
135
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Meme kanserinin MRG ve PET/BT bulgularının moleküler alt tiplere göre değerlendirilmesi
AMAÇ Çalışmamızda, invaziv meme kanseri tanılı olgularda F18-FDG PET/BT ve MRG verilerinin moleküler alt tipleri belirlemede tanısal değeri araştırılmıştır. Ayrıca kitlenin patolojik hacmi ile PET/BT ve MRG hacimleri arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM Merkezimizde tedavi öncesi PET/BT, MRG incelemesi ve histopatolojik tanısı bulunan toplam 51 kadın hastadaki 55 primer invaziv meme kanseri kitlesi retrospektif olarak değerlendirilmiştir. FDG PET/bulgularından SUVmax, SUVmean, MImean, MTV ve HU değerleri; MRG bulgularından kitlenin şekli, kenar özelliği, internal kontrastlanma özelliği, dinamik kontrast eğri tipi ve ADC değerleri (2013 BI-RADS MRG sınıflaması baz alınmıştır) ile moleküler alt tipler (alt tipler luminal A, luminal B, c-erbB-2 pozitif ve tripl negatif olmak üzere dört grupta sınıflandırılmıştır) arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Ayrıca kitlenin patolojik hacmi ile MTV ve FTV arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. BULGULAR İnvaziv meme kanserinin luminal B alt tipinin, luminal A alt tipine göre daha yüksek SUVmax ve SUVmean değerlerine (sırasıyla p= 0,002; p= 0,017); tripl negatif alt tipinin luminal A alt tipine göre daha yüksek SUVmax değerine (p= 0,028) sahip olduğu saptanmıştır. Kitlenin patolojik hacmi ile SUVmean değeri arasında güçlü dereceli istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gösterilmiştir (p= 0,019, r= 0,720). SUVmax ile ADC değeri arasında negatif yönde zayıf dereceli istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p= 0,001; r= -0,384). MTV ile FTV arasında pozitif yönde güçlü dereceli (p= 0,000; r= 0,857); MTV ile kitlenin patolojik hacmi arasında pozitif yönde güçlü dereceli (p= 0,006, r= 0,796); FTV ile kitlenin patolojik hacmi arasında pozitif yönde güçlü dereceli (p= 0,006, r= 0,921) istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. SONUÇ Çalışmamızda, moleküler alt tipleri öngörmede SUVmax değerinin, MRG bulgularından üstün olduğu gösterilmiştir. Kitlenin patolojik hacmini öngörmede MRG'nin PET/BT'den üstün olduğu tespit edilmiştir.
Psöriyatik artritli olgularda entesopatinin shearwave elastografi ve diğer sonografik bulgularının değerlendirilmesi
Amaç: Psöriyatik artrit tanılı hastaların ultarasonografik, sonoelastografik bulgularının hastalık aktivitesi ile karışılaştırılması, hangi ultrasonografik bulgunun hastalık aktivitesi ile korele olduğu ve takipte kullanılabileceğinin araştırılması bu verilerin literatürdeki verilerle karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Psöriyatik artirtli olgularının eklem tutulumlarında sonoelastografinin önemi ve takipte kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi ve hastaların takiplerinde kullanılabilecek yeni indekslerin geliştirlmesi de araştırmanın diğer amaçları içerisindedir. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Romatoloji Bilim Dalı Polikliniğinde takibi yapılan PsA tanılı hastalara yüzeyel patella ve quadriceps tendonlarından Toshiba Aplio 500 marka cihaz ile ultrasonografi görüntüleri ve SWE değerleri elde edildi. Hastaların fizik muayene bulguları, cilt lezyonlarının değerlendirilmesi için PASI (Psoriasis Area and Severity Index ), hastaların demografik ve klinik özellikleri (yaş, cinsiyet, eritrosit sedimentasyon hızı, CRP düzeyi ), klinik gidişat ( tanı yaşı, son durumu vb), kullanılan tedaviler ( non steroid antiinflmatuar ilaçlarlar, DMARDs, biyolik ajanlar vb.) hastane arşivlerinden öğrenildi ve bu bulgular hastalık aktivitesinin değerlendirilmesi amacıyla kullanıldı. Klinik aktivite, ultrasonografi ve SWE verileri arasındaki ilişki IBM-SPSS 20 programı ile istatistiksel olarak değerlendirildi. İstatistik anlamlılık düzeyi olarak p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Hastaların demografik bulguları, klinik özellikleri , PsA ya yönelik kullandıkları tedaviler, klinik gidişatları, PASi ile quadriceps ve patellar tendon kalınlıkları SWE değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: SWE tendon, kas, sinir ve ligamanları içeren çeşitli kas ve iskelet dokusundaki hastalıkların ciddiyetini belirlemede ve tedavi takibininde gelecek vaad eden bir görüntüleme yöntemidir. Biz de bu çalışmada psöriazis hastalarında klinik ve laboratuar verileri ile değerlendirilen hastalık aktivitesinin, pateller ve kuadriseps tendonun B mod US ve SWE bulguları ile ilişkisini araştırdık, ancak anlamlı bir koralesyon saptamadık. Hasta sayısının ve çeşitliliğinin kısıtlılığı nedeniyle bu konuda daha geniş anatomik bölgeleri içeren kontrollü prospektif çalışmalara gereksinim vardır., Anahtar kelimeler: Psöriyatik artrit; entezit, ultrasonografi; shear wave
Shear wave elastografi ve t2* haritalamanın erken evre troklear kıkırdak hasarı tanısına katkısı
Amaç: Erken diz patellofemoral osteoartrit hastalarında femoral troklear kıkırdağı MR T2* haritalama ve ultrason shear wave elastografi yöntemlerini kullanarak incelemek ve bu iki tekniğin tanıya katkısını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Teknik değerlendirmeler Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Siemens marka 3T MRG cihazı (Siemens Magnetom Skyra, Germany) ile herhangi bir nedenle klinik branşlar tarafından istenilen diz MRG incelemeleri üzerinden prospektif olarak yapıldı. MRG'de troklear kıkırdak yapısı değerlendirilerek normal bulguları olan 41 olgu ve erken kartilaj hasarı bulguları olan 41 olguya MRG T2* haritalama, gri skala ultrason ve VTQ/ARFI yöntemiyle shear wave elastografi yapıldı. Troklear kıkırdakta T2* haritalamada relaksasyon zamanı ölçümleri aksiyel planda medial kondil (MK), lateral kondil (LK) ve interkondiler (İK) alandan olmak üzere 3 bölgeden 5 mm2 ROI'ler kullanılarak aynı kesit alanından 3 değer ölçülerek ortalamaları kaydedildi. Shear wave elastografi yönteminde troklear kıkırdak shear wave hız ölçümleri aksiyel planda MK, LK ve İK alandan olmak üzere 3 bölgeden önceden belirlenmiş 5x5 mm'lik ROI'ler kullanılarak aynı kesit alanından 3 değer ölçülerek ortalamaları kaydedildi. Her iki inceleme için de troklear kıkırdağın MK, LK ve İK bölgeden kalınlıkları ölçüldü. Bulgular: Ultrasonda kıkırdak kalınlıkları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık saptandı. Kıkırdak kalınlıklarının çalışma grubunda normal gruba göre MK (p=0,002), İK (p=0,002) ve LK'de (p=0,001) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek değerler oldukları gözlendi. MRG incelemede kıkırdak kalınlıkları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık saptandı. Kıkırdak kalınlıklarının çalışma grubunda normal gruba göre MK (p=0,003), İK (p=0,001) ve LK'de (p=0,001) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek değerler ölçüldü. Shear wave hız değeri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık izlendi. Shear wave hız değerinin çalışma grubunda normal gruba göre MK (p=0,023), İK (p=0,001) ve LK'de (p=0,753) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük değerler ölçüldü. T2* haritalama değeri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık gözlendi. T2* haritalama değerinin çalışma grubunda normal gruba göre MK (p=0,001), İK (p=0,001) ve LK'de (p=0,001) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek değerler oldukları tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda erken kartilaj hasarı bulguları olan grupta hem gri skala ultrason hem de MRG'de kıkırdak kalınlığında artış izlenmiştir. Patolojik grupta kıkırdaktaki yumuşamaya sekonder shear wave hız değerlerinde düşüş ve T2* haritalamada transvers relaksasyon zamanında uzama görülmüştür. Shear wave elastografi ve MRG T2* haritalama tekniklerinin diz OA hastalarında özellikle erken evrede troklear kıkırdaktaki değişiklerin değerlendirilmesinde güvenilir yöntemler olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Osteoartrit, Shear wave elastografi, Troklear kıkırdak, T2* haritalama, MRG
Ekstrakranial karotid arter darlıklarının bilgisayarlı tomografik anjiyografi ile değerlendirilmesi
iÖZETEKSTRAKRAN AL KAROT D ARTER DARLIKLARININ B LG SAYARLITOMOGRAF K ANJ YOGRAF LE DEĞERLEND R LMESDr. Mustafa DEM ROĞLUUzmanlık Tezi, Radyodiagnostik Anabilim DalıTez Yöneticisi: Yrd. Doç. Dr. Ayhan ÖZKURMart 2007, 61 sayfaÇalışmamıza Şubat 2006 ile Haziran 2006 tarihleri arasında, geçici iskemik atak, inmeöyküsü, baş dönmesi, dengesizlik, hemipleji gibi sebeplerle farklı kliniklerden, GaziantepÜniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyodiagnostik Anabilim Dalına refere edilen 37hastanın ana, internal ve eksternal karotid arterleri, bilgisayarlı tomografik anjiografi (BTA)ve dijital subtraksiyon anjiografi (DSA) ile görüntülenmeleri yapıldı. Çalışmada BTA' nınekstrakra-nial karotid arter darlığına ilişkin tanısal değeri araştırıldı ve elde edilen sonuçlarDSA bulguları ile karşılaştırıldı.Aksiyel BTA, volüm rendering tekniği (VRT) BTA ve DSA ile toplam 37 hastada 58karotid arter lezyonu incelendi.Darlık kategorilerinin belirlenmesinde DSA ile aksiyel BTA imajlarının % 96, VRTBTA imajlarının % 94 oranında uyumlu olduğu görüldü. Elde edilen sonuçlar daha önce bukonuda yapılmış olan çalışma sonuçları ile büyük ölçüde korelasyon gösterdi.Oklüzyonlarda aksiyel BTA ve VRT-BTA imajlarının duyarlılığı ve özgünlüğünün %100 olduğu saptandı.% 70-99 oranındaki darlıklarda aksiyel BTA ve VRT-BTA görüntülerinin duyarlılığı veözgünlüğünün % 100 olduğu saptandı.Damarı çevreleyen veya rezidüel lümenin yanında yoğun kalsifikasyon olmasıdurumunda VRT yöntemi başarılı olarak kullanılabilmektedir.BTA' da aksiyel kesitlerle, uygun pencere genişliği ve düzeyi sağlandığında, muralkalsifikasyon ve kontrast madde ayrımı kolaylıkla yapılabilmekte, M P ve SSD imajlarındalümeni çevreleyerek değerlendirmeyi imkansız kılan kalsifikasyonların varlığında bilerezidüel lümen rahatlıkla seçilebilmektedir. Elde edilen bulgular sonucunda BTA' da endoğru bilgilerin aksiyel kaynak kesitlerden sağlandığı sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler : Karotid arter, Stenoz, BT anjiografi
Karaciğer Kitlelerinin Multidetektör Bilgisayarlı Tomografi ile Dinamik İncelemesi
ÖZETKARACİĞER KİTLELERİNİN MULTİDETEKTÖRBİLGİSAYARLI TOMOGRAFİ İLEDİNAMİK İNCELEMESİDr. M. Suat DURAKOĞLUGİLUzmanlık Tezi, Radyodiagnostik Anabilim DalıTez Yöneticisi: Doç. Dr. Reşat KERVANCIOĞLUŞubat 2008, 117 sayfaRadyodiagnostik Anabilim Dalı'na fokal karaciğer kitlesi ön tanısı veya bilinen malignitesi olup karaciğer metastazı şüphesi ile gönderilen 127 olguya multidetektör bilgisayarlı tomografi (MDBT) ile kontrastsız incelemeyi takiben dört fazlı (erken ve geç arteryel, portal ve geç faz) dinamik kontrastlı inceleme yapıldı. Hemanjiomlu olgularda 10. ve 20. dk'larda ek kesitler alındı. Lezyonların her bir fazdaki boyanma paternleri (hipodens, hiperdens ve izodens) ve kontrastlanma miktarları (minimal, minimal-orta, orta, orta-belirgin, belirgin ) değerlendirildi ve istatistiksel analizleri yapıldı.127 olgunun 20'si (%15.7) hemanjiom, 16'sı (%12.5) HSK, (13'ü hiper, 3'ü hipovasküler), 82'si (%64.5) metastaz (77'si hipo, 5'i hipervasküler), 3'ü rejenerasyon nodülü, 3'ü basit kist, 2 `si (%1.6) psödo lezyon ve 1'i (%0.8) hamartomdu. 20 olgudaki 31 hemanjiomun tümü kontrastsız incelemede total hipodens, erken arteryel fazda %70.9'u (minimal ve orta derecede), geç arteryel ve portal fazlarda %100'ü (belirgin derecede) periferal nodüler hiperdens ve geç fazda %100'ü hiper veya izodensdi (minimal ve orta-belirgin derecelerde). HSK'lı 16 olgunun erken arteryel fazda 2'si izodens, 13'ü hipodens, 1'i hiperdens; geç arteryelde 3'ü hipodens, 13'ü hiperdens; portal fazda 8'i hipodens, 8'i hiperdens ve geç fazda 14'ü hipodens, 2'si izodensdi. 13 hipervasküler HSK'nın 11'i erken arteryel fazda minimal ve minimal-orta, 12'si geç arteryelde belirgin, 8'i portal fazda belirgin ve 12'si geç fazda minimal-orta derecede kontrastlandı. 13 hipervasküler HSK'da en belirgin kontrastlanma düzeyine geç arteryel (%92.3) ve geç arteryel ve portal fazı kapsayan iki fazlı çalışmada (%100) ulaşıldı. HSK'lı olguların 8'inde venöz, 6'sında kapsül dışına invazyon ve 6'sında kapsüler boyanma saptandı. 77 hipovasküler metastazın erken arteryel fazda %96.1'i, geç arteryelde %98.7'si, portal fazda %100'ü ve geç fazda %98.7'si hipodens boyanma paterni; erken arteryel fazda %100'ü minimal, geç arteryelde %72.7'si minimal-orta, portal fazda %92.2'si orta ve geç fazda %84.4'ü minimal-orta derecelerde kontrastlanma gösterdi.Dinamik MDBT karaciğer kitlelerinin saptanması, lokalizasyonlarının belirlenmesi, karakterizasyonları ve tedavilerinin planlanması ile birlikte hepatik perfüzyon bozukluklarının görüntülenmesinde seçkin bir görüntüleme yöntemidir. Geç arteryel fazlı trifazik inceleme yeterli fazik inceleme olarak kabul edilebilir. Hemanjiomlar için ilave geç kesitler gerekebilir.Anahtar Kelimeler: Karaciğer fokal kitleleri, Multidetektör BT
Yaygın parankimal akciğer hastalıklarının saptanmasında yüksek rezolüsyonlu Bt: Konvansiyonel bt ile karşılaştırılmalı değerlendirme
Alt ekstremite tıkayıcı arter hastalıklarında renkli doppler us: DSA ile karşılaştırımalı değerlendirilme
Epilepsilerin değerlendirilmesinde bilgisayarlı tomografi ile manyetik rezonans görüntülemenin yeri ve önemi
İnfantlarda bilgisayarlı tomografide tespit edilen serebral patalojik olayların ultrasonografi ve renkli doppler ultrasonografi ile değerlendrilmesi
Baş boyun patalojilerinde bilgisayarlı tomografi bulgularının histopatolojik sonuçlarla karşılaştırılması
Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde konvansiyonel bilgisayarlı tomografi ile yapılan radyolojik evrelemenin patalojik evreleme ile karşılaştırılması
