
106
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Peri-implantitis tedavisinde uygulanan lazerlerin termodinamik etkilerinin değerlendirilmesi
Dental implantlar, klinik uygulamada oral rehabilitasyon için yaygın bir tedavi seçeneğidir. Sağlıklı olarak yerleştirilen implantlarda bile biyolojik komplikasyonlar meydana gelebilmektedir. Bu komplikasyonlardan en önemlisi peri-implantitistir. Peri-implantitis tedavisinde; mekanik tedaviye ek olarak lazer sistemlerinin kullanılması literatürde yer almış ve kayda değer etkileri rapor edilmiştir. Ancak literatürde kullanılan lazer parametreleri konusunda net bir ortak sonuca varılmadığı görülmüştür. Bu çalışmanın amacı, farklı lazer tipleri ile implant dekontaminasyonu esnasında sıcaklık değişimini ölçmek ve karşılaştırmaktır. Çalışmamızda kasaptan temin edilen koyun alt çene kemiği kullanılmıştır. Dental implantlar premolar bölgeye diş çekimini takiben yerleştirilmiştir. Yerleştirilen implantlara, Er:Cr:YSGG (λ :2780nm, 1W,2W,3W Güç) ile Diyot lazerler (λ :445nm, 660nm, 970nm) sürekli atımlı modda uygulanmıştır. Sıcaklık değişimi implantın 2 noktasından (apikal, koronal), lazer ışınlamasından sonra bir termokupl ile her 10 saniyede bir 60 saniye boyunca kaydedilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre; kritik eşik değerini (10 ° C); Diyot lazer 445 nm dalga boyu ve 2.5W güç için 7. saniyede, 970 nm dalga boyu ve 2W güç için 13. saniyede, Er:Cr:YSGG lazer ise kritik eşiği; MZ-8 uç 3W güç %30 hava %70 su ayarında 34. saniyede, RFPT 5 uç ise 2W güç %70 hava %30 su 59. saniyede, 3W Güç %30 hava %70 su 7. saniyede, 3W Güç %50 hava %50 su 6. saniyede aşmıştır. Her iki lazerin de tüm parametrelerinin uygulandıktan sonra implantın apikal noktasında kritik sıcaklık eşiğinin aşılmadığı gözlenmiştir. Bu çalışmanın sınırları dahilinde elde edilen sonuçlara göre; implant dekontaminasyonunda diyot lazer ve Er:Cr:YSGG lazer, sınırlı bir süre kullanıldığında güvenlidir. Bu süreler aşıldığında implant yüzeyinde değişikliklere ve kemik nekrozuna neden olduğu gözlenmiştir.
Ortodontik şeffaf plak tekniği ile gerçekleştirilen kanin distalizasyonunun değerlendirilmesi: Üç boyutlu sonlu elemanlar analizi
Son zamanlarda ortodontik tedavilerde maloklüzyonların düzeltilmesi amacıyla şeffaf plakların kullanımı estetik, konfor ve kullanım kolaylığı gibi avantajları nedeniyle öne çıkmaya başlamıştır. Bu sonlu elemanlar analizi çalışmasında, şeffaf plak tekniği ile gerçekleştirilen kanin distalizasyonunda kullanılan elipsoit ve vertikal horizontal ataşman ile dört farklı kalınlıktaki şeffaf plak uygulamasının plak ve dişler üzerinde meydana getirdiği stres dağılımı ve yer değiştirme miktarlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada maksiller dişleri, şeffaf plağı, ataşmanları ve periodontal ligament yapılarını içeren üç boyutlu sonlu elemanlar modeli oluşturuldu. Kanin diş üzerine yerleştirilen elipsoit ve vertikal horizontal ataşmanlar ile 0,5 mm, 0,625 mm, 0,75 mm, 1 mm şeffaf plak kalınlıkları modellenerek toplamda 8 senaryo oluşturuldu. Tüm senaryolarda şeffaf plaklar 0,25 mm aktive edildi. Aktivasyon ile şeffaf plak uygulamasını takiben her iki ataşman tipinde de kanin dişte tipping hareketi gözlendi. Elipsoit ataşman uygulanan senaryolarda kanin dişte görülen distopalatal rotasyon derecesinin, vertikal horizontal ataşman uygulanan senaryolara göre daha fazla olduğu görüldü. Plak kalınlığının artmasıyla doğru orantılı olarak kanin dişe gelen kuvvet ve keser dişlerde oluşan palatal yönde devrilme miktarı arttı. Çalışmamız sonuçlarına göre; iki farklı ataşman tipinin distalizasyon esnasındaki paralel hareket oluşumuna etkilerinde belirgin bir fark olmadığı, plak kalınlığının artışıyla kanin dişe gelen kuvvet miktarının arttığı ve ark üzerinde özellikle keser dişlerde istenmeyen hareket oluşturabileceği belirlenmiştir.
