul olarak karışan bireylerin kimliklerinin tespit edilmesi adli açıdan önemlidir. Maktulün kimliklendirilebilmesi bağlamında yapılmış birçok çalışma mevcuttur. Zanlı ile ilgili kimliklendirme çalışması sayısı görece daha azdır. Olay yerini terk eden zanlının kimliklendirilebilmesi için elde herhangi bir kalıntı olmadığı durumlarda zanlı sayısını azaltabilmek adına suç mahallinde bulunan ayak izleri arası adım uzunluğundan suçlunun boyunu tahmin edebilmek amacıyla çalışmamızı planladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma Başkent Üniversitesi öğrencisi olan ya da Başkent Üniversitesi personel kadrosunda görev yapan 104 erkek 102 kadın toplam 206 birey üzerinde yürütülmüştür. Katılımcıların yaşları 18 ile 49 arasında değişmektedir. Herhangi bir kalp ve akciğer hastalığı olan ve bu doğrultuda ilaç kullanan kişiler ile herhangi bir alt ekstremite sakatlığı olan bireyler çalışmaya dahil edilmemiştir. Tüm katılımcılardan boy ve ağırlık ölçümlerinin yanı sıra ayak uzunluğu ölçümleri ve iki farklı hız için tek adım ve çift adım uzunluk ölçümleri alındı. Yürüme hızları erkek katılımcılar için 3,3 km/s ve 5,3 km/s, kadınlar içinse 2,7km/s ve 4,7 km/s olarak belirlenmiştir. Her iki cinsiyet için de kişi yürüme bandında yürümeye başladıktan sonra hız kademeli olarak arttırılarak belirlenmiş birinci hıza ulaşılmış ve katılımcı bu hızda bir dakika yürütülerek ilk ölçümler alınmıştır. Daha sonra bandın hızı tekrar kademeli olarak arttırılarak saptanmış olan ikinci hıza ulaşılmış ve tekrar bir dakika yürütülerek adım uzunluk ölçümleri alınmıştır. BULGULAR: Kadınlarda boy ile tek adım 2,7 km/s hızında adım uzunluğu, tek adım 4,7 km/s hızında adım uzunluğu, çift adım 2,7 km/s hızında adım uzunluğu ve çift adım 4,7 km/s hızında adım uzunluğu arasında anlamlı pozitif bir ilişki bulunmuştur (sırasıyla r=0,334; r=0,300; r=0,344; r=0,384). Erkeklerde boy ile tek adım 3,3 km/s hızında adım uzunluğu, tek adım 5,3 km/s hızında adım uzunluğu, çift adım 3,3 km/s hızında adım uzunluğu ve çift adım 5,3 km/s hızında adım uzunluğu arasında anlamlı pozitif bir ilişki bulunmuştur (sırasıyla r=0,327; r=0,333; r=0,260; r=0,255). Adım uzunluğundan yola çıkarak boy tahminine gidilen bu çalışmada elde edilen regresyon eşitliklerini açıklayıcılık kat sayılarının çok düşük olduğu gözlenmiştir. SONUÇ: Çalışmanın sonuçları hipotezi desteklememiştir. Tek adım ve çift adım uzunluklarından boy tahmini için hesaplanan regresyon denklemlerinde açığa çıkarılan korelasyon katsayıları çok düşük çıkmıştır. Tek adım ve çift adım uzunluklarının boy tahmini için uygun bağımsız değişkenler olmadığı sonucuna varılabilir. Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu ve Etik Kurul tarafından KA 18/149 proje numarası ile onaylanmış (bkz. Ek – 1) ve Başkent Üniversitesi araştırma fonu tarafından desteklenmiştir. Çalışmaya katılan tüm bireylerin aydınlatılmış onamı alınmış ve verilerin gizliliği garanti edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Adım uzunluğu, boy tahmini, yürüyüş hızı
N.hypoglossus'un epinöral pencere ile minimal hasarı sonrası aorta "Y" tüpünün uç-yan hypoglossal fasiyal sinir tamirinde kullanımı: Vibrisseal fonksiyon, kollateral aksonal dallanma ve motor son plak poliinnervasyon paterninin kombine analizi
Periferik sinirler çeşitli travmatik nedenlere bağlı olarak hasarlandıklarında sinir tamiri sonrası fonksiyonel iyileşme genellikle suboptimal düzeyde olmaktadır. Fasiyal sinir hasarı sonrası cerrahi tedavi için pek çok yöntem kullanılmaktadır. Fasiyal sinirin tek başına onarılamadığı durumlarda hypoglossal-fasiyal sinir koaptasyonu bir tedavi seçeneğidir. Çalışmamızda fasiyal sinir hasarı sonrası reanimasyon tekniği olarak 'Y'tüp yardımıyla terminolateral hypoglossal-fasiyal sinir anastomozu (HFA) gerçekleştirdik. Cerrahi sonrası, lezyon alanındaki kollateral dallanma, vibrisseal motor performans, kasların reinnervasyonu, dil kası performansı üzerindeki etkisini araştırdık. Çalışmamızda 48 adet dişi 24 adet erkek Wistar türü rat kullanılmıştır. 24 denek aorta Y tüp için sakrifiye edilmiştir. Cerrahi prosedür olarak Y tüp HFA ve Y tüp uç-yan HFA teknikleri uygulanmıştır. Y tüp HFA'da hypoglossal sinir tamamen kesilmiş ve Y tüpünün uzun koluna, zygomatik ve bukkal dal ise tüpün kısa olan kollarına koapte edilmiştir. Uç-yan HFA'da ise hypoglossal sinir minimum düzeyde (yaklaşık %30'luk lif) hasarlanmıştır. Hasarlanan bölüm tüpün uzun kolunda kalacak şekilde koapte edilmiştir. Bukkal ve zygomatik dal ise tüpün kısa kollarına entübüle edilmiştir. Y tüp HFA grubunda lezyon alanındaki kollateral aksonal dallanma oranı %13 ± 1 iken Y tüp uç-yan HFA grubunda ise %3 ± 1 olarak hesaplandı. Y tüp uç-yan HFA grubunda lezyon alanındaki kollateral aksonal dallanma oranının istatistiksel olarak düşük olduğu tespit edildi. M. levator labii superioris'in (LLS) reinnervasyon paterninin tespitinde ise her iki tip HFA sonrasında çok sayıda poliinnerve motor son plak gözlemlendi. LLS'nin Y tüp HFA grubunda poliinnervasyon oranı %23±5 iken ve Y tüp uç-yan HFA grubunda poliinnervasyon oranı %22±4 olarak tespit edildi. Her iki onarım şeklinin poliinnervasyon oranları üzerine anlamlı bir etkisi (p<0.05) tespit edilmedi. Her iki HFA tamirinde vibrisseal kıl hareketlerinde fonksiyonel bozulma gözlemlendi. Her iki gruba uygulanan cerrahi rekonstrüksiyon modelinin vibrisseal kıl hareketlerinde bir iyileşme sağlayamadığı tespit edildi. Dil performansının değerlendirilmesi için uygulanan ölçüm yönteminde dilin deviyasyon seviyesi Y tüp HFA 41±6 derece ve Y tüp uç-yan HFA grubunda ise 6± 4 derece olduğu tespit edildi. Bu çalışmada lezyon alanında kollateral aksonal dallanmanın azaltıldığı, hypoglossal sinirin epinöral pencere ile hasarlanması sonucu dil hareketlerinde anlamlı düzeyde fonksiyon kaybının olmadığı; sinir fonksiyonlarının kollateral aksonal dallanma ile paralel olmayan şekilde fonksiyon kazanımı olarak yansımadığı tespit edildi. İleriki yapılacak çalışmalarda bu durumun fonksiyonel iyileşmeyi engelleyen mekanizmaların aydınlatılması ve yeni tedavi yöntemlerinin ortaya çıkarılmasıyla giderilebileceğini düşünmekteyiz.
