Dicle University
Anabilim Dalı

Veterinerlik Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı

Dicle University

19

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

19 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bazı saf ırk ve melez kedilerde ovaryumun stereolojik ve histomorfometrik yöntemlerle karşılaştırılması

Bu çalışmada stereolojik ve histometrik yöntemlerle melez kedi ile ve saf ırk kedide sağ ovaryumun follikül sayısı ve hacmi karşılaştırıldı. Bu amaçla, sağlıklı 15 adet melez dişi kedi, 15 adet dişi British Shorthair ırkı kedi ve 15 adet dişi Scottish Fold ırkı kedinin sağ ovaryumları kullanıldı. Ovaryumların ağırlık ölçümleri yapıldı, rutin histolojik doku takibi sonrası elde edilen kesitler hematoksilen eozin ile boyandı ve ışık mikroskobunda incelendi. Ovaryumların ve farklı gelişim aşamasındaki folliküllerin hacmi Cavalieri yöntemi kullanılarak hesaplandı. Follikül ve oosit çapı, zona pellusida kalınlığı Image J programı ile ölçüldü. Relatif ovaryum ağırlığı en yüksek melez kedilerde bulundu ve saf ırk kedilere göre istatistiksel olarak önemli olduğu görüldü (p< 0,05). Melez kedilerde primordial follikül sayısının ve çapının saf ırk kedilere göre istatistiksel olarak yüksek olduğu saptandı (p< 0,001 ve p < 0,05). Melez kedilerde büyük antral follikül hacmi diğer kedilere göre yüksek olduğu ve Scottish Fold ırkı kedilerle karşılaştırıldığında aradaki farkın istatiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. (p<0,05). Histolojik incelemelerde literatürlere göre kedilerde nadir görülen follikül içerisinde polioosit oluşumuna 45 kediden oluşan örneklemimizde, melez kedilerin 4 adetinde ve de saf ırk kedilerden bir tanesinde rastlandı. Sonuç olarak çalışmamız melez ve saf ırk kedi ovaryumunu stereolojik ve histomorfometrik yöntemler ile karşılaştırmış ve ileriki dönemlerde ırklar arası yapılacak farklı çalışmalar için alan açmıştır.

Örge Meral Korkmaz Ortaç
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Rat pankreasında 4-nonilfenol toksikasyonuna karşı gallik asit ve likopenin koruyucu etkisinin araştırılması

RAT PANKREASINDA 4-NONİLFENOL TOKSİKASYONUNA KARŞI GALLİK ASİT VE LİKOPENİN KORUYUCU ETKİSİNİN ARAŞTIRILMASI Menderes S. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Histoloji-Embriyoloji Yüksek Lisans Programı (Veteriner), Yüksek Lisans Tezi, Aydın, 2025. Amaç: Bu çalışmada 4-nonilfenol (4-NF), verilmiş ratlarda gallik asit (GA) ve likopenin (L), pankreastaki koruyucu etkisinin olup olmadığının histolojik olarak araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında 36 adet Sprague dawley rat kullanıldı. Deneme; kontrol grubu, 4-NF grubu, GA grubu, likopen grubu, GA + 4-NF grubu ve L + 4-NF grubu (n=6) olmak üzere altı grup halinde yürütüldü. 28 gün sonunda ratların pankreasları alınarak rutin doku takibinden sonra parafinde bloklandı. Proje kapsamında; her bir gruptan 100 µm ara ile 6 µm'lik seri kesitler alınarak, genel histolojik inceleme için Hematoksilen-Eozin (HE), Periyodik-asit Schiff (PAS), Triple boyama yöntemleri uygulandı. Pankreasın endokrin bölümünde bulunan hücrelerin apoptotik hücre yoğunluğunu, adacık sayısını, adacık çapını ve alanını hesaplamak için streptavidin-biyotin-perokidaz boyama yöntemi uygulandı. Elde edilen veriler Kruskal Wallis testine tabi tutularak gerekli istatistiksel analizler yapıldı. Bulgular: Triple, PAS ve HE boyama yöntemleri kullanılarak boyanan kesitlerde, kontrol, GA ve likopen gruplarının benzer histomorfolojik görünüme sahip olduğu, dokunun olması gerektiği gibi normal bir görünümde olduğu, 4-NF grubundaki kesitlerde hücresel dejenerasyonların olduğu, L + 4-NF ve GA + 4-NF gruplarındaki kesitlerde hücresel dejenerasyonların azaldığı tespit edildi. Streptavidin-biyotin-peroksidaz boyama yönteminden elde ettiğimiz bulgularda da, 4-NF grubunda apoptozisin arttığı, adacıkların sayısının azaldığı ve boyutlarının küçüldüğü görüldü. Yapılan istatistiksel analizde de bu verilerimiz doğrulandı. Sonuç: Bu çalışma ile 4-NF'nin pankreas dokusuna zarar verdiği, buna karşın GA ve likopenin koruyucu etki göstererek bu zararı azaltmaya çalıştığı sonucuna ulaşıldı. Anahtar kelimeler: 4-Nonilfenol, Gallik Asit, Likopen, Pankreas, Rat.

Serkan Menderes
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Farklı yaşam ortamında bulunan balıkların kan hücreleri üzerinde morfolojik ve sitokimyasal çalışmalar

Amaç: Sunulan çalışmada, tuzlu su balıklarından olan Deniz levreği ve Çipura ile tatlı su balığı olan Gökkuşağı alabalığında, perifer kan hücrelerinin morfolojilerinin ve sitokimyasal özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada; Deniz levreği, Çipura ve Gökkuşağı alabalığı olmak üzere, her türden sekiz adet balıktan, heparin ve EDTA'lı tüplere alınan kan örnekleri, materyal olarak kullanılmıştır. Hazırlanan frotilere; CR, PAS, SB, TB, MGG, MGP, ANAE ve sABC boyama metotları uygulanıp, ışık mikroskobik düzeyde inceleme gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Uygulanan sitokimyasal metotlarla, her üç balık türünde de memeli ve kanatlılara benzer şekilde kan hücreleri tespit edilmiştir. Eritrosit, lenfosit ve trombosit ayırımında sorun yaşanmamıştır. Granülositler açısından ise balık türlerine göre hücrelerin, sitokimyasal metotlardan önce kullanılan antikoagulan tipinden, bazen de tespit işleminden etkilenebildiği belirlenmiştir. Granülositlerde CR, SB, PAS, TB, MGG, MGP pozitivitelerinin balık türlerine göre özellikleri ve antikoagulandan etkilenme durumları kaydedilmiştir. Enzimhistokimyasal olarak, balık türlerine göre değişmekle beraber lenfosit, monosit ve granülositlerde nonspesifik esteraz (ANAE) pozitivitesi belirlenmiştir. Ayrıca, immunhistokimyasal olarak da Deniz levreğinde DLT15 monoklonal antikoru kullanarak T lenfositler tespit edilmiştir. Sonuç: Balık kanında sitokimyasal çalışmalar yapılırken antikoagulan kullanımı ve tespit işlemi uygulanmasında farklı alternatiflerin denenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Hücrelerinin morfolojik ve sitokimyasal özelliklerinin, yaşam ortamı farklılığından ziyade, taksonomik olarak familya farklılığından kaynaklandığı düşünülmüştür. Sunulan çalışmada elde edilen bilgiler temel alınarak, granülositlerin granül içeriklerinin, enzimhistokimyasal yöntemlerle, ışık ve elektron mikroskobik düzeyde incelenmesi, nonspesifik ve spesifik immunitenin evrimsel gelişiminin öğrenilmesine katkıda bulunacaktır. Anahtar kelimeler: Antikoagulan, Çipura, Deniz levreği, Gökkuşağı alabalığı, Perifer kan

