Manisa Celal Bayar University
Departman

Dahili Tıp Bilimleri Bölümü

Manisa Celal Bayar University

132

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Arşivlenen Tez

10 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığında KOAH değerlendirme testinin "CAT TM" fonksiyonel belirteçler ve yaşam kalitesi ile ilişkisi

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), ülkemiz ve tüm dünya ülkelerinde önemli mortalite ve morbidite nedeni olan bir hastalıktır. Spirometrik ölçümler hastalığın multisistemik yönünü tam olarak yansıtmadığından, yaşam kalitesi değerlendirmeleri giderek önem kazanmıştır Araştırmamızda 8 sorudan oluşan, günlük uygulamada pratik olabilecek KOAH değerlendirme testinin solunum fonksiyonları, BODE indeksi ve St George solunum hastalıkları anketi ile ilişki ve uyumunun incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Dörtyol Devlet Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine Nisan 2011- Nisan 2012 tarihleri arasında başvuran, KOAH tanısı almış ve tedaviye devam etmekte olan toplam 100 stabil KOAH hastası alınmıştır. KOAH?ta fonksiyonel belirteçler ve yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla Modifiye `?Medical Resarch Council (MRC) dispne skalası, BODE indeksi, Saint George?s solunum anketi (SGRQ) ve KOAH Değerlendirme Testi (CATTM) uygulanmıştır. Araştırmamızda KOAH?lı hastaların yaş ortalaması 63,19 ± 9,86 ve yaş aralığı 35,0-82,0 arasında değişmektedir. KOAH ağırlığı arttıkça semptom skoru, his skoru, aktivite skoru, toplam SGRQ skoru anlamlı düzeyde artmakta olup yaşam kalitesi düşmektedir. En belirgin kötüleşme aktivite skorunda saptanmıştır. Çok ağır grupta diğer gruplara göre semptom skorunun ve toplam SGRQ skorunun anlamlı düzeyde kötü olduğu görülmüştür. Toplam CAT skorunun SGRQ, BODE puanı, 6 dakika yürüme mesafesi, ortalama hastaneye yatış süresi, ortalama yıllık atak sayısı, ortalama FEV1, ortalama semptom skoru, ortalama his skoru, ortalama MRC skoru ile ile anlamlı ve yüksek korelasyon göstermektedir Toplam CAT skoru artıkça olguların 70SGRQ, BODE puanları, atak sayıları, his semptomları, aktivite skorları, MRC anlamlı düzeyde artmakta olduğu görülmdır. Ek olarak, FEV1 değeri MRC, BODE, SGRQ ile negatif yönde orta düzeyde korelasyon göstermektedir Sonuç olarak, KOAH?lı hasta yönetiminin yalnız spirometrik değerlendirmeler ile değil, ek olarak yaşam kalitesi, aktivite kısıtlaması, ataklar, dispne derecesi de dahil olmak üzere mutlaka çok yönlü değerlendirme gereğini ortaya koymaktadır. Bu sonuçlar ışığında uzun yıllardır kullanılan, uygulama ve yorumlama açısından daha kompleks olan SGRQ `ye göre yeni ve basit bir test olan CAT klinik pratikte kullanılabilir.

Akciğer hastalıkları-obstrüktifTestlerYaşam kalitesi
Selim Erkan Akdemir
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstrüktif koroner arter hastalığı ile kan 25OH-vitamin D, fetuin-a, matrix gla protein ve ADMA düzeyleri arasındaki ilişki

