
71
Archived Theses
1
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Archived Theses
Alerjik rinitli hastalarda serotonintransporter gen polymorfizmininvarlığının araştırılması
Amaç:Alerjikrinitalerjikhastalıklarınensıkkarşılaşılantürüdürvetoplumda genelolarak %18-40 oranında görülmektedir.Alerjik hastalıklarıortaya çıkaran etkenleriklimsel,coğrafi,kültürelveçeşitlisosyalkoşullarabağlıolarakdeğişebilir. Çalışmamızınamacıalerjikrinitinserotoningenpolimorfizmiileilişkisinitesbit etmekir. Yöntem:BuaraştırmaErzincanÜniversitesiTıpFakültesiKulakBurunBoğaz polikliniğinebaşvuran15-60yaşaralığındakialerjikrinitolan100vakagrubuvealerjik rinittanısıalmamış100kontrolgrubundanoluşan200kişiileçalışılmıştır.Anamnez, muayenevepricktestilealerjikrinittanısıdüşünülenhastalardanvesağlıklıkontrol grubundanperiferikkanörneğialınarak5-HTTGP'meTaqManprobyöntemiilegenetik analizlerinebakılmıştır.İstatistikselanalizlerdeki-karetestikullanılmıştır. Bulgular:Olguların129(%64,5)ukadınve71(%35,5)ierkekolmaküzere;100 hastave100kontrolgrubuolaraktoplam 200kişialınmıştır.Katılımcılarınyaş ortalaması34,5±14,6(min:20,max:65)dır.Hastalararasındacinsiyetdağılımları incelendiğindehastaların %79unukadınlaroluşturmaktadır.Cinsiyetegöregruplar arasında anlamlıfark bulunmuştur(p<0,01).Hasta ve kontrolgrubu genetik polimorfizm ve ikametyerine göre karşılaştırma yapıldığında hasta ve kontrol gruplarınınarasındaanlamlıfarkgörülmemiştir. Alerjikrinitlihastaların%61'indeşikayetlermevsimselözellikteidi.ARsıklığı kadınlarda erkeklere göre daha fazla oranda ve merkezde oturanlarda köyde oturanlaragöredahafazlaorandabulunmuştur.Hastagrubundacinsiyete,yerleşim yerine,astım sıklığıvealerjidönemlerinegörepolimorfizm incelemesindeenfazla görülentipMutanttipolmuştur. Kontrolgrubundacinsiyeteveyerleşimyerinegörepolimorfizmincelendiğinde en fazla görülen tip Mutanttip olmuştur.Cinsiyete ve yerleşim yerine göre vi polimorfizmaçısındanbirfaklılıkbulunamamıştır Sonuç:Çalışmamızda alerjisiolan hastalarve kontrolgrubu arasında, TaqManprobyöntemiileSerotoninTransporterGenPolimorfizmigenetikyapısı mutantveheterozigottipaçısındanincelendiğindeistatistikselolarakanlamlısonuç bulunamamıştır.
Erzincan Üniversitesi öğrencilerinde akıllı telefon bağımlılık düzeyinin belirlenmesi ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi
Akıllı telefon kullanımı ülkemizde ve dünyada her geçen gün artmakta, akıllı telefonlar hayatın her alanına girmekte ve insanlarda bağımlılık oluşturmaktadırlar. Bu bağımlılığın tanısını koyabilmek ve insanların tedavilerini yapabilmek için çalışmalar devam etmektedir. Bu araştırma Erzincan Üniversitesi 2017-2018 öğretim yılında eğitimlerine devam eden öğrencilerin akıllı telefon bağımlılık düzeyi ve ilişkili faktörleri belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 2017-2018 öğretim yılında eğitimlerine devam eden 741 öğrenci dâhil edilmiştir. Çalışmada öğrencilerin sosyodemografik özelliklerini sorgulayan bilgi formu ve Kwon M ve arkadaşları tarafından geliştirilen Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği – Kısa Form kullanılmıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler SPSS for Windows 22.0 Programı kullanılarak analiz edilmiştir. Niteliksel verilerde gruplar arası farklılıklar incelenirken Ki kare testi kullanılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak p< 0,05 alınmıştır. Çalışmamızda öğrencilerin %37,3'ünün (n:266) akıllı telefon bağımlısı olduğu saptanmıştır. Çalışmamızda akıllı telefon bağımlılığı ile yaş, boş zamanlarda yapılan aktivite, internet kullanımının daha çok nerede olduğu, sosyal medya üyeliğinin varlığı, ilk cep telefonuna sahip olma yaşı, cep telefonu değiştirme sıklığı, telefon için yapılan aylık harcama tutarı, cep telefonu kullanımında en sık amaç, ders sırasında telefon kullanımı, akıllı telefonun hayatı etkileyip etkilememesi ve kendini akıllı telefon bağımlısı olarak görüp görmeme arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Bu araştırmada akıllı telefon bağımlılığının üniversite öğrencileri için bir tehlike olduğu görülmüştür. Akıllı telefon bağımlılığı ile mücadelede halk sağlıkçılara, diğer sağlık çalışanlarına, öğrencilere, öğretim üyelerine, internet kuruluşlarına ve sivil toplum örgütlerine önemli görevler düşmektedir.