AlabalıklarAntikoagülanlarBalıklar+7
Müge Bozkurt Dı Stefano
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Polikistik over sendrom (PKOS) modeli oluşturulmuş sıçanlarüzerinde vitamin D'nin etkilerinin araştırılması

Polikistik over sendromu (PKOS) ergenlik çağındaki kadınlarda çoğunlukla görülen ve infertilite ile seyreden bir hastalıktır. İnsidansının yüksek olmasına rağmen etioyolojisi ve tanı kriterleri hala netlik kazanmamıştır. PKOS'un spesifik bir tedavi protokolünün olmayışı ve ekonomik açıdan maliyetli olması, yeni tanı ve tedavi kriterlerini geliştirmeyi hedefleyen çalışmaları gerekli kılmaktadır. Çalışmamızda letrozol ile oluşturulmuş PKOS' lu sıçanların ovaryumlarındaki biyokimyasal ve histopatolojik değişimler ile adipokinlerin immünohistokimyasal dağılımı üzerine Vitamin D (Vit D)' nin etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda 7 haftalık 40 adet Spraque Dawley dişi sıçanlar rastgele olarak kontrol grubu, Dimetil sülfoksit grubu (DMSO), PKOS grubu, Vit D grubu ve PKOS+Vit D grubu olacak şekilde 5 gruba ayırıldı ve deney süresi 21 gün olarak belirlendi. Kontrol grubuna yem ve su haricinde herhangi bir uygulama yapılmadı. DMSO grubuna %2'lik DMSO deney süresince oral gavaj yöntemiyle uygulandı. PKOS grubuna 1 mg/kg/gün dozunda letrozol, %2' lik DMSO çözeltisinde çözdürülüp deney süresince gavaj yöntemi ile uygulandı. Vit D grubuna 200 IU/gün dozunda Vit D oral yolla verildi. PKOS+Vit D grubuna 1 mg/kg/gün dozunda letrozol deney süresince gavaj yöntemi ile uygulanırken eş zamanlı olarak 200 IU/gün dozunda Vit D oral yolla verildi. Deneyin sonunda anestezi uygulanan sıçanlardan kalpten punksiyon yöntemi ile kan örnekleri alındı. Dekapite edilen sıçanlardan ovaryum dokuları alındı ve rutin doku takibi yapıldı. Ovaryum parafin doku bloklarından histopatolojik ve immünohistokimyasal incelemeler için 5 mikrometre (µm) kalınlığında kesitler alındı. Elde edilen kesitlerden histopatolojik bulgular ile Omentin, Visfatin ve Resistin immünreaktivitesi belirlendi. Kan örneklerinden folikül XIX stimüle edici hormon (FSH), luteinleştirici hormon (LH), testosteron, interlökin-1 (IL1), Tümör nekrozis faktör- alfa (TNFα), insülin, glukoz, homeostatik model ölçüm (Homaostatic Model Assessment of Insulin Resistant: HOMA- IR) değerleri biyokimyasal olarak incelendi. Biyokimyasal analizler sonucunda; PKOS grubunda FSH seviyesinin azaldığı, LH, testosteron, IL-1, TNFα, insülin, glukoz seviyeleri ve HOMAIR değerlerinin yükseldiği gözlendi. Histomorfometrik incelemeler sonucunda; PKOS grubunda sekonder, tersiyer ve kistik foliküllerdeki granuloza hücre katmanının inceldiği, teka folikülü katmanının kalınlaştığı görüldü. PKOS+ Vit D grubunda PKOS grubuna göre granuloza hücre katmanının kalınlaştığı, teka folikülü katmanının ise inceldiği belirlendi. Histopatolojik incelemeler sonucunda; kontrol, DMSO ve Vit D gruplarına kıyasla PKOS grubunda gelişim aşamalarındaki foliküllerin azaldığına ve çok sayıda kistik folikül yapılarına rastlandı. PKOS+ Vit D grubunda PKOS grubuna kıyasla kistik folikül yapılarının azaldığı, primer, sekunder ve tersiyer folikül yapılarının ise daha fazla olduğu gözlendi. İmmünohistokimyasal histoskor sonuçlarına göre; omentin immünreaktivitesi kontrol grubuna kıyasla PKOS grubunda daha düşük, visfatin ve resistinin immünreaktivitesinin daha yüksek olduğu gözlendi. PKOS+ Vit D grubunda ise bu değerlerin kontrol grubu değerlerine yaklaştığı tespit edildi. Sonuç olarak; Vit D' nin PKOS' da görülen biyokimyasal, histopatolojik ve immünohistokimyasal değişimler üzerine olumlu etkilerinin olduğu söylenebilir.