Beyin kitlelerinin tanısında MR spektroskopinin yeri ile kısa ve uzun TE MR spektroskopinin karşılaştırılması
Alt ekstremite venöz yetmezliğin renkli Doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesinde değişik pozisyonda yapılan incelemelerin karşılaştırılması
Çalışmamızda valsalva manevrası ile ayakta ve supin pozisyonda yapılan incelemelerin sonuçlarının, hastaların klinik tabloları ile birlikte değerlendirilmesini ve aralarında anlamlı fark olup olmadığının ortaya konulmasını amaçladıkÇalışmamız, venöz hastalık ön tanısı ile renkli doppler ultrason (DU) için sevk edilen 100 hastanın 200 ekstremitesi ile 25 sağlıklı gönüllünün 50 ekstremitesinin incelenmesi ile elde edilen bilgilerle yapıldı. Hastalar CEAP sınıflamasına göre gruplandırıldı. CEAP'a göre C0 ve C1 kategorisine giren toplam 65 hasta Grup A, CEAP'a göre kategori C2-C6 olan 35 hasta ise Grup B, 25 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubuna da Grup C adı verildi. 500 msn'den uzun süren ters yönde akım patolojik olarak değerlendirildi. Tüm gruplarda her bir ven için her iki pozisyonda elde edilen sonuçlar T testi ile karşılaştırıldıA grubunda supinde reflüsü olan, ayakta reflü bulunmayanların oranı AFV (Ana femoral ven ) için 107'de 83 (%77.5), YFV (Yüzeyel femoral ven ) için 29'da 18 (%62) ve DFV (derin femoral ven ) için 30'da 25 (%83.3) tir. B grubunda, bu oranlar AFV için 30'da 18 (%60), YFV için 14'de 9 (%64.2) ve DFV için 7'de 7 (%100) dir. C grubunda bu oranlar, AFV için 30'da 23 (%76.6), YFV için 4'de 4 (%100) ve DFV için 4'de 4 (%100) tür. A grubu hastalarda bu oranlar VSM (Vena safena magna) proksimal için 23'de 9 (%39.1), VSM distal için 20'de 8 (%40) idi. B grubunda, VSM'da supinde reflü tespit edilen, ayakta reflü izlenmeyenlerin oranı, proksimal segmentte 32'de 1 (%3.1), distal segmentte ise bu oran 30'da 1 (%3.3) dir. Supinde ve ayakta reflü saptanmayan hastaların oranı A grubunda AFV için 50'de 48 (%96), YFV'de 128'de 119 (%92.9), DFV için 127'de 123 (%96.8),VSM proksimal kesim için 134'de 129 (%96.2), VSM distal kesim için ise 137'de 132 (%96.3) tür. B grubu hastalarda da benzer sonuçlar elde edilmiştir. AFV'de 13'de 10 (%76.9), YFV'de 29'da 26 (%89.6), DFV'de 36'da 33 (% 91.6), VSM proksimalde 11'de 10 (%90.9) ve VSM distalde 13'de 9 (%69.2) bacakta supinde reflü tespit edilememişse ayakta da reflü gözlenmemiştir. Kontrol grubunda bu oranlar daha da artmıştırSonuç olarak, venöz bozukluk ön tanısı ile renkli DU için gönderilen hastaları incelemeye başlamadan önce hastanın klinik evresini belirlemek gereksiz yere hastayı ayakta inceleme ihtiyacını azaltacak olup, özellikle VSM' da supinde valsalva ile reflü tespit edildiğinde ve supinde reflü saptanamayan hastalarda ayakta incelemeye gerek kalmayabileceğini düşünmekteyiz. Bununla birlikte özellikle derin venöz sistem venlerinde, özellikle AFV'de reflü saptandığında hastanın mutlaka ayakta da incelenmesini önermekteyiz.Anahtar Kelimeler: Venöz, Doppler, Ultrason, Supin, Ayakta
Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile yapılan radyolojik evrelemenin PET/CT ve patolojik evreleme ile karşılaştırılması
Mediastinoskopi ve/veya torakotomi sonrası küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) tanılı olgularda çok kesitli BT (ÇKBT) ile yapılan evrelemenin PET/BT ve patolojik evreleme ile karşılaştırılması amaçlandıÇalışmaya alınan 80'i erkek, 7'si kadın toplam 87 olguda American Joint Committee on Cancer'in (AJCC) kabul ettiği TNM sınıflaması kullanıldı. 87 olgu evrelemenin N, 82'si ise T komponenti yönünden değerlendirildi. T sınıflamada toraks duvarı ve mediastinal invazyon kriterleri dikkate alındı. ÇKBT'de nodal çapın 10 mm ve üzeri, PET/BT'de ise SUV'un 2.5'dan yukarı değerleri patolojik kabul edildi. Sonuçlar patolojik bulgularla karşılaştırıldı. İstatistiksel analizlerde Ki-Kare ve McNemar testleri kullanıldıÇKBT ve PET/BT'de sırasıyla 66 (%80.4) ve 64 (%78.0) olgunun T sınıflaması değişmezken, ÇKBT'de 8'er (%9.7), PET/BT'de 9'ar (%11) olguda düşük ve yüksek T evresi saptandı. T3 için ÇKBT ve PET/BT'nin sırasıyla duyarlılığı %100-91.6, özgüllükleri %91.4, PPD'si %66.6-64.7, NPD'si %100-98.4, doğruluğu %92.6-91.4; T4 için ise sırasıyla duyarlılıkları %76.9, özgüllüğü %97.1-95.6, PPD'si %83.3-76.9, NPD'si %95.7-95.6, doğruluğu %93.9-96.2 hesaplandı. Genel N sınıflamasında ÇKBT ve PET/BT'nin sırasıyla duyarlılığı %67.7-66.8, özgüllükleri %86, PPD'si %73.0-59.3, NPD'si %87.9-88.5, doğrulukları %84; sadece N2 için sırasıyla duyarlılığı %61.1-66.6, özgüllüğü %84.0-89.8, PPD'si %50.0-63.1, NPD'si %89.2-91.1, doğruluğu %79.3-85.0; N2 ve N3 birlikteliğinde sırasıyla duyarlılığı %65.0-70.0, özgüllükleri %92.8, PPD'si %54.1-56.0, NPD'si %95.3-95.9, doğruluğu %89.6-90.2 idi. Genel evrelemede (T+N) ise her iki yöntemin sırasıyla duyarlılığı %67.0-63.4, özgüllüğü %94.3-92.6, PPD'si %67.0-63.4, NPD'si %94.3-92.6, doğruluğu %76.4-74.9 hesaplandıGenel T, N ve kombine T+N değerlendirilmelerinde her iki yöntemin sonuçları arasında anlamlı fark bulunmadı. PET/BT'de T komponenti değerlendirilmesinde BT görüntülerinin önemli katkısı vardır. N2 ve N2+N3 değerlendirmede PET/BT daha güvenilir, N1 için ise her iki yöntem güvenilir değildir. Mediastinal nodal değerlendirmede ÇKBT ve PET/BT'de NPD'nin yüksekliği torakotomi öncesi ilave tetkik gerektirmediğini, PPD'nin düşüklüğü ise pozitif nodal tutulum için mediastinal örnekleme gerektirdiğini desteklemektedir.Anahtar Kelimeler: KHDAK, Evreleme, ÇKBT, PET/BT
Kohlear implant adaylarının implant öncesinde yapılmış olan bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntülemelerinin değerlendirilmesi
Konvansiyonel işitme cihazlarından yarar göremeyecek kadar ileri düzeyde sensörinöral işitme kaybı olan hastalarda kohlear implant uygulaması ile işitme sağlanabilmektedir. Kohlear implant adaylarında kohlear sinir ve kohlea varlığının gösterilmesi gerektiğinden operasyon öncesinde bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kritik öneme sahiptir. Ayrıca radyolojik değerlendirme ile işitme kaybının etyolojisi ve anatomik varyasyonlar saptanabileceğinden olası komplikasyonlar ve operasyon başarısı da önceden tahmin edilebilir. Bu retrospektif çalışmadaki amacımız, kohlear implant adaylarının ameliyat öncesi çekilen BT ve MRG incelemelerinde dikkat edilmesi gereken noktaları, karşılaşılabilecek patoloji ve varyasyonları, bizim olgularımızda tespit ettiğimiz bulgularla birlikte literatür ışığında tartışmaktır.Çalışmamızda Radyodiagnostik Anabilim Dalımızda BT veya MRG tetkikleri yapılan 100 kohlear implant adayı değerlendirildi. Olguların 44'ünün sadece BT, 56'sının ise hem BT hem MRG incelemesi bulunmaktaydı. BT görüntülerinin değerlendirilmesinde 23 olguya ait 46 kulakta (%23) konjenital, 5 olguya ait 9 kulakta (%4.5) ise akkiz olmak üzere toplamda 54 kulakta (%27.5) kohleovestibüler patoloji saptandı. Kohlear anomalilerin saptanmasında ve sınıflandırılmasında iki modalite arasında fark saptanmadı. Temporal kemiğin detaylı anatomik yapısı, fasiyal sinirin temporal kemikteki seyri ve juguler bulbun konumu ancak BT ile gösterilebildi. Kohlear sinirin direk görüntülenmesi ve santral patolojilerin değerlendirilmesi ise sadece MRG ile mümkün oldu. Ayrıca kohlear obliterasyon MRG ile daha erken dönemde saptanabildi.Sonuç olarak, temporal kemiğin ve iç kulağın görüntülenmesinde her iki modalite birbirinden farklı ancak birbirini tamamlayıcı bilgiler sunmaktadır. Bu nedenle kohlear implant adaylarının preoperatif radyolojik değerlendirilmesinin hem BT hem MRG'yi kapsaması gerektiği düşüncesindeyiz.
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri evrelemesinde gözlemciler arasındaki uyumun değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin evrelendirmesinde radyologların hastaların tanı ve tedaviyi yönlendirmedeki rolü araştırılmıştır.Yöntem: Hastanemizde küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanısı almış 25 hastanın BT filmleri retrospektif olarak birbirinden bağımsız 3 radyolog tarafından değerlendirildi. Gözlemcilerden olguları Amerikan Kanser Evreleme Birliği'nce kabul edilen TNM evreleme sistemine göre hazırlanmış bir data formu doldurarak değerlendirmeleri istendi. Bulgular kappa istatistik testiyle değerlendirildi.Bulgular: Gözlemciler arasında en düşük uyum oranları; tümör çapının tespiti, tümörün visseral plevrayla çevrili olup olmadığının değerlendirilmesi, satellit nodül, aynı taraf peribronşial LAP ve özafagus invazyonunun değerlendirilmesinde; en yüksek uyum oranları ise; kalp invazyonu ve hangi kalp odacığının invaze olduğunun değerlendirilmesi, trakea invazyonu, karşı taraf hiler LAP, sürrenal ve karaciğer metastazının değerlendirilmesinde saptanmıştır. Ayrıca aynı taraf peribronşial LAP ve aynı lob içerisinde satellit nodülün değerlendirilmesinde ise istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,015 ve p=0,020). Kalp invazyonu, hangi kalp odacığının invaze olduğu ve trakea invazyonunun değerlendirilmesinde 1. gözlemciyle 3. gözlemci arasında; karşı taraf hiler LAP'ın değerlendirilmesinde 2. gözlemci ile 3. gözlemci arasında mükemmel uyum olduğu saptanmıştır (k=1,00). Tümörün visseral plevrayla çevrili olup olmadığının değerlendirilmesinde 1. gözlemci ile 2. gözlemci arasında; tüm akciğer atelektazisinin değerlendirilmesinde 2. gözlemci ile 3. gözlemci arasında belirgin uyumsuzluk saptanmıştır (k=-0,076, k=-0,040).Sonuçlar: Küçük hücreli dışı akciğer kanserinin evrelemesinde radyologlar arasında değerlendirme farklılıkları bulunabilmektedir. Bu durum hastalığın yakalanma evresini ve tedavi protokolünü belirlemede önemlidir.Anahtar kelimeler: Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde evreleme, gözlemciler arası uyum, kappa testi
Subklinik hipotiroidili hastalarda erken aterosklerozun saptanmasında karotis intima-media kalınlığının önemi
Amaç: Subklinik hipotiroidi ( SKH ) kardiyovasküler hastalık için artmış riskle ilişkilidir. Bu çalışmada normotansif ve sigara içmeyen SKH' lı hastaların karotis intima - media kalınlıklarını ( İMK ) ölçüp; ötiroid , sağlıklı kişilerle karşılaştırarak SKH'nın erken ateroskleroz için risk faktörü olarak kabul edilebilirliğini değerlendirmeyi ve karotis İMK' sı ile serum lipid değerleri, tiroid sitümülan hormon ( TSH ) ve yaş ile arasındaki ilişkiyi göstermeyi amaçladıkYöntem: Bu çalışma prospektif olarak tasarlandı. Çalışma grubunu Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye A . D' de izlenen hastalar oluşturdu. SKH'sı olan 56 olgu ve tiroid fonksiyonları normal 56 kontrol grubu çalışmaya alındı. 50 yaşın üstü, obez ( BMI > 30 kg / m2 ), sigara içenler, hipertansiyonu olanlar, dibetes mellitusu olanlar, renal ve hepatik yetmezliği ve diğer sistemik hastalığı olanlar çalışma dışı bırakıldı. Her iki gruptaki hastaların beden kitle indeksi ( BMI ), total kolesterol ( TK ), LDL kolesterol ( LDL- K ), HDL kolesterol ( HDL- K ), trigliserit ( TG ) ve karotis İMK ölçümleri yapılıp birbirleriyle karşılaştırıldı.Bulgular: Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında; yaş, BMI, TG, HDL- K , serbest T3 ( ST3 ), serbest T4 ( ST4 ) değerleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır. SKH'lı hastalardaki karotis İMK, TK, LDL- K ve TSH değerleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Karotis İMK artışıyla yaş arasında orta derecede, serum TK ve LDL- K değeri arasında ise zayıf bir ilişki saptanmıştırSonuçlar: SKH ile ateroskleroz arasındaki ilişki hala belirsizdir. Bu durumun aydınlatılması önemlidir; çünkü SKH günümüzde yaygın olarak görülen bir hastalıktır. L- T4 tedavisinin uygun SKH'lı kişilerde yapılması ateroskleroz gelişimini engelleyebilir. Ultrasonografi İMK' yı ölçmede kullanılan kolay, ucuz ve noninvaziv bir yöntemdir. SKH'lı hastalarda karotis İMK' sı ölçülerek yüksek bulunan hastalarda kardiyovasküler hastalıklar açısından riski azaltmak için L- T4 tedavisinin verilmesinin morbidite ve mortaliteyi önemli ölçüde azaltacağına inanmaktayız. Ancak konuyu daha iyi netleştirebilmek için, daha geniş kapsamlı, tedavi- plasebo kontrollü, prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruzAnahtar kelimeler: Subklinik hipotiroidi, erken ateroskleroz, karotis intima - media kalınlığı
Erişkinlerde patellar tendon elastikiyetinin dekatlara göre shear wave elastografi ile değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı, normal patellar tendonu shear wave elastografi ile değerlendirmek ve tendon elastikiyetinin yaş ile birlikte değişip değişmediğini saptamaktır. Çalışmaya 74'ü kadın ve 61'i erkek olmak üzere toplam 135 sağlıklı gönüllü birey dahil edilmiştir. Olgular dekatlara göre 20-29 yaş (1.Grup), 30-39 yaş (2.Grup), 40-49 yaş (3.Grup), 50-59 yaş (4.Grup) ve 60-69 yaş (5.Grup) olarak gruplandırılmıştır. Siemens Acuson-S2000 US cihazı ile 9L4 (4-9 MHz) lineer prob kullanılarak patellar tendonun uzunluğu ve üst, orta ve alt kısımlarda kalınlıkları ölçülmüştür. Virtual Touch Quantification (VTQ/ARFI) yöntemiyle üst, orta ve alt bölgenin elastografisi yapıldı ve sonuçlar birbirleriyle karşılaştırılmıştır. Olguların radyolojik parametreleri, BMI değerleri ile de karşılaştırılmıştır. Erkeklerde kadınlara göre tüm yaş gruplarında patellar tendon uzunluğu, kalınlığı ve SWV değerleri yüksek bulundu (p = 0,001). Yaş grubu arttıkça shear wave hızında istatistiksel olarak anlamlı azalma bulundu (p = 0,001). BMI ile SWV arasında zayıf negatif korelasyon bulundu. Çalışmamızın sonucunda, patellar tendon sertliğinde yaş ile birlikte istatistiksel olarak anlamlı azalma bulunmuştur. Bu konuda daha ileri çalışmalar yapılması daha net bilgilere ulaşılmasını sağlayacaktır. Sonuç olarak ultrason elastografi, patellar tendon değerlendirilmesinde US'ye yardımcı ve güvenilir bir yöntemdir.
