
64
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
1908-1939 yılları arasında Türk ordusunun bazı harekatlarının "Hibrit savaş" bağlamında değerlendirilmesi
"Hibrit Savaş" terimi 2006 yılında İkinci Lübnan Savaşı neticesinde Hizbullah'ın İsrail'e karşı uyguladığı yöntem ve taktiklerin formüle edilmesi için kullanılmaya başlanmıştır. 2014 yılında Rusya'nın Kırım'ı ilhakı ile neticelenen hadiselerin NATO, ABD ve AB'nin geleneksel savaş eşiğinin altında kaldığından dolayı başlangıçta şaşkınlık oluşturduysa da ilerleyen süreçte faaliyetlerin bütününe "Hibrit Savaş", "Hibrit Tehdit" gibi tanımlamalar yapılmıştır. Bu tanımlamalar ayrıntılı olarak analiz edildiğinde "hibrit" olarak ifade edilen hususların tarihsel süreçte de karşılıklarının bulunduğu, tanımlamaları yapılmasa da dönemin ruhuna uygun ve benzer biçim ve yöntemlerle uygulandığı görülebilmektedir. Bu bağlamda yapılacak analiz ve önermelerde öncelikle tarafların "harekât tasarımlarının" incelenmesi gerektiği değerlendirilmektedir. "Hibrit savaş" kavramının oluşturulmasında kullanılan en önemli argüman nizami ve gayri nizami birlik, kuvvet ve yöntemlerin aynı harekât alanında kullanılması ve propaganda ve algı yönetiminin uygulama esnasında sürdürülmesidir. Bu çerçevede yapılacak olan analizler ile "hibrit savaş" kapsamında ele alınabilecek pek çok muharebe ve savaşın olduğu görülmüştür. Bu kapsamda, "Hibrit Savaş" kavramının oluşturulması ve yaygınlaşmasının konjonktürel olarak anlam taşıdığı ve özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan "Yeni Dünya Düzeni" ve Birleşmiş Milletler örgütünün devletler arası anlaşmazlıklarda savaşı yasaklayan tutumu nedeniyle bu ve buna benzer tanımlamaların gelecekte de görülebileceği değerlendirilmektedir. Son kertede tanımlamaların ve kavramların oluşturulduğu yerlerde değerli olduğu, kavramların ifade ettiği hususların tam olarak neyi karşıladığının doğru analiz edilerek kullanılmasının, savaş kavramı çerçevesinde uygun olacağı değerlendirilmektedir. Aksi halde tanımlanması ve anlaşılması zor olan savaş kavramının anlaşılmasının artan karmaşa ile daha da zorlaşacağı değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Hibrit Savaş, Hibrit Tehdit, Savaş, Hizbullah, İkinci Lübnan Savaşı, Rusya, Kırım, 2014 Ukrayna Krizi, Kırım'ın ilhakı.