Çalışmamızın amacı tıkayıcı kalp damar hastalığı ile 25OH-vitamin D, Matrix Gla Protein(MGP), Fetuin-A, Asimetrik dimetilarjinin(ADMA) belirteçlerinin kan düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Bu amaçla kliniğimizde koroner anjiyografi yapılan toplam 80 olgu grup 1'de 40, grup 2'de 40 olgu olacak şekilde gruplandırıldı. Grup 1' e koroner anjiyografi sonucu normal koroner arter saptanan olgular, grup 2' ye ise tıkayıcı koroner arter hastalığı (en az bir koroner arterinde %70 ve üzerinde darlık) saptanan olgular dahil edildi. Grup 2'de erkek vakalar grup 1'e kıyasla anlamlı olarak fazla sayıda saptandı (p<0,001). Grup 2' nin yaş ortalaması grup 1'e kıyasla anlamlı olarak yüksek izlendi (p<0,05). Grup 2'de diyabetli olgu sayısı grup 1'e oranla anlamlı olarak yüksek izlendi (p<0,05). Kan MGP düzeyleri grup 2' de (2082,79±329,75 pg/ml) , grup 1' e (1853,42±285,82 pg/ml) kıyasla cinsiyetten bağımsız olmak üzere anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,001). MGP düzeyleri diyabetik olgularda da diyabetik olmayan olgulara kıyasla yüksek izlendi (p<0,05). Bunun üzerine grup 1 ve grup 2'deki diyabetik olmayan olgular kan MGP düzeylerine göre kıyaslandı ve yine grup 2'nin kan MGP düzeyleri grup 1'e kıyasla anlamlı olarak yüksek izlendi, bu da MGP'nin diyabetik durumdan bağımsız olarak tıkayıcı koroner arter hastalığında anlamlı olarak yüksek olabileceğini gösterdi. Kan Fetuin-A düzeyleri grup 2'de (60,54±28,61 ng/ml) grup 1'e kıyasla (78,61±20,45ng/ml) cinsiyetten bağımsız olmak üzere anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,002). Kan 25OH-vitamin D seviyeleri tüm popülasyonda yaygın olarak eksik ve yetersiz izlenmekle beraber (popülasyonun %85' i), grup 1 (20,27±12,65 ng/ml) ve grup 2 (20,64±7,32 ng/ml) arasında anlamlı olarak farklı izlenmedi (p=0,875) . Kan ADMA seviyeleri açısından grup 1 (0,099±0,053 umol/l ) ve grup 2 (0,089±0,051 umol/l) arasında anlamlı fark izlenmedi (p>0,05). Çalışmamızda Grup 1 ve grup 2 arasında kan MGP ve Fetuin-A düzeyleri arasında anlamlı fark izlenirken, 25OH-vitamin D ve ADMA düzeyleri arasında anlamlı fark izlenmedi. Sonuç olarak MGP ve Fetuin-A tıkayıcı koroner arter hastalığında belirteç olabileceği düşünüldü. Çalışma sonucu basit kan tetkikiyle tıkayıcı koroner arter hastalığının teşhisine daha kolay ulaşabilme umudu yaratsa da çalışma sonuçlarının daha kapsamlı ve açık değerlendirilebilmesi için benzer altyapılı ancak daha geniş popülasyonlarla yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

ADMAFetuin AKalp hastalıkları+3
Uğur Taşkın
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

60. Yıl Sağlık Ocağı bölgesinde yaşayan 0-2 yaş grubu çocuklarda malnütrisyon sıklığı, etkileyen faktörler ve annelere verilen eğitimin etkisi

Araştırmamızda; 60.Yıl Sağlık Ocağı bölgesinde yaşayan 0-2 yaş grubu çocuklarda malnutrisyon sıklığının, etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve malnütrisyonlu çocuğu olan annelere eğitim verilerek eğitimin malnütrisyon sıklığının azalmasındaki etkisinin ortaya konması amaçlanmıştır. Araştırma iki aşamada uygulanmıştır; birinci aşaması kesitsel, ikinci aşaması müdahale araştırması tipindedir. Araştırmamızın evrenini 60. Yıl Sağlık Ocağı bölgesinde yaşayan 0- 2 yaş çocuklar oluşmaktadır. Örnek büyüklüğü 643 kişi olarak belirlenmiş, bunların 618'ine ulaşılmıştır (%96,1). Altı yüz onsekiz çocuğun annelerine 76 soruluk, sosyo- demografik bilgiler, anne sütü ve ek gıda ile ilgili soru kâğıtları uygulanmıştır. Soru kâğıtları uygulandıktan sonra çocukların boy ve kiloları ölçülmüştür. Malnütrisyonun değerlendirilmesinde Dünya Sağlık Örgütü'nün referans değerleri kullanılmış, veriler SPSS (13.0) istatistik paket programında değerlendirilmiştir. Araştırmaya alınan 0- 2 yaş çocukların %2,2'si (n=14) boy ya da ağırlıkça malnütrisyonludur. Ailelerin sosyal güvence durumu, annenin yaşı, annenin gebelik sayısı, canlı doğum sayısı, yaşayan çocuk sayısı, bu çocuğun kaçıncı çocuk olduğu, annenin bazı bilgi sorularına verdiği cevaplar çocuklardaki malnütrisyon durumunu anlamlı düzeyde etkilemektedir. Eğitimlerden 6 ay sonra çocukların z skoru ortalamaları anlamlı düzeyde iyileşmiştir (p=0,001). Bu ölçümden 1 yıl sonra yapılan 3. ölçümdeki z skoru değerlerindeki düşme yani iyileşme hala devam etmektedir.