Kronik selülozik tiner inhalasyonu sonrası rat bulbus olfactorıus'unda oluşacak hasar üzerine melatonin ve c vitamini etkisinin araştırılması
Amaç: Organik çözücüler günlük yaşantımızda ve endüstride yaygın olarak kullanılan sıvı maddelerdir. Bu maddelerden tiner uyuşturucu amaçlı kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı, selülozik tinerin kronik inhalasyona bağlı olarak rat bulbus olfactorius'unda oluşturacağı hasar üzerine melatonin ve C vitamininin etkilerini incelemektir. Yöntem: Çalışmamızda yaklaşık 400-450gr ağırlığında 90 adet Rattus norvegicus wistar kullanıldı. Sıçanlar 9 gruba ayrıldı. Sıçanlar 6 hafta süre ile günde 2 kez olmak üzere birer saat tiner inhalasyonu etkisine bırakıldı. Çalışmada selülozik tiner kullanıldı. Tinerin bileşimindeki solventlerin konsantrasyonları gaz dedektörü ile ölçüldü. Tanımlayıcı istatistikler; ortalama (mean), standart sapma (SD) ve medyan (ortanca), minimum (min), maksimum (max) değerleri ile sunulmuştur. Normallik varsayımı Shapiro-Wilk testi ile kontrol edilmiş ve veriler normal dağılım varsayımını sağlamadığı için iki grubun ölçüm değerleri arasındaki farkın analizinde Mann-Whitney U testi, ikiden fazla sayıda grubun karşılaştırılmasında Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. Analizler SPSS 20.0 paket programı ile yapılmıştır. 0,05'den küçük p değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Deney sonunda; deneklerin tüylerinde sararma, aşırı yalanma, sık göz kırpma gözlemledik. Histolojik ve ultrastrüktürel incelemede; tiner alan grubun bulbus olfactorius katmanlarında diğer gruplara göre incelme; mitokondri, ribozom ve endoplazmik retikulum sayılarında azalma, melatonin,C vitamini ve tiner alan grupta (Grup 5) kontrol grubuna yakın değerler gözlemledik. Tiner alan grubun diğer gruplara göre; GSH-Px, SOD, MDA ve CAT değerlerinde artma saptadık. Sonuç: Tiner inhalasyonu sonrası melatonin ve C vitamini almanın bulbus olfactorius'da oluşan hasara karşı önleyici; dolayısıyla işçi sağlığı açısından önemli olduğunu düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: selülozik tiner, C vitamini, melatonin, bulbus olfactorius
Siyatik sinir'i besleyen Vasa nervorum'un kaldırılması sonrası oluşan dejenerasyon alanlarının morfometrik incelenmesi ve FK506'nın bu dejenerasyon üzerine etkisi
Sinir ezisi, kesisi ve greftleme gibi pek çok yaralanma modelleri üzerinde FK506'nın nöroprotektif etkileri çalışılmıştır. Ancak, FK506'nın fokal dejenerasyon veya iskemi üzerine etkilerinin araştırılması ile ilgili literatürde az çalışma mevcuttur. Çalışmamızda, siyatik sinirde fokal dejenerasyon sonrası, rejenerasyonu arttırma potansiyeli olan FK506'nın etkisinin araştırılması ve FK506'nın dejenerasyon görülen alanlarda olumlu etkisinin olacağı hipotezinin test edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, Rattus norvegicus türü yetişkin 48 erkek Wistar sıçan kullanılmıştır. Denekler, kontrol, sham, FK506 (+) ve FK506 (-) olmak üzere dört gruba ayrılmıştır. FK506 (+) ve FK506 (-) deney gruplarında siyatik sinirde epinöral devaskülarizasyon uygulanmıştır. Birinci postoperatif günden itibaren dört hafta boyunca FK506 (+) deneklere günlük subkutan enjeksiyonlar halinde FK506 tedavisi uygulanmıştır. Siyatik sinir rejenerasyonu, yürüme pattern analizi, pinch test, ışık ve elektron mikroskopi ile analiz edilmiştir. Preoperatif günde yürüme patern analizi sonucunda elde edilen siyatik fonksiyon indeksi (SFI) değerlerinde deney grupları ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). 3. ve 4. postoperatif haftada, kontrol grubu ile FK506 (+) grupları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p<0.05). Pinch test sonucunda kontrol ve sham gruplarında geri çekme refleksine tam yanıt alınmıştır (Grade 3). FK506 (+) deney gruplarında geri çekme refleksine tam yanıt 3. haftada alınmıştır. Aynı haftada FK506 (-) deney gruplarında bu reflekse FK506 (+) gruplarına kıyasla daha düşük bir yanıt alınmıştır. FK506 (-) deney gruplarından tam yanıtın alındığı hafta ise 4. hafta olarak tespit edilmiştir. Morfometrik değerlendirme sonucunda epinöral devaskülarizasyon uygulanan FK506 (-) ve FK506 (+) deney gruplarında dejenerasyon görülen alanların total sinir alanına göre yüzdeleri istatistiksel olarak karşılaştırıldığında iki grup arası anlamlı fark olmadığı tespit edilmiştir (p>0.05). FK506'nın sinir rejenerasyonu üzerine olan etkileri literatürde ayrıntılı bir şekilde yer almaktadır. Ancak bu sonuçlar sinirin ezi, kesi gibi travmatik yaralanmalarına ve beynin iskemik hasarlarına dayanmaktadır. Çalışmamızda FK506'nın siyatik sinirin epinöral damarlarının devaskülarizasyonu sonucu oluşturulan fokal dejenerasyon üzerine yararlı etkisi tespit edilmiştir.Anahtar kelimeler: Siyatik sinir, devaskülarizasyon, rejenerasyon, FK506.
Kadavralarda diz, ayak bileği ve ayak eklemlerinde osteoartritin görülme lokalizasyonları, radyolojik, morfolojik ve histopatolojik açıdan karşılaştırılması
Articulatio genu, Articulatio talocruralis ve Articulatio tarsi transversa'da osteoartritle (OA) ilgili makroskopik, mikroskopik ve radyolojik olmak üzere 3 yöntemin bir arada çalışıldığı literatür bilgisine rastlanılmamıştır. Bu çalışmada 30-50 yaş arasındaki kadavralarda Art. genu, Art. talocruralis ve Art. tarsi transversa'da OA sıklığı, makroskopik, mikroskopik olarak ve radyolojik açıdan incelendi. OA'nın yeri, yerleşimi, şiddeti ve lezyonların şekli gibi genel özelliklerinin radyolojik ve morfolojik açıdan karşılaştırılması ve birbirleri ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlandı.Çalışmamızda, 20 adet % 10'luk formaldehit solusyonu ile fikse edilmiş ve yaş tesbitleri yapılmış, yaşları 30 ile 50 yaş arasında olan kadavraların Art. genu, Art. talocruralis ve Art. tarsi transversa eklemlerinin ön-arka ve lateral radyografileri çekilerek, radyolojik incelemede elde edilen sonuçlar Kellgren ve Lawrence skalasına göre her bir eklem için 0-4 arasında 5 derecede derecelendirildi.İncelediğimiz eklemlerin eklem yüzleri detaylı anatomik diseksiyon ile açıldı. Makroskopik olarak her bir eklem yüzeyi anterior, posterior, medial, lateral ve central olmak üzere beş bölgeye ayrılarak eklem yüzeyleri makroskopik olarak incelendi. Tanımlanan bölgelerin her biri için dejeneratif değişikliklerin varlığı not edilerek, 1-4 arasında derecelendirildi. Bu bölgelerden alınan örnekler mikroskobik yöntemlerle incelendi. Kıkırdaktaki dejenerasyon değişiklikleri, fibrilasyonların varlığı, yoğunluğu, derinliği, kıkırdak hücrelerinin kümelenmesi, nekrotik değişiklikler temel alınarak 1-4 değerleri arasında skorlama yapıldı.Çalışmada elde edilen bulgular SPSS [Statistical Package for Social Sciences] for Windows 15.0 programı kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirildi. Makroskopik ve mikroskopik yöntemdeki bulguların sonuçlarının karşılaştırılması için kappa testi kullanıldı.Sonuçta makroskopik ve mikroskopik sonuçları her bir eklem yüzeyinin beş bölgesi için karşılaştırabilirken, radyografi değerlendirmelerinde sadece eklemin geneli için sonuç verilebildiğinden radyolojik bulgularımızı diğer bulgularla karşılaştıramadık.30 ile 50 yaş arası kadavraların yaklaşık 1/3'ünde radyolojik ve makroskobik OA belirlenmiş olmasına karşın, mikroskobik incelemede tetkik edilen tüm eklemlerde değişik derecelerde dejenerasyon olduğu saptanmıştır. Bu da bir ileri yaş hastalığı olan OA'nın çok erken yaşlarda başladığını göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Osteoartrit, Art.genu, Art. talocruralis, Art. tarsitransversa
Deneysel osteoporozun sıçan femurunda oluşturduğu biyomekanik ve histomorfometrik değişikliklere anjiotensin ıı tip ı reseptör blokajının etkisi
Son yıllarda Renin anjiotensin sisteminin sadece dolaşım sistemi ile ilgili olmadığı başta kemik doku gibi diğer bazı dokular üzerinde de etkili olduğu ortaya koyulmuştur. Özellikle hücre kültürü çalışmalarında kemik dokuda Ang II Tip 1 reseptörlerinin eksprese oldukları bilinmektedir. Çalışmamızda Ang II tip 1 reseptör blokeri olarak Losartan'ın ovrektomize ratların femurları üzerinde meydana getirdiği biyomekaniksel ve histomorfolojik değişiklikler ortaya koyulması amaçlanmıştır.Çalışmamızda 120 adet Wistar cinsi yetişkin dişi rat kullanılmıştır. Deney hayvanları her bir grupta 15 adet olmak üzere 8 gruba ayrılmıştır. İlk 5 grup tedavi grubu olarak planlanmıştır. Bu gruplar kontrol (KONT), sham (SHAM), Losartan tedavi (KONT+LOS), overektomi (OVX) ve overektomi tedavi grubudur (OVX+LOS). Son 3 grupta ise Losartan'ın osteoporoz oluşum sürecine etkisi araştırılmıştır ve bu gruplar ise 12 haftalık overektomi grubu (OVX-1), 12 haftalık Losartan tedavi (KONT-1-LOS) ve 12 haftalık overektomi tedavi grubudur (OVX-1-LOS).Çalışmamızda AT1 reseptör blokeri olarak Losartan kullanılmıştır ve 5 g/kg/gün gavaj yoluyla deneklere verilmiştir. Bütün gruplardan elde edilen femurların kemik mineral yoğunluğu ölçümleri DEXA cihazı ile yapılmıştır ve daha sonra biyomekanik testler ve histomorfometrik analizler için kullanılmıştır. Losartan tedavisi sonrası OVX-LOS grubunun KMY değeri kontrol grubu seviyesine gelmiştir. Çekme testi sonuçlarına göre ise OVX-LOS grubunun tensile strength değerinin arttığı ve tensile strain değerlerinin ise OVX grubuna göre azaldığı görülmüştür. Eğme testlerinde ise OVX-LOS grubunun flexural strength ve flexural modulüs değerleri OVX grubuna göre artmıştır. Histomorfometrik ölçümlere göre ise OVX grubuna ait femurların alveolar alanlarının yüzde oranlarının arttığı öte yandan OVX-LOS grubunda yapılan ölçümlerde bu alanların oranları OVX grubuna göre daha yüksek oranda çıktığı görülmüştür.Öte yandan OVX-1-LOS ile OVX-1 gruplarının KMY ve yüzde alveolar alan değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunamamıştır. Bu gruplarda yapılan eğme deneylerinde fleksural strength ve fleksural modülüs, çekme deneylerinde tensile strength, stifness, young modülüs ve EAC değerleri OVX-1 grubunda KONT grubundan istatistiksel olarak daha düşük görülmesine rağmen OVX-1-LOS grubunun bu değerleri OVX-1 grubundan istatistiksel olarak daha yüksektir.Sonuç olarak Losartan overektomi yapılmış ratların biyomekanik karakterlerini geliştirmekle birlikte, kemik kütlesini artırmış ve trabeküler bağlantıları daha kuvvetli hale getirerek osteoporozun femur üzerindeki ağır etkilerini ortadan kaldırmıştır. Bu sonuçlar ışığında gelecekte AT1 reseptör blokerlerinin osteoporoz tedavisinde etkin bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceğini düşünüyoruz
Ayak antropometrik ölçümlerinin cinsiyet tespiti ve boy tahmini açısından değerlendirilmesi
Ayakta kemik, eklem ve kaslar arasındaki anatomik uyum, bireyin kendine özgü ayak yapısını ve şeklini oluşturur. Ayağın yapı ve şeklinin morfolojik, morfometrik ve antropometrik özellikleri adli bilimlerde kimliklendirme çalışmaları açısından alternatif yöntemler geliştirmek için önemlidir. Çalışmamızda, insan ayak ölçümlerinin bireyin cinsiyeti ve boyu ile olan ilişkisinin gösterilmesi, gerekli görüldüğü durumlarda kullanılmak üzere cinsiyetinin belirlenmesi ve boyunun hesaplanabilmesi için modeller geliştirmek amaçlandı.Çalışmamızda, Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkanlığı Morg ve İhtisas dairesinde yapılan adli otopsiler içinden 18- 65 yaş aralığında, toplam 89 (31 kadın, 58 erkek) bireyin boy ile sağ ve sol ayak ölçümleri alındı. Tüm ölçümlerin tanımlayıcı istatistikleri sunuldu, cinsiyetler arası ölçüm ortalamaları t testi analiziyle karşılaştırıldı. Ayak ölçümleri ve boy arasındaki ilişki Pearson Korelasyon analiziyle belirlendi. Cinsiyet tespiti için Lojistik Regresyon analizi, boy uzunluğunun hesaplanabilmesi için Çoklu Regresyon analizi uygulanarak modeller oluşturuldu.Sağ ve sol ayaktan alınan navicular uzunluk, medial cuneiform uzunluğu ve medial orta ayak uzunluğunun cinsiyetler arasında anlamlı bir fark göstermediği; boy ile anlamlı korelasyona sahip olmadığı görüldü. Cinsiyetler arasında, ortalamaları anlamlı fark gösteren sağ ve sol ayak ölçümlerinde cinsiyetin belirlenmesini sağlayan modeller elde edildi. Tüm gruplar için boy ile anlamlı korelasyon gösteren sağ ve sol ayak ölçümlerinden boy tahmin modelleri sunuldu.Sonuç olarak, cinsiyet tespiti modelleri, sağ ayak ölçümlerini kullanarak %92,1 oranında, sol ayak ölçümlerini kullanarak %85,4 oranında doğru tahmin yapmaktadır. Kadınlar için minimum 14 cm hataya sahip boy hesaplanma modeli oluştuğu görülürken, erkeklerde minimum 7 cm hataya sahip boy hesaplanma modeli elde edildi. Cinsiyet ayrımı yapılmadan oluşturulan modellerin 8-9 cm hata ile tahmini boy hesaplanması yapabildiği saptandı.