Osmanlı Devletinden Erken Cumhuriyet dönemine avukatlık müessesesi ve baro teşkilatı
"Osmanlı Devletinden Erken Cumhuriyet Dönemine Avukatlık Müessesesi ve Baro Teşkilatı" isimli tezimizde günümüzden yola çıkarak modern manada avukat denildiğinde ne anlaşıldığını incelemeye çalıştık. Ardından hukuk kurallarını ortaya çıkaran sebeplerin ne olduğu hakkında incelemeler yapmayı uygun bulduk. Bu konu ile ilgili tespitlerimizin ve anlatımlarımızın ardından avukatlık mesleğinin ortaya çıkmasını sağlayan hak olan "savunma hakkı" ile ilgili izahatlarımızı tamamladık. Osmanlı ülkesindeki avukatlık müessesesi hakkında bilgi vermeden önce mesleğin Batı coğrafyasındaki gelişimi incelemek gibi bir zorunluluk ile karşı karşıya kaldık. Bunun sebebi avukatlık mesleğinin Batı'da tarihsel olarak daha önce profesyonel bir meslek haline gelmesinden kaynaklanmaktaydı. Batı coğrafyasında avukatlık mesleğinin gelişimini inceledikten sonra İslam Hukuku içerisinde avukatlık mesleği ile ilgili inceleme çalışmalarına giriştik. Türklerin 10. asırdan itibaren topluca İslam dinine tabi olmaları ve kurdukları devlet teşkilatlanmalarındaki ana yapının İslam Hukuku temeline dayanması incelemelerimizin de bu doğrultuda yoğunlaşmasına sebebiyet verdi. Yaptığımız incelemelerin içerisinde İslam Hukuku alanında çeşitli vekâlet akitlerinin olduğu ancak savunma anlamında kişi ya da kişilerin haklarının savunulmasının "davaya vekâlet", "husumete vekâlet" isimleriyle düzenlenmiş olduğunu tespit ettik. İslam Hukuku içerisinde davaya vekâlet akdi ile ilgili hukuki bilgileri topluca ele aldık. Ardından İslam Hukuku içerisindeki yargı teşkilatlanması ve bu teşkilatlanma içerisindeki dava vekillerinin rolünü inceledik. İlerleyen süreçte Anadolu Selçuklularının ardından kurulan Osmanlı Devleti'de tıpkı kendinden önceki halefleri gibi devlet teşkilat yapısını İslam Hukuku üzerine inşa etmişti. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken konu Türklerin yüzyıllardır sahip oldukları "Örfi Hukuk" sistemini de İslam Hukuku esasları çerçevesinde kullanmaya devam etmeleridir. Bu sebeple Müslüman Araplar, Osmanlı Devleti ve Müslüman Türkleri, İslam Hukuk kaidelerini tahrif etmeleri sebebiyle eleştirmişlerdir. Klasik dönem içerisinde tamamıyla İslam Hukuku kaidelerine bağlı olan Osmanlı Devletinde, dava vekilliği ile ilgili hükümler de İslam Hukuku esasları çerçevesinde biçimlenmiştir. Tanzimat Fermanı ile başlayan ve Tanzimat Dönemi olarak adlandırılan süreçle birlikte İslam Hukuku kaideleri terkedilmeye başlanmış ve dava vekilliği Avrupa'da olduğu gibi profesyonel bir meslek olarak nitelendirilmeye başlanmıştır. Osmanlı Devletinin ömrünü tamamlamasının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti, devlet teşkilatlanma yapısında İslam Hukuku ilkelerinden esaslı manada bir kopuş gerçekleştirerek Avrupa Hukuku müktesebatını esas almıştır. Bunun sonucu olarak da zaten Osmanlı Devletinin son dönemlerinde profesyonel manada meslek olarak değerlendirilmeye başlayan avukatlık mesleği, Türkiye Cumhuriyeti'yle birlikte gerçek manada kamusal nitelikli bir müessese kimliğine kavuşmuştur.
I. Dünya Savaşı'nda İzmir'e yapılan saldırılar ve İzmir Savunması
Birinci Dünya Savaşı, 1914-1918 yılları arasında cereyan etmiş ve milyonlarca insanın ölümüne neden olmuş büyük bir savaştır. Uluslararası arenada yeni güçlerin belirmesi ve düzenin bozulması sonucunda meydana gelen bu savaş, altı yüz yıldan fazla varlığını sürdüren Osmanlı Devleti'nin yıkılışına giden süreci hızlandırmıştır. Bu savaşta İtilaf donanması, Almanya ile müttefik olan Osmanlı sularında işgal girişimlerinde bulunmuştur. Bu girişimlerden birisi de İzmir'in ablukasıdır. İzmir, Mart 1915'te bombalanmıştır. Ancak Osmanlı Devleti, İzmir'in işgal edilme olasılığını hesaplamış ve birtakım tedbirler almıştır. Alınan caydırıcı tedbirler sayesinde, İzmir, İtilaf donanması tarafından bombalansa da işgal edilememiştir. 18 Mart 1915 tarihindeki Çanakkale Deniz Savaşı öncesinde böyle bir girişim dikkat çekicidir. Düşman donanmasınca, İzmir'in abluka altına alınarak Çanakkale'de daha etkili bir manevra yapmayı amaçladıklarını söylemek mümkündür. İzmir'in bombalanması ve abluka altına alınması hem Çanakkale Muharebeleri hem de İstanbul'un işgali açısından önemlidir. Zira Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan altı ay sonra 15 Mayıs 1919'da İngiliz destekli Yunanların İzmir'i işgal etmesi, İzmir'in tarihî ve stratejik açıdan önemli olduğunu ispatlamaya kâfidir.
