Erzincan Binali Yıldırım University
Faculty

Faculty of Medicine

Erzincan Binali Yıldırım University

96

Archived Theses

1

DOIs Assigned

1%

DOI Rate

Archived Theses

10 Tez
Medical SpecialtyCrossrefindexedOpen AccessTR

Alerjik rinitli hastalarda serotonintransporter gen polymorfizmininvarlığının araştırılması

Amaç:Alerjikrinitalerjikhastalıklarınensıkkarşılaşılantürüdürvetoplumda genelolarak %18-40 oranında görülmektedir.Alerjik hastalıklarıortaya çıkaran etkenleriklimsel,coğrafi,kültürelveçeşitlisosyalkoşullarabağlıolarakdeğişebilir. Çalışmamızınamacıalerjikrinitinserotoningenpolimorfizmiileilişkisinitesbit etmekir. Yöntem:BuaraştırmaErzincanÜniversitesiTıpFakültesiKulakBurunBoğaz polikliniğinebaşvuran15-60yaşaralığındakialerjikrinitolan100vakagrubuvealerjik rinittanısıalmamış100kontrolgrubundanoluşan200kişiileçalışılmıştır.Anamnez, muayenevepricktestilealerjikrinittanısıdüşünülenhastalardanvesağlıklıkontrol grubundanperiferikkanörneğialınarak5-HTTGP'meTaqManprobyöntemiilegenetik analizlerinebakılmıştır.İstatistikselanalizlerdeki-karetestikullanılmıştır. Bulgular:Olguların129(%64,5)ukadınve71(%35,5)ierkekolmaküzere;100 hastave100kontrolgrubuolaraktoplam 200kişialınmıştır.Katılımcılarınyaş ortalaması34,5±14,6(min:20,max:65)dır.Hastalararasındacinsiyetdağılımları incelendiğindehastaların %79unukadınlaroluşturmaktadır.Cinsiyetegöregruplar arasında anlamlıfark bulunmuştur(p<0,01).Hasta ve kontrolgrubu genetik polimorfizm ve ikametyerine göre karşılaştırma yapıldığında hasta ve kontrol gruplarınınarasındaanlamlıfarkgörülmemiştir. Alerjikrinitlihastaların%61'indeşikayetlermevsimselözellikteidi.ARsıklığı kadınlarda erkeklere göre daha fazla oranda ve merkezde oturanlarda köyde oturanlaragöredahafazlaorandabulunmuştur.Hastagrubundacinsiyete,yerleşim yerine,astım sıklığıvealerjidönemlerinegörepolimorfizm incelemesindeenfazla görülentipMutanttipolmuştur. Kontrolgrubundacinsiyeteveyerleşimyerinegörepolimorfizmincelendiğinde en fazla görülen tip Mutanttip olmuştur.Cinsiyete ve yerleşim yerine göre vi polimorfizmaçısındanbirfaklılıkbulunamamıştır Sonuç:Çalışmamızda alerjisiolan hastalarve kontrolgrubu arasında, TaqManprobyöntemiileSerotoninTransporterGenPolimorfizmigenetikyapısı mutantveheterozigottipaçısındanincelendiğindeistatistikselolarakanlamlısonuç bulunamamıştır.

İsmail Salcan
Erzincan Binali Yıldırım University
2017
30
doi.org/10.71008/ebyu.thesis.2017.101
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metabolik olarak sağlıklı ve sağlıksız obez hastalarda tiroid volümünün değerlendirilmesi