Anne sütüBebek beslenmesiBebek mamaları+4
Rukiye Demir
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multıpl sklerozlu hastalarda optik koherens tomografi ile saptanan retinal sinir lif kalınlığının, klinik özürlülük ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Multipl Sklerozda (MS) santral sinir sisteminin immun aracılıklı ve orta ergenlerde en sık non-travmatik kısıtlılık yaratan hastalığıdır. MS hastalığının kesin nedeni belirsiz olsada MS hastalığının patalojik belirtileri kan-beyin bariyerinin yıkımı, demyelinizasyon, gliosis, aksonal dejenerasyon ve nöron kaybıdır. MS hastalarında EDSS skorları hastalık yılıyla birlikte artmaktadır. Optik sinirdeki aksonal dejenerasyonun belirtisi ise Retinal Sinir Lifi Kalınlığı (RSLK) ölçümünde azalmadır. Bizim bu çalışmadaki amacımız Relapsing-Remitting formundaki MS?li hastalarında hastalık yılı ile birlikte EDSS skorlarında artma olurken, her iki gözde RSLK ölçümü ortalamasında azalma olduğunu göstermektir. Gereç ve Yöntem: 2010 yılında revize edilen McDonald?s kriterlerine gore kesin Relapsing-Remitting MS, Primer Progresif MS ve Sekonder Progresif MS tanısı alan 30 kişilik hasta grubunun EDSS skorları ile her iki göz Retinal Sinir Lifi Kalınlığı ortalamaları karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 30 hasta katılmıştır. Bu grubun 27 si kadın, 3 ü erkektir. Yaş ortalaması 31.8 idir, ortalama 5,75 yıllık kesin MS tanısı vardır. 30 MS hastasının 26 sında Remitting Relapsing MS tanısı vardır. Primer ve sekonder MS tanılı hastaların EDSS skorları ile RSLK ölçümleri arasında korelasyon bulunamamıştır. RRMS hasta grubunun EDSS skorları ile her iki göz RSLK ölçümü ortalaması arasında ters orantı bulundu. Sağ RSLK ortalaması ile EDSS skoru arasındaki Pearson Korelasyonu : -,767 (P<0,001), Sağ RSLK ortalaması ile EDSS skoru arasındaki Pearson Korelasyonu: -,786 (P<0,001) Bilateral RSLK ortalaması ile EDSS skoru arasındaki Pearson Korelasyonu: -,814 (P<0,001). Tartışma: RRMS hastalarında artan hastalık yılı ile birlikte retinal sinir lifi kalınlığında azalma ve EDSS skorunda artma olmaktadır. Bu çalışmadaki bulgularımız RRMS hastalarında ön görme yollarında subklinik bir aksonal kaybın olduğunu ve OKT ile EDSS skorlamasının hastalığın seyri ile nöron koruyucu tedavinin verimliliğinin takibinde kullanımını desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Multipl skleroz, EDSS, Optik koherens tomografi, Retinal Sinir Lifi Tabakası kalınlığı

Multipl sklerozOptik sinirRetina+4
Mehmet Altan
Düzce University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakımda, enfeksiyöz hastalarda prokalsitonin düzeyi ile mortalite ve yatış süresi arasındaki ilişki