Ayak bileği kırığı nedeniyle konservatif veya cerrahi tedavi edilmiş hastalarda sekonder kıkırdak lezyonları ile klinik skorlamaların değerlendirilmesi
Son yıllarda insidansı giderek artan ayak bileği kırıkları, özellikle genç ve aktif bireyler ile osteoporotik yaşlı kadınlarda meydana gelmektedir. Ayak bileği kırıklarının tedavisindeki amaç hastayı ağrısız ve fonksiyonel bir ayak bileği eklemine kavuşturmaktır. Bunun için ayak bileği kırıkları bir bütün olarak ele alınmalı ve sadece kemik patoloji olarak düşünülmemelidir. Konservatif veya cerrahi olarak tedavi edilen hastalarda kırığa yönelik uygulanan tedavi tamamlandıktan sonra yapılan klinik değerlendirmelerin sonucunu ayak bileği instabilitesi, posttravmatik artrit ve osteokondral lezyonlar gibi kırığa sekonder birçok patoloji etkiler (2, 17). Çalışmamızın amacı ayak bileği kırığı sonrası konservatif veya cerrahi olarak tedavi edilen hastalarda kırığa eşlik eden sekonder kıkırdak lezyonlarını araştırmak ve klinik skorlamayı değerlendirmektir. Bu çalışmaya ayak bileği kırığı nedeniyle konservatif veya cerrahi olarak tedavi edilen toplam 56 hasta dâhil edilmiştir. 56 hastanın 19 tanesi kadın, 37 tanesi erkektir. Hastaların en genci 20 en yaşlısı 65 yaşında olup yaş ortalaması 44,6 olarak bulundu. Bu hastaların kırık olan ekstremite tarafına bakıldığında 29 tanesinde sağ ayak bileği, 27 tanesinde de sol ayak bileği kırığı vardı. Hastaların tedavi planlaması incelendiğinde 30 hasta cerrahi olarak, 26 hasta ise konservatif olarak tedavi edildi. Kırık kaynaması tamamlanan hastaların ortalama 6-8. haftalarda çekilmiş olan MR görüntüleri değerlendirildi ve talus osteokondritis dissekans (OKD) açısından iki gruba ayrıldı. Talus OKD saptanan hasta sayısı 19 iken, 37 hastada OKD saptanmadı. Buna göre talus OKD saptanan hastalar ile saptanmayan hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptandı. Talus OKD olan hastaların daha çok sağ ayak bileği kırığı olduğu görüldü (p<0,05). Tedavi şekli ve talus OKD açısından yapılan istatistiksel analizde istatistiksel açıdan anlamlı sonuç elde edilmedi. Kaynama tamamlandıktan sonra MRG sonuçlarının değerlendirilmesi sırasında VAS ve AOFAS klinik skorlamaları belirlendi. Sonuçlar incelendiğinde talus OKD saptanan 19 hastanın 16 tanesinin VAS sonucu 0 olarak belirlendi. Yapılan istatiksel değerlendirme sonrasında talus OKD saptanan hastaların VAS sonuçlarının istatistiksel açıdan anlamlı seviyede düşük olduğu bulundu (p<0,05). Ancak AOFAS sonuçlarının grup ve sayısal değerlendirmeleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Literatürde ayak bileği kırıklarıyla ilişki osteokondral lezyonların varlığı ve sonuca etkisini değerlendiren birçok çalışma vardır. Bizim çalışmamızın verileri genel olarak literatür ile uyumludur; ancak gerek hasta sayısının az olması gerekse uzun takip sürelerinin olmaması sonuçlarımızı etkilemiştir. Bu nedenle daha geniş hasta serileriyle, daha uzun takipli çalışmaların yapılması gereklidir.