Siyatik sinirin farklı hasar modellerinde melatonin uygulamasının sinir rejenerasyonu üzerine etkisinin ultrastrüktürel ve biyokimyasal incelenmesi
Sinir ezisi, kesisi ve greftleme gibi pek çok yaralanma modelleri üzerinde melatoninin nöroprotektif etkileri çalışılmıştır. Ancak, melatoninin 50 mg/kg/gün dozunda hem sinir ezisi hemde sinir kesisi rejenarasyonu üzerine olan korucu etkisini değerlendirip karşılaştıran araştırmalar literatürde azdır. Çalışmamızda, siyatik sinirde kesi ve ezi hasarı sonrası, rejenerasyonu arttırma potansiyeli olan melatoninin etkisinin araştırılması ve melatoninin dejenerasyon görülen alanlarda olumlu etkisinin olacağı hipotezinin test edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, 90 tane Rattus norvegicus dişi Wistar sıçan kullanılmış ve denekler altı gruba ayrılmıştır. (Grup 1: Kontrol, Grup 2: Sham, Grup 3: Kesi, Grup 4: Kesi + melatonin , Grup 5: Ezi, Grup 6: Ezi + melatonin ). Birinci postoperatif günden itibaren altı hafta boyunca saat 16:00-17:00 arasında günde bir kez melatonin, 50 mg/kg/gün dozunda intraperitoneal olarak enjekte edilmiştir. Siyatik sinir rejenerasyonu, yürüme pattern analizi, pinch, elektrofizyolojik testler, ışık ve elektron mikroskopi analizleri yapılmış ve melatoninin olası antioksidan etkisi biyokimyasal testlerle değerlendirilmiştir. Preoperatif dönemde yürüme patern analizi sonucunda elde edilen siyatik fonksiyon indeksi (SFI) değerlerinde deney grupları ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). 3. ve 4. postoperatif haftada, grup 3 ve 4, grup 5 ve 6 arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Pinch test sonucunda kontrol ve sham gruplarında geri çekme refleksine tam yanıt (Grade 3) alınmıştır. Grup 4 ve 6'da geri çekme refleksine tam yanıt (Grade 3) 3. haftada alınmıştır. Aynı haftada bu reflekse tam yanıt grup 5'de grup 6'ya kıyasla çok daha düşük sayıdaki denekte alınmıştır. Buna karşın, grup 3'de bulunan deneklerin hiçbirinden tam bir geriçekme yanıtı (Grade 3) alınmamıştır. Elektron mikroskopik değerlendirme sonucunda grup 4 ve 6'da, grup 3 ve 5'e kıyasla daha az oranda fagositik aktivite gösteren hücre infiltrasyonu ve yeni oluşmaya başlamış ince myelin kılıflara sahip çok sayıda myelinli sinir lifi tespit edilmiştir. Elektrofizyolojik analiz sonucunda sham grubu ile karşılaştırıldığında grup 3 ve 5'in tüm somatosensoriyel uyarılmış potansiyel (SEP) bileşenlerinin (P1, N1, P2, N2) latenslerinde istatistiksel olarak anlamlı artış olduğu saptanmıştır (p<0.001). Grup 4 ve 6'nın tüm SEP bileşenlerinin latensleri karşılaştırıldığında latenslerin, grup 3 ve 5'e göre anlamlı düzeyde kısaldığı tespit edilmiştir. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farkın oluştuğu saptanmıştır (p<0.001). Biyokimyasal analiz sonucunda, melatonin tedavisi uygulanan kesi ve ezi gruplarının doku Süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) enzimlerinin değerleri, kesi ve ezi gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede (p<0.001) artarken, doku tiyobarbitürik asit reaktif ürünlerinin (TBARS) değerleri ise azalmıştır.
Normal genital siklusta ve gonadotropin releasing hormon blokajında visfatin lokalizayonu
Yağ dokusunun enerji depolama fonksiyonunun yanısıra otokrin, endokrin ve parakrin etki gösteren adipokinleri salgılama görevide bulunmaktadır. Obezite, insülin direnci, diabet ve kardiovasküler hastalıklardaki varlıkları bilinen adipokinlerin adipoz doku, ovaryum fonksiyonu ve döllenme arasındaki potansiyel mekanizmalarda da rol oynadıkları düşünülmektedir. Bu çalışmada adipokin ailesinin en yeni üyelerinden biri olan Visfatin'in genital siklus fazlarında ovaryumdaki lokalizasyonunu ortaya koymak amaçlandı. Ayrıca folikülogenez GnRH antagonisti olan Cetrorelix ile bloke edilerek, Visfatin ve hipotalamus-hipofiz-ovaryum axisi arasındaki ilişki araştırıldı.Bu çalışmada yetişkin, Rattus norvegicus türü 40 adet dişi sıçan kullanıldı. Her bir grupta 8 denek olacak şekilde 5 grup oluşturuldu. Proöstrus, östrus, metöstrus ve diöstrus grupları vaginal smir metodu ile tayin edildi. Vaginal smir takipleri yapılan ratlardan preöstrus fazındaki 8 deneğe, GnRH antagonisti olan Cetrotide her bir rat için 100 ?g/?l olacak şekilde intraperitoneal olarak enjekte edildi. Deneklerin ovaryum, karaciğer ve kas örnekleri alınıp immüno histokimyasal yöntemlerle incelendi.Işık mikroskobik düzeyde immünohistokimyasal yöntemlerle pozitif boyanan Visfatin proteinin boyanma yoğunluğu yarı-kantitatif olarak değerlendirildiğinde, en şiddetli boyanma proöstrus grubu ovaryum foliküllerinde gözlemlendi. İmmünboyanmalar oosit sitoplazmaları, granüloza hücreleri, teka hücreleri, yüzey epiteli, luteal hücrelerde tespit edildi. H-Score analizi sonuçlarına göre yoğun immünboyanmadan zayıf immünboyanmaya doğru bir sıralama yapıldığında proöstrus, östrus, metöstrus, diöstrus ve Cetrorelix sıralaması ortaya çıktı. Çalışmada ayrıca ovaryum arterlerinin tunica media tabakasındaki düz kas liflerinde Visfatinin pozitif reaksiyon gösterdiği gözlemlendi. Çizgili kas ve karaciğer dokularında yoğun Visfatin immünreaksiyonu belirlendi.Sonuç olarak, Visfatin ekspresyonu rat ovaryum dokusunda siklusa bağlı değişim göstermektedir. GnRH bloke foliküllerde visfatin ekspresyonun düştüğü görülmektedir. Çizgili kas, düz kas ve karaciğer dokularında Visfatin immünreaksiyonu pozitiftir. Visfatin'in ovaryum fonksiyonlarında rol aldığını ve hipotalamus-hipofiz-ovaryum aksisinin blokajı sonucu hormonal azalmaya bağlı olarak azaldığını düşünmekteyiz.
Y tüpü ile yapılan hypoglossal-fasiyal anastomoz sonrası manuel stimulasyonun fonksiyonel iyileşme üzerine etkisi
Cerrahi gerektiren periferik sinir yaralanmalarının onarımı sonrası fonksiyonelsonuçlar genellikle yetersizdir. Çalışmamızda direk koaptasyon veya Y tüpyardımıyla yapılan HFA (HFA koaptasyon veya HFA-Y-tüp) ardından uygulananmanuel stimulasyonun (MS, haftada 5 gün 5'er dakika) aksonal yol bulma, kasreinnervasyonu ve vibrissal hareketlerin kalitesi üzerine etkisini araştırdık.Çalışmamızda doksan altı inbred dişi sıçan kullanıldı. Y tüpü (izogenik abdominalaorta) yardımıyla yapılan HFA'da n. hypoglossus'un proksimal ucu Y tüpün uzunbacağına, n. facialis'in buccal ve zygomatic dalları da tüpün kısa bacaklarınaentübüle edildi. HFA Y-tüpün ve ardından uygulanan MS'nin vibrissal motorperformans, collateral aksonal dallanmanın derecesi ve nöro-musküler kavşağıninnervasyon paterni üzerine etkileri HFA-koaptasyon (direk dikim) metoduyladördüncü ayın sonunda karşılaştırıldı.HFA-Y-tüp ile onarım metodu HFA-koaptasyonla karşılaştırıldığında, HFA-Ytüpünkollateral dallanmayı istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalttığı belirlendi(%21'den %11'ya). Ancak nöro-musküler kavşakta poli-innervasyonuazaltamadığı ve fonksiyonel iyileşmeyi sağlayamadığı gözlemlendi. MS'ninardından HFA-koaptasyon grubunda motor son plak poliinnervasyon oranındaazalma %(24'den %17'ye) ve motor fonksiyonlarda (amplitüt: 22º'den 28º'e,açısal hızlanma: 5.180'den 11.158'e) iyileşme görülürken, HFA-Y-tüp grubundaherhangi bir değişiklik gözlenmedi.Çalışmamız sonucunda HFA-Y-tüp metoduyla yapılan onarım sonrasında aksonalyol bulmada bir artış gözlendi. Bu artış lezyon alanındaki kollateral aksonaldallanmanın azalmasıyla sağlandı. Ancak bu artışa eşlik eden fonksiyonel biriyileşme gözlenmedi. HFA-Y-tüp cerrahisi sonrası manuel stimulasyonuygulanmasının ardından da fonksiyonel bir iyileşme görülmemesi Y tüpünvibrisseal kasların poli-inervasyon paterninde iyileştirici bir etkiye sahipolmamasıyla ilişkilendirilebilir. İleriki çalışmalar morfolojik düzelmeyle birliktefonksiyonel iyileşmeye de katkı sağlayacak yeni cerrahi metotlar ve tedavilerüzerine yoğunlaşmalıdır.