Menisküs yırtığı tanısında diz manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile artroskopi bulgularının karşılaştırılması: MRG'de pozitif ve negatif öngörü sebeplerinin araştırılması
Bu çalışmada, yapılan diz MRG ile artroskopi bulgularının karşılaştırılmasıve menisküs yırtığı tanısında MRG'de pozitif ve negatif öngörü sebeplerininaraştırılması amaçlanmıştır.Diz MRG gerçekleştirilen ve menisküs hasarı nedeniyle artroskopi yapılan106 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaşları 19-76 arasında (ortalama 44.7)olup, 42'si kadın, 64'ü erkekti. Olguların, 59'u 1.5 Tesla (T) MR cihazında (GESigna Excite,Wisconsin,WI, USA), 47'si ise 3 Tesla (T) MR cihazında (SiemensVerio VB17, Erlangen, Almanya) incelendi. Elde olunan MR görüntüleri işistasyonlarında kas-iskelet MRG konusunda deneyimli iki radyolog tarafındandeğerlendirildi. İki veya daha fazla ardışık görüntülerde veya hem koronal hem desagittal görüntülerde bir eklem yüzeyi ya da serbest kenarı ile ilişkili olanintrameniskal sinyal artışının varlığı veya meniskal cerrahinin olmadığı birdurumda anormal meniskal morfolojinin bulunması kesin menisküs yırtığı olarakdeğerlendirildi. MRG'de tek görüntüde bir eklem yüzeyi ya da serbest kenarı ileilişkili olan intrameniskal sinyal artışı ise şüpheli yırtık olarak değerlendirildi.Menisküs yırtıkları menisküs ön boynuz, gövde ya da arka boynuz yerleşimliolarak belirtildi. Menisküs yırtıklarının tiplendirilmesinde cerrahi sınıflamakullanıldı ve radyal, flap tarzında, horizontal, longitudinal, kova sapı veyakompleks yırtıklar şeklinde isimlendirildi. Her olgu iki radyolog arasında görüşbirliği sağlanarak değerlendirildi ve artroskopik tanıları ile karşılaştırıldı.Artroskopide 106 dizden 96'sında, MR görüntülemede ise 106 dizden88'inde menisküs yırtığı saptandı. Artroskopide menisküs yırtıklarının 61'i medialmenisküste, 17'si lateral menisküste, 18'i ise hem lateral hem de medialmenisküste; MRG'de menisküs yırtıklarının 55'i medial menisküste, 16'sı lateralmenisküste, 17'si ise hem lateral hem de medial menisküste saptandı. HemMRG'de (%44.3) hem de artroskopide (%30.2) en çok saptanan yırtık tipi medialmenisküs arka boynuzunda kompleks yırtıktı. Cinsiyet, yaş, MR cihaz gücü,effüzyon varlığı, travma varlığı, kemik kontüzyon varlığı, parameniskal kistvarlığı, ÖÇB yırtığı varlığı ve diskoid menisküs varlığı ile menisküs yırtığıtanısında arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Lateral ve medialmenisküste menisküs yırtığı varlığı tanısında MRG ile artroskopi arasında geçensüre 30 günden az olan olgularda MRG'nin duyarlılığı %94.1 ve doğruluğu %91.1iken, 60 günden fazla olan olgularda MRG'nin duyarlılığı %72.7 ve doğruluğu%73.9 bulundu. Menisküs yırtığı varlığı tanısında MRG'nin doğruluk oranlarıMRG ile artroskopi arasında geçen süre 60 günden fazla olan olgularda dahadüşük bulundu. Menisküs yırtığı tanısında artroskopi altın standart olarak kabuledildiğinde; MRG'nin duyarlılığı %88.5, seçiciliği %80, PTD %97.7, NTD %92.1ve doğruluğu %87.7 idi. MRG ile menisküs yırtığı varlığı tanısı arasındaistatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=<0,001). Menisküs yırtığı tanısındaartroskopi altın standart olarak kabul edildiğinde MRG'nin duyarlılığı, seçiciliğive doğruluk oranı yüksek bulundu.MRG, menisküs yırtığı tanısında artroskopi sonuçları ile yakın doğruluktaolup tanıda etkin bir görüntüleme yöntemidir.Anahtar kelimeler: Manyetik rezonans görüntüleme; menisküs yırtığı;artroskopi
Çok kesitli bilgisayarlı tomografi ürografide farklı hazırlık protokollerinin tanıya katkısı
Bilgisayarlı Tomografi Ürografi (BTÜ), intravenöz kontrast madde (İVKM) kullanılarak çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) ile ekskretuar fazda böbrekler, üreterler ve mesaneyi değerlendirmek için kullanılan bir görüntüleme yöntemidir. BTÜ yanlızca üriner trakt lümenini göstermekle kalmaz, aynı zamanda üriner trakt duvar yapısını ve çevre dokuları da gösterir. BTÜ'de üstünlüğü kesin olarak kanıtlanmış spesifik bir hazırlık yöntemi mevcut değildir. Bu nedenle birçok radyoloji kliniğinde farklı yöntemler uygulanabilmektedir.BTÜ görüntüsünü hasta pozisyonu, çekim öncesi hazırlık, kullanılan kontrast madde dozu ve enjeksiyon süresi, kompresyon uygulanıp uygulanmaması, çekim tekniği gibi bir çok faktör etkilemektedir. Bu çalışmadaki amacımız BTÜ öncesi yapılacak olan hasta hazırlığı için uygulanan yöntemlerin birbirlerine olan üstünlüklerini ve dezavantajlarını ortaya koyarak en ideal hazırlık yöntemini önermektir.Çalışmamıza Haziran 2010 ile Ekim 2011 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi klinik ve polikliniklerinde muayeneleri sonucu BTÜ endikasyonu konularak incelemeleri yapılan 100 olgu dâhil edildi. Bu olgular rastlantısal olarak 20 `şerli 5 gruba ayrıldı. Ön hazırlık aşamasında; I. gruba 1000 ml su içirildi, II. gruba 250 ml salin infüzyonu yapıldı, III. gruba 250 ml salin infüzyonu sonrası 0,1 mg/kg furosemid İV olarak uygulandı, IV. gruba 0,1 mg/kg İV furosemid verildi ve V. grubada 1000 ml su içirilmesi sonrasında 0,1 mg/kg İV furosemid yapıldı. Bu ön hazırlık sonrası standart BTÜ incelemeleri ile üreterler proksimal, orta ve distal segmentlerde opasifikasyon derecelerine göre birbirleri ile karşılaştırıldı.Üreterlerin tümünün görüntülenmesi yönünden grupların birbirleri ile olan karşılaştırmasında üç üreter segmenti görüntülemesi için gruplar arasında anlamlı farklılıklar saptandı (p<0.05). Bu farklılıkların hangi gruplar arasında anlamlı olduğunu belirlemek için herbir grubun ikili olarak birbirleri ile olan karşılaştırılmasında; proksimal üreter segmenti için II. grup ile diğer dört grup arasında, orta ve distal üreter segmenti için ise II. grup ile III. grup ve IV. grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). Böbrek parankim kontrastlanması ve mesane opasifikasyonu bütün olgularda yeterli derecede gerçekleşti.Günümüzde giderek intravenöz ürografi (İVÜ)'nin yerini almaya başlayan BTÜ için halen spesifik bir hazırlık yöntemi önerilememektedir. Çalışmamızda proksimal üreter görüntülenmesinde İV salin uyguladığımız grup II'nin diğer 4 grupdan daha başarısız olduğunu saptadık. . Diğer grupların birbirlerine üstünlükleri saptanmadı. Orta ve distal üreterlerin görüntülenmesin de ise; furosemid uygulanan grup IV ve furosemidle kombine İV salin uygulanan grup III'ün, İV salin uygulanan grup II'den daha üstün olduğu saptandı. Diğer grupların birbirlerine üstünlükleri saptanmadı.Anahtar Kelimeler: BT ürografi, hasta hazırlığı, furosemid, salin, üreter
KOAH hastalarında retrobulber hemodinamik değişikliklerin doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Cihan Çelik, KOAH hastalarında retrobulber hemodinamik değişikliklerin doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Radyoloji Tezi, Zonguldak, 2012.Amaç: KOAH hastalarında oküler damarlardaki hemodinamik değişikliklerin, doppler ultrasonografi ile değerlendirmesi amaçlanmıştır.Yöntem ve Gereç: KOAH'lı 60 hasta ve 35 sağlıklı denekte retrobulber alanda oftalmik arter(OA), santral retinal arter(SRA) ve posterior silier arterde(PSA) pik sistolik hız(PSH), end diastolik hız(EDH), rezistif indeks(RI) ve pulsatilite indeksi(PI) ölçülmüştür. KOAH hastaları GOLD(Global obstructive lung disease) sınıflamasına göre grup 1(evre 1 KOAH: ılımlı hava akımı kıstlılığı), grup 2(evre 2 KOAH: ağırlaşan hava akımı kısıtlılığı) ve grup 3(evre 3 KOAH: şiddetli hava akımı kıstlılığı) olarak gruplandırılmıştır. Her grup yaş ve cinsiyet açısından benzer 20 hasta içermekte olup ölçümler herbir katılımcıda her iki gözde de yapılmıştır.Bulgular: Çalısmaya yaş aralığı 43-79, yaş ortalaması 65 olan 60 KOAH hastası ve yaş aralığı 49-79, yaş ortalaması 62 olan 35 kontrol deneğinden oluşan 95 kisi dahil edilmiştir. Gold sınıflamasına göre hastaların 20 si Grup 1 (17 erkek ,3 kadın ve yaş ortalaması 65.1±8.2), 20 si Grup 2 (17 erkek ,3 kadın ve yaş ortalaması 63.8±8.3 ) ve 20 si Grup 3 (17 erkek ,3 kadın ve yaş ortalaması 65.1±7.9) den oluşmaktaydı .Kontrol grubu ise 35 (29 erkek, 6 kadın ve yaş ortalaması 62.4±8.3) kişiden oluşmaktaydı. OA, SRA ve PSA da RI ve PI ölçümleri grup 3 hastalarında kontrol grubuna göre ve diğer gruplara göre belirgin olarak yüksek çıkmıştır.Kontrol grubu, grup 1 ve grup 2 arasında OA, SRA ve PSA, RI ve PI değerleri açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. Tüm gruplar arasında OA, SRA ve PSA, PSH ve EDH değerlerinde belirgin bir fark izlenmemiştir. Her bir katılımcıda sağ ve sol göz arasında bakılan parametreler açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır.Sonuç: KOAH hastalığında oküler arterlerde hemodinamik değişiklikler geç evrede gelişir ve bu değişiklikler renkli dupleks doppler ultrasonografi ile noninvaziv ve güvenli olarak kolayca ölçülebilir. Çalışmamızda evre 3 KOAH hastalarında OA, SRA, PSA da artmış PI ve RI değeri aktive olmuş vasküler mediatörlere bağlı vazospazmı yansıtır. Ayrıca sadece Evre 3 KOAH hastalarında orbital artelerde PI ve RI değerlerinin artmış olması, hipoksinin veya vasküler mediatörlerin belli bir düzeyden veya süreden sonra orbital vasküler yapıları etkileyebileceğini düşündürmektedir.Anahtar Sözcükler: Renkli dupleks doppler ultrasongtafi, retrobulber hemodinamik değişiklikler, kronik obstrüktif akciğer hastalığı
Auralı ve aurasız migren hastalarında karotis arter, vertebral arter ve retrobulber hemodinamik değişikliklerin doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Çalışmamızda auralı ve aurasız migren hastalarında renkli dupleks doppler ultrasonu kullanarak, migrende karotis arter, vertebral arter ve oküler arterlerde ki hemodinamik değişikliklerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Bülent Ecevit Üniversitesi, Nöroloji Anabilim Dalı polikliniğinde migren hastalığı tanısı almış 64 hasta ve 36 sağlıklı kontrol grubu bu çalışmaya dahil edildi. Migren hastaları Uluslararası Baş Ağrısı Sınıflandırmasına göre auralı ve aurasız olarak iki gruba ayrıldı. Migren hastaları başağrızıs dönemde değerlendirildi. Ölçümler her bir katılımcıda her bir karotid, vertebral arter ve her iki gözde yapıldı. Karotid arterlerde intima media kalınlığı(KİMK), vertebral arterlerde çap ve volum flow bakıldı. Retrobulber alanda oftalmik arter(OA), santral retinal arter(SRA) ve posterior silier arterde(PSA) pik sistolik hız(PSV), end diastolik hız(EDV), ortalama hız(MDV), maksimum hız(TAMAX), sistolik akım hızı/ diastol sonu akım hızı(PSV / EDV), diyastol sonu akım hızı /sistolik akım hızı(EDV / PSV), rezistivite indeksi(RI), pulsatilite indeksi(PI) ölçüldü.Çalışmamızda tüm migren hasta grubunda sağ SRA'da TAMAKS, sağ OA'da PSV/EDV ve EDV/PSV, sol OA'da PSV kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Aurasız migren hastalarında sağ SRA'da PI değeri auralı migren hastalarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Migrenli erkek hasta grubunda sol SRA'da EDV / PSV, OA'da EDV ve MDV değerleri migrenli kadın hasta grubuna göre yüksek bulundu.Migrenli kadın hasta grubunda vertebral arter çapları erkek hasta grubu ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede azalmış bulundu.Karotis intima media kalınlığı ve vertebral arter volum flow'ları bakımından hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır.Migren hastalarının göz tansiyonları normal sınırlar içinde bulundu.Bizim çalışmamızın amacı migren hastalarında renkli dupleks doppler ultrasonografi ile karotis arter,vertebral arter ve oküler vasküler hemodinamik değişiklikleri değerlendirmek ve farklı migren tiplerindeki hastaların doppler bulgularını kendi aralarında ve kontrol grubuyla karşılaştırmakdı. Sonuç olarak çalışmamızda karotid sistemde anlamlı bir bulguya raslamadık. Ancak literatürde bizim çalışmamıza benzer az sayıda ki çalışmada migren hastalarında serebrovasküler hemodinamik değişiklikler olabileceği sonucu bulunmuştur. Sonuçlara göre migren ağrılarında intrakranial arterlerden çok retrobulber hemodinami tepki göstermektedir. Literatürde migren hastalarında oküler arterlerdeki hemodinamik değişiklikleri araştıran çalışma oldukça azdır. Bizde çalışmamızda karotid sistemden ziyade okuler ve vertebral sistemde anlamlı değişiklikler saptadık. Migrende oküler sistemdeki bu değişikliklerin vasküler yapı ve otonomik disfonksiyonla ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz. Vertebral arterdeki hipoplazi arka sistem dolaşımında hipoperfüzyonuna neden olduğu için nörolojik semptomlar ortaya çıkmaktadır. Ancak bununla ilgili mevcut çalışma eksikliği nedeniyle bu alanda geniş hasta serileri ile ileri çalışmalar yapılmalıdır.
