
1,721
Archived Theses
1
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Limited şirketlerde ortaklıktan çıkma ve çıkarılma
Ülkemizde kuruluşunun kolaylığı, diğer bazı şirketlere nazaran kuruluşunun daha masrafsız oluşu, sınırlı sorumluluk ilkesi gereğince limited şirketin borçlarından ortakların sınırlı olarak sorumlu olması gibi sebeplerden ötürü limited şirketler, diğer şirketlerle kıyaslandığında daha çok tercih edilmektedir. Limited şirketler, her ne kadar 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 124/2. maddesinde sermaye şirketi olarak sayılsa da tipik bir sermaye şirketi niteliği taşımamaktadır. Limited şirket, bir sermaye şirketi olan anonim şirketlerden farklı olarak, şirket ortaklarının şahsi özelliklerinin öne çıktığı bir sermaye şirketidir. Limited şirkette, şahıs şirketine yaklaşan bir özellik olarak ortaklar arasındaki bağ daha sıkıdır ve güven unsuru önem arz etmektedir. Şirket ilişkisi şirket ve ortaklar arasında bir hukuki bağ teşkil etmekle birlikte şirketin menfaati bakımından önem arz eden durumlarda bazen ortakla şirket arasındaki ilişki sonlandırılabilmektedir. Bu nedenle ortağın şirketten ayrılması ile sorunun çözülebileceği hâllerde ortağın şirketten ayrılmasıyla şirketin iktisadi hayatta devamlılığı ve şirketin ayakta tutulması sağlanır. Şirketler hukukunda "ayrılma", şirketin feshine veya infisahına neden olmaksızın ortağın şirketle bağının kesildiği ve ortağın ortaklığa ilişkin hak ve yükümlülüklerinin sona erdiği bütün halleri kapsayan bir üst kavram niteliğindedir. Dolayısıyla ayrılma; çıkma ve çıkarılmayı da kapsar. Çalışmamızın konusunu oluşturan çıkma ve çıkarılma halleri ayrılmanın birer türü olarak düşünülebilir. Çalışmamızda Türk Ticaret Kanunu'nda sona erme ve ayrılma bölümü altında düzenlenen ortaklıktan çıkma ve çıkarılma hakkı, çıkma ve çıkarılma halleri, çıkmaya katılma hakkı ile çıkma ve çıkarılmanın sonuçlarıyla birlikte ayrılma akçesi incelenecektir.
Anonim ortaklıkta pay sahibinin bilgi alma ve inceleme hakkı
Anonim ortaklıkta her pay sahibi genel kurulda, yönetim kurulundan şirketin işleri; denetçilerden ise denetimin yapılma şekli ve sonuçları hakkında bilgi alma talebinde bulunma hakkına sahiptir. Ayrıca her pay sahibinin şirketin ticari defterlerini ve yazışmalarını, sorusunu ilgilendiren kısımları ile sınırlı olarak inceleyebilme hakkı bulunmakla birlikte, bunun için genel kurulun açık izni veya yönetim kurulunun bu hususta kararı gereklidir. Pay sahibinin bilgi alma ve inceleme hakkının reddi, talep edilen bilginin şirket sırlarının açıklanmasına veya korunması gereken diğer şirket menfaatlerinin tehlikeye girmesine neden olabilecek ise söz konusu olabilir. Bilgi alma ve inceleme talebinin cevapsız bırakılması, haksız olarak reddedilmesi, ertelenmesi veya pay sahibinin kanunda düzenlendiği şekilde bilgi alamaması halinde, hakkın açılacak bir dava ile mahkeme aracılığıyla kullanılması da mümkündür. Çalışmamız dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde bilgi alma ve inceleme hakkının genel nitelikleri ile karşılaştırmalı hukuktaki düzenlenme şekli; ikinci bölümde hakkı etkileyen ilkeler ve hakkın düzenlenme amacı; üçüncü bölümde bilgi alma ve inceleme hakkının kullanılması ve hakkın sınırları; dördüncü ve son bölümde ise hakkın ihlalinin hukuki sonuçları ele alınmıştır.
Türk ve İsviçre hukukunda karşılaştırmalı olarak yoksulluk nafakası
Hukukumuzda aile özel bir öneme sahiptir. Kanun koyucu aileye vermiş olduğu büyük önemi, Medeni Kanunda aile kurumuna ayrıntılı yer vererek açıkça göstermiştir. Aile, temelde evlilik akdinin kurulmasıyla oluşan bir yapıdır. Toplumda ve hukuk düzeninde arzu edilen evliliklerin ömür boyu sürmesidir. Ancak, her evlilik umulanın aksine ölümle sona ermeyebilir. Eşlerin artık devam ettirmek istemedikleri bir evliliğe mahkûm kalmalarını engellemek için Medeni Kanun'da boşanma kurumuna yer verilmiştir. Evliliğin sona ermesiyle birlikte eşler arasındaki manevi ve maddi ilişki sona erer. Boşanmanın mali sonuçlarından biri ise, yoksulluk nafakasıdır. Yoksulluk nafakası Türk Medeni Kanunu'nun Yoksulluk Nafakası başlığı taşıyan 175'inci maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, boşanma dolayısıyla yoksulluğa düşecek olan taraf, boşanmada daha ağır kusurlu olmamak şartıyla karşı tarafın ekonomik gücü nazarında süresiz nafaka isteme hakkına sahiptir. Yoksulluk nafakası düzenlemesi, sürekli olarak uygulama ve öğretide eleştirilerin odağında olmuştur ve halende varlığı, amacı ve süresi tartışılmaktadır. Yoksulluk nafakası temellerini İsviçre Medeni Kanunu'nun 125'inci maddesinden almaktadır. Yoksulluk nafakasının Türk ve İsviçre hukukundaki düzenleniş şekilleri karşılaştırmalı olarak incelenerek, nafaka bakımından ortaya çıkan benzerlik ve farklılıklar irdelenecektir.
Kişisel Verilerin Korunması Hukukunda ticari elektronik ileti
Ticari elektronik iletiler, istenmeyen iletilerin en yaygın türlerinden biridir. Elektronik ticaretin büyümesi, iletileri daha da yaygınlaştırmıştır. Elektronik ticaret hukuku, ticari elektronik ileti gönderimini ve içeriğini belirli kurallara bağlamıştır. Ticari elektronik ileti gönderimi aynı zamanda kişisel veri işleme faaliyeti teşkil eder. Dolayısıyla ileti gönderiminde kişisel verilerin korunması hukukunun normları da dikkate alınmalıdır. Fakat her iki hukuk dalının faaliyet için olumlu irade beyanı araması ve konunun disiplinler arası niteliği karışıklığa sebep olmaktadır. Bu nedenle, bu çalışmada ticari elektronik ileti gönderimi kişisel verilerin korunması hukukunun bakış açısıyla değerlendirilmiştir. Söz konusu sorunun çözümü için öncelikle kişisel verilerin korunması hukuku incelenmiştir. İkinci olarak ticari elektronik ileti ile ilgili kavram ve müesseselerin kişisel verilerin korunması hukuku bakımından ne anlam ifade ettiği belirlenmiştir. Daha sonra iki hukuk dalına ait normların ticari elektronik ileti gönderimine nasıl uygulanacağı tespit edilmiştir. Böylece ticari elektronik ileti gönderiminin kişisel verilerin korunması hukuku bakımından nasıl incelenmesi gerektiği ortaya konulmuştur. Bu bağlamda elektronik ticaret hukukunun ticari elektronik ileti göndermeye cevaz veren kurumları kişisel verilerin korunması hukukundaki veri işleme şartlarını sağladığı saptanmıştır. Bu sayede kişisel verilerin korunması hukukunun veri işleme şartı dışındaki gerekliliklerine alanın ruhuna daha uygun meşru bir zemin bulunmuştur. Aynı zamanda tek bir faaliyet için iki ayrı olumlu irade beyanına gerek olmadığı tespit edilmiştir.
Önleyici, koruyucu faaliyetler ve meşru menfaatler bağlamında işçiye ait kişisel verilerin işlenmesi
İşçi ve işveren ilişkisinde, işçi hem hukuki hem de ekonomik açıdan işverene bağımlıdır. Bu durumun bir sonucu olarak, işveren tarafından işçinin kişisel verilerinin hukuka aykırı olarak işlenme ihtimali yüksektir. 6698 Sayılı Kişisel Verileri Koruma Kanunu, 07.04.2016 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kanunda, genel düzenlemelere yer verilmiştir. Ancak, işçinin kişisel verilerinin ne şekilde korunacağına ilişkin doğrudan özel bir düzenleme yapılmamıştır. Bu nedenle, çalışmamızda Uluslararası düzenlemelere de değinilerek 6698 Sayılı Kanun'un iş ilişkilerine ne şekilde etki edeceği irdelenmiştir. Bu çalışmada, 6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanun'un madde 5/2'nin f bendinde ifade edilen meşru menfaat kavramının ve madde 28/1'in ç bendinde belirtilen kamusal yararı gerektiren hallerde uygulanan önleyici koruyucu faaliyetlerin, iş ilişkilerinde nasıl değerlendirilmesi gerektiği üzerinde durulmuştur. Bu kapsamda, Kanun'da belirtilen söz konusu genel hükümler, uygulamadaki örneklerle somutlaştırılmaya çalışılmıştır. 6698 Sayılı Kişisel Verileri Koruma Kanunu'nun madde 5/2'nin f bendini ve madde 28/1'in ç bendini içeren hükümlerin iş hayatında uygulanabilirliği, emsal mahkeme kararları ve Kişisel Verileri Koruma Kurulu kararları ışığında incelenmiştir.
Türk vatandaşlığının istisnai yoldan kazanılması
Vatandaşlık, gerçek kişi ile devlet arasında kurulan hukuki ve siyasi bağ olarak ifade edilmektedir. Vatandaşlık, kişilerin bir devlete olan aidiyetini belirlemektedir. Ancak vatandaşın bir devlete olan aidiyeti değiştirilemez nitelikte değildir. Devletler, kendi vatandaşlığının kazanılma ve kaybedilme yolları ile bir kişinin kendi vatandaşı olup olmadığını milli hukukuna göre tespit etmektedir. Türk hukukunda Türk vatandaşlığının kazanılmasına ilişkin temel düzenleme 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu (TVK)'da yer almaktadır. Vatandaşlığının sonradan kazanılması TVK'nın 9. maddesi gereğince yetkili makam kararı, evlat edinilme ya da seçme hakkının kullanılması ile gerçekleşmektedir. Yetkili makam kararıyla vatandaşlığın kazanılması ise bir yabancının vatandaşlığını kazanmak istediği ülkenin kanunlarında belirtilen şartları gerçekleştirerek o ülkenin vatandaşlığını sonradan kazanmasıdır. Türk vatandaşlığının istisnai yoldan kazanılması ise yetkili makam kararıyla Türk vatandaşlığının kazanılması türlerinden biridir. Birçok devlet özel nitelikleri bulunan bazı yabancılara vatandaşlık kanunlarında getirdikleri düzenlemeler ile kolay yoldan vatandaşlık kazanma imkânı sağlamaktadır. TVK'nın 12. maddesinde de bazı yabancılara, yetkili makam kararıyla Türk vatandaşlığının kazanılmasında aranan genel şartlar aranmaksızın, Türk vatandaşlığının istisnai yoldan daha kolay bir şekilde kazanılması olanağı tanınmıştır. "İstisnai Yoldan Türk Vatandaşlığının Kazanılması" başlıklı çalışmamızda istisnai olarak Türk vatandaşlığının kazanılması, ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde değerlendirilecek ve karşılaştırmalı hukukta istisnai yoldan vatandaşlığın kazanılmasına ilişkin düzenlemeler incelenecektir. Bu kapsamda istisnai yoldan vatandaşlık kazanabilecek kişilerin mevzuatta ne şekilde düzenlendiği ve düzenlemenin uygulamada ortaya çıkarabileceği belirsizlikler üzerinde durulacaktır.