II. Abdülhamid dönemi'nde kadın sorunu
II. Abdülhamid Dönemi'nde kadın sorununun konu edildiği bu çalışmada Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Türk, Ermeni, Yahudi ve Rum kadınların toplumsal hayat içerisindeki "hak eşitliği, eğitim hakkı, çalışma ve birey olduğunu kabul ettirme" gibi temel sorunları ve durumları ele alınmıştır. XIX. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan siyasal, askerî ve kültürel değişim kadınların talepleri olan "hak eşitliği, eğitim hakkı, çalışma ve birey olduğunu kabul ettirme" taleplerini yazarak dile getirmelerine sebep olmuştur. O halde "kadın sorunu" olarak ifade edilen olay kadınların ataerkil yapıya ve egemen güce karşı birey olduğunu ve erkeklerle eşit haklara sahip olmak istediklerini kabul ettirme mücadelesidir. II. Abdülhamid Dönemi'nde kadınların toplumsal ve kültürel talepleri onların birey olma mücadelesinin bir ürünüdür. Tanzimat'tan itibaren Rum ve Ermeni kadınların, 1860 sonrasında ise Türk ve Yahudi kadınların modernleşmesi süreci başlamıştır. Modernleşme olgusu Türk, Ermeni, Yahudi ve Rum kadınların basın yayın faaliyetlerine ek olarak eğitime ulaşmalarının sonucunda gerçekleşmiştir. Kadınların modernleşmesini amaçlayan aydınlar kültürel ve toplumsal alanda kadınların etkin bir biçimde faaliyet göstermesini arzu ederek bunun için çaba göstermişlerdir. Nihayetinde kadınların düşünsel açıdan değişimi onların eğitimden eğlence alışkanlıklarına kadar birçok alanda değişimi de beraberinde getirmiştir. Bu çalışma ile II. Abdülhamid Dönemi'nde kadın sorunu olarak ifade edilen olgu çok yönlü bir biçimde ele alınarak kadınların tarihinde önemli bir eksikliğin giderilmesi amaçlanmıştır
Türk-Yunan nüfus mübadelesi sonucu Tire'de iskân edilen göçmenler (1923-1930)
Osmanlı İmparatorluğunun toprak kayıpları ile başlayan göç, 19. Yüzyıl boyunca devam etmiştir. Yaşanan göçlerin etkileri sadece Osmanlı Devleti ile sınırlı kalmamış, yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti için de büyük etkilerde bulunmuştur. Bu durum kendisini Lozan'da 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanmış olan mübadeleye ilişkin sözleşme ve protokol ile göstermiştir. Bunun sonucu olarak yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, içinde bulunduğu ağır şartlara rağmen Yunanistan topraklarında kalmış olan vatandaşlarını Türkiye'ye getirme çabası içine girmiştir. Çalışmamızda Lozan Konferansı, Türk-Yunan nüfus mübadelesi, mübadele öncesi Tire ve Lozan mübadillerinin Tireye iskanı ele alınmıştır. Bu sayede bölge tarihine ışık tutacağını düşündüğümüz bir çalışma ortaya çıkmıştır. Çalışmayı arşiv belgeleri, kitap ve makaleler ile tamamlayarak daha iyi anlaşılmasını amaçladığımız bir çalışma ortaya koymaya çalıştık.