İnfertil erkeklerin değerlendirilmesinde skrotal ultrasonografi ve renkli doppler ultrasonografi bulguları
Çalışmamızda, primer infertil çiftlerde erkek hastalardaki testiküler arter kapsüler ve intratestiküler dallarından elde edilen pik sistolik hız (PSV), end diyastolik hız (EDV) ve rezistivite indeksi (RI) gibi arteryel Doppler parametreleri ve intra-ekstra testiküler sonografik anormalliklerin sıklığı ile semen analizi bulguları arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Kasım 2015 ve Nisan 2016 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Üroloji Anabilim Dalı Polikliniğini tarafından daha önce hiç gebe kalmamış, en az bir yıl boyunca korunmasız denemeden sonra gebe kalmada başarısız olan çiftlerden, kadın doğum polikliniğine konsulte edilerek bayan faktörleri dışlanmış olan infertil erkek hastalardan, primer infertilite ön tanısı ile skrotal renkli doppler ultrasonografi (RDUS) istemiyle gönderilen ve aynı zamanda semen analizi istenen ardaşık 118 hasta çalışmaya dahil edildi. 118 hastadan 1 hasta tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu, 9 hasta varikosel operasyonu hikayesi, 4' ünde kriptorşidizm ve orşioektomi hikayesi bulunduğundan çalışmadan çıkarıldı. Toplam 104 olguya ait 208 adet testis incelendi. Bülent Ecevit Üniversitesi, Radyoloji Anabilim Dalında tüm hastalara intra-ekstratestiküler anormallikleri belirlemek amacı ile sonografik inceleme ve RDUS ile her iki testiküler arter kapsüler ve intratestiküler dalından PSV, EDV, RI değerleri ölçülerek değerlendirilmiştir. Hastaların inceleme sonuçları semen analizi değerleri ile karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda semen analizi bulguları ile testis volümleri açısından farklılık saptanmış olup epididim baş ve korpus çapları ile sonografik anormalliklerin sıklığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi. Kapsüler ve intratestiküler ortalama PSV, EDV, RI değerlerinde sperm sayısı açısından yapılan karşılaştırmada azoospermik, oligospermik ve normospermik olgularda tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Normospermik erkek infertil olgular, hem azoospermik hem de oligospermik hastalar ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur. Azoospermik ve oligospermik olgu gruplarında PSV ve EDV açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiş ancak RI değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Benzer şekilde sperm hareketlilikleri açısından sınıflamada gruplar arasında PSV, EDV, RI değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterilmiştir. Sonuç olarak primer infertil çiftlerden erkek hastalarda vasküler değişiklikleri değerlendirmede ve semen analizi bulgularını tahmin etmede Doppler Ultrasonografi invaziv olmayan güvenli ve tekrarlanabilir bir yöntem olarak oldukça yararlı bilgiler sağlayabilir., Anahtar Sözcükler: Primer infertil erkek hasta, Renkli Doppler ultrasonografi, semen analizi
Konjenital akciğer lezyonları: Fetal manyetik rezonans görüntüleme, prenatal ultrasonografi ve postnatal düşük doz bilgisayarlı tomografi anjiografi kullanılarak yapılan hacim ölçümüne dayalı lezyon tipinin öngörülmesi
AMAÇ: Üç ana tip konjenital akciğer lezyonunun hacim ve büyüme oranlarının karşılaştırılması, hacim ölçümünün lezyon karakterizasyonundaki etkinliğinin tanımlanması amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda patolojik olarak kanıtlanmış konjenital akciğer hastalığı olan 59 infant (0-101 gün) retrospektifolarak değerlendirildi. Görüntüleme yöntemlerinden aynı günde (gestasyonun +/ - 24,4 haftasında) fetal MRG ve prenatal US ve postnatal olarak da BTA uygulandı. US hacimleri prenatal ultrason raporlarından alındı. Fetal MRG 1.5 T MRG sistemi ile yapıldı. BTA ise 64-kesitli BT sistemi ile düşük doz protokolü kullanılarak gerçekleştirildi. Daha sonra çalışma istasyonlarında hacim ölçümleri gerçekleştirildi. Lezyonlar 3 ana kategoride sınıflandırıldı: Bronşiyal atrezi (BA), konjenital kistik adenomatoid malformasyon (KKAM) ve bronkopulmoner sekestrayon (BPS). Ancak lezyonların %40`ından fazlasında birden çok histolojik tipin olduğu görüldü. Tanımlaman lezyonlar ve toplam akciğer hacimleri elde olunan MRG ve BT görüntülerinden anlatılan bilgisayar yazılımları kullanılarak hesaplandı. İstatiksel ölçüm; gruplar arası ve sınıf içi ortalama lezyon hacmindeki anlamlı farklılık degişkenlik analizi, sınıf içi korelasyon ve Fisher Testi kullanılarak yapıldı (p<.05).BULGULAR: MRG görüntülerinden elde olunan hacim ölçümleri şu şekildedir. BA için 11.6cc (95%CI 7.7-15.1), KKAM için 17.6 cc (95%CI 12.6-22.6) ve BPS için 21.1cc (95% CI 12.8-29.6). Prenatal US hacimleri sırasıyla BA için 9.6cc ( 95%CI 6.6-12.7) , KKAM için 18.1cc (95%CI 13.3- 22.9) ve BPS için 16.1cc (95%CI 10.5-25.2). Lezyonların MRG ve US ölçümleri arasındaki sınıf içi korelasyon katsayısı BA için 0.94 (% 95 CI 0.87-0.98) ve KKAM için 0.95 (% 95 CI 0.87-0.95) olarak tespit edildi. BTA ile; BA için 12.1cc (%95 CI 9.3-15.2), KKAM için 20.8cc (%95 CI 13.0-28.7), BPS için 20.5cc (%95 CI 12.3-28.6) hacim hesaplandı.SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamızdaki bulgular değerlendirildiğinde; MRG ve US ile ölçülen BA ve KKAM hacimleri arasında güçlü bir uyum olduğu görüldü. Literatürde yaklaşık 25. gestasyon haftasında KKAM `da pik boyut artışı olduğu bildirilmesine rağmen bizim olgu grubumuzda; prenatal dönemde US ve MRG ile ve postnatal olarak da BTA'da ölçüldüğü gibi, KKAM'nun salt boyutunda ılımlı artış, BA hacminde göreceli olarak stabil seyir ve BPS hacminde az miktarda düşme olduğu görüldü . Ancak, üç ana tip lezyon hacminde de zaman içerisinde göğüs boşluğu hacminin genişlemesine göreceli olarak azalma olduğu saptandı.
Karotis stentleme yapılan olguların takibinde BT anjiyografi uygulaması
Günümüzde KAS yapılan olguların takibinde kullanılan standart bir görüntüleme protokolü bulunmamaktadır. Görece basit, objektif ve noninvaziv bir inceleme yöntemi olan BTA'nın stentleme yapılan olgularda kullanılabilir olup olmadığının ortaya konması yararlı olacaktır. Çalışmamızda BTA'nın stentleme yapılan karotis arterlerin değerlendirilmesinde uygun bir inceleme yöntemi olup olmadığının tanımlanması amaçlanmıştır. Toplam 62 olgu (48 erkek, 14 kadın; ortanca yaş 66 (50-81yaş aralığı)ve 64 stentlenmiş karotis arter (39 Wallstent, 25 nitinol stent) çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm olgulara BT anjiyografi ve vasküler US incelemeleri yapılmıştır. BTA ve US görüntüleri değerlendirilebilirlik ve stent lümen açıklığı açısından karşılaştırılmıştır. BTA görüntülerinde darlık oranlarının hesaplanması görsel değerlendirme (?% 50 darlık var ya da yok) ile ?NASCET? yöntemi iki farklı rekontrüksiyon filtresi kullanılarak yapılmıştır. US için ?% 50 darlık PSV'ye (?200 cm/sn) ve İKA/AKA PSV oranının ?2,5 olmasına göre tanımlanmıştır. Ayrıca BTA'da bulunan darlık oranları kateter anjiyografi ile karşılaştırılmıştır (n=9, % 15) US'de B-flow yöntemi kullanılarak ölçülen intimal kalınlık artışları BTA'da iki farklı filtrede ölçülen değerler ile karşılaştırılmıştır. Bu değerler kullanılarak ROC analizi ile BTA'nın tanısal doğruluğu değerlendirilmiştir. Ayrıca intimal kalınlık artışı izlenen düzeyler kaydedilmiş ve sıklığı tanımlanmıştır. BTA incelemelerinde ortalama radyasyon dozuHelikal baş-boyun incelemelerinde 2,09 mSv, stent düzeyinin tarandığı aksiyel BT incelemelerinde ise 0,42 mSv olarak hesaplanmıştır. BTA ve US görüntülerinde, ?mükemmel, değerlendirilebilir? puanı alan 36 (% 56,3) ve 34 (% 53,1), ?kötü, değerlendirilemez? puanı alan görüntü 0 (% 0) ve 3 (% 4,7) olarak bulunmuştur. BTA'nın değerlendirilebilirlik açısından US'ye eşit ya da üstün olduğu stent sayısı 53'tür. Stentlerin tümünde darlık oranı BTA ve US'de değerlendirilmiştir. BTA'da ?NASCET? yöntemiyle ?% 50 darlık bulunan 14 stent vardı. US'de bunlardan sadece 7 stentte hız artışı olduğu saptandı. Kateter anjiyografi yapılan tüm olgularda BTA ve US'de PSV'ler uyumluydu. İntimal kalınlık artışının en sık izlendiği stent düzeyi orta kesim ve posterior stent yüzeyi olmuştur. BTA'da kullanılan filtreler ile US arasında Pearson analizinde yüksek uyum oranları bulunmuştur. En yüksek değerler ?nitinol stent? grubunda bulunmuştur (standart filtre için r=0,965, bone filtre için r=0,946). İntimal kalınlık artışı üzerinde BTA'nın 0,75 mm. Eşik değer için ?standart? filtredeki duyarlılığı % 88,9, özgüllüğü % 90, 0,65 mm eşik değer için ?bone? filtredeki duyarlılığı % 64,8 özgüllüğü % 90 bulunmuştur. BTA US'ye göre daha iyi görüntü kalitesi sağlamaktadır ancak değerlendirilebilen olgularda darlık oranları BTA'da US'den daha yüksek hesaplanabilmektedir. BTA US'de değerlendirilemeyen olguların takibinde alternatif olarak kullanılabilir. Stent daralması olan daha çok sayıda olgunun değerlendirilmesi bu iki yöntemin güvenilirliğini daha net ortaya koyacaktır.
Çocuklarda demir eklikliği anemisinde ultrasonografi ve doppler ultrasonografi bulguları
Bu çalışmanın amacı; demir azalması (DA), demir eksikliği (DE) ve demir eksikliği anemisi (DEA) olan çocuklarda karaciğer, dalak ve ana vasküler yapılarının, ultrasonografi (US) ve Doppler US bulgularını ortaya koymaktır.Pediatri polikliniğine başvuran ve DA, DE, DEA tespit edilen 122 hasta grubu ile 40 kişilik kontrol grubunun, power Doppler US cihazı kullanılarak, karaciğer ve dalak boyutları, portal ven ve splenik ven çapları, sol A. Carotis communis (CCA) ve A. Carotis interna (İCA) maksimum (Vmax) ve minimum (Vmin) hızları, pulsatilite (Pİ) ve rezistif indeksleri (Rİ) ölçüldü. Karaciğer ve dalak parankim ekoları değerlendirildi.DEA lı grupta 20 olguda (% 35) hepatomegali, 3 olguda (% 5) splenomegali tespit edildi. Sol CCA ve İCA Vmax hızlarında, DA, DE, DEA grupları arasında sırasıyla hafif bir hız artışı dikkati çekerken, kontrol grubu ile karşılaştırmalı değerlendirmede, DE de; CCA Vmin, İCA Vmax, İCA Vmin, İCA Pİ, DEA da; CCA Vmax, CCA Vmin, CCA Pİ, İCA Vmax, İCA Vmin, İCA Pİ değerlerinde anlamlı fark izlendi.Sonuç olarak, hemoglobin (Hb) azalması ve aneminin derinleşmesi ile birlikte CCA ve İCA da akım hızlarında artış dikkati çekmekte ve Pİ değerleri de hafif artış göstermektedir. DEA lı olgularda muhtemelen enfeksiyona olan yatkınlıktan dolayı hepatomegali ve daha az sıklıkta splenomegali görülebilmekte olup, eşlik edebilecek bulgu ve patolojilerin ortaya konması ve neticesinde tanı ve tedavide elde edilecek başarılı sonuçlar açısından, hastalara noninvaziv, ucuz, kolayca uygulanabilen ve tekrarlanabilen batın US ve gereğinde Doppler US incelemesi yapılması yararlı olacaktır.
Kolestazlı hastalarda karaciğer hemodinamik değişikliklerin renkli doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada kolestaz sonucu karaciğerde gelişmesi olası hemodinamik değişikliklerin non invaziv ve güvenilir bir yöntem olan renkli Doppler ultrasonografi (RDUS) ile hekimi uyarıcı öncü bulguların elde edilebilirliğinin araştırılması amaçlanmıştırRDUS ile 42 karaciğer enzim yüksekliği bulunan hasta grubu, 41 enzim ve bilurubin yüksekliğinin birlikte bulunduğu (kolestaz) hasta grubu ve 24 sağlıklı kişiden oluşan kontrol grubu incelendi. Tüm olgularda konjesyon indeks (CI), fibrozis indeks (FI),hepatik vasküler indeks (HVI), hepatik arter rezistif indeks (HA-RI), hepatik arter pulsatilite indeksi (HA-PI), portal ven hızı (PVH), portal ven çapı (PVÇ) ve dalak boyutu değerlendirildi. Elde edilen bulgular kontrol grubu, enzim yüksekliği hasta grubu ve kolestaz hasta grubu arasında istatistiksel olarak değerlendirildi.Enzim yüksekliği olan hasta grubu ile ve kontrol grubu arasında FI, HVI, HA-PI parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). Ancak CI, HA-RI, PVÇ, PVH ve dalak boyutu parametreleri açısından anlamlı fark izlenmedi (p>0,05).Enzim yüksekliği hasta grubu ile kolestazlı hasta grubu arasında ve kolestazlı hasta grubu ile kontrol grubu arasında tüm parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p<0,05).CI, FI, HA-RI, HA-PI, PVH ve HVI parametreleri açısından yüksek istatistiksel anlamlılık izlendi (p<0,001). CI, FI, HA-RI, HA-PI, PVÇ ve dalak boyutu kolestazlı hasta grubunda yükselme gösterirken PVH ve HVI azalmaktaydı.Çalışmamızın sonuçları RDUS'un; kolestazlı olgularda karaciğer hemodinamisindeki değişikiklerin non invazif olarak tanımlanmasında, hastalığın takibinde ve biliyer siroz ve PHT gibi komplikasyonlarının erkenden saptanmasında kullanışlı ve güvenilir bir yöntem olduğunu göstermektedir.