Periodontal cerrahi tedavisi yapılmış hastaların klinik ve radyografik verilerinin retrospektif olarak incelenmesi
Periodontal hastalık nedeniyle destek yapılarını kaybeden dişlerde ana hedef periodontal hastalığın ilerlemesini durdurmakla beraber kaybolan dokuları tekrar oluşturmaktır. Son zamanlarda, cerrahi travmayı en aza indirmek için yeni flep tasarımları önerilmiştir. Güncel teknikler cerrahi sonrası komplikasyonlarda ve hasta rahatsızlığında azalmaya yol açmıştır. Çalışmamızın amacı minimal invaziv cerrahi tekniklerin retrospektif olarak değerlendirilmesi ve incelenmesidir. Çalışmamıza 20-59 yaş aralığında 12 erkek, 21 kadın olmak üzere 33 hasta dahil edilmiştir. 33 hastada 43 bölgeye cerrahi işlem uygulanıp değerlendirmeye alınmıştır. Çalışmamızda MIST/M-MIST ve NIPSA cerrahisi uygulanan 2 hasta grubu bulunmaktadır. 28 bölgeye NIPSA cerrahisi uygulanırken 15 bölgeye MIST uygulanmıştır. Hastalardan periodontal klinik ölçümler (plak indeksi [PI], gingival indeks [GI], sondalamada kanama indeksi [SKİ], sondalanabilir cep derinliği [SCD], klinik ataçman seviyesi [KAS], çekilme derinliği [ÇD], keratinize doku yüksekliği [KDY], papil yüksekliği [PY]) cerrahi işlemden önce ve sonrasında alınmıştır. Cerrahi sonrası ağrı değerlendirmesi (VAS) yapılmıştır. Örneklerin istatistiksel analizinde, Kolmogorov-Smirnov, Paired Samples T, Mann Whitney-U testleri kullanılmıştır. Çalışmamızda her iki grupta da SCD ve KAS verileri anlamlı derece azalma göstermiştir. NIPSA ve MIST grubu arasında VAS skorlaması açısından istatistiksel olarak farklılık bulunmamıştır. NIPSA grubunda cerrahi sonrası papil çekilmesinin MIST'e göre anlamlı seviyede düşük olduğu gözlenmiştir (p<0.05). NIPSA grubu gingival inflamasyonun iyileşmesinde MIST'e göre daha erken dönemde sonuç göstermiştir. Her iki tekniğin de ataçman kazanımında faydalı olduğu ve cerrahi sonrası travmayı azalttığı söylenebilir. Daha fazla hasta ve değerlendirilen örneğin olduğu, çok merkezli daha detaylı ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Periodontitis-periimplantitis ve sağlıklı bireylerin radyografilerinin fraktal analiz yöntemi ile incelenmesi
Periodontal ve peri-implanter hastalıklar inflamatuar hastalıklardır ve teşhislerinde klinik muayenenin yanı sıra radyografların rolü büyüktür. Son yıllarda radyografiler ve dijital görüntüler kullanılarak birçok hastalığın kemikteki prognuzunun teşhisi için fraktal analiz (FA) yöntemi kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı farklı periodontal ve peri-implanter hastalıklı bireylerin interdental kemik bölgesinde meydana gelen değişikliklerin FA yöntemiyle incelenmesidir. Çalışmamıza genel ağız teşhisine göre sağlıklı periodonsiyum tanısı konmuş 54, gingivitis tanısı konmuş 59 ve periodontitis tanısı konmuş 67 olmak üzere toplam 180 birey, örnek bazlı olarak sağlıklı diş tanısı konmuş 87, gingivitis tanısı konmuş 56, periodontitis tanısı konmuş 37, sağlıklı implant tanısı konmuş 30, peri-mukozitis tanısı konmuş 30 ve peri-implantitis tanısı konmuş 30 olmak üzere toplam 270 örnek dahil edildi. Bireylerin periodontal klinik ölçümleri [plak indeksi (PI), modifiye plak indeksi (mPI), gingival indeks (GI), modifiye sulkus kanama indeksi (mSKI), sondalamada kanama indeksi (BOP), klinik ataçman seviyesi (KAS), sondalanabilir cep derinliği (SCD), çekilme derinliği (ÇD) ve marjinal kemik kaybı (MKK)], ve panoramik