Gizem Elif Korkmaz
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Capsaıcın'in yağ doku kökenli mezenkimal kök hücreler üzerine etkisi

Canlı organ ve dokularda, kaynak hücre olarak uzun süre canlığını sürdüren, kendini yenileyebilen, farklılaşarak diğer doku hücrelerine dönüşebilen, henüz farklılaşmamış hücreler kök hücre olarak tanımlanır. Erişkin memeli canlıdaki mezenkimal kök hücreler (MKH) kolaylıkla ve yüksek oranda bulunan multipotent kök hücrelerdir. Kırmızı acı biberin etken maddesi olan Capsaicin (8-methyl-N-vanillyl-trans-6-nonenamide) (CAP), alkoloid yapıya sahiptir. Günümüz koşullarında farklı kullanım alanlarına sahip kırmızı acı biber, başlangıçta gıda katkı maddesi olarak kullanılmıştır. CAP'ın 19. yüzyıldan itibaren analjezik etkisinden yararlanılmaya başlanmıştır. Günümüzde araştırma ve ilaç sektöründe kullanılmaktadır. Bu tez çalışmasında; sıçan yağ dokusundan elde edilen mezenkimal kök hücrelerine farklı doz ve sürelerde uygulanan Capsaicin'in, Ki-67 antikoru ile proliferasyonuna, kök hücre yüzey işaretleyicileri (cluster differentiation CD), CD90, CD105, CD45 ve CD11b ile fenotipik karakterizasyonuna ve MTT testi ile hücre sağ kalımına olası etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Mezenkimal kök hücre (MKH) izolasyonu sonucu elde edilen pasaj 3 hücrelerinin CD90 ve CD105 antikorları ile pozitif; CD11b ve CD45 antikorları ile negatif immunreaksiyonu tanımlandı. Aynı zamanda pasaj 3 hücrelerinin osteoblast, kondroblast ve adiposit hücrelerine farklılaştırmaları gerçekleştirildi. Daha sonra pasaj 3 MKH hücrelerine 0, 5, 10, 25, 50, 100, 150 µM CAP dozları 24 ve 48 saat süre ile uygulandı. Bu hücrelerin MKH özelliklerine CAP'ın etkisi; Ki-67, CD90, CD105, CD11b ve CD45 antikorlarının immunreaksiyonları ile değerlendirildi. CAP uygulamasının hücrelerdeki sağ kalım düzeyi ise MTT testi ile incelendi. Sonuç olarak; yağ doku kökenli pasaj 3 mezenkimal kök hücrelerinde; 24 saat süre ile 5, 10 ve 25 µM CAP dozlarının mezenkimal kök hücre fenotipini değiştirmeden kök hücre proliferasyonunu ve kök hücre sağ kalımını arttırdığı saptandı. Ancak 24 ve 48 saatlik 50 µM ve üzeri uygulanan CAP dozlarının hücresel farklılaşmayı indüklediği, hücre canlılığı ve proliferasyonu azalttığı belirlendi.

Adipoz dokuKapsaisinKapsaisinoidler+2
Ece İncebıyık
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sisplatin uygulanan sıçanların testislerinde meydana gelen değişiklikler ve bu değişiklikler üzerine kurkuminin etkisi

Sisplatin birçok kanser türünü tedavi etmek için kullanılan etkili bir antineoplastik ilaçtır. Bu ilacın en çok bilinen yan etkisi infertilitedir. Zerdeçal olarak da adlandırılan kurkuminin antioksidan ve antitümör aktiviteleri bulunmaktadır. Bu çalışma, özellikle testis kanserlerinde bir kemoterapötik ilaç olarak kullanılan sisplatinin spermatogenetik seri hücrelerinde meydana getirdiği değişiklikler üzerine kurkuminin etkilerini araştırmak amacıyla tasarlanmıştır. Bu amaçla çalışmamızda Spraque Dawley soyuna ait sıçanlardan rasgele seçilerek kontrol, sisplatin, kurkumin ve kurkumin+sisplatin olmak üzere dört grup oluşturulmuş ve her grup üç alt gruba ayrılarak toplam 12 alt grup elde edilmiş, her alt grupta 3 adet olmak üzere toplam 36 adet sıçan kullanılmıştır. Sıçanlardan elde edilen testis dokuları histokimyasal, immunohistokimyasal ve elektron mikroskokopik düzeyde değerlendirilmiştir. Bu çalışmanın sonuçlarında sisplatin enjeksiyonuyla birlikte kurkumin verilen deney gruplarında apoptozis oranının anlamlı şekilde arttığı ve sisplatin verilen deney gruplarında XII, XIII ve XIV. evreye ait uzamış spermatidlerde DNA paketlenmesinde görevli protein olan transition-1 immunpozitivitesinin kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak arttığı görülmüştür. Hem ışık hem de elektron mikroskopik bulgular özellikle sisplatinle birlikte kurkumin verilen grupta yoğun dejenerasyon, vakuolizasyon, germ hücre kaybı ve spermatogenetik arrest gerçekleştiğini göstermiştir. Çalışmamızın sonuçları sisplatinin DNA paketlenmesi üzerinden infertilitede sorunlara yol açabileceğini ve sisplatin ile birlikte kullanılan kurkuminin koruyucu etkisinden çok olumsuz etkileri daha da şiddetlendirerek, hücreleri apoptozis ve nekroza sürüklediğini göstermiştir.

ApoptozisDNAHayvan deneyleri+5
Şengül Şentürk
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Besin açlığı durumunda sıçan ince barsak dokusunda BECN1 (beclin 1) immün lokalizasyonu

Maya Atg6'nın memeli ortoloğu olan Beclin 1, hücresel stres periyotları sırasında artan, programlı bir hücre sağkalım süreci olan otofajide merkezi role sahip bir proteindir. Açlık, ökaryotik organizmalarda hücresel homeostaziyi sağlamak için otofajiyi uyarmaktadır. Yapılan çalışmalar otofaji proteinlerinin bağırsak bağışıklığı, bariyer görevi ve bağırsak homeostazında temel bir role sahip olduğunu göstermektedir. Ancak açlık ile uyarılan otofajide sıçan ince bağırsak dokusunda Beclin 1'in immün ekspresyonuna dair bilgiye rastlanılmamıştır. Bu çalışma ile 12, 24, 36 ve 48 saat açlığa maruz bırakılan sıçanların ve ad libitum beslenen kontrol grubunun ince bağırsak dokularında Beclin 1 immün ekspresyonu araştırılmıştır. Çalışmada kontrol ve açlık gruplarındaki sıçanlardan immünohistokimya (IHC) analizleri için ince bağırsak doku örnekleri toplanmış, Beclin 1 immün lokalizasyonları belirlenmiş ve elde edilen sonuçlar semiquantitatif olarak değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda kontrol grubu ve açlık gruplarının hepsinin ince bağırsak dokularında Beclin 1 immün ekspresyonlarının pozitif olduğu ancak gruplar arası anlamlı ekspresyon farklarının olmadığı görülmüştür.