İşletme çalışanlarının haksız rekabet eylemleri
işletmeler ile iş görme edimi yüklenen kişiler arasındaki ilişkinin yoğunluğu nedeni ile işletmeye ilişkin bilgileri ve sırları öğrenen çalışanların haksız rekabet eylemi oluşturabileceği kuşkusuzdur. Bu bakımdan işletme çalışanı kavramı, sadakat yükümlülüğü ve iş görme edimi temelinde geniş yorumlanarak haksız rekabet eylemleri incelenmiştir. Özellikle bu kavramın seçilmesinde iş ilişkilerinin çok çeşitliliği gözetilerek işçi, çırak, stajyer ve bağımlı tacir yardımcılarını kapsama gayreti etkili olmuştur. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda haksız rekabet hükümleri m. 54 ve devamında düzenlenmiştir. TTK m.54 genel hüküm niteliğinde olup m.55 ise haksız rekabet hallerini örnek niteliğinde düzenlemiştir. TTK'de sayılan haksız rekabet örnekleri temelde altı kategoride toplanmıştır. Bunlar: Dürüstlük kuralına aykırı reklamlar ve satış yöntemleri, sözleşmeyi ihlale veya sona erdirmeye yöneltmek, başkalarının iş ürünlerinden yetkisiz yararlanmak, üretim ve iş sırlarını hukuka aykırı olarak ifşa etmek, iş şartlarına uymamak, dürüstlük kuralına aykırı işlem şartları kullanmak şeklinde belirtilmiştir. Çalışmamızın konu ve kapsamı değerlendirilerek tez konumuzda işletme çalışanlarının fail olduğu veya araç olduğu haller daha çok sözleşmeyi ihlale veya sona erdirmeye yöneltmek, başkalarının iş ürünlerinden yetkisiz yararlanmak, üretim ve iş sırlarını hukuka aykırı olarak ifşa etmek olduğundan bu haller ile genel hüküm kapsamında değerlendirilebilecek haller ayrıntılı olarak irdelenmiştir. Diğer haksız rekabet hallerine çalışmanın kapsamı gözetilerek ve tekrara düşmemek adına yer verilmemiştir. işletme çalışanlarının iş ilişkisi devam ederken meydana gelen eylemleri ile iş ilişkisi sona erdikten sonra meydana gelen eylemlerine yönelik adam çalıştıranın sorumluluğu, rekabet yasağı sözleşmesi gibi kavramlar da irdelenmiştir. Çalışmamızın son bölümünde ise açılabilecek hukuk davaları ile talep edilebilecek tedbirler yer almaktadır.
Sigorta hukukunda arabuluculuk ve tahkim
Türkiye'de tahkim, mevzuatta bulunmasına karşın sigorta hukukuna ilişkin uygulaması 21. yüzyılın ilk on yılında ortaya çıkmıştır. Bunun yanında ikinci on yılda arabuluculuk uygulaması, bütün uyuşmazlıklarla birlikte sigorta hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklara da uygulanmaya başlamıştır. Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebileceği uyuşmazlıklara ilişkin önce iş hukukunda, daha sonra ticaret ve tüketici hukukunda dava şartı arabuluculuk uygulamaları sırasıyla yürürlüğe girmiştir. Türk Ticaret Kanunun Altıncı Kitabı olan sigorta hukuku uyuşmazlıklarında arabuluculuk uygulamasının, yalnızca ticaret hukuku uzman arabulucuları tarafından çözülmesi mümkün değildir. Hukuk Uyuşmazlıkları Arabuluculuk Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunda dava şartı arabuluculuk düzenlenmiş olmasına karşın, sigorta uyuşmazlıklarının arabuluculuk yolu ile nasıl çözüleceğine ilişkin net bir düzenleme yapılmamıştır. Dava şartı arabuluculuğun tahkim için geçerli olmadığı tahkimin de bir alternatif uyuşmazlık çözüm yolu olduğu ortadadır. Sigorta Tahkim Komisyonun herhangi bir şekilde iradilikten uzak olacak şekilde mahkemelere erişimi engellememesi gerekir. Sigorta uyuşmazlıklarında tahkime başvurunun kolaylaştırılması ve başvurucunun tercih imkânının genişletilmesi gerekmektedir. İradi olan tahkim ile iradi olan arabuluculuğun bir araya gelerek iki yolun da olumlu yanlarını uyuşmazlıkların çözümünde kullanmak, uzmanlaşmış kişiler tarafından kamu düzenine uygun kararlar ortaya çıkarmak açısından Arabuluculuk-Tahkim uygulaması Sigorta Tahkim Komisyonu bünyesinde hayata geçirilmelidir.
Türk hukukunda çağrı üzerine çalışma
Sanayi Devrimi ile birlikte ortaya çıkan, işçinin tek bir işverene bağlı olmak suretiyle tam zamanlı olarak iş görmesini öngören tipik iş sözleşmeleri, zaman içerisinde iş sözleşmesinin taraflarının ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayamaz hale gelmiş ve "atipik" istihdam biçimleri geliştirilmiştir. Küreselleşme, ekonomik, teknolojik ve sosyal gelişmeler ile rekabet koşullarının katılaşması gibi çeşitli nedenlerle işyerlerinde esneklik ihtiyacı artmış ve bu ihtiyacı karşılamak üzere çalışma sürelerinde ve istihdam biçimlerinde çeşitli esneklik uygulamaları gündeme gelmeye başlamıştır. Bu kapsamda çağrı üzerine çalışmaya dayalı iş ilişkisi, çalışma sürelerinde esneklik sağlayan bir atipik istihdam türü olarak uygulanmaya başlamıştır. 1475 sayılı Kanun döneminde uygulamasına rastlanıyor olmakla birlikte herhangi bir düzenlemede yer almayan çağrı üzerine çalışma, 4857 sayılı İş Kanunu ile yasal düzenlemeye kavuşturulmuştur. Kanunun 14. maddesi ile kısmi süreli çalışmanın özel bir türü olarak düzenlenen çağrı üzerine çalışmaya ilişkin getirilen düzenlemelerin niteliği öğretide tartışmalıdır. Ayrıca, esnek çalışma biçimlerine yer veriyor olmakla beraber, tam süreli çalışma temel alınarak düzenlenmiş olan İş Kanunu kapsamında çağrı üzerine çalışan işçilerin haklarına ilişkin belirsizlikler bulunmaktadır. Buradan hareketle bu çalışmada, öncelikle çağrı üzerine çalışma kavramı esneklik ve kısmi süreli çalışma kavramlarıyla birlikte ele alınarak gelişimi, türleri, uygulanış amacı, diğer çalışma türleriyle farklılıkları açıklanmış, sonrasında işçinin bireysel iş hukuku, toplu iş hukuku ve sosyal güvenlik hukuku bakımından sahip olduğu haklar incelenmiş ve İş Kanunu m. 14'te yer alan hükümlerin niteliğine ilişkin tartışmalar başta olmak üzere çağrı üzerine çalışmaya ilişkin öğreti görüşleri ve yargı kararlarına yer verilerek uygulama sorunlarına dikkat çekilmesi amaçlanmıştır.
Basın İş Hukukunda uzaktan çalışma ve dijitalleşme
Küreselleşme ve teknolojik gelişmeler, her alanda olduğu gibi basın alanında çalışanların koşullarında da önemli değişikliklere ve dönüşümlere neden olmuştur. Dijitalleşmenin basın alanındaki haberin hazırlanması ve sunumu aşamasında getirdiği yenilikler, sektörel rekabet, teknolojik araçlar sayesinde zaman ve yer kavramının genişlemesi; çalışma hayatında esnekleşme kavramına duyulan ihtiyacı arttırmıştır. Esneklik, işçinin korunması ve sosyal adaletin sağlanması gereğince, güvenceli esneklik olarak ilk kez uluslararası hukuk kaynaklarında; akabinde Türk hukukunda kendine yer bulmuştur. Güncel ihtiyaçlar, teknolojik gelişmeler ve çalışma hayatındaki esnekleşme, uzaktan çalışma modeline rağbeti arttırmıştır. Özellikle Covid-19 pandemisi, işyeri ve kalabalık çalışma grupları dışında çalışma ortamlarına gereksinimi doğurmuştur. Yeni iletişim teknolojilerinin sunduğu olanaklar da basın alanında uzaktan çalışma modelinin yaygınlaşmasına hizmet etmiştir. Ancak, 13.06.1952 tarihli ve 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun; emek sürecindeki dijitalleşmeyi, gazetecilik kavramının dönüşümünü ve çalışma kapsamının değişimini yakalayamamıştır. Uzaktan çalışma ve dijitalleşme, gazeteciliğin dinamik yapısına katkı sunmaktadır. Bu çalışmada; esnek çalışma modellerinden uzaktan çalışma ve gazeteciliğin dijitalleşme süreci üzerinde durularak; dijitalleşme ve uzaktan çalışmanın basın iş hukukuna etkisi değerlendirilecektir.
Hekimlerin kadın hastalıkları ve doğum özelinde tıbbi kötü uygulamadan kaynaklanan hukuki sorumlulukları
Tıbbi kötü uygulama kavramı varlığını asırlardır sürdüren, ancak gelişimini son iki yüzyılda hızlandırmış bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Avrupa ülkeleri ve Amerika'ya kıyasla Türkiye'de, bireylerin tıbbi kötü uygulama ile karşı karşıya kalmaları halinde hangi hukuki yollara başvurulacağına ilişkin bilinç zayıf kalmaktadır. Bu nedenle, hem tıbbi kötü uygulama kavramının hukuki boyutundaki gelişim yavaşlamakta hem de gerçekten tıbbi kötü uygulama nedeniyle mağduriyete uğrayan bireylerin haklarına kavuşması zorlaşmaktadır. Sosyal ve kültürel açıdan incelenmesi gereken bu husus hakkında ayrıca hukuki açıdan nasıl değerlendirmeler yapılması gerektiğine ilişkin de derinlemesine inceleme yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda, genel anlamda tıbbi kötü uygulamanın açıklanması yeterli olmayıp, uzmanlık alanlarına göre hekimler ve diğer sağlık çalışanlarına ilişkin çalışmalar yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Bu nedenle tezimizde öncelikle genel anlamda tıbbi kötü uygulamaya ilişkin kavramsal açıklamalar yapılacak olup, akabinde özel olarak kadın hastalıkları ve doğum özelinde tıbbi kötü uygulamaya ilişkin kavramsal açıklamalar yapılacaktır. Son olarak ise tıbbi kötü uygulamadan kaynaklanan hukuki sorumlulukların ne olduğu açıklanacaktır.