Milli Mücadele'de Çerkes Ethem
9 Eylül 1922 günü zaferle sonuçlanan Türk Kurtuluş Savaşı ya da diğer adıyla Milli Mücadele, Mustafa Kemal Atatürk'ün 19 Mayıs 1919 günü başlayan liderliğiyle, büyük bunalımlar ve mücadeleler içinde gerçekleşmiştir. Bu mücadelelerin en zorlu safhalarından birisi de 1919-1920 yıllarındaki iç isyanlar dönemidir. Bu isyanların önemli bir kısmını Çerkes Ethem'in kuvvetleri olan Kuva-yı Seyyare bastırmış, Ethem'in bu gezici kuvvetleri, bastırdığı her isyanın ardından hem maddi açıdan güçlenmiş hem de kamuoyunda büyük bir itibar kazanmıştır. Ethem ve kardeşlerinin Yeşil Ordu Cemiyeti'yle kurduğu ilişkilerin yanı sıra, kamuoyunda güçlenen imajı ve edindiği büyük kuvvet, onu siyasi açıdan da önemli bir konuma taşımıştır. Nihayetinde giderek kuvvetlenen ve kendisini TBMM'den daha büyük görmeye başlayan Ethem, düzenli orduyla düşmanın def edilemeyeceği savını ileri sürmüş, Batı Cephesi Komutanlığının emirlerini dinlememiş ve sürekli fikir ayrılığına düştüğü Ankara'yla bir güç yarışı içine girerek isyan etmiştir. İsyanı bastırılan Ethem, kendisine çıkış yolu bulamayıp Yunan işgal sahasına geçmiştir. Böylece Çerkes Ethem'in Milli Mücadele'deki aktif rolü sona ermiştir.
Türk modernleşmesinde 19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren ulus kavramı ve ulus devletin inşası (1850-1950)
Ulus Devletlerde bireyler hukuki, siyasi, kültürel ve ekonomik olarak toplumun yeterli ve saygın bir üyesi olarak tanımlanmaktadır. Ulusal kimlik yaratmak için "zorunlu eğitim, askerlik, siyasal tarih yazıcılığı, siyasal katılım" gibi araçlarla uluslaştırma politikaları gerçekleştirilmektedir. Yeni kurulan ya da varlığını sürdürmek isteyen ulus devletler, sınırları belirli toprak parçası üzerinde kendi meşruiyetlerini sağlayabilecekleri ulusları yaratmak için, farklı bireyleri sosyal, siyasal ve kurumsal açılardan bütünleştirerek türdeş bireyler oluşturmaya çalışmaktadır. Modern ulus devletlerin yapılandığı XIX. yüzyılda Avrupa'daki siyasi, iktisadi, kültürel, dini, felsefi ve bilimsel gelişmelerin etkileri Osmanlı Devleti'nde de görülmüştür. Bu çalışmada Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde başlayan uluslaşma sürecinin öznesi olan halkın bir millet haline gelişi, ulus devletin yapısal özellikleri içinde ulus ve ulusçuluk kavramları çerçevesinde ele alınmıştır. Atatürk liderliğinde gerçekleşen Türk Devrimi ve oluşturulan Türk kimliği meşruiyet kaynağını Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan Türk ulusal kimliğini kazanan halktan almıştır. Türkiye'de ulus oluşumu yurttaşlaştırma süreciyle beraber ilerlemiştir. Türk insanının toplumsal konumu kul olmaktan tebaaya, tebaalıktan yurttaşlığa doğru evrilen bir gelişim göstermiştir. Türkiye'de modern ulus yaratımında devlet tarafından yukarıdan aşağıya doğru yürütülen politikalar hukuki, kültürel, sosyal, ekonomik açılardan siyasi temelde toplumun her alanına işlenmeye çalışılmıştır. İktidara çeşitli sembol ve simgelerle meşruiyet kazandırılmış ve bu güç günlük hayatın içinde görünür kılınmış, özgün kültüre dayalı etnik ve dilsel milliyetçilikle şekillenen bir ulusçuluk gelişmiştir. Anahtar Sözcükler: Ulus, Yurttaşlık, Ulus Devlet, Ulusal Kimlik.