Serebral gliomaların evrelendirilmesinde; difüzyon MR, perfüzyon MR ve MR spektroskopi bulguları ile histopatolojik bulguların karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı Difüzyon MR, Perfüzyon MR ve MR spektroskopi tekniklerikullanarak gliomaların evrelendirilmesi ile histopatolojik evrelemeyi karşılaştırarak;serebral gliomaların evrelendirilmesinde noninvaziv bir yaklaşım olan Fonksiyonel MRtekniklerinin yararını araştırmaktır.Operasyon ya da stereotaktik biyopsi ile glial tümör tanısı alan 20 hasta (4 evre 2, 5evre 3 ve 11 evre 4) çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalar girişimsel işlem öncesindekonvansiyonel MR, difüzyon MR, MR spektroskopi ve perfüzyon MR görüntüleme iledeğerlendirildi.Konvansiyonel MR da kitle etkisi, ödem, kanama, nekroz, kistik alan ve kontrast tutulumudeğerlendirildi. Difüzyon MR ile b1000 mm²/sn değerlerinde görünüşdeki difüzyonkatsayısı (ADC) ölçümleri yapıldı. MR spektroskopide kolin (Cho), N-asetil aspartat(NAA), kreatin (Cr), Cho/Cr, Cho/NAA ve Lipid-Laktat (LL) metabolitleri değerlendirildive dinamik kontrastlı (DSC) MR perfüzyon tekniği ile de relatif serebral kan volümü(rCBV), relatif serebral kan akımı (rCBF) ve ortalama geçiş zamanı (MTT) değerlerihesaplandı.Düşük ve yüksek evre glial tümörler arasında yapılan değerlendirmede; tümöral,peritümöral ödem ve normal parankim ADC (ADCtm, ADCptö ve ADC np) değerleriarasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmedi. TmLL, rCBV ve rCBF değerleriyüksek evre glial tümörlerde düşük evre glial tümörlere göre yüksekti ve istatistikselolarak anlamlı farklılık saptandı. Ancak MTT değerleri arasında anlamlı farklılıksaptanmadı.Difüzyon MR, Proton MRS ve perfüzyon MR; glial tümörlerin evrelendirilmesindefaydalı fonksiyonel MR yöntemleri olup, konvansiyonel MRG'ye göre daha fazla bilgisağlamaktadır. rCBV ölçümleri evrelemeyi değerlendirmede en iyi parametredir. ADC, LL,rCBV ve rCBF'nin kombinasyonu glial tümörleri evrelemede en doğru sonucu verecektir.Anahtar Kelimeler: serebral glial tümörler, evreleme, difüzyon MR, MRspektroskopi, Perfüzyon MR
Multipl skleroz (MS) hastalarında akut atak tedavisinin etkinliğini değerlendirmede difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin önemi
Multipl skleroz (MS) santral sinir sisteminin kronik inflamatuar bir hastalığıdır. MS'de akut atak tedavisinin etkinliğini değerlendirmede klinik bulgulardaki düzelmenin yanı sıra, kontrastlı MR yaygın olarak kullanılmaktadır. Literatürde MS'de difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans (DAMR) görüntüleme bulguları ile ilgili pek çok çalışma olmakla birlikte atak tedavisi verilen hastalarda tedavi etkinliğini değerlendirmek için yapılan bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada tedavi öncesi ve sonrası akut ve kronik plaklardaki ADC değerleri ölçülerek DAMR'nin tedavi etkinliğine olan katkısını araştırmayı planladık. Ayrıca MS'li olgularda ve sağlıklı gönüllülerde normal görünümlü beyaz cevher (NGBC)'deki ADC değişiklikleri de değerlendirildi.Çalışmamıza 25 MS'li olgu ile normal beyin MR bulgularına sahip 30 sağlıklı olgu alındı. Kontrast tutan plaklar akut, tutmayanlar ise kronik plak olarak değerlendirildi. Tedavi öncesi 60 akut ve 73 kronik plak ile tedavi sonrası kalan 23 akut ve 73 kronik plaktan 3 farklı b değeri (b100, b500, b1000 sn/mm2) kullanılarak ADC ölçümleri yapıldı. Aynı parametreler kullanılarak plak komşuluğundaki ve gönüllü olgulardaki NGBC'den ADC ölçümleri yapıldı. Sonuçlar uygun istatistiksel metodlarla karşılaştırıldı.Akut ve kronik plaklarda b100, b500 ve b1000'de elde edilen ADC değerlerinde tedavi sonrası azalma izlenmiş olup bu azalma akut plaklar için b500'de, kronik plaklar için ise b500 ve b1000'de istatiksel olarak anlamlıydı. Elde edilen ortalama ADC değerleri tedavi öncesi ve sonrası sırasıyla; akut plaklarda 1.53±0.49x10-3 ve 1.43±0.58x10-3, kronik plaklarda 1.40±0.35x10-3 ve 1.34±0.36x10-3 mm2/sn olarak ölçüldü.Sonuç olarak; atak ile gelen MS hastalarında tedavinin etkinliğini değerlendirmede kontrastlı MR sekanslarının yanısıra kantitatif ölçüm yapabilme yeteneğine sahip DAMR'nin önemli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme, manyetik rezonans görüntüleme, multipl skleroz, Difüzyon ağırlıklı görüntüleme.
Diyabetik nefropatide diffüzyon MR bulguları
Diyabetes Mellitus, dünya nüfusunun yaklaşık %1-2'sini etkileyen ve yüksek kan şekeri ortak özelliğine sahip pek çok bozukluğu ifade eden bir hastalıktır. En önemli komplikasyonlarından biri son dönem böbrek yetersizliğinin ve diyabetik olgularda morbidite ve mortalitenin en önemli nedeni olan diyabetik nefropatidir. Bu çalışmanın amacı, diyabetik nefropatili hastalarda diffüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (DA-MRG) tekniği kullanılarak böbreklerde görünür difüzyon katsayısı (ADC = Apparent Diffusion Coefficient) değerlerini saptamaktır.Çalışmaya alınan diyabetik nefropatili 50 olgu ve kontrol grubunu oluşturan 50 sağlıklı gönüllüden, renal difüzyon ağırlıklı eko-planar (EPI) görüntüler elde edilerek böbreklerin b100, b600 ve b1000 değerleriyle ADC ölçümleri gerçekleştirildi.Diyabetik nefropatili olgularda bilateral böbreklerin ortalama ADC değerleri; b100, b600 ve b1000 değerleri için sırasıyla; 3.33±0.35x10-3, 2.39±0.37x10-3, 1.97±0.20x10-3 sn/mm2 bulunurken, kontrol grubundaki sağlıklı gönüllülerin normal böbreklerinde ortalama ADC değerleri ise; b100, b600 ve b1000 değerleri için sırasıyla; 3.42±0.26x10-3, 2.76±0.32x10-3, 2.18±0.21x10-3sn /mm2 tespit edildi. Diyabetik nefropatili hastalarda renal ADC değerleri b600 (p=0,001) ve b1000 (p=0,001) açısından normal böbreklere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu saptandı.Sonuç olarak; DAMRG'nin diyabetes mellitusta diyabetik nefropatinin tanı ve takibinde yardımcı bir görüntüleme tekniği olarak kullanılabileceği düşünülmüştür.Anahtar kelimeler: Difüzyon manyetik rezonans görüntüleme, diyabetik nefropati, ADC, eko-planar görüntüleme, böbrek
Aorta anevrizmalarının endovasküler tedavisi sonrası çok kesitli bt anjiografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, aorta hastalıkları nedeniyle (anevrizma-disseksiyon) endovasküler yolla aortik stent-greft tedavisi uygulanan hastaların takibinde, açık kalımın, stent-greft'in bütünlüğünün, aorta ve visseral dallarıyla ilişkisinin, pozisyonu ve migrasyonunun değerlendirilmesinde, anevrizma kesesindeki değişikliklerin ve olası endoleak'in saptanmasında, ÇKBT anjiografinin etkinliğini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2005- Aralık 2008 tarihleri arasında, endovasküler stent-greft tedavisi uygulanan 28 hastadan, post-operatif dönemde düzenli takibi yapılabilen, yaşları 51-78 arasında değişen (ortalama: 66 yıl), 14 erkek hasta dahil edildi. 11 hastaya aorta anevrizmasına yönelik, 3 hastaya ise torakal aorta disseksiyonuna yönelik aortik stent-greft yerleştirildi.Tüm hastalarda ÇKBT incelemesi sonrasında elde edilen aksiyel görüntülere ek olarak elde edilen veriler işlenenrek MPR, CPR, MIP ve VR görüntüler oluşturuldu. Bu gösterim teknikleri kullanılarak stent-greft'lerin açık kalımı, bütünlüğü, aorta ve visseral dallarıyla ilişkisi, anevrizmaların çapı ve olası komplikasyonlar değerlendirildi.Bulgular: Abdominal aorta anevrizmasına yönelik aortik stent-greft yerleştirilen 11 olgunun anevrizma kesesi maksimum çapı değerlendirmesinde, iki olguda belirgin azalma ve dört olguda minimal artış izlenirken, beş olguda belirgin değişiklik saptanmadı. Stent-greft tedavisi uygulanan tüm olguların üçünde Tip II, ikisinde Tip I endoleak izlendi. Üç olguda stent-greft'te migrasyon, iki olguda trombus, dört olguda bükülme ve bir olguda çökme saptandı.Stent-greft'lerin bütünlüğü, migrasyonu ve bükülmeler gibi yapısal bozuklukları ve stent-greft'in visseral dallarla ilişkisi, en iyi düzlem kalınlığı arttırılmış MIP ve üç boyutlu MIP görüntülerde; endoleak ve stent içi trombus ise en iyi aksiyel ve MPR görüntülerde değerlendirildi. VR gösterim, migrasyon ve bükülme gibi yapısal bozuklukların ve stent-greft'in aorta ve visseral dallarla ilişkisinin gösterilmesinde ve CPR gösterim, stent içi trombusun ve stent-greft'te çökmenin değerlendirilmesinde faydalı oldu.Sonuç: ÇKBT anjiografi, endovasküler aortik stent-greft tedavisi uygulanan hastaların takibinde, açık kalımın, stent-greft'in bütünlüğünün, aorta ve visseral dallarıyla ilişkisinin, pozisyonu ve migrasyonunun değerlendirilmesinde, anevrizma kesesindeki değişikliklerin ve olası endoleak'in saptanmasında, etkin, invasiv olmayan bir görüntüleme yöntemidir.
Migrende vasküler fizyolojik degişikliklerin transkraniyal doppler US ile değerlendirilmesi
1. ÖZETMigren; nörolojik, gastrointestinal ve otonomik değişikliklerle karakterizeepizodik baş ağrısıdır. Migrenin patofizyolojisinde serebrovasküler faktörler vehemodinamik değişikliklerin önemli rol oynadığı belirtilmektedir. TranskraniyalDoppler (TKD), noninvaziv, kolay uygulanabilen, ucuz bir inceleme yöntemidir.ntrakraniyal arterlerin değerlendirilmesi için kullanılmaktadır. Fonksiyonel testlerle,menenjitte, migrende ve posttravmatik hemodinaminin değerlendirilmesi gibikonularda çalışmalar yapılmaktadır. Biz bu çalışmamızda migrende, fizyolojik olarakoluşturulan hiperoksi ve hiperkapniye bağlı vasküler değişiklikleri değerlendirmeyiamaçladık.Migren tanısı almış, yaş ortalaması 38 (16-54) olan 51 olguda (4 erkek, 47kadın) ve yaş ortalaması 30,5 (22-42) olan 24 sağlıklı kontrol gurubunda (14 erkek,10 kadın), orta serebral arter (MCA), süperfisial temporal arter (STA) ve oftalmikarterden (OA), istirahatte, hiperventilasyon yaptırarak, hiperventilasyon sonrasıistirahatte ve nefes tutmada, pulsatilite indeksi (P ), ortalama hız (Vmean), piksistolik hız (Vmax) ve end diastolik hız (Ved) ölçümleri yapıldı.Migrenli olgular ile kontrol grubu arasında MCA' da, Vmax, Ved ve Pdeğerinde istirahat, hiperventilasyon ve nefes tutmada anlamlı fark izlendi. OA' daVmean, Vmax, Ved ve P değerlerinde istirahat, hiperventilasyon, hiperventilasyonsonrası istirahat ve nefes tutmada anlamlı fark izlenirken, STA' da ise sadece Pdeğerinde nefes tutmada anlamlı fark görüldü. Migrenli olgular kendi içinde MCA'da istirahat hali ile hiperventilasyon, hiperventilasyon sonrası istirahat ve nefestutmada, OA' da istirahat hali ile hiperventilasyon ve nefes tutmada, STA' da istirahathali ile nefes tutmada anlamlı fark görüldü.TKD, kolay uygulanabilen, non-invaziv bir teknik olarak serebrovasküleryapıları etkileyen migren ve bir çok serebral patolojinin tanısında ve tedavinintakibinde kullanılmaktadır. Çalışmamız migren etyolojisinde serebrovaskülerpatofizyolojik olayların rol oynayabileceğini desteklemektedirAnahtar Kelimeler: Transkraniyal Doppler US, migren, Orta Serebral Arter,Oftalmik Arter, Süperfisial Temporal Arter
Kronik böbrek yetersizlikli hastalarda difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme ile ölçülen renal adc (apparent dıffusıon coeffıcıent) değerlerinin normal böbreklerle kıyaslanması
ÖZETAmaç: Bu çalışmanın amacı, difüzyon ağırlıklı manyetik rezonansgörüntüleme (MRG) tekniğini kullanarak, kronik böbrekyetersizlikli (KBY) hastalar ve sağlıklı gönüllülerde, böbrek ADCdeğerlerini hesaplamak ve kıyaslamaktır.Gereç ve Yöntem: 20 kronik böbrek yetersizlikli hasta ve 45sağlıklı gönüllüden, nefes tutma esnasında difüzyon ağırlıklı eko-planar (EPI) görüntüler alındı. Hem korteks hem de medulladanb100, b600 ve b1000 değerleriyle ADC ölçümleri gerçekleştirildi.Bulgular: Normal böbreklerde, ortalama ADC değerleri b100,b600 ve b1000 değerleri için sırasıyla kortekste0,00339±0,00045, 0,00237±0,00023, 0,00193±0,00016mm2/sn; medullada ise 0,00298±0,00047, 0,00213±0,00019 ve0,00171±0,00015 mm2/sn bulunmuştur. KBY'li böbreklerde,ortalama ADC değerleri; b100, b600 ve b1000 değerleri içinsırasıyla kortekste 0,00323±0,00055, 0,00209±0,00033,0,00153±0,00011 mm2/sn; medullada ise 0,00281±0,00067,0,00183±0,00035 ve 0,00146±0,00016 mm2/sn bulunmuştur.Hem normal böbreklerde hem de KBY'de renal korteks ADCölçümleri b100, b600 ve b1000 değerleri için medulladan anlamlıolarak yüksek bulunmuştur. Renal korteks ve medulla ADCölçümleri, KBY'de b600 ve b1000 değerleri için normalböbreklere göre anlamlı biçimde düşük bulunmuştur.Tartışma: Böbreklerin difüzyon ağırlıklı eko-planargörüntülemesi, difüzyon ve perfüzyonu da içeren böbrekfonksiyonları hakkında bilgi vermektedir.Anahtar Kelimeler: Difüzyon Manyetik Rezonans Görüntüleme,Böbrek Yetersizliği Kronik, ADC, Eko-Planar Görüntüleme, Böbrek1
Temporal lob epilepsisi olan hastalarda perfüzyon mr değerlendimesi ve normal populasyonla kıyaslanması
EEG ile fokal odak saptanan temporal lob epilepsili olgularda bu alandaki perfüzyon degisikliklerinin rCBV, rCBF ve MTT parametreleri kullanılarak hesaplanması ve normal kontrol grubu ile kıyaslanması amaçlanan çalısmada EEG ile temporal odak saptanan 21 olgu ve bas agrısı ön tanısıyla beyin MRG tetkiki istemi yapılan 21 kontrol grubu kullanılmıstır. Epileptik odaktaki perfüzyon degisikliklerini saptamak amacıyla çalısma grubunda postiktal dönemdeki ilk 3 saat içerisinde ölçümler yapılmıstır. Dynamic susceptibility contrast (DSC) teknigi kullanılarak elde edilen görüntüler is istasyonunda islenerek her iki hipokampüste rCBV, rCBF ve MTT degerleri hesaplanmıstır. rCBV ve rCBF degerlerinin çalısma ve kontrol grubunda sag ve sol hipokampüs arasında anlamlı farklılık göstermedigi izlenmistir (P>0.05). Bunun nedeni çalısma grubumuzdaki patolojilerin çogunlugunu bilateral mezial temporal skleroz'un olusturmasıdır. 21 olgunun 19 unda bilateral mezial temporal skleroz, 2'sinde sag temporal lobdan kaynaklı epileptik odak saptanmasıdır. Ancak çalısma grubu ile kontrol grubu arasında yapılan karsılastırmada çalısma grubunda hipokampüslerde rCBV ve rCBF degerlerinde kontrol grubuna göre artıs oldugu dikkati çekmistir (P<0.05). MTT degerinde ise hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı degisiklik izlenmemistir (P>0.05). Çalısma grubunda kontrol grubuna göre MTT degeri artmazken rCBV ve rCBF degerlerinin artısı postiktal dönemde epileptik odagın bulundugu bölgelerde vazodilatasyon gelistigini düsündürmüstür. Anahtar kelimeler: Perfüzyon Manyetik Rezonans Görüntüleme, Temporal lob epilepsisi, rCBV, rCBF, MTT, Ekoplanar görüntüleme