Bağırsak-inceBeclin 1Besinler+3
Seyit Ali Baytar
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Histokimyasal boyamalar için bal, etil alkol ve sitrik asitten oluşan solüsyonun fiksatif etkisinin araştırılması

Çevre, insan ve hayvan sağlığı için zararlı etkileri tespit edilen formaldehite alternatif bir kimyasalın keşfedilmesi için birçok bilimsel araştırma yürütülmüştür. Bu çalışmanın amacı değişen oranlarda bal, etil alkol ve sitrik asitten oluşan solüsyonların histolojik araştırmalarda sıklıkla kullanılan histokimyasal boyamalar için etkili bir alternatif fiksatif olup olamayacağını araştırmaktır. Çalışmada farklı oranlarda bal, etil alkol ve sitrik asitten oluşan solüsyonlar deneme grubu, formol ve Bouin solüsyonları ise kontrol grubu olarak kullanıldı. Dokular cinsiyet farkı gözetmeden 10 adet Wistar Albino sıçanın beyin, dil, parotis bezi, karaciğer, pankreas ve böbreklerinden alındı. Örnekler deneme ve formol gruplarında 24, 48 ve 72 saat tespit edildi. Bouin solüsyonunda ise tespit süresi 24 saat olarak belirlendi. Histolojik kalitenin değerlendirilmesi için dokulardan alınan kesitlere hematoksilen-eozin, PAS (Periodic Acid Schiff) ve Masson'un Trichrome boyaması yapıldı. Hazırlanan kesitler ışık mikroskobu altında değerlendirildi ve mikroskoba entegre digital kamerayla fotoğraflar çekildi. Çalışmada elde edilen skorlar istatistiksel olarak analiz edildi. Sonuç olarak çalışmamızda bal, etanol ve sitrik asitten oluşan solüsyonun yaygın kullanılan fiksatiflere alternatif olabileceği ile ilgili bulgular elde edildi. Özellikle %40 bal içeren solüsyonun standardize edildiği takdirde bu yönde bir adım önde olduğu düşünülmektedir.

Yasin Demiraslan
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ruminant abomasum'larında bazı intermediyer filamanların dağılımı

Amaç: Bu çalışma; inek, koyun ve keçilerin abomasum'larında sitokeratin 8/18/19, vimentin, desmin, periferin, nestin ve laminin proteinlerinin dağılımlarını incelemek ve bu dağılım paterninin türlere göre farklılık arz edip etmeyeceğini ortaya koymak amacıyla tasarlandı. Gereç ve Yöntem: Diyarbakır bölgesindeki bazı özel kesimhanelerden 24 aylık 24 adet inek, 12 aylık 20'şer adet koyun ve keçi abomasum'u temin edildi. Temin edilen abomasum organlarından kardiya, fundus ve piloris bölgelerinden olmak üzere parçalar alındı. Alınan dokular %10'luk formol-alkol solüsyonunda 18 saat süreyle tespit edildikten sonra rutin histolojik aşamalardan geçirilerek parafinde bloklandı. Hazırlanan parafin bloklarından alınan 5 µm'lik seri kesitlere; genel histolojik yapı için Crossman's Triple boyaması, IF ve laminin dağılımını saptamak için de immunohistokimya boyama yapıldı. Bulgular: Yaptığımız immunohistokimyasal çalışmada analizi yapılan tüm proteinlerin de abomasum'da dağılım gösterdiği ve yoğunluk derecelerinin farklılık arz ettiği görüldü. Sitokeratinlerin görece diğer parametrelerden daha zayıf reaksiyon gösterdiği, en yoğun olarak da periferin proteininin mevcut olduğu gözlendi. Sonuç: Sonuç olarak; epitel orijinli sitokeratinlerin, mezoderm hücre kökenli vimentinin, kas hücresi orijinli desminin, periferik sinir sistem hücresi orijinli periferinin, merkezi sinir sistem hücresi kökenli nestinin ve bazal membran glikoproteini lamininin abomasum'da farklı bölgelerde farklı yoğunluklarda olacak şekilde, özellikle de parietal hücrelerde yoğun olarak mevcut olduğu görüldü. Tüm bunlar; abomasum'un, IF'ler ve laminin tarafından desteklendiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Abomasum, İnek, İntermediyer Filaman, Keçi, Koyun, Laminin

AbomasumKeçilerKoyunlar+2
Nurşin Aydın
Dicle University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Normal ve perkreatalı plasentada osteopontin, osteokalsin ve osteonektin dağılımı

Amaç: Bu çalışmanın amacı, normal ve plasenta perkreta dokularında osteopontin, osteokalsin ve osteonektin ekspresyonlarını karşılaştırarak plasenta perkreta olgusunda bu proteinlerin ekspresyonlarının nasıl değiştiğini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, D. Ü. Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne başvuran normal plasenta yerleşimi olan 10 hasta ve plasenta perkreta spektrumu olan 10 hastadan alınan plasenta ve göbek kordonu dokuları kullanılmıştır. Her iki gruptan alınan doku örnekleri rutin histolojik takibe alındı. Elde edilen parafin bloklardan 5 μm kalınlığında alınan kesitlere histokimyasal boyamalar yapıldı. İmmunohistokimyasal analiz için belirlenen osteopontin, osteokalsin ve osteonektin antikorları kullanılarak ışık mikroskobunda değerlendirilerek mikrografları çekildi. Bulgular: Her 2 grubun plasentalarında sinsityotrofoblast hücrelerinin bazılarında osteopontin, osteokalsin ve osteonektin immunoreaktivitesi gözlenmezken yer yer bazılarında immunoreaksiyon görüldü. Normal plasenta doku örneklerinde her 3 antikor için sinstyal köprüler ile düğümlerin ortaklaştığı noktalarda belirgin derecede immunoreaktivite belirlendi. Perkreatalı plasenta doku örneklerinde her 3 antikor için koryon villus stromasında ve Hofbauer hücrelerinde boyanma daha yoğun olarak görüldü. Normal ve perkreatalı plasentalarda desidua hücrelerinin bazılarında osteopontin, osteokalsin ve osteonektin immunoreaktivitesi gözlenmezken yer yer bazılarında immunoreaksiyon görüldü. Sonuç: Sonuç olarak, osteopontin, osteokalsin ve osteonektin'nin sinsityotrofoblast hücrelerinde özellikle de sinsityal köprülerde belirgin bir şekilde görülmesi, bu antikorların hücre- hücre adezyon fonksiyonu üzerine olan etkilerini göstermiştir. Perkreata dokularında HH hücrelerinin bu proteinlerle kuvvetli boyanması ve sayılarının artmış olarak görülmesi bu hücrelerin fagositik etkilerinin olabileceğini göstermiştir. Ayrıcada her iki plasenta örneğinde bu antikorların gebelik boyunca implantasyon, hücre hareketi - yapışması, desidualizasyon ve immün düzenleme gibi çeşitli süreçlerde önemli rol oynadıkları sonucuna varılmıştır.