Obezite dünya çapında giderek artan, yaşam kalitesini azaltan, özellikle Tip 2 diyabet, kardiyovasküler hastalıklar, kanser ve hipertansiyon insidansında artış gibi birçok morbidite ve mortaliteye yol açan epidemik bir hastalıktır. Obezite bulunan hastaların bir grubunun, obeziteye bağlı morbiditelerin bir kısmından korundukları ya da bu morbiditelere karşı daha dirençli oldukları gösterilmiş ve bu gruptaki hastalar "metabolik olarak sağlıklı obez bireyler" olarak isimlendirilmişlerdir. Metabolik sendromun majör komponenti olan insülin direncinin tiroidin morfolojik anormallikleri ile ilişkisi gösterilmiş olup çalışmamız; metabolik olarak sağlıklı ve sağlıksız obez hasta grupları arasında tiroid volümü açısından fark olup olmadığını ve tiroid volümünün metabolik sendrom kriterleri ile ilişkisini belirlemeyi amaçlamıştır. Çalışmamıza İç Hastalıkları polikliniklerine başvuran bilinen tiroid hastalığı, diyabet, hipertansiyon, hiperlipidemi ve koroner arter hastalığı olmayan toplam 116 obez kadın hasta alındı. Metabolik sendrom tanı kriterleri araş¬tırılarak, tiroid volümleri ölçüldü. Meta¬bolik olarak sağlıklı obez ve sağlıksız obez grupların tiroid volümleri karşılaştırıldı. Tiroid volümünün; karotis intima media kalınlığı, vücut kitle indeksi, bel çevresi, bel kalça oranı, sistolik ve diastolik tansiyon arteryel değerleri, lipid profili, glikolize hemoglobin, açlık kan glukozu, kreatinin, ürik asit, insülin seviyesi ve insülin direnci ile ilişkisi değerlendirildi. Çalışmamıza katılan metabolik olarak sağlıklı ve sağlıksız obezlerin oluşturduğu gruplar arasında tiroid volümleri karşılaştırıldığında istatistiki olarak anlamlı fark bulundu. Ayrıca çalışmamızda tiroid volümü ile metabolik sendrom kriter sayısı, sistolik tansiyon arteryel, diastolik tansiyon arteryel, vücut kitle indeksi, ağırlık, bel çevresi, karotis intima media kalınlığı, ürik asit, insülin, insülin direnci, LDL-kolesterol arasında anlamlı istatistiki ilişki tespit edildi. Tiroid volümü ve metabolik sendrom parametreleri arasında tespit edilen anlamlı istatistiki ilişki, artmış tiroid volümünün, obez bireylerde, metabolik sendromun göstergesi olabileceğini ve artmış kardiyovasküler risklerin belirteci olarak kullanılmaya aday olabileceğini düşündürmektedir.

HacimMetabolik sendromMetabolizma+5
Meryem Yalvaç Kandefer
Erzincan Binali Yıldırım University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erzincan Üniversitesi öğrencilerinde akıllı telefon bağımlılık düzeyinin belirlenmesi ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi

Akıllı telefon kullanımı ülkemizde ve dünyada her geçen gün artmakta, akıllı telefonlar hayatın her alanına girmekte ve insanlarda bağımlılık oluşturmaktadırlar. Bu bağımlılığın tanısını koyabilmek ve insanların tedavilerini yapabilmek için çalışmalar devam etmektedir. Bu araştırma Erzincan Üniversitesi 2017-2018 öğretim yılında eğitimlerine devam eden öğrencilerin akıllı telefon bağımlılık düzeyi ve ilişkili faktörleri belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 2017-2018 öğretim yılında eğitimlerine devam eden 741 öğrenci dâhil edilmiştir. Çalışmada öğrencilerin sosyodemografik özelliklerini sorgulayan bilgi formu ve Kwon M ve arkadaşları tarafından geliştirilen Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği – Kısa Form kullanılmıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler SPSS for Windows 22.0 Programı kullanılarak analiz edilmiştir. Niteliksel verilerde gruplar arası farklılıklar incelenirken Ki kare testi kullanılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak p< 0,05 alınmıştır. Çalışmamızda öğrencilerin %37,3'ünün (n:266) akıllı telefon bağımlısı olduğu saptanmıştır. Çalışmamızda akıllı telefon bağımlılığı ile yaş, boş zamanlarda yapılan aktivite, internet kullanımının daha çok nerede olduğu, sosyal medya üyeliğinin varlığı, ilk cep telefonuna sahip olma yaşı, cep telefonu değiştirme sıklığı, telefon için yapılan aylık harcama tutarı, cep telefonu kullanımında en sık amaç, ders sırasında telefon kullanımı, akıllı telefonun hayatı etkileyip etkilememesi ve kendini akıllı telefon bağımlısı olarak görüp görmeme arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Bu araştırmada akıllı telefon bağımlılığının üniversite öğrencileri için bir tehlike olduğu görülmüştür. Akıllı telefon bağımlılığı ile mücadelede halk sağlıkçılara, diğer sağlık çalışanlarına, öğrencilere, öğretim üyelerine, internet kuruluşlarına ve sivil toplum örgütlerine önemli görevler düşmektedir.