röntgenleri alındı. Panoramik radyografiler üzerinde 10 x 25 piksel olacak şekilde dikdörtgen alanlar seçilerek, trabeküler yapının fraktal boyutu (FB) ImageJ program üzerinden hesaplandı. İstatistiksel analizler için SPSS, Kruskar-Wallis, Mann Whitney-U, Pearson korelasyon katsayısı ve t testleri kullanıldı. Değerlendirmeler sonucunda tüm peri-implant örneklerin FB değerleri periodontal örneklerin FB değerlerinden anlamlı derecede daha düşük bulundu(p<0,05). Ayrıca FB değerleri ile KAS arasında istatistiksel olarak anlamalı derecede pozitif korelasyon saptanmıştır. Örneklerm büyüklüğü daha fazla olan, başka radyografik tekniklerinin kullanıldığı, farklı ROI boyutlarının kullanıldığı, koronal ve apikal olarak maksilla ve mandibulada farklı interdental ve implant-diş arası alanları değerlendiren çalışmalara ihtiyaç vardır.
Birinci daimi molarların ektopik erüpsiyon prevalans ve karakteristiğinin retrospektif olarak incelenmesi
Daimi birinci molar dişlerin ektopik erüpsiyonu, dişin anormal mesioangular erüpsiyon açısı nedeniyle süt ikinci molar dişin kronunun distalinde sıkışması ile sonuçlanan yerel bir sürme bozukluğudur. Bu çalışmanın amacı, Gaziantep Üniversitesi, Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'na başvuran çocuklarda ektopik birinci daimi molar dişlerin prevalansını, karakteristiğini, dağılımını ve rezorbsiyon derecesine bağlı olarak ektopik erüpsiyonun prognozunu değerlendirmektir. Bu retrospektif çalışma yaşları 5 ile 12 arasında değişen 7070 hastanın panoramik radyografilerinin incelenmesi ile gerçekleştirildi. Hastaların yaşı ve cinsiyeti, ektopik daimi birinci molar dişlerin sayısı ve konumu, çift taraflı veya tek taraflı oluşumu, süt ikinci molar dişlerinin distal köklerinin rezorbsiyon derecesi ve sürecin prognozu değerlendirildi. Ektopik erüpsiyonun başlangıç değerlendirmesi süt molar dişlerin distal köklerinin rezorbsiyon derecelerine göre, takip sonrası değerlendirmesi ise geri dönüşümlü-geri dönüşümsüz tiplerine göre kategorize edildi. Tanımlayıcı istatistikler sayı, yüzde, ortalama ve standart sapma olarak verildi. Veriler ki-kare testleri kullanılarak istatistiksel olarak analiz edildi. İncelenen 7070 vakanın 144'ünde 221 ektopik daimi birinci molar diş tespit edildi ve prevalans %2 olarak bulundu. Yaşları 5 ile 12 yıl arasında değişen 144 hastanın yaş ortalaması 8.04 yıldı. Ektopik erüpsiyon en çok (%48.63) 7-8 yaş arası hastalarda görüldü (p<0.05). Kızlarda (%58.3) erkeklerden (%41.7) daha fazla ektopik erüpsiyon görüldü (p<0.05). Ektopik daimi birinci molar dişlerin 143'ü (%64.70) maksillada, 78'i (%35.30) mandibulada tespit edildi. Hafif ve orta dereceli süt dişi distal kök rezorbsiyonu gözlenen ektopik daimi birinci molar dişlerin çoğunun (%77.50) geri dönüşümlü olduğu ve tedaviye gerek duyulmadan kendiliğinden düzeldiği görüldü. Şiddetli ve çok şiddetli süt dişi kök rezorbsiyonu gözlenen ektopik daimi birinci molar dişlerin (%22.50) ise geri dönüşümsüz olduğu ve gömülü kaldıkları tespit edildi. Rezorbsiyon derecesi ile ektopik erüpsiyon tipi arasındaki bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre süt dişi kök rezorbsiyon şiddetinin artmasının geri dönüşümsüz ektopik erüpsiyona sebep olduğu önerilebilir. Maloklüzyonla sonuçlanan süt ikinci molar dişinin erken kaybının önlenmesi için ektopik daimi birinci molar dişlerin erken teşhis ve tedavisi büyük önem taşımaktadır.