Elektronik ticarette hakim durumun kötüye kullanılması
Alım ve satıma yönelik ticari faaliyetlerin çevrimiçi ağlar üzerinden gerçekleşmesi olarak tanımlanan elektronik ticaret, genel ticaret hacmindeki payını günden güne arttırmaktadır. İnternet, zaman ve mekân algısını ortadan kaldırarak, tüketici ve satıcıyı her daim elektronik ortamda buluşturabilen elektronik pazaryerlerinin doğmasına sebep olmuştur. Elektronik pazaryerlerinin kendine özgü yapısı, bu pazarların geleneksel pazarlara alternatif bir satış kanalı olarak mı ayrı bir pazar olarak mı tanımlanacağı, pazarın coğrafi sınırlarının nasıl çizileceği, bu pazarlarda hakim durum tespitinin nasıl yapılacağı sorularına cevap aranması gerekliliğini doğurmuştur. Ticaretin yeni gelişmeye başladığı dönemlerden beri kartelleşmeyi yasaklayarak iktisadi refahı ön planla tutan rekabet hukuku kapsamında günden güne işlem hacmi ve pazar payını artıran büyük teknoloji şirketleri bakımından yeni rekabetçi endişeler doğmuştur. Atlantik'in her iki yakasındaki rekabet otoriteleri, büyük pazar payına sahip olan bu şirketlerin davranışlarını mercek altına almıştır. Bu kapsamda, son yıllarda Google, Microsoft, Amazon, Facebook, Apple, Booking, Yemeksepeti, Sahibinden.com gibi faaliyet gösterdikleri elektronik pazaryerlerinde hakim durumdaki teşebbüslerin eylemleri kötüye kullanma bakımından incelemeye tabi tutulmuştur. Elektronik ticarette hakim durumun kötüye kullanılması davranışlarına odaklanan çalışmamızda birinci bölümde elektronik ticaret kavramı, ikinci bölümde hakim durumun kötüye kullanılması kavramı genel hatlarıyla ve son olarak üçüncü bölümde, elektronik ticarette hakim durumun kötüye kullanılması ele alınmıştır. Bu kapsamdaki uyuşmazlıklara, ulusal rekabet otoriteleri, Avrupa Birliği Komisyonu, Avrupa Birliği Adalet Divanı kararları temelinde getirilen çözümler ile ABD'de mevcut yaklaşımlar birlikte değerlendirilmiştir. Sonuç itibarıyla, ticaretin elektronik ortama taşınması arama ve zaman maliyetlerinin düşmesine yol açmış, üretici ile tüketici doğrudan buluşabilme imkânına sahip olmuştur. Bu durum ekonomik anlamda etkinlik ve verimlilik artışına ortam hazırlamıştır. Elektronik ticaretin olumlu katkılarının sağlamış olduğu fayda ise, rekabet otoriteleri ve yargı organlarının önlerine gelen uyuşmazlıklarda, elektronik ticaretin kendi dinamikleriyle uyumlu, ihtiyaçlara hızla cevap veren ve sektördeki inovasyon hızını kesmeyecek hassas bir yaklaşım sergilemesi gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Anahtar Sözcükler Elektronik ticaret, hakim durumun kötüye kullanılması, elektronik ticarette hakim durumun kötüye kullanılması.
Anonim şirket pay sahiplerinin vazgeçilemez nitelikteki hakları ve bu hakların ihlalinin hukuki neticeleri
Anonim şirket pay sahiplerinin vazgeçilemez nitelikteki hakları, bu terim açıkça kullanılarak ilk defa 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda esas sözleşmenin değiştirilmesinin sınırı bağlamında (m. 452) ve yönetim kurulu (m. 391/1.c) ile genel kurul kararlarının butlanını (m. 447/1.a ve b) gerektiren sebepler arasında düzenlenmiştir. Ne var ki anonim şirketler hukukuna özgü butlan sebeplerinin, daha özelde vazgeçilemez hakların, numerus clauses sayılmamış olması, hukuk güvenliği endişelerini de beraberinde getirmiştir. Butlan yaptırımının anonim şirketler hukukunda doğurabileceği ağır sonuçlar dikkate alındığında, vazgeçilemez hakların bütünsel olarak incelenmesi ve bu hakların ihlalinde özellik arz eden durumların tartışılması gerekmektedir. Anılan haklar her ne kadar her iki organ kararı bakımından "butlan" sebepleri arasında sayılmışsa da, temel olarak İsviçre öğretisince geliştirilen ve Türk hukukunda da yaygın olarak kabul edilen "nitelikli ihlal" öğretisi uyarınca, bu hakların yalnızca nitelikli ihlallerinde butlan yaptırımının uygulanması ve bu şartın da, "soyut-genel" içerikli bir kararın varlığı durumunda karşılanmış olacağı savunulmaktadır. Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, vazgeçilemez hakların, özellikle müktesep haklarla ilişkisi çerçevesinde, pay sahipliği hakları arasındaki konumu tespit edilmiş ve bu hakların anonim şirketler hukukunun temel ilkeleriyle ilişkisi incelenmiştir. İkinci bölümde, mevzuatta karmaşık bir görünüme sahip vazgeçilemez haklar, sistematik olarak incelenmiş ve "diğer" vazgeçilemez hakların tespitine ilişkin ölçütler ortaya konmuştur. Üçüncü bölümde ise, "vazgeçilemez hakların nitelikli ihlali" öğretisi uyarınca, bu hakların her iki organ eliyle ihlalinde özellik arz eden hususlar ve bu anlamda butlan ile iptal edilebilirlik yaptırımları arasındaki sınır, Türk ve İsviçre yargı kararları ışığında tartışılmıştır.
Türk İş Hukukunda özel istihdam büroları aracılığıyla geçici iş ilişkisi
Bilim ve teknolojide yaşanan gelişmeler ile haberleşme, ulaşım ve sanayileşme hız kazanmış, bu durum küreselleşmeyi beraberinde getirmiştir. Küreselleşme sürecinde, işverenler üzerindeki maliyet baskısı artmış ve rekabet koşulları sertleşmiştir. İş hukukunun değişen dünyaya ayak uyduramadığı ve esnekleşmesi gerektiği ifade edilmiş, bunun sonucunda atipik iş ilişkileri ortaya çıkmıştır. Özel istihdam büroları aracılığıyla geçici iş ilişkisi de atipik iş ilişkilerinden biridir. Kurum hukukumuza ilk defa 4857 sayılı İş Kanunu'nun 7. Maddesinin 6715 sayılı Kanun ile değiştirilmesi ile girmiştir. Düzenleme yapılmadan önce hukukumuzda yeterince tartışılmamış, bu durum düzenleme ile amaçlanan hedeflerin ulaşılabilirliği hakkında soru işaretleri doğurmuştur. Keza düzenleme metni, aceleyle ve özensiz hazırlanmış görünmekte metindeki hatalar; metnin anlaşılmasını zorlaştırmakta ve hukuki sorunlara davetiye çıkarmaktadır. Ancak düzenlemede, geçici iş ilişkisine dair olumlu olduğunu düşündüğümüz hükümler de bulunmaktadır. Bunlar, geçici iş ilişkisi kurulabilecek hallerin tahdidi olarak belirtilmesi, her bir halin süre sınırı ile sınırlandırılması, geçici iş ilişkisi kurulması yasak olan hallerin hükme bağlanması ve taraflara eşit davranma yükümlülüğü getirilmesidir. Anahtar Sözcükler: Geçici iş ilişkisi, meslek edinilmiş geçici iş ilişkisi, özel istihdam bürosu, geçici işveren, esnekleşme, atipik iş ilişkisi, üç taraflı iş ilişkisi
Bireysel İş Hukukunda emredicilik ilkesi ve dava şartı olarak arabuluculuk
7036 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu ile bireysel iş uyuşmazlıklarında arabuluculuk dava şartı olarak düzenlenmiştir. Böylece bireysel iş uyuşmazlıklarının çoğu bakımından mahkemeye başvurmadan önce arabuluculuk yolunun tüketilmesi zorunlu hale gelmiştir. Arabuluculuğun bireysel iş uyuşmazlıklarında zorunlu hale getirilmesi hak arama özgürlüğüne ve iradilik ilkesine müdahale olarak görülmüş ve daha başka pek çok yönden eleştirilmiştir. Arabuluculuğun işçinin korunması ilkesine uygun olmadığı yönünde endişeler de ifade edilmiştir. Bu çalışmada zorunlu arabuluculuğun iş hukukunun temel ilkelerine ve özellikle emredicilik ilkesine uygunluğu sorunu ele alınmıştır. Bu nedenle öncelikle iş hukukunda emredicilik ilkesi ayrıntıları ile incelenmiştir. Sonrasında bireysel iş uyuşmazlıklarında zorunlu arabuluculuk düzenlemesi değerlendirilmiştir. Özellikle, arabuluculuk sonunda kanunun emredici hükümlerine aykırı anlaşmalar yapılmasının mümkün olup olmadığı konusu ele alınmıştır. İş hukukunun temel ilkeleri kapsamında bireysel iş uyuşmazlıklarında arabuluculuğun uygulanabilirliği değerlendirilmiştir. Anahtar Sözcükler: Arabulucu, Emredici Kurallar, Dava Şartı, Emredicilik İlkesi, Zorunlu Arabuluculuk, 7036 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu
Anonim şirkette rüçhan hakkı
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile anonim şirketlerde pay sahibine, dış kaynaklı sermaye artırımı sonucu ortaya çıkacak yeni paylardan öncelikli olarak alma hakkı tanıyan rüçhan hakkı düzenlenmiştir. Hem mali hem de kişisel haklar sağlayan rüçhan hakkı ile sermaye artırımı sonucu, yeni payların üçüncü kişilere satılmasının önüne geçilerek, pay sahiplerinin zarara uğramaları engellenmiş olmaktadır. Rüçhan hakkı kural olarak pay sahiplerine tanınmakla birlikte esas sözleşme veya genel kurul kararıyla diğer kişilere de tanınabilir. Mutlak nitelikte bir müktesep hak sağlamayan rüçhan hakkı esas sermaye sistemini kabul eden anonim şirketlerde genel kurul, kayıtlı sermaye sistemini kabul eden anonim şirketlerde ise yönetim kurulu tarafından sınırlandırılabilir veya kaldırılabilir. Rüçhan hakkının kısıtlanabilmesi için haklı bir sebebin bulunmasının yanında kanunda yer alan diğer şartların da gerçekleşmesi gerekir. Anahtar Sözcükler: Rüçhan hakkı, sınırlama veya kaldırma, haklı sebep, müktesep hak, mali hak, kişisel hak, esas sermaye sistemi, kayıtlı sermaye sistemi
Tüketici işlemi olarak vekalet sözleşmesi
6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un kabul edilmesi ile tüketici işlemi olarak kabul edilen sözleşmelerin uygulama alanı oldukça genişlemiştir. Kanun'da tüketici işlemi tanımlanırken vekâlet sözleşmesi de açık olarak belirtilmek suretiyle Kanun kapsamında kabul edilmiştir. Bu doğrultuda tüketici işlemi sayılan vekâlet sözleşmelerine Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile getirilen düzenlemeler uygulanmalıdır. Vekâlet sözleşmesi hükümlerinin uygulanabileceği tüm sözleşmelerde ayıp hükümlerinin ve haksız şart düzenlemelerinin uygulanması gibi sorunların vekâlet sözleşmesinin niteliğine uygun olarak çözümlenmesi gerekmektedir. Bu kapsamda uygulamada sıklıkla karşılaşılan avukatlık sözleşmesi, teşhis ve tedavi sözleşmesi, kurs sözleşmesi gibi bazı özel sözleşme türlerinden de ayrıca bahsedilmiştir. Avukatlık sözleşmesinde vekâlet verenin tüketici olması hâlinde özel kanun niteliğindeki Avukatlık Kanunu hükümleri saklı kalmak üzere Kanun hükümleri uygulama bulmalıdır. Burada vekâlet veren yönünden inceleme yapılırken vekâlet verenin bu sözleşmeyi mesleki bir amaç ya da ticarî faaliyetleri ile ilgili yapmamış olması gerekmektedir. Teşhis ve tedavi sözleşmelerinde de kamu hastaneleri yönünden Kanun'un uygulama alanı bulmamakta, ancak bunun dışındaki tüm özel sağlık kuruluşlarında Kanun hükümleri uygulanmalıdır. Kurs sözleşmesine ilişkin özel düzenlemeler dikkate alınarak konu incelenmiş ve kurs sözleşmesinin de Kanun kapsamında vekâlet sözleşmesi olarak kabul edileceği tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Tüketici, Vekâlet Sözleşmesi, Tüketici İşlemi, Avukatlık Sözleşmesi, Kurs Sözleşmesi, Teşhis Tedavi Sözleşmesi
Apartman ve site yönetiminden doğan hukuki sorumluluk
Değişen ve gelişen yeni dünya düzenindeki toplu yaşamın zorunluluğu ile birlikte çok katlı ve toplu yapıların oluşması; bu yapılarda toplu halde yaşayan, sosyo-kültürel ve ekonomik bakımdan farklı insanların bir arada yaşamasını zorunlu kılmıştır. Bireylerin olduğu her ortamda mutlu ve huzurlu bir yaşam için uyulması gereken toplumsal ve hukuki kuralların gerekli olması karşısında, toplu ve çok katlı yapıların hukuki temeli bulunan bir kurallar bütünü dahilinde yönetilmesini ve diğer konut sakinlerinin de bu kurallara ve yönetimin idaresine uymasını; buna karşın, yapı yönetimlerinin de söz konusu kurallar dahilinde yapı yönetimini gerçekleştirmesini gündeme getirmiş ve gerekli kılmıştır. Bu doğrultuda; öncelikle, çok katlı yapılara hukuki nitelik kazandırmak; bu yapılarda yaşayan bireylerin statülerini ortaya koymak; gerek bu bireyler arasındaki ortak yaşamdan doğan ilişkileri gerekse bu bireyler ile ortak yaşamın, söz konusu yapılarda düzen ve idare anlayışını tesis etmek için zorunlu kıldığı yapı yönetimleri arasındaki ilişkileri yani hak, görev ve sorumlulukları düzenlemek maksadıyla 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı mülga Medeni Kanundaki taşınmaz mallara ilişkin genel hükümlerden ayrı ve özel olarak, 2 Ocak 1966 tarihli mer'i 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu pozitif hukuk sistemimizde yerini almıştır. Günümüze kadar gelişen süreçte, hızla artan kırdan kente göçün ve ülke nüfusunun doğurduğu konut ihtiyacının karşılanmasına yönelik olarak tek parseli aşan birden çok yapı ve blok yapıların yapılması karşısında, tek parseli aşan bu yapıların yönetiminde de sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu durum ise kat mülkiyeti ve kat irtifakı kavramlarının tekrar ele alınmasını da gerekli kılmıştır. Bu doğrultuda, tek parseli aşan site (toplu yapı) kavramı, 634 sayılı Kanuna 14.11.2007 tarihli 5711 sayılı Kanunla eklenen "Dokuzuncu Bölüm" başlığı altında "Toplu Yapılara İlişkin Özel Hükümler" ile hukuki nitelik kazanmış ve toplu yapılarda ortaya çıkan sorunların çözümü için tek parsel üzerinde kurulan tek yapıdan (apartman) ayrılan toplu yapılara özgü özel hükümler getirilmiştir.