Akıllı telefonlarBağımlılıkCep telefonu+5
Güven Akın
Erzincan Binali Yıldırım University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ayak bileği kırığı nedeniyle konservatif veya cerrahi tedavi edilmiş hastalarda sekonder kıkırdak lezyonları ile klinik skorlamaların değerlendirilmesi

Son yıllarda insidansı giderek artan ayak bileği kırıkları, özellikle genç ve aktif bireyler ile osteoporotik yaşlı kadınlarda meydana gelmektedir. Ayak bileği kırıklarının tedavisindeki amaç hastayı ağrısız ve fonksiyonel bir ayak bileği eklemine kavuşturmaktır. Bunun için ayak bileği kırıkları bir bütün olarak ele alınmalı ve sadece kemik patoloji olarak düşünülmemelidir. Konservatif veya cerrahi olarak tedavi edilen hastalarda kırığa yönelik uygulanan tedavi tamamlandıktan sonra yapılan klinik değerlendirmelerin sonucunu ayak bileği instabilitesi, posttravmatik artrit ve osteokondral lezyonlar gibi kırığa sekonder birçok patoloji etkiler (2, 17). Çalışmamızın amacı ayak bileği kırığı sonrası konservatif veya cerrahi olarak tedavi edilen hastalarda kırığa eşlik eden sekonder kıkırdak lezyonlarını araştırmak ve klinik skorlamayı değerlendirmektir. Bu çalışmaya ayak bileği kırığı nedeniyle konservatif veya cerrahi olarak tedavi edilen toplam 56 hasta dâhil edilmiştir. 56 hastanın 19 tanesi kadın, 37 tanesi erkektir. Hastaların en genci 20 en yaşlısı 65 yaşında olup yaş ortalaması 44,6 olarak bulundu. Bu hastaların kırık olan ekstremite tarafına bakıldığında 29 tanesinde sağ ayak bileği, 27 tanesinde de sol ayak bileği kırığı vardı. Hastaların tedavi planlaması incelendiğinde 30 hasta cerrahi olarak, 26 hasta ise konservatif olarak tedavi edildi. Kırık kaynaması tamamlanan hastaların ortalama 6-8. haftalarda çekilmiş olan MR görüntüleri değerlendirildi ve talus osteokondritis dissekans (OKD) açısından iki gruba ayrıldı. Talus OKD saptanan hasta sayısı 19 iken, 37 hastada OKD saptanmadı. Buna göre talus OKD saptanan hastalar ile saptanmayan hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptandı. Talus OKD olan hastaların daha çok sağ ayak bileği kırığı olduğu görüldü (p<0,05). Tedavi şekli ve talus OKD açısından yapılan istatistiksel analizde istatistiksel açıdan anlamlı sonuç elde edilmedi. Kaynama tamamlandıktan sonra MRG sonuçlarının değerlendirilmesi sırasında VAS ve AOFAS klinik skorlamaları belirlendi. Sonuçlar incelendiğinde talus OKD saptanan 19 hastanın 16 tanesinin VAS sonucu 0 olarak belirlendi. Yapılan istatiksel değerlendirme sonrasında talus OKD saptanan hastaların VAS sonuçlarının istatistiksel açıdan anlamlı seviyede düşük olduğu bulundu (p<0,05). Ancak AOFAS sonuçlarının grup ve sayısal değerlendirmeleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Literatürde ayak bileği kırıklarıyla ilişki osteokondral lezyonların varlığı ve sonuca etkisini değerlendiren birçok çalışma vardır. Bizim çalışmamızın verileri genel olarak literatür ile uyumludur; ancak gerek hasta sayısının az olması gerekse uzun takip sürelerinin olmaması sonuçlarımızı etkilemiştir. Bu nedenle daha geniş hasta serileriyle, daha uzun takipli çalışmaların yapılması gereklidir.