18-28 yaş polikistik over sendromlu hastalarda kanda irisin seviyesinin değerlendirilmesi
Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS), oligo-ovulasyon veya anovulasyon, androjen fazlalığı bulguları ve çok sayıda küçük ovaryen kistlerle karakterize, sık görülen heterojen bir endokrinopatidir (1). Sıklığı National Institutes of Health (NIH) kriterlerine göre %6-10, genişletilmiş Rotterdam kriterlerine göre %15 oranındadır (2). Rotterdam 2003 kriterleri, bugün için revize edilmiş hali ile yaptığımız çalışmadaki PKOS'lu hastalara tanı koymak için kullanılmıştır (3). PKOS olan kadınlar, etkilenmemiş kadınlara kıyasla yüksek derecelerde insulin direnci ve kompansatuar hiperinsülinemi gösterirler. Son yıllarda etiyopatogenezinde insülin direncinin rolünün ortaya konması ve obezite, tip 2 diabetes mellitus, hipertansiyon, dislipidemi, iskemik kalp hastalıkları, obstruktif uyku apnesi, endometrium kanseri ve mood bozuklukları gibi uzun dönem sağlık riskleriyle ilişkisi gösterilmiştir. İrisin ise yeni tanımlanmış bir myokin olup beyaz adipoz dokuyu kahverengi adipoz dokuya dönüştürerek termogenez, glukoz homeostazisi ve enerji metabolizmasında rol oynar. İrisin, insülin direnci ve metabolik sendromla ilişkili bulunmuştur. İrisin hormonu, enerji harcanmasını arttırıp kilo kaybına neden olduğu için metabolik hastalıkların tedavisinde umut verici olmuştur. Biz bu çalışmamızda 18-28 yaş arası PKOS'lu olan ve olmayan gruplarda klinik, biyokimyasal, hormonal parametrelerle serum irisin düzeylerini karşılaştırdık. Her iki grupta metabolik sendrom, kardiyovasküler hastalıklar gibi uzun vadedeki riskleri öngörmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 18-28 yaş arası, ek sistemik hastalığı olmayan, Rotterdam 2003 kriterlerine göre PKOS tanısı alan 64 hasta ve 60 kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Hastalara pelvik ultrasonografi yapıldı. Kilo, boy, tansiyon ölçüldü. HDL, LDL, trigliserid, total kolesterol, açlık insulin, LH, FSH, estradiol, total testesteron, serbest testesteron, homosistein, CRP, TSH, prolaktin, açlık glukoz, DHEAS, AMH, ALT, AST, HbA1c ve irisin düzeylerine bakıldı. Hastalar Ferriman Gallwey skorlama sistemine göre hirsutizm açısından değerlendirildi. Vücut kitle indeksleri ve HOMA-IR değerleri hesaplandı. Bulgular: PKOS'lu hastalar ve kontrol grubu klinik özellikler açısından karşılaştırıldığında her iki grup arasında yaş, boy, HDL, trigliserit, açlık insulin, FSH, LH, estradiol, TSH, prolaktin, AMH, ALT, AST, HOMA-IR indeks arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Kilo, vücut kitle indeksi, tansiyon, LDL, total kolesterol, total testesteron, serbest testesteron, homosistein, CRP, açlık glukoz, DHEAS, HbA1c değerleri açısından PKOS grubundaki hastalarda istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek izlendi (p<0,05). İrisin düzeyleri PKOS grubundaki hastalarda istatistiksel anlamlı olarak daha düşük izlendi (p<0,05). Sonuç: PKOS hasta grubunda irisin düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Polikistik over sendromu, irisin düzeyi, BMI, açlık insulin, açlık glukoz.