YBÜ?de takip edilen hastaların mortalite oranı yüksektir. Bu yüksek mortalite oranı hayatta kalan hastaların YBÜ?den taburculuğu sonrası da devam etmektedir. Enfeksiyon YBÜ?de mortaliteyi artıran nedenlerin başında gelmektedir. Hastalığın şiddetinin ve kritik hastalardaki sonucun değerlendirilmesi, mortaliteye etkili enfesiyon durumunun ve diğer risk faktörlerinin belirlenmesi klinisyen için hayati öneme sahiptir. Mortaliteyi öngörmek ve risk faktörlerini belirlemek için skorlama sistemleri ve biyomarkerlar üzerinde çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışma; YBÜ?ye kabul edilen hastaların, yatış gününde ölçülen serum PCT ve hesaplanan APACHE II skorunun, YBÜ?de yatış süresi ve YBÜ?de yatış sırasındaki mortalite, YBÜ?den taburculuk sonrası 30 ve 90 günlük mortalite değerleri ile ilişkisini incelemek için planlanmıştır. Çalışmada ek olarak yaş, cinsiyet, enfeksiyon odağı, ek hastalılar, hemoglobin, beyaz küre, trombosit sayısı, sedimantasyon hızı, CRP, 25-OHvitamin D, MPV, kalsiyum değeri, fosfor değeri ile YBÜ?de yatış sırasındaki mortalite, YBÜ?den taburculuk sonrası 30 ve 90 günlük mortalite ile ilişkisi incelenmiştir. Çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıları YBÜ?ye 1 Eylül 2011 ? 30 Ağustos 2012 tarihleri arasında enfeksiyon tanısı ile kabul edilen 52 hasta prospektif olarak alınmıştır. Bu çalışmaya gebeler ve 18 yaşın altındaki hastalar alınmamıştır. Çalışma sonunda enfeksiyon odağının YBÜ, 30 ve 90 günlük mortalite riski ile ilişkili olduğu bulundu. Yaşın yoğun bakımda mortalite için risk faktörü olmadığı fakat 30 ve 90 günlük yaşam süresine ulaşmayanlarda anlamlı risk faktörü olduğu bulundu. APACHE II skorunun hastane taburculuk sonrası 30 günlük mortalite ile ilişkili olduğu bulundu. PCT?nin YBÜ yatış süresi ve YBÜ, otuz, doksan günlük mortalite ile ilişkili olmadığı bulundu.

APACHE skorlama sistemiC reaktif proteinEnfeksiyonlar+5
Murat Erdoğan
Düzce University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut iskemik inmede ilk 24 saatte BFGF düzeyinin değerlendirilmesi

Akut İskemik İnmede Serum Fibroblast Büyüme Faktör Düzeyinin Değerlendirilmesi Giriş ve Amaç: İskemik inme, inmenin ölümcül alt tiplerinden birisidir. Bazik fibroblast büyüme faktörünün (bFGF) ilk olarak fibroblastlarda hücre bölünmesini uyarıcı bir faktör olarak tanımlanmıştır. bFGF, sinir hücrelerinin yaşamlarını sürdürmelerini sağlar, yeni damar yapımını, mezodermal şekillenmeyi, hücre bölünmesini, hücre göçünü uyarır ve yara iyileşmesini hızlandırır Anjiogenik, nörotropik ve damar genişletici özellikleri nedeniyle bFGF ilgi odağı olmuştur. Şu ana kadar iskemik inmeli hastaların serumunda bFGF'yi araştıran çok az çalışma vardır. Bu çalışma; iskemik inmeli hastalarda bFGF değerinin ve klinik durum ile serum bFGF arasındaki ilişkisinin değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Klinik ve radyolojik olarak iskemik inme tanısı almış 96 hastada serum bFGF seviyelerini ölçtük. Yaş ve cinsiyet yönünden benzer 48 sağlıklı kişi kontrol grubuna dahil edildi. ELİSA yöntemiyle serumda bFGF ölçüldü. Bulgular: İskemik inmelilerde bFGF ile 6,6±8,8 pg/ml kontrol grubunda 4,6±4,3 pg/ml saptandı. İskemik inmeli hastalarda serum bFGF düzeyi ile NIHSS ( National Institutes of Health Stroke Scale) skoru arasında korelasyon bulunmadı (p>0.05). Çalışmamızdaki hastaların bFGF değerleri 6,6±8,8 pg/ml ve bu hastalardan eksitus olan 15 hastanın bFGF değerleri ise 5,9±5,4 pg/ml olarak saptandı ( p=0,361). NIHSS ile hs-CRP arasında orta düzeyde pozitif korelasyon mevcuttu. (r=0.413; p=0.011) NIHSS ile CRP arasında hafif düzeyde pozitif korelasyon mevcuttu. (r=0.275; p=0.006). NIHSS ile trigliserit arasında hafif düzeyde negatif korelasyon mevcuttu.(r=-0.235; p=0.004). iii İskemik inmeli hastalardaki bFGF düzeyleri ile kontrol grubundaki bFGF düzeyleri arasında muhtemel bir ilişkiyi ortaya koymak için yapılan korelasyon analizinde anlamlı bir ilişki ve korelasyon saptandı. (p=0.005). Tartışma: İskemik inmeden sonra artmış bFGF nöron koruyucu ve anjiogeneze neden olan mekanizmalardan birisi olabilir. Sonuç olarak bu çalışma akut dönemde iskemik inmeden sonra serum bFGF düzeyinde artış olduğu ve istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Bu hastalarda bFGF artışı, beyin hasarını azaltmaya yönelik koruyucu bir cevap olabilir veya anjiogenezle ilişkili olabilir. Anahtar Kelimeler: : Bazik Fibroblast Büyüme Faktörü, İntraserebral iskemi, Anjiogenez