Ayak bileğiAyak bileği eklemiCerrahi+6
Seçkin Özcan
Erzincan Binali Yıldırım University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

18-28 yaş polikistik over sendromlu hastalarda kanda irisin seviyesinin değerlendirilmesi

Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS), oligo-ovulasyon veya anovulasyon, androjen fazlalığı bulguları ve çok sayıda küçük ovaryen kistlerle karakterize, sık görülen heterojen bir endokrinopatidir (1). Sıklığı National Institutes of Health (NIH) kriterlerine göre %6-10, genişletilmiş Rotterdam kriterlerine göre %15 oranındadır (2). Rotterdam 2003 kriterleri, bugün için revize edilmiş hali ile yaptığımız çalışmadaki PKOS'lu hastalara tanı koymak için kullanılmıştır (3). PKOS olan kadınlar, etkilenmemiş kadınlara kıyasla yüksek derecelerde insulin direnci ve kompansatuar hiperinsülinemi gösterirler. Son yıllarda etiyopatogenezinde insülin direncinin rolünün ortaya konması ve obezite, tip 2 diabetes mellitus, hipertansiyon, dislipidemi, iskemik kalp hastalıkları, obstruktif uyku apnesi, endometrium kanseri ve mood bozuklukları gibi uzun dönem sağlık riskleriyle ilişkisi gösterilmiştir. İrisin ise yeni tanımlanmış bir myokin olup beyaz adipoz dokuyu kahverengi adipoz dokuya dönüştürerek termogenez, glukoz homeostazisi ve enerji metabolizmasında rol oynar. İrisin, insülin direnci ve metabolik sendromla ilişkili bulunmuştur. İrisin hormonu, enerji harcanmasını arttırıp kilo kaybına neden olduğu için metabolik hastalıkların tedavisinde umut verici olmuştur. Biz bu çalışmamızda 18-28 yaş arası PKOS'lu olan ve olmayan gruplarda klinik, biyokimyasal, hormonal parametrelerle serum irisin düzeylerini karşılaştırdık. Her iki grupta metabolik sendrom, kardiyovasküler hastalıklar gibi uzun vadedeki riskleri öngörmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 18-28 yaş arası, ek sistemik hastalığı olmayan, Rotterdam 2003 kriterlerine göre PKOS tanısı alan 64 hasta ve 60 kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Hastalara pelvik ultrasonografi yapıldı. Kilo, boy, tansiyon ölçüldü. HDL, LDL, trigliserid, total kolesterol, açlık insulin, LH, FSH, estradiol, total testesteron, serbest testesteron, homosistein, CRP, TSH, prolaktin, açlık glukoz, DHEAS, AMH, ALT, AST, HbA1c ve irisin düzeylerine bakıldı. Hastalar Ferriman Gallwey skorlama sistemine göre hirsutizm açısından değerlendirildi. Vücut kitle indeksleri ve HOMA-IR değerleri hesaplandı. Bulgular: PKOS'lu hastalar ve kontrol grubu klinik özellikler açısından karşılaştırıldığında her iki grup arasında yaş, boy, HDL, trigliserit, açlık insulin, FSH, LH, estradiol, TSH, prolaktin, AMH, ALT, AST, HOMA-IR indeks arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Kilo, vücut kitle indeksi, tansiyon, LDL, total kolesterol, total testesteron, serbest testesteron, homosistein, CRP, açlık glukoz, DHEAS, HbA1c değerleri açısından PKOS grubundaki hastalarda istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek izlendi (p<0,05). İrisin düzeyleri PKOS grubundaki hastalarda istatistiksel anlamlı olarak daha düşük izlendi (p<0,05). Sonuç: PKOS hasta grubunda irisin düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Polikistik over sendromu, irisin düzeyi, BMI, açlık insulin, açlık glukoz.

Genital hastalıklar-kadınGlükozKan+4
Hülya Toklucu
Erzincan Binali Yıldırım University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Artroskopik rotator manşet tamiri ameliyatında saptanan ek omuz patolojilerinin klinik sonuca etkisinin değerlendirilmesi