L-NAME ile hipertansiyon oluşturulmuş sıçanlarda kalp ve böbrek dokusundaki apelin ekspresyonu
Hipertansiyon, sistemik arteriyel kan basıncının kalıcı olarak yüksek değerlerde seyretmesi ile kendini gösteren ve ciddi komplikasyonlara yol açan önemli bir sağlık problemidir. Hipertansiyon koroner kalp hastalıklarına, kalp yetmezliğine, böbrek hasarına, serebrovasküler hastalıklara zemin hazırlamaktadır. Etik kaygılar nedeniyle insanlarda hipertansiyonun mekanizmasını, yan etkilerini ve tedavisini ortaya koyan çok detaylı çalışmalar yapılamamaktadır. Bu sebeple hipertansiyon mekanizmasıyla ilgili organa ait spesifik çalışmalar deney hayvanlarında yapılmaktadır. Hipertansiyonun zarar vermiş olduğu en önemli organlardan olan kalp ve böbrek dokusu çalışmamızın spesifik organlarını oluşturmuştur. Deneysel çalışmamızda toplam 35 adet (hipertansif grubu: 20, kontrol grubu: 15) Rattus norvegicus Wistar albino türü sıçan kullanılmıştır. Hipertansiyon modelimizi elde etmek amacıyla deney hayvanlarımıza içme suyu ile birlikte altı hafta boyunca L-NAME verildi. Altı hafta sonunda deneysel işlemler sonlandırıldı. Hipertansif ve kontrol grubuna ait kalp ve böbrek dokuları elde edildi. İmmünohistokimyasal ve Western Blot protokolleri ile apelin ve apelin reseptörünün (APJ) ekspresyonu gösterildi. Hipertansif gruba ait kalplerin atriumlarında geniş boşluklar, septum interventrikülarede ve miyokardiyum dokusunda parçalanmalar ayrıca koroner arter çapında da artış gözlemlenmiştir. Genel olarak hipertansif gruba ait böbrek dokularının korteks renalisindeki yapılarda daralma, medulla renalisindeki yapılarda ise genişlemeler görülmüştür. Sonuç olarak hipertansif olgularda kalp dokusundaki Apelin ve APJ reseptörünün ekspresyonunda artış, böbrek dokusundaki Apelin ve APJ reseptörünün ekspresyonunda ise azalma saptanmıştır. Bulgularımızın hipertansif ve apelin ile ilgili yapılacak deneysel veya klinik çalışmalara katkı sağlayabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, L-NAME, apelin, kalp, böbrek
Fizik tedavi rehabilitasyon ve fizik tedavi rehabilitasyonla beraber eklem içi ozon tedavisi yapılmış omuz eklemi periartritli hastalarda ağrı ve eklem hareketlerinin karşılaştırılması
Toplumda sık karşılaşılan bir sağlık sorunu olan omuz ağrısı, bel ve boyun ağrılarından sonra üçüncü sırada yer almaktadır. Adheziv kapsülitte, ağrı ve ağrıyla birlikte ilerleyici olarak omuz hareketleri kısıtlanmaya başlar. Tedavisinde, basit analjezikler, antienflamatuvar ilaçlar, subakromiyal ve intraartiküler enjeksiyonlar, fizik tedavi modaliteleri analjezik amaçlı kullanılırlar. Standart konservatif tedavi yaklaşımı içinde egzersizler tedavinin en önemli bölümünü oluşturur. Omuz periartriti tedavisinde intraartiküler kortikosteroid enjeksiyonu en yaygın kullanılan tedaviler arasındadır. Yalnız iki kortikosteroid enjeksiyonunun arası en az 4-6 hafta olması, aynı ekleme eğer ilk enjeksiyondan fayda görmemişse tekrarlanamaması ve kortikosteroidlerin lokal uygulanmasında görülebilecek sistemik yan etkilerinden dolayı yeni bir tedavi şekli olarak görülen ve hiç bir yan etkisi olmadığı iddia edilen eklem içi ozon enjeksiyonu gündeme gelmiştir. Çalışmamız 37 olgu üzerinde yapılmıştır. Grup 1 (n=14), Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzman Doktoru tarafından omuz periartriti tanısı konmuş, fizik tedavi ve rehabilitasyon programına uygun görülmüş ve ek olarak omuz eklemine 10 cc ozon enjeksiyonu yapılmış hastaları kapsamaktadır. Grup 2 (n=16) ise Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzman Doktoru tarafından omuz periartriti tanısı konmuş, fizik tedavi ve rehabilitasyon programına uygun görülmüş hastaları kapsamaktadır. Bu olgulardan 7 tanesi ön çalışma vakası olarak kabul edildi ve çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmada, her iki gruba 15 seans klasik fizik tedavi ve rehabilitasyon programı uygulandı. Olgulara, tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi bittikten 1 ay sonra olacak şekilde 3 kez değerlendirme yapıldı. Ağrı şiddeti, normal eklem hareket açıklığı, kas kuvveti, omuzun fonksiyonel değerlendirmesi, psikolojik durum ve günlük yaşam aktivitesi değerlendirmeleri yapıldı. Olguların istirahat ve aktivite sırasında ağrı şiddetleri, omuz fleksiyon, abduksiyon, internal ve eksternal rotasyon, dirsek fleksiyon değerleri, m. deltoideus, m. supraspinatus, m. infraspinatus ve m. biceps brachii kas testi değerleri, Shoulder Pain and Disability Index (SPADI) skorları, Beck Depresyon Envanteri (BDE) skorları, Short Form-36 (SF-36) anketinin tüm parametrelerinin değerlendirmesinde tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi bittikten 1 ay sonrasındaki değerler gruplar arasında karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunamadı (p?0.05). Sonuçlarımıza göre iyi düzenlenmiş ve denetimli egzersiz içeren fizik tedavi ve rehabilitasyon programı omuz periartriti tedavisinde tek başına etkilidir. Fizik tedavi ve rehabilitasyon programına ek olarak uygulanmış intraartiküler ozon enjeksiyonunun çalışmamızda anlamlı katkısı saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Omuz Periartrit, İntraartiküler Ozon, Enjeksiyon
Siyatik sinir kesisini takiben ıntraperitoneal yöntemle uygulanan ozon'un sinir rejenerasyonu üzerine etkisi:Ultrastrüktürel, biyokimyasal elektromiyografik ve fonksiyonel analizi
ÖZET Periferik sinir yaralanma modelleri üzerinde ozon'un antioksidan ve nöroprotektif etkileri çalışılmıştır. Ancak, ozon'un 35-40 ug/ml 5 cc intraperitonal olarak sinir kesisi üzerine olan koruyucu etkisini değerlendirip karşılaştıran araştırmalar literatürde azdır. Çalışmamızın amacı; ratlarda deneysel olarak oluşturulan periferik sinir kesisi modelinde ozonun iyileştirici etkilerini belirleyerek sinir kesisine bağlı morbiditeyi en aza indirmek ve klinik çalışmalara yön vermektir. Sunulan çalışmada, deneysel siyatik sinir kesisi , ozon uygulamasının etkilerinin, footprint analizi, elektron mikroskopi, elektrofizyoloji ve biyokimyasal yöntemlerle araştırılması amaçlandı. Yıllar içerisinde yapılan çalışmalar ozon'un (O3) medikal kullanımını gündeme getirmiştir. Çalışmamızda 100 adet yetişkin, erkek, ağırlıkları 400-450gr arasında değişen Rattus norvegicus. Wistar albino rat kullanıldı. 100 adet Wistar cinsi sıçan 4 gruba ayrıldı., Kontrol grubu (n=20), hiçbir işlem yapılmadı, Sham grubu (n=20), ameliyat stresi yaratıldı. Grup 1'de (n=30) sinir kesilip dikildi, hiçbir tedavi uygulanmadı. Grup 2'de (n=30), sinir kesip dikimini takiben 35-40 ug/ml 5 cc ozon intraperitoneal olarak 2 ay süre ile uygulandı. Sinir rejenerasyonunu değerlendirmek için deney öncesi ve sonrası her bir grubun EMG (elektromiyografi) ölçümü yapıldı ve postoperasyon 1.gün ve 2., 4., 6. ve 8. haftalarda SFİ (siyatik fonksiyonel indeks) ve WRL (ayak geri çekme refleksleri) ölçüldü. Motor fonksiyon testi sonucunda grup 2 de postoperasyon 2.hafta=-80±5,19 ve postoperasyon 4.hafta=-37± 6.11 ve duyusal fonksiyon testi postoperasyon 2. hafta p=0.035, p<0.05. SFI değerlerinde 1.grup ile karşılaştırıldığında 2.grupta p<0.05 istatiksel olarak anlamlı farklılık görülmüştür. Elektrofizyolojik analiz sonucunda grup 1 ile karşılaştırıldığında grup 2'nin p min, p max, p-p, std.dev. değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artış olduğu saptanmıştır (p<0.001). Elektron mikroskopik değerlendirme sonucunda grup 2 de, grup 1'e kıyasla daha fazla oranda schwann hücresi ve sitoplazmik organel tespit edilmiştir. Biyokimyasal analiz sonucunda, ozon tedavisi uygulanan kesi+ozon grubunda plazma SOD (Süperoksit dismutaz),CAT (katalaz),GPx (glutatyon peroksidaz) enzimlerinin değerleri, kesi grubuna göre istatiksel olarak anlamlı derecede (p<0.001) artmıştır. Tekrarlayan ozon uygulamaları sonucunda antioksidan sistem uyarılarak oksidatif strese karşı direnç gelişir. Ratlarda deneysel olarak oluşturulan periferik sinir kesisinde ozon'un sinir rejenerasyonunu artırdığı biyokimyasal, ultrasütrüktürel, elektrofizyolojik ve fonksiyonel yöntemlerle tespit edildi. Sonuç olarak kesi tarzı sinir hasarında ozon uygulanan grupta daha hızlı ve kaliteli bir rejenerasyon elde edildi. Anahtar Kelimeler: İntraperitoneal, Ozon, Ozonterapi
Farede siyatik sinir hasarı sonrası aquaporin-1 ekspresyon düzeyinin ölçülmesi