Artroskopik rotator manşet tamiri ameliyatında saptanan ek omuz patolojilerinin klinik sonuca etkisinin değerlendirilmesi
Rotator manşet hastalığı, omuz ekleminin en sık görülen rahatsızlıklarından biridir. Rotator manşet hastalıkları, subakromiyal sıkışmadan masif rotator manşet yırtığı ve manşet yokluğuna bağlı omuz eklemi artropatisine kadar geniş bir dağılım göstermektedir. Amacımız, rotator manşet yırtığı tanısıyla artroskopik tamir yapılan hastaların, ek omuz patolojilerinin hastalardaki klinik sonuca etkisinin değerlendirilmesidir. Kliniğimizde, Ocak 2014-Aralık 2017 tarihleri arasında klinik ve radyolojik olarak kısmi veya tam kat rotator manşet yırtığı tanısı konan; 93 hastaya artroskopik rotator manşet tamiri yapıldı. Hastalar, rotator manşet yırtığına ek patolojileri olanlar ve olmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. Rotator manşet yırtığına ek patolojileri olan grupta (Grup 1) 61 hasta olup (38 kadın, 23 erkek) yaş ortalaması 59,8' idi. Rotator manşet yırtığı harici ek patolojisi olmayan grupta (Grup 2) 32 hasta olup yaş ortalaması 54,1'idi. Bu hastaların, demografik verileri, ameliyat öncesi MRG bulguları, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6. ay kontrollerinde yapılan fizik muayene bulguları, QUICK DASH, ASES ve görsel analog (VAS) skorlamaları, ameliyatta uygulanan anestezi türü, ameliyat esnasında hastanın pozisyonu, ameliyat esnasında elde edilen veriler ve ameliyat esnasında yapılan ek işlemler kaydedildi. Her iki grubun omuz abdüksiyon ve dış rotasyon hareket açıklıkları ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6. ay yapılan değerlendirmede karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Omuz fleksiyon ve iç rotasyon hareket açıklıkları gruplar arasında karşılaştırıldığında ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6. ay yapılan değerlendirmede Grup 2'deki değerler Grup 1'e göre istatistiksel anlamlı düzeyde daha yüksekti. Her iki grubun QUICK DASH ve VAS skorlamaları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Grupların ASES skorlaması, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6. ay yapılan değerlendirmede Grup 2'deki değerler Grup 1'e göre istatistiksel anlamlı düzeyde daha yüksekti (p=0.002, 0.020). Sonuç olarak, elde ettiğimiz veriler ışığında rotator manşet yırtığına ek patolojisi olan hastalarda olmayanlara göre ameliyat öncesi ve sonrası omuz eklem açıklığında kısıtlılık ve omuz fonksiyonel skorlamada düşüklük olabilmektedir. Ortopedik cerrahların ek patolojisi olan omuzlarda bunu değerlendirmesi ve hastayı bilgilendirmesini öneririz.