Sağlıklı insanlar
Neslihan Sağsöz
Dicle University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Normal ve plasenta perkreatalı vakalarda E ve P kaderinlerin dağılımı

Amaç: Hamilelikte önemli fonksiyonlar üstlendiğine inanılan hücre adezyon moleküllerinden olan kaderinler (E- ve P-kaderin) hem normal hem perkreatalı insan plasentalarındaki lokalizasyonları ile ekspresyonlarını ve plasentasyona katılan dokularda bu faktörlerin rollerinin bulunup bulunmadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza; 01 Temmuz 2023 - 30 Eylül 2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne başvuran normal plasenta yerleşimi olan 22 hasta ve plasenta perkreata spektrumu olan 22 hastanın canlılığı olmayan, patolojiye örnek olarak gönderilmeyecek olan, doğum sonrası elde edilen plasentalarından histolojik takip için küçük parçalar alındı. Normal plasentaya sahip olan hastaların plasentaları servikal ostan 2 cm uzaklıkta ve myometriyal, serozal invazyon bulgusu olmayan ve öykülerinde plasenta invazyon anomalisi olmayan hastalar oldu. Hastaların gestasyonel haftaları son adet tarihlerine göre ya da ilk trimester ultrasonografiye göre hesaplandı. Plasenta perkreta spektrumu olan hastaların tanısı USG ile konulduktan sonra sezaryen sonrası plasentanın histopatolojik incelenmesi ile konfirme edildi. Alınan doku örnekleri rutin histolojik prosedürleri takiben parafinde bloklandı. Parafin kesitlere E- ve P-Kaderin proteinleri için immunohistokimyasal boyama yöntemi uygulandı. Bulgular: E- kaderin immmunoaktivitesi normal plasentanın sinsityotrofoblast ve desidual hücrelerinde kuvvetli olmasına karşın perkreatalı plasentada bu immunoaktivitenin düşük olduğu, buna bağlı olarak koryon villus morfolojik yapılarında bozulma ve trofoblastik invazyonu etkileyebileceğini gözlemledik. E- kaderin immunaktivitesi Perkreata olgularında belirteç olabileceği buna karşın normal plasentalarda ve perkreatalı plasentalarda P- kaderin immunoaktivitesi e- kaderine göre zayıf olarak izlendi. Sonuç: Bu bulgular ışığıda; Perkreata vakalarında E ve P- kaderin gibi faktörlerin rolünü göstermek için uzun vadeli detaylı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Sağlıklı insanlar
Mesut Kaplan
Dicle University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Gebelik süresince sığır fötüslerinin abomasum ve bağırsaklarında musinlerin dağılımı

Amaç: tez çalışmamızın amacı gebelik süresince inek fötüslerinde abomazum ve alt sindirim sisteminin histolojik gelişimini tanımlayarak organogenez ve hücre farklılaşmasının anlaşılmasına katkı sunmak, ayrıca abomasum ve alt sindirim sisteminde gelişim sürecinde epitel ve goblet hücreleri ile bezlerin salgılarında bulunan müsinlerin histokimyasal ve immunohistokimyasal (MUC2, MUC5AC ve MUC6) karakterlerini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada toplam 30 adet Holstein inek fötüsü kullanıldı. Ölçümler sonrasında föstüslerin karın bölgesi açılarak mideler ve bağırsaklar total olarak dışarı çıkarıldı. Kesitlerin bir bölümü Crossmon'un triple ve histokimyasal boyamalar için normal lamlara alındı. Kesitlerin bir bölümü ise, MUC'ları immunohistokimyasal olarak belirlemek için 3--etoksisilan (APES) ile kaplanmış lamlara alındı ve gece boyunca oda ısısında kurutuldu. Bulgular: Gebeliğin ilk döneminde (63. gününde) rumenin rotasyonuna paralel olarak, abomasumun sol tarafta fundus ile retikulumun hemen kaudalinde ve omasumun sağında yatay bir pozisyonda yer aldığı görüldü. gebeliğin her üç döneminde de duodenum, jejeunum ve ileum mukozasının lumene doğru yapmış olduğu farklı boyutlarda parmak benzeri mukozal çıkıntılar yani villus intestinalisler gözlendi. Gebeliğin ilk döneminde hem ince hem kalın bağırsakta villus ve kriptleri örten prizmatik epitel hücrelerinin apikal membranlarında miks, sitoplazmalarında ise zayıf PAS (+) reaksiyonlar gözlendi. Fötal abomasumda gebelik ilerledikçe MUC2 ekspresyonunun kademeli bir artış sergilediği dikkat çekti. Sonuç: bu tez çalışması ile gebelik süresince sığır fötüslerinin abomasum, ince ve kalın bağırsak bölümlerinin morfolojik ve histolojik gelişimlerinin gebeliğin ikinci döneminin ortasında tamamladığı ortaya konuldu. Gebelik süresince fötal gelişime bağlı olarak abomasum, ince ve kalın bağırsak bölümlerinde luminal ve bez epitel hücreleri ile goblet hücrelerinde nötral, sialo (COOH grupları) ve sülfatlı müsinler ile N-asetil sialomüsinlerin lokalize olduğu ortaya konuldu.

Büyükbaş hayvanlarGebelik-hayvanda
Şerife Yay
Dicle University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Erken gebelik döneminde koyun korpus luteumunda membran ve membran ile ilişkili progesteron reseptörlerinin immunohistokimyasal yöntemle belirlenmesi

Amaç: Bu çalışmada membran progesteron reseptör alfa (mPRα) ve membran ile ilişkili progesteron reseptör ailesine ait membran ile ilişkili progesteron reseptör komponenti 1 (PGRMC1) varlığının, hücresel lokalizasyonlarının ve ekspresyon seviyelerinin koyun corpus luteum (CL)'unda östrus siklusu ve erken gebelik boyunca araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu amaç için gebeliğin peri-implantasyon dönemindeki (12, 16, 22. günler) ve siklusun aynı günlerinde (12, 16, 22) çok doğum yapmış koyunlar rastgele gruplara ayrılmış ve ilgili günlerde CL örnekleri (her bir grup için n=4) toplanmıştır. Elde edilen koyun CL dokularında PGRMC1 ve mPRα varlığı immunohistokimya yöntemi, protein düzeyindeki ekspresyonu western bloting yöntemi, mRNA düzeyindeki ekspresyonu ise qPCR yöntemi ile araştırılmıştır. Veriler, tek-yönlü-ANOVA kullanılarak analiz edildi ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Koyun CL yapısı içinde PGRMC1'in büyük, küçük luteal hücrelerde ve endoteliyal hücrelerde eksprese olduğu saptandı. mPRα ise sadece büyük ve küçük luteal hücrelerde tespit edildi. CL içinde PGRMC1 ekspresyonu gebeliğin 12 ve 16. günlerinde siklustaki koyunlara kıyasla önemli düzeyde arttığı belirlendi. mPRα'nın ise gebelikte değişmezken sadece fonksiyonel regresyon dönemindeki (C16) CL'da önemli düzeyde azaldığı gözlendi. Hem PGRMC1'in hem de mPRα'ın mRNA düzeyinde protein ekspresyonuna benzer bir profil sergilediği tespit edildi. Sonuç: Elde edilen sonuçlar koyunlarda mPRα ve PGRMC1'in lokalizasyonu, protein ve mRNA ekspresyon profili ilk defa ortaya konulmuştur. Luteal hücrelerde mPRα'nın ve PGRMC1'in eksprese olması ve gebelikte ve östrus siklusu içindeki önemli düzeydeki değişimler göstermesi bu reseptörlerin gebeliğin oluşması ve luteoliziste önemli rollerinin olduğuna işaret etmektedir.