Aquaporin 1 (AQP1)'in merkezi sinir sistemindeki yeri ve homeostasisteki önemi pekçok çalışmada gösterilmiştir. Buna karşın periferik sinir sistemindeki rolü az sayıda çalışmaya konu olmuştur. Çalışmamızda siyatik sinirin sık görülen hasar çeşitlerinden biri olan kesi hasarında, sinirin proksimal, lezyon alanı ve sinirin distal bölümünde hasarın 2., 24. ve 48. saatlerinde AQP1'in lokalizasyonunun ve yoğunluğunun tespit edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, Mus musculus türü 30 Balb/C fare kullanılmıştır. Denekler, kontrol, sham, kesi olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Kesi grubu 2. postoperatif saat, 24. postoperatif saat, 48. postoperatif saat olmak üzere üç alt gruba ayrılmıştır. Bu gruplarda AQP1 ekspresyon düzeyleri kantitatif olarak analiz edilmiştir. Kesi sonrası sinirin proksimalinde, distalinde ve kesi yerinde AQP1 ekspresyonunda hasarın 2., 24. ve 48. saatlerinde bir artış gözlendi. En bariz artış ise lezyon alanında ve 24. postoperatif saatte gözlendi. Lezyon sonrasında proksimal gövdede daha az oranda AQP1 immunreaktivitesi gözlendi. Buna karşın lezyon alanında çok büyük şiddette, sinirin distal gövdesinde ise sinir travmasını özellikle 24. saatte AQP1 ekspresyonunun artış gösterdiği tespit edildi. Bu bulgular doğrultusunda AQP1 immunreaktivite artışı, artan ağrı ve bunun iletiminde gerçekleşen artmış sinaptik aktiviteyle ilgili olabileceği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Siyatik Sinir, Aquaporin 1, Dejenerasyon, Rejenerasyon
Evcil tavşanda (Oryctolagus cuniculus) Arteria renalis'in vasküler dağılımı, insanınki ile karşılaştırılması ve corrosion cast tekniği
- 35 ÖZET Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Bilim Dalında, tavşanlar da Arteria renâlis' in dağılımını incelemek, insanlar ile ilgili literatür bilgilerle karşılaştırmak amacıyla toplam 35 evcil tavşan olgusuna Corro sion Cast tekniği uygulanmıştır. Diseksiyon ve vasküler temizlik sonrası 35 tavşana, değişik polymer grubdan 3 ayrı madde Aorta abdominalis ara cılığı ile renal arterial dağılıma verilerek, 30 olguda arterial kalıp elde edilmiştir. Çalışmamızda aşağıdaki önemli bulgular saptanmıştır: 1- İnsan ve tavşan böbreklerinin anatomik yapıları birbirine çok ben zemektedir. 2- İnsanda sol böbrek, tavşanda sağ böbrek diğerine göre daha üst seviyede (Cranial' de) bulunmaktadır. 3- Total vücut ağırlığına oranla böbrek ağırlıkları, tavşanlarda in sanlara göre daha fazladır. 4- İnsanda sağ Arteria renalis daha alt seviyeden, tavşanda ise sağ Arteria renalis sola göre daha cranialden, Aorta abdominalis 'ten ayrılmak tadır.- 36 - 5- İnsanda olduğu gibi tavşanda da Arteria renalis'ler genel olarak Hilum renale seviyesinde primer dallanma oluşturmakta ve bu dallanma ço ğunlukla 2 'ye ayrılma biçiminde gözlenmektedir. 6- insanda olduğu gibi tavşanda da Arteria renalis'lerön ve arka dallanma sonrası segmentasyon oluşturacak biçimde segmental dallara ay rılmakta, ön daldan apikal, üst, orta; arka daldan apikal, arka, alt seg mental arterler çıkmaktadır. 7- İnsanda olduğu gibi tavşanda da renal arterler terminal arterler olup anastomoz yapmazlar. 8- İnsanda olduğu gibi tavşanda da segmental arterler içindem apikal segment arteri en değişken orijin özelliği göstermekte, bunu alt segment arteri izlemektedir. 9- Tavşanda üst ve orta segmentler doğrudan ön daldan, arka segment ise doğrudan arka daldan beslenmektedir. 10- Kalıp elde ettiğimiz 30 olgudan sadece 2 olguda sol böbreğe ait çift renal arter anomalisi saptanmıştır.. 11- Corrosion Cast tekniğinde kullanılan maddeler (Methylmethacrylate grubu) arasında, teknik ve sonuç bakımından belirgin bir farklılık mev cut olmayıp, uygun koşullarda yapıldığı zaman bu teknik basit ve başarı lıdır. 12- Lümen yapıların gösterilmesinde, normal ve patolojik koşullarda ortaya çıkan bozuklukların değerlendirilmesinde Corrosion Cast tekniğinin halen diğer objektif yöntemler arasındaki önemini koruduğu görülmüştür.
N.Peroneus profundus accessorius`un görülme sıklığı
Kobayda medulla spinalisin üst torakal alt servikal bölgelerinin damar sisteminin incelenmesi
ÖZETMedulla spinalis'in üst torakal-alt servikal bölgelerinde olu abilecekmekanik travmalar veya bası yaratan di er patolojiler ileri nörolojik hasarlarlasonlanmaktadır. Omurili in vasküler yapısı da omurilik yaralanmalarında direktyada indirekt yollardan yaralanma ile ili kili oldu u bilinmektedir. Medullaspinalis'in vasküler beslenmesinin zayıf oldu u alt servikal-üst torakalbölgesinin anatomisinin ortaya konması, bu bölgeye yönelik cerrahiyakla ımlarda vasküler anatominin korunması açısından önem ta ımaktadır.Çalı mamızda kobayda omurilik alt servikal, üst torakal bölgelerininkorozyon kast yöntemi kullanılarak arteriyel da ılımının modelini (kalıbını)olu turmak amaçlanmı tır. Bunun için çalı mamızda 20 adet erkek kobaykullanıldı. Perfüzyon ve fiksasyon i lemlerinden sonra damar sistemine kastmaddesi verildi. Kast maddesinin polimerizasyonundan sonra maserasyoni lemi gerçekle tirildi. Maserasyondan sonra elde etti imiz korozyon kastkalıplarını stereomikrosrop ile incelenip foto raflandı.Sonuç olarak kobayda medulla spinalis'in üst torakal-alt servikalbölgelerinin damar yapısının farklılıklarla beraber insandaki yapılara benzerlikgösterdi ini bulduk. Çalı mamızda kobayda medulla spinalis'in a. spinalisanterior, a. spinalis posterior, a. spinalis anterolateralis, a. spinalisposterolateralis ve a. vertebralis tarafından beslendi ini tespit ettik. Medullaspinalis'in alt servikal ve üst torakal bölgesinin arteriyel beslenmesinin medullaspinalis'in di er bölgelerine göre daha zayıf oldu unu gördük. Bu zayıfbeslenmenin kobayda a. spinalis anterior, a. spinalis posterior, a. spinalisanterolateralis ve a. spinalis posterolateralis arasındaki anastomatik dallartarafından kompanse edilebilece ini dü ünüyoruz. Elde etti imiz sonuçlarınileriki çalı malar için ara tırıcılara bir kaynak olaca ını ve fikir verece ini,ayrıca üst torakal-alt servikal bölgeye yönelik cerrahi müdahalelere ı ıktutaca ı kanısındayız.Anahtar kelimeler: medulla spinalis, damar sistemi, kobay, korozyonkast, kollateral dola ım, stereomikroskop.
Tavşan femur'unun morfometrik ve biyomekanik özellikleri üzerine ovariektominin etkisi
ÖZETTAVŞAN FEMUR'UNUN MORFOMETRİK VE BİYOMEKANİKÖZELLİKLERİ ÜZERİNE OVARİEKTOMİNİN ETKİSİÖnemli halk sağlığı sorunlarından birisi olan osteoporozun tanı ve tedavisinde ilerlemebüyük oranda uygun hayvan modellerinin kullanılmasıyla sağlanmıştır. Günümüzdekullanılan birçok hayvan modeli çalışma sonuçları insanlardaki verilerle uyuşmakla birlikteosteoporozu tek başına taklit edebilen bir hayvan modeli yoktur. Çeşitli ortopedikçalışmalarda en fazla kullanılan hayvanlardan biri olan tavşanda postmenopozal osteoporozile ilgili çalışmaların çok yetersiz olduğu dikkati çekmektedir. Bu çalışmada altı aylık yaştanitibaren 10 aylık döneme kadar normal ve ovariektomi uygulanmış tavşan femur'larınınkemik yoğunluğu, biyomekanik ve morfometrik özellikleri açısından faklılıkların ortayakonulması amaçlanmıştır. Çalışmada altı aylık 24 adet Yeni Zelanda ırkı dişi tavşankullanıldı. Çalışma başında hayvanların karaciğer ve böbrek fonksiyonlarına ilişkin kananalizleri yapıldı. Daha sonra 12 adet hayvanda ovariektomi uygulanırken, 12 adet hayvandada yalancı operasyon ile karın boşluğu açılıp tekrar kapatıldı. Operasyonları takiben ikinci vedördüncü aylarda DEXA cihazı (Ge Lunar DPX) ile kemik yoğunluğu belirlendikten sonraher gruptan altı adet hayvanda femurlar çıkartıldı. Çevresindeki dokular tamamen temizlenenfemur'lar serum fizyolojik solusyunu ile ıslanmış gazlı bezlere sarılarak -25oC de saklandı.Daha sonra kumpas ile dış morfometrik veriler, bilgisayarlı tomografi (GE Hi Speed) ile eldeedilen kesit görüntülerinden AUTOCAD programı ile kesit kalınlıkları, kesit alanları ölçüldüve atalet momenti değerleri hesaplandı. Sonra bu kemiklerden DEXA ölçümü ile direkttkemik yoğunluğu ölçümü tekrar yapıldı. Trabeküler kemiğin biyomekanik özelliklerini ortayakoymak için condylus femoris'lerden parçalar kesilerek ?indentasyon testi?, kortikal kemiğinbiyomekanik özelliklerini ortaya koymak için corpus femoris'te ?üç nokta eğme testi?uygulandı. Çalışmanın sonucunda 6 aylık Yeni Zelanda tavşanlarında ovariektomiuygulandıktan iki ay sonra osteporotik değişikliklerin başladığı ve dört ay sonra iseosteporozun geliştiği dansitometrik, morfometrik ve biyomekanik yöntemlerle ortayakonularak, osteoporozla ilgili deneysel çalışma yapacak araştırmacılar için tavşana ilişkindeğerler sunulmuştur.