İliofemoral akut-subakut derin ven trombüslü hastalarımızda uyguladığımız farmakomekanik tromboliz tedavisinin erken ve orta dönem sonuçlarının değerlendirilmesi
DVT(Derin ven trombüsü)' nin önemi üzerinde detaylı değerlendirmeler yapılamamıştır, DVT sadece pulmoner emboli gibi ölümcül sonuçlara neden olmamakta, ölümcül sonuçlarla beraber potansiyel kronik posttrombotik sekel oluşturmaktadır. DVT sonrasında PTS(Posttrombotik sendrom) oluşum insidansı % 20- 50 arasındadır, ve PTS en sık iliofemoral DVT ile ilişkilidir. Derin ven trombozu; koroner arter hastalığı ve inmeden sonra en sık görülen kardiyovasküler hastalıktır. Birleşik Devletlerde her yıl 1000 kişiden 1' inde DVT oluşur. DVT genel popülasyonda anlamlı mortalite ve morbitideye neden olur. Oral antikoagülasyon tedavisi trombüsün büyümesini engeller fakat trombolitik etki göstermez ve bundan dolayı posttrombotik sendrom oluşumunu önlemez. Farmakomekanik tromboliz tedavisi DVT' nin medikal tedavisine ek olarak uygulanabilir, fakat mutlak endikasyonların tarifinde ortak bir karar oluşturulamamıştır. Güncel bulgular farmakomekanik tromboliz tedavisinin, yalnızca antikoagülan tedaviye nisbeten, trombüs yükünü azalttığını, DVT rekürrensini azalttığını ve sonuç olarak PTS oluşumunu azalttığını desteklemektedir. Akut proksimal DVT' si olan genç hastalar, yaşam beklentisi uzun olan hastalar, morbitidesi düşük olan hastalar ve bacağının canlılığının tehdit altında olduğu hastalar farmakomekanik tromboliz tedavisi için uygun endikasyonlar olarak değerlendirilmektedir. Güncel bilgiler valf fonksiyonlarının, venöz bütünlüğün, farmakomekanik tromboliz yapılan hastalarda, sadece antikoagülan tedavi alan hastalara nisbeten, daha iyi olduğunu göstermektedir. Akut/subakut iliofemoral DVT dolayısıyla Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakultesinde hospitalize edilen ve 2013-2017 tarihleri arasında farmakomekanik tromboliz tedavisi yapılan olgularımız değerlendirme için davet edildiler. Çalışmamız 40 hastayı içermektedir. Olgularımızın hepsine '' Venöz yetmezliğin epidemiyolojik ve ekonomik çalışması: Yaşam kalitesi/ Belirtiler ölçeği '' uygulandı. PTS oluşumu Villalte skalası ile değerlendirildi. Farmakomekanik tedavi sonrasında sadece birkaç olguda PTS gelişmesine rağmen, PTS oluşan olgularda kötü yaşam kalitesi mevcuttu. Biz farmakomekanik tromboliz işlemi ile erken trombüs uzaklaştırmanın PTS oluşumunu önlemesinde faydalı olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Farmakomekanik tromboliz, İliofemoral Akut-Subakut Derin Ven Trombüsü, Posttrombotik Sendrom, Yaşam Kalitesi
Lumbal disk herniektomi operasyonlarında uygulanmış olan total intravenöz anestezi ve inhalasyon anestezi tekniklerinin mini mental durum değerlendirme testi ve nöron spesifik enolaz düzeyi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Lumbal disk herniektomi operasyonlarında, genel anestezi yöntemlerinden olan total intravenöz anestezi ile inhalasyon anestezisinin postoperatif kognitif disfonksiyon üzerine etkilerinin Mini Mental Durum Değerlendirme Testi skoru ve Nöron Spesifik Enolaz düzeyine bakılarak karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız 20.02.2018-20.08.2019 tarihleri arasında Erzincan Mengücekgazi Eğitim ve Araşırma Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği'nde gerçekleştirildi. Elektif lumbal disk herniektomi operasyonu planlanan, 18-65 yaş arasında, ASA I, II ve III risk grubunda, 80 olgu çalışmaya dahil edildi. Hastalara operasyon öncesinde MMDT testi uygulandı, NSE çalışılması amacıyla venöz kan örneği alındı. Uygulanmış anestezi tekniğine göre hastalar T ve İ olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grup İ 'ye idamede sevofluran uygulanmış 40 hasta, Grup T 'ye idamede