Limited şirketlerde pay devri
"Limited Şirketlerde Pay Devri" işlemi, kişisel ögelerin daha yoğun olduğu ve ülkemizde kurulması en çok tercih edilen bir sermaye şirketi türü olan limited şirketlerin mevzuatta pay devri ile ilgili olan hükümleri, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun yürürlüğe girmesi sonucu birçok yönden önemli değişikliğe uğramıştır. Kanun koyucu, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda limited şirketin kendine özgü yapısını, her ne kadar anonim şirketin yapısına yakınlaştırsa da yine de söz konusu bu özgün yapıyı korumak istemiş, bu anlayış limited şirkette pay devri konusuna da aynı ölçüde etki etmiştir. Çalışmamın ilk bölümünde limited şirketlerde pay kavramı ve payın temel özellikleri açıklanmıştır. İkinci bölümde ise taahhüt işlemi ve bu işlem özelinde uygulamada sık rastlanılmayan bir sözleşme türü olarak pay devri vaadi sözleşmesi birçok yönden ele alınmıştır. Son bölümde ise; tasarruf işlemi, pay devri sözleşmesi ve ortaklığın pay devri ile kazanılması süreci değerlendirilmiştir. Bölümleri ve içeriklerini oluştururken doktrinde tartışmalı noktalara değinilmiş, karşıt görüşlere de yer verilmiştir. Aynı zamanda Yargıtay'ın da limited şirketlerde pay devri konusunda vermiş olduğu çeşitli kararlara vurgu yapılmıştır. Çalışmada, konuların birbiriyle olan sıkı bağı ve ihtimaller üzerine ortaya çıkabilecek farklı sonuçlar irdelenmiştir. Özellikle limited şirketlerde pay devrine dair getirilen şekil şartı, esas sözleşmeye eklenebilecek hükümler ile ilgili devrin sınırlandırılması, şirket genel kurulunun devir işlemindeki rolü ve devrin onaylanmaması halinde ilgili ortağın hakları gibi pay devri işlemini direkt etkileyen konular üzerinde ayrıntılı bir şekilde durulmuştur.
Anonim şirketlerde denetimin konusu ve kapsamı
Tezde, anonim şirketlerde denetimin konusu ve kapsamını incelenmektedir. Denetim; konusu ve kıstasları, denetçi niteliği, süreçleri, hak ve yükümlülükleri, sorumlulukları ile somutlaştırılmış hukuki bir kurumdur. Denetime ilişkin düzenlemelerin düşünsel temellerini, evrensel nitelikteki kurumsal yönetim ilkeleri ile pozitif hukukun parçası olan dürüst resim ilkesi oluşturmaktadır. Denetimin amacı, mesleki standartlara dayanarak finansal tabloların, hukuk ve muhasebe ölçüleri karşısındaki güvenilirliğine ilişkin güvence elde etmektir. Denetimin konu ve kıstası ile oluşturduğu bütüncül yapıda kapsamı doğru belirlenmezse öncelikle denetim ve buna bağlı olarak finansal tablolar sakatlanır. Tez denetimin konusunu ve kapsamını, denetimin bütüncül yapısı ve muhasebe yönü dışında hukuki boyutu ile konu edinmektedir.
Sigortalı eşyalar üzerindeki rehin hakkı
Bir hukuki ilişki kapsamında doğan alacağın teminat altına alınması noktasında en çok başvurulan yollardan biri de rehin tesis etmektir. Bir alacağı teminat altına almak amacıyla rehne başvurulan pek çok durumda sigorta da fonksiyon göstermektedir. Zira alacaklının ve rehne konu olan eşya malikinin, rehinli eşyaya ilişkin menfaatlerin sigortalanmasında çıkarı vardır. Malik ve alacaklı, rehne konu eşyaya ilişkin menfaatlerini ayrı sigorta sözleşmeleri ile güvence altına alabilirler. Böyle hallerde aşkın sigorta söz konusu olmayacaktır. Bu noktada malik menfaatinin sigortalandığı haller ayrı bir önem arz etmektedir. Rehne konu olan eşyaya ilişkin malik menfaatinin sigortalandığı hallerde, söz konusu menfaat zarara uğramış ve malik lehine bir sigorta tazminatı doğmuşsa, rehin hakkı sigorta tazminatı üzerinde devam edecektir. Rehin hakkının sigorta tazminatı üzerinde devam ettiği durumlarda, rehin hakkının varlığını bilen ya da bilmesi gereken sigortacı, sigorta tazminatı üzerinde rehin hakları devam eden alacaklıların rızasını almaksızın malike yaptığı ödeme ile borcundan kurtulamayacaktır. Böyle hallerde malik, ek güvence göstermek ve rehne konu eşyayı eski haline getirmek şartıyla sigorta tazminatının ödenmesini talep edebilir. Fakat rizikoya maruz kalmış olmasına rağmen rehne konu eşya hala yeterli bir teminat teşkil ediyorsa, rehinli eşya malikinin sigorta tazminatının kendisine ödenmesini isteme yetkisinin olduğunun kabulü gerekir. Sigorta poliçelerinde yer alan dain-i mürtehin kaydı ise rehnin varlığını sağlayan bir hukuki belge değildir. Bu sebeple sadece sigorta poliçesindeki kayıtlara dayanarak sigorta tazminatı üzerinde rehin hakkının devamını kabul etmek doğru olmayacaktır. Sigorta tazminatı üzerinde rehin devam etse bile talep ve dava hakkı yine malikte olacaktır. Ayrıca rehinli alacaklıya riziko gerçekleşmeden önce de sigorta korumasının devamını sağlamaya dönük belirli imkanlar tanımıştır. Söz konusu imkanları sağlayan düzenlemeler ise sigorta sözleşmesinin sona ermesinden önce ve sonra olmak üzere iki ana ayrım etrafında yapılmıştır.
Marka hukukunda kullanım ispatı
Tescil edilmiş bir marka, sahibinin tekelindedir ve tescilden doğan hakların devam etmesi için markanın kullanımı gerekmektedir. Hukuki nitelik bakımından külfet olarak nitelendirilebilecek marka kullanımı başta TRIPS ve Paris Konvansiyonu olmak üzere pek çok uluslararası düzenlemeye konu olmuştur. 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu da AB Marka Tüzük ve Direktiflerine bağlı olarak markanın kullanılmasını düzenlemiş ve kullanılmamasına çeşitli sonuçlar bağlamıştır. Buna göre, markanın ciddi olarak, Türkiye'de, tescil edildiği mallar ve/veya hizmetlerde ve tescil edildikten sonra beş yıl içinde kullanılması gerekmektedir. Markanın kullanımı olarak kabul edilen hükümler ve kullanılmama için haklı sebebin bulunması istisnaî niteliktedir. Markanın öngörülen şekilde kullanılmaması üç aşamada ileri sürülebilmektedir. Bunların birincisi, başvurunun yayımlanmasından sonraki itiraz sürecinde, ikincisi markanın hükümsüzlüğü davasında ve sonuncusu marka hakkına tecavüz davasındadır. Her üç aşamada da kullanmama savunmasının ileri sürülebilmesi için; en az beş yıldır tescilli bir markanın bulunması, bir talebin varlığı ve bu talebinin SMK 6'ncı maddenin 1'inci fıkrası uyarınca karıştırılma ihtimaline dayanması gerekmektedir.
İş hukukunda ibra sözleşmesi
İbra sözleşmesi, taraflar arasındaki bir borç ilişkisinin alacaklı tarafından borçlu lehine sona erdirilmesidir. İbra sözleşmesi, 818 sayılı Borçlar Kanunu döneminde kanuni olarak düzenlenmemiş, uygulanması öğreti ve yargı kararlarına bırakılmıştır. 818 sayılı Kanun döneminde ibra sözleşmesinin tabi olacağı kurallar temelde 1911 tarihli İsviçre Borçlar Kanunu'ndaki ibraya ilişkin hükümlerden yararlanılarak belirlenmiştir. İbra sözleşmesi ilk kez, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile hüküm altına alınmış ve kanuni olarak düzenlenmiştir. İş hukuku açısından ibra sözleşmesi, "ibraname" olarak anılmaktadır. İş ilişkilerinde ibraname, genel olarak işçinin işverenden olan alacaklarına yönelik işvereni borçtan kurtarması olarak karşımıza çıkar. Bu çalışmamızda, ibranamenin 818 sayılı Kanun ve 6098 sayılı Kanun dönemindeki uygulama biçimleri öğreti ve yargı kararları ile ayrıntılı olarak açıklanmıştır.