Anjiyogenez inhibitörleriBeyin iskemisiFibroblast büyüme faktörü+2
Şahidin Şen
Düzce University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Parkinson hastalığı'nda uyku bozukluğu ve depresyon arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: İdyopatik Parkinson Hastalığı (İPH), klinik olarak istirahat tremoru, dişli çark rijiditesi, bradikinezi ve postural reflekslerde bozulma ile karakterize progresif bir bozukluktur. İPH'nda hastalığın şiddeti artıkça uyku bozuklukları, gündüz aşırı uyku hali gibi ek sorunlar karşımıza çıkmaktadır. İPH da günlük yaşamı zorlayan etkilerin yanında psikolojik sorunları da beraberinde getirmektedir. Parkinson hastalarında depresyon varlığı hastaların yaşam kalitesini kötü etkilemektedir. Çalışmamızda İPH semptomların sıklıkları, prezentasyonları, ilişkili risk faktörlerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini İPH' nın değişik evrelerinde uyku bozuklukları ile gündüz uykululuk hali ve bunun depresyonla ilişkisini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: İPH tanısı alan 42 hasta ve 48 sağlıklı birey alındı. İPH grubunda Hoehn&Yahr (H&Y) değerlendirme skalaları ile hastalık derecelendirildi. Hamilton depresyon değerlendirme ölçeği (HAM-D) ile depresyon değerlendirmesi yapıldı. İPH ve kontrol grubuna, gece uykusu ve gündüz uyuklamalarının değerlendirildiği Parkinson Hastalığı Uyku Ölçeği (PHUÖ), gündüz uykululuğunun değerlendirildiği Epworth uykululuk ölçeği (EUÖ) uygulandı. Veriler yaş, cinsiyet, medeni durum değerlendirildi ve kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan İPH'ın EUÖ skoru arttıkça, PHUÖ skorununda anlamlı düzeyde azalma gerçekleşmektedir ve bu artışın derecesi güçlü bir düzeydedir(r=-0,615;p=0,000). EUÖ arttıkça HAM-D skorununda anlamlı düzeyde artış gerçekleşmektedir ve bu artışın derecesi orta düzeydedir (r=0,388;p=0,000). PHUÖ değeri arttıkça, Hamilton ve Hoehn-Yahr değerininde anlamı bir düzeyde azalma gösterdiği belirlenmiştir ve bu ilişkinin dereceleri güçlüdür.(Hamilton için r=-0,569 p=0,000; Hoehn-Yahr için r=-0,63 p=0,000). H&Y değeri arttıkça HAM-D skorunda anlamlı artış gözlendi (r=0,422;p=0,005). Tartışma: İPH'da hastalık süresi ve özürlülük derecesindeki artış ile paralel olarak belirgin kötüleşme gösteren uyku bozuklukları ve gün içinde gündüzleri belirgin uyuklamalar gözükmektedir. Bu bozuklukların tanısı hastaların ve hasta yakınının ayrıntılı sorgulanması ile mümkün olabilmektedir. Hastalığın genel değerlendirmesi ve tedaviye yaklaşımda uyku bozukluğu önemli bir parametre olabilir. Depresyon varlığı tanısal karışıklıklar yaratmakta, hastalık şiddetini olumsuz etkilemektedir. Bu nedenlerden ötürü Parkinson hastalarında depresyon, aktif olarak sorgulanmalı ve saptandığında mutlaka tedavi edilmelidir. Parkinson belirtileri nedeniyle bozulmuş olan yaşam kalitesinin daha fazla olumsuz etkilenmesinin önüne geçilebilinir. Anahtar Kelimeler: Parkinson hastalığı; depresyon; uyku bozuklukları;