Demokrat Parti döneminde hükümet-iş adamı ilişkileri
Günümüzde iş adamı olarak ifade ettiğimiz ülke ekonomisinde önemli bir yere sahip olan sermayedar sınıf gerek monarşinin hâkim olduğu dönemde gerekse demokratik yönetimlerde, hükümetle dirsek temasını hiçbir zaman eksik etmemiştir. Her iki taraf birbirlerine destek oldukları sürece güçlerine güç katmışlardır. Dünya üzerinde, kapitalist sistemin gittikçe yaygınlaşması ile de iş adamları, ülkelerin hatta dünya tarihine bile yön verebilecek bir konuma erişmişlerdir. Osmanlı Devleti'nde tüccar iş adamı sınıfını genellikle gayrimüslim tebaa oluşturmaktadır. Bu durum yüzlerce yıl herhangi bir sorun teşkil etmezken, 20.yy. da dünyada yaşanılan ekonomik ve siyasal değişimin etkisiyle, devlet egemenliğini olumsuz etkilemeye başlamıştır. Emperyalist devletler, Osmanlı Devleti içerisindeki işbirlikçileri aracılığıyla, ülkedeki işletmeleri teker teker ele geçirmişlerdir. Bu durumu değiştirmek için ilk adım, İttihat ve Terakki döneminde, Millî İktisat anlayışıyla atılmış olsa da asıl millîleşme Cumhuriyet Dönemi'nde gerçekleşecektir. Yeni Türk devleti kurulduğunda; ülkedeki bankalar, tren yolları, tüneller, madenler, su, havagazı, elektrik, telefon, tramvay, tütün gibi pek çok işletme yabancı şirketlerin elindeyken, bu işletmeler devlet tarafından satın alınıp İş Bankası kredileriyle Türk ve Müslüman eşrafa verilerek, yerli ve millî bir iş adamı sınıfı oluşturulmaya çalışılmıştır. Tek parti döneminde devletten aldığı destekle var olmaya başlayan Türk iş adamları, DP'nin iktidara geçmesiyle birlikte, hükümet desteğini de arkalarına alarak kalkınmaya devam etmişlerdir. Kimi zaman bu destek, devlet kurumlarının zarar etme pahasına bile olsa esirgenmeyecektir. İş adamları, hükümetin desteğini karşılıksız bırakmayıp her yıl DP'ye yüklü miktarlarda bağışta bulunmuşlardır. Seçim zamanlarında bu miktar, parti ileri gelenlerinin istekleri doğrultusunda kayda değer oranda artış göstermiştir. DP'nin iktidarda olduğu yıllarda yaşanan siyasî ve ekonomik olayların, alınan kararların iş adamları üzerinde doğrudan ya da dolaylı olarak birtakım etkileri olmuştur. Bu etkiler çalışmamızda dönemin iş adamlarının yaşamış olduğu örnek olaylar üzerinden detaylandırılarak aktarılmaya çalışılmıştır. DP'nin iktidara geçtiği dönemde var olan demokrasi, adalet ve ekonomik istikrarın ilerleyen yıllar içerisinde bozulmasıyla birlikte hükümet-iş adamı ilişkileri de çalkantılı bir sürece girmiştir. İstikrarsız bir ekonomik ortamda iş yapmaya çalışarak kısa vadede kâr elde etme peşinde olan Türk iş adamları da şeffaf olamayan bir yasal ortamda mevcut konumlarını kaybetmek istemedikleri için, kendilerine uygulanan siyasî ve ekonomik baskılara karşı suskun kalmayı tercih etmişlerdir.