Organ ve doku naklinde "rıza"
Yüzlerce yıl önceye dayanan organ ve doku nakli denemeleri, özellikle son yarım yüzyılda oldukça başarılı bir konuma gelmiştir. Tıp biliminin organ ve doku naklindeki bu başarısının ardından, naklin hukuki bir zemine kavuşturulması ihtiyacı doğmuştur. Bu amaçla hukuk düzenleri tarafından naklin şartları düzenleme altına alınmıştır. Bununla birlikte organ ve doku nakli konusu, uluslararası alanda da pek çok düzenlemeye konu olmuştur. Bu düzenlemelerden en önemlisi ise İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi'dir. Giriş, üç ana bölüm ve sonuçtan oluşan "Organ ve Doku Naklinde Rıza" başlıklı çalışmamızda, organ ve doku nakillerine rıza penceresinden bakılacaktır. Bu kapsamda organ ve doku nakline ilişkin temel düzenleme olan 1979 tarihli 2238 sayılı Kanun'un rıza hükümleri incelenecektir. Kanun'daki eksikliklerin daha iyi anlaşılabilmesi adına Biyotıp Sözleşmesi ve diğer ülkelerin kanuni düzenlemelerine de yeri geldikçe değinilecektir.
Roma hukukunda ibra işlemi (acceptilatio) ve alacağı talep etmeme taahhüdü (pactum de non petendo)
Acceptilatio, Roma Hukuku'nda alacaklı ile borçlunun borcun ödenmeyeceği konusunda anlaşmaları başka bir tabirle alacaklının alacağından vazgeçmesi durumunda Ius Civile açısından borç ilişkisini sona erdiren bir ibra işlemidir. Bu işlem aynı zamanda modern hukuklardaki ibra sözleşmesinin de temelini oluşturmaktadır. Acceptilatio; asıl borç ile birlikte rehin, kefalet, faiz veya ceza koşulu gibi fer'i borçları da başka bir işlem yapılmasına gerek olmaksızın doğrudan doğruya sona erdirmektedir. Ius Civile tarafından tanınan bu işlemin geçerli olarak yapılabilmesi için borçlunun da ibraya rıza göstermesi gerekir. Roma Hukuku'nda acceptilatio ile bir ibra işlemi yapabilmek için borçlunun iradesini sözlü ve şekli kelimeler içeren bir soru sorarak beyan etmesi ve alacaklının da borçluya aynı şekli kelimeleri kullanarak cevap vermesi zorunludur. Bu sebeple ibra işleminin Roma Hukuku'nda şekle bağlı kalınmadan yapılabilmesi mümkün değildir. Pactum de non petendo ise borçlu ve alacaklı arasında alacağın geçici bir süreliğine veya hiçbir zaman talep edilmeyeceğine dair yapılan şekilsiz bir anlaşmadır. Fakat bu anlaşma, borcu, acceptilatio'da olduğu gibi Ius Civile açısından değil yalnızca Ius Honorarium kapsamında ve borçlu tarafından yargılama sırasında bir def'i (exceptio) ileri sürülmesi koşuluyla sona erdirmektedir. Bu durumun bir sonucu olarak pactum de non petendo ile geniş anlamda borç ilişkisi değil yalnızca anlaşma konusu olan tekil borç ortadan kaldırılmaktadır. Ayrıca taraflar arasında bu anlaşmanın yapılması halinde borç, yalnızca anlaşmaya taraf olan kişiler açısından sona ermekte fakat kefil, müteselsil borçlu veya müteselsil alacaklılar açısından geçerli bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla pactum de non petendo hem Roma Hukuku hem de çağdaş hukuklarda teknik anlamda bir ibra işlemi değil fakat ihlali halinde def'i tanınan şekilsiz bir anlaşmadır.
634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu kapsamında toplu yapılar
Çalışmamızda, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu 66-74'üncü maddeler arasında düzenlenen toplu yapılar tüm yönleri ile incelenmiştir. Bu kapsamda, bir veya birden fazla imar parseli üzerinde, onaylı yerleşim planına göre kurulan veya kurulacak olan birden çok yapının, ortak yer, tesis ve alanlar ile bağlantılı yönetiminden oluşan toplu yapılar kavramı üzerinde durulmuştur. Toplu yapılar kavramı ve unsurları, toplu yapıların kurulması, yönetimi, yönetiminde yer alan kurullar, kurullar arası ilişki, ortak yer ve tesisler, kurul kararları alınmasındaki usul ve esaslar, kurul kararlarına karşı kanun yolları ve sona erme çalışmamızın temel konularını oluşturmaktadır.
Kişisel sağlık verilerinin korunması
Kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişilere ait olan her türlü bilgiye kişisel veri denmektedir. Kişisel sağlık verisi ise, kimliği belirli ya da belirlenebilir olan gerçek kişinin fiziksel ve ruhsal sağlığına ilişkin her türlü bilgidir. Kişisel sağlık verileri, hassas nitelikli kişisel verilerdir. Hassas nitelikte olmasının nedeni, bu bilgilerin açıklanması halinde kişinin özel, sosyal ve ekonomik hayatı bakımından telafisi güç veya imkansız zararlar doğmasının yüksek olasılıkta olmasıdır. Kişisel sağlık verilerinin, kişinin maddi ve manevi varlığını sürdürmesi açısından hayati önem taşıması dolayısıyla bu verilerin işlenmesi, kural olarak, yasaktır. İşleme, ancak istisnai hallerde söz konusudur. Bu istisnai haller, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanununda düzenlenmiştir. İstisnai hallerde gerçekleştirilen işleme faaliyeti, kişisel verilerin işlenmesine dair ilkelere uygun olmalıdır. Veri sahibi, Kişisel Verilerin Korunması Kanununda öngörülen haklarını kullanarak kişisel sağlık verilerini koruyabilir. Kişisel sağlık verilerinin işlenmesine yönelik genel işlem koşulu niteliğinde hükümler içeren sözleşmeler bakımından ise Türk Borçlar Kanununun 20 ile 25. maddeleri arasındaki genel işlem koşullarını düzenleyen hükümlere başvurulabilir. Kişisel sağlık verilerinin hukuka aykırı işlenmesi sonucunda kişilik hakları ihlal edilen bireyler, Türk Medeni Kanununun 25. maddesinde sayılan davaları açmak suretiyle kişiliklerini koruma imkanına sahiptirler. Ayrıca 23. madde uyarınca kişileri, hukuka veya ahlaka aykırı sayılan hukuki işlemlerinden korumak mümkündür. Anahtar Sözcükler kişisel veriler, kişisel sağlık verileri, kişisel verilerin korunması, kişisel sağlık verilerinin korunması
Adi iş, ticari iş ve tüketici işlemlerinde faiz
Faiz, para borçlarında alacağından mahrum kaldığı süre için ve bu süreyle orantılı şekilde alacaklıya ödenmesi gereken medenî semere olarak tanımlanabilir. Faiz hükümleri, hukukumuzda dağınık bir şekilde düzenlenmiştir. Faiz alacağının doğumuna ve oranına ilişkin temel kurallar, Türk Borçlar Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanunda yer almaktadır. Bir işlemin adi iş, ticarî iş veya tüketici işlemi olarak nitelendirilmesi, söz konusu işleme uygulanacak faiz hükümlerini etkileyecektir. Dolayısıyla, faiz hükümlerinin uygulanmasından önce, taraflar arasındaki ilişkinin niteliğinin tespit edilmesi gerekir. Çalışmamızda; adi iş, ticari iş ve tüketici işlemleri ayrımı ele alınarak her biri için uygulanacak faiz hükümleri doktrin görüşleri ve Yargıtay kararları ışığında incelenmiştir.
Müteselsil sorumlulukta zarar verenlerin birbirine karşı rücu ilişkisi
Birden fazla kişinin aynı zarara sebebiyet vermesi durumunda, zarar veren kimseler bu zararın tamamından birlikte sorumlu olurlar. Müteselsil sorumluluk kavramını ifade eden bu durum Türk Borçlar Kanununun 61. ve 62. Maddesinde düzenlenmiştir. Bu kural birden fazla zarar verene karşı zarar görenin durumunu güçlendirmek ve zararın giderilmesinde kolaylık sağlamak amacıyla kanunda haksız fiil düzenlemesinden farklı bir düzenleme olarak yer almıştır. Müteselsil sorumluluk ile birlikte zarar gören, dilediği zarar verene zararının tazmin edilmesi amacıyla başvurma hakkına sahip olmakla birlikte, zararının tamamı tazmin edilinceye kadar da tüm sorumluların sorumluluklarının devam etmesini sağlamaktadır. Bu ilişki müteselsil sorumlulukta zarar gören ile zarar verenler arasındaki dış ilişkiyi ifade etmektedir. Zararın tamamı tazmin edildikten sonra, tazminatın zarar verenler arasında paylaştırılması meselesi gündeme gelir ve bu da zarar verenler arasındaki iç ilişkinin konusunu oluşturur. İç ilişki esasen rücu düzeni ile ilgilidir ve kendi payından fazlasını ödeyen zarar verenin, fazla ödediği kısmı diğer zarar verenlerden yine onların payları oranında talep etmesini ve bundan kaynaklanan paylaşım düzenini ifade etmektedir. İç ilişkinin amacı tazminatın zarar verenler arasında adil bir şekilde paylaştırılmasıdır. Bu çalışma ile müteselsil sorumlulukta zarar verenler arasındaki iç ilişki kapsamında rücu ilişkisi, doktrin ve Yargıtay görüşleri de belirtilerek ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Anahtar Sözcükler Borçlar Hukuku, Borçlar Kanunu, Müteselsil Sorumluluk, Haksız Fiil Sorumluluğu, Rücu İlişkisi.
Türk Borçlar Hukukunda reklam yapım sözleşmesi
Çalışmanın temel amacı, reklam yapım sözleşmesinin niteliğini tespit etmek ve bu sözleş-meye uygulanacak hükümleri saptamaktır. Bu bağlamda konu üç farklı bölümde incelen-miştir. Birinci bölümde genel olarak reklam kavramı üzerinde durulmuş, reklamın unsurla-rı, niteliği ve çeşitli hukuk dallarının reklama yaklaşımı, bilhassa reklamın fikir ve sanat eseri niteliği ele alınmıştır. Çalışmanın esasını teşkil eden ikinci bölümde reklam yapım sözleşmesinin tanımı, tarafları, unsurları, hukukî niteliği ve diğer iş görme sözleşmelerin-den farkları irdelenmiştir. Nihayet, üçüncü bölümde reklam veren ile reklam ajansının borçları ve sözleşmenin sona erme hâlleri tespit edilmiştir.
Tüketici işlemlerinde kefalet sözleşmesi
6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile tüketici işleminin kapsamı genişletilmiş ve tüm tüketici işlemlerine uygulanacak temel ilkeler düzenlenmiştir. Bu ilkelerden biri de tüketici işlemleri için verilen tüm şahsi teminatların kefalet olarak kabul edilmesidir. Tüketici işlemleri için verilen şahsi teminatlar kefalet sözleşmesi olarak sonuç doğuracaktır. Kefalet sözleşmesi kefil olan kişinin alacaklıya karşı, borçlunun borcunu ifa etmemesinin sonuçlarından kişisel olarak sorumlu olmayı üstlendiği, fer'i ve tali nitelikli bir sözleşmedir. Söz konusu ilke ile tüketicinin borçları için verilen her türlü şahsi teminatın adi kefalet sayılması zorunluluğu getirilmiş, böylece tüketici işlemlerine kefil olmayı teşvik etmek ve kefili korumak amaçlanmıştır. Tüketicinin alacakları için verilen şahsi teminatların ise müteselsil kefalet sayılması kuralı getirilerek ve bu kez tüketiciyi koruyucu bir düzenleme yapılması amaçlanmıştır.