İki farklı soğutma sisteminin, farklı değişkenler eşliğinde implant frezlerinin kemik dokuda meydana getirdikleri sıcaklık üzerine etkilerinin in-vitro olarak incelenmesi
Günümüzde implant tedavisi, diş kayıplarının çözümü olarak klinik ve literatürde önemli bir yer tutmaktadır. Bu tedavinin zorunlu girişimleri osseointegrasyonu olumsuz etkileyebilmektedir. Termal travmadan kaçınmak için işlem sırasında soğutma yapılması kemik dokuyu koruyucu ve implant başarısını artıran bir unsurdur. Çalışmamızda, iki farklı soğutma sisteminin -aynı firma tarafından üretilmiş implant frezleri ile farklı derinlik ve çaplarda drilleme yapılarak kemikte oluşturdukları sıcaklık değişimleri üzerine- etkilerinin in-vitro olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda taze sığır femur kemiği kullanılmıştır. Bir dakika boyunca frezleme işlemi yapılmıştır. Drilleme sırasında kemikte meydana gelen ısıyı ölçmek için 2 adet "K tipi termokupl ısı sensörü" yerleştirilerek ölçümler yapılmıştır. Kullanılan frez belirlenen derinliğe ulaştığında ölçülen sıcaklık değerleri kaydedilmiştir. Uygulama, 8 grup oluşturularak ve her bir grup için 30'ar kez tekrarlanmış; toplamda 240 işlem gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler, istatistiksel analizlerle değerlendirilmiştir. İstatiksel analizler sonucunda, soğutma sistemlerinin çalışmamızda oluşturulan iki farklı uygulaması arasında ve tercih edilen farklı çapta drillerle gerçekleştirilen uygulamaların sonuçları arasında anlamlı fark görülmüştür. En belirgin farklılık ise 14 mm frezleme derinliğinde iki farklı soğutma uygulaması arasında görülmüştür (p=0,001). Sonuç olarak, çalışmamızda elde edilen verilerle drilleme derinliği arttıkça; kombine soğutma sisteminin, yalnızca dış soğutma sistemine göre daha etkin olduğu gözlenmiştir. Bununla birlikte daha kapsamlı çalışmalar yapılmasında yarar olacağı görüşündeyiz.