Corpus luteumGebelik-hayvandaKoyunlar+4
Mehmet Osman Atlı
Dicle University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimEN

Distribution of some homeobox (HOX) proteins in placenta during pregnancy in cow

Aim: This study was designed to determine the distribution of some Homeobox proteins (HOXA10, HOXA11, HOXB6, HOXC6, TLX1, Dlx-5, HLX) in the cow uterus and placenta during pregnancy. Material and Method: A total of 27 Holstein breed pregnant cows uterus and placenta obtained from private slaughterhouses in Diyarbakır and Hatay were used in the study. The age of the fetuses was determined by measuring the frontal rump length of the fetuses in order to determine the term of pregnancy of the material used. Based on the determined fetus age, the tissues were divided into three groups, belonging to the first, middle and last period of pregnancy. All tissue samples used were fixed in a 10% neutral formalin solution for 24 hours and then the tissues were passed through routine histological stages and blocked in paraffin. Serial sections 5 micrometers thick were taken from the prepared paraffin blocks and the sections were subjected to immunohistochemical staining using appropriate antibodies related to the genes indicated in the study. Results: As a result of the evaluation of the immunohistochemical findings obtained from this research, it was determined that different intensities of immunreactivity were observed in the uterus and placenta, depending on the periods during pregnancy. In particular, the immunreaction was observed in the luminal and glandular epithelial cells, stromal and some endothelial cells of the uterus, as well as the HOXA10, HOXB6, HOXC6 and Dlx-5 genes were localized in smooth muscle cells. In addition to these, immunoreactivity was also found in maternal epithelial and fötal trophoblasts involved in the structure of the placenta. Conclusion: As a result, it was thought that some Homeobox proteins may have critical roles in the regulation of endometrial functions, in the proliferation and differentiation of endometrial and placental cells. In addition, it was understood that they may have physiological roles in maintaining pregnancy as well as placenta formation and development.

Pregnancy-animalGenes-homeoboxPlacenta+5
Uğur Topaloğlu
Dicle University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda kastrasyonun böbrek histolojisine etkisi

Araştırmada, genç erişkin dönemde kastrasyon yapılan ratların böbrek dokusunda meydana gelen histolojik ve morfometrik farklılıkların incelenmesi amaçlandı. Materyal olarak 2 aylık 36 adet erkek Sprague-Dawley rat kullanıldı. Ratlar 2 kontrol (n=16) ve 2 deney (n=20) olmak üzere toplam 4 guruba ayrıldı. Deney gurubundaki ratlara kastrasyon işlemi yapıldı. Kontrol gurubundaki ratlara ise herhangi bir işlem yapılmadan eşit ortam koşullarında tutuldu. Kastrasyondan 1 ile 2 ay sonraki dönemlerde hem kontrol hem de deney guruplarından doku örnekleri alındı. Histometrik değişimleri belirlemek amacıyla Periodic Acid Schiff (PAS) boyama metodu uygulandı. Işık mikroskobu (Leica DMLB) ve buna bağlı Görüntü analiz sistemi (Leica Q Win Standart) ile morfometrik ölçümler yapılarak (birim alanda korpuskulum renis ve tubulus sayıları ile korpuskulum renis, proksimal tubul, henle kulpu ve toplayıcı borucuk çapları) böbrek histolojisinde meydana gelen değişimler incelendi.Yapılan çalışmada, kastrasyondan hem 1 ay hem de 2 ay sonraki dönemlerde, proksimal tubulleri oluşturan hücrelerin sitoplazmalarında kontrol gruplarına göre PAS pozitif sitoplazmik granüllerin çok yoğun olduğu gözlendi. Morfometrik ölçümler sonucu ise, kastrasyondan 1 ay sonra alınan örneklerde birim alandaki korpuskulum renis sayısı kontrollere göre artarken, korpuskulum renis, henle kulpu ve toplayıcı borucuk çaplarının azaldığı saptandı. Kastrasyondan 2 ay sonra yapılan ölçümlerde, korpuskulum renis ve toplayıcı borucuk çapları artarken, tubulus proksimalis ve henle kulpu çaplarının azaldığı görüldü. Sonuç olarak, kastrasyonun böbrek histokimyası ve morfometrisine yönelik oluşturduğu değişimler ortaya konmuştur.Anahtar kelimeler: Kastrasyon, böbrek, morfometri, rat.

Fahri Şimşek
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farelerde in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferinin fötal trakeya dokusunda bazal hücrelerin sayısı üzerine etkisi