Lumbosakral transizyonel vertebralarda castellvi sınıflandırması ve psoas kas alanı ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Sık görülen bir anatomik varyasyon olan Lumbosakral Transizyonel Vertebra(LSTV)'nınCastellvi sınıflaması kullanılarak sıklığını ve tiplendirmesini yapmak, psoas kas (PS)alanının LSTV ve alt tipleri ile ilişkisi saptamak, normal popülasyonla arasında anlamlı farklılık gösterip göstermediğini değerlendirmek ve literatür ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup çalışmaya 01.01.2020 ile 01.01.2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde herhangi bir nedenden dolayı tüm spinal vertebraları içerecek şekilde bilgisayarlı tomografi(BT) görüntülemesi yapılan 18-65 yaş aralığındaki 1344 hasta (482 kadın %35.8, 862 erkek %64.1) dahil edildi. 16 ve 64 dedektörlü BT cihazlarında BT görüntülerinin aksiyel kesitlerinden multiplanar rekonstrüksiyon algoritması ile sagital ve koronal görüntüler elde edildi. Değerlendirmeler aynı gözlemci tarafından iki kez körlemesine yapıldı. Psoas kası enfeksiyonu, absesi veya hematomu olan, psoas kasının primer veya sekonder olarak tutulduğu malignitesi olan, L3 vertebra fraktürü olan, lomber bölgeye yönelik cerrahi geçiren anatomik yapının bozulduğu, ileri skolyozu, grade 2 ve üzeri spondilolistezisi bulunan,kemik metastazı bulunan hastalar ile görüntüyü değerlendirmeyi sınırlayan artefaktlı çekimler çalışmaya dahil edilmemiştir. Bulgular: 1344 hastanın (482'si kadın (%35,8), 862'si erkekti (%64,1). 614'ünde(%45,7) LSTV mevcut olup hastaların 576'sında (%93,8) sakralizasyon ve 38'inde (%6,2) lumbalizasyon görülmüştür. Taraf olarak incelendiğinde 97'sinin (%16,1) sağda, 127'sinin (%21) solda ve 380'inin (%62,9) bilateral olduğu görülmüştür. Hastalar LSVT tipine göre incelendiğinde 88'inin (%14,4) 1A; 141'inin (%23) 1B; 121'inin (%19,7) 2A; 152'sinin (%24,8) 2B; 13'ünün (%2,1) 3A; 68'inin (%11,1) 3B; 21'inin (%3,4) 4 ve 9'unun (%1,5) total lumbalize olduğu tespit edilmiştir. Hastaların sağ ve sol psoas kas alanı kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Unilateral ve bilateral LSTV tipleri arasında ve unilateral LSTV alt tipleri(1A, 2A, 3A) arasında PS kas alanları arasında anlamlı fark izlenmemiştir. LSTV ile servikal kosta varlığı (p=0,003) ve onikinci kosta aplazisi/hipoplazisi (p=0,005) arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Sonuç: Çalışmaya alınan hastalarımızın %45,7 sinde LSTV izlenmiştir.Lumbosakral bölgeye yönelik yapılacak her türlü spinal girişim sırasında yanlış düzey cerrahi ya da enjeksiyonların önüne geçilmesi açısından hem LSTV'nin yüksek prevalansı hem de bu hastalarda artmış kostal varyasyon oranları göz önüne alınarak işlem öncesi hastaların tüm vertebral görüntülemeleri yapılmalı, ihtiyaç halinde olgunun diğer görüntüleme yöntemleriyle korelasyonunun gerekliliği bildirilmeli ve LSTV varlığı/tipi kesin bir doğrulukla tanımlanmalıdır. Anahtar Sözcükler: Lumbosakral transizyonel vertebra, Bertolotti sendromu, Castellvi sınıflandırması, Bilgisayarlı tomografi
Operasyon planlamasında potansiyel cerrahi öneme sahip korpus kallozum ve falks serebri arasındaki mesafenin ölçümü
Amaç: Çalışmamızın amacı, normal beyin manyetik rezonans (MRG) görüntüleme çalışmalarında KK'nin 3 farklı kısmı ile FS'nin serbest kenarı arasında ölçümler yapmak ve cinsiyet, yaşa dayalı istatistiksel bir analiz geliştirmek ve potansiyel cerrahi önemini vurgulamaktır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza Ocak 2022-Aralık 2022 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'na başvuran kontrastlı kranial MRG çekilen 18 yaş üstü 214 (113 kadın, 101 erkek) hasta dahil edildi. Çalışmamıza KK ve FS arasındaki net ayrıma izin vermeyen veya bu mesafeyi etkileyen enfeksiyon, kanama, kitle, ödem vb. durumlar dahil edilmemiştir. Sagital planlardan yararlanılarak KK ve FS arasındaki mesafe ölçüldü. FS'ye olan bu mesafeyi ölçmek için KK üzerindeki 3 sabit anatomik nokta kullanıldı. 214 normal nörogörüntüleme çalışmasında korpus kallozumun 3 anatomik noktası falks serebriye olan mesafeyi ölçmek için kullanıldı. Verilerimizin istatistiksel değerlendirmesinde IBM SPSS 21.0 for windows istatistik paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 40,28±11,85 olan 113 kadın ve yaş ortalaması 41,84±14,90 olan 101 erkek hasta dahil edilmiştir. Hastaların %52,80 'i kadın , %47,20'i erkektir. MRG çalışmasında sagital planda ölçülen, KK ve FS arasındaki mesafenin sonuçları şöyleydi: Kadınlarda, A mesafesi; ortalama 1,6779±0,5154 cm, B mesafesi; ortalama 1,9352±0,6143 cm, C mesafesi; ortalama 1,3942±0,4197 cm. Erkeklerde, A mesafesi; ortalama 1,9414±0,6368 cm, B mesafesi; ortalama 2,0557±0,7111 cm, C mesafesi; ortalama 1,3966±0,4197 cm. Mann-Whitney testlerinde elde edilen verilerin istatistiksel analizi sonucunda MRG çalışmalarında yapılan A, B,C mesafeleri ölçümlerinde erkek ve kadınlar arasında, B ve C mesafelerinde anlamlı farklılık görülmemiştir. A mesafesi ise erkeklerde kadınlara göre daha büyük ölçülmüş olup anlamlı farklılık göstermiştir(p=0,002). Sonuç: Çalışmamızda, normal beyin MRG görüntüleri KK ve FS serbest kenarı arası mesafenin, genu kesimine minimum 0,85 cm ve gövde kesimine ise minimum 0,45 cm olduğunu objektif verilerle gösterdik. Ayrıca FS serbest kenarının, KK genu kesimine olan mesafenin(A mesafesi ) erkeklerde kadınlara göre daha büyük olduğunu tespit ettik. KK ve FS arasındaki anatomik morfometrik çalışma, bölgeye güvenli cerrahi yaklaşım için bir rehber olmayı ve FS ve KK anatomisini tam olarak tanımlayarak yeni stratejilerin geliştirilmesine yardımcı olacağını düşünmekteyiz. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Korpus kallozum, Mesafe, Falks Serebri, Ölçüm, MRG
Trakeobronşiyal anomali ve varyasyonlarının yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada, yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilen hasta popülasyonunda, Infinit-pacs sistemi kullanılarak, hasta görüntülerine restrospektif olarak ulaşıldı. Her hastada trakea, her iki ana bronş ve diğer tüm lob bronşları aksiyal, koronal ve sagittal planda incelendi. Trakeal divertikül, trakeal bronş ve kardiyak bronşun sıklığı, yerleşimi ve tipleri belirtilerek, bunların cinsiyete göre görülme sıklıkları incelendi. Sağ üst lob, sağ orta lob, sağ alt lob bazal, sol üst lob, sol üst lob lingula ve sol alt lob bazal bronşunun segmental dallanma paternleri incelenerek, görülme insidansları bulundu. Ayrıca subsuperior bronş, bronş hipoplazileri gibi anomali ve varyasyonlar da incelendi. Sonuçlar, daha önce yapılmış çalışmalar ile karşılaştırıldı. Bulgular literatüre kazandırılıp, trakeobronşiyal sistemle ilgilenen hekimlere tanı, tedavi ve invaziv işlemler öncesi, yol gösterici olması ve öngürü kazandırılması amaçlandı. Bulgular: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Bölümünde, 2018 yılı içerisinde çeşitli ön tanılar nedeniyle toraksa yönelik YÇBT'si çekilen 1289 hastayı, trakoebronşiyal anomaliler varyasyonlar ve bronşların segmental dallanma paternleri açısından retospektif olarak inceledik. Hastalarımızın 687'si (%53,3) kadın, 602'si (%46,7) erkek olup, yaş ortalaması yaklaşık 48,6 idi. Çalışmamızda trakeal divertikül sıklığı %2,5 olup, erkeklerde daha sık gözlenmiştir. Trakeal divertiküllerin tamamı literatür ile benzer olarak, sağ üst paratrakeal alanda ve trakea sağ posteolateral duvardan kaynaklıdır. Trakeal bronş sıklığı %1,08 bulunmuş olup, erkek ve kadın cinsiyet arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Trakeal bronşun en sık orjin aldığı yerler sağ ana bronş ve trakea olup, en sık görüldüğü tip, displaced tip olmuştur. Aksesuar kardiyak bronş tespit ettiğimiz olgu sayımız 11 (%0,85) olmuştur. En sık orjin aldığı yer intermediate bronştur. Künt sonlanan ve bir akciğer segmentini ventile eden tip olmak üzere 2 tip tanımladık. Subsuperior bronş görülme sıklığı %21,8 idi. Sağ üst lob bronşunun en sık gösterdiği segmental dallanma paterni %87,9 ile trifurkasyon (B1,B2,B3) olurken, %10,6 bifurkasyon ve %1,5 quadrifikasyon paterni olmuştur. Sağ orta lob bronşu %94,6 horizontal tip bifurkasyon (lateral ve medial segment) şeklinde segmental dallanma gösterirken, %3,9 trifurkasyon ve %1,5 olguda ise süperior-inferior tip bifurkasyon izlenmiştir. Sağ alt lob bazal bronşta; %77 trifurkasyon, %19,3 quadrifikasyon (B7,B8,B9,B10) ve %3,3 bifurkasyon izlenmiştir. Dört çeşit trifurkasyon paterni, 5 çeşit bifurkasyon paterni saptandı. Trifurkasyon paternleri içerisinde en sık izlenen %74,2 trifurkasyon (B7,B8,B9+B10) paterni olmuştur. Bifurkasyon tipleri içerisinde en sık izlenen, medial segmentin izlenmediği lateral ve posterior bazal segmentlerin ise beraber çıktığı bifurkasyon(B8,B9+B10) tipi olmuştur. Sağ alt lob bazal bronşta; 7 olguda görülen, medial segmentin izlenmediği tirfurkasyon (B8,B9,B10) tipi sadece kadınlarda saptanmıştır. Sol üst lob bronşunda en sık görülen patern, %97,8 ile bifurkasyon (B1+B2,B3) olmuştur. Sol üst lob lingulada; %99 ile süperior ve inferior segment şeklinde görülen, bifurkasyon tipi görülmüştür. Sol alt lob bazal bronşta; %52,8 bifurkasyon, %43 trifurkasyon ve %4,3 oranında da quadrifikasyon saptandı. Erkek olgularımızda trifurkasyon paterni daha sık, kadınlarda ise bifurkasyon paterni daha sık izlendi. Toplam dört bifurkasyon ve beş trifurkasyon patern çeşidine rastladık. Bifurkasyon tipleri içerisinde en sık (B7+B8,B9+B10), trifurkasyon paternleri içerisinde en sık görülen (B7+B8,B9,B10) olmuştur. Sonuç: Çalışmamız, trakeal divertikül, trakeal bronş ve aksesuar kardiyak bronşun sıklığının literatürde yapılan çoğu çalışmadan daha sık olduğunu göstermektedir. Trakeal divertiküllerin hepsi, trakea sağ posteolateral duvardan kaynaklı ve anlamlı olarak erkeklerde daha sık olduğunu tespit ettik. Çoğu trakeal bronş sağ üst lob apikal segmentiyle ilişkili bulundu. Ayrıca lob bronşlarının, özellikle alt lob bazal bronşlarda segmental düzeyde dallanma paternleri açısından çok sayıda çeşit tespit edip, tanımladık. En az varyasyonun izlendiği lob bronşları lingula ve sol üst lob bronşu olduğunu tespit ettik. Sonuç olarak trakeobronşiyal anomaliler ve varyasyonlar geniş bir yelpaze göstermekte olduğundan, treakobronşiyal hastalıklarda tanı koymada, semptomların etyolojisini araştırmada ve her türlü cerrrahi ve girişimsel işlem öncesi bu anomali ve varyasyonları bilinmesi önem taşımaktadır.
Geçici hipergliseminin kontrast madde nefrotoksisitesi üzerine etkisi
Amaç: İyot içeren radyokontrast madde kullanımı günümüzde bilgisayarlıtomografi teknolojisindeki gelişmeler ve girişimsel radyolojik yöntemlerin çeşit vekullanım sıklığındaki artışa koşut olarak önemli ölçüde artmaktadır. Nefrotoksisitekontrast madde kullanımının en bilinen yan etkilerinden biri olmasına karşınpatogenezi ve tetikleyici faktörleri tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada kontrastmadde kullanımı ile eş zamanlı olarak oluşturulan non diabetik geçici hiperglisemininkontrast madde nefrotoksisitesi üzerine etkisi araştırılmıştır.Gereç-Yöntem: Ağırlıkları 1,5-2,5 kg arasında değişen 10'ar adet YeniZellanda tavşanından oluşan dört küme oluşturuldu. Kontrol kümesine ek olarak,ikinci kümeye 2.5 ml/kg %20'lik dekstroz (hiperglisemik küme), üçüncü kümeye2mgl/kg iyonik kontrast madde (diatrizoat 370mgI/ml) (Kontarst kümesi) ve dördüncükümeye % 20 Dekstroz ( 2.5 ml /kg) + kontarst madde (750mgI/kg) verildi.Kümelerdeki her tavşanın işlem öncesi , 1. , 2. ve 5. gün kreatinin değerlerine bakıldı.Kontrol kümesi ile diğer kümelerdeki kreatinin değerlerindeki artış miktarıkarşılaştırıldı. Bazal serum kreatinin düzeyinde % 25' lik veya 0.5 mg/dl artış kontrastmaddeye bağlı nefrotoksisite olarak tanımlandı.Bulgular: Kümeler arasında hipergliseminin kontrast madde nefrotoksisitesiüzerine anlamlı etkisi saptanmamıştır.Sonuç: Çalışılan denek kümelerinde iyonik kontrast madde uygulaması ile eşzamanlı olarak oluşturulan geçici hipergliseminin kontrast madde nefrotoksisitesiüzerine etkisi saptanmamıştır. Ancak deneklerde kontrast madde kullanımına bağlınefrotoksiste gelişme sıklığının düşüklüğü yanıltıcı olabilir.
Karaciğer kitle lezyonlarının levovist eşliğinde geç faz "Pulse Inversion" harmonik ultrasonografi tekniği ile değerlendirilmesi
Amaç: Levovist'in (SH U 508A) geç fazında karaciğer lezyonlarının sayı, çap ve malign- benign ayrımı yönünden PIH US ile konvansiyonel US ve spiral BT'nin karşılaştırılması Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza karaciğerde kitlesi ya da kitle şüphesi olan, yaşları 35-77 arasında değişen 30 olgu dahil edildi. Olguların hepsine sırasıyla konvansiyonel US, kontrastlı 'pulse inversion' harmonik US ve kontrastlı trifazik spiral BT incelemeleri yapıldı. Dört olguda ek olarak kontrastlı dinamik karaciğer incelemesine başvuruldu. Ultrasonografik incelemeler, hepatobilier US alanında deneyimli ve olgular hakkında bilgisi olmayan iki radyolog tarafından kontrast öncesi ve sonrasında lezyonların ekojenitesi, belirginliği,sayısı, izlenebilen en küçük çap ve çerçeve bulgusu yönünden değerlendirildi. BT ve MRG incelemeleri ise olgular hakkında bilgisi olmayan iki radyolog tarafından değerlendirildi. İstatistiksel analiz 'SPSS for WINDOWS' paket programı, değerlendirmeler Ki-Kare ve Wilcoxon testleri ile yapılmıştır. p değerinin 0.05'ten küçük olması anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Olguların lS'inde malign (13 metastaz, iki HCC), 15'inde benign (10 hemanjiom, üç FYKA, iki FYA) lezyon saptandı. Malign olguların 13/15'de anlamlı ekojenite azalması ve belirginlik artışı izlendi. Benign olguların hiç birinde ekojenite azalması yoktu, belirginlik ise 14/15'inde azalmıştı. Çerçeve bulgusu sekiz metastaz olgusunda izlenirken (p<0.01), benign lezyonların hiçbirinde gözlenmedi. PIH US ile izlenen ortalama lezyon sayısı (n= 5.54) konvansiyonel US'den (n=2.46) fazlaydı. PIH US ile BT'nin (n=3.77) ortalama lezyon sayıları arasında ise anlamlı fark bulunmadı. Ortanca (median) en küçük lezyon çapı açısından PIH US (5 mm) ile konvansiyonel US arasındaki fark anlamlı değildi (10 mm). PIH US (5 mm) ile BT (15 mm) arasındaki fark ise anlamlı bulundu (p<0.05). Sonuç: Sonuç olarak PIH US, karaciğer lezyonlarının sayı, en küçük çap ve ayırıcı tanı açısından değerlendirilmesinde konvansiyonel US'ye göre üstündür. Spiral BT'ye ise en azından eş değerde olabilecek bir yöntemdir. Özellikle malign olgularda daha pahalı, uygulanması zor ve iyonizan radyasyon içeren görüntüleme yöntemlerine gerek kalmadan ayırıcı tanı ve evrelemedeki yerini alacaktır.