DepresyonParkinson hastalığıUyku+1
Mustafa Şen
Düzce University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Timozin beta 4 ve kardiyotropin -1 düzeylerinin akut koroner sendrom risk sınıflandırmasındaki değeri

ÖZET: Koroner arter hastalığı (KAH) son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de mortalitenin ve morbiditenin başlıca nedeni olarak dikkati çekmektedir. Mortaliteyi azaltmak için akut koroner sendrom (AKS) hastalarında bugün kullanılan birçok risk sınıflandırması mevcuttur. AKS'nin yüksek olan mortalite ve morbiditesinin en aza indirilmesi için yeni risk göstergelerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada Kardiyotropin 1 (KT-1) ve Timozin Beta4 (Tb4) moleküllerinin AKS hastalarındaki düzeylerinin saptanması, hastane içi ve uzun dönem takip sonunda bu değerlerin klasik risk sınıflamaları ile uyumu ve hasalara ait risk algoritmalarına olası katkısının araştırılması amaçlandı. Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne Aralık 2011 – Aralık 2012 tarihleri arasında başvuran ve akut koroner sendrom tanısı alarak tedavi gören 177 (erkek:139, kadın:38) hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların hastaneye başvuru anındaki klinik bulguları, elektrokardiyografi bulguları ve laboratuvar değerleri kaydedildi. Gereken girişimsel ve medikal tedavi uygulandı. Tedavi sonuçları da göz önüne alınarak klasik risk skorları hesaplandı. Hastaneye başvuru anından itibaren 12-24 saat arasında alınan kan örneğinde KT-1 ve Tb4 düzeyleri ölçüldü. 6 aylık takip sonrası hastaların istenmeyen olay gerçekleşme oranları tespit edildi. KT-1 ve Tb4 düzeyleri ile klasik risk skorları ve 6 aylık takip sonrası istenmeyen olaylar arasında ilişki değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 20'si USAP (%11), 52'si NSTEMI (%29), 107'si STEMI (%60) tanısı aldı. Bu grupların Tb4 ve CT-1 düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık izlenmedi. Tb4 ve CT-1 düzeyleri hastaların risk skorları ile karşılaştırıldı. Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF) değerinin KT-1 ile sınırda zayıf anlamlı negatif korelasyon gösterdiği saptandı (p = 0,049, r = -0,17). Syntax , Euroscore ,TIMI ve GRACE puan ile yapılan karşılaştırmalarda anlamlı bir korelasyon izlenmedi. Ölüm, revaskülarizasyon ve serebrovasküler olay bileşik son nokta olarak kabul edilerek yapılan değerlendirmede KT-1 ile Tb4 düzeyleri bağımsız bir risk oluşturmadı. Hastane içi ve uzun dönem takip sonunda bu biyo-belirteçlerin prognostik bir değere sahip olmadığı ve klasik risk sınıflamaları ile elde edilen risk algoritmalarına katkısının olmadığı gösterildi. Anahtar Kelimeler: Akut koroner sendrom, Kardiyotropin 1, Timozin Beta4

Kalp hastalıklarıKardiyotrofin-1Koroner hastalık+2
Yusuf Aslantaş
Düzce University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

1800 ve 2100 mhz elektromanyetik alanın sıçanlarda açlık-tokluk hormonları, yeme davranışı ve obezite üzerine etkisi