Bulgaristan göçmenlerinin sosyokültürel etkileşimleri: İzmir örneği (1950-1990)
1950-1990 yılları arasında Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç etmek zorunda kalan insanların yerleşmek için tercih ettikleri ilk üç şehirden biri İzmir'dir. İzmir'e göç eden insanların kültürel açıdan incelenmesi, göç eden kültürü daha iyi tanımak için önem arz etmektedir. Bu çalışmada, İzmir'e yerleşen göçmenlerin entegrasyon süreçleri ve bu süreçte karşılaştıkları zorluklar, göçmenlerin yemek kültürleri ve konuştukları diller başta olmak üzere kültürün bazı unsurlarına değinilerek ele alınmaktadır. Çalışmada göçmen grupların ev sahibi kültürde asimile mi oldukları yoksa entegre mi oldukları çeşitli kültürel faktörle ilgili sorularla tartışılmıştır. Literatürde var olan çalışmalar yalnızca Türklerin Bulgaristan'dan Türkiye'ye zorunlu göçüne odaklanırken bu çalışma, Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç etmek zorunda kalan Pomakları ve Romanları da kültürel anlamda incelemeyi amaçlamaktadır. Bu çalışmayı benzerlerinden ayırarak literatüre katkı sağlayan diğer bir nokta ise çalışmanın İzmir örneklemini ele alarak Bulgaristan'dan göçü sosyokültürel açıdan konu edinmesidir. Çalışmada veri toplamak için yarı yapılandırılmış görüşmeler kullanılmıştır. Elde edilen bulgular "kültür analizi" modeli kullanılarak incelenmiştir. Görüşme soruları yapılan literatür taramasının ardından belirlenmiştir. Göçmenlerle yapılan görüşmeler sonucunda, zorunlu göçün göçmen gruplar üzerinde yarattığı kültürel etkiler tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu kapsamda, çeşitli kültürel boyutlarla ilgili 20 soru görüşmecilere yöneltilmiştir. Yöneltilen soruların konu başlıkları şunlardır; "devletin ve yerli halkın göçmenlere karşı tutumu, inançlar, dini ve milli bayramlar, çeşitli kutlamalar, ritüeller, yemek kültürü, dilsel farklılıklar, giyim-kuşam farklılıkları, eğitim, kadınların eğitime ve iş gücüne katılımı, akraba evliliği ve erken yaşta evlilik".
Osmanlı Devleti'nin son döneminde Girit'ten yaşanan göçler
18. yüzyılda Aydınlanma Çağı ile ortaya çıkan milliyetçilik akımı 1789 Fransız Devriminden sonra tüm dünyaya yayıldı. Çok uluslu bir yapıya sahip olan Osmanlı Devleti de bu akımdan olumlu ve olumsuz yönleriyle etkilendi. 19. yüzyılda Balkanların büyük bölümü elinde barındıran Osmanlı Devleti, bu topraklarda yaşayan ve farklı etnik kökenden olan halkların ayaklanmaları ile yüzleşti. Rum nüfusunun çoğunlukta olduğu Girit Adası'nın da bu akıma karşı sessiz kalması beklenemezdi. 18. yüzyılın sonundan itibaren palazlanmaya başlayan Rum milliyetçiliği, Atina Üniversitesinde eğitim gören öğrenciler ve Yunan konsolosluğunun faaliyetleri neticesinde 19. yüzyılın başından itibaren Girit'te Osmanlı yönetimine karşı isyanlar baş verdi. Bu çalışmada Girit'te ortaya çıkan ayaklanmaları ve bu ayaklanmalar çerçevesinde Müslümanları Anadolu başta olmak üzere mevcut Osmanlı topraklarına göçe sürükleyen nedenleri ele almaktadır. Ayrıca Müslümanların göç ettikten sonra iskân problemleri ve yerel halk ile yaşadıkları çatışmalar çerçevesinde uyum süreçleri de çalışma içeriğinde yer almaktadır. Anahtar Kelimeler: Yunan Milliyetçiliği, Girit Meselesi, 1897 Türk – Yunan Harbi Boykotaj, Göç, İskân