Aterosklerotik renal arter stenozlarında intravasküler stent uygulaması sonrası spiral BT anjiografi ile değerlendirme
Amaç: Bu çalışmadaki amaç; renal artere stent yerleştirilmesini takiben yapılan spiral BT anjiografinin stent bütünlüğü, patensisi ve stent-renal arter ilişkisinin gösterilmesi yönünden yeterliliğini araştırmaktır Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya, Ağustos 1996-mart 2001 tarihleri arasında renal arter darlığı nedeniyle renal artere intravasküler metalik stent yerleştirilen ve yaşları 40-78 arasında olan ( ortalama 58.4±10.4) 12'si erkek, üçü kadın 15 olgu dahil edildi. Tüm olgular 1.gün-44.ay kontrollerinde spiral BTA ile incelendi. Spiral BTA incelemesi veri toplanması ve toplanan verilere postprosesing uygulanması şeklinde iki aşamada yapıldı. Aksiyel görüntülere ek olarak elde edilen verilerden "post-processsing" ile MPR, MIP, SSD ve VIE görüntüleri oluşturuldu. Ayrıca tüm olgularda koronal düzlemde elde edilen oblik MPR görüntülerde stent uzunluğu ve Imm'lik rekonstrükte edilmiş standart aksiyel görüntülerde stent çapı ölçüldü. Renal arter ve aort kontrastlanması ile stent patensisini değerlendirmek ve karşılaştırmak amacıyla tüm olgularda aorta, stent distalindeki renal arter kesiminden ve karşı renal arterden dansite ölçümleri yapıldı. Böbrekler boyutları, kontrastlanması ve kortikal kalınlıkları yönünden tüm olgularda değerlendirildi. Bulgular: Tüm olgularda stent uzunlukları ile BT'de ölçülen stent serbestleştirildikten sonraki uzunluk değerleri karşılaştırıldığında aradaki farkın 0 ile 1 mm, çap ölçümlerinde ise 0 ile 0.7 mm arasında değiştiği izlendi. Üç olguda stentin yetersiz dilatasyonuna bağlı olarak stent çapında azalma izlendi. Stent lümeninin görülebilirliği bakımından MPR ve kalınlaştırılmış MIP görüntüleri karşılaştırıldı. Stent lümeni en iyi aksiyel düzlemde oblik MPR görüntülerde izlendi. Bir olguda ise stentin aorta ile yaptığı açıya bağlı olarak bu düzlem sagittal ve koronal olarak görüntülendi. Kesit kalınlığı artırılarak elde edilen MIP görüntülerinde 10 olguda stent lümeninin en iyi görüntülenebildiği düzlem 1.5-2.1 mm kalınlıklar arasındaki aksiyel düzlemdi. Bir olguda ise bu düzlemler stentin aort ile yaptığı açıya bağlı olarak 1.8 mm kalınlığındaki sagittal ve koronal idi. Ondört olguda tüm elde edilen görüntüler ile yapılan değerlendirmede stent patent olarak izlendi. Bir olguda ise stent tarafındaki renal arter proksimalinde oklüzyon saptandı ve stent lümeninde kontrastlanma gösterilemedi. Diğer bir olguda aksiyel düzlemde oblik MPR görüntülerinde stent proksimalinde renal arterde anjiografide saptanan stenoz izlendi.100 Tüm olgularda MPR ve MIP görüntülerinde, yüksek atenüasyona sahip olan stent dansite açısından intraluminal kontrast maddeden ayrı olarak izlendi. Ancak kalsifikasyondan ayırtedilemedi. Olguların tümünde stent distalindeki vasküler yapıların devamlılığı en iyi 7.3- 10.7 mm kalınlıklar arasındaki MIP görüntülerinde izlendi. SSD ile stent, intraluminal kontrast madde ve vasküler duvar kalsifikasyonları dansite açısından birbirlerinden ayırtedilemedi. Stent, renal arterin çapına göre daha geniş ve konturda taşma şeklinde izlendi. Bir olguda stent-renal arter aksında bozulma ve sten-renal arter arasında açılanma görüntülendi. VIE ile 14 olguda stent patent olarak izlendi. Bir olguda ise stent proksimalinde oklüzyon gösterildi. Bir olguda anjiografide saptanan bilateral aksesuar arterler hem MIP hem de SSD'de izlendi. Stent oklüzyonu saptanan bir olguda stentin bulunduğu böbrek boyutunda küçülme saptandı. Bir olguda ise her iki böbrek boyutlarında küçülme izlendi. iki olguda stentin bulunduğu böbrekte kortikal incelme izlendi. Tüm hastalarda böbrek kontrastlanması izlenmiş olup incelemede böbrekler nefrogram fazına girdi. Stent oklüzyonu mevcut olan 1 olguda stentin distal ucu komşuluğundan yapılan ölçümlerde, dansite değerinin belirgin olarak düşük olduğu izlendi. Sonuç: Spiral BTA, tarama parametreleri ve "postprocesssing" birlikteliğinde, renal arter stenozlarında intravasküler stent uygulaması sonrası stent bütünlüğü, stent patensisi ve stent-renal arter ilişkisinin değerlendirilmesinde noninvazif bir yöntem olarak uygulanabilir.
Manyetik rezonans kolanjiopankreatografi: Tanısal değeri ve direkt kolanjografik yöntemlerle karşılaştırılması
Manyetik Rezonans Kolanjiopankreatografi (MRKP) kontrast madde kullanımı veya bilier girişim gerektirmeyen yeni bir tekniktir. Bizim çalışmamızın amacı direkt kolanjiografik yöntemlerle karşılaştırarak, MRKP ile bilier sistem hakkında yeterli bilgi elde edilip edilemeyeceğinin araştırılmasıdır. 36 hasta MRKP için yağ suprese geç eko T2 ağırlıklı, iki boyutlu, alam kompansasyonu bulunan hızlı spin-eko sekansı ile incelendi. Tüm hastalarda 1 Tesla süperiletken magnet ve vücut sargısı kullanıldı. Bilier sistem çevresine saturasyon bantları konuldu ve MRKP sekansı hem koronal hem de aksiyel planlarda alındı (TR/TE= 11000/266, M=256xl 92, NEX=8). Koronal baz görüntüler "maximum intensity projection" algoritmi ile rekonstrükte edildi. Ayrıca pankreas başı ve karaciğer hilusu, aksiyel planda Tl ağırlıklı sekansla ayrıntılı olarak değerlendirildi (TR/TE=560/11, M=128x256). MRKP ile 36 hastanın 34'ünde (%94.4) diagnostik kalitede görüntüler elde edildi. ERCP denenen 34 hastanın 9'unda (%26.5) başarısız girişim ya da yetersiz görüntü saptandı. 7 hastaya PTK uygulandı. 5 hastanın hem PTK'sı hem de ERCP'si vardı. MRKP ile koledokolithiasis bulunan 25 hastanın 23'ü (%92) %100 spesifite ile değerlendirildi. Bilier obstrüksiyonun varlığı ve düzeyi 32 hastanın 30'unda gösterildi (%93.75). MRKP'nin en büyük dezavantajı girişimsel işlemlere imkan tanımamasıdır. Ayrıca yanlış negatif sonuçlardan kaçınmak için MIP rekonstrükte görüntülerle birlikte baz imajlarında incelenmesi önemlidir. Sonuç olarak, MRKP bilier sistemin incelenmesinde hassas, noninvaziv ve kolay kullanılabilir bir yöntem olup pek çok hastada noninvaziv yöntemlerin yerine veya tedavi edici direkt kolanjiografik yöntemlerin öncesinde rahatlıkla kullanılabilir.
AIDS nedenli progresiv multifokal lökoensefalopatide manyetik rezonans görüntüleme
HIV ile enfekte hastalarda nörolojik komplikasyonlar çok sık görülür. Otopsi serilerinde % 90'lara varan oranlarda santral sinir sistemi tutulumları saptanmıştır. PML, santral sinir sisteminin fırsatçı, demyelinizan, subakut viral bir enfeksiyonudur. AİDS hasta grubunda % 1-3.8 oranında rastlanır. Bu çalışmada AIDS hastalarında görülen PML'in MRG ile karakteristik bulguları saptanmaya çalışılmıştır. Sonuçlar göstermiştir ki, "scalloping" görünümü oluşturan demyelinize alanlar, lezyonlarm korpus kallozum boyunca karşı hemisfere geçmesi ve korpus kallozumda kalınlaşmaya yol açmaları PML için oldukça anlamlıdır. Kitle etkisi ve kontrastlanma bu hastalık için tipik olmasa da izlenmesi tanıyı dışlamamalıdır. MRG bulguları, beym-omurilik sıvasında JC virus DNA' sının saptandığı PCR testi ile kombine edilirse, PML'in tanısı yüksek özgüllük ile konulabilir. Eğer bir AIDS hastasında MRG bulguları PML'i düşündürüyor ve PCR testi JC virus DNA' sı için pozitif ise, invaziv bir yöntem olan stereotaksik biopsiden kaçınılmalıdır.
Bilgisayarlı tomografide anterior etmoidal arter seyri ile supraorbital etmoid hücre ve keros sınıflandırması arasındaki ilişki
Anterior etmoidal arter (AEA), endoskopik sinüs cerrahisinde önemli bir risk alanıdır. Komplikasyonlardan kaçınmak için tanımlanması ve korunması gereken önemli anatomik yapılar arasında bulunur. Amacımız AEA'nın kafa tabanına göre seyrini, Keros sınıflandırması ve supraorbital etmoid hücre (SOEH) varlığına göre değerlendirmek ve pre-operatif paranazal BT ile görüntülemenin önemini ortaya koyarak olası ilişkili komplikasyonların önüne geçmektir. Böylece endoskopik sinüs cerrahisinin etkinliğinin ve hasta güvenliğinin artırılması sağlanacaktır. MATERYAL VE METOT Ekim 2020- Kasım 2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Radyoloji Anabilim dalında çeşitli şikayetler nedeniyle 16 ve 64 Dedektörlü Bilgisayarlı Tomografi cihazlarında kontrastsız paranazal BT çekimi yapılan 18 yaş üstü hastaların Paranazal BT görüntüleri retrospektif olarak sırayla incelendi. Hastaların kontrastsız paranazal BT görüntüleri öncelikle koronal planda değerlendirilmiş olup sagittal ve axial planlardan da yararlanılarak AEA`nın kafa tabanına göre varyasyonları ve Keros sınıflandırması ve SOEH ile ilişkisi değerlendirildi. Çalışmaya 18-80 yaş arası 1000 olgu(sağ ve sol toplam 2000 örnek) dahil edilmiştir. Çalışmamızda paranazal bölgede anomalisi, yer kaplayıcı kitlesi ve sinüziti bulunan, sinüs cerrahisi geçiren, yüz travması nedeniyle başvuran, artefaktlı tetkikler, sağ ve sol herhangi bir AEA`nın değerlendirilemediği görüntüler ve 18 yaş altı hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. BULGULAR Bulgularımıza göre AEA`nın kafa tabanına göre sınıflandırmasında en sık grade 3 tespit edilmiştir. Hastalarda en sık keros tip 2 tespit edilmiştir. Çalışmamızda yüzde 48.7 hastada SOEH bulunuyordu. SOEH bulunan ve keros sınıflandırması yüksek olan gruplarda daha yüksek oranda grade 3 AEA tespit ettik. Ayrıca SOEH varlığı ile en ilişkili tipi Keros tip 3 olarak tespit ettik. SONUÇ Keros sınıflandırması yüksek olan ve SOEH bulunan hastalarda Grade 3 AEA bulunma olasılığı literatüre uygun olarak bizim çalışmamızda da anlamlı olarak yüksekti. Bu nedenle pre-op görüntülemenin keros sınıflandırmasına ve SOEH varlığına göre AEA seyrini tahmin edebileceği ve cerraha yol gösterebileceğini düşünmekteyiz
İdiyopatik intrakranial hipertansiyonu olan hastalarda basion opistion mesafesi ve ense cilt kalınlığının normal popülasyon ile karşılaştırılması
Amaç: Modifiye Dandy kriterlerini karşılayan İdiyopatik İntrakranial Hipertansiyonlu (İİH) hastalarının sagital T2A Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) yöntemi kullanılarak basion opistion(BO) mesafesini, ense cilt kalınlığını ölçmek ve normal popülasyon ile karşılaştırmak Materyal ve Metod: Çalışmamız 01.06.2013-01.04.2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran revize edilmiş Dandy kriterlerine göre (Friedman ve ark. 2013) İİH tanısı almış 20-60 yaş arası hastalardan seçilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen ve kranial MRG tetkiği bulunan 40 hasta ve kranial MRG'sinde herhangi bir patolojik görüntüleme bulgusu olmayan 70 kontrol grubu seçilmiştir. Çalışma retrospektif olarak yapılmıştır. Hasta grubumuz, hastanemizde kullanılan dijital arşiv olan PACS (Picture Archiving Communications Systems) sisteminde "İdiyopatik İntrakranial Hipertansiyon" ve "Psödotümör Cerebri" anahtar kelimeleri aranarak belirlenmiştir. Seçilen hastaların BOS basınç değeri, hastanedeki bilgi işletim sistemi (Probel) taranarak elde edilmiş olup, BOS açılış basıncı 250 mmH2O'un üzerinde olanlar çalışmaya dahil edilmiştir. Vaka grubunda kranial MRG'lerinde intrakranial kitle, kanama, sinüs ven trombozu (SVT), hidrosefali gibi intrakranial basınç artışı yapan sekonder nedenler belirlenerek çalışma dışında bırakılmıştır. Kontrol grubu ise PACS sistemindeki dijital arşiv taranarak, kranial MRG'sinde herhangi bir patoloji izlenmeyen, yaş (20-60 yaş aralığında) ve cinsiyet dağılımları vaka grubuna benzerlik gösteren, herhangi bir santral sinir sistemi ve kronik hastalığı bulunmayan 70 hasta seçilmiştir. Çalışmaya dahil edilmeme kriterleri; 20 yaşından küçük ve 60 yaşından büyük olmak, BOS açılış basınç değerine ulaşılmayan, lomber ponksiyon (LP) yapmayı reddeden ya da açılış BOS basıncı <250mmH2O olmak, BOS basıncında değişiklik yapabilecek ilaç (asetazolamid, topiramat, furosemid gibi) kullanmak, santral sinir sistemini(SSS) ilgilendiren bir hastalığın bulunması ( intrakranial kitle,enfeksiyon,tromboz,kanama vs.) ve kafa içine yönelik girişimsel bir işlemin (şant, operasyon gibi) yapılmış olmasıdır. Bulgular: Çalışmaya 40 vaka ve 70 kontrol grubu olmak üzere toplam 110 hasta dahil edilmiştir. Vaka grubunun yaş ortalaması 35,2±9,0 yıl, kontrol grubunun ise 34,8±9,2 yıl olarak görülmüştür. Gruplar arasında yaş açısından anlamlı farklılık görülmemiştir(p=0,791). Vaka grubunun %36'sı (%90) kadın ve 4'ü (%10) erkek iken kontrol grubunun 62'si (%88,1) kadın ve 8'i (%12,9) erkektir. Gruplar arasında cinsiyet açısından anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların MRG sonuçları incelendiğinde 35'inde (%87,5) perioptik BOS mesafelerinde genişleme, 30'unda (%75) parsiyel empty sella, 17'sinde optik sinir tortiyozitesi, 7'sinde (%17,5) trigeminal sisternde genişleme, 2'sinde (%5) transvers sinüs stenozu (TSS) ve 3'ünde (%7,5) diğer bulgular görülmüştür. Vaka grubunun Basion-Opistion mesafesi 36,3±3,1 mm, kontrol grubunun ise 32,3±2,8 mm olarak bulunmuş ve vaka grubunun değeri kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Vaka grubunun ense kalınlığı 9,7±2,6 mm, kontrol grubunun ise 6,9±1,9 mm olarak bulunmuş ve vaka grubunun değeri kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Sonuç: İİH'nin radyolojik görüntüleme bulgusu olabileceğini düşündüğümüz iki parametre (ense kalınlığı ve basion opistion mesafesi) hastalık tanısında bir belirteç ve ense kalınlığının kilo verme sürecinin takibinde de klinik düzelme ile korelasyon gösterecek bir parametre olabileceğini düşünmekteyiz.