Toplumlar hızla şişmanlamaktadır. TURDEP-II çalışması göstermiştir ki 12 yıllık kısa bir sürede bile genel olarak Türkiye ortalaması 6-8 kg artmıştır. Bunun sonucunda obezite sıklığı da %44 artmıştır.Obezite artışı, artan teknoloji ile beraber kolaylaşan yaşam biçimine bağlı fiziksel aktivitede azalma ve modern yaşamdaki beslenme alışkanlığındaki değişime bağlanmaktadır. Obezite üzerinde etkili olabilecek diğer çevresel faktörlerin de belirlenip ortaya konmalıdır. Yoğun elektromanyetik alan oluşturan cep telefonları ve bunların kullanımının hızlıca artması ile beyin parankimi, dolayısıyla iştahın düzenlendiği hipotalamus, çok fazla elektromanyetik alana maruz kalıyor olabilir.Bu çalışmada elektromanyetik alana maruz kalan deney hayvanlarının; (a) açlık-tokluk hormonlarında ortaya çıkan değişiklikleri ve kilolarında gelişebilecek değişimi, (b) kilo almayı açıklayabilecek davranış değişikliklerini saptamayı amaçladık.Çalışma 42 Spragu Dawley sıçanla yapıldı. Çalışmanın sonucunda; 1800 MHz veya 2100MHz EMA uygulaması vücut ağırlığı üzerinde anlamlı bir değişikliğe sebep olmadı. EMA uygulamasının MSH dışındaki açlık-tokluk hormonlarından CART, AgRP ve Nöropeptid Y üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı görüldü. EMA'ya bağlı ağrı eşikleri anlamlı oranda azaldı (ağrıya duyarlılık arttı). EMA öncesi ve sonrası yükseltilmiş artı testi ölçümlerinde anlamlı fark saptanmadı. 1800 Mhz ve 2100 Mhz EMA alan gruplarda şahlanma davranışı anlamlı olarak arttı.Çalışmamızda 1800 Mhz ve 2100 Mhz gibi doku penetransının az olduğu yüksek frekans uygulanmış olması kilo artışının olmamasının bir sebebi olabilir. Kilo aldıracak derecede bir termal etkisinin olmayışının yanı sıra EMA, iştah merkezi olan hipotalamustaki açlık-tokluk hormon dengesini de etkilememiştir.Sonuçta; EMA ile MSH hormon düzeyindeki azalma, şahlanmadaki artış Non-iyonizan ışınların canlılar üzerinde etkilerinin olabileceğinin delili olarak yorumlanabilir ve bu alanının çok iyi kurgulanmış yeni araştırmalara ihtiyacı olduğunun ifadesi olabilir.

Beslenme alışkanlıklarıBeslenme davranışıBeslenme incelemeleri+4
Mehmet Çölbay
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnfiltratif glial tümör evrelemesinde SWI(Susceptıbılıty Weıghted Imagıng)

AMAÇ: Tümörlerin evrelemesi yapılacak tedaviyi ve prognozu belirlemesi açısından önemlidir. Kesin tümör tipinin belirlenmesi ve evrelemesinde histopatoloji altın standart olsa da radyolojik yöntemlerde pre-operatif evrelemede kullanılmaktadır. Biz bu çalışmada bu amaçla SWI'ı kullandık. MATERYAL METOT: Patolojik olarak glial tümör tanısı almış 67 hastanın (4 - 79 yaş aralığında, yaş ortalaması 36,7 olan 29'u kadın, 38'i erkek) retrospektif olarak preoperatif MRG görüntülemelerindeki SWI sekansları değerlendirilmiştir. Tüm tümörlerin SWI sekansında izlenen punktat ITSS sayıları 2 radyolog tarafından konsensusla patolojik tanıları bilinmeden kör olarak hesaplanmıştır. Hiç ITSS içermeyen lezyonlar ITSS evre 0, 1-5 ITSS içeren lezyonlar ITSS evre 1, 6-15 ITSS içeren lezyonlar ITSS evre2, 15< ITSS içeren lezyonlar ITSS evre 3 olarak sınıflandırılmıştır. ITSS olarak izlenmeyen, "punktat olmayan sınırları belirsiz" ve yoğun olarak izlenen susceptibilitelerin sayısı '15<' olarak kabul edilmiştir. ITSS evreleri ile histopatolojik evreler ve tanılar karşılaştırılmıştır. Aynı zamanda SWI sekansında tümörün çevre dokuya göre genel intensitesine izo, hipo, hiperintens olarak ve bu intensitenin homojen / heterojen oluşuna bakılmıştır. BULGULAR: ITSS varlığının yüksek ve düşük glial tümörleri ayırt etmesinin duyarlılığı %97,6, özgüllüğü %88, negatif prediktif değeri %95,65, pozitif prediktif değeri ise %93,18 olarak hesaplanmıştır. Tümörlerin SWI'daki intensitelerine bakıldığında ise bu veriler doğrultusunda tümör intensitesi ve evresi arasındaki ilişki ile ilgili anlamlı sonuç bulunamamıştır. SONUÇ: Glial tümörlerde ITSS varlığı yüksek evreli tümörlere, ITSS yokluğu ise düşük evreli tümörlere işaret etmektedir. Mevcut veriler doğrultusunda ITSS derecesinden ziyade ITSS mevcudiyetinin daha etkili olduğu görülmüştür.

AstrositlerAstrositomBeyin neoplazmları+5
Şükrüye Firuze Ocak
Acıbadem University
2014
00