remifentanil ve propofol kullanılarak TİVA uygulanmış 40 hasta dahil edildi. Hastalara postoperatif dönemde 1. saatte MMDT testi uygulandı. Postoperatif 24. saatte MMDT testi tekrar uygulandı ve NSE için venöz kan örneği alındı. Bulgular: Preoperatif MMDT skor ortalaması her iki grupta da istatistiksel olarak benzerdi. Grup T' de MMDT skoru preoperatif ve postoperatif 1. saat benzer bulunurken (p=0,539), postoperatif 24. saatte MMDT skoru her iki skordan da yüksek bulundu. Grup İ' de preoperatif ve postoperatif 24. saatlerde MMDT skoru benzerken (p=0,116) postoperatif 1. saatteki skor hem preoperatif skordan (p=0.006) hem de postoperatif 24. saat skorundan (p<0,001) düşük bulundu. Grup İ' de postoperatif serum NSE düzeyinde, preoperatif serum NSE düzeyine göre istatistiksel olarak anlamlı olmayan artış tespit edildi(p=0,214). Grup T' de postoperatif serum NSE düzeyinde, preoperatif serum NSE düzeyine göre istatistiksel olarak anlamlı düşüş tespit edildi (p=0,038). Postoperatif 1. saat ve 24. saat MMDT skoru ile postoperatif serum NSE düzeyi arasında Grup T ve grup İ' de istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç: İnhalasyon anestezisi uygulamaları operasyon sonrası 1.saatte TİVA uygulamalarına göre daha fazla kognitif disfonksiyona neden olabilir. Ameliyat sonrası 24.saatte ise her iki yöntemin kognitif fonksiyonlar üzerine olan etkileri benzerdir. Kognitif fonksiyonların değerlendirilmesinde kullanılan biyobelirteçlerden serum NSE düzeyi ölçümünün ise POKD gelişimini göstermek için yetersiz kaldığı, bu konuyla ilgili daha fazla hasta sayısı ve postoperatif daha uzun zamanlarda yapılmış ölçümlerin olduğu çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Yeni tanı diyabetli ve prediyabetli hastalarda tiroid volümü ve karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişki
Biabetes mellitus, temel patofizyolojisinin hiperglisemi olduğu, insülin salgılanması ve/veya etkisinde yetersizlik sonucunda meydana gelen karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasında bozukluk ile karakterize olan, sık görülen bir endokrin hastalıktır. Diyabette artmış kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalık riski olduğundan, diyabet riski olan kişilerin erkenden teşhis ve tedavisi, mortalite ve morbiditenin azaltılması açısından önemlidir. Karotis intima media kalınlığı koroner arterlerdeki aterosklerozun dolaylı bir göstergesi olduğu için son yıllarda yapılan çalışmalar bu yönde yoğunlaşmaktadır. Yapılan çalışmalarda insulin direncinin tiroid volumünü artırıcı etki yaptığı gösterilmiştir. İnsülin, IGF-1 bağımlı mekanizmalar üzerinden tirosit çoğalmasıyla tiroid bezinde morfolojik değişikliklere neden olur. Diyabetli hastalarda tiroid volümünün ve karotis intima media kalınlığının sağlıklı bireylere göre artmış olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada yeni tanı diyabetli ve prediyabetli hastalarda karotis intima media kalınlığı ve tiroid volümü arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları polikliniklerine başvuran, bilinen diabetes mellitus ve tiroid hastalığı olmayan hastalarda prediyabet ve diyabet araştırıldı. Yeni tanı diyabetli, prediyabetli ve kontrol olmak üzere üç grup oluşturuldu. Çalışmaya 36 erkek 35 kadın yeni tanı diyabetli hasta, 36 erkek 35 kadın prediyabetli hasta, 36 erkek 35 kadın kontrol grubu olmak üzere 213 kişi alındı. Çalışmaya katılan hasta gruplarında kardiyovasküler risk parametreleri/belirteçlerini içeren bel kalça oranı, serum ürik asit düzeyi, açlık kan glukozu, açlık insülini, insülin direnci, karotis intima media kalınlığı, kan basıncı ve tiroid volümü gibi parametreler değerlendirildi. Diyabet ve prediyabet grubunda, kontrol grubuna göre HDL-kolesterol düzeyi daha düşük; ürik asit, total