Mide kanseri şüphesi olan hastaların çok dedektörlü bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji bölümünde mide kanseri öntanısı ile endoskopi eşliğinde biyopsi yapılan hastaların, patoloji sonuçları ile çekilen çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) bulgularını retrospektif olarak değerlendirerek, ÇKBT'nin mide kanseri tanısına katkısını araştırmak istedik. Materyal ve metod: Bu çalışmaya Eylül 2008- Aralık 2014 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Endoskopi Ünitesine başvurup endoskopi yapılan ve biyopsi alınan hastalar dahil edildi. Aynı hastaların batın pelvik ÇKBT çekimleri değerlendiridi. Çekimler 64 dedektörlü Philips Brillance ve 16 dedektörlü Toshiba Activion cihazlarıyla; ksifoid proçesten başlayarak simfisiz pubise kadar inguinal kanal orifislerini de içine alacak şekilde nefes tutturularak yapıldı. Radyolojik bulgular, patoloji verileri altın standart kabul edilip istatistiksel veriler ile karşılaştırıldı. Bulgular: Patoloji sonucu malign bulunan 129 hastanın 125 'inde (%96) BT bulguları malign bulgular lehine yorumlandı. Patoloji sonucu benign bulunan 22 hastanın 7 'sinde (%30) BT bulguları benign bulgular lehine yorumlandı. BT ' nin mide kanseri saptama sensitivitesi %96 olarak bulundu. BT ' nin spesifite değeri %30 olarak bulundu. Opere edilen 28 hastanın 22 ' sinde (%78) perigastrik bölge lenf nodu metastazı mevcuttu. Lenf nodu metastazı mevcut hastaların ÇKBT 'de perigastrik bölgedeki ölçülen LAP 'ların kısa çapları en düşük 6 mm en yüksek 22 mm olarak bulundu . Sonuç: Mide kanseri ön tanısı ile başvuran hastaların endoskopik biyopsi sonuçları ile % 96 oranında ÇKBT bulguları arasında korelasyon bulunmaktadır. Mide kanserini saptama duyarlılığı yüksek olmasına rağmen lenf nodu metastazlarında aynı başarı mevcut değildir. ÇKBT ' nin yüksek değerlere varan mide kanseri saptama oranları, özellikle endoskopi gibi bazı hastalarca travmatik bulunan işlemler yerine kullanılabilinmesinin önünü açmaktadır. Anahtar kelimeler : ÇKBT, mide kanseri, patoloji
İntrakraniyal menenjiomlarda difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme bulgularının histopatolojik verilerle korelasyonu
AMAÇ: Menenjiomlar, santral sinir sisteminin en sık görülen primer intrakraniyel beyin tümörleridir. Menenjiomlar en sık rastlanan ekstraaksiyal tümörler olmakla birlikte tüm intrakraniyal tümörlerin yaklaşık %13-26' sını oluşturmaktadır. Bu tümörler Dünya Sağlık Örgütü sınıflamasına göre grade I, grade II ve grade III olarak sınıflandırılmaktadır. Menenjiomların çoğu grade I(%90), geri kalanları ise grade II(%4.7-7) ve grade III(%1-2.8) tümörlerdir. Grade II ve grade III meningiomların tedavisi, rekürrens oranları ve uzun dönem prognozu grade I olanlardan belirgin farklılık göstermektedir. Bu nedenle preoperatif olarak menenjiomların histolojik derecesinin ve bazı patolojik özelliklerinin bilinmesi tedavi yaklaşımını belirlemede, rekürrens oranlarını ve uzun dönem prognozu öngörmede önemlidir. Literatürde farklı görüntüleme yöntemlerinin tümör derecesi ve tümörün bazı patolojik özellikleri ile ilişkisini araştıran çok sayıda araştırma mevcuttur. Bu çalışmada amaç Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntülemenin preoperatif olarak meningiomların histolojik derecesini tahmin etmede etkinliğini ve ADC değeri ile tümör grade arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: 2010-2018 yılları arasında Dicle Üniversitesi Beyin Cerrahi Anabilim dalında opere edilen, histopatolojik sonucu menenjiom olan, preoperatif konvansiyonel manyetik rezonans görüntüleme ve difüzyon ağırlıklı görüntüleme yapılmış 86 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Tümör çapının en geniş olduğu tek aksiyel kesitte tümörün tamamını kapsayacak şekilde ROI yerleştirilerek ADC değeri ölçüldü. BULGULAR: Düşük dereceli tümörler için ortalama ADC değerleri 883,8±146,78 mm2/s; yüksek dereceli tümörler için ortalama ADC değerleri 820,62±126,32 mm2/s olarak hesaplandı. Grade I tümörü olan hastaların ADC değerleri ile grade II ve III olan hastaların ADC değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. SONUÇ: Çalışmamıza göre yüksek ve düşük dereceli menenjomların ADC değerleri arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. DAG ve ADC ölçümleri bu çalışmaya göre menenjiom gradelemesinde güvenilir değildir. Bu teknikler cerrahi ve tedavi planlamasında yönlendirici olmamalıdır.
Renal arter orjin düzeyleri ve renal vasküler varyasyonların sıklığının MDCT anjiografi ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu araştırmanın amacı geniş bir hasta popülasyonunda MDCT Anjiografi ile; renal arter orjinleri, renal arter ve ven varyasyonlarının ayrı ayrı ve birlikte görülme sıklığı, multipl renal arter ve ven varyasyonunun kategorizasyonu, cinsiyetle ilişkileri gibi detaylı araştırma yapılıp literatüre katkı sağlamaktır. Bulgular: Renal arter orjinleri; her iki ana renal arter orjinleri en sık L1 vertebra korpusu üst kenarı seviyesinde olmak üzere, her iki ana renal arter büyük oranda L1 vertebra korpusu üst kenarı ile L2 vertebra korpusu alt kenarı arasında orjin almaktadır (sağ ana reanl arterde % 88.9, sol ana renal arterde ise % 92.4). Renal arter varyasyonlarının oranları; renal arterde tek taraflı erken dallanma % 13.8 (sağda % 9.1, solda % 5.5), çift taraflı erken dallanma % 0.5, tek taraflı multipl renal arter % 21.4 (sağda % 19.4, solda % 20.6 ), çift taraflı multipl renal arter % 7 olarak saptandı. Multipl renal arterler sayılarına göre kategorize edildiğinde double renal arter sıklığı sağda % 19.2, solda % 19.3 ; triple renal arter sıklığı sağda % 1.8, solda % 2; quadruple renal arter sıklığı solda % 0.3'dir. Çift taraflı double renal arter sıklığı % 4.2 ve en sık bilateral double hiler arter varyasyonu saptanmıştır. Multipl renal arterler hiler, superior polar ve inferior polar olarak sınıflandırıldığında ise hiler aksesuar arter sıklığı sağda % 16.8, solda % 16.8; süperior polar arter sıklığı sağda % 3.7, solda % 4.7; inferior polar arter sıklığı sağda % 1.5, solda % 0.9 'dur. Renal ven varyasyonlarının oranları; tek taraflı multipl renal ven % 29.3 (sağda % 28.9, solda % 1.2 ), çift taraflı multipl renal ven % 0.2; tek taraflı geç venöz konfluens % 20.4 (sağda % 9.2, solda % 12.7), çift taraflı geç konfluens % 1.3; sirkumaortik sol renal ven % 3.4, retroaortik sol renal ven % 5.8 olarak bulduk. Multiple renal venler sınıflandırıldığında double renal ven sıklığı sağda % 26.8, solda %1.1; triple renal ven sıklığı sağda % 2.0, solda 0.1 ; quadruple renal ven sıklığı sağda % 0.1 ve bilateral double renal ven sıklığını % 0.5 olarak tespit ettik. Renal arter ve ven varyasyonunun birlikteliği % 22.9 ve en sık sol hiler arter ve sağda double renal ven birlikteliğini saptadık. Sonuç: Ana renal arterde erken dallanma, ana renal venlerde geç konflüens gibi varyasyonların, renal arter ve ven varyasyonlarının birlikte görülme sıklığınının literatürde belirtilen oranlardan daha fazla oranda olabileceğini tespit ettik. Bu durumun girişimsel ve cerrahi işlemlerde göz önünde bulundurulması önem taşımaktadır.
Malign ve benign meme lezyonlarında difüzyon mr görüntüleme
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) meme kitlelerinde benign ve malign ayrımındaki yerinin araştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Herhangi bir nedenle meme MRG çekilmiş 66 (26 benign, 40 malign) hasta çalışmaya dahil edildi. 66 lezyona yönelik rutin kontrastlı dinamik MRG ve difüzyon ağırlıklı görüntüleme (DAG) uygulandı. Lezyonların kontrastlı MRG ve DAG özellikleri her bir lezyon için retrospektif olarak değerlendirildi. Lezyonların kontrastlanma paterni, kinetik eğrileri BIRADS sınıflamasına göre değerlendirildi. Apparent diffusion coefficient (ADC) ölçümleri iş istasyonunda DAG'lerden sayısal olarak elde edildi. Her hastanın karşı memesindeki normal fibroglandüler dokudan da (NFD) ADC değerleri ölçüldü. Benign, malign lezyonların ve NFD'nun ADC değerleri karşılaştırıldı. BULGULAR: Benign, malign lezyonların ve benign-malign olgularda NFD'nun ortalama ADC değerleri sırasıyla: 1,535 x 10-3 mm²/sn, 1,169 x 10-3 mm²/sn, 1,879 x10-3mm²/sn, 1,852 x10-3mm²/sn idi. NFD'nun ortalama ADC değerleri benign ve malign lezyonlarınkinden istatistiksel anlamlı olarak yüksekti. Malign lezyonların ortalama ADC değeri, benign lezyonların ortalama ADC değerinden istatistiksel olarak anlamlı düşüktü (p < 0,001). SONUÇ: Benign ve malign meme lezyonlarının ayırt edilmesinde ADC değeri, lezyonların dinamik kontrastlanma eğrileri ve morfolojik kriterler ile birlikte kullanılabilecek yardımcı bir parametredir. DAG'nin meme MRG'sinde rutin olarak kullanılmasını önermekteyiz. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Manyetik rezonans görüntüleme, difüzyon, meme, malign, benign
Solid böbrek tümörlerinde dinamik BT'nin malign ve benign ayrımındaki yeri ve bulguların patoloji ile korelasyonu
Giriş ve Amaç: Solid böbrek kitlelerinde morfolojik ve kontrastlanma kriterlerinine göre Dinamik Çok kesitli BT 'nin malign ve benign ayrımında tanıya katkısını araştırmaktır. Gereç ve yöntem: 2007-2015 yılları arasında renal kitle ön tanı ile başvuran hastalarda Dinamik Multifazik Kontrastlı BT incelemesi ve patoloji sonucu olan hastalar incelendi. 64 hastada saptanan 67 lezyon radyolojik olarak değerlendirilip patoloji ile korele edildi. Çalışmada değerlendirilen parametreler hasta yaşı, cinsiyeti, kitle boyutu, lezyondaki kalsifikasyon, kistik-nekrotik dejenerasyon, lezyonun komşu organ ilişkisi, histopatolojik tip, Fuhrman derecesi ve Dinamik BT 'de prekontrast, kortikomedüller ve nefrogram fazlarında elde edilen lezyon dansiteleri, EKİ ve GKİ , KM ve NG fazda tümör/aorta ve tümör/parankim dansite oranlarıdır. Bulgular: 64 hastanın 29 'u erkek , 35 'i kadındı. Toplam 67 lezyon saptanmış olup 53 'ü malign , 14 'ü benign lezyondu. Patolojik olarak 48 RHK lezyonundan sadece 26 'sının Furhman derecesine ulaşabildi. Lezyoların patolojik dağılımı ise 48 RHK (28 berrak hücreli RHK , 20 berrak hücreli dışı RHK ), 3 THK, 1 Wilm's tümöru, 1 Lenfoma, 1 Kist hidatik, 4 pyelonefrit-abse, 3 AML, 5 onkositom ve 1 multiloküle nefroma lezyonuydu. Çalışmamızda benign lezyonlar küçük çaplı olup homojen kontrast tutmaktaydı. Lezyonların çapı artıkça malign olma potansiyeli ise artmaktadır. Ayrıca bu lezyonlar daha agresiv ve ileri evre tümörlerdir. Berrak hücreli RHK KM fazda yoğun ve heterojen kontrastlanıp takip eden fazlarda wash-out göstermekte , kromofob tip orta derecede kontrastlanma gösterirken papiller tip ise zayıf kontrastlanmakta göstermekteydi. Berrak hücreli RHK diğer subtiplerinden ayrımında prekontrast, EKİ ve KM fazda tm/ao oranı kullanılabilir. Prekontrast ve EKİ eşik değeri sırasıyla 26,5 HÜ ve 45,5 HÜ olarak belirlenmiştir. Kortikomeduller fazda tümör/aorta oranında 0,295 eşik değeri kullanılabilir. Sonuç: Malign ve benign lezyonları birbirini ayırmada öncelikle morfolojik özelliklerine bakılarak ayrım yapılabilir. Renal hücreli karsinomların subtiplerine ayrılmada ise en değerli parametre kitlelerin kontrastlanma dereceleridir. Kontrastlı dinamik serilerde RHK subtipleri arasında tüm fazlarda berrak hücreli RHK en yüksek değere sahiptir. Berrak hücreli subtipi diğerlerinden ayırmak için en yüksek doğruluk oranına sahip olan parametre ise prekontrast faz dansitesidir. Anahtar Kelimeler: Çok kesitli Dinamik Renal BT, malign ve benign böbrek kitlelerinde ayırıcı tanı, histopatolojik alt tipler, lezyon dansitesi ve morfolojik özellikler
BT eşliğinde koaksiyel yarı otomatik kesici iğne tekniği ile transtorasik akciğer biopsisi: Histopatolojik sonuçları, komplikasyon oranları ve komplikasyonları etkileyen faktörler
ÖZET Bu çalışmada Ocak 2009- Aralık 2015 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyodiagnostik Anabilim Dalı'nda 251 BT eşliğinde perkütan transtorasik biyopsi uygulaması, sonuçları ve komplikasyonları değerlendirilmiştir. Çalışmada 4-94 yas aralığında 243 hastaya 251 kez girişim uygulanmıştır. Alınan patoloji sonuçlarına göre lezyonlardan 40'ı (%15,9) benign, 160'ı (%63,7) malign olup 24 (%9,6) hastada histopatolojik tanı elde edilememiştir. İslem esnası ve sonrasında hastalarda komplikasyon olarak 63 (%25,1) hastada pnömotoraks, 93 (%37,3) hastada parankimal hemoraji izlenmistir. Pnömotoraks gelişen 63 hastadan 6 sında tedavi olarak toraks tüpü uygulandı. Diğer komplikasyonlar spontan geriledi. Pnömotoraks sayısı ile lezyon derinliği arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Ayrıca parankimal hemoraji sayısı ile lezyon derinliği ve lezyon boyutu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. İncelenen diğer etkenler ile komplikasyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuç olarak; yarı otomatik biyopsi iğnesi ile BT rehberliğinde uygulanan perkütan transtorasik biyopsilerin en yaygın komplikasyonları pnömotoraks ve parankimal hemorajidir. Lezyon boyutu ve biyopsi traktında geçilen parankim mesafesi komplikasyon gelişimini etkileyen en önemli faktörlerdir. Akciger kitlelerinin tanısında yarı otomatik iğne ile yapılan BT eşliğinde perkütan transtorasik biyopsinin uygulaması kolay, tanı koyma oranı yüksek, komplikasyon oranı düsük bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Transtorasik, Kitle, Biyopsi, iğne, BT