Rotator manşet hastalığı, omuz ekleminin en sık görülen rahatsızlıklarından biridir. Rotator manşet hastalıkları, subakromiyal sıkışmadan masif rotator manşet yırtığı ve manşet yokluğuna bağlı omuz eklemi artropatisine kadar geniş bir dağılım göstermektedir. Amacımız, rotator manşet yırtığı tanısıyla artroskopik tamir yapılan hastaların, ek omuz patolojilerinin hastalardaki klinik sonuca etkisinin değerlendirilmesidir. Kliniğimizde, Ocak 2014-Aralık 2017 tarihleri arasında klinik ve radyolojik olarak kısmi veya tam kat rotator manşet yırtığı tanısı konan; 93 hastaya artroskopik rotator manşet tamiri yapıldı. Hastalar, rotator manşet yırtığına ek patolojileri olanlar ve olmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. Rotator manşet yırtığına ek patolojileri olan grupta (Grup 1) 61 hasta olup (38 kadın, 23 erkek) yaş ortalaması 59,8' idi. Rotator manşet yırtığı harici ek patolojisi olmayan grupta (Grup 2) 32 hasta olup yaş ortalaması 54,1'idi. Bu hastaların, demografik verileri, ameliyat öncesi MRG bulguları, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6. ay kontrollerinde yapılan fizik muayene bulguları, QUICK DASH, ASES ve görsel analog (VAS) skorlamaları, ameliyatta uygulanan anestezi türü, ameliyat esnasında hastanın pozisyonu, ameliyat esnasında elde edilen veriler ve ameliyat esnasında yapılan ek işlemler kaydedildi. Her iki grubun omuz abdüksiyon ve dış rotasyon hareket açıklıkları ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6. ay yapılan değerlendirmede karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Omuz fleksiyon ve iç rotasyon hareket açıklıkları gruplar arasında karşılaştırıldığında ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6. ay yapılan değerlendirmede Grup 2'deki değerler Grup 1'e göre istatistiksel anlamlı düzeyde daha yüksekti. Her iki grubun QUICK DASH ve VAS skorlamaları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Grupların ASES skorlaması, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6. ay yapılan değerlendirmede Grup 2'deki değerler Grup 1'e göre istatistiksel anlamlı düzeyde daha yüksekti (p=0.002, 0.020). Sonuç olarak, elde ettiğimiz veriler ışığında rotator manşet yırtığına ek patolojisi olan hastalarda olmayanlara göre ameliyat öncesi ve sonrası omuz eklem açıklığında kısıtlılık ve omuz fonksiyonel skorlamada düşüklük olabilmektedir. Ortopedik cerrahların ek patolojisi olan omuzlarda bunu değerlendirmesi ve hastayı bilgilendirmesini öneririz.

ArtroskopiCerrahiOmuz+3
Hamza Arı
Erzincan Binali Yıldırım University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İliofemoral akut-subakut derin ven trombüslü hastalarımızda uyguladığımız farmakomekanik tromboliz tedavisinin erken ve orta dönem sonuçlarının değerlendirilmesi

DVT(Derin ven trombüsü)' nin önemi üzerinde detaylı değerlendirmeler yapılamamıştır, DVT sadece pulmoner emboli gibi ölümcül sonuçlara neden olmamakta, ölümcül sonuçlarla beraber potansiyel kronik posttrombotik sekel oluşturmaktadır. DVT sonrasında PTS(Posttrombotik sendrom) oluşum insidansı % 20- 50 arasındadır, ve PTS en sık iliofemoral DVT ile ilişkilidir. Derin ven trombozu; koroner arter hastalığı ve inmeden sonra en sık görülen kardiyovasküler hastalıktır. Birleşik Devletlerde her yıl 1000 kişiden 1' inde DVT oluşur. DVT genel popülasyonda anlamlı mortalite ve morbitideye neden olur. Oral antikoagülasyon tedavisi trombüsün büyümesini engeller fakat trombolitik etki göstermez ve bundan dolayı posttrombotik sendrom oluşumunu önlemez. Farmakomekanik tromboliz tedavisi DVT' nin medikal tedavisine ek olarak uygulanabilir, fakat mutlak endikasyonların tarifinde ortak bir karar oluşturulamamıştır. Güncel bulgular farmakomekanik tromboliz tedavisinin, yalnızca antikoagülan tedaviye nisbeten, trombüs yükünü azalttığını, DVT rekürrensini azalttığını ve sonuç olarak PTS oluşumunu azalttığını desteklemektedir. Akut proksimal DVT' si olan genç hastalar, yaşam beklentisi uzun olan hastalar, morbitidesi düşük olan hastalar ve bacağının canlılığının tehdit altında olduğu hastalar farmakomekanik tromboliz tedavisi için uygun endikasyonlar olarak değerlendirilmektedir. Güncel bilgiler valf fonksiyonlarının, venöz bütünlüğün, farmakomekanik tromboliz yapılan hastalarda, sadece antikoagülan tedavi alan hastalara nisbeten, daha iyi olduğunu göstermektedir. Akut/subakut iliofemoral DVT dolayısıyla Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakultesinde hospitalize edilen ve 2013-2017 tarihleri arasında farmakomekanik tromboliz tedavisi yapılan olgularımız değerlendirme için davet edildiler. Çalışmamız 40 hastayı içermektedir. Olgularımızın hepsine '' Venöz yetmezliğin epidemiyolojik ve ekonomik çalışması: Yaşam kalitesi/ Belirtiler ölçeği '' uygulandı. PTS oluşumu Villalte skalası ile değerlendirildi. Farmakomekanik tedavi sonrasında sadece birkaç olguda PTS gelişmesine rağmen, PTS oluşan olgularda kötü yaşam kalitesi mevcuttu. Biz farmakomekanik tromboliz işlemi ile erken trombüs uzaklaştırmanın PTS oluşumunu önlemesinde faydalı olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Farmakomekanik tromboliz, İliofemoral Akut-Subakut Derin Ven Trombüsü, Posttrombotik Sendrom, Yaşam Kalitesi