Cam matriks seramik-dentin bağlantı dayanıklılığına baicaleinin etkisi
Adeziv bağlantının uzun dönem başarısını artırmak amacıyla matriks metalloproteinaz inhibitörleri kullanarak biyodegradasyonunun önüne geçme fikri güncel bir araştırma konusudur. Bu in vitro çalışmanın amacı matriks metalloproteinaz inhibitörü kullanımının seramik-dentin mikroçekme bağlantı kuvveti üzerine etkisini değerlendirmektir. On altı adet insan mandibular 20 yaş dişinin okluzal minesi prepare edildi ve cam matriks seramik (Celtra Duo) kullanılarak overleyler elde edildi. Dişler 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubunda ön işlem uygulanmaksızın total etch, dual cure rezin siman (Variolink N) ile simante edildi. Dimetilsülfoksit ve baicalein grubunda asitleme işleminden sonra çözeltiler uygulandı ve simantasyon, üreticinin talimatları doğrultusunda yapıldı. Baicalein + Ultrasonik aktivasyon grubunda asitleme sonrası baicalein çözeltisi uygulandı, 10 sn ultrasonik aktivasyon yapıldı ve simanın diğer bileşenlerinin baicalein çözeltisiyle aynı penetrasyon derinliğine ulaşması için her aşamada 10 sn ultrasonik aktivasyon yapıldı. Örnekler 5000 devir termal yaşlandırmaya tabi tutuldu. Örnekler kesilerek mikrobar elde edildi ve mikroçekme testi yapıldı. Bağlantı yüzeyi ve ön işlem uygulanmış okluzal yüzey taramalı elektron mikroskobunda görüntülendi. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shaphiro wilk testi ile test edildi normal dağılmayan özelliklerin ikiden fazla bağımsız grupta karşılaştırılmasında ise Kruskal Wallis ve Dunn çoklu karşılaştırma testleri kullanıldı (P<0.05). Kontrol grubu bağlantı dayanıklılığı değerleri diğer üç gruba oranla anlamlı derecede yüksek bulundu. Çalışma sonucunda % 0.1'lik dimetilsülfoksit ve 12.5 μmol/L'lik baicalein çözeltilerinin cam matriks seramik ile dentinin; total etch, dual cure rezin siman (Variolink N) ile simantasyonunda kullanımı önerilmemiştir. Cam matriks seramik-dentin bağlantı dayanıklılığını artırmak için farklı rezin simanlar ve farklı baicalein dozlarıyla daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Yapay zekâ algoritmasıyla gerçekleştirilen sefalometrik analizin bilgisayar destekli dijital sefalometrik analizle kıyaslanması
Bu çalışmanın amacı; yapay zekâ teknolojisine sahip tam otomatik sefalometrik analiz programlarının, bilgisayar destekli dijital sefalometrik analiz programları kadar güvenilir olup olmadığını gözlemlemektir. Bu amaçla farklı deneyim düzeylerine sahip 3 araştırmacı tarafından manuel olarak işaretlenen ve analiz edilen radyografiler, yapay zekâ algoritmasına sahip tam otomatik dijital sefalometrik analiz programlarından AudaxCeph, OrthoDx ve WebCeph tarafından otomatik olarak işaretlenen ve analiz edilenlerle karşılaştırılmıştır. Tam otomatik sefalometrik analiz programlarının araştırmacı müdehalesi sonrası ölçümlerinin de değerlendirildiği çalışmada 7 hasta grubundan oluşturulmuş 210 dijital sefalometrik radyografi üzerinde 33 anatomik noktanın ( 20 sert 12 yumuşak doku ) X ve Y eksen koordinatları ve 13 açısal, 5 çizgisel, 1 oransal olmak üzere 19 sefalometrik analiz değer ölçümleri incelenmiştir. Elde edilen ölçüm değerlerinin, hasta grupları arasında, belirlenen referans değerlerle karşılaştırılması sonucunda AudaxCeph