Atlarda genel vücut yapısının morfometrik yöntemlerle incelenmesi
Bu tez çalışmasında Arap ve İngiliz atlarının vücut yapılarının morfometrik yöntemle ortaya konulması; bu ırklar arasındaki konformasyon farklılıklarının detaylı olarak saptanması amaçlanmıştır. Bu amaçla 50 adet Arap ve 50 adet İngiliz atının standart duruşta toplam 100 adet fotoğrafı çekilmiştir. Çekilen fotoğraflar bilgisayar ortamında ölçeklendirilmiş ve atların vücut yapılarına ait açı ve uzunluk ölçümleri alınmıştır. Alınan ölçümler kullanılarak aynı ırk içerisinde dişi ve erkekler arasındaki farklılıklar ile bu Arap ve İngiliz ırkı arasındaki farklılıklar incelenmiştir. Arap ve İngiliz atlarının vücut yapıları arasında; bazı uzunluk ölçümleri, baş bölgesi açıları, ön bilek açıları ve arka bacak ile ilgili açısal değerlerde istatistiksel açıdan önemli farklılıklar saptanmıştır. Bu çalışmayla elde edilen sonuçların seleksiyon süresince uygun vücut yapısı gösteren atların seçiminde faydalı olacağı ve bunun yanında, Arap ve İngiliz at ırklarının safkanlarının belirlenmesinde bilirkişilere yardımı olabileceği düşünülmektedir.
Humerus'un morfometrik ölçümleri ve torsiyon açısının cinsler arası karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Amaç: Bu çalışma ile humerus üzerinde farklı bölgelerinden 22 morfometrik ölçüm yaprak, humerus'un morfolojik özelliklerini ayrıntılı olarak tanımlamayı, torsiyon açısının değerlerinin; kuru kemikler üzerinde yapacağımız ölçümlerle ve sağlıklı gönüllülerde MRG yöntemiyle hesaplanmasını ve cinsiyete bağlı farklılıkların saptanmasını amaçladık. Yöntem: Araştırma, 104 adet (52 kadın, 52 erkek) sol tarafa ait kuru erişkin humerusu ve 36 sağlıklı gönüllü üzerinde yapıldı. Humerus'lar üzerinde; proksimalde sekiz, gövdede üç, distal uçta 11, olmak üzere toplam 22 ölçüm yapıldı. Ölçümler için milimetrik kaliper ve esnemeyen mezura kulanıldı. Humerus'un uzunluk ölçümü için, boy ölçüm tahtası, torsiyon açısı ölçümü için özel olarak tasarlanan ölçüm aracı kullanıldı. Humerus'un torsiyon açısının MRG yöntemiyle hesaplanması için, 36 sağlıklı erişkin ( 20-68 yaşları arasında 18 erkek, 18 kadın) çalışmaya dahil edildi. HTA aksiyal MRG görüntülerinden hesaplandı. Elde edilen veriler SPSS (14,0 version) programına yüklenerek analiz edildi. Verilerin tümüne Kolmogorov Smirnov normal dağılıma uygunluk testi uygulandı. Cinsiyet farkı, normal dağılan değişkenler için student's t-test ile normal dağılmayan değişkenler için Mann-Whitney U testi ile de-ğerlendirildi. Ayrıca Fisher's Linear Discriminant Analizi yardımıyla cinsiyetler arasında en iyi ayrımı veren metrik değerler bulundu. MRG sonuçlarının cinsler ve yaş grupları arasındaki farklılıkları, students t- test ile değerlendirildi. Bulgular: Normal dağılmayan değişkenler için MannWhitney U testi kullanılarak cinsiyet ayrımı yapıldığında; HMU, HBVÇ, CBÇ, SİTU, SİTD, TDÇ, MİNGÇ, MAKGÇ, CHG, CHU, FCD, THU, HBTÇ ölçümlerinde cinsler arasında istatistiki olarak arasında anlamlı bir fark bulundu. (p< 0,05) FRD değeri açısından anlamlı bir fark yoktu. Normal dağılan değiş-kenler için student's t-test ile cinsiyet ayrımı yapıldığında EG, FOG,FOD, FCG, FRG, FCG, SİTG, HTA değerleri açısından anlamlı bir fark bulunurken (p<0,05) THG değeri açısından anlamlı bir fark yoktu. Humerus'tan alınan her ölçü tek değişken olarak kabul edilerek 'Fisher linear diskriminant fonksiyon testi' uygulandığında, en güvenilir değişkenlerin %89,4'lük ayırma oranı ile HBTÇ, TDÇ, Min GÇ olduğu görüldü. Değişkenlerin tümüne birden diskriminant testi uygulandığında kadınların % 100'ü erkeklerin %98,1'i tüm grubun %99'u doğru olarak sınıflandı. Sağlıklı 36 erişkin ( 20-68 yaşları arasında 18 erkek, 18 kadın) üzerinde yapılan, MRG yöntemiyle hesaplanan HTA, kadınlarda ortalama18,1°±12,6 (-4 ila 36°), erkeklerde ortalama 19,6±12,7 (2° ila 41°) bulundu. Sağlıklı gönüllülerin tümünde HTA'nın ortalama değeri 18,9º ± 12,5 ( -4 ila 41° ) bulundu. Sonuçların Student's t-testine göre değer-lendirilmesinde, cinsiyetler ve yaş grupları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuçlar: Çalışmamız kesitsel bir çalışma olduğundan türk toplumunun tamamını temsil et-memektedir. Bu konuda ilk yapılan çalışma olması nedeniyle, humerus kullanılarak yapılacak olan cins tayini çalışmalarına kaynak olacağı kanaatindeyiz. Sağlıklı gönüllülerden elde etti-ğimiz sonuçlarımız, açının MRG yöntemiyle başarıyla ölçülebileceğini göstermiştir. Sonuçla-rımızın protez tasarımı ve omuz eklemi protez replasmanı açısından referans olarak kullanı-labileceğini düşünüyoruz. Ayrıca, rekürren anterior dislokasyon sendromu gibi omuz eklemini ilgilendiren patolojilerin, kronik omuz ağrısı çeken hastaların, üst ekstremite sporcularının değerlendirilmesinde faydalı olabileceği kanaatindeyiz.
İngiliz atlarında bacak konformasyonuna ait bazı parametreler ve bunların yaşa bağlı değişimi
Günümüzde at yarışı endüstrisinde kullanılan en yaygın ırk İngiliz atıdır. Bu endüstrinin temel öğesi olan atların ayak ve bacak sakatlıkları sektör için en önemli sorun durumundadır. Atlarda bacak konformasyon kusurları sakatlıkların en önemli hazırlayıcıları ve nedenleridir. Tüm bacak sakatlıklarının %46?sı tendo ya da ligament kökenli olup, bu sakatlıklar yarış atlarında %80 düzeyinde tekrarlanabilmektedir. Konformasyon kusurları bir atın yarış hayatının sakatlıklarla bölünmesine ya da çok kısa olmasına neden olabilmektedir. Bunun yanı sıra atın damızlık kullanımı da ortadan kalkabilmektedir. Atın yaşı ile sakatlık riski arasında da önemli bir ilişki vardır. Kas ve iskelet sistemi sakatlıkları iki yaşında en yüksek oranda görülür, en düşük görülme oranı dört yaştır. Genç yaşlarda görülen sakatlıklar genellikle geri dönüşümsüzdür ve atın yarış hayatını tamamen sonlandırabilir. Atlarda normal bacak konformasyonunun değerlendirilebilmesi için morfometrik ölçümlerle elde edilecek objektif anatomik verilere gereksinim vardır. Konformasyon ile yaş arasındaki ilişkinin yani gelişimin değerlendirilebilmesi için de bu verilerin farklı yaş grupları için ayrı ayrı elde edilmesi gerekir. Bu tez çalışmasında altı, oniki, onsekiz, yirmidört, otuzaltı ve kırksekiz aylık İngiliz atlarının eş zamanlı ve üç yönlü fotoğrafları alınmıştır. Bu fotoğraflar üzerinden alınan ölçümler ile bacak konformasyon gelişimleri takip edilerek, referans değerler elde edilmeye çalışılmıştır. Sonuç olarak, bu tez çalışmasında kullanılan farklı yaş gruplarındaki atlarda özellikle sağrı ve cidago yükseklikleri arasında yüksek korelasyon (yaş gruplarında sırasıyla r=0.83, 0.93, 0.90, 0.96, 0.47 ve 0.75; P<0.05) görülmüştür. Ayrıca bacak konformasyon kusurlarına işaret eden sağrının cidagodan yüksek olması yanında bilek, ayak eksen ve tırnak açılarında sakatlıklara yatkınlık sağlayabilecek değerlerin varlığı dikkati çekmiştir.