FarmakokinetikPosttrombotik sendromTromboz+2
Şerif Yurt
Erzincan Binali Yıldırım University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

D vitamini ve vücut kitle indeksi arasındaki ilişki

D vitamini eksikliğinin tüm dünyada görülen ciddi bir sağlık sorunu olduğu yapılan araştırmalarda görülmektedir. Özellikle D vitamini eksikliği ve obezite dünya genelinde giderek artan önemli bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmektedir. Yapılan çalışmalarda D vitamini eksikliği ile obezite arasındaki ilişkiye bakılmış ve ters ilişki saptanmıştır. Bu çalışmada ilaveten demografik özellikler ile D vitamini arasındaki korelasyonun da belirlenmesi amaçlanmıştır. Vücut kitle indeksi, fiziksel aktivite düzeyi, cinsiyet, medeni durum, işe gitme şekilleri, D vitamini desteği alma durumu, D vitamini içeren besinler tüketme durumu ve tüketim miktarı, gün ışığından günlük faydalanma süresi, mevsimsel güneş ışığına maruz kalma durumunun D vitamini düzeyini etkilediği tespit edilmiştir. Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Mengücek Gazi Eğitim ve Araştırma Hastanesi iç hastalıkları bölümünde Ekim 2018 - Mart 2019 tarihleri arasında yapılan bu kesitsel çalışmaya toplam 18 yaşında ve 207 hasta dahil edilmiştir. Daha önceden tanısı konulmuş herhangi bir kronik hastalığı olanlar çalışmaya alınmamıştır. Hastalara temel etik değer ve ilkelere bağlı kalınarak, fiziksel aktivitelerini ve genel özelliklerini değerlendirmek amacıyla anket formu uygulanmıştır. Vücut kitle indeksi hesaplanarak önceden istenilmiş serum vitamin D düzeylerine bakılmıştır. Çalışmamıza katılanların D vitamin düzeyleri ile fiziksel aktivite düzeyi ve süresi arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu, hastaların ağırlığı ve Vücut Kitle İndeksleri (VKİ) ile arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu saptandı. Ağırlık ve VKİ'leri arttıkça D vitamini düzeyleri azalmakta, hastaların fiziksel aktivite düzeyleri arttıkça D vitamini düzeyleri de artmaktadır. Aralarındaki ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p<0,05). Çalışmaya katılan erkek hastaların fiziksel aktivite düzeylerinin ve D vitamini düzeylerinin kadın hastalara göre daha fazla olduğu ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı bulunduğu saptandı (p<0,05). Çalışmaya katılanlardan ev hanımı olan hastaların fiziksel aktivite düzeylerinin düşük olduğu ayrıca çalışmaya katılanlardan vi işe giderken toplu taşıma araçlarını kullanan hastaların da D vitamini düzeylerinin düşük olduğu ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi. D vitamini içeren besinler tüketen ve tüketim miktarı çok olan hastaların fiziksel aktivite düzeylerinin ve D vitamin düzeylerinin destek almayanlara göre daha yüksek olduğu ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu. Gün ışığına 60 dakikadan fazla maruz kalan hastaların D vitamini ve fiziksel aktivite düzeylerinin fazla olduğu; ayrıca 23 Mart-23 Eylül ayları arasında saat 10.00-15.00 arası direkt olarak güneş ışığına maruz kaldığını belirten hastaların D vitamini düzeyi ve fiziksel aktivite düzeylerinin ortalamalarının, maruz kalmadığını belirten hastalara kıyasla daha yüksek olduğu ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi. Sigara içmeyen erkek hastaların serum D vitamini düzeylerinin içen erkek hastalara kıyasla yüksek olduğu ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi. Evli olan hastaların D vitamin düzeylerinin bekârlara kıyasla daha yüksek olduğu ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi. Çalışmaya katılanların yaşları arttıkça, VKİ'lerinin de artmış olduğu ve evli bireylerin bekârlara oranla VKİ'nin daha yüksek olduğu bulunmuştur ve aralarındaki farkın istatiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak; çalışmamızda D vitamini yetersizliği ve eksikliğinin çalışılan hasta grubunda oldukça yüksek oranda olduğu, 25-hidroksivitamin D3 ( 25(OH)D3 ) serum düzeyi ile VKİ ve fiziksel aktivite düzeyi arasında anlamlı bir ilişkinin olduğu saptandı.