Markanın kullanılması zorunluluğu ve kullanılmamasına bağlı sonuçları
Marka bir teşebbüse ait mal veya hizmetin diğer teşebbüse ait mal veya hizmetten ayırt edilmesini sağlayan işaretlerdir. Markanın SMK tarafından korunabilmesi esasen tescil edilmesine bağlıdır. Markanın tescili ile beraber kanunen korunan marka, uygun şekilde kullanılmadığı takdirde çeşitli sonuçlarla karşılaşılacaktır. Markanın kullanılmasının kanun tarafından zorunluluk hâline getirilmesinin sebebi, gerçek kullanımı teşvik etmek, markaların sicilde boş yere istiflenmesini engellemektir. Bu amaçla tescilli bir marka, işlevine uygun, ciddi olarak Türkiye'de tescil olunduğu mal veya hizmetler için marka sahibi tarafından kullanılmadır. Marka hoşgörü süresi içerisinde belirtilen şekilde kullanılmaması veya kullanılmamasına haklı bir sebep gösterilmemesi hâlinde iptal edilebilecektir. İptal müessesi yeni düzenlemelerle idari süreç olarak kabul edilse de ilgili hükümler yürürlüğe girmemiştir. Ayrıca marka başvurusunda yayıma itiraz aşamasında, başvuru sahibi markanın kullanıldığının ispatını talep edebilir. Markanın kullanılmamasının diğer bir sonucu ise def'î olarak ileri sürülebilmesidir. Söz konusu hükümler gereği hükümsüzlük ve tecavüz davalarında markanın kullanılmaması davalı tarafından def'î olarak ileri sürülebilir. Anahtar kelimeler: Marka, markanın kullanılması, iptal, ciddi kullanım, def'i
Adam çalıştıranın sorumluluğu (TBK m.66)
Bu çalışmanın amacı, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 66. maddesinde düzenlenen adam çalıştıranın sorumluluğunun incelenmesidir. Bir kusursuz haksız fiil sorumluluğu teşkil eden bu sorumluluk, bir kimsenin, kendisi ile bağımlılık (tâbiiyet) arz eden bir çalıştırma ilişkisi içerisinde iş gören yardımcı kişinin işini görürken hukuka aykırı fiili ile üçüncü kişilere verdiği zarardan sorumlu tutulmasını ifade eder. Bu çalışmada; adam çalıştıranın sorumluluğunun hukuki niteliği, işlevleri, tarihsel kökeni incelenmiş; karşılaştırmalı bakış açısıyla başlıca yabancı ülke hukuklarında adam çalıştıranın sorumluluğuna ilişkin düzenlemeler değerlendirilmiş ve sorumluluğun temel kavramlarının anlamı doktrin ve içtihatlar ışığında belirlenmek suretiyle sorumluluğun şartları ayrıntılı olarak irdelenmiştir. Ayrıca, adam çalıştıranın sorumluluğu ile başlıca diğer sorumluluk hâlleri arasındaki uygulama ilişkisi incelenmek suretiyle adam çalıştıranın sorumluluğunun uygulama alanı tespit edilmeye çalışılmıştır.
Adi ortaklıkta iç ilişkiler
Adi ortaklık sözleşmesi, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 620 ila 645. Madde hükümleri arasında düzenlenmiştir. Adi ortaklık, iki ya da daha fazla kişinin, emeklerini veya mallarını müşterek bir amaç uğruna bir araya getirmek suretiyle, bu amacı gerçekleştirmek uğruna birlikte çaba göstermeyi bir sözleşme çerçevesinde taahhüt ettikleri kişi birliğidir. Tüm bu esaslı unsurlar üzerinde vücut bulan adi ortaklıkta, ortaklar arası ilişkiler sözleşme serbestisinin genişçe uygulandığı bir sahadır. Bunun yanında, Kanunun emredici hükümleri yoluyla da, ortaklık sözleşmesinin özü ve ortaklar arasındaki menfaat dengesi koruma altına alınmaktadır. Adi ortaklığın tüzel kişiliğinin olmaması hususu, ortaklardan bağımsız bir hak ehliyetinin oluşmamasının yanında taraf ehliyetinin yokluğu gibi önemli sonuçları beraberinde getirmektedir. Doğuştan idarecilik kavramının hâkim olduğu adi ortaklıkta ortakların, yönetim hususunu etkileyen önemli hakları ve borçları bulunmaktadır. Adi ortaklığın yönetimi yetkisi ortaklardan veya üçüncü kişilerden bir veya daha çoğuna tevdi edilebilir. Ortaklığın müşterek amacı çerçevesinde, olağan ve olağanüstü işlerin gerçekleştirilmesi noktasında, yönetim yetkisi ve ortaklık kararları birlikte rol almaktadır. Bu bağlamda, ortakların hak ve borçlarının yanında yöneticinin hak ve borçları da söz konusu olacaktır. Nihayet, adi ortaklıkta çıkma ve çıkarılma hususları yasal düzleme mevcut Kanunla getirilmiş ve detayları düzenlenmiştir.
Türk hukukunda anonim ortaklıkta denetim komitesi ve denetimin işlevi
Türk Anonim Şirketler Hukuku'nda monist yapılı bir yönetim kurulu yapısının belirlenmesinin sonucunda ve globalleşen kurumsal yönetim kavramı çerçevesinde ortaya çıkan denetim komitesi ve denetim işlevi; Türk Ticaret Kanunu, Sermaye Piyasası düzenlemeleri, Türk Bankacılık hukuku ile birlikte diğer hukuk sistemleriyle karşılaştırılarak ele alınmaktadır. Bu kapsamda öncelikle yönetim kurulu sistemleri ve yönetim kurulunun şirket ile ilişkileri ele alınmış, sonrasında kurumsal yönetim kavramı ve temel ilkeleri incelenmiştir. İşbu Çalışmanın ana konusu olan denetim komitesinin tarihsel süreçteki ortaya çıkışından günümüzdeki konumuna kadarki süreç ve konumu, diğer hukuk sistemleri ile birlikte değerlendirilmekte olup en son bölümde ise seçilen on farklı şirketin denetim komitesi çalışma yönergeleri karşılaştırılarak ideal çalışma yönergesinin nasıl olması gerektiği tartışılmaktadır.
Roma sözleşmeler hukuku'nda kusur
Roma sözleşmeler hukukunda kusur kavramını detaylı olarak incelemeyi amaçlayan bu çalışmanın ilk bölümünde Roma hukukunda sözleşmeden doğan sorumlulukta kusur kavramının açıklanmıştır. Roma İmparatorluğu'nun hukukla alakalı tarihi sürecinde önemli bir rol oynayan kusursuz sorumlulukta bu bölümde incelenmiştir. Kusursuz sorumluluğun bir türü olarak kabul edilen custodia sorumluluğu ve kusur sorumluluğunun türleri olan diligentia, dolus, omnis culpa ve utilitas (fayda prensibi) kavramları açıklanarak metodolojik açıdan Roma hukukunda kusur kavramı incelenmiştir. Bu bölümün temel amacı Roma hukuk sisteminde kusurun ve buna bağlı olarak değişkenlik gösteren hükümlerin metin tenkit yöntemiyle açıklanmasıdır. Kusurun, Roma sözleşmeler hukuku açısından incelenmesi üzerine yoğunlaşılan ikinci bölümde Roma hukukundaki farklı sözleşme türlerini analizci bir yöntemle açıklamaktadır. Akitleri sözlü, yazılı, aynî, rızai, isimsiz sözleşmeler ve pactumlar çerçevesinde değerlendiren bu bölümde, her sözleşme türü detaylı bir şekilde açıklanmış ve kusur unsurunun bu sözleşmeler üzerindeki etkisi incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise Türk hukukunda yer alan kusur ve sorumluluk kavramları betimleyici bir yöntemle açıklanmaya çalışılmıştır. Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde yapılan bu açıklamalarda sorumluluğun kurucu unsuru olarak kusur, kast ve ihmal kavramlarının açıklanmasıyla detaylı olarak incelenmiştir. Bu bölümün temel amacı sözleşmeden doğan sorumlulukta kusurun önemini belirlemektir.
Navlun sözleşmesinin ifasında taşıyanın yolculuğun başlangıcında gemiyi sefere elverişli halde bulundurma yükümlülüğü
Navlun sözleşmesinin ifasında taşıyanın asli edim borcu yükün gideceği yere zarar görmeden taşınmasıdır. Taşımada kullanılacak geminin sefere elverişli olması yapılacak yolculuk ile yükün selameti bakımından temel unsurdur. Bu bakımdan taşıyan, gemiyi yolculuğun başlangıcında denize, yola ve yüke elverişli halde hazır etmekle yükümlülüktür. Taşıyana düşen bu yükümlülük, ilk olarak denizcilikle ilgili uluslararası sözleşmelerde kabul edilip, şekillenmiştir. Ülkeler, bu sözleşmelere doğrudan taraf olmak suretiyle ya da iç hukuk düzenlemeleriyle geminin sefere elverişliliği ile ilgili sorumluluk hükümlerini kabul edip uygulama yoluna gitmişlerdir. Bu çalışmada, taşıyanın yolculuğun başlangıcında gemiyi sefere elverişli halde bulundurmakla ilgili sorumluluğu Türk Ticaret Kanunu hükümleri ile uluslararası sözleşmelerde kabul edilen kurallar çerçevesinde incelenmiştir. Konunun daha iyi analiz edilmesi bakımından başlangıçta navlun sözleşmeleri kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, taşıyanın gemiyi yolculuğun başlangıcında sefere elverişli halde bulundurma yükümlülüğü, elverişliliğin unsurları, ulusal ve uluslararası hukuktaki yeri, hukuki niteliği incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise elverişliliğin sağlanmasında taşıyana düşen yükümlülükler, yükümlülüğün ihlali ile ihlalin sonuçları üzerinde durulmuştur. Bu bölümde ayrıca sefere elverişsizlikten ileri gelen zarardan dolayı taşıyanın sorumlu tutulması için aranan ispat koşulları, başlangıçtaki elverişsizliğin taşıyanın TTK' da düzenlenen sorumsuzluk hâllerine etkisi, taşıyanın tazminat sorumluluğunun kapsamı ve sınırları incelenmiştir.