Yaşlanma ve testosteron'un aorta'daki anjiogenik etkisi
Damarlaşma (anjiogenezis), fizyolojik olarak önceden var olan kan damarlarından yeni damarların gelişmesi olarak tanımlanmaktadır. Doku ve organlarda damarlaşmayı (anjiogenezis) uyaran protein yapısında, anjiogenik faktörler bulunmaktadır. Bu faktörlerin sentezi ve uyarımını sağlayan birçok etken sayılabilir. Testosteron hormonunun anjiogenezise olan etkisiyle ilgili az sayıda ve kısıtlı çapta çalışmaya rastlanılmıştır. Angiogenezisi uyaran ya da artıran etmenlerin yanı sıra bu sürecin yaşa bağlı değişimi de söz konusudur. Yaşın ilerlemesiyle anjiogenezin geciktiği ya da değişikliğe uğradığı tespit edilmiştir. Bu iki farklı etkenin yani yaş ve testosteron hormonunun birlikte angiogenezisi memelilerde nasıl etkilediğine dair hiçbir literatür bilgiye ulaşılamamıştır. Bu projedeki amaç; farelerde testosteron hormonunun yaşa bağlı olarak aorta'daki anjiogenik etkisinin moleküler ve histolojik yöntemlerle belirlenmesidir.Bu amaçla gonadektomi yapılan farelere ve testosteron tedavisi uygulanmış olanların farelerin aorta thoracica'sından alınan örneklerdeintima, media ve adventisya katmanlarının kalınlığı ile damar lümenin iç çapı ölçülmüştür. Alınan doku örneklerinin bir kısmından RT PCR ile anjiogenik faktörlerden vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) ekspresyonu kalitatif ve kantitatif olarak değerlendirilmiştir.Yaşlı erkek hayvanlarda androjenlerin eksikliği aorta thoracica'nın lümen çapında bir genişlemeye neden olduğu gözlenmiştir. Cinsiyet hormonlarındaki bu eksikliğin her iki cinste de VEFG miktarında bir azalmaya neden olduğu belirlenmiştir. Bu hayvanlara dışarıdan testosteron hormonu verilmesiyle dişilerde iç lümen çapında genişleme saptanmıştır. Hormon takviyesiyle VEFG miktarında erkeklerde artış gözlenirken, dişilerde azalma saptanmıştır
Tavşanlarda kalbin B-MOD ve M-MOD ekokardiyografik yöntemle morfometrik incelenmesi
Tavşanlarda Kalbin B-Mod ve M-Mod Ekokardiyografik Yöntemle Morfometrik İncelenmesi Bu tez çalışması; tavşanlarda bazı ekokardiyografik parametrelerin yaş cinsiyet ve vücut ağırlığı gözetilerek değerlendirilmesini kapsamaktadır. Çalışma aynı bakım besleme şartlarında üretimi yapılan 25'i erkek, 24'ü dişi toplam 49 sağlıklı Yeni Zelanda Beyaz tavşanı üzerinde, Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu'nun izni ile, Antalya Lara Hayvan Hastanesinde gerçekleştirilmiştir. Ekokardiyografik ölçümler öncesi tüm tavşanların fiziksel ve genel klinik muayenesi yapılmıştır. Tavşanların midazolam ile sedasyonu sağlanmıştır. Bütün ekokardiyografik ölçümler DC 6-Vet®, (Mindray, PRC) ultrasonografi cihazında, 8 Mhz mikrokonveks transduser kullanılarak, sağ parasternal kısa eksen görüntüleri üzerinden, B-mod (LAd, AOd, LADd/AOd) ve M-mod (IVSTd, LVIDd, LVPWd, IVSTs, LVIDs, LVPWs, EPSS, % EF, % FS) ölçümler elde edilmiştir. Çalışmada istatistiksel analizler 'SPSS 19.0' programında, yaş grupları arasında farklılık olup olmadığının kontrolü 'tek yönlü varyans analizi' ile, vücut ağırlığı ve yaşın, ekokardiyografik parametreler ile ilişkisi 'Pearson korelasyon' testi ile değerlendirilmiştir. Çalışmada kullanılan ekokardiyografik ölçüm yöntemlerinin geçerlilik ve güvenilirliğinin kontrolü için varyasyon katsayısı hesaplanmıştır. Elde edilen ekokardiyografik parametreler değerlendirildiğinde; cinsiyetin üç aylık tavşanlarda IVSTd değeri dışında ekokardiyografik parametreler üzerine etkisi saptanmamıştır. Kalbin üç, altı, dokuz aylık yaş gruplarında IVSTd, LVIDd, LVPWd, IVSTs, LVIDs, LVPWs, EPSS, LAd, AOd parametrelerinin artmış olması kalbin anatomik olarak büyümesine devam ettiğini göstermektedir. Ancak sol ventrikül yüzde kasılma gücü (% FS) ile LAd/AOd'nin yaş ve ağırlığa bağlı olmadığı saptanmıştır. Bu da kalbin büyümesini devam ettirmesine karşın, kasılma gücünde istatistiksel bir farklılık olmadığı anlamına gelmektedir. Sol ventrikül yüzde fırlatma gücü (% EF)'nin ise, üç aylık tavşanlarda altı ve dokuz aylık tavşanlara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Bu durum ekokardiyografik parametrelerin periyodik olarak değerlendirilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Sonuç olarak; ekokardiyografi alanında yapılacak bilimsel çalışmalar ve kardiyolojik muayeneler için referans olarak kullanılabilecek nitelikte ölçüm değerleri elde edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Tavşan, ekokardiyografi, yaş, ağırlık.
Deneysel diyabet oluşturulmuş sıçanlarda melatonin uygulamasının duodenum üzerindeki etkisinin morfolojik olarak incelenmesi
Diabetes mellitus hiperglisemi ile karakterize kronik metabolik bir bozukluktur. İnsülin yokluğu veya insülin etkisindeki defektler nedeni ile organizma karbonhidrat, yağ ve proteinlerden yeterince yararlanamaz. Hiperglisemi glikoz toksikasyonu nedeni ile serbest radikallerin oluşum hızının artmasına neden olur dolayısıyla diyabette vücudun tüm doku ve organlarında oksidatif stres meydana gelir. Ayrıca diyabet insülin salınımı açısından önemli olan gastrointestinal sistemde de çeşitli semptomlara neden olmaktadır. Diyabette oksidatif stresin hasarını azaltmak için antioksidanların kullanımının pozitif etkileri gösterilmiştir. Bu güne kadar bilinen en güçlü antioksidan olan melatoninin de diyabette kullanımının gastrointestinal sistem üzerine olumlu etkileri olabilir. Bu çalışmada deneysel diyabet oluşturulan ratlarda melatoninin duodenum üzerindeki morfolojik etkisini araştırmak amaçlandı. Bu amaçla sekiz haftalık yaşta, 32 erkek sıçan, diyabet grubu (D), diyabet melatonin grubu (DM), melatonin grubu (M) ve kontrol grubu (K) olmak üzere dört gruba ayrıldı. D ve DM grubuna tek doz Streptozotosin intraperitoneal olarak verildi ve takip eden üçüncü günde kuyruk venasından alınan kanda glikoz değerleri ölçüldü. Tüm hayvanların kan glikoz değerleri 200 mg/dl üzerinde tespit edildiğinden hepsi çalışmaya dahil edildi. Daha sonra altı hafta süresince her gün DM ve M grubuna intraperitoneal 10 mg/kg melatonin uygulaması yapıldı. Altıncı haftanın sonunda uygun anestezi altında hayvanlara servikal dislokasyon yapılarak karın boşlukları açıldı ve duodenum doku örnekleri toplandı. Doku örnekleri rutin histolojik takipten sonra parafine gömülerek 5 mm'lik kesitler alındı ve hematoksilen – eozin, alsiyan mavisi (AB), periodic acid schiff (PAS) ve alsiyan mavisi – periodic acid schiff boyaları ile boyandı. Histometrik parametreler; villus uzunluğu, villus genişliği, kript derinliği, kript çapı, tunica muscularis kalınlığı, arter ve ven çapları, goblet hücre sayısı, bağırsak dış çapı ve Brunner bezlerinin çapları bilgisayar destekli mikroskop altında, her doku örneği için toplam on kesitte on adet iyi yapıda villus ve brunner bezi seçilerek incelendi. Goblet hücrelerinin salgı karakteristikleri AB - PAS boyalı preparatlarda incelendi. Villuslarda ve kriptalarda PAS reaksiyon şiddeti PAS boyalı preparatlarda, lümende aisidik mukus miktarı AB boyalı preparatlarda değerlendirildi. Veriler IBM SPSS Statistics 21 Version programında analiz edildi. Analiz sonuçlarına göre villus uzunluğu, kripta derinliği, tunica muscularis kalınlığı, ven çapları, goblet hücre sayısı, bağırsak dış çapı ve Brunner bezlerinin çapları, vücut ağırlığı yüzde değişimi, kan glikoz seviyesi, hemoglobin A1c ve lümende asidik mukus miktarı, goblet hücrelerinin salgı karakteristikleri, villuslarda PAS reaksiyon şiddeti ve kriptlerde PAS reaksiyon şiddeti değerleri bakımından gruplar arasında anlamlı farklılık bulundu. Villus genişliği, kripta çapı, arter çapı, parametrelerinde gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Melatoninin diyabetik sıçanlarda duodenum histomorfolojisi üzerine pozitif etkisi bulundu. Anahtar Kelimeler; deneysel diyabet, sıçan, melatonin, duodenum
Proksimal femurun morfolojik ve morfometrik değerlendirilmesi