İnsan hekimliğinde çiftlerin bir yıl boyunca düzenli olarak ve korunmaksızın cinsel ilişkiye girmelerine karşın çocuk sahibi olamamaları olarak tanımlanan infertilite, tüm dünya genelinde toplumun %7'sini etkileyen önemli bir sağlık sorunudur. Günümüzde, infertilite tedavisinde başta in vitro fertilizasyon (tüp bebek), in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferi olmak üzere çeşitli üremeye yardımcı tedavi (ÜYTE) yöntemleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalar, infertilite tedavisi sonucunda dünyaya gelen bebeklerin normal bebeklere oranla enfeksiyonlara ve astım gibi alerjik solunum yolu hastalıklarına daha duyarlı olduklarını göstermektedir. Buna karşın, optimum olmayan koşullarda gerçekleştirilen in vitro embriyo kültürünün fötal trakeya dokusunda bazal hücrelerin sayısı üzerine her hangi bir etkisinin olup olmadığı bilinmemektedir. Trakeyadan başlayarak akciğerlere kadar uzanan solunum yollarının yüzeyini örten epitel dokusu, sürekli olarak kendini yenilemektedir. Solunum sisteminin trakeyadan başlayarak bronşiyollere kadar uzanan kısmında bazal membran ile sıkı bir bağlantı içerisinde olan ve transkripsiyon faktörü transformasyon-ilişkili protein 63 (TRP63)'ü, sitokeratin 5 ve 14 (KRT 5 ve KRT 14) faktörlerini eksprese etmeleri ile karakterize olan bazal hücreler, bu yenilenme sürecinde rol oynayan en önemli hücre popülasyonunun oluşturmaktadırlar. Bir kök hücre olarak işlev görerek kendilerini yenileme (self-renewal) yeteneğine sahip olan bazal hücreler bu işlevlerini, gerektiğinde Clara hücrelerine ve silli epitel hücrelere farklılaşabilme yetenekleri sayesinde gerçekleştirmektedirler. Sunulan tez çalışmasının amacı, fizyolojik olmayan atmosferik oksijen konsantrasyonunda gerçekleştirilen in vitro fare embriyo kültürü ve embriyo transferinin fötal trakeya dokusunda bazal hücrelerin sayısı üzerine herhangi bir etkisinin olup olmadığını test etmektir. Sunulan tez çalışmasında, bir adet kontrol grubu ve bir adet deney grubu olmak üzere toplam iki grup bulunmaktadır. Kontrol grubu, süperovulasyonu sağlamak amacıyla in vitro fertilizasyon çalışmalarında rutin olarak kullanılan PMSG ve hCG uygulaması yapılmamış olan 8-12 haftalık dişilerin, aynı yaştaki erkeklerle çiftleştirilmelerinden elde edilmiş olan fötuslardan oluşturulmuştur. Deney grubu ise, süperovulasyon uygulanan dişilerden hCG uygulamasından 22 saat sonra oviduktun ampulla kısmından toplanan döllenmiş yumurta hücrelerinin (zigot) atmosferik oksijen konsantrasyonunda 95 saat süreyle büyütülmesiyle elde edilen, dolayısıyla in vitro ortamda gelişen, blastosist aşamasındaki embriyoların yalancı gebe dişilere transferiyle elde edilmiş olan fötuslardan oluşturulmuştur. Embriyo transferi yapılan Deney grubunda, embriyo gelişim oranları belirlenmiştir. Deney grubunu oluşturmak amacıyla, toplam 30 adet blastosist aşamasında bulunan embriyo, üç adet yalancı gebe dişiye transfer edilmiştir. Her iki grupta da, gebeliğin 18. gününde (18.5 d.p.c) servikal dislokasyonla ötenazi edilerek, gebe dişilerden izole edilen fötuslar uzaklaştırılarak, canlı ağırlıkları belirlenmiş ve bireysel olarak trakeya doku örnekleri alınmıştır. Her bir fötusa ait trakeya dokusunda, dokunun genel histolojik görünümünü belirlemek amacıyla üçlü boyama yöntemi uygulanmıştır. Dokuda bulunan bazal hücrelerin sayılarını, belirlemek amacıyla immunoflöresan ve immunohistokimya yöntemleri kullanılmıştır. İmmunohistokimya yöntemi uygulanan kesitlerde ayrıca epitel kalınlıkları ve lümen yüzey alanları da belirlenmiştir. Sunulan tez çalışmasından elde edilen bulgular, in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferi ile elde edilen ve Deney grubunu oluşturan fötuslarda canlı ağırlığın önemli ölçüde azaldığını göstermektedir. Kontrol grubuna ait fötuslarda lumen yüzey alanının Deney grubuna ait fötuslardan önemli ölçüde yüksek olduğu, epitelyum kalınlığında ise iki grup arasında bir fark olmadığı belirlenmiştir. Fötal canlı ağırlığın yanısıra, in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferine bağlı olarak trakeya dokusunda bazal hücre popülasyonunun da etkilendiği belirlenmiştir. Kontrol grubu ile kıyaslandığında, düşük canlı ağırlığa sahip olan Deney grubunda bazal hücre sayısının önemli ölçüde artmış olması sunulan tez çalışmasından elde edilen en ilginç veri setlerinden birisini oluşturmaktadır. Elde edilen veriler, bu durumun vücut ağırlığı ve lümen yüzey alanından bağımsız olarak ortaya çıktığını göstermektedir. Elde edilen bulgular doğrultusunda, Deney ve Kontrol grupları arasında bazal hücre sayıları açısından gözlemlenen farklılığın hücre proliferasyonu ve/veya apoptosis ya da bazal hücrelerin silli hücreler ile sekretorik hücrelere farklılaşması ile ilişkili olup olmadığının test edilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Fötal trakeya, bazal hücre, p63, in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferi

EmbriyoEmbriyo nakliFareler+4
Göksel Doğan
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
DoktoraAçık ErişimTR

Amniotik membran kaynaklı kök hücreleri üzerine trombositten zengin plazmanın etkisi

Kök hücreler gelişen teknoloji ile birlikte biyomedikal alanında oldukça önemli bir tedavi aracı haline gelmiştir. Amniotik membran, kök hücre kaynakları arasında daha az immunojenite ve multipotentten daha yüksek potansiyelleri ile önemli bir kaynaktır. Bu çalışmada atların amniotik membranından elde edilen kök hücreler izole edilerek, kültüre edildi ve onuncu pasaja kadar çoğaltıldı. Bununla beraber hücreler üzerinde adipojenik, osteojenik, kondrojenik farklılaştırmalar ve nörosfer oluşumu çalışmaları yapıldı. İki katına çıkma süresi analizi ile üçüncü pasaj ile altıncı pasaj arasında hücre çoğalmalarının daha güçlü olduğu ve dördüncü pasajda hem epitel (AEH) hem de mezenkimal hücrelerde (AMH) çoğalmanın en yüksek olduğu belirlendi. Büyüme eğrisi analizinde AEH ve AMH'lerde beşinci pasajın en iyi büyüme kinetiği özelliğini sergilediği görüldü. At kanından yüksek konsantrasyonda (717.17±43.34×109 /L) tombosit içeren PRP hazırlanışı için çift santrüfüjlü bir teknik geliştirildi. Çalışmada, taze ve inaktif (PRP-1), taze ve CaCl2 ile aktive edilen (PRP-2), CaCl2 ile aktive edildikten sonra dondurulan (PRP-3) ve dondurma çözdürme işlemi ile aktive edilen (PRP-4) dört grup PRP kullanıldı. Çalışmada PRP grupları arasında belirgin bir fark olmaksızın yüksek konsant- rasyonda Epidermal büyüme faktörü (EGF) gözlendi. PRP-4 grubunda en yüksek konsantrasyonda PDGF saptandı. MTT analizi ile hem AEH hem de AMH'de dondurma çözdürme ile aktive edilen PRP'nin (PRP-4) daha iyi çoğalma sağladığı ortaya kondu. Canlı hücre sayımı da dondurma çözdürme ile aktive edilen PRP'nin daha iyi hücre proliferasyonunu sağladığını gösterdi. Farklı dozlardaki PRP kullanımlarında %5 PRP konsantrasyonunun hem AEC hem de AMC'lerde bütün analizlerde hücre çoğalmasını arttırdığı belirlendi. %10 ve %15 PRP konsantrasyonları ile de yakın sonuçlar elde edildi. Farklılaştırma çalışmalarında iki tip hücre de başarı ile osteojenik, adipojenik ve kondrojenik hücrelere farklılaştırıldı; bu farklılaşmalar alizarin red boyaması, oil red O boyaması ve alsian mavisi boyaması ile gösterildi. Nörosfer oluşumunda iki tip hücrenin de küre benzeri, üç boyutlu sinir doku progenitör hücreleri oluşturabilme yeteneğinde olduğu gözlendi. PCR analizinde pluripotent hücre belirteçleri olan SOX2 ve OCT4'te oldukça güçlü ekspresyon gözlendi. Hem AMH hem de AEH'lerde P0, P3, P5 ve P7'de multipotent kök hücre belirteçleri CD14, CD44, CD73, CD90 ve CD105 ekspresyonları iyi seviyede gözlendi. Hemotopoetik hücre belirteci CD45 iki tip hücre için de negatif bulundu. Ayrıca MHC-II belirteci (CD74) de her iki hücre tipinde negatifdi. Bu sonuçlar, hem pluriopotent hem de multipotent kök hücre karakterizasyonu gösteren amnion membranından elde edilen kök hücrelerinin, allojenik uygulamalar için kullanılabilecek önemli bir kök hücre kaynağı olduklarını göstermektedir. Anahtar kelimeler: Amniotik Membran Kaynaklı Kök Hücre, PRP, PDGF, EGF, At