programının yaptığı ölçümlerde; Ba, Sigmiod Notch, Gl', N,' Sn', A' noktaları koordinatlarında ve U1-NA° U1-NA (mm), Fasiyal açı, Y aksı açısı, Jarabak oranı değerlerinde, OrthoDx programının yaptığı ölçümlerde; Pt, N' noktaları koordinatlarında ve Fasiyal açı, Y aksı açısı, U1-NA (mm) değerlerinde, WebCeph programının yaptığı ölçümlerde Prn, A' noktaları koordinatlarında ve Fasiyal açı, Y aksı açısı, Gonial açı, U1-NA°, U1-NA (mm) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür. Araştırmacı müdahalelerinden sonra farkların bir kısmı ortadan kalkmıştır. Sert doku koordinatları ölçümlerinde en başarılı program WebCeph, yumuşak doku koordinatı ve analiz değerleri ölçümünde OrthoDx programı olmuştur. AudaxCeph programı sert doku koordinatı ölçümleri yumuşak dokuya göre daha güvenilir bulunmuştur. Tüm yapay zekâ algoritmasına sahip programlar başarılı olarak kabul edilse de daha doğru sonuçlar elde edebilmek için araştırmacı müdahalesine ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
Alt çene gelişim geriliği olan hastalarda forsus FRD EZ2 ve CS4 sistem sabit apareylerinin etkinliklerinin sefalometrik olarak karşılaştırılması
Bu çalışmamızdaki amaç, alt çene gelişim geriliği olan hastalarda uygulanan CS4 Sistem sabit fonksiyonel apareyi ve Forsus FRD EZ2 (Forsus) sabit fonksiyonel apareyinin etkinliklerinin sefalometrik olarak karşılaştırmaktır. Gaziantep Üniversitesi Ortodonti Bölümü arşivinde bulunan ve ortodontisti tarafından mandibular retrognati (alt çene gelişim geriliği) endikasyonu konulmuş, sabit fonksiyonel apareyler ile kompenzasyon tedavisi uygulanmış, apareyi ağızdan uzaklaştırılmış, ara kayıtları alınmış hastaların apareylerin uygulandığı ve çıkarıldığı seanslarda alınmış sefalometrik röntgenleri analiz edilmiştir. CS4 Sistem grubu 14 (16,79±1,68 yıl) (7 kız, 7 erkek), Forsus grubu ise 14 (16,57±1,66 yıl) (7 kız, 7 erkek) olmak üzere toplam 28 hastanın sefalometrik röntgenlerinden oluşmaktadır. Her iki sabit fonksiyonel aparey, molar ilişkisi sınıf I olana kadar yaklaşık CS4 Sistem grubunda 5,8±1, Forsus grubunda 6,2±1 ay ağızda tutulmuştur. Toplamda 28 hastanın 56 adet lateral sefalometrik röntgenlerinde açısal ve lineer ölçümler yapılmıştır. Normal dağılıma sahip değişkenlerin iki bağımsız grupta karşılaştırılmasında Student t testi, 2 bağımlı grupta karşılaştırılmasında ise Eşleştirilmiş t testi kullanılmıştır. Ölçümlerin güvenirliğinin saptanması için ICC ve %95 güven aralıkları hesaplanmıştır. Elde edilen bulgulara göre CS4 Sistem ve Forsus apareylerinin mandibular retrognatiye sahip hastalardaki overjet, overbite ve molar ilişki düzeltiminde etkili oldukları ve elde edilen etkinin daha çok dişsel olduğu, iskeletsel etkinin ise minimal olduğu belirlenmiştir. Tedavi sonunda, maksiller keser dişlerde retrüzyon ve mandibular keser dişlerde protrüzyon gözlenmiştir. CS4 Sistem apareyinin, Forsus apareyine göre IMPA değerindeki daha fazla artışa, U1/SN değerinde ise daha fazla azalmaya neden olduğu tespit edilmiştir. CS4 Sistem ve Forsus sabit fonksiyonel apareylerinin her ikisi de alt çene gelişim geriliğine sahip geç adölesan dönemdeki bireylerde, diş çekimi ya da ortognatik cerrahi endikasyonu konulabilecek sınır vakalarda alternatif tedavi yöntemi olarak kullanılabilir.
Osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle hazırlanan implant sahalarında kemikte meydana gelen değişimlerin ın-vitro değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle hazırlanan implant sahalarında kemikte meydana gelen değişimlerin in-vitro değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda sığır femur kortikal kemikleri kullanılmıştır.kemik bloklar üzerinde osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle 3.5 mm ve 5.0 mm çapında 9 mm ve 15 mm boylarında implant sahaları hazırlama işlemi için oda sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Yöntem, boy ve çapa göre gruplar oluşturularak kemikte meydana gelen sıcaklık değişimleri incelemek amacıyla 8 adet grup oluşurulmuştur. Her bir grup 30 implant sahasından oluşturulmuştur. Drilleme esnasında kemikte meydana gelen ısıyı değerlendirmek üzere osteotomide kullanılan cerrahi tur motoru, paralelometre cihazına kemik üzerine dik açı ile giriş yapacak şekilde adapte edilerek, taze sığır femur kortikal kemiğinde frezleme işlemi yapılmıştır. Drilleme boyunca oluşan sıcaklık, dril yuvasının sağ ve sol yanlarında 1'er mm mesafede, 9'ar ve 15'er mm derinliklerinde 2 adet k tipi termocouple ısı sensörü yerleştirilerek ölçülmüştür. Her grup için bu işlem 30 kere tekrarlanmış ve drillemelerde yapılan ısı ölçümleri kaydedilmiştir. Kemik bloklar üzerinde osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle 3.5 mm ve 5.0 mm çapında 9 mm ve 15 mm boylarında implant sahaları hazırlama işlemi için oda sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Yöntem, boy, çap ve implant yiv tasarımına göre gruplar oluşturularak yerleştirilen implantların primer stabilite değerlerini incelemek amacıyla 16 adet grup oluşturulmuştur. Her bir grup 15 implant sahası oluşturulmuş ve implant yerleştirilmiştir. Yerleştirilen implantlarda primer stabiliteyi değerlendirmek üzere osstel cihazı kullanılmıştır. 9 mm ve 15 mm derinliklerinde hazırlanan implant sahalarına agresif ve pasif yapıda implantlar kemik seviyesine kadar manuel olarak yerleştirme anahtarıyla gönderilip osstel cihazı yardımıyla primer stabilite değerleri kaydedilmiştir. Osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle 3.5 mm ve 5.0 mm çapında 9 mm ve 15 mm boylarında implant sahaları hazırlama işlemi için oda sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Yöntem, boy ve çap göre gruplar oluşturularak implant yuvaları etrafındaki kemik yoğunluğunu incelemek amacıyla 8 adet grup oluşturulmuştur. Her bir grup 30 implant sahasından oluşturulmuştur. İmplant sahaları bilgisayarlı tomografi ile incelenerek sagittal kesitler elde edilmiştir. Elde edilen kesitlerde gözlenen 3 duvarın 0.5 mm2 lik orta noktalarındaki ölçümlerde ortalama değer elde edilerek kaydedilmiştir.Sonuç olarak; sıcaklık deneylerinde hiç bir grupta kemik nekrozu için kritik değer olan 47 ˚c yi geçecek sıcaklık artışı gözlenmemiştir. Drilleme sırasında oluşan en düşük sıcaklık geleneksel teknikle oluşturulan 3.5 mm çapında 9 mm boyunda olan grupta gözlenmiştir en fazla oluşan sıcaklık ise 5.0 mm çapında 15 mm boyunda olan osseodensifikasyon grubunda gözlenmiştir. Primer stabilite deneylerinde ise ölçülen en yüksek primer stabilite yiv tasarımı açısından pasif olarak tasarlanan 5.0 mm çapında ve 15 mm boyunda olan osseodensifikasyon grubunda gözlenmiştir. Kaydedilen en düşük primer stabilite ise yiv tasarımı açısından pasif olarak tasarlanan 3.5 mm çapında ve 9 mm boyunda olan geleneksel teknikle oluşturulan grupta gözlenmiştir. Kemik yoğunluğu ölçüm deneylerinde ise osseodensifikasyon grubu tarafından oluşturulan 5.0 mm çapında 9 mm boyunda implant yuvaları etrafında gözlemiştir. Ölçülen en az yoğunluk ise geleneksel yötemle hazırlanan 3.5 mm çapında15 mm boyunda implant yuvaları etrafında kaydedilmiştir. Çalışmamızda osseodensifikasyon tekniğinin sıcaklık olarak geleneksel yönteme göre daha fazla ısılara cıksada kemik nekrozunu oluşturakcak sıcaklığı geçmediği,primer stabilite ve kemik yoğunlu üzerine ciddi artışlar sağladı gözlemlenmiştir.