Bu çalışmada proksimal femur'un morfolojik ve morfometrik özelliklerinin değerlendirilmesini ve proksimal femur ile ilgili yapılmış morfometrik çalışmalarda ölçülen parametrelerin tanımlarındaki farklılıkları belirlemeyi amaçladık.Çalışmamızda 97 kuru femur kemiği, 10 yetişkin erkek kadavra ve unilateral total kalça artroplastili 148 olgunun ( 105 kadın, 43 erkek ) antero-posterior pelvis grafileri kullanıldı. Kuru femur kemiğinde caput femoris çapı (CFÇ), collum femoris genişliği (CFG), anterior, posterior, superior ve inferior yönde collum femoris uzunluğu (CFUA, CFUP, CFUS ve CFUİ), collum femoris eksen uzunluğu (CFEU), linea intertrochanterica uzunluğu (LİU), inklinasyon açısı (İA), anteversiyonda deklinasyon açısı (DAA), retroversiyonda deklinasyon açısı (DAR) ve Alsberg açısı (AA) ölçüldü. Lineer ölçümlerde 0.1 milimetreye duyarlı mekanik bir kumpas, açısal ölçümlerde 1 dereceye duyarlı 360º dönebilen goniometre kullanıldı. Radyografik ölçümlerde CFUP, CFUS, CFUİ, DAA ve DAR hariç kuru kemikte ölçülen diğer parametreler değerlendirildi. Ölçümler bilgisayar ortamında olguların sağlam tarafında digital ölçüm programı kullanılarak yapıldı. Kadavralarda her iki kalça ekleminde arteria femoralis (AF)'in çapı ve nervus femoralis'e (NF) göre konumu, arteria profunda femoris (APF), arteria circumflexa femoris lateralis (ACFL) ve arteria circumflexa femoris medialis (ACFM)'in orijin yeri, çapı, orijin yönü ve ligamentum inguinale (LI)'nin orta noktasına olan uzaklıkları 0.1 milimetreye duyarlı mekanik bir kumpas kullanılarak ölçüldü.Kuru femur kemiği ölçümlerinde CFÇ, CFG, CFUA, CFUP, CFUS, CFUİ, CFEU, LİU, İA, DAA, DAR ve AA sırasıyla 44.8±4.0 mm, 32.7±4.0 mm, 33.8±6.0 mm, 39.1±6.0 mm, 24.8±5.0 mm, 33.2±5.2 mm, 95.3±8.1 mm, 74.7±6.3 mm, 130.9±3.7º, 14.2±3º, 6±1.8 º, 39.1±5.8º olarak ölçüldü. Radyografik ölçümlerde CFÇ, CFG, CFUA, CFEU, LİU ve İA sırasıyla 48.0±4.0 mm, 35.0±4.0 mm, 31.0±6.0 mm, 99.0±10.0 mm, 81.0±8.0 mm, 130.0±5.2º olarak ölçüldü. Kadavralarda ACFL 7 eklemde AF'ten (% 35) (5 sağ, 2 sol) 13 eklemde APF'ten (% 65) (5 sağ,8 sol); ACFM ise 7 eklemde AF'ten (% 35) (4 sağ, 3 sol) 13 eklemde APF'ten (% 65) (6 sağ, 7 sol) çıkmaktadır. AF, APF, ACFL ve ACFM'nin çapı sırasıyla 8.4±1.7 mm, 5.8±1.3 mm, 4.3±1.1 mm, 3.3±0.7 mm; APF, ACFL ve ACFM'nin LI'ya uzaklığı sırasıyla 40±11.9 mm, 53.7±13.3 mm, 40.1±16.8 mm olarak ölçüldü. ACFL ve ACFM'nin APF orijinine uzaklığı sırasıyla 16.1±9.8 mm ve 11.1±7.9 mm olarak ölçüldü. ACFL ve ACFM'nin ekleme giden dalının ana daldan ayrıldığı mesafede çapı 2.0±0.5 mm olarak ölçüldü.Anahtar kelimeler: Proksimal femur, articulatio coxae, morfometri, morfoloji
Uzaktan eğitim sürecindeki anatomi eğitimi hakkında öğrenci geri bildirimi
Çalışmamızda anatomi eğitiminde uzaktan eğitim sürecinin eğitim sürecine etkisinin ve dersin verimliliği hakkında bu dersi alan öğrenci görüşlerini sorgulayan bir anket çalışmasının yapılmasını ve bu sürecin değerlendirilmesini amaçladık. Araştırmamıza Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik 2.sınıf 50 kişi, Tıp Fakültesi 3. Sınıf 50 kişi ve Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi 2.sınıf 50 kişi olmak üzere toplamda 150 öğrenci katılmıştır. Öğrencilere 35 soruluk bir anket uygulanmıştır. İstatiksel karşılaştırma için SPSS çapraz tablo, Ki- kare ve regresyon analizleri kullanılmıştır. Anket sonucuna göre; ankete katılan öğrencilerin uzaktan eğitimi, anatomi dersinin öğrenme tekniği açısından uygun buldukları ve uzaktan eğitim ile anatomi dersinin verimli geçtiği görüşlerine ulaşılmıştır. Uzaktan eğitim döneminde yapılan anatomi sınavlarının belirleyici ve adil olduğu ile ilgili de öğrencilerden olumlu geri dönüşler elde edilmiştir. Ancak öğrencilerin kısıtlı imkanlar ve kaynaklar doğrultusunda uzaktan eğitimde anatomi derslerinin takibinde sıkıntı yaşadıkları görüşü de ortaya çıkmaktadır. Anatomi dersini uzaktan eğitim ile almış öğrencilerin katılımlarıyla yapılan bu çalışmanın sonuçlarının, uygulamalı eğitim olan anatomi dersine öğrenci gözüyle bakılmasını sağladığından, uzaktan eğitim uygulamasının verimliliğine ve uygulanabilirliğine farklı bir bakış açısı kazandırılacağı düşünülerek, eğitime olumlu katkıları olabileceği düşüncesindeyiz.
Cypermethrin'in rat karaciğer dokusu üzerine etkilerinin morfolojik ve stereolojik olarak incelenmesi
Bir pestisit olan cypermethrin kullanım alanı olarak tip II sentetik piretroid grubundandır. Cypermethrin tarım ve gıda alanında yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada cypermethrin verilmiş ratların morfolojik ve steorolojik olarak incelemesi yapılmıştır. Bu amaçla 2 grup şeklinde toplam 16 adet rat kullanılmıştır. İlk grup 30 gün boyunca mısırözü yağı verilmiş kontrol grubu, ikinci grup ise 30 gün boyunca cypermethrin verilmiş gruptur. Hayvanların 30 günlük uygulama sonucunda vücut ölçüleri kayıt altına alınmıştır. Karaciğerleri morfolojik ve steorolojik olarak incelenmiştir. İncelemeler sonucunda morfolojik bakımdan rat karaciğerinde üst karın bölgesindeki organların çoğunluğunu kapladığı, diyaframın kıvrımı ile aynı hizada yer aldığı, ligemantum coronarium ile karaciğere bağlandığı ve safra kesesinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Cypermethrin verilen grupların karaciğerinde toksik etkisiyle bir miktar artış olduğu ancak istatiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmadığı, canlı vücut ağırlıklarında cypermethrinin etkisinin olmadığı ve hacimleri bakımından istatiksel bir farklılık olmadığı tespit edildi. Anahtar kelimeler: Cypermethrin, Karaciğer, Morfoloji, Rat, Stereoloji
Kadavra tespit ve saklama solüsyonu araştırması
Sağlık bilimlerinde kadavra eğitimi öğrencinin mesleki açıdan gelişimi için oldukça önemlidir. Kadavra yapılacak bedenlerin kimyasallara tabii tutularak mikroplardan arındırılması ve otolizin sonlandırılmasıyla uzun yıllar kullanılması amaçlanır. Günümüzde bu işlem için en yaygın ve en basit uygulanabilir özelliği olan kimyasal formaldehittir. Her ne kadar yaygın olarak kullanılsa da formaldehitin insan ve çevre üzerinde olumsuz etkileri vardır. Bu problemler bilim insanlarını farklı arayışlar içine itmiştir. Sunulan bu çalışmada formaldehit yerine sağlıklı bir şekilde kullanılabilecek hem bir kadavra tespit hem de bir kadavra saklama solüsyonu araştırılmıştır. Literatür taramaları neticesinde boraks, nitrat, nitrit, gliserin, alkol ve kekik yağı karışımından oluşan bir solüsyon bileşimi oluşturulmuştur. Oluşturulan bu solüsyona 7 adet koyun kalbi konulurken, 7 adet koyun kalbi de kadavra saklamada kullanılan %10'luk formaldehit solüsyonunda iki ay süreyle tespit olması ve saklanması için bekletilmiştir. İlk on gün sonunda kalpler solüsyonlardan çıkartılıp mezbahadan getirilen taze kalp dokusuyla karşılaştırılmış, solüsyonda ki kalbin renk kaybının az olduğu formaldehite bırakılan kalbin renk kaybının ise oldukça fazla olduğu göze çarpmıştır. Histolojik incelemelerde de formaldehit tespitiyle arasında görsel olarak farklılık olmadığı dokunun bütün büyütmelerde net bir şekilde incelenebildiği gözlenmiştir. İki ay sonunda ise solüsyonlar incelendiğinde solüsyonda ki mikrobiyel üremenin herhangi bir bozulmaya yol açmayacak derecede düşük kaldığı göze çarpmıştır. Renk değişimleri formaldehitten daha iyi seviyelerde olurken, tekstür profil analizi değerleri taze kalp dokusuna daha yakın bulunmuştur. Histolojik incelemelerde doku her büyütmede tanınabiliyor olsa da x100'lük büyütme de hücre çekirdeklerinin daha az boya aldığı görülmüştür. Sonuç olarak bu solüsyonun kadavra tespit ve saklama solüsyonu olarak kullanılabileceği ancak üzerinde daha fazla araştırma yapılmasına gerek olduğu kanısına varılmıştır.
Total diz artroplastisi uygulamalarında kemik ve implant arasındaki uyumun artırılmasına yönelik diz eklemini oluşturan kemik yapıların morfolojik ve morfometrik tanımlanması
Total diz artroplastisi, günümüzde pek çok diz eklemi hastalığında temel bir tedavi seçeneği olarak kullanılmaktadır. Yerleştirilen protez komponentlerinin boyutlarının belirlenmesinde cinsiyet, ırk ve coğrafi farklılıklar önemlidir. Bu çalışmanın amacı, diz eklemini oluşturan kemik yapıların morfolojik ve morfometrik özelliklerini tanımlayarak protezle eklem arasındaki uyumun geliştirilmesine, üretim ve uygulama alanlarında katkı sağlamaktır.Çalışmada total diz protezi artroplastisi yapılacak olan 28 kadın hastaya ait 52, 4 erkek hastaya ait 7 olmak üzere toplam 59 dizde morfometrik ölçümler yapıldı. Belirlenen parametreler, ameliyat sırasında femur distal uç, tibia proksimal uç ve patella arka yüzde, manuel metal kumpasla ölçüldü.Parametrelerin ortalama değerleri, femur'da, medial kondil antero-posterior (AP) mesafesi 59.2±5.1 mm, lateral kondil AP mesafesi 60.9±4.7mm, interkondiler AP mesafesi 36.0±5.9 mm, total medio-lateral (ML) genişlik 71.4±5.1 mm ve çentik genişliği 13.3±2.7 mm; tibia'da, plato AP mesafesi 42.8±4.4 mm, plato ML genişliği 74.5±4.1 mm, medial kondil AP mesafesi 47.6±4.8 mm, medial kondil ML genişliği 39.2±3.4 mm, lateral kondil AP mesafesi 37.6±4.4 mm, lateral kondil ML genişliği 35.7±3.1 mm ve rezeksiyondan sonra ölçülen değerler, AP mesafesinde 45.2±3.7 mm, ML genişliğinde 72.8±3.4 mm, medial kondil AP genişliğinde 46.6±4.5 mm, lateral kondil AP mesafesinde 40.7±3.9 mm; patella'da, superior-inferior yüksekliği 35.6±4.1 mm, ML genişliği 43.0±3.8 mm, rezeksiyon sonrası superior-inferior yüksekliği 36.2±3.0 mm ve ML genişliği 41.8±3.7 mm olarak bulundu.Bu sonuçlarla diğer toplumlarda yapılan benzer çalışmaların sonuçları karşılaştırıldığında, çalışma grubuna ait morfometrik değerlerin batı ülkelerindeki değerlerden daha küçük ama uzak doğu ülkelerindeki değerlerden daha büyük oldukları görüldü.Diz eklem yapılarındaki morfometrik farklılıkların bilinmesi, protez üretimi ve cerrahi uygulaması açısından vücuda uyumu artırıcı önemli bir faktördür. Bu nedenle daha geniş populasyonlarda yapılacak morfometrik çalışmaların, protez üretimi ve cerrahi uygulamalarına önemli katkı sağlayacağı kanısındayız.