Antioksidan vitaminlerObeziteVitamin D+2
Çetin Ergül
Erzincan Binali Yıldırım University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lumbal disk herniektomi operasyonlarında uygulanmış olan total intravenöz anestezi ve inhalasyon anestezi tekniklerinin mini mental durum değerlendirme testi ve nöron spesifik enolaz düzeyi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Lumbal disk herniektomi operasyonlarında, genel anestezi yöntemlerinden olan total intravenöz anestezi ile inhalasyon anestezisinin postoperatif kognitif disfonksiyon üzerine etkilerinin Mini Mental Durum Değerlendirme Testi skoru ve Nöron Spesifik Enolaz düzeyine bakılarak karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız 20.02.2018-20.08.2019 tarihleri arasında Erzincan Mengücekgazi Eğitim ve Araşırma Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği'nde gerçekleştirildi. Elektif lumbal disk herniektomi operasyonu planlanan, 18-65 yaş arasında, ASA I, II ve III risk grubunda, 80 olgu çalışmaya dahil edildi. Hastalara operasyon öncesinde MMDT testi uygulandı, NSE çalışılması amacıyla venöz kan örneği alındı. Uygulanmış anestezi tekniğine göre hastalar T ve İ olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grup İ 'ye idamede sevofluran uygulanmış 40 hasta, Grup T 'ye idamede remifentanil ve propofol kullanılarak TİVA uygulanmış 40 hasta dahil edildi. Hastalara postoperatif dönemde 1. saatte MMDT testi uygulandı. Postoperatif 24. saatte MMDT testi tekrar uygulandı ve NSE için venöz kan örneği alındı. Bulgular: Preoperatif MMDT skor ortalaması her iki grupta da istatistiksel olarak benzerdi. Grup T' de MMDT skoru preoperatif ve postoperatif 1. saat benzer bulunurken (p=0,539), postoperatif 24. saatte MMDT skoru her iki skordan da yüksek bulundu. Grup İ' de preoperatif ve postoperatif 24. saatlerde MMDT skoru benzerken (p=0,116) postoperatif 1. saatteki skor hem preoperatif skordan (p=0.006) hem de postoperatif 24. saat skorundan (p<0,001) düşük bulundu. Grup İ' de postoperatif serum NSE düzeyinde, preoperatif serum NSE düzeyine göre istatistiksel olarak anlamlı olmayan artış tespit edildi(p=0,214). Grup T' de postoperatif serum NSE düzeyinde, preoperatif serum NSE düzeyine göre istatistiksel olarak anlamlı düşüş tespit edildi (p=0,038). Postoperatif 1. saat ve 24. saat MMDT skoru ile postoperatif serum NSE düzeyi arasında Grup T ve grup İ' de istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç: İnhalasyon anestezisi uygulamaları operasyon sonrası 1.saatte TİVA uygulamalarına göre daha fazla kognitif disfonksiyona neden olabilir. Ameliyat sonrası 24.saatte ise her iki yöntemin kognitif fonksiyonlar üzerine olan etkileri benzerdir. Kognitif fonksiyonların değerlendirilmesinde kullanılan biyobelirteçlerden serum NSE düzeyi ölçümünün ise POKD gelişimini göstermek için yetersiz kaldığı, bu konuyla ilgili daha fazla hasta sayısı ve postoperatif daha uzun zamanlarda yapılmış ölçümlerin olduğu çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