kolesterol, LDL-kolesterol değerleri daha yüksek bulundu, ancak istatistiksel olarak anlamsızdı. Gruplar arası karşılaştırmada; bel çevresi, bel/kalça oranı, sistolik ve diyastolik kan basıncı, açlık kan glukozu, HbA1c, trigliserit, sağ/sol ve total tiroid volümü, sağ/sol karotis intima media kalınlığı, açlık insülini ve insülin direnci arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. İnsülin direnci ile tiroid volümü ve karotis intima media kalınlığı arasında istatistiki olarak anlamlı ilişki bulundu. Bu sonuçlara göre; aterosklerozun henüz diyabet gelişmeden önce hiperinsülinemi, insülin direnci ve prediyabet safhasındayken ortaya çıkıyor olabileceği sonucu çıkartılabilir. Prediyabette tedaviye erkenden başlanması, hem diyabet gelişiminin önlenmesi veya geciktirilmesi hem de aterosklerozu önleyerek kardiyovasküler morbidite ve mortalitenin azaltılmasında etkin bir yaklaşım olabilir. Ucuz, kolay ulaşılabilir ve noninvaziv olması nedeniyle karotis intima media kalınlığı ve tiroid volümü ölçümü diyabetli hastalarda kardiyovasküler risklerin belirlenmesinde yararlı olabilir. Bu konuda geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, Diyabet Öncesi Durum, İnsülin Direnci, Tiroid Bezi, Karotis İç-Orta Kalınlığı
Sigara içen kişilerde epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ve inflamasyonun değerlendirilmesi
Sigaranın içeriğinde sağlığa zararlı olan çeşitli toksik, radyoaktif ve karsinojen maddeler bulunmaktadır. Sigara, önlenebilir ölümlerin önde gelen nedenidir. Epikardiyal yağ dokusu, kalbin etrafında bulunan gerçek bir visseral yağ dokusudur. Epikardiyal yağ dokusunun metabolik, termojenik ve mekanik etkileri bulunmaktadır. Epikardiyal yağ dokusu, çok sayıda biyoaktif sitokin üretmektedir. Epikardiyal yağ dokusu bu sitokinlerle, lokal ya da sistemik çeşitli etkiler gösterebilmektedir. Vücudun zararlı olarak algıladığı herhangi bir uyarana verdiği tepki olarak tanımlanabilecek inflamasyonda amaç, hasarlı dokuyu tespit etmek ve sonrasında da yok etmektir. İnflamasyonun varlığını ve düzeyini gösterebilmek için, birçok parametre kullanılmaktadır. Sigara ve epikardiyal yağ dokusu ile ilişkili birçok patoloji bulunmaktadır. Hem sigara hem de epikardiyal yağ dokusu inflamasyon ve aterosklerozla ilişkilidir. Buradan hareketle, sigara ile epikardiyal yağ dokusu kalınlığı arasında ilişki olduğu akla gelmektedir. Çalışmamız; sigara içen ve sigara içmeyen sağlıklı bireyleri değerlendirerek, sigaranın epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ve inflamasyonla olan ilişkisini belirlemeyi amaçlamıştır. Çalışmamıza, Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Mengücek Gazi Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları polikliniklerine genel kontrol amacıyla başvuran, 18-65 yaş arasındaki, bilinen diyabet, kronik karaciğer hastalığı, kronik böbrek yetmezliği, tiroid hastalığı, hipertansiyon, sol ventrikül işlev bozukluğu, koroner arter hastalığı nedeniyle revaskülarizasyon öyküsü olmayan ve tetkiklerinde bu hastalıkları düşündürecek sonuçlar saptanmayan, aktif enfeksiyonu bulunmayan, vücut kitle indeksi normal kilolu olarak kabul edilen sınırlar içerisinde olan toplam 259 sağlıklı kadın ve erkek katılımcı dahil edilmiştir. Çalışmaya katılanların transtorasik ekokardiyografi ile epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ölçümleri yapılmış; sigara içen ve sigara içmeyen kişilerin epikardiyal yağ dokusu kalınlıkları karşılaştırılmıştır. Ayrıca sigara ile epikardiyal yağ dokusu kalınlığının inflamasyon ve çeşitli parametreler üzerine etkileri değerlendirilmiştir. Çalışmamıza katılan sigara içen ve sigara içmeyen kişilerin oluşturduğu gruplar arasında epikardiyal yağ dokusu kalınlıkları karşılaştırıldığında, istatistiki olarak