AmnionAtlarEpidermal büyüme faktörü+3
A S M Golam Kıbrıa
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sığırlarda sinoviyal sıvı kaynaklı mezenkimal kök hücrelerinin kondrojenik farklılaşmasında potansiyel adaylar olarak BMP-9 ve TGF-ß3

Sinoviyal sıvı mezenkimal kök hücreler invaziv olmayan yöntemlerle kolay bir şekilde elde edilebilmektedir. Kondrojenik farklılaşma kapasitelerinin yüksek olması sebebiyle hem tedavi amaçlı olarak hem de araştırmalarda sıklıkla kullanılmaktadır. Eklem hastalıkları ile ilgili çalışmalarda eklem kıkırdağının doğal yapısının taklit edilebilmesi çalışmadan verimli bir sonuç elde etmek için önemlidir. Çalışmamızda transwell kültürde eklemin doğal yapısını taklit edebilmek amacıyla üst tabakada kondrositler ve plaka tabanında sinoviyal sıvı mezenkimal kök hücreler yer aldı. Kıkırdağın parakrin salgısı sayesinde mezenkimal kök hücrelerin kondrojenik farklılaşmasını artıracağı düşünüldü. Bu kültür sisteminde kondrojenik farklılaşma medyumuna ilave edilen TGF-ß3 ve BMP-9 ile kültürlenerek kök hücrelerin kondrogenezisinin daha da artırılması amaçlandı. İzole edilen sığır sinoviyal sıvı mezenkimal kök hücrelerin izolasyonu ve karakterizasyon çalışmaları gerçekleştirildi. Bu doğrultuda hücrelerin farklılaşma potansiyelleri ve real-time PCR analizleri yapıldı. Aynı zamanda transwell kültürde kondrojenik farklılaşma medyumuyla yapılan 21 günlük uygulamadan sonra real-time PCR'da COL2A1, ACAN, SOX9 ve COL10A1 gen ifadelerine bakıldı. Ayrıca immunfloresan ve histolojik boyamalarla farklılaşma potansiyelleri doğrulandı. Sonuç olarak transwell kültürde biraraya getirilen kıkırdak ve sinoviyal sıvı mezenkimal kök hücrelerinin kondrojenik farklılaşmayı başarılı bir şekilde artırdığı görüldü. Aynı zamanda kondrojenik farklılaşma medyumuna ilave edilen TGF-ß3 ve BMP-9'un farklılaşmayı daha da artırdığı tespit edildi. Ancak, TGF-ß3 ve BMP-9'un farklı dozlarının biraraya getirilerek ya da tek başlarına kullanılarak etkilerinin tespit edilmesi kondrojenik farklılaşma mekanizmasının daha iyi anlaşılabilmesi açısından önemlidir. Ayrıca farklı zaman dilimlerinin çalışmaya eklenmesi ve in vivo olarak test edilmesi çalışmanın önemini daha da artıracaktır.

Gen ifadesiKemik morfojenik proteinleriKondrositler+7
Elif Ece Akgün
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Östrojen hormonunun ovariektomize ratların kolonunda leptin reseptörü üzerine etkisi

Leptin hormonu kolon fonksiyonlarının düzenlenmesinde önemli rol oynar. Ovaryum steroid hormonlarının seviyelerindeki azalmaya bağlı olarak bağırsak kanalı ile ilgili bazı rahatsızlıkların meydana geldiği bilinmektedir. Çalışmamızda ovariektomi ve östrojenin kolonda lokalize olan leptin reseptörlerine olan etkisi belirlenerek, meydana gelebilecek rahatsızlıkların patogenezisinde, leptinin ve reseptörünün rolünün saptanması amaçlanmıştır.Ovariektomize ratlarda östrojenin süreye bağlı etkisini görebilmek için her biri altı hayvandan oluşan üç kontrol (K18, K90, K162), üç östrojen (Ö18, Ö90, Ö162) grubu olmak üzere toplam altı grup oluşturuldu. Kontrol grubundaki ratlara 0,2 ml susam yağı, östrojen grubundakilere ise 25 ? g 17 ß-östrodiol uygulandı. Ratlar 18., 90, ve 162. saatlerde servikal dislokasyon yöntemiyle öldürüldü. Kolon örnekleri alınarak immunohistokimyasal boyama yöntemi ile boyandı.Leptin reseptör ekspresyonu, kolon kript epiteli ve pleksüs miyenterikuslarda sitoplazmik olarak belirlendi. Östrojen hormonunun 18. saatte pleksüs miyenterikuslarda (p<0.01), 90. saatte kript epitelleri (p<0.05) ile pleksüs miyenterikuslarında (p<0.01), 162. saatte kript epitellerinde (p<0.01) leptin reseptör ekspresyonunu arttırdığı gözlendi.Sonuç olarak; östrojen eksikliğine bağlı olarak gözlenen, konstipasyon, inflamatuar bağırsak hastalığı gibi rahatsızlıkların patogenezisinde, leptin reseptörlerinin rolü olabileceği düşünülmektedir.

Mustafa Yıldız
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00