AnesteziAnestezi-inhalasyonAnestezi-intravenöz+7
Tülay Ceren Ölmeztürk Karakurt
Erzincan Binali Yıldırım University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı diyabetli ve prediyabetli hastalarda tiroid volümü ve karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişki

Biabetes mellitus, temel patofizyolojisinin hiperglisemi olduğu, insülin salgılanması ve/veya etkisinde yetersizlik sonucunda meydana gelen karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasında bozukluk ile karakterize olan, sık görülen bir endokrin hastalıktır. Diyabette artmış kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalık riski olduğundan, diyabet riski olan kişilerin erkenden teşhis ve tedavisi, mortalite ve morbiditenin azaltılması açısından önemlidir. Karotis intima media kalınlığı koroner arterlerdeki aterosklerozun dolaylı bir göstergesi olduğu için son yıllarda yapılan çalışmalar bu yönde yoğunlaşmaktadır. Yapılan çalışmalarda insulin direncinin tiroid volumünü artırıcı etki yaptığı gösterilmiştir. İnsülin, IGF-1 bağımlı mekanizmalar üzerinden tirosit çoğalmasıyla tiroid bezinde morfolojik değişikliklere neden olur. Diyabetli hastalarda tiroid volümünün ve karotis intima media kalınlığının sağlıklı bireylere göre artmış olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada yeni tanı diyabetli ve prediyabetli hastalarda karotis intima media kalınlığı ve tiroid volümü arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları polikliniklerine başvuran, bilinen diabetes mellitus ve tiroid hastalığı olmayan hastalarda prediyabet ve diyabet araştırıldı. Yeni tanı diyabetli, prediyabetli ve kontrol olmak üzere üç grup oluşturuldu. Çalışmaya 36 erkek 35 kadın yeni tanı diyabetli hasta, 36 erkek 35 kadın prediyabetli hasta, 36 erkek 35 kadın kontrol grubu olmak üzere 213 kişi alındı. Çalışmaya katılan hasta gruplarında kardiyovasküler risk parametreleri/belirteçlerini içeren bel kalça oranı, serum ürik asit düzeyi, açlık kan glukozu, açlık insülini, insülin direnci, karotis intima media kalınlığı, kan basıncı ve tiroid volümü gibi parametreler değerlendirildi. Diyabet ve prediyabet grubunda, kontrol grubuna göre HDL-kolesterol düzeyi daha düşük; ürik asit, total kolesterol, LDL-kolesterol değerleri daha yüksek bulundu, ancak istatistiksel olarak anlamsızdı. Gruplar arası karşılaştırmada; bel çevresi, bel/kalça oranı, sistolik ve diyastolik kan basıncı, açlık kan glukozu, HbA1c, trigliserit, sağ/sol ve total tiroid volümü, sağ/sol karotis intima media kalınlığı, açlık insülini ve insülin direnci arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. İnsülin direnci ile tiroid volümü ve karotis intima media kalınlığı arasında istatistiki olarak anlamlı ilişki bulundu. Bu sonuçlara göre; aterosklerozun henüz diyabet gelişmeden önce hiperinsülinemi, insülin direnci ve prediyabet safhasındayken ortaya çıkıyor olabileceği sonucu çıkartılabilir. Prediyabette tedaviye erkenden başlanması, hem diyabet gelişiminin önlenmesi veya geciktirilmesi hem de aterosklerozu önleyerek kardiyovasküler morbidite ve mortalitenin azaltılmasında etkin bir yaklaşım olabilir. Ucuz, kolay ulaşılabilir ve noninvaziv olması nedeniyle karotis intima media kalınlığı ve tiroid volümü ölçümü diyabetli hastalarda kardiyovasküler risklerin belirlenmesinde yararlı olabilir. Bu konuda geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, Diyabet Öncesi Durum, İnsülin Direnci, Tiroid Bezi, Karotis İç-Orta Kalınlığı

Diabetes mellitusKarotis intima mediaPrediabetik durum+3
Ömer Kızıl
Erzincan Binali Yıldırım University
2020
00