Garanti sözleşmeleri
Çalışmamızın konusunu garanti sözleşmeleri teşkil etmektedir. Garanti sözleşmeleri kapsamı oldukça geniş bir güvence ve likidite sağlaması nedeniyle uygulamada sıklıkla başvurulan bir şahsi teminattır. Ancak buna karşın kanun koyucu tarafından tanımlanmamış ve doğrudan pozitif hukuk düzenlemelerine konu edilmemiştir. Bu nedenle garanti sözleşmelerinin tanımı, hukuki niteliği, benzer hukuki ilişkilerden ayırt edilmesi ile hüküm ve sonuçları, öğreti ve içtihatlarda ileri sürülen görüşlerle şekillenmiştir. Çalışmamızın ilk bölümünde garanti sözleşmesinin tanımı, unsurları, hukuki niteliği, kurulması, tarafları, geçerlilik koşulları ve türlerine yer verilecek, tartışmalı nitelikleri ele alınacak ve garanti sözleşmesinin özel bir türü olan banka teminat mektuplarına değinilecektir. İkinci bölümünde garanti sözleşmesiyle muhtelif benzerlikler gösteren kefalet sözleşmesinden, müteselsil borçluluktan, teminat amacıyla borca katılmadan, şartlı bağışlamadan, avalden, vekalet ve sigorta sözleşmesinden ayırt edilmesine, ayrımda kullanılan kıstaslara ve söz konusu hukuki ilişkilerle barındırdıkları farklılıklara yer verilecektir. Üçüncü bölümünde garanti sözleşmesinde tarafların hak ve yükümlülükleri, sözleşmelerde taraf değişiklikleri ve bu değişikliklerin garanti sözleşmesine etkileri, garanti sözleşmesinin sona ermesi ve zamanaşımı konuları ele alınacak, bu konularda öğreti ve içtihatlardaki çeşitli tartışmaların üzerinde durulacaktır.
Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun kapsamında mesafeli sözleşmelerde kişisel verilerin korunması
Bu çalışmamızda tüketicinin mesafeli sözleşmeler aracılığı işe paylaştığı kişisel verilerin neler olduğu, bu verilerin işlenmesinde, korunmasında ve ve aktarılmasında veri sorumlusunun dikkat etmesi gereken unsurlar hakkında açıklamalarda bulunulmuştur. Tüketicinin mesafeli sözleşmeler aracılığı ile paylaşmış olduğu kişisel verilerin korunmasına ilişkin sahip olduğu haklar değerlendirilmeye çalışılmıştır. Son olarak ise mesafeli sözleşmelerin sona erme halleri ile bu hallerde kişisel verilerin durumuna değinilmiş ve elektronik ileti yönetim sistemi açıklanmıştır. Çalışmamızın amacı her geçen gün gelişen teknoloji sonucu artan mesafeli satış sözleşmelerinde elde edilen kişisel verilere biraz olsun açıklık getirmektir. Ayrıcalıklar tüketicinin hakları, veri sorumlusunun yükümlülüklerini güncel mevzuat ve Kurul kararları kapsamında değerlendirmeyi amaçlamaktayız.
Para borçlarında borçlu temerrüdünün sonuçları
Borçlu temerrüdü borç ilişkilerinde sıklıkla meydana gelebilen bir durumdur. Bununla beraber en yaygın borç ilişkisi konusunu da para borçları oluşturmaktadır. Bu açıdan yapmış olduğumuz bu çalışmada para borçlarında oluşan borçlu temerrüdü sonuçlarını inceledik. Borçlu temerrüdünün para borçlarında iki özel sonucu bulunmaktadır. Bunlar temerrüt faizi ve aşkın zarar olarak karşımıza çıkmaktadır. Temerrüt faizinin borçlunun temerrüde düşmesiyle beraber alacaklı tarafın doğrudan bir zarara uğramış olmasına gerek kalmadan talep edilebilmesi mümkün olabilecekken, aşkın zarar ise ortada ancak temerrüt faizi ile karşılanamayan bir zarar olması durumunda söz konusu olabilecektir. Bu açıdan bir para borcunda temerrüde düşülmesi durumunda temerrüt faizinin kendisini hemen gösterebilmesi mümkünken, aşkın zarar temerrüt faizi ile karşılanamayan bir zararın olması halinde ancak ortaya çıkabilecektir
Kredi hayat sigortalarında sigorta ettirenin beyan görevi
Sigorta sözleşmeleri, sürekli bir borç ilişkisi doğuran sözleşmelerdendir. Bu kapsamda sigorta ettiren, sözleşmenin yapılması anından sona ermesine kadar çeşitli hususları sigortacıya bildirmekle yükümlüdür. Bu çalışmamızda kredi hayat sigortalarında sigorta ettirenin beyan görevi, sözleşmenin yapılması anında, sözleşmenin devamı sırasında ve rizikonun gerçekleşmesi halinde olmak üzere üç ana başlıkta ayrıntılı olarak incelenmiştir. Çalışmamızda öncelikle kredi hayat sigortalarında sigorta ettirenin, sözleşmenin kurulmasından rizikonun gerçekleşmesine kadar devam eden beyan görevine ilişkin genel açıklamalar yapılmıştır. Çalışmamızın devamında ise sigorta ettirenin beyan görevine ilişkin detaylı bilgilere yer verilmiş ve son bölümde sigorta ettirenin beyan görevine aykırı davranmasının sonuçları açıklanmıştır. Bu çalışma yapılırken Türk Hukukunda kredi hayat sigortalarına ilişkin temel esaslar incelenmiş ve uygulamada karşılaşılan hukuki sorularına yer verilmiştir. Bunun yanı sıra sigorta ettirenin beyan görevine ilişkin örneklere ve Yargı kararlarına yer verilmiştir.
Anonim ortaklıklarda yönetim kurulunun temsil yetkisinin devri
Temsil, bir kimsenin başka bir kişi nam ve hesabına hukuki işlem yapması ve bu işlemin hukuki sonuçlarının adına ve hesabına işlem yapılan kişinin hukuk alanında sonuç doğurmasıdır. Anonim ortaklıklarda ise ortaklığın temsili yönetim kuruluna verilmiştir. Anonim ortaklıklarda esas sözleşme ile aksi öngörülmemiş veya yönetim kurulu tek kişiden oluşmuyorsa temsil yetkisi çift imza ile kullanılmaktadır. Ancak esas sözleşmeye hüküm konularak, ortaklığın tek kişiyle yahut ikiden fazla kimseyle temsil edilmesine de karar verilebilir. Ortaklığın temsilinde, TTK m. 371/f. 1 uyarınca ortaklığın amacı ve işletme konusu çerçevesinde, her türlü işlem ortaklığın nam ve hesabına yapılabilir. Temsile yetkili olanların, TTK m. 371/f. 2 uyarınca ortaklığın işletme konusu dışında iş ve işlemlerde bulunması halinde ise, bu işlemler iyi niyetli üçüncü kişilere karşı ortaklığı bağlar. Ancak ortaklığın işletme konusu dışında hareket ettiğinin bilindiğini yahut bilinmesi gerektiğini ispat etmesiyle ortaklık işlemle bağlı olmaktan kurtulur. Bu hüküm ile birlikte, ortaklığın yalnızca işletme konusu ve amacı kapsamında işlem yapabileceği yönündeki ultra vires ilkesi terk edilmiştir. Temsil yetkisinin sınırlandırılmasında ise, her sınırlama iyiniyetli üçüncü kişiler bakımından sonuç doğurmamakta ancak yönetim kurulu üyelerinin temsil yetkisinin birlikte temsil ya da merkez/şube işleriyle sınırlandırılması, tescil ve ilan edilmiş olması şartıyla, herkese karşı ileri sürülebilmektedir. Temsil yetkisinin devrinde ise, en az bir yönetim kurulu üyesinin temsil yetkisini haiz olması şartıyla, temsil yetkisinin bir yahut birden fazla murahhas üye (temsil yetkisinin üyelerinden birine verilmesi) veya murahhas müdüre (üçüncü kişiye) devredilmesi mümkündür. Aynı zamanda TTK m. 368 uyarınca yönetim kurulunun ticari temsilci ve ticari vekil atayabilme imkânı da mevcuttur. 6552 sayılı Kanun ile TTK m. 371 hükmüne 7. Fıkra eklenmiştir. Hüküm ile yönetim kurulunun, temsile yetkili yönetim kurulu üyelerini ve anonim ortaklığa hizmet akdi ile bağlı olan kimseleri, sınırlı yetkiye sahip ticari vekil yahut diğer tacir yardımcıları olarak atamasına imkân tanınmıştır. 6102 sayılı TTK'da yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğunda müteselsil sorumluluk prensibi terk edilmiş ve farklılaştırılmış teselsül benimsenmiştir. Bu sorumluluk rejiminde yönetim kurulu üyelerinin bir zararın ortaya çıkmasına sebep olmaları halinde, bu zarardan sorumlu olan yönetim kurulu üyelerinin her biri, kendi kusur dereceleri ve kendileri açısından geçerli bireysel indirim sebepleri göz önüne alınarak sorumlu olmaktadır. Temsil yetkisinin devrinde yönetim kurulu üyeleri, temsil yetkisi devredilen murahhas üye ve murahhas müdürü seçmede makul özeni gösterip göstermemeleri ve gereği gibi gözetim yükümlülüğünü yerine getirip getirmemelerine göre sorumlu olmaktadır. TTK m. 371/f. 7 uyarınca atanan sınırlı yetkili ticari vekil veya diğer tacir yardımcılarının ise ortaklığa ve üçüncü kişilere verecekleri her türlü zarardan dolayı yönetim kurulu sorumlu olmaktadır.
Token ekosisteminde vergilendirme
Bu çalışmanın yapılma amacı; gelişen teknolojiler doğrultusunda ortaya çıkan yeniliklerin devletler bakımından düzenleme, regüle edilme ihtiyacının olup olmadığının; regüle edilecekse hangi yöntemler kullanılarak regüle edilmesi gerektiğini saptayabilmektir. Bu kapsamda token ekosisteminde yer alan token varlıkların "vergilendirilmesi" üzerine söz konusu çalışma faaliyeti gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda ilk olarak token ekosisteminin tarihsel geçmişine yönelik olarak literatür taraması gerçekleştirilmiş, token ekosistemini anlayabilmek adına blok zincir ve kripto varlıklar üzerinde durulmuş, kripto para birimi ve token varlıklar üzerinde durulup, genel olarak benzerlikleri ve farklılıkları üzerinde çalışma gerçekleştirilmiştir. Bahsi geçen çalışmaların ardından token varlıkların vergilendirilmesi konusu üzerinde durulmuştur. Bu kapsamda; genel olarak vergi ve vergilendirme konuları üzerinde durulmuş, kripto varlıkların vergilendirilmesi değerlendirilmiş ve sonrasında token varlıkların vergilendirilmesi konusu üzerinde çalışma gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda ülke ekonomileri bakımından, uluslararası hukuk bakımından ve Türk hukuku bakımından incelemelerde bulunulmuştur. Vergilendirmeye yönelik regülasyon yöntemleri ele alındıktan sonra vergilendirmeye ihtiyaç olup olmadığı, vergilendirmede kullanılacak regülasyon yöntemleri, sonuç ve değerlendirme kısmında açıklanmış; son olarak ilgili çalışmanın sonuç ve ileriki çalışmalar kısmı tezimizde ortaya konulmuştur.
İnşaat sözleşmelerinde ek iş
İnşaat sözleşmelerinin zamana yayılan yapısı gereği sözleşmenin başında kararlaştırılmayan bir kısım işlerin ifa süreci devam ederken sözleşme konusu işe ilave edildiğine sıklıkla rastlanılmaktadır. Ek iş olarak adlandırılan bu çeşitten işlerin tanımının yapılarak, unsurlarının net bir şekilde belirlenmesi yüksek önem taşımaktadır. Zira ek işlerin inşaatın teslim vadesi başta olmak üzere sözleşmedeki farklı noktalara etki ettiği kabul edilmektedir. Bu nedenle tez çalışmamızda inşaat sözleşmeleri kapsamında meydana gelen ek işler üzerine araştırma ve inceleme yapılmaya çalışılmıştır. Tez çalışmamız dört ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde inşaat sözleşmesi hakkında genel bilgiler verilmiş, ikinci bölümde ek işlerin tanımı, unsurları, uygulama alanları ve benzer kavramlardan farkı açıklanmaya çalışılmış, üçüncü bölümde ek işlerin inşaat sözleşmesindeki taraf borçları ile ilişkisi ortaya konmaya çalışılmış, dördüncü ve son bölümde ise ek iş meydana getirilmesinin sonuçları açıklanarak çalışmamız sonlandırılmıştır.