anlamlı farklılık bulunmuştur. Çalışmamızda; yaş, vücut kitle indeksi, yıl ve paket/yıl olarak sigara kullanım değerleri ile epikardiyal yağ dokusu kalınlığı arasında, orta düzeyli pozitif ilişki saptanmıştır. Bel çevresi, günlük içilen sigara sayısı, diyastolik kan basıncı, açlık kan glukozu, ALT, AST, total kolesterol, trigliserid, LDL-kolesterol, CRP, ürik asit, MPV, platelet sayısı, platelet/lenfosit oranı değerleri ile epikardiyal yağ dokusu kalınlığı arasında ise, değişik oranlarda ve zayıf düzeyli anlamlı korelasyon tespit edilmiştir. Sigara kullanımının, epikardiyal yağ dokusu kalınlığının en önemli belirleyicisi olduğu saptanmıştır. Epikardiyal yağ dokusu kalınlığının diğer belirleyicilerinin; yaş, vücut kitle indeksi, CRP ve cinsiyet olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca çalışmamızda sigara içen kişiler ile sigara içmeyen kişilerin HDL-kolesterol, trigliserid, ürik asit, monosit sayısı, monosit/HDL oranı, CRP, beyaz küre sayısı (WBC), platelet/lenfosit oranı, platelet sayısı, nötrofil sayısı ve ALT değerleri arasında anlamlı istatistiki farklılık tespit edilmiştir. Sigara kullanımı ile epikardiyal yağ dokusu kalınlığı arasında tespit edilen anlamlı istatistiki ilişki, artmış epikardiyal yağ dokusu kalınlığının, inflamatuar ve aterosklerotik risklerin belirteci olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Sigara, Epikardiyal Yağ Dokusu, İnflamasyon, Ateroskleroz
Genel anestezinin ekstübasyon aşamasında hasta durum indeksi monitörizasyonundaki frontal EMG parametresinin Train Of Four ile korelasyonu
Amaç: PSI (Patient State Index) ve TOF (Train Of Four) monitörlerinin rutinde kullanımı önerilmektedir fakat bu monitörlerin rutin kullanım oranları düşüktür ve bu durum hasta güvenliğini tehlikeye atmaktadır. Bu iki parametrenin tek bir monitörizasyon tekniği ile ölçümü gerek maliyet gerek zaman açısından avantaj sağlayacaktır. Çalışmamızın amacı genel anestezi uygulanan hastalarda PSI monitörizasyonundaki Frontal EMG parametresinin kas gücü monitörizasyonu (TOF) ile korelasyonunu değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır. Çalışmamıza 1 saatten uzun süren 18-65 yaş arası ASA-I, II ve III, 100 hasta dâhil edildi. Hastalara rutin genel anestezi indüksiyonu uygulandı. Rutin monitörizasyona ek olarak TOF ve Sedline (Masimo EMG ve PSI) monitörizasyonu yapıldı. Operasyon bitiminde rutin ekstübasyon aşamasına geçildi. TOF %0, %25, %50, %75, %90 iken PSI ve EMG değerleri kaydedildi. TOF %90 olduğunda hastalar ekstübe edildi. Ekstübasyon sonrası 5. Dakikada TOF, PSI ve EMG için kontrol ölçümler kaydedildi. 5, 10, 30. Dakikalarda Aldrete skoru kaydedilerek skoru >9 olan hastalar servise transfer edildi. Bulgular: PSI ve EMG'nin TOF ile ilişkisi incelendiğinde hem TOF ile PSI arasında (r=0,74 p<0,001) hem de TOF ile EMG arasında (r=0,76 p<0,001) kuvvetli pozitif ilişki saptandı. TOF=90 değeri ekstübasyon sınırı olarak kabul edildi. EMG değişkenine ROC analizi uygulandığında uygun eşik değer 24,5 olarak tespit edildi (EAA:0.852, p<0.001, sensitivite: %90, spesifite: %68). PSI değişkenine ROC analizi uygulandığında uygun eşik değer 60,5 olarak tespit edildi (EAA:0,834, p<0.001, sensitivite: %96, spesifite: %56) Her iki ROC analizinde de eğri altında kalan alan bire yakın ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu. PSI>60 ve EMG>24,5 değerleri ekstübasyon eşik değeri olarak tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda TOF değeri ile anestezik derinlik monitörizasyonu için rutinde kullanımı önerilen PSI monitöründeki frontal EMG değeri arasında kuvvetli pozitif korelasyon tespit ettik. Sonrasında yaptığımız ROC analizi sonucunda frontal EMG ölçümü 24,5 üzerine çıktığında hastaların ekstübe edilebileceğini tespit ettik.