Çerezlerin kişisel verilerin korunması hukuku açısından incelenmesi
Çerezler, internet kullanıcılarının, ziyaret ettiği internet sitesindeki deneyimini iyileştirmek için tasarlanan ve ziyaret ettiği internet sitesi tarafından kullanıcıların cihazlarına yerleştirilen küçük metin dosyalarıdır. Çerezler, kullanıcıların internet üzerindeki hareketlerini takip edebilme, davranışlarını analiz edebilme gibi fonksiyonlara sahip olduğundan, kişisel verilerin korunması açısından ciddi sorunları beraberinde getirmiştir. Kişisel verilerin korunması, bireylerin özel hayatlarının gizliliği ve buna bağlı olarak temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması açısından kritik bir öneme sahiptir. Çerezler de kullanıcı deneyimini iyileştirirken, bireylerin internet ortamında takip edilebilmesine olanak sağladığı için kişisel verilerin korunması hukukunun da sınırlarını zorlamaktadır. Çalışmamızda çerezler kişisel verilerin korunması hukuku kapsamında Avrupa Birliği ve Türk hukukundaki düzenlemeler doğrultusunda incelenmiştir. Bu kapsamda çerezlerin ortaya çıkışından günümüze kadar olan süreçteki gelişmeler teknik ve hukuki boyutu ile değerlendirilmiştir. Çerezler vasıtasıyla kişisel verilerin hukuka uygun şekilde işlenmesi, çerezler vasıtasıyla hukuka aykırı olarak kişisel veri işlenmesinin sonuçlarına ve Türk Borçlar Kanunu ile Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamındaki sorumluluk hükümlerine değinilmiş, son olarak da ülkemizde ve Avrupa Birliği'nde çerezler hakkında verilmiş önemli mahkeme ve idari otorite kararları değerlendirilmiştir.
Pay sahipleri sözleşmesinde ve esas sözleşmede yer verilen opsiyon haklarının etki ve sonuçları
Anonim şirketler bakımından pratikte oldukça yaygın olarak kullanılan pay sahipleri sözleşmeleri, şirketler hukuku açısından oldukça büyük önem taşımaktadır. Bunun en büyük nedenlerinden biri ise pay sahiplerinin birbiriyle aralarında olan hukuki ilişkinin, pay sahipleri ile ortaklık arasındaki ilişkinin veya ortaklığın tabi olacağı düzen belirlenerek şirketler hukuku düzeninin getirdiği katı kurallar karşısında daha esnek bir yapı sağlanması isteğidir. Pay sahipleri sözleşmesinin uygulamadaki önemi açısından öncelikle konumuzun kapsamı gereği opsiyon hakları ile pay sahipleri sözleşmesinin, ayrı ayrı özellikleri ve hukuktaki benzeri kavramlarla farkları incelenmiştir. Halka kapalı anonim şirketlerde pay sahipleri; yabancılaşmanın önlenmesi, ortaklığın kişiselleştirilmesi veya ortaklık ile ilişkilerinin güçlendirilmesi gibi amaçlarla payların yabancılara devredilmesini istemeyebilirler. Bu durumda da anonim şirketlere ilişkin "payın devredilebilirliği ilkesi" karşısında, devre sınırlama getirilebilmektedir. Ancak payların devrinin sınırlandırılması istisnai bir durum olup yalnızca kanunun izin verdiği ölçüde mümkündür. Anonim şirketlerde pay devrinin sınırlandırılmasına ilişkin hükümlere Türk Ticaret Kanunu'nda yer verilmiştir. Uygulamada da pay sahipleri sözleşmelerinde yer verilen pay devir kısıtlamalarına ilişkin düzenlemelere, esas sözleşmede sık sık rastlanılmaktadır. Böylece esas sözleşmeye yazılması istenen pay devrini sınırlayıcı hükümlere korporatif bir etki verilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamızda, pay devir kısıtlamaları olarak da nitelendirebileceğimiz opsiyon haklarının, pay sahipleri sözleşmesinde ve esas sözleşmede yer verilmeleri durumları ayrı ayrı irdelenmiş, bu hakların esas sözleşmede yer verilmesi sonucunda, şirketler hukuku bakımından geçerli ve üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilir hale gelip gelemeyecekleri sorunu üzerinde durulmuştur. Bununla birlikte esas sözleşmede düzenlenerek korporatif etki kazanabilen türdeki opsiyon haklarının ihlali durumunda uygulanabilecek yaptırımlar konusu ele alınmıştır. Son olarak ise, pay sahipleri sözleşmesinde düzenlenmiş opsiyon haklarının ihlal edilmelerinin sonuçları yaptırımların türleri bakımından ve aynen ifa meselesi üzerinden incelenmiştir. Bu kapsamda uygulanabilecek yaptırımlar borçlar hukuku, şirketler hukuku ve bazı Yargıtay kararları açısından tartışılmıştır.
Yapay zekâ tabanlı otonom sistemlerde ayrımcılık sorunu
Yapay zekâ yaşadığımız çağın en önemli aktörlerinden biri haline gelmiştir. Otonom sistemler her gün kimin işe alınacağı, bankadan kimin ne kadar kredi alacağı, suç işleme konusunda kimin ne kadar tehlikeli olduğu ve hastaya hangi tedavi yönetimin uygulanacağı gibi hayati konularda kararlar vermektedir. Bugüne kadar yapılan çalışmalar çoğunlukla yapay zekanın bir bilince sahip olup olamayacağı, hukuki veya cezai sorumluluğunun gündeme gelip gelemeyeceği veya bir kişiliğe sahip olup olamayacağı hususları üzerinde yoğunlaşmış olsa da otonom karar veren sistemler, yarattıkları önyargı ve ayrımcılık sebebiyle hali hazırda insanların temel hak ve özgürlüklerini birçok yönden ihlal etmektedir. Yapay zekanın her geçen gün gelişen ve değişin karmaşık yapısı, otonom sistemlerin sebep olduğu ayrımcılık sorununu önlemek için geleneksel hukuki yaklaşımlar yetersiz kalmaktadır. Bu sebeple Yapay Zekanın hukuki ve/veya cezai sorumluluğu olacak mı ya da Yapay zekâya bir hukuki kişilik atfedilecek mi gibi sorulardan önce Yapay zekâ destekli otonom sistemleri nasıl daha şeffaf ve adil hale getirilebilir sorusuna odaklanılması gerekmektedir. Bu çalışmada yapay zekâ ve onun bir alt kırılımı olan makine öğrenmesi teknolojilerinin temel yapısı ve çalışma şekli; somut örnekler üzerinden ve teknik detaylara girmeyecek şekilde irdelenecek hukuki değerlendirmelerde göz önünde bulundurulması gereken hususlar vurgulanacaktır. Daha sonra konu bağlamında ayrımcılık kavramı, ayrımcılık türleri ve ayrımcılık yasağı hukukunun arka planı ve otonom karar veren sistemlerin günlük hayatta neden olduğu ayrımcılık örnekler üzerinden ortaya koyulacaktır. Son bölümde ise otonom sistemlerin sebep olduğu ayrımcılığa karşı ulusal ve uluslararası düzeyde ve farklı hukuk dallarındaki düzenlemeler ve çözüm yolları ele alınacaktır.
İş ilişkisinde işçinin kişisel verilerinin korunması
Günümüzde bilişim ve teknoloji alanındaki gelişmeler, hayatımızı kolaylaştırmanın yanında kişisel verilerin kullanılması ve üçüncü kişilerle paylaşılması hususlarında birçok soruna neden olmaktadır. Doğası gereği teknoloji kullanımının ve bireyler arası iletişimin en yoğun olduğu iş ilişkilerinde de, işçinin kişisel verilerinin korunması hakkı işverenin yönetim hakkıyla birlikte dengelenmelidir. Çalışmamızda kişisel verilerin korunmasına ilişkin yasal düzenlemeler çerçevesinde, kişisel verilerin korunması hakkının esasları anlatılarak, güncel örneklerle birlikte bu dengenin sağlanmasında tartışma konusu olan hususlar ele alınmış ve kişisel verilerin korunması hakkının ihlali halinde başvurulabilecek hukuki yollar incelenmiştir.
Elektronik sözleşmelerin kurulması ve şekli
Bu tez çalışmasında genel olarak elektronik ticaret ve mesafeli elektronik sözleşmeler açıklanmış, elektronik sözleşmelerin kurulması ve şekli üzerinde durulmuştur. Elektronik sözleşmenin kurulma yöntemleri, kavramı, kuruluşu, hukuki niteliği, şekli ve elektronik imza incelenmiştir. Elektronik tüketici sözleşmesinin tarafı olan tüketicinin, korunması kapsamında bilgilendirme yükümlülüğü ve tüketicinin korunması kapsamında bir hak olan cayma hakkı açıklanmıştır. Çalışmamız; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, 6502 Sayılı Tüketici Kanunu ve 29188 Sayılı Mesafeli Sözleşmeler Yönetmeliği kapsamında incelemeler yapılarak hazırlanmıştır.
Kira bedelinin ödenmemesinin hukuki sonuçları
Türk Borçlar Kanunu'nda, kira sözleşmelerini düzenleyen hükümler, genel olarak üç ana ayrımda ele alınmaktadır. İlk olarak kanunda, "Genel Hükümler" başlığı altında kiranın genel kuralları detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Diğer iki kategoride ise "Konut ve Çatılı İşyeri Kirası" ile "Ürün Kirası" başlıkları altında, kiranın özel türleri ve bu özel türlerle ilgili hükümler ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Çalışma genel hatları ile üç temel bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde genel olarak kira sözleşmesinin tanımı ve hukuki niteliğine; kira sözleşmesinin unsurları, şekli, geçerliliği ve ispatı ile sözleşme süresi gibi hususlara detaylı şekilde yer verilecektir. Yine çalışmanın ikinci bölümünde kira bedeli konusu incelenecektir. Kira bedeli, Türk Borçlar Kanunu'nun 299. ve 313. maddeleri çerçevesinde, kira sözleşmesinin temel bir unsurunu oluşturur. Bu nedenle, bir kira sözleşmesinin geçerli olabilmesi için tarafların, sözleşme özgürlüğü çerçevesinde bir kira bedeli belirlemeleri gerekmektedir. Türk Borçlar Kanunu'nun kira sözleşmesini tanımladığı 299. madde, kiracının asli yükümlülüğünü ifade etmek için "ücret" yerine "kira bedeli" terimini kullanmaktadır. Bu sayede, belirli bir miktar parayı ifade eden "ücret" terimi yerine, İsviçre Borçlar Kanunu'nda kullanılan "Mietzins" yani "kira bedeli" terimine uygun olarak "bedel" terimi tercih edilmiştir. Bu kapsamda kira bedelinin kararlaştırılması, ödeme yeri ve ödeme zamanı gibi konu başlıkları, mevcut Yargıtay kararları ışığında derinlemesine ele alınacaktır. Kira sözleşmelerinden kaynaklanan hukuki uyuşmazlıkların önemli bir bölümünü kira bedelinin kiracı tarafından zamanında ödenmemesi hali oluşturmaktadır. İşbu halde çalışmamızın üçüncü bölümünde ise kiracının kira bedelini ödemede temerrüdü ve hukuki sonuçları konu başlığı ele alınacak olup kuramsal çerçeve mahkeme